AKP hükümetinin bugüne değin uygulamaya koyduğu iktisadi politikaya ilişkin yürürlüğe konulan uygulamaların hayat pahalılığı ve enflasyon oranının artışını engelleyecek, kur-faiz sarmalından çıkılmasını sağlayacak ve diğer iktisadi sorunları çözebilecek adımlar olmadığı görülmektedir. Döviz kurlarında bir istikrar sağlanmadığı gibi, kur korumalı mevduat hesabı uygulamasının istenen sonucu vermemiş olduğu, yani döviz biçimindeki mevduatların çözülerek TL cinsinden hesaplara dönüşmediği görülmektedir. Dahası, Merkez Bankası’nın yayımladığı verilere göre, dövize olan talebin arttığı görülmekte olup, USD kurunun 14,00 TL’yi geçmemesi için kamu bankaları tarafından hemen hemen her gün döviz satışı gerçekleştirildiği tahmin edilmektedir. Söz konusu bu durum gerek AKP ve gerekse AKP’nin etrafında kümelenen çevrelerce de görülmekte ve zaman zaman da (örneğin Sabah gazetesi yazarı Dilek Güngör) dillendirilmektedir.
Yukarıda kısaca ifade etmiş olduğumuz nedenlerden dolayı, hükümete yakın medya organlarında, İsrail Modeli olarak bilinen programın uygulanmasının gerekliliği daha sık bir biçimde dillendirilir oldu.
İSRAİL'DE NASILDI?
İsrail’de 1980’li yılların ortalarında enflasyon yüzde 450-500’lere çıkmış, İsrail para birimi olan Şekel’in değeri dibe vurmuştu. Bu çerçevede, 1 Temmuz 1985’te uygulamaya konulan çok ağır önlemleri ve sıkı bir denetim çerçevesinde uygulama sürecini öngören bir programın (modelin) yürürlüğe alınmasına karar verilmişti.
Ancak söz konusu bu program öncelikle en geniş siyasi ve toplumsal uzlaşmayı gerektirmekteydi. İsrail’in eski başbakanlarından Şimon Perez ve siyasi rakibi Yitzak Şamir’in üzerinde anlaştıkları bu programa herhangi ciddi bir itiraz olmadan işverenler ve işçi sendikaları da tam destek verdi. Bir nevi IMF programlarını andıran kapsamlı bir kemer sıkma politikası yanında, kamu harcamalarının kısıtlanması, fiyatların ve ücretlerin dondurulması, ücret artışlarının enflasyona göre ayarlanma uygulamasının kaldırılması, 1 İsrail şekelinin 1,5 dolara sabitlenmesi, İsrail Merkez Bankası’nın karşılıksız para basma yetkisinin kısıtlanması ve bunun yanı sıra Merkez Bankası’nın para-kur-faiz politikalarını bağımsız olarak belirlemesi, gerçekçi-reel, yani negatif olmayan (enflasyon oranının üzerinde) faiz politikası uygulanması şeklinde ifade edilen önlemler İsrail Modelinin temelini oluşturmuştu. İşte hükümet medyasının dillendirdiği modelin özeti yukarıda ifade edildiği gibidir.
TÜRKİYE'DE NE OLUR?
Modelin özeti irdelendiğinde hükümet medyasının kendi çalıp kendisinin oynadığı bir durum söz konusudur. Ancak bu oyun şimdiliktir. Çünkü içinde bulunulan verili durum bu programın uygulanmasını imkânsız hale getirmekte olup, AKP’nin politika yapma tarzı (kutuplaştırma vs.), seçim sürecinde olunması ve bu süreci her ne pahasına olursa olsun hükümette kalma savaşı olarak addetmesi bu modelin uygulanmasındaki en büyük engeldir.
Açıkça söylemek gerekirse, içinde bulunmuş olduğumuz verili durumda bu modelin uygulanmaya konulması demek, AKP açısından geri adım atmak ve/veya yenilgi anlamına gelecektir. Hem seçim sonuçlarını etkileme açısından hem de AKP’nin kutuplaştırıcı ve ötekileştirici siyasi iklimi besleyen zihniyet dünyası açısından böyledir.
Ancak yine de ateş olmayan yerden duman çıkmaz. AKP açısından, her ne kadar içinde bulunulan verili durum nedeniyle uygulamaya konulamayacak olsa da erken veya zamanında seçim sonrasında, söz konusu bu model, hükümette kalma karşılığında neden uygulanmasın? Diğer taraftan da AKP ile ilkel emperyal hevesleri kabaran, ancak bu kapsamda gittiği her yerde duvara toslayan ve dolayısıyla sermaye ihracı olanakları kısıtlanan, içerde ise (inşaata dayalı) sermaye birikim süreci tıkanan ve dolayısıyla kâr oranlarının düşme eğiliminin baş göstermesi ile birlikte sıkışan büyük burjuvazi için sistemin restorasyonu anlamına gelecek olan bu program neden uygulanmasın?
Geçtiğimiz günlerde birçok yayın organında, AKP’nin TÜSİAD ile güven tazelediği haberleri ile birlikte devletin AKP’den vazgeçmediği haberleri çıkmıştı. Bu model TÜSİAD ile konuşulmuş mudur, bu modelin pazarlığı yapılmış mıdır?
Tıkanan sermaye birikim sürecinin önüne çıkan engellerin bertaraf edilmesi ve kâr oranlarının düşme eğiliminin tersine çevrilebilmesi açısından TÜSİAD için önemli olan bu modelin uygulanması yaşamsal önemi haiz bir model konumundadır. Tekelleşme açısından bakıldığında da bu model hemen hemen tüm burjuva katmanların büyük burjuvaziye olan bağımlılığının daha da artması anlamına gelecektir. Ayrıca bu modelin uygulanmasında, AKP, otoriter eğilimlerin ağır bastığı bir parti olması hasebiyle de biçilmiş kaftan olup, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi TÜSİAD açısından, yani sömürü oranlarının arttırılması, doğanın talanı, denge ve denetleme mekanizmasının bulunmayışı vb. gibi faktörler açısından bulunmaz nimet konumundadır. Ayrıca gelir dağılımı verilerine baktığımız zaman da AKP’nin en sermaye yanlısı parti olduğu vurgulanmalıdır. Grevleri yasaklarken “bu yasaklama kararlarını senin için aldım” diyerek TÜSİAD’a hatırlatmalarda bulunan parti de AKP’dir.
Diğer taraftan bu sürecin sonunda da kaybedecek olanın yoksul halk sınıflarının olacağını söylemek, kapitalist düzenin mantıki sonucudur.
Peki, IMF, serbest piyasa ekonomisinin kuralları ve emperyal güçler açısından bu durum nasıl karşılanır? Bu çerçevede bakıldığında ise ilk olarak, alacaklarının garantiye alınması açısından olumlu bulunacağını söylemek mümkün. İkincisi, diplomatik düzeyde elde edilecek tavizler (Ukrayna, Suriye/İdlib, Libya ve Doğu Akdeniz) önemli bir rol oynayacaktır. Üçüncüsü, Batı dünyasının azgelişmiş ülkelerde demokrasinin, insan haklarının var olup olmadığı veya oralardaki halkların ne gibi şartlarda yaşadığı konusunda herhangi bir kaygısı olduğunu düşünmek saf dillikten öte bir durum olmayacaktır. Son olarak da hegemonya krizi bağlamında “küresel bir ara rejim”de (hegemon gücün belli belirsizleştiği ve kapitalist hiyerarşinin yıkılması ile bu kapsamda rekabetin en üst düzeyde) yaşanıyor olması da bu modelin her şeye rağmen uygulanabileceği bir vasata işaret etmektedir.