Daniel Jadue, bir Filistinli, komünist ve Santiago de Chile’de Recoleta’daki yerel yönetimin [komün, comuna] belediye başkanı. Mimarlık ve sosyoloji eğitimi alan Jadue, önümüzdeki yıl yapılacak cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Sol için olası bir aday olarak öne çıktı, bazı anketlere göre yüzde 19 destek buluyor. İyi de, bir komünist, Pinochet diktatörlüğü öncesinde bile uzun bir anti-komünist geleneğe sahip ülkede nasıl iddialı bir aday olabiliyor?
Birçok etkenden en çarpıcı olanı Belediye Başkanı Jadue’nin, Şili’de diğer belediyeler tarafından da benimsenen sosyal yardım projeleri ve halkın katılımı girişimleri ile yerelden ülke düzeyinde siyaset yürütme kapasitesi gibi gözüküyor. Oysa ülkedeki siyasi durum da son derece istikrarsız ve onlarca yıldır siyasi temsil ataletten kurtulamıyor. Jadue, temsili demokrasiyi kemiren güvensizliğin üzerinden başını yükseltiyor. Derin siyasi krizde, Komünist Parti’nin 1990’ların başında ileri sürdüğü “demokratik devrim” tezinin zamanı geldi mi?
Pazar günü [25 Ekim] Şilililer, yüzde 78’lik bir çoğunlukla Pinochet dönemi anayasasının iptalini onayladı ve yeni bir anayasa yazma sürecini başlattı. Oylama öncesinde, Jacobin América Latina, Jadue ile yerel iktidar, Şili solunun durumu, kurucu sürecin olası sonuçları, Latin Amerika’daki ilerici döngü ile muhalefeti adaylığı arkasında birleştirebilmeyi amaçlayan siyasal ve toplumsal çoğunluğu kazanma programı hakkında konuştu.
Geçen Ekim ayında başlayan halk isyanından bu yana, pandemiyle birlikte daha da derinleşen ve kötüye giden sayısız yeni güçlük belirdi. Yerelde neler yaşandı, belediyeniz bu zorlukları karşılamaya ne kadar hazırdı?
Burada önce durup şu “yeni güçlükler”e bakmalı. Ekim isyanına (ya da “Şili Ekimi”, “Ekim devrimi”, üçünü de kullanıyorum) bakarsanız, yeni, orijinal ya da [bu] “kuşağa özgü” bir talep yoktu. Diktatörlüğün sona ermesi için savaşırken 1980’lerde ileri sürdüğümüz taleplerin tamamen aynıları dile getiriliyordu. Belki anlamamız gereken en önemli şey bu.
Diktatörlük sona ermeden önce, işçi haklarının, eğitim hakkının, sağlık hakkının iadesinden ve AFP’ye (Özel Emeklilik Fonu İdareleri) son verilmesinden yanaydık. Diktatörlük sürüyorken bunları tartışıyorduk ama görüşlerimiz azınlıktaydı. Elbette diktatörlükten onun anayasası ile değil, yeni bir anayasa ile çıkmalıydık.
Ancak şeffaf ve dürüst olmak gerek: o zamanlar, alternatif olarak neoliberal sosyal demokrasiyi seçen bir siyaset ve yurttaş çoğunluğu vardı. İnanıyorum ki, siyasi sistemin bir kısmı, ekonomik politika açısından diktatörlükle bir yakınlaşma yaşadığını ve bu nedenle bu modeli gerçekten değiştirmenin aslında programlarında olmadığını halktan sakladı.
Şu vakıa da bununla bağlantılandırılabilir: Pinochet’ye Şili’de ekonomik reformu başlatması için “Ladrillo”yu1 (diktatörlüğün ekonomik politika belgesini) verenler sonradan diktatörlüğün ardından gelen hükümetlerde yer alan Hıristiyan Demokratlar ve Katolik Üniversitesi’nden iktisatçılardı. Bu yüzden, 1988’de azınlıkta olan daha geleneksel solun fikirlerinin bu otuz yılda çoğunluğa dönüştüğünü düşünüyorum. Nitekim bugün onlar sağduyunun bir parçası ve çağdaş düşüncenin en küçük ortak paydasıdır.
Kayda değer ikinci nokta, Recoleta’da bu fikirlerin geçen Ekim ayından çok önce çoğunlukta olmaya başlamasıdır.2 Recoleta çok önceden bu modelle yüzleşmeye, neoliberalizmi dizginlemeye ve insanların hayatlarını “daha basit, daha kolay ve daha ucuz” kılmak için serbest piyasa alanlarına karşı çıkmaya karar verdi. Bu, devletin ekonomide farklı bir rol oynaması demek oluyordu. Böylece halkçı girişimlere başladık: eczane, gözlükçü, kitapçı, müzik dükkânı, emlakçı, açık üniversite, mahalle sağlık hizmeti… Bu, üretim tarzında değişiklik yaratıyor ve toplumsal taban şimdi yurttaşların ihtiyaçlarına cevap veren farklı bir sosyal örgütlenme biçimini algılamaya başlıyor.
“Belediye mahallelerde” programı, mahalle meclisleri ile birlikte yapılıyor ve devletin bir parçası olarak kabul ediliyor; sağlık hizmetlerinin “arzına” katılıyoruz, ancak onlar “talebi” düzenliyor. Ya da toplumun altyapıyı kendininmiş gibi devralabileceği “açık okulları” ele alın. Bize göre yurttaşlar devlettir ve altyapının da, kaynakların da sahibidir. İlaç, gözlük, kitap veya konut gibi bazı temel ihtiyaç maddelerini “piyasa devriminden” uzaklaştırmaya başlamamız siyasi bir sinyal gönderiyor, bir sembol oluşturuyor, ülkenin farklı olabileceğinin farkına varmaya başlayan kolektif bir hayal gücü üretiyor. Son otuz yıldır bunun imkânsız olduğu söylenmişti.
Şili’yi yirmi yıldır yöneten neoliberal sosyal demokrat sol, bunların hiçbirini yapmamıştı. Böylece Recoleta sekiz yıl önce farklı bir yöne doğru ilerlemeye başladı. Şili’de hayat pahalılığı her gün artarken Recoleta’da azalmaya başladığı söylenebilir. Bu da suistimallerin Şililileri ezip geçtiği piyasa alanlarına giren belediyeyle el ele gerçekleşti.
Recoleta’da belediye düzeyinden yola çıkarak ulusal politika yapmanın deneyimlendiğini söyleyebiliriz. Sanırım potansiyel adaylığını da anlamlandıran bir şey bu: Recoleta ulusal siyaset için alternatif bir yol gösterdi. Ancak bu belediye deneyiminin ulusal düzeye gerçekte ne kadar aktarılabileceği sorulabilir. Ve ulusal perspektif baştan beri mevcut muydu?
Hâkim modelden ayrılan bir kopuş yönetimi geliştirme fikri her zaman, baştan beri vardı. Ama buradan daha büyük bir maceraya atılabileceğimizi hiç hayal etmemiştik. Ne böyle bir iddiamız vardı, ne de bütçelerimizde böyle bir bölüm. Söylediğimiz, Luis Emilio Recabarren’in3 1920’deki yazılarını temel alan Komünist Parti’nin yerel yönetimler programı doğrultusunda, tamamen farklı bir yönetim oluşturacağımızdı.
Recabarren, belediyelerin tam da barınma, hizmet, sağlık, eğitim ve diğer temel hakların sağlanmasını üstlenmeleri gerektiğini belirtti. Hayatın her geçen gün kötüleştiği ve daha güvencesiz hale geldiği radikal kapitalizm bağlamında temel dertleri hayatı basitleştirmek ve ucuzlatmak olmalıdır dedi.
Bunu tutarlı bir şekilde yapmaya başladık ve etkisinin beklenenin çok ötesinde olduğunu fark ettik. Bir örnek, Halk Eczanelerinde yaşananlar: Şili’de 150’den fazla komün bu girişimi taklit etti. Hoşlarına gittiği, ya da ikna oldukları için değil… çoğu sırf seçilme derdinden, yurttaşların kendi komünlerinde bir Halk Eczanesi kurulması için yaptıkları baskıyı hissettikleri için. Bu yüzden, bazı bana yakın belediye başkanları herkesin, “Bak, ne zaman Jadue Recoleta’da bir şey yapsa, ertesi gün komünlerde halk ‘Peki, bizde neden olmasın?’ diye konuşuyor” dediğini anlatıyor.
Böylece, kademeli bir “çıtayı yükseltme” süreci geliştirmeye başladık, önce bir önlem, ardından bir sonraki. Nihayetinde bu ülke çapında yeni bir kolektif tahayyül üretti. Demek istediğim, bugün biri bana sorsa, “Kendinizi hiç başkan adayı olarak hayal ettiniz mi?” Hayır. “En büyük özlemin bu muydu?” Hayır.
Ama bugün neler oluyor? Pekâlâ, Arica’dan Magallanes’e yurttaşlar, Şili’nin tüm komünlerinde uygun bir fiyata ilaca, gözlüğe, kitaba, kiraya, bir Açık Üniversite’ye sahip olma olasılığına, bilgi ve öğrenmeyi demokratikleştirme, mahallelerde sağlık hizmetleri imkânına olumlu gözle bakıyorlar… Ve elbette, bir an için bunun Şili’nin her yerinde olduğunu hayal etseniz, ülke tamamen farklı bir yer olurdu. Bence insanlar şunu hissetmeye başladı: anayasa değişikliğinden de önce bu gerçekleşebilir.
Şimdi, anayasa değişikliğinin bunu daha da kolaylaştıracağını umuyoruz. Çünkü bugün Las Condes veya Providencia'nın [yüksek gelirli belediyelerin] kişi başına yılda 900.000 ila 1.200.000 pesoya sahip olduğunu hayal edin. Orada kişi başına yıllık 1.100 ila 1.500 dolardan bahsediyoruz, diğer komünlerde ise sadece 150 dolar var. Biz ikinci kamptayız: kişi başına yılda yaklaşık 250 dolara sahibiz. Düşünün ki, yılda kişi başına 1000 dolarımız olsaydı Recoleta’da neler yapabilirdik? Daha da neler değiştirebilirdik? Ve eğer bu bütçe Şili’nin tüm komünlerinde olsaydı, ülke ne kadar farklı olurdu? İnsanlar makul bir fiyata kiralık 200.000 sosyal konutun olduğu bir ülke hayal ediyor.
İnanıyorum ki, bu meseleler bugün ortaya çıkan alternatifi adım adım inşa ediyorlar. Partimiz ilân etmeden, ben aday olmak istediğimi bile söylemeden insanlar, “Hayal ettiğimiz ülke burası…” diyor.
Recoleta tecrübesi üzerinden ulusal düzeyde bir tahminle neler yapılabilir? Ya da tersine, bu tecrübenin kimi yönleri benimsenirse ulusal düzeyde ne değişebilir?
Birincisi, Recoleta yönetimi çok uluslu ve kültürlerarası olmanın Şili ulusunun kurucu gerçeği olduğuna inanıyor. Eğer bir gün hükümeti kurarsak, bunun gerçekleşmesi için, daha ilk günden itibaren, kampanyada, bununla yüzleşmek lazım. İkincisi, politika geliştirmenin anahtarının, sınıf egemenliğinin bir aracı olan merkezi devlet aygıtında değil, yerel yönetimde olduğu inancıdır. Dolayısıyla, gücünden feragat etmesi için La Moneda’ya [başkanlık sarayı] ihtiyacımız var.
Merkezi devlete bakıyorsunuz, tüm devlet bütçesinin yüzde 80’ini harcıyor, buna karşılık yüzde 8’i bölgelerde ve yüzde 12’si komünlerde harcanıyor. Bu merkezi devlet, gerçek bir sınıf egemenliği aracı, mutlak gücü var ve yurttaş denetimine kapalı. Bu nasıl dönüştürülür? Gücünün bir kısmından feragat ederek; güç ve yetki yerelden ulusala doğru gitmeli, ters yönde değil.
Üçüncüsü, Recoleta sürecinde yurttaşların siyasi sisteme nüfuz edebilmelerine gerçekten inanılmaktadır. Diğer bir deyişle, yurttaşlar gerekli gördüğü anda siyasi sisteme müdahale etmek için plebisitleri, referandumları, halk girişimlerini, yurttaş vetosunu, geri çağırma oylamalarını kullanabilmelidir. Mutlak olarak düzenlenmiş katılım biçiminden kopmamız gerekiyor; bu daha ziyade Şili’deki grev hakkını andırıyor, hak patronlar tarafından tanımlanırsa: ne zaman yapabilirsin, ne zaman olmaz, ne zaman yasal, ne zaman değil… o zaman grev hakkı diye bir şey kalmaz.
Düzenlenmiş katılım, düzenlenmiş grev ya da düzenlenmiş pazarlık gibidir… Ne pazarlık, ne grev hakkı ve ne de katılım hakkı vardır. Alanı dengelemek ve bilfiil daha demokratik bir ülke için nüfuz etmeliyiz. Bence bu esastır. Yeni anayasadan çıkacak siyasi sistem ne olursa olsun −ister başkanlık (umarım ki olmaz), yarı parlamenter, parlamenter veya federal− her durumda yurttaşların erken, bağlayıcı, sistematik, öncü bir katılımla siyasi sisteme daha fazla nüfuz etmesi gerekiyor. Herkes biliyor ki, bugün ülkemizde katılım bir komediden ibaret.
Solun bugünkü durumu ve iktidar mücadelesi hakkında konuşalım. Bu kriz bağlamında, Sol bugün nasıl bir moment yaşıyor? Solun tarihi projesine bağlı güçlerin nasıl bir araya gelebilir?
Öncelikle anlamalıyız ki, Şili’de diktatörlük tüm siyasi ortamı oldukça önemli ölçüde sağa kaydırmıştır. Dolayısıyla, dünyada herhangi bir başka ülkeyle karşılaştırınca, örneğin, Avrupa Sağının Şili sosyal demokrasisinden çok daha ilerici olduğunu görüyorsunuz: Alman Sağını alalım, uzun yıllar önce ücretsiz, kaliteli halk eğitimini ve ücretsiz, kaliteli halk sağlığı hizmetini artık sorgulamayacağına karar vermiştir.
Burada sosyal demokrasi, ne derlerse dersinler, hâlâ buna ikna olmuş değil. Yirmi yıldır iktidardaydılar ve asla temel hakları güvence altına alan ücretsiz, kaliteli, halk eğitim sistemleri kuramadılar. Uyguladıkları vergi oranları, teşvik ettikleri ve bugüne değin savundukları refah devleti, çoğu Avrupa ülkesinde Sağın bile görüşlerinden farklı. Şili’yi yönetmiş olan sosyal demokrasiye dünyanın başka bir yerinde “solcu” denmesi zordur. Burada “Sol” diye bilinen, neoliberal sosyal demokrasiden, sol sosyal demokrasiye, sisteme de inanmayan daha geleneksel ve radikal sola uzanan oldukça geniş bir ideolojik çeşitlilik barındırır.
Ama hepsine nüfuz eden bir şey var, o da neoliberalizmin değerleri. Kırk yıl tamamen neoliberal bir ülkede ve kültürde yaşadıktan sonra, sol örgütlerin bu entelektüel ve kültürel modelin etkisinden muaf kaldıklarını düşünmek oldukça iddialı olurdu. Peki, elimizde ne var (ve sadece Şili’de de değil, Latin Amerika’da)? Param parça bir Sol, daha çok da caudillo [şef] projelerine, bireysel, kişisel projelere bağlanmış −gerçek bir siyasi projenin oldukça uzağında−, ki bu da çoğu kez daha geniş bir sorun olarak sosyal ve siyasi birliği engelliyor. Sol, kolektif aklı kişisel görüşlerin üstüne çıkarmadığı sürece, bu sorunun süreceğini düşünüyorum.
Bu sadece Şili’de değil, Brezilya ve Arjantin’de de böyle. Şili’de olduğu gibi oradaki son seçimlerde cumhurbaşkanı adaylarının yüzde 70’i solcu olduğunu söyledi. Sonra da, ne oluyor deniyor? Elbette bu, sol olduklarını söyleyen ancak daha ziyade merkez sağ olarak hareket edenlerle, toplumsal organizasyon biçimleri olarak kapitalizmi ve neoliberalizmi aşma gereğine bilfiil ikna olanları kapsayan Solun ideolojik çeşitliliğinin bir göstergesi.
Birkaç gün önce Frei Betto,4 kapitalizmi “insanileştirmek” istemek kadar büyük bir saflık olmadığını bir kez daha söyledi. Ne var ki, neoliberal ve daha merkezci sosyal demokraside, yapılması gerekenin kapitalizmi aşmak değil insanileştirmek olduğuna ikna olmuş insanlar var. Bu da benim için sol bir tez değil. O yüzden bence bugün üzerimizde büyük yük, Sol’dan ne anladığımızı tartışmak.
Bu bağlamda, Şili muhalefetinde hem egemen modelin hem de hükümetin muhalifleri var, sadece hükümete muhalif olan ama modele karşı çıkmayanlar var, hatta sağcıların içinde de “hükümet karşıtı” olanlar var, modeli ne pahasına olursa olsun korumak isteyen aşırı sağcılar gibiler de dâhil. Yani muhalefet bol, sol kıt. Sanıyorum, bugün Şili’de, yurttaşlarla olan tarihsel bağı sayesinde Sol yükseliyor. Ancak “Sol” diye adlandırılanların bir bölümünün yurttaşlarla neredeyse hiç bağı yok, taban çalışması vb. yapmamış üniversite çevrelerinden geliyorlar… yurttaşlardan yukarıda duran üstün bir entelijansiya gibiler. Yurttaşlar da artık bunu yutmaya razı değil.
Solu, kapitalizmi ve neoliberalizmin aşmanın programatik, politik ve stratejik vizyonu temelinde tanımlarsak, bu Sol Şili’yi yönetebilir mi? Kapasitesi, halk içinde kökleri, toplumsal çoğunluklar oluşturma imkânı, hatta bir ulusal kalkınma projesini yönetme kapasitesi (ki bunu Şili’deki herkesten daha iyi bilirsin) var mı?
Bence soru, Solun yönetip yönetemeyeceğinden çok yönetmeye kararlı olup olmadığı. Çünkü ancak buna karar verdiğinizde, yönetme kapasiteniz olup olmadığını tartışabilirsiniz.
Solun bir bölümünün yönetmeye kararlı olmadığını, hükümet olmaktan korktuğunu görüyorum. Geçmişe dönük, diktatörlükle ilgili bir korku. Her şeyin değişmesini istediklerini söylüyorlar, ama yeni bir demokratik halk hükümetinin riskine girmek istemiyorlar. “Ah, hayır, ama yine de ülkenin buna hazır olduğunu düşünmüyoruz” diyenler oluyor. Siyasi ve ideolojik bir inanç sorunu var. Bugün Solun bir bölümünün sol iktidar çağrısı yapmadığına inanıyorum. Hatta çoğunun düşündüğü, kendi gücümüzü geliştirmekten çok, neoliberal sosyal demokrasi kazanırsa kaç tane bakanlık alacağımız. Bu senaryo onlara öbüründen daha kolay geliyor. Sanıyorum kapsamlı bir tartışma bizi bekliyor.
İşte bunun üstesinden gelirsek, Solun, neoliberal sosyal demokrasiden de, sağdan da daha iyi yönetme imkânına sahip olduğuna inanıyorum. Dahası, bugün Şili yurttaşlarının çoğunluğunun gene bir sağ hükümet istememekle birlikte Concertación [Hristiyan Demokratlarla ittifak halinde neoliberal sosyal demokrasi] dönemine dönmeye de razı olmadığına inanıyorum. O yüzden, öncelikle bir alternatif olmak isteyip istemediğimizi belirlememiz gerekir diye düşünüyorum. Eğer evetse, o zaman ilerleyebiliriz ve projenin hegemonyası sürekliliğe değil dönüşüme dayandığı sürece en geniş birliği oluşturabiliriz.
Daniel, sence bu dönüşüm vizyonuna "sosyalizm" demek anlamlı mı? Sosyalizm hâlâ geçerli mi? Bugünün Şili’sinde bu ne anlama gelir?
Kimin fikirler âleminde bazı fikirlerin öldüğünü belirleme hakkı olduğunu iddia edebileceğini bilmiyorum. Gerçek şu ki, Sokrates ve Platon, fikirler alanında bir şeyin yok olabileceğini düşünenlere biraz gülerlerdi. Fikirler gelir ve gider. Yükseldikleri ya da düştükleri zamanlar vardır.
Modellerin veya projelerin “evlendirilmesinin” büyük bir hayranı olduğum söylenemez. Projeler, nadiren işe yarayan ideal modellerdir. Daha ziyade yolculuklardan bahsetmeyi tercih ediyorum, bir projeden farklıdır. Yol, ilerleyeceğiniz bir yöndür: tüm yanıtlara sahip olmanız gerekmez, çünkü bu yolu tanımlayan yönde her hareket ettiğinizde, yeni engeller ve yeni sorunlar ortaya çıkacak ve çözülmesi gerekecektir. Önemli olan bu yönde ilerlemeye devam etmektir.
Yani, isimlerden bahsetmekten çok, Şili’nin sosyal adalet yönünde hareket etmesi gerektiğini söylüyorum. Şili onur, mutlu olma hakkı, tam özerklik yönünde hareket etmelidir. Şili, bölgesel ve toplumsal eşitlik yönünde hareket etmelidir. Şili dayanışma ve ortak sorumluluk doğrultusunda hareket etmelidir. İlla bir isim vermek istiyorsan, verebilirsin. Ama benim için bu değerler ve ilkeler tartışılamaz: dönüşümlerin gideceği yer daha iyisi olmalıdır.
Şimdi, somut olarak bu işe nasıl girişeceğiz? Bana sorarsan: ev işi görünmez ve değersiz olmaya devam edebilir mi? Hayır. Bakım işi? Hayır. Katılım çalışması? Hayır. Sağlık hizmetlerinin yasal sınırları olabilir mi? Halk sağlığı sisteminin (Şili’deki en zengin %1 dışında hiçbir ailenin kendi başına karşılayamayacağı) 1,5 milyon pesoluk [2.000 dolar] bir tedaviyi karşılamaması kabul edilebilir mi? Hayır diyorum. Eğer hayatını kurtarabilecek ve sağlığını düzeltebilecekse, herkesin maliyeti ne olursa olsun her ilaca erişebilmesi için ilerlemeliyiz.
Bana şöyle sorarsan: Şili ataerkil ve maço bir ülke olmaya devam edebilir mi? Hayır, derim. Yüksek Mahkeme’ye, Devlet Savunma Konseyi’ne, Parlamento’ya, belediye ve bölge meclislerine cinsiyet eşitliği getirmemiz gerekiyor. Ve her düzeyde koltuklarının korunması gereken yerli halklar örneğindeki gibi, feminist kalıcı bir vizyon, ataerkil dünya görüşü ve vizyonuna nüfuz etmeye başlayacaktır. Bunun anlamı, bir süre, en azından ataerkil kültür yıkılıncaya kadar, feminist kadınların (“kadınların” değil, feminist kadınların) katılımı lehine pozitif ayrımcılık yapmak için gayret etmemiz gerekeceğidir. Toplum olarak oldukça güçlü bir çaba gerekecektir.
Bunun gibi artık tartışmaya açık olmayan birçok konu var. Bana, işçilere emeklerinin değerinden daha az ödeyerek, böylece sermayeye üretime katkısının değerinden çok daha fazlasını ödeyerek servet üretilmeye devam edilir mi, diye sorarsan, Hayır, derim, bu sürdürülebilir değildir. Biri bana sorarsa, doğaya kendini yenileme şansı vermeden aşırı sömürmeye devam edebilir miyiz, diye, Hayır, derim, bu sürdürülebilir değildir. Bugün insanlar arasındaki ilişkilerle sınırlı bir ahlaktan, aynı zamanda hukukun bir konusu olarak insan ve doğa arasındaki ilişkiye de uzanan ekoloji merkezli bir vizyona doğru ilerlememiz gerekecektir.
Devasa bir kültürel değişiklik söz konusu. Birisi ona isim vermek isterse verebilir. Ama Şili’ye önerdiğim şey, bir modelden çok, stratejik bir yön. Çünkü modeller her zaman soyutta tartışılır, ben ise somutta tartışmak istiyorum.
Bu tür bir vizyonu benimseyen ve dönüştürücü yolculuğa çıkan en son deneyimler, Latin Amerika’daki “ilerici hükümetler” oldu. Güncel bir bağlamda, sadece −çoğu zaman tatsız− karşılaştırmalar kaçınılmaz olmakla kalmaz, aynı zamanda ders çıkarmak da gerekir. Latin Amerika’daki bu ilerici döngüyü nasıl değerlendirirsin? Bu çok çeşitli deneyimlere baktığında, neler iyileştirilebilir, neleri reddetmek veya nelerden kaçınmak gerekir?
Her şeyden önce, Pablo, −aramızda yaygın olan− biraz basit genellemeler yapma eğilimini paylaşmıyorum. Latin Amerika’da “ilerici döngü” diye bir şeyin farkında değilim. Biri bana, “Ama neoliberalizm karşıtı hükümetler kuruldu” derse… Ah, evet, kendilerini bu şekilde tanımladılar.
Bununla birlikte, bence Bolivya örneği dışında hiçbiri ülkelerinin ekonomik temelini değiştirmeye çalışmadı ve bu nedenle de üretim tarzı ve üretici altyapı üzerinde bir iddilaları olmadı. Zaten kahredici bu ilk eleştiriyle, “Tamam, ilerlici bir döngü yok” denebilir. Çünkü bu kadar yılda, bu kadar çok mal ve parayla, üretici kalıpları değiştirememişlerse, bu projelerin ne kadar solcu ve ne kadar ilerici olduğu tartışmalıdır.
Üstelik onlar da caudillista [şef, diktatör] idi. Görünüşe göre, onlara da neoliberal değerler nüfuz etti ve hâlâ kolektif entelektüeller yerine bireysel liderlerin üstünlüğünü üstleniyorlar. Bu da ikinci sert darbe ve bu sefer bir istisna da bulamıyorum. Belki de en fazla Uruguay’daki Frente Amplio [Geniş Cephe] biraz ayırt edilebilir. Ama diğerleri son derece kişisel projelerdi ve caudillista idiler. Açıkça neoliberal deformasyona uğramış bir sol olduğunu düşünüyorum.
Üçüncüsü, yolsuzluk ve şeffaf olmama gibi sol seçmen açısından önemli konularda gevşek davrandık. Bana göre Sağ zaten bu konularla ilgilenmiyor. Banka soyguncularına, yolsuzluğa karışanlara, alçaklara, dolandırıcılara oy verme konusunda hiçbir zaman sorun yaşamadı, çünkü bu modelin mantığının bir parçası. Aldırmıyorlar. Ama Solun dünyası buna içerliyor. Yine de, bu konularda gevşek davrandık ve Latin Amerika hükümetlerine özgü bir yolsuzluk ve şeffaflık eksikliği sorununu engelleyemedik. Sorun eskiden kalma ve solcu hükümetlerin suçu değil. Ama birçok solcu hükümet, “sosyal ve siyasi çoğunluklarını” korumak üzere buna göz yumdu. Dahası, neoliberalizmin dönüşümcü projelerin karşısına çıkarken zayıflıklarını, başarısız olmaları için bunları vurguladığını anlamadılar. Yolsuzluk da bu zayıflıklardan biridir. Solda, kabul edilemez olmalıdır.
Yönetim sorunları konusunda da gevşektik ve benim açımdan bu öncünün bilincine dayanan sol ideolojiye bir ihanettir. Kaynakların verimli kullanımına, etkili sorun çözmeye, yenilikçiliğe veya katılımcılığa özel bir ilgi göstermedik (Recoleta’da bunları ilke olarak belirledik). Belki de katılım açısından Venezuela çoğumuzun önündedir. Venezuela’da halkın öne çıkması ve katılım düzeyi bir darbenin tamamlanmasını engelleyen unsurlardan biridir.
Sol, kıtaya liderlik etme fırsatını yeniden ele geçirmek istiyorsa, benim için temel olan bu dört unsurun üstesinden gelmek zorunda kalacak. Ekvador’daki Rafael Correa dışında, hiçbir başkanın kalite yönetimi, sürekli iyileştirme ve yönetimin iyileştirildiğinden bahsettiğini duymadım. Yönetmek istiyorsan, gidenlerden daha kötü yönetemezsin.
Elbette modernleşme sağcı bir anlatı olarak görünüyor...
Tamamen saçma, modernleşme Solun kendi anlatısı olmalı. Bugün sanki Sağın mülkiyetinde gibi gözüken bazı ilke ve değerlerden vazgeçtik. O kadar saçma ki, şirketler ve Sağ stratejik planlamada uzman, Sol değil. Lenin, mezarında dönecek!
Çok fazla belirsizliğin olduğu, istikrarsız karmaşık bir senaryoyla karşı karşıyayız. Ekim isyanı bir dönüm noktası oldu ve şimdi başkanlık adaylığın medyada ve anketlerde yer alıyor. Sağ ayrıca, aşırı sağ figürlerin "merkez"e meydan okuyabileceklerini düşündüğü oldukça karmaşık bir an yaşıyor. Söz konusu bir dizi unsur ve nasıl sonuçlanabileceğini bilmediğimiz ucu açık bir kurucu süreç var. Bu dengesiz dinamiğin neye yol açabileceğini düşünüyorsun? Sol nasıl bir tavır almalı?
Solun sadece siyasette değil, projeleri açısından da birliğe ulaşmak için etik, ahlaki bir yükümlülüğü var. Bence bugün artık çok açık, yurttaşlık projesine odaklanmak üzere tüm kişisel projeleri bir kenara bırakmalı. Yurttaşların konuşabileceği geniş bir birlik sürecinde ilerleme olmadığı sürece, Solun tüm söylemlerin içi boş kalmaya devam edecek.
Ayrıca Solun ittifak politikalarını ele almaya başlamadan önce kendi gücünü geliştirmeye odaklanması gerektiğini düşünüyorum. Bu, en geniş sosyal ve politik birliğin peşinde olduğumuzu, ancak 2012 ve 2016 seçim sonuçlarıyla [kendi üstünlüklerini iddia etmek için] birliği inşa etmeye gelenleri de kabul etmeyeceğimizi anlamamız demektir. Çünkü bu tavır, ülkede olup bitenleri anlamamak, ülkemizde 2016 ve 2020 arasında var olan köklü dönüşüm eğilimini benimsememek anlamına gelir. Masaya %25, %30’luk partiler olduklarına inanarak oturmak isteyenler var… bugün ağırlıkları %5, ama Şili’de çoğunluk olduklarını iddia ediyorlar. Tüm Solun, en geniş sosyal ve politik birliği aramakla birlikte, süregelen eğilimlerin de kendilerini ifade etmelerine izin verecek şekilde bu duruştan vaz geçmesi gerektiğini düşünüyorum.
Peki bu birlik projesine yönelik tehditler neler?
Birincisi, kişisel projelerin ağır basması. İkincisi, etiketlenme korkusu ve gücün arkasındaki güç korkusu. Çünkü kimileri: “Hayır! Komünistlerle olmaz!” diyor. Programı tartışmak için onlarla oturduğunuzda ise, bizi ayıranın sadece başlık ve isim olduğunu fark ediyorsunuz. Bu çocuklukla tartışmak zorunda kalmak bana biraz yavan geliyor. Projeler kendi adına konuşmalı. O halde dört yıllık bir dönüşüm projesine dayanan bir birlik gerekli, sekiz, on iki, on altı yıl için de öngörülerde bulunulmalı. Bu da taktik bir bakıştan çok, daha stratejik bir bakış gerektirir. Başlıca engeller bunlar.
Ülkemizde programları okumadan imzalayan (sonra da halka kimsenin program okumadığını söyleyen!) insanlar var. Bu onları taahhütlerinden kurtarıyor gibi görünüyor. Siyasette daha ciddi ve dürüst olmaya başlamamız gerektiğine inanıyorum.
Daniel, zaman ayırdığın için teşekkürler, Jacobin okuyucuları için bir şeyler eklemek ister misin?
Şiddeti izole etmek için bir çağrı yapmak istiyorum. Sanıyorum şiddeti kışkırtmak, baskıyı meşrulaştırmak ve sonra gelişen siyasi kazanımları kontrol altına almak için gösterilere sızan aşırı sağ kesimler var (bunu açıkça kabul eden Carabineros [polis] kesimleri bile mevcut). Bu yüzden, Solu seferberliği sürdürmeye, ancak bunu barışçıl biçimde yapmaya çağırıyorum. Şiddeti meşru gösterilerimizden uzak tutmak için ciddi bir çaba sarf etmeye, ve nihayetinde dönüşüm projesini kaosa sürüklemek isteyen sağa ve aşırı sağa hizmet edecek kimselere güvenmemeye çağırıyorum.
Daha önce demokrasiye uzanmanın boşluğa atlayış olacağını söyleyenler, bugün [25 Ekim’de yapılan referandumda anayasa değişikliğine] Hayır oyu vermeye çağırıyor. Herkesi kitlesel bir şekilde oy kullanmaya, anayasa değişikliğine ve Kurucu Meclise onay vermeye çağırmak ise −ki yurttaşların taleplerine en uygun olan da budur− Komünist Partinin, oyunun kuralları hoşumuza gitsin ya da gitmesin, her zaman açılan siyasi alanlara katılım yönündeki tarihi tezine uygundur. Oyunun kuralları istedikleri gibi olmadığında darbeler örgütleyen ve demokrasiye saldıran başka siyasi aktörler de var. Ancak yolumuz budur diye ikna olduk ve bu nedenle barışçıl bir şekilde seferberliğe devam etmeliyiz.
Ayrıca anayasa tartışmasına eşlik etmek için bir çağrı yapıyorum. Mesele, Nisan ayında Kurucu Meclise üye seçmek ve sonra eve gidip bir yıl daha öneriyi beklemek değil. Hayır, burada hem doğrudan hem de dolaylı olarak katılmak ve tartışmanın nasıl ilerlediğinin bilincinde olmak gerekiyor.
Daniel Jadue ile söyleşi (görüşen: Pablo Abufom), 25 Ekim 2020, Jacobin América Latina ve 28 Ekim 2020 Jacobin dergileri. Çeviri: Kızılcık.
Daniel Jadue, Recoleta belediye başkanı ve Şili Komünist Partisi’nin önde gelen isimlerindendir. Söyleşiyi yapan Pablo Abufom çevirmen ve Jacobin América Latina’nın editoryal kolektifinin bir üyesidir.
1) “Tuğla”: 1973’de Şili’deki faşist darbenin hemen ardından Pinochet, sonradan rejimin ekonomik politikasının temelini oluşturan “tuğla gibi kalın” gizli bir ekonomik plandan haberdar edildi. Planı hazırlayan Salvador Allende hükümeti karşıtı bir grup Chicago Üniversitesi mezunu (basın “Chicago boys” diyordu) iktisatçı, ABD Senatosu İstihbarat Komitesinin 1975 tarihli “Şili’de Gizli Operasyonlar 1963-1973” raporuna göre CIA ile de işbirliği yapmıştı. [ç.n.]
2) Yaklaşık 160 bin nüfuslu komünde Şili KP adayı Jadue belediye başkanlığını 2012’de %42 (20.311 oy), 2016’da %56 (22.258 oy) ile kazandı. [ç.n.]
3) Şili işçi hareketinin en önemli liderlerinden, 1912’de Sosyalist İşçi Partisi’nin (POS) kurucusu, Şili İşçi Federasyonunun yöneticisi, POS’un 1922’de dönüştüğü Şili Komünist Partisi’nin tarihi lideri. [ç.n.]
4) Brezilyalı yazar, siyasetçi, Özgürlük Teolojisi destekçisi dominikan rahibi; askeri diktatörlüğe karşı mücadele etti, 2003-4 yıllarında Başkan Lula’ya (İşçi Partisi, PT) danışmanlık yaptı.