3 Ocak’taki basın toplantısını dinlerken mideme bir yumruk oturdu. Ailesi, anıları ve sanki bir mülkmüş gibi sözü edilen ülkeyle hâlâ canlı bağları olan Venezuela kökenli bir Amerikalı olarak duyduklarım çok netti. Ve bu ürpertici bir netlikti.
Başkan açıkça, ABD’nin “güvenli” ve “makul” bulacağı bir geçiş süreci gerçekleşene kadar “ülkeyi yöneteceğini” söyledi. Venezuela’nın devlet başkanını yakalamaktan, onu askerî bir ABD gemisiyle taşımaktan, Venezuela’yı geçici olarak yönetmekten ve ABD petrol şirketlerini devreye sokarak bu endüstriyi yeniden inşa etmekten bahsetti. Uluslararası tepkiyle ilgili kaygıları, herkesi alarma geçirmesi gereken bir cümleyle geçiştirdi: “Burasının bizim yarımküremiz olduğunu anlarlar.”
Venezuelalılar için bu sözlerde uzun ve acı bir tarih yankılanıyor.
Ortaya koyulan iddiaları netleştirelim. Başkan şunu ileri sürüyor: ABD, görevdeki yabancı bir devlet başkanını ve eşini ABD ceza kanunlarına göre gözaltına alabilir. ABD, uluslararası bir yetkilendirme olmaksızın başka bir egemen ülkeyi yönetebilir. Venezuela’nın siyasi geleceği Washington’dan belirlenebilir. Petrolün kontrolü ve “yeniden inşa”, müdahalenin meşru bir yan ürünüdür. Bütün bunlar Kongre’nin onayı olmadan ve yakın tehditle ilgili bir kanıt yokken gerçekleşebilir.
Bu dili daha önce de duymuştuk. Irak’ta ABD, sınırlı bir müdahale ve geçici bir yönetim vaat etmişti; ama sonuçta yıllarca süren bir işgali dayattı, kritik altyapının denetimini ele geçirdi ve geride yıkım ve istikrarsızlık bıraktı. Emanetçi olarak sunulan yönetim tahakküme dönüştü. Şimdi Venezuela hakkında can sıkıcı biçimde benzer terimler kullanılıyor. “Geçici Yönetim” kalıcı bir felaketle sonuçlanmıştı.
Uluslararası hukuka göre, o basın toplantısında tarif edilen hiçbir şey hukuka uygun değil. Birleşmiş Milletler Antlaşması, başka bir devlete karşı kuvvet kullanma tehdidini ya da kuvvet kullanılmasını yasaklar; bir milletin siyasal bağımsızlığına müdahaleyi meneder. Siyasal sonuçları zorla dayatmak için tasarlanmış ve sivillerin acı çekmesine yol açan yaptırımlar, toplu cezalandırma anlamına gelir. Başka bir ülkeyi “yönetme” hakkının ilanı, bu kelimeden ne kadar kaçınılırsa kaçınılsın, işgal dilidir.
ABD hukukuna göre de iddialar aynı ölçüde kaygı verici. Savaş yetkileri Kongre’ye aittir. Bir yürütme organının yabancı bir devlet başkanını yakalamasına veya bir ülkeyi yönetmesine izin veren ne bir yetkilendirme, ne bir savaş ilanı, ne de hukuki bir süreç var. Buna “kolluk faaliyeti” demek, onu öyle yapmaz. Venezuela, ABD için bir tehdit oluşturmuyor. ABD’ye saldırmış değil; ABD hukuku ya da uluslararası hukuk açısından güç kullanımını haklı çıkarabilecek bir tehdit de savurmuş değil. İddia edilenlerin iç hukukta da, uluslararası düzeyde de yasal bir dayanağı yok.
Ama hukukun ve emsal kararların ötesinde asıl gerçek şudur: Bu saldırganlığın bedelini Venezuela’daki sıradan insanlar ödüyor. Savaş, yaptırımlar ve askerî tırmanış herkesi aynı ölçüde etkilemez. En ağır darbeyi kadınlar, çocuklar, yaşlılar ve yoksullar alır. Bunun anlamı, ilaç ve gıda kıtlığı, aksayan sağlık sistemi, artan anne ve bebek ölümleri ve kuşatma altında yaşamaya zorlanan bir ülkede hayatta kalma mücadelesinin gündelik stresidir. Bu, önlenebilir ölümler demektir; insanların doğal afet ya da kaçınılmaz nedenlerle değil, bakım hizmetine, elektriğe, ulaşım araçlarına ya da ilaca erişimi kasten engellendiği için ölmesi demektir. Her tırmanış mevcut zararı katlar ve muhtemel can kaybını, yan hasar diye geçiştirilecek sivil ölümleri artırır; oysa bunlar öngörülebilir ve önlenebilir.
En tehlikelisi de, tüm bunların dayandığı şu varsayım: Venezuelalılar aşağılanma ve zor karşısında pasif, uyumlu kalacak, boyun eğecek. Yanlıştır. Ve bu varsayım boşa çıktığında, ki çıkacak, bunun bedeli gereksiz kan dökülmesiyle ölçülecek. Bir ülke “geçiş” ya da “yönetim sorunu” olarak tartışıldığında göz ardı edilen tam da budur. İnsanlar kaybolur. Hayatlar kabul edilebilir kayıplara indirgenir. Ardından gelen şiddet ise kibir ve zorlamanın öngörülebilir sonucu olarak değil, talihsiz bir gelişme gibi sunulur.
Bir ABD başkanının bir ülkeden, yönetilecek, istikrara kavuşturulacak, ve düzgün davranırsa devredilecek bir şey gibi söz ettiğini duymak acı veriyor. Aşağılıyor. Ve öfkelendiriyor.
Ve evet, Venezuela siyasi olarak birlik içinde değil. Hiçbir zaman da olmadı. Hükümet, ekonomi, liderlik, gelecek konularında derin ayrılıklar var. Kendini Chavezci olarak tanımlayanlar var, şiddetle Chavez karşıtı olanlar var, yılmış ve siyasetten kopmuş olanlar var, ve evet, nihayet değişim getirebileceğine inandıkları şeyi kutlayanlar da var.
Ama siyasi bölünmüşlük, işgale davetiye çıkarmaz.
Latin Amerika bu mantığı daha önce de duydu. Şili’de iç siyasette bölünme, ABD müdahalesini meşrulaştırmak için kullanıldı, “yönetememeye”, istikrarsızlığa ve bölgesel düzene yönelik tehditlere bir yanıt olarak sunuldu; sonuç demokrasi değil, diktatörlük, baskı ve onlarca yıllık travma oldu.
Nitekim hükümete karşı olan birçok Venezuelalı da bu yaşananı peşinen reddediyor. Bombaların, yaptırımların ve dışarıdan dayatılan “geçişlerin” demokrasi getirmediğini, demokrasiyi mümkün kılan zemini çökerttiğini biliyorlar.
Şimdi gereken saflık testleri değil, siyasi olgunluk. Maduro’ya muhalif olup yine de ABD saldırganlığına karşı durabilirsin. Değişim isteyip yine de yabancı denetimini reddedebilirsin. Öfkeli, çaresiz ya da umutlu olabilirsin, yine de başka bir ülke tarafından yönetilmeye “Hayır” diyebilirsin.
Venezuela, komünal konseylerin, işçi örgütlerinin, mahalle kolektiflerinin ve toplumsal hareketlerin baskı altında şekillenmiş olduğu bir ülke. Siyasi eğitimi düşünce kuruluşları değil, hayatta kalma mücadelesi verdi. Şu anda Venezuelalılar saklanmıyor. Bu kalıbı tanıdıkları için safları sıklaştırıyorlar. Yabancı liderler “geçişler”den ve “geçici kontrol”den dem vurmaya başladığında bunun ne demek olduğunu biliyorlar. Genellikle ardından ne geleceğini de biliyorlar. Ve her zamanki gibi karşılık veriyorlar: korkuyu kolektif eyleme dönüştürerek.
Bu basın toplantısında mesele sadece Venezuela değildi. Mesele, imparatorluğun dilinin altındakini yine pervasızca açığa vurabilmesi, başka ulusları yönetme hakkını açıkça iddia edebilmesi ve dünyanın buna omuz silkmesini bekleyebilmesiydi.
Bu böyle kalırsa, çıkarılacak acımasız ve inkâr edilemez ders şudur: egemenlik koşula bağlıdır, kaynaklar ABD tarafından ele geçirilmek içindir, demokrasi ise ancak emperyal rıza ile var olabilir.
Venezuela kökenli bir Amerikalı olarak ben bu dersi reddediyorum.
Vergilerimle yurdumun aşağılanmasının finanse edilmesi fikrini reddediyorum. Savaşın ve dayatmaların Venezuela halkının “iyiliği” için yapıldığı yalanını reddediyorum. Ve sevdiğim bir ülkeden, saygıyı hak eden insanların oluşturduğu bir toplum olarak değil de, ABD çıkarları için bir ham madde gibi bahsedilirken sessiz kalmayı reddediyorum.
Venezuela’nın geleceği, ABD’li yetkililere, şirket yönetim kurullarına ya da yarımkürenin kendi emrinde olduğunu sanan herhangi bir başkana düşmez. O gelecek Venezuelalılarındır.
Not: Venezuela doğumlu Michelle Ellner, "ABD'nin savaş politikalarını ve emperyalizmini sona erdirme"yi de amaçlayan "feminist bir taban örgütü" olan CODEPINK’in Latin Amerika kampanya koordinatörüdür.
Kaynak: M. Ellner, “‘We’re Going to Run the Country:’ Preparing an Illegal Occupation in Venezuela”, Codepink, 3 Ocak 2026 ve Venezuelanalysis, 4 Ocak 2026, internet sitelerinden alınmıştır. Çeviri: Kızılcık.