KIZILCIK
  • Anasayfa
  • Siyaset
  • Dünya
  • Ekonomi
  • Kültür-Anma
  • Dergiler
  • Yazarlar
  1. Anasayfa
  2. Dergiler
  3. 2000-2014
  4. Sayı 15 (Ocak/Şubat 2003)

Kapitalizmi yenmek için

Kendi kendini kandırmanın anlamı yok. Soru bıçak gibi. Kapitalizmden nasıl kurtulacağız?

Kapitalizmi yıkmak isteyenler, birleşip içinden yürüseler, içinde genişleseler, etkinleşseler acaba onu dönüştürebilirler mi? Kapitalizmi kapitalizm olmaktan çıkarabilirler mi? Veya yıkarak, arkasına geçerek, yerine başka bir şey koyarak kapitalizmden kurtulmak mümkün değil midir?

Hangisi mümkünse onu yapalım, yapalım da şu gayri insani yaşam biçiminden kurtulalım.

Mümkün müdür?

Herkesi ilgilendiren bir sorudur. Bireyleri, toplumları ve bütün insanlığı... Başkası da sorabilir size, siz de sorabilirsiniz kendi kendinize. Yanıt vermeden önce düşünmelisiniz. “Mümkündür dersem ne olur, değildir dersem ne?” diye düşünme hakkınız yoktur. Çünkü tarihin sorulmuş bütün sorularından daha büyük bir sorudur bu. Hiç kimse dışında kalamaz.

“Mümkün değildir,” derseniz insanlığa başka, “Mümkündür,” derseniz başka bir gelecek beklemektedir. Başka bir gelecek, başka bir bugün demektir; çünkü hiçbir gelecek “bir gün” gökten hazır inmez. İyisi de, kötüsü de... Geleceğe dair hükmünüz, bugünü nasıl yaşadığınızı belirler.

Mümkün değildir demek ne demektir?

Kapitalizmden kurtulmak mümkün değildir demek, farkında olmadan tarihin dışına çıkmaktır, evrimin dışından konuşmaktır. Bilmemek, anlamamak, kavramamaktır. Eksik insan olmaktır.

Dehşet verici bir şey değil mi? Mümkün değildir demekle sadece kendi geleceğinizi karartmış olmuyorsunuz, aynı zamanda “suç” işlemiş oluyorsunuz. İnsana gayri insani bir durumu, sömürülmeyi, ezilip dışlanmayı, köleliği yakıştırıyorsunuz. İnsana karşı işlenen bütün suçları bağışlıyor, onaylıyorsunuz. Hepsine ortak oluyorsunuz. Özgürleşmeyi, kendinin efendisi olmayı küçümsemiş, yok saymış, insanın insan olarak küçültülmesini, çökertilmesini onaylamış, hatta kutsamış oluyorsunuz.

Mümkün değildir demekle insanlığım geleceğini karartıyorsunuz. Peki, “Mümkündür,” derseniz ne olur?

Hiçbir şey olmaz! Mümkün olanı gerçekleştirmeye davranacaksın. İşte o zaman olur.

Konuyu sadeleştirmezsek içinden çıkamayız. Ortalıkta yığınla bilgiçlik, ukalalık dolaşıyor. Kafa karıştıracak her şey alınıyor, işlenip inceltiliyor, süslenip en ucuzundan piyasaya sürülüyor. İnsanlık umutsuz ve çaresiz görünüyor ya, alıcısı da çok oluyor.

Bunlardan biri, sınıf mücadelesinin, o halde aynı zamanda kapitalizme karşı sosyalizm için mücadelenin bir zorunluluk, bir ihtiyaç olmaktan çıktığı anlamında “çağ dönümü”dür. Çağın döndüğüne dair bütün sözler, görüntüler, kurgular “küreselleşme” adı verilen ve yeryüzünde hayatın maddi manevi her düzlemde tekleştiğini söyleyen bir analizle temellendiriliyor. Çağ dönmüş gibi geliyor. Bit yeniği burada.

Reel sosyalizmin tarih sahnesinden adeta kendi rızası ile çekilip gitmesi herkesin aklını çeldi. Akıllar döndü. Kapitalizme karşı dünya çapında mücadele reel sosyalizmin varlığında somutlanıyordu. O varken, onun sosyalizm olmadığını söyleyenlerde bile kapitalizme karşı duracak bir moral ve cesaret vardı. Kimse “kendi kapitalizmini” alt etmek için reel sosyalizmin desteğine elbette güvenmiyordu, herkes kendi gücüne güveniyordu, ama bu güç ve moral, kapitalizmden başka bir dünyanın mümkün olduğunun reel sosyalizm tarafından kanıtlanmış olmasından kaynaklanıyordu. Nitekim, Sartre gibi bir düşünür bile reel sosyalizmi kapitalizme karşı dünya çapında mücadelenin ekseni olarak görüyordu.

“Sovyetler Birliği’ne karşı savaşmamız isteniyor. İyi ama, niçin? Soruyu bizim savaş kışkırtıcılarına yöneltelim. Yanıtı fazla beklememize gerek kalmayacak, çünkü onlar bize şöyle diyecekler: Ruslar güzel Fransa’mızda ‘bölücüleri’ besliyorlar. Bırakalım desinler. Fransa’yı SSCB ile bir anlaşmazlığa sürüklemek isteyen kimse, genelinde işçi sınıfına karşıdır. İddia ediyorum ki, SSCB’ye karşı savaş yürütmeye hazır olanların esas amacı kendi ülkelerindeki işçi sınıfına karşı savaş yürütmektir.”

Reel sosyalizmin böyle, kapitalizme karşı dünya çapındaki mücadelenin sıklet merkezi olarak algılanması hiç de yanlış değildi. Çünkü kapitalizmi yöneten gücün ve düşüncenin kendi algılaması da böyleydi. Her şey apaçıktı. Kapitalizmi zora sokan, dünya çapında hegemonyasını kıran, biçimi ve sınıf temeli her ne olursa olsun özgürlük ve eşitlik için verilen bütün mücadeleleri ayakta tutan güç kaynağının reel sosyalizm olduğu inkârdan gelinemiyordu. Kapitalizme muhalefetin başka biçimlerini deneyenlerin eylemi bile, ancak reel sosyalizmin arkasına yığınak yaptığında, ya da reel sosyalizm tarafından desteklendiği zaman anlam ve etkinlik kazanıyordu. Sermayenin meseleyi ne kadar doğru, hatta bizden de doğru anladığını dünyanın bugünkü halleri yeterince göstermiyor mu?

Reel sosyalizmin içinde, yanında, arkasında birikmiş, proleter olan ve olmayan güçlerden oluşan dünya çapında bir blok vardı. Sömürüye karşı mücadelenin bütün boyutlarını kotarıp birleştirmiş bir dünya iktidarı mücadelesi veriliyordu. Kapitalizme karşı mücadele görünür bir mücadeleydi. Algılama güçlüğü yoktu.

Şimdi reel sosyalizm yok. Yok da, ne idi, ne değildi, dünya tarihi açısından ne gibi bir mahiyet yüklenmişti, bunların da yanıtı yok. Bu sosyalizmin, kendi özgün evrenini anlatabilmek için kendine yaptığı tanım olan “reel sosyalizm” onun mirasına karşı bir silah olarak kullanılıyor. Sonuç? Sonuç, bugünkü gerçekliğimizdir. Gerçek odur ki, kapitalizme karşı dünya çapında görünür ve hatırı sayılır bir mücadele de yok.

Bu durumun adını doğru koyalım. Tarihsel evrim açısından, geri gitmeye, çürüyüp çökmeye, savrulmaya, içine büzülmeye açık riskler taşıyan bir “vites boşluğu” dur bu. Bu boşluktan bir an önce ve mümkünse eğer, bir vites ilerden başlayıp çıkmak gerekir.

Ancak kapitalizme karşı mücadele bilincini hantallaştıran, vaktiyle pabucu dama atılmış, ama bu umutsuz günde yeniden çıkıp gelen ağırlıklar var. Bunların başında “soyut insan”a yapılan çağrı geliyor. Sanat=sanat der gibi insan=insan diyerek hiçbir şey söylemeyen Kantçı felsefe geleneği muzdarip insanları “kolay”ından yakalıyor. Somut insan kaybolunca insanı kuşatan somutluk da (kapitalizm) kayboluyor. Gidişat bu yönedir.

Bu gidişat kapitalizme kendi ideolojik pozisyonunu pekiştirmek için zaman kazandırıyor. Her yerde değilse de bir yerlerde yıkıldı, yerine yeni bir şey koymak için yetmiş yıl savaşıldı, ama sonuç?... Demek ki, “Yerine yeni bir şey konamayan şey çürütülemez”. Demek ki kapitalizm çürütülemez!

Çürütülemez denilen şey her şeyi çürütüyor ama!

Bu ideolojik bir bozgundur. Kapitalizme karşı iradenin çürümesi, çökmesidir. Marksizm işi somut insanda çözmekle bu kurgusal safsatanın hakkından gelebilmişti. Yenilgi dönemlerinin kurdudur bu safsata, azar. 1905 yenilgisinden sonra Rusya’da azgınlaşması Lenin’i az terletmemişti. Demek ki Marksist düşünce, kendi gelişme doğrultusu üzerinde ayakta durabilmek için, bugünkü yenilginin ve karamsarlığın hakkından gelebilmek için, dikkati yeniden somut insan hayatlarına çekebilmek için terleyecektir. Terlesin!

Eskinin devamı yeni bir başlangıç noktası yaratabilmek için nereye bakmak lazım diye uzun boylu bir muhasebeye gerek yoktur: bakılacak yer insanın insanla ilişkisidir. Kendi gerçekliği içinde insan, toplumsal ilişkilerinin tümünden başka nedir ki?

İnsan hali, onun ilişkilerinin halidir. Dünyanın hali insanın ve insanlığın halidir. Bu hal’de ne var?

Ne varsa işte o “hal”de var. Yeryüzünde çatışmasız tek bir ilişki var mı? İnsan da bu işte. Bu ilişkiler!... Bunlar değişmedikçe insana rahat yüzü yok, ama değişmesi için değiştirilmesi şart.

Bir çıkış noktası bulmak lazım. Düşüncede kalınarak olmaz, bakarak olur. Yeryüzüne bakmak gerek. İnsanın ne yaptığına, ne yapmak istediğine ve ne yapmak zorunda olduğuna bir silsile içinde bakmak lazım. Bakınca görürüz: Başka bir dünya mümkündür ve kolları bunun için sıvamak lazım.

Önce şu, bilinç midir nedir, her neyse onu bir kenara koymak lazım. Lazım olmadığı için değil, bulanık olduğu zaman her şeyi kördüğüm ettiği, gerçeğin görülmesini engellediği için... Bilinci bir kenara itmenin hiç zararı yoktur; çünkü tarihsel evrimin gidişatına teşhis bilinçten değil, “gerçek”ten konulmuştur. Gerçeğin üzerine oturmayan, onu kapsamayan ve çözmeyen bilinci kim ne yapacak?

Kapitalizme yontan yorumuyla nereye dönmüştü çağ, bir kere daha bakalım. Emek-sermaye arasında ortak bir dünya ve gelecek (“genel insanlık çıkarı”) kavrayışına dayanan bir çağ, emek sermaye kavgasının “mahvettiği” bir çağın yerini almamış mıydı? Öteden beri kapitalizmi savunagelenlerin de, kapitalizmin alt edilemeyeceği kanaatine vardıktan sonra ona karşı mücadeleden vazgeçenlerin de tezleri böyle. Önümüzde ortak ve güzel, “birlikte” kuracağımız bir dünya var. Sınıf çatışmaları dönemi bitti. Hepimiz aynı teknedeyiz. Kapitalizm de işte aklın buyruğuna giriyor, sosyalleşerek kendi karşıtına dönüşüyor, bırakın dönüşsün! Bu görüşte olan haddinden fazla solcu, sosyalist, komünist var. Haksız da sayılmazlar. Reel sosyalizmi yöneten bütün komünist partileri kurdukları reel sosyalist rejimleri ya kendi elleriyle yıkıp kapitalizme çevirdiler, ya da bu işi yapan partilerin programlarına ortak oldular.

Çıkış noktası, yani Marksizmin kılıç sallaması gereken yer burasıdır.

Kılıcı önce şu küreselleşmeye sallamak gerek, çünkü Marksizmin içine kadar girdi. Artık kimsenin kendi kapitalizmi kalmadı deniyor ya, sermayenin yaptığını sosyalistin kendine yapmasıdır bu. Ne çıkıyor bundan? Kapitalizme karşı mücadelenin iktidar anlamında sonuç vermesi, bu mücadelenin dünya çapında kazanılmasına koşullu olduğu için, dünya çapında kazanmak gerek. Dünya çapında kazanmak gerekiyorsa, kapitalizmi alt etmek düne göre daha zor. Bunu anlayan, şunu da “anlar”: “Belki de imkânsız!”

Reel sosyalizmden böyle bir ders çıkmamıştır. Kapitalizme karşı mücadelenin eski biçimleri bu noktadan eskitilemez. Reel sosyalizmi başlatanlar da dünya çapında kazanmak için başlatmışlardı. Antikapitalist mücadelenin eskimiş denilen şekli de dünya çapında sıkı bir enternasyonalist birliğin mücadelesiydi. Mücadelenin kurgusu bakımından değişen bir şey yok. Ne olacaksa gene dünya çapında ve gene dünya emekçilerinin birliği üzerinden yükselen bir mücadele ile olacak.

Kapitalizmin dünya çapındaki egemenliğine dünya çapında bir antikapitalist mücadele son verecektir. Çünkü bir güç meselesidir, olur olmaz biçimlerde teorize edilmesi gerekmez, aritmetik meselesidir. Ne ki kapitalizme karşı mücadele ne zaman, nerede ortaya çıkacağı belli olmayan böyle bir nirengi noktasına endekslenerek verilemez. Kimsenin “kendi kapitalizmi” yoktur ama, dünya kapitalizmi herkesin başına kendi kapitalizmi ile beladır. Her işçi-emekçi kendi kapitalizmini yaşamaktadır. İşçi karşısında kapitalist, emek karşısında sermaye en dar satıhta patron olarak somuttur ve sadece o somuttur. Somut mücadele, işçiyi somut biçimde içine alan mücadeledir. Denebilir ki kapitalizme karşı mücadele, bire bir, yüz yüze verilen bir mücadeledir.

Elbette “Küreselleşme karşıtı” hareketlerin, dünyanın belli noktalarında birleşip orada simgesel bir güç oluşturmaları ve “temsili” bir sınıfsal mücadeleyle kapitalizmin gayri insani yüzüne dikkat çekmeleri anlamsız değildir. Aksine, çok anlamlıdır, öğreticidir ve kendine enternasyonal bir zemin ve çıkış noktası arayan dünya çapındaki antikapitalist mücadelenin gücünün ve zaaflarının konuşulmasını kışkırtmaktadır. O halde konuşalım.

Ağrı’da mandıra işçisi, Ağrı’dadır. Aliağa’daki petrol işçisi Aliağa’dadır. Sömürü onun bulunduğu yerde gerçekleşmektedir ve gerçekleştiği yerde algılanmaktadır. Çelişkiler nerde can acıtıyorsa ve acıyan can neredeyse, kapitalizme karşı mücadele oradadır. Kollar, nerede ihtiyaç doğmuşsa orada sıvanır.

Dikkati işçinin olduğu yere, artısı kime ve nereye giderse gitsin sömürünün gerçekleştiği yere çekmemizin yerelliğin gücüne ve erdemine dikkat çekmekle ilgisi yoktur. Emekçi sınıfın davası yerellik kaldırmaz. Sömürünün somutluğu orada olduğu için sınıfın enerjisi de orada açığa çıkar. Kurnaz burjuva bu durumu kendi tanımıyla saptırmak ister, işçinin yerini “millî zeminler” içine alarak onun enternasyonalist karakterini deforme etmeye çalışır. İşçi sınıfının kapitalizme karşı ideolojik ve siyasi mücadelesine en büyük zararlar, onun yerelliğine getirilmiş burjuva tanımlardan çıkmıştır. Millî sol musibetinin yüzkarası örneklerine geçmişte çok rastlandı, Türkiye’de bunlardan hâlâ var. Yeni yeni türleri ürüyor.

Ama bu nokta, yerelliği burjuva sınıf ve onun devleti kendi kavramlarıyla açıklıyor, sınıf hegemonyasını bunun üzerine bina ediyor diye, terkedilecek yerlerden değildir. Bu alanı (ekonomik-demokratik kazanımları, bağımsızlığı, yurtseverliği, vb...) sosyalistlerin sahiplenmesine “milliyetçilerle aynı kefeye düşülür” gerekçesiyle karşı çıkanlar ne sınıftan, ne tarihten, ne de sosyalist mücadeleler tarihinden haberdardırlar.

“İşçi sınıfı geçmişte takındığı yalnızca muhalif ve eleştirici tavrını bırakarak, bugün tutarlı demokratik güçler yanında ülkenin kurtuluşu ve demokratik bir rejimin kurulması için mücadelede öncü rolünü bizzat üstlenmek istemektedir. Bu sınıf mücadelesinin terkedilmesi mi demektir? Hayır. Ulusal politika ile komünist partisinin sınıf politikası arasında çelişki yoktur. İşçi sınıfı kendi mücadelesinin gelişimi içinde, tüm ulusal sorunları da bildiği, bu sorunların doğru çözümünü gösterdiği ve bu çözüm için mücadele ederken ulusun sağlıklı katmanları olmaları koşulu ile proletaryadan uzak katmanların taleplerini kendine mal ettiği ölçüde yalnızca bir eleştiri rolü değil, ulusal bir öncü rolü oynar.” (Togliatti. Marksizm ve Gelecek dergisinden, Sayı: 1. Haziran 1989.)

Demek ki, kapitalizme karşı dünya çapında mücadele, herkesin sömürüldüğü yerde verdiği mücadeledir. Evrenselliği, karşılıklı somut destek ve dayanışmada, gerektiği yerde ve gerektiği anda ortak eylemde, ufkunun evrenselliğindedir.

Bu söylenenlerin hepsi söylenmiştir denilip geçilemez. Söylenmiştir de, sonuç?.. İşte o sonucu alıncaya kadar söylenmelidir. Başarı elde etmediği için eskimiş mücadeledir, kapitalizm değiştiği için eskimiştir denilen mücadele, soyut bir tarihsel “tasarım”a dayanmadığı, “eşya”nın kendi özünü açığa vurmasından neşet ettiği için, üstünde yaz boz oynanmaz bir mücadeledir. Demek ki antikapitalist mücadele, nereye gerilemiş olursa olsun, her yerde al baştan bir mücadeledir.

Kapitalizm değişiyor ama nedense, söylendiğine göre, hiç eskimiyor. Kapitalizme karşı mücadele neden, değişse de “eskimeye” mahkûm?

Baştan alalım.

Baştan alınca, Marx’tan alıyorsunuzdur, unutulmasın. Baştan alınca, emek-sermaye savaşının dişe diş verildiği yerden başlıyorsunuz, gözden kaçırılmasın. Başında bu işin, sömürüyle uzlaşmak yok. Pes etmek yok, çünkü sömürülen insan olmaktan ve çevrende onları göre göre yaşamaktan daha alçaltıcı bir insanlık hali yok. Alçalmaya karşı mücadele son tahlilde ve özünde insanın yok sayılıp yok edilmeme, hayatta ve ayakta kalma mücadelesidir. Var olma mücadelesidir.

Baştan alınca gene aynı yoldan yürünecek, çünkü kapitalizme karşı mücadelenin başka yolu yok.

Antikapitalist mücadele kazanmak içindir, kazanılabilir. Dünya çapında kazanılmaya şartlı kılınması, kazancın garantiye alınması içindir. Bu açıdan da, değişen koşullar kazanmayı kolaylaştırmıştır. Fark edilmesi ve çözümlenmesi gereken budur. Yenilik denecekse, yenilik budur.

Yeni olana bakalım.

Antikapitalist mücadele “geriletmek”, “sıkıştırmak”, “yolmak” için değil, yıkmak için mücadeledir. Ancak, reel sosyalizm ortadan kalktıktan sonra bu mücadelenin iktidar stratejileri değişmiştir. Değişmiş olmalıdır. Her halde, sınıf mücadelesini yöneten ve yönlendiren akıl vardır, zorunluluklar vardır, objektif koşullar tarafından belirlenmişlik vardır; bütün bunlar bir vuruşta kırılacak “zayıf halka” arama döneminin kapandığına işaret etmektedir. Öte yandan kapitalizmin topyekûn muazzam gücü ve hakimiyeti onun topyekûn zafiyeti haline gelmiştir, çünkü bu güç ve hakimiyet kapitalizmin çelişkili doğasından ötürü insanın bütün varoluş biçimlerini tahrip ettiği bir yerdedir. Çağ dönmüşse, bu anlamda dönmüştür.

Bu yere geleceği, ne olup olmadığının bilimsel olarak saptandığı ilk gün, tarihsel manada söylenmiştir. İlerleme denilen tarihsel sürecin bütün sonuçlarını ve bunların insana kattığı ile birlikte insanı kendi temeli haline getirmiştir. Getireceği bilinip söyleniyordu. Başından beri böyleydi. En “devrimci” döneminde dahi onunla savaşılması, bu doğası bilindiği ve yaşandığı içindi. Yapa yapa geldi, yapacaklarını tükettiği bugüne. İnsanın tarihsel bütün birikimini, yaratıcı bütün gücünü insanın kendisine karşı örgütlediği bir durumdur bugünkü kapitalizm.

Her şeye rağmen ve ona karşı verilen mücadele içinde ve bu mücadele sayesinde, Fransız Devrimi’nden bu yana birikmiş ve sosyalizme de miras kalacağı varsayılmış bir tarihsel müktesebatı vardı kapitalizmin. Kendini bundan da sıyırmış, arındırmıştır. Üretici güçlerin gelişmesini hepten engelleyeceğine işaret edilen yere gelmiştir. Teknolojik devrim, gen bilimi, bilgi toplumu vb. laflar kapitalizmin geldiği yerin derin bir tarihsel kırılma noktasına işaret ettiği gerçeğini örtmeye yetmemektedir.

Durum bu iken kapitalizme karşı sosyalizm için mücadelenin iktidar stratejisi de “zayıf halka” aramaktan çıkmıştır. Artık kapitalizmin tümü zayıftır. Bir yerinden kırılacağı varsa, gene kırılsın elbette ama kapitalizme karşı mücadelenin stratejik hedefi, şartları olgunlaşmış kaçınılmaz bir tarihsel hesaplaşmayı, eş zamanlı olmayan sıkışık bir dönemde dünya çapında bitirmektir.

Kapitalizme karşı mücadelede böyle bir yerde bulunup bulunmadığımız çeşitli teorik çalışmaların da değişmez konusu haline gelmektedir. Bu çalışmaların ilk ve ham ürünlerinden bile, kapitalizmin panik halinde olduğu sonucu çıkmaktadır. Örneğin, şu “küreselleşme” adı verilen kendi iddiası bile dönüp kapitalizmin kendisini vurmaya başlamıştır. Artık kendine açacağı bir yol, bir açılım kalmadığı için ateşten soluğu ile dünyanın şurasında burasında, ona ecelini hatırlatan her yerde durup dururken hır çıkarmaktadır.

Dünyanın yeniden kavranması diye yeni bir durum varsa, işte bu durumdur. Her yerde güçlü halkalar oluşturmak, antikapitalist mücadelenin hedefi olmalıdır. Güçlü halkanın zayıf halkadan farkı, yapılacak şeyin artık bundan böyle, devlet eliyle değil, devlet aracılığıyla yapılacak olmasındadır. Topluma geri dönülmez ve döndürülemez biçimde kök salmış özgürleşme tutkusuna dayanılarak, gerektiğinde kendi devletine rağmen yapılacak olmasıdır.

Güçlü halka(lar) her ülkede emekçi sınıfların “kendi kapitalizmleri”ne karşı yürüttükleri mücadeleyle oluşacaktır. Bu mücadeleyi hayatın bütün alanlarına yayılan, ekonomik-ideolojik-siyasal mücadelenin bütünlüğü olarak geliştirmek, dün olduğu gibi bugün de şarttır. Bunlardan birine ağırlık verilmesi kapitalizme karşı mücadelenin denklemini bozduğu için dün de makbul bir sosyalizm mücadelesi sayılmamıştı, bugün de öyledir. Düne göre bugün bu konuda tartışmaya açılmış düğüm noktası siyasal iktidar olma sorunuyla ilgilidir. Proletarya diktatörlüğü olarak siyasal iktidarın ele geçirilmesinin sosyalizm için dönüm noktası bir başlangıç sayılarak teorize edilmesi eleştirilmekte, reel sosyalizmin tarihsel zafiyetinin bu olduğu ve bunun da Ekim Devrimi’nin gerçekleşme biçiminde saklı bulunduğu söylenmektedir. Bu eleştiriye göre işçi sınıfının sosyalist siyasi mücadelesi “fırsatını yakalayıp siyasi iktidarı ele geçirmeye” yoğunlaştırılmamalıdır.

Bu eleştirinin kendisine değil, klasik Marksist teori ile tartışmak istediği şeye bakmak gerekir. Bu eleştirinin tartışmak istediği aslında egemenlik-hegemonya ilişkilerindeki denklemdir ve kendini, hiç hak etmediği biçimde Gramsci’nin görüşleriyle temellendirmek istemektedir. Ancak, hedefini yanlış seçmiş bir eleştiridir. Reel sosyalizmin etkisi altındaki bazı asker ve sivil aydın gruplarının, örneğin Sudan’da El Atta, Afganistan’da Muhammet El Taraki gibi hükümet darbelerine, Afrika’da Frelimo, MPLA, vb. gibi işçisiz-sınıfsız devrimci hareketlere uyan bu eleştiriyi aynı zaman kuşağından örneğin Karanfil Devrimi’ne (Portekiz), komünist askerleri öne çıkardığı gerekçesiyle yöneltemezsiniz. Komünistleri iktidar histerisine kapılmış hastalıklı iktidar düşkünleri yerine koyan bu eleştiri Ekim Devrimi’ne ise hiç mi hiç uymaz. Ekim Devrimi’nin iktidar meselesini iktidar tutkusuna dönüştürdüğünü, bir Kışlık Saray Darbesi ile çözdüğünü sanmak, hayal sukutuna uğramış olmanın ezikliğinden değilse, cehaletten kaynaklanır. Orada, Kışlık Saray’a iktidar almaya gidilmemiş, iktidar ile birlikte gidilmiş, sokakta ve bütün ülkede kurulan gerçek iktidardan sonra fuzuli hale gelen, hayatı kaybettiği için her şeyi kaybeden bir sınıfın Saray İktidarına son vermek için gidilmiştir.

Olup bitmiş bir tarihsel devrimi, gerçekleştiği zemin ve zamana geri dönerek mahkûm etmeye çalışmak, yetmiş yıl sonraki yıkılışın genetik tohumlarının bu devrimin ve ardındaki öğretinin içinde saklı olduğunu düşünmek, olsa olsa bir teori hastalığıdır. Yetmiş yıl nelerle yaşanmıştır, nasıl yaşanmıştır, hesaba katmayan bir hastalıktır bu. Peki maksat nedir? Maksat bu büyük devrimden emekçi sınıflara miras kalmış tarihsel doğrultunun kırılmasıdır. Çünkü emekçi sınıflar nerede, ne zaman kendileri için bir iktidar hesabına yatacak kadar siyasi bilince erişirlerse kapitalizm sallanmaktadır.

Emekçilere, reel sosyalizm hatırlatılarak iktidar için mücadeleden vazgeçmeleri öğütlenmektedir. Bu öğüt emekçilere hem sağdan, hem soldan gelmektedir. Sağdan geleni hınzırlıktan, açık kasıt ve kötü niyetten, soldan geleni teslimiyetten kaynaklanan bir öğüttür, ama ikisi de kapitalizme karşı bütün tarihsel kurguyu yıkmaktadır. Perspektifini, sermaye sınıfının perspektifinden, bugünden bağımsızlaştırmış siyasi iktidar mücadelesi yerine sınıf mücadelesinden neşet etmeyen siyasi mücadelelerle avunmayı istemektedir. Siyasi sınıf mücadelesini ortadan kaldırmaktadır. Kapitalizmle siyasi hesaplaşmayı ortadan kaldırmakla emekçi sınıf mücadelesinin defterini dürmektedir.

Bu öğüdün hakkından nasıl gelinecek? Bu da “yenilik” gerektiren işlerdendir. İdeolojik temeli belirsiz siyasi mücadelelerin eksikli ve kusurlu olduğu bilinirse, kapitalizmin tahrip ettiği bütün toplumsal sınıfları iktidar hedefine yönelten kapsayıcı siyasal örgütlenme çözümleri yaratılabilirse, hakkından kolayca gelinecek bir safsatadır, iktidardan vazgeç, uzlaş öğüdü. Bu uzlaşma bütün Avrupa’yı sarmış, sınıf mücadelesini pasifize etmiştir. Eskiden olduğu gibi, gene sınıf mücadelesiyle hakkından gelinebilecektir. İflas etmiş sosyal demokrasinin diriltilmeye çalışılan mirasıyla ilgili bu konuda Marksist solun keskin bir ideolojik mücadele geliştirebilmesi belirleyici olacaktır.

Kapitalizme karşı mücadeleyi zenginleştiren daha başka yeniliklere de –her birinin hakkını verebilmek için ilerde daha geniş kapsamda ele alınması gerektiğini belirterek– burada kısaca değinelim.

Bunlardan biri, işçi sınıfının niteliği ve durumuyla ilgilidir. İşçi sınıfı bu mücadeleyi kazanabilir, tarihin gidişatını değiştirebilir mi gibi, beyinleri burkan soru geçmişte de vardı. Marx’ın bu soruya evet demesi, işçi sınıfına körü körüne güvendiğini göstermiyor. Manifesto için yazdığı önsözlerden birinde Engels, onun işçi sınıfının entelektüel gelişmesine umut bağladığını söylemektedir. İşçi sınıfı bu gelişmeyi göstermiş midir? Bunu görebilmek için analitik bir göz gerek. Göstermiştir. İşçi sınıfının entelektüel gelişmesi iki yönlü bir süreç olarak gerçekleşmiştir ve bu süreç halen kapitalizmin hâkim eğilimi olarak sürmektedir. Yüksek ücretli, faaliyeti kafa emeğine dayalı, giderek genişleyen bir işçi (çalışanlar) zümresinin varlığı yeni bir durum olarak dikkat çekicidir. Beyaz yakalı diye adlandırılan ve yeni bilgi ve iletişim teknolojileri sektöründeki yoğunluğuna sıkça vurgu yapılan bu işçi zümresinin “kapitalizmin gücü” olduğuna dair değerlendirmelerin gerçekle ilgisi giderek hızla azalmaktadır. Beyaz yakalı işçiler, üstelik stratejik konumlarından ötürü, eylemleriyle sermayeye çoğu yerde, çoğu kez kök söktürmektedirler. Bu gelişmeye işçi sınıfının entelektüel potansiyelinin genişlemesi olarak bakılmamalı mı? Üretim teknolojisinde hızlı ve kapsamlı gelişme, eskisinden farklı olarak, ücretli kafa emeğini öne çıkarmakla onu kapitalizme karşı sınıf mücadelesinde giderek daha işlevli kılmıyor mu?

Kapitalizmdeki gelişmeler, ara sınıfları eritmektedir. Aydınlar denilen toplum katmanlarını işçileştirmektedir.  “Küçük burjuva” nitelemesi artık eskisi kadar cuk oturmamaktadır. Çalışanlar sermaye sınıfının karşısında pozisyon olarak birleşmektedir. İşsizler eskiden olduğu gibi görünmez bir toplumsal tortu değil, hatta fiili çalışanlardan bile daha nitelikli, işsiz bırakılmış kapitalizm mağdurları olarak görünür bir toplumsal güç haline gelmektedir. Bu olguda mündemiç potansiyeli harekete geçirecek nesnel ve özellikle de öznel (iradi/siyasal) koşulların yaşanması hemen yarın değilse, öbür gün neden mümkün olmasın?

Çalışan sınıfların, sayıca ve üretim etkinliği yönünden gerilediklerini ileri süren sözde bilimsel fantezilerin aksine giderek çoğalıp büyüdükleri gerçeğine, şeklen sınıfsal bir belirlenim gibi gözükmeyen öğrencileri, kadınları, hastaları, emeklileri ve bunların, çalışan sınıfların çıkarı ekseninde bütünleşmekte olan çıkarlarını da, vb. eklemek gerekir. Bunlar yeni kategoriler değiller ama antikapitalist mücadeledeki yerleri bakımından yeniden tanımlanmaları gerekmektedir.

Mücadelenin sınıfsal zenginliğini görebilmek için, köylülerin kapitalizm tarafından yüz yıl öncesine göre bugün nasıl mahvedilmiş, gerçek anlamda proleterleştirilmiş olduğuna da bakılmamalı mı? “Mahvedilen” köylünün yerini alan, ekonomideki yerleri ve siyasetteki etkileri nüfustaki oranlarını çok aşan bağımsız tarım işletmecileriyle tarım proleterlerini göz ardı etmemek gerekir. Söz gelimi, AB’nin tarım sektörünü kollayan ve koruyan ünlü destekleme politikaları nedir? AB sanayi sermayesinin tarımdan “geçinen”lere bir lütfu, ihsanı mı? Giderek sanayileşen tarım sektöründe çalışanlar sayıca önemsiz, küçümsenebilir görünseler de, çağdaş kapitalizmin işleyiş çıkarlarının tam göbeğinde sistemin bütünsel çıkarları açısından hiç küçümsenemeyecek –ve küçümsenmeyen– bir yere ve öneme sahipler. Vurdukları yerden ses getirdiklerinin örnekleri hiç az değil.

Bu bağlamda, bugün hepten gözden çıkarılmış, 3. Dünya’nın taşıdığı antikapitalist dinamiklere de dikkat çekmek gerekir. Tabii, yüz yıl öncesinden farklı olarak, sermaye sınıfına giderek tarım ürünlerinden çok sözgelimi bilgisayar çipleri üreten özelliği ile birlikte bakılarak... Buradan sosyalizm çıkmaz, cennet çıkmaz, barbarlık çıkar diyenlerin sesine hiç kulak asılmamalıdır. Çünkü “geri” 3. Dünya sömürüsü metropol kapitalizminin sömürü çarkının bütünleyici organik bileşenine hızla dönüşmekte, dolayısıyla o çarkın “ileri” metropol ülkelerde de kırılmasına yol açabilecek dinamiklerle hızla yüklenmekte olduğu gibi, ayrıca, burada da insan vardır, hem de 5 milyar kadar çok insan vardır. Kendi insanlık halini görmek için kişinin dönüp işçiye bakmasının yettiği gibi, insanlığın halini görmek için de bu 3. Dünya denilen cehenneme bakmak yeter. Vaktiyle kendi ülkesinde geleneksel yapısı yıkılan “köy”ün isyankâr çığlığına kulak asmadan insanlık değerlerini kurtarmaya çalışan Tolstoy’un Lenin’den aldığı övgüyle yediği zılgıtı Batı’nın büyüsüne kapılmış olanlara hatırlatmak gerekir.

Bütün bu yeni olgular karşısında, Enternasyonalist dayanışma/işbirliği bağlamlı örgütlenme ve siyaset bazında sonuç alınamayacağı öngörüşü ciddiye alınamayacak kasıtlı bir önyargıdır.

“Emekçi sınıflar” denilen toplam böylesine zenginleşiyor ve çoğalıyorsa bunun elbette sınıf mücadelesinin biçim ve araçları üzerinde etkisi olacaktır. Bu gelişme Marksizmin siyaset diline de yansıyacaktır. İşçi sınıfının misyonu bu yeni gelişmeleri de kapsamak zorunda olduğuna göre, sanayi proletaryasının katıksız gücü üzerine bina edilmiş siyasi mücadele anlayışının yerini, daha kapsayıcı, geniş ve etkin örgütlenme biçimlerine doğru bir gelişme üzerinde dikkat ve gayretlerin yoğunlaştırılması alacaktır. Bu “yeni” durumun, eskinin sosyalist mücadele anlayışı ile bir çelişkisi olduğu varsayılırsa, bu gerçi bir çelişki olur ve asla çözülemez. Ama böyle bir çelişki yoktur. Yeni denilen şartlar ve yeni mücadele anlayışı, eğer sınıf mücadelesi olacaksa, eskinin –özünden sapmadan araçlarını geliştirip yetkinleştiren, nesnel koşullar bağlamında ara hedefleri de gerektiği gibi değerlendirmekten uzak durmayan– bir devamı olacaktır.

“Yenilik” tartışması yaratan bir başka nokta da, sosyalist mücadeleye yöneltilen, demokrasi ve siyasal özgürlüklerle ilgili eleştiridir. Sermaye sınıfının ideolojik saldırı silahlarından biridir bu ve sosyalistleri ve sosyalist mücadeleyi –ve giderek sosyalizmi– “demokrasiyi, siyasal hak ve özgürlükleri” küçümsemekle eleştirmektedir. Açık konuşmak gerekirse, bu eleştiri sosyalist mücadele saflarında büyük tahribata yol açmıştır, açmaya devam etmektedir.

Kapitalizmin sosyalizme yönelik, siyasal demokrasiyle ilgili eleştirisi iki yanı keskin bir kılıç gibidir ve iki yanı da sosyalist mücadeleyi kesmektedir. Bunun nedenleri üzerine kafa yorulmalıdır. Demokrasi ve siyasal özgürlüklerle kalıcı ve en derin ilişkisini tarihsel olarak “Avrupa” platformunda geliştirdiği varsayılırsa, kapitalizmin sosyalist mücadeleye eleştirisinde kriter olarak bu platformun demokratik değerler sistemini kullandığı söylenebilir. Hangi “Avrupa”dır bu? Sermayesi başı her sıkıştığında siyasal tercihini faşizmden yana ve dünya halklarına karşı yapmış, akıttığı kandan toprağı vıcık vıcık çamur, bildiğimiz Avrupa... Üstelik, yine bildiğimiz bir başka Avrupa’yı özgürlük, sınıf mücadelesi ve insanlık değerlerine onca katkısıyla birlikte adeta yok olmaya götürmekte olan bir “Avrupa”! Buna rağmen eleştirinin etkin olabiliyor olması sosyalistler için düşündürücü olmalıdır.

Neden iki yanı da keskindir bu eleştirinin? Birincisi, kaynağına, maksadına, ideolojik aidiyetine aldırmadan ciddiye alınırsa, sosyalist mücadeleyi liberalleştirmekte, salt demokrasi mücadelesine dönüştürmekte, sınıf mücadelesi olmaktan çıkarmaktadır. Ciddiye alınmazsa, sosyalist mücadeleyi sosyalizm için mücadele olmaktan çıkarmaktadır. Ne ki, “Dinime söven bari müslüman olsa” denecek türden bir konu değildir bu. Sosyalist mücadele, siyasal demokrasiyle ilgili eleştiriyi fazlasıyla ciddiye almak zorundadır. Ama boynunu sermayenin kılıcına uzatarak değil.

Lenin’in siyasal demokrasiyle ilgili olarak dilini ve dikkatini demokrasinin sınıfsal özü üzerine yoğunlaştırması demokrasiyi ciddiye almadığından değil, hak ettiği gibi çok ciddiye almasındandı. Bam teli burasıdır. Demokrasi sınıfsaldır. Yani somuttur. Yani şöyle somuttur: Karnı tokların, hukuk, felsefe, hümanizma ulemasının baktığı yerden görünen şey midesi boş insanların baktığı yerden de görünmüyorsa, burda bir “FİL yeniği” vardır! Bunu ayıklamak gerekir.

Bu püf noktası, nerede, nasıl ve niçin böyle yaşandığının nedenlerine aldırmadan reel sosyalizmden ders yerine ters sonuçlar çıkaran teorilerle çözümlenemez. Sermaye sınıfı siyasal demokrasiyle ilgili teorisinin kapsamını geniş tutmuştur, arkasında Fransız Devrimi gibi bir tarihsel birikimi vardır. Bu kapsama hümanizmanın her türü girdiği gibi, şiddet felsefesine tapınç da girmektedir. Bu geniş kapsam, konuyu, yaşayan insandan uzaklaştırarak ancak elde edilebilen, soyut bir kapsamdır.

Reel sosyalizm nereye giderken demokrasiden uzaklaştı? Aç ve işsiz insanlarının karnını doyurmaya giderken. Ama o, o zamandı. Bugünden sonra tersi niye olmasın? Olamaz demek, geleceği geçmişe mahkûm görmektir. İdealizmin daniskasıdır.

Avrupa-merkezci kültür hegemonyası

Çoğu zaman farkında bile olmuyoruz ama, dört bir yanımızı Avrupa-merkezci kültür kaplamış. Kuzey Amerika’yı da katarak, terimi “Batı-merkezci” diye algılamak daha doğru. Tabii, büyük harfle başlattığımız “Batı” sözcüğü burada coğrafi bir içerik taşımıyor, siyasal, ekonomik ve kültürel bir kavram olarak kullanılıyor. Örneğin, Avustralya Kıtası Avrupa’nın çok doğusunda kalır, ama Batı teriminin çağrıştırdığı tüm ögelerle Batı kavramı içinde yer alır. Buna karşılık, Avustralya’dan daha önce Batılılar tarafından istila ve kolonize edilerek, HristiyanlaştırıIıp, Batı’lılaştırılmış olsa da, Orta ve Güney Amerika bugünkü dünya bütününde −20. yüzyıl ikinci yarısının adlandırmasıyla− Üçüncü Dünya’ya girdiğinden, ekonomik ve siyasal olarak Batı sayılmaz, fakat kültürel olarak Batılıdır.

Her yanımızı kuşatan Avrupa-Kuzey Amerika merkezli kültür sadece televizyondan, sinemadan ya da fast food atıştırmasından ibaret değil; tarihi de, coğrafyayı da, siyasal literatürü de o kaplamış. Sadece o kadar mı, hemen hemen tüm bilim dallarındaki terminolojiyi de.

Bir takım sıkıcı yorumlara girişmeksizin, bu kısa değinmede, küreselleşmenin asil bir ögesi olarak gördüğüm söz konusu kültürel hegemonyaya basit örnekler vermek istiyorum.

ESKİ KÜLTÜRLERE BİR GEZİNTİ

Eski uygarlıkların bir kısmı Akdeniz Çanağı’nda doğdu: Sayıları pek çok, ama onların kaçını sayabiliriz? Üstelik, biz de o kültürlerin mirasçısı olduğumuz halde, kaç tanesi aklımızda kalmıştır? Dünya genelinde ise, eski kültürler olarak, varsa yoksa, Elen ve Roma anılır. Belki arada bir de, eski Mısır! O da; daha çok Firavunlar’ıyla, mumyalarıyla, Piramit’lerin karanlık dehlizleriyle, yani esrarengiz ve ürkütücü olarak. (Şu anki ölçütlerle konuşursak, Orta Doğu'ya biçilen imaja uygun düşecek biçimde, şu Arapların ataları da hep korkunçtular, şimdinin Saddam Hüseyin’i, Muammer Kaddafi’si ve yeni umacı Usame bin Ladin’i gibi. Zaten Kleopatra, bizim Avrupalı Sezar’ın, Marcus Antonius’un koynuna girmeseydi, Batı dünyasının belleğinde Mısır’dan geriye ne kalırdı? Magazin kültürü öyle tanıtsa da, Nil deltasında günümüzden altı bin yıl öncesinde inşa edilmeye başlanmış koca bir uygarlığa o zamandan kalma yazıtlar tanıklık ediyor.

İnsanlığın üçüncü işbölümü olan ticaretin başlaması, yazının varlığı, tarih öncesinin geçildiğini, uygarlığın başladığını gösteriyor. Mimari olarak, bentleri ve kanalları bir yana koyalım, ilk piramidin tarihi M.Ö. 2780 yılına gidiyor. O zamanlar ne Helenistik uygarlık vardı, ne Roma. Mısırlılar ise Afrika içlerine düzenledikleri ticaret seferlerinden, abanoz, fildişi, altın, leopar postu getirip işleyecek, zevkli objeler yapacak kadar gelişkindiler.

Mezopotamya uygarlıklarını, Sümer’leri, Urartu’ları, Akkad’ları, Elam’lıları, Med’leri, Asurîleri biz Türkiyeli olduğumuz için biraz biliriz. Babil ise, asma bahçeleriyle ve kulesiyle günümüz dünyasında anılırken, o kule, Batı kültürünün bir parçası haline dönüşmüş Yahudi-Hristiyan söyleminin bir parçası olarak pejoratif bir anlam taşır.

Gene, Ön Asya denilen bölgede, yani Akdeniz Çanağı’nın doğu sahilinde, Sami kökenli Kenani’lerin oluşturduğu Fenikeliler tarihte birçok yeniyi başlatacak, İberya ve Kuzeybatı Afrika sahillerine ulaşarak Akdeniz’de ticari üstünlük kuracak kadar gelişkindiler.

Kökenleri 4000 yıl önceye dayanan −ve bir Ural-Altay dili değil, Hint-Avrupa dili konuşan, yani Güneş Dil teorisyenlerinin ısmarlama savlarının aksine, Türk olmayan− Hitit’leri de keza Anadolulu olduğumuz için biliriz. (Anatoli sözcüğü Yunanca’da “doğu” anlamına geliyor. Benim yanıtını merak ettiğim bir sorudur: o topraklar Yunan yarımadasının doğusuna düştüğü için mi adı Anadolu kalmıştır, yoksa Anatoli yarımadası mı Yunanca’ya “doğu” anlamında girrniştir?)

Bugün Çin, Hindistan ve Hindiçini’de yaşayan insanlar dünya nüfusunun yarıya yakınını oluşturuyorlar. Acaba insanlığın diğer yarısı onların geçmişteki uygarlıkları hakkında ne biliyor? Örneğin, çoğumuz eski Çin uygarlığını Venedik’li Marco Polo’dan öğrenmiş, Çin’in özgün kaynaklarına hiç ilgi duymamışızdır. Dahası da, Avrupalılar Marco Polo’nun −kendilerinden çok üstün ve örgütlü− Çin toplumu için yazdıklarına inanmayıp, abartma kabul etmişlerdi. O dönemler, dünya tarihini kendilerine göre (Avrupa-merkezli) yazan Avrupalılarca Orta Çağ diye adlandırıldı, Çin uygarlığı Avrupa’nın Orta Çağ’ından fersah fersah ilerdeydi.

Dikkat edileceği gibi, kullandığımız tarihsel evreler de Avrupa tarihinin referanslarına endeksli. Bize okulda öğretilen çağların hepsi Avrupa merkezli kavramlardı: İlk Çağ ya da Antik Çağ Batı Roma İmparatorluğu’nun sona ermesiyle bitiriliyordu (476). Orta Çağ’ın nihayet bulması ve Yeni Çağ’ın başlaması, kimine göre Doğu Roma’nın yıkılmasıyla (1453), kimilerine göre, ilk Avrupalıların −sonradan Amerika adını verecekleri− yeni kıtaya gitmeleriyle (1492) belirleniyordu. Ve nihayet Çağ’lar tasnifinde, Yeni Çağ denilen evreyi izleyen Yakın Çağ da Avrupalı bir olayla, Fransız Devrimi’yle başlatılır.

Biz, eski uygarlıkları anımsamaya devam edelim.

Akdeniz uygarlıkları ile Asya uygarlıkları arasında Pers’leri kaç kişi aklına getirir? Ünlü hükümdar I. Dara’yı çok az insan duymuştur, ama Makedonyalı Aleksander’ı −üstelik de “Büyük” lakabıyla− dünya âlem bilir. İran deyince anımsadım: ABD’den iki öğretim üyesinin yeni stratejiler konusunda hazırladıkları önemli bir rapordan bazı bölümler yayınlandı. ABD’yi yönetenlere danışmanlık eden bu iki kişi Doğu ve Batı arasında karşılaştırma yaparken, Doğu’luların düşünüşünü bir Doğu oyununun mantığına benzetiyorlar, “Bizim düşünüşümüz ise bir Batı oyunu olan satrancın mantığındaki gibidir,” diyerek, kendilerine (Batı’ya) üstünlük payı çıkartıyorlardı. Yani o kişiler, ilk haliyle bir savaş oyunu olarak Hindistan’da doğan, İran’da gelişen, cebir (Al Cebr) ustası Arap’larca mükemmelleştirilen satrancın Batı’lı düşünce tarzının ürünü olduğu gibi bir keramette bulunuyorlardı.

BATILI YENİ DÜNYA

Bugünkü Orta Amerika’da, Maya ve Aztek, Güney kıtada (Kolombiya’dan Şili’ye kadar uzanan geniş bir bölgede) İnka medeniyetleri vardı.

İspanya, “keşif”ten çok kısa bir süre sonra yeni topraklara asker gönderdi: General de Cordoba oraların sahiplerini yenemedi, ama çok geçmeden General Cortes’in orduları, “putatapar”lara karşı Tanrı ve Katoliklik adına (!) soykırıma girişti. Tabii bu arada, Maya ve Aztek medeniyetlerinin tüm kültürel birikimi de yazılı metinlere varıncaya dek yok edildi. (ABD 1970’lerde icad ettiği Nötron Bombası’na “temiz bomba” adını takmıştı. Niçin mi “temiz”? Bu bomba insanların tamamını öldürüyor, ama insan eliyle yapılmış hiç bir şeye zarar vermiyordu! Cortes’in orduları acımasızdı, günümüzün emperyalistleri gibi medeni ve kadirbilir değildi, onlar hem insanları, hem de eserlerini yok ediyorlardı; şimdikiler ise insanları günün birinde kitle halinde imha etseler de onların eserlerini korumak ve kullanmak gibi soylu niyetler taşıyorlar!)

İnka’ların Milattan Önce 4000 yıllarında tarıma başladıklarını (yani yerleşik toplum olmaya yöneldiklerini) gösteren bulgular var. Ya da M.Ö. 1500’lerde And Dağları’nda Chavin adlı hayli ileri bir uygarlık bulunuyordu.

Avrupalılar Asya ve Afrika’yı sömürgeleştirdiler, ama oralara yeni kıtada olduğu kadar damgalarını vuramadılar, halklarını ve kültürlerini yok edemediler. Yeni kıtanınsa tamamına önce hâkim, sonra sahip oldular. Kuzeyine Anglo-Sakson kültürü hâkim kılındı, orta ve güneyine ise Latin. General Cortes ile emrindeki Katolik İspanyollar zalimdiler de, Kuzey’e giden Protestan Kuzey Avrupalılar çok mu merhametliydiler? ABD denilen devlet, tarihin en büyük soykırımının, sistematik olarak öldürülüp yok edilen tam 17,5 milyon kuzeyli yerlinin cesetleri üzerinde yükseldi.

O kıtanın ismi de bir Avrupalıdan geliyor (Amerigo Vespucci). Adlandırmalar o denli Avrupalı ki, Kolombiya, Christophorus Columbus’tan; Arjantin, Latince gümüşten (argentum) mülhem; Rio de Janeiro, İspanyolca Ocak Nehri demek, ilh. (Daniel Defoe da romanında öyle yapmamış mıydı? Robinson ıssız adada karşılaştığı yerlinin adını sormadan, o günün adını koyarak onu Cuma yapıyor ve kendine hizmetkâr ediniyordu.) İsimlerin verilmesinde komik olaylar da vardır: örneğin serüvenci bir seyyah (daha doğrusu, Eldorado izinde bir defineci) olan de Orellana, büyük bir bölümünü kıyısından katettiği bir nehir civarında uzun saçlı, silahlı yerlileri görünce, “Demek burada savaşçılar kadın,” diyerek o nehre Amazon adını taktı. O gün bu gündür hepimiz dünyanın en büyük nehrine −ve dünyanın en geniş akarsu havzasına, yaklaşık 7 milyon km2’lik bir bölgeye− Amazon demekteyiz.

KÖLE DEPOSU AFRİKA

Gelelim Afrika’ya. Bu kıtanın adı bir Avrupalıdan gelmiyor, tersine, o kendi adını bir Avrupalıya vermiş. Kuzeyin doğu kesiminde kalan Mısır uygarlığı kadar eski olmasa da, kökeni M.Ö. 9. yüzyıla kadar giden ve Fenike kolonilerindeki insanların yerli nüfusla karışarak oluşturdukları Kartaca devleti, Mısır’ın hemen batısından İberya’nın doğusuna kadar Akdeniz’in sahil şeridini kontrol ediyordu. Bugün Türkçede Akdeniz dediğimiz denize Romalılar önce İç Deniz (Mare Interium) adını vermişlerdi; sonraları Mare Nostrum, yani Bizim Deniz demeye başladılar. O denizin Romalı’ların denizi olmasının önündeki en büyük engel Kartaca idi. Hatta, Kartacalı Hanibal önde süvarilerden, ortada piyadelerden, arkada fillerden oluşmuş 40 bin kişilik birlikleriyle önce Pireneler’i, sonra Alpler’i aşıp Roma ordularını kendi topraklarında yenmişti. Gelgelelim, Roma senatörü Cato’nun diline pelesenk ettiği −Senato’nun her toplantısında mutlaka bağıra çağıra tekrarladığı− “Kartaca yıkılmalıdır!” (Delanda Est Carthago) sözü Batı kültüründe Kartaca sözcüğünden daha ünlüdür. Nitekim Roma sonunda Kartaca’yı yenerek yerle bir etti ve Afrika’nın fatihi diye gördüğü kumandanı Scipio’ya kıtanın adını vererek, onu Scipio Africanus yaptı. (Kıtanın adı varsa, onu istila eden komutana o adı yakıştırıyorsunuz; yoksa, bir kıta “keşfettiği”ni söylediğiniz kaptanın adını oraya veriyorsunuz; yani kültürel hegemonya açısından, yazı da gelse sizin, tura da gelse sizin!)

Tam da yeriyken, şu “keşifler” sözcüğüne de bir değindim,

Batılılar, “Amerika’nın keşfi, Afrika’nın keşfi, Avustralya’nın keşfi” derler. Onların egemen kıldığı literatürde “keşifler” diye geçer. Avrupalı olmayan dünyaya da bunu böyle kabul ettirmişlerdir. Oysa, üzerinde on binlerce yıldır insanların yaşadığı topraklara gitmek keşif değildir, olsa olsa Avrupalı adamın oraya ilk kez adım atmasıdır. Keşifin genel anlamı, hiç insan ayağı basmamış yerlere ilk kez gidilmesidir. Örneğin, Güney Kutbu’nun keşfi gerçekten keşiftir, ama Batıl’ların Amerika dedikleri kıtayı ne Columbus keşfetmiştir, ne Amerigo Vespucci, ne de onlardan beş asır önce Grönland’dan giden gemiciler. Yaygın kanıya göre, oralara on bin yıl önce insanlar henüz avcılık evresindeyken, Asya steplerini ve tundralarını aşarak, büyük buzlarla kaplı Bering boğazını geçerek yerleşmişlerdir.

Binlerce yıl sonra Avrupalı insan oralara gidip kendisi için yeni olan engin toprakların, olağanüstü zengin kaynakların varlığını keşfetmiştir. Üzerinde yaşayanlara boyun eğdiremediği için onları −özellikle Kuzey Amerika’nın yerlilerini− imha etmiştir. Latin adını taktığı Orta ve Güney Amerika yerlilerini de büyük ölçüde yok etmiş, geri kalanları ikinci sınıf, üçüncü sınıf insan konumuna itmiştir.

Sonra, Afrika’dan gemiler ve gemiler dolusu köle getirmiştir, Kuzey Amerika’ya, Brezilya’ya, Karayipler’e.

1550-1850 arasında Afrika’dan çalınıp götürülmeye direndiği için öldürülen ya da yolda telef olan veya satıldığı efendisine itaat etmediği için ya da diğerlerine ibret olsun diye katledilen Afrikalıların sayısının −köle tacirlerinin tuttukları defterler esas alınarak yapılan hesaplamalara göre− tam 70 milyonu aştığını daha önce yazmıştım. Beyaz uygar efendilerinin kölelere reva gördükleri eziyetler arasında en hafifi kırbaçlamaktı. Vücudu yara bere içinde bırakıp karıncalara yedirmek, bir kütüğe bağlayıp yırtıcı hayvanlara terk etmek, iğneli fıçı içine koyup bir tepeden aşağı yuvarlamak, bir bataklığa götürüp çırpına çırpına çamura gömülmesini başka kölelere seyrettirmek de vardı. Bunların hepsi Tahiti’deki Fransız efendilerin kölelerine yaptıklarına dair geçenlerde izlediğim bir belgeselde dile getiriliyordu.

Avrupa-merkezciliğin tarihe de, coğrafyaya da damgasını vurmasının örnekleri saymakla bitmez. Sadece bir ek yapmakla yetineceğim: Kullandığımız takvim, İsa’nın −varsayılan− doğum yılını sıfır noktası alan bir Avrupa takvimidir. Oysa, yeryüzünde Hristiyan olanların ya da o kültürle yetişmiş bulunanların sayısı dünya nüfusunun ancak beşte biri. Üstelik İsa ile Havarileri Filistinli bilge Yahudilerdi. Avrupalı nasıl ki siyah saçlı, kısa boylu, kara kuru Filistinli peygamberin dinini ithal edip onu sarışın, uzun boylu, beyaz tenli yaparak Avrupa-merkezcileştirdiyse, onun doğumunu başlangıç (Milat) alan Papalık takvimini de bütün dünyaya ihraç ve empoze etti. (Adam olacak çocuk kendini belli edermiş… demek ki, küreselleşme daha o zamandan başlıyor.)

PAX AMERICANA YA DA BRAVE NEW WORLD

Bütün bunları 2003 yılında hatırlatmanın önemi ne? Küreselleşme çağındayız, küreselleşme demek dünyanın tek pazar olması demek. Tek kutup ABD’nin dünya hâkimiyeti demek, Avrupa kökenli, giderek Kuzey Amerika ağırlıklı Batı-merkezci kültürün, yeryüzündeki tüm kültürel çoğulluğu, bütün farklılıkları ve çeşitlilikleri (yani gerçek zenginliğin asal öğelerini) silindir gibi ezerek, hamburgeriyle, yapay aromalı meşrubatıyla, MTV’siyle, sinema, müzik ve spor idolleriyle dünyayı git gide bir tek-kültür toplumu haline getirmesi demek. Küreselleşmeye karşı koymak, işte bu nedenle, sadece ekonomik ve siyasal bakımdan değil, kültürel açıdan da Batı-merkezciliğe karşı koymak anlamına geliyor. Bu nedenle, hem insanlık toplumunun behemehâl çok kültürlülüğünü korumak, hem de gerek Avrupa’nın, gerekse ABD’nin tek-kültürsel (monokültürel) niteliklerini ve yönelimlerini kırmak, oraları da çok kültürlü kılmak gerekir. Bu ise, öncelikle Avrupa’lı olmayan kültürlerin işidir, Aynı zamanda, Batı’nın ilerici hareketlerinin, bilim ve kültür çevrelerinin, insanlığın geleceğinden topyekûn sorumluluk duyan herkesin de.

Dünya tarihi önce Pax Romana’yı, sonra Pax Britanica’yı gördü; şimdi egemen olan Yeni Dünya’nın Pax Americana’sının dünyayı götüreceği nokta Aldous Huxley’in Brave New World’ünden −insanı teslim alıp insanlığından eden teknoloji-manyak bir dünyadan− farklı değildir. Gelecekte öyle bir dünya istemiyorsak, karşı koyacağız.

Ve karşı koyuyoruz.

Din kardeşliği

Kapitalizmde “insanlık” soyut bireylerin oluşturduğu kitlesel bir hacim, ya da “kütle” olarak bir anlam ifade eder. “İnsan” denildiğinde, tek tek kişileri değil, “insanlığı” öne çıkaran, insanı −her biri kendi adına bir varlık olarak yüz milyonlarla ve milyarlarla sayılan tek tek gerçek bireyleri− sermayenin çıkar/tahakküm çarkları ve ideolojik ufkunca belirlenen soyut bir “insan” kategorisi içinde eriterek hiçliğe mahkûm eden anlayış. Ya da, bir başka yönüyle, kişinin sözde “toplum”a feda edilmesindeki olumsuzluğu “insanlık” adına doğal sayıp sıradanlaştıran anlayış.

Oysa hayatı yaşayan, “insanlık” değil, somut insanlardır. Kapitalizmin gerçekliğini yaşayan da onlardır. O gerçeklik, “insanlığa” atfedilen özgürlük, esenlik, sanat, bilim, hayat kalitesi gibi kazanımlara ve değerlere, her birinin harcında bütün o tek tek bireylerin emeği, kavgası, özverisi −hayatı− olduğu halde, büyük çoğunluk içinde bir azınlığın el koymakta olmasında somutlanıyor. Sözgelimi, çağdaş tıpta elde edilen göz alıcı ilerlemelerin çok büyük bir bölümü, yeryüzünde yaşayan insanların muazzam çoğunluğu için, en azından henüz, elde edilmemiş ilerlemelerdir; varlıklarıyla yoklukları birdir; insanlık için, eğer insanlık muazzam çoğunluğu da kapsıyorsa, sadece bir potansiyeli ifade ederler. O potansiyelin kuvveden fiile geçmesi, herkes için gerçek, somut kazanıma dönüşmesi o dönüşümün önündeki engellerin kalkmasına bağlıdır. Ona da, tabii, çıkarı ve işlevi, toplumdaki ve dünyadaki yeri, konumu o engellerin sürmesiyle kaim olanların varlığı engeldir. Bir karaciğer nakli niçin o kadar pahalı? Ya da, tersine, niçin çok küçük azınlık için öylesine sudan ucuz? Öyle olmayı nasıl sürdürüyor? Daha ne kadar sürdürür? Bir başka deyişle, birileri başkaları yerine −insanlık adına!− yaşamayı daha ne kadar ve nasıl sürdürürler? Niçin sürdürsünler? Değişken fiyatlı hayat ve ölüm değişmez kader midir?

Bu duruma itiraz, kişisel bir tercih ya da ahlaki tavır sorunu değildir. Sömürü toplumunun –günümüzde kapitalizmin− nasıl işlediğini, o işleyişin doğurduğu sonuçları kavrama sorunudur, O nedenle de, çağdaş dünyayı değişim ve sürekli oluşum haliyle doğru algılayıp tanıma ve geleceğe bakış, dolayısıyla bugünün sorumluluğunu yüklenme sorunudur. Sorumluluğu yüklenme gereği, ayağı yere basan nesnel bir ihtiyaçtan doğar. Kapitalist egemenlik sistemi, adı üstünde, içerdiği her şeyle, en başta da devlet destekli sermaye olgusuyla, zora düşürülenler üzerinde zorluların tahakkümüdür. Karaciğer naklinin dünya nüfusunun ezici çoğunluğunu oluşturan insanların her biri için ödenemeyecek kadar pahalı olması hem o tahakküm nedeniyledir, hem de aynı tahakkümün sürmesini sağlıyor. Karaciğer naklinin maliyeti −daha doğrusu, o maliyetin çok küçük bir azınlıkça ödenebiliyor olmasının “vazgeçilemez” bir zorunluluk olduğu anlayışı− yeryüzünde her yıl, her gün kaç insanı vaktinden önce ölmeye mahkûm ediyor? Buna karşı çıkmak ve tahakküme direnmek, direnmenin gerekçelerini irdelemek, yoIunu yordamını düşünmek, vb. salt ve soyut bir ahlak sorunu mudur?

Sistem, bütün tezahürleriyle hiç değişmeyen, insanları daha iyi yaşatacak kazanımlara hepten kapalı, statik, durağan bir olgu değil elbette ama, burjuva ideolojisi ve onun üzerinde temellendiği pratik, o kazanımlar alanında ilerlemeyi insanlığa bir tür doğal ayıklanma süreci olarak dayatıyor. Bu süreç, tıpkı doğada olduğu gibi, muazzam boyutlarda israfı öngörüyor. İnsan hayatının ve dünyaya insan-katkısı her birikimin ve potansiyelin harcanıp heder edilmesidir bu. Kapitalist rasyonellik harcanabilir mal niteliğinde somut hayatların toplam hacmi üzerinde kazanç/kayıp hesabına dayandığı ölçüde, yaşanılan onca hayat insan türünün “zorunlu fire” hanesine yazılıyor: insanlar kendi doğrudan eylemlerinin ürünü olduğu halde üzerlerine çöküp onları ezen bir süreci yaşamaya mahkûm edilirken, insan, düşünen canlı varlık olarak da inkâra uğruyor. Milyonlarca yıllık evrimin harika ürünü insan beyni, milyarla sayılan her birinin şöyle ya da böyle içerdiği onca birikim ve potansiyelle birlikte kapitalist gerçekliğin sunağında soyut “nesnellik” tanrısına kurban ediliyor, heder olmaktan kurtulabildiği kadarıyla da hayatın ve toplumun evrimine onca çeşitli, karmaşık kültür süreçleri dolayımıyla katkısı ya engelleniyor, ya da olabildiği kadarı giderek çarpıtılıyor, yozlaştırılıyor, çığırından çıkıyor.

Evrim sarmalında “koşullar”a en iyi uyum sağlayanın önü açılsın… iyi de, koşulları da kapitalist gerçekliğin en kıyıcı olumsuzlukları belirliyorsa? İşin içinde baskı, şiddet, zulüm, savaş, vb..., hatta nükleer saldırı tehdidi de varsa? Buna tepki göstermemenin bir adım ötesi sosyal Darwinizm’dir. Yoksa Malthus da mı haklıydı? Sorun ölüm mü kalım mı olunca kimin kalacağına, kimin öleceğine ve her yeni doğanın da vadesinin ne olacağına nasıl karar verilir? Kimler karar verir? “Kimler?” sorusu bu bağlamda bir anlam taşımıyorsa, tarih nedir? İnsandan soyutlanmış, kendiliğinden bir süreç mi? Ya da insan nedir? Tarihten, toplumsal ilişkilerden ve onların evriminden soyutlanmış bir rastlantı, salt doğal (maddi) süreçler ürünü mü? Malthus haklı değildi. “Halk”ına “yaşama alanı” isteyen Hitler de haksız ve suçluydu. Ortadoğu/Avrasya petrol ve doğalgaz kaynaklarına göz diken Bush yönetimiyle Hitler ve hempaları arasında niceliksel bir fark mı var? Onlar daha mı az suçlu? Hitler’in yerine piyasayı koymak, mutlak “öznel irade”nin yerine “nesnelliğin” mutlak iradesini, dayatmalarını koymaktan başka neyi değiştiriyor? Hiç bir şeyi değiştirmiyor ama bir şeylerin de değişmesi gerekmiyor mu?

İnsanın kendine −insan oluşuna− bakışı sorunudur bu. İnsanın piyasaya bakışı, kendine bakışıdır: kendini ele verişi... Piyasa nedir, ne anlamda, ne ölçüde “nesnel”dir? Güçlünün −gücün nerden, nasıl derlenip toparlandığına bakılmaksızın− güçsüzü kovalayıp yok ettiği kapalı av alanı: piyasa budur. Dev şirketlerin daha küçükleri yiyip yutarak daha da büyürken arada on binlerce, yüz binlerce, giderek dünya çapında milyonlarca çalışanı işsizliğe, yoksulluğa ve yoksunluğa mahkûm etmesine Afrika savanlarında dişi arslanların yavrularını beslemek için geyikleri avlayıp yemelerini seyreder gibi seyirci kalınabilir mi? Son yılların moda kavramı “öteki”nin piyasanın labirentleri içinden ona baktığını görmeyen ya da görmezden gelen bir “insan” kendini ne gözle görmektedir acaba?

Piyasayla gelen ve giden her şeyi karşı çıkılamaz olağan bir nesnellik sayanlara ahlaki zaaf atfetmeniz boşuna olabilir; ama onlara gönül rahatlığıyla ağız dolusu sövebilirsiniz! Onlar size, bunun kasırgaya sövmek olduğunu söyleyeceklerdir. İnsanın kasırgalara söve söve kasırgayla başa çıkmayı başardığını, öyle insan olduğunu bilmezler. İnsan eninde sonunda −ne de olsa!− bir hayvansa, yine de hayvan kalmayı reddetmiş bir hayvandır. Hayvan kalmayı marifet sananlara sövmekten başka ne yapılabilir?

Yeryüzünde eşitsizliğe, yoksunluğa, köleliğe, başkaları uğruna pisi pisine ölmeye −birilerinin öznel iradesiyle biçilmiş değişken kadere− itiraz bir ahlaki tercih sorunu değildir, kısacası. Eğer öyle ise, o da ancak, ayağı hayatın ve dünyanın nesnel gerçeklik zeminine bastığı ölçüde, somut ihtiyaçların ve taleplerin gerçekleşme potansiyelinin kuvveden fiile geçmesini sağlayacak düşünce ye eylem boyutunun ifadesi olarak, üzerinde durulmaya değer bir anlam taşır: dünyanın geleceğe ertelenebilir mutasavver değişiminin değil, bugüne dair zorunlu değişiminin, mehazını bugünün gerçekliğinden alan ön-habercisidir. Dünyayı değiştirecek, hayatı dönüştürecek devrimci süreç meşruiyetini ve imkanlarını ya da, deyim yerindeyse, “ütopik geçerliliği”ni buradan alır.

“Ütopya”ya giden yol açılmadıkça, dünyanın gerçekIiği, onca yokluk ve yoksulluk, eşitsizlik, savaş, açlık, hastalık ve ölüm… yeryüzünde yaşanan cehennem sürdükçe, hep de sürecekmiş gibi göründükçe, insanların büyük bir bölümünün genel eğilimi, suyun en kolayına gelen yoldan akması gibi, maverada karar kılmak, yeni ya da yeniden keşfedilen bir muştu olarak bir “cennet” umuduna sarılmak olur. Çünkü mavera –“bu alemin ötesi”− bin yıllardır birbirini izleyen sömürü ve tahakküm sistemlerinin bütünleyici cüzzü olarak toplumların duygu, bilinç, kültür dokusuna işlemiştir. “Din halklara ve insana lazımdır!” tekerlemesi sistem egemenlerinin ve sözcülerinin dilinden hiç düşmemiştir. Bugün de Latin Amerika’nın en güney ucundan Sibirya’nın uzak tundralarına, Güney Afrika elmas madenlerinden İskandinavya’nın kutup komşusu orman işletmelerine kadar her yerde mavera takıntısı –kitaplı/kitapsız yerleşik dinler, mistisizm, astroIoji, falcılık, şeytana tapma, Hint fakirizmi, uzaylılarla iletişim, vb., vb…− zihinleri ve bilinçleri önce meşgul, sonra da işgal ediyor. Denize düşen yılana sarılıyor demek geliyor insanın aklına ama, aslına bakarsanız, yılana düşülmüştür ve sarılacak deniz bulunamamaktadır. (“Yılana düştüm, denize sarıldım...” demişti Can Yücel, 12 EyIül’ün en karabasanlı günlerinden birinde.) O da deniz olmadığından değil, denize inen yol haramilerce kesildiğindendir!

Mavera −bir yandan− yokluğa, yoksunluğa mahkum edilen yığınlar içinde sayıları gittikçe artan tek tek kişileri dinsel dogmaların cazibesi ya da “olağandışı”nın hayaliyle oyalar, zihin ve beden enerjilerini afaki spekülasyonlara, özlem ve beklentilere boğarak saptırırken, bir yandan da yine bütün bunları aklayan, olumlayan birtakım “yeni” görüşler, “modernist” aklı sorgulama adına akla cephe alan post-modernizm safsatası sayesinde emperyalist metropollerin tuzukuru düşünce dünyasında felsefi meşruiyet, itibar ve yaygınlık kazanıyor, düzen bekçiliğine soyunan “parlak düşünürler” eliyle bütün dünyaya yayılıyor. Her türlü tatminsizliği bilfiil yaratan kapitalizmin −insanın insanı sömürmesinin, harcayarak tüketmesinin− değişmez kader olduğu, işsiz güçsüz ortaya salınan ya da salınma tehdidi altında çalıştırılan yığınların ve onlarla içiçe yetişen yeni kuşakların zihnine kazınıyor. Dünyayı ve evreni, hayatı anlamak isteyen her sınıftan taze zihinlere bütün tatminsizliklerin doğrudan sorumlusu olduğu iddia edilen “modernist aklın” alternatifi olarak aklın “ötesi”nin, dinin ve her türlü mistik, aşkın inancın, geleneğin, batıl pratiğin cazibesi sunuluyor.

“Birbirlerine güven ve karşılıklı sorumluluk duyan insanlar yeni koşullara kolay uyum sağlarlar... toplumda birlik ve bütünlüğü sağlayan bağlar ekonomik değişmenin basıncı altında dağılıyor... Yeterince serbest ticarete sahip olmamak ana sorunumuz değil. Ana sorun, bir zamanlar aile ve din aracılığıyla bir arada tutulan toplumların manevi bütünlüğünün giderek dağılması...” (Cumhuriyet, 6 Şubat 1995.)

İlginç, değil mi? Bunları yazan, “tarihin sonu”nu getirdikten topu topu beş yıl sonra, şu ünlü Fukuyama’ydı. Tarihin sonunda gelip durduğu yerde, “manevi bütünlük” için geriye, bir zamanlara bakıyordu...

Doğruydu söylediği! Toplumu bir arada tutan “manevi harç” gökteki hayale değil, dünyadaki gerçekliğe bağlar insanı. İşlevi budur. Kişinin üzerine beşikten mezara yığılan toplumsal/tarihsel kültürün ayrılmaz bileşeni olarak, soyut “nesnel”liğe isyanı soğurup onun ardındaki somut çıkar ve tahakküm ilişkilerinin yeryüzündeki hükümranlığının sürmesine icazet, kaba ve yalın zora örtük geçerlilik sağlar. Mavera tutkusunun altında, bu dünyanın düzeninin kişide doğurduğu besleyip sürdürdüğü onulmaz tatminsizlik yatar. Bütün sınıflı toplum dinleri, kişinin tatminsizliğe katlanıp dünyanın “böyle gelmiş, böyle gider” kurulu düzenini onaylamasına elverir bir ahlaki kurallar ve davranışlar çerçevesi, bir değerler sistemi oluşturarak kurulu düzene katlanma “içgüdüsü”nün ya da kültürünün pekişip kökleşmesinde kaba ve yalın zoru arka planda içkin tutan önemli bir rol oynarlar. Bu bakımdan bütün diğer sınıflı toplum ideolojileriyle aynı işlevi paylaşırlar. Sonuç, kişinin uysal ve uyumlu, itaatkâr yurtdaş olarak düzenle “barış içinde” yaşatılmasıdır. Kişi kendi rızası ve onayıyla, yaşatılmak istendiği gibi yaşayarak “barış”ı −teslimiyeti− içselleştirir; inancı dolayımıyla, toplum düzenine, devlete, egemenlerin üstünlüğünün temel meşruiyetine sahip çıkar. Kimi durumlarda tam sahip çıkmasa bile, onunla arasında sorun yaratmadan “yaşama”yı sürdürür. Sömürüyü, eşitsizliği, zenginliği ve yoksulluğu, birilerinin başka birilerine her zaman şükran ve minnet borçlu olmasını, vb. evrenin yaradılışındaki “hikmet”in tecellisi olarak görür. Birey olarak kendi somut, özgür varlığının inkârına teslim olur, kendisi gibi herkesin de Tanrının ya da bir “yüce güç”ün iradesine tabi olduğu düşüncesiyle teselli bulur. Baskı ve zulüm karşısında “kader”e sığınır. Dinin vazettiği daha birçok şeyle hiç de bağdaşmadığını pekâlâ gördüğü, bildiği bu hayatı kendisi bilfiil yaşadığı için çoğu zaman hiç de aklına yatmayan o kaderi tevekkülle karşılamayı öğrenir. Tevekkül –“İşimiz Allaha kaldı…” deyiminde görüldüğü gibi− akla yatmayan olumsuzluk karşısında çaresizliğe (olumsuzluğa değilse de çaresizliğe) katlanmak, boyun eğmektir. Allaha sığınmayı aksiyomatik olmaktan çıkarır, hayatta kalabilmenin ayağı yere basan pratiğine çevirir. Din (özellikle büyük, müesses dinler için geçerlidir bu) son derece etkin ve etkili bir terbiye, yola getirme ve yoldan çıkmayı önleme aracıdır. Egemenlerin, “Din halka lazımdır!” tekerlemesi bu bağlamda, “Din egemenlere lazımdır!” demekten başka bir şey değildir.

Ne ki işler her zaman, her yerde böyle “yolunda” gitmiyor. Çünkü “ötedeki dünya” özlemi bu dünyanın gerçekliğinden kaynaklanıyor ve sürekli bu dünyanın ahvaliyle besleniyor. Öyle olduğu için de, o özlemin kendisi bu dünyayı her an sorguluyor ve yargılıyor. O yargının, “bir yüce Tanrı”nın hikmetine güvenmekle ya da tevekkülle dindirilemeyen, zorbalıkla da bastırılamayan öfke, itiraz, isyan duyguları doğurduğu zeminler ve zamanlar oluyor. Öyle zamanlarda ve zeminlerde dünyanın ahvalinden umudu kesip yine dine atıfla dünyayı bir başka mutasavver haliyle sahiplenme, üzerinde hak iddia etme gibi bir başka tavır da beliriyor. Mavera takıntısının kendisi, zaten, bir tür “kurtuluş” arayışıdır. Hayatı yaşanılmaz kılan koşullara itirazı içerir. Acze düşürülenlerin isyanıdır. Kalpsiz bir dünyanın kalbi olduğu söylenmiştir.

Böyle durumlarda dine yöneliş bu dünyaya dair acil taleplerle (kişinin toplumdaki konumuna ve kişisel meşrebine göre ya daha çok kazanç, daha az sıkıntılı bir aile ve iş hayatı, daha çok iktidar, nüfuz, itibar, vb., ya da iş, ekmek, özgürlük, adalet, insan yerine konma, vb.) bütünleşir. Çoğu halde de aktif siyasete dönüşür. Genellikle Müslüman ülkelerde epeydir görüldüğü gibi, din siyasallaşır.

Siyasallaşan dinde yalnız değişik bir hayat özlemi değil, yaşanan hayatı değiştirme isteği ve ciddi gayreti, cehdi de vardır. Nitekim siyasal İslamda öne çıkan ağırlıklı dinamik İslam değil, siyasettir. Bir başka deyişle, siyasal İslam İslami olduğu için değil, siyasal olduğu için dikkate alınmaya değer somut ve gerçek bir anlam ifade eder. Militan dindar da, dindardan çok, militandır. Böyleleri, genellikle, onlara yaşatılan hayatı daha fazla sürdürmemekte belli bir kararlılık taşıyanlardır. İstedikleri, salt ve basit bir eskiye, “asrı saadet”e dönüş, dinin dogmalarını, katı vecibelerini öne çıkaran geçmişteki bir hayat tarzının bugüne taşınması değil, bugünden geriye bakınca o tarzda mündemiç olduğu varsayılan, hayata ve insana yaraşır kimi değerlerin (neyseler) bugünün hayatını düzeltmede geçerli kılınmasıdır. Bu bakımdan, siyasal İslam tipik bir toplumsal muhalefet hareketi özellikleri taşımaktadır. Dinamizmini Müslüman ahalinin yaşadığı hayat koşullarına duyulan tepkiden devşiriyor. Bu tepkinin iç ve dış manipülasyona açık olduğu doğrudur; ama salt manipülasyonla hiç bir toplumsal/siyasal hareket yoktan var edilemez. Temel dinamikleri oluşturan ve besleyen maddi zemin ve koşullar kendi bağlamlarında doğru irdelenmelidir. Siyasal İslamın temel dinamiği Müslümanların kimlik kavgası değil, sınıf mücadelesidir. Bu bakımdan, çoğu Latin Amerika ülkesinden Güney Kore’ye, Filipinlerle kadar, vb. her yerde öne çıkan Müslüman olmayan halk hareketleriyle aynı kategorik özellikler sergiler. Bunu iyi kavramak gerekiyor. Yoksa sorunu “irtica” denilen bir soyutlamaya indirger, işin içinden çıkarsınız. Çıktığınızı sanırsınız! Değiştirilmek istenen (çünkü artık zor yaşanılır hale gelen ya da bu haliyle yaşanılabilirliğinin sınırları ötesinde bir başka ufuk, bir başka gelecek arayışını doğuran) bugünün hayatı olduğuna göre, istenilen değişim ister istemez bugünün gerçekliği temelinde olacaktır. “Bugün” olduğu yerde durdurulup geriye, “dün”e dönülemez. Kimse de zaten onu istememektedir. Hareket, geçmişten kalma ideolojik söylemi ne olursa olun, temelindeki dinamizmle, fiilen, bugünün dünyasını yenileştirmek istemektedir, eskitmek değil. Din bir sığınak olmaktan çıkarak dünyayı ve hayatı sahiplenip değiştirme yolunda bir mevziye dönüşmektedir.

Din adına ya da “din kardeşliği” ağırlıklı itiraz ve siyasi mücadele temel karakteri itibariyle bir “hayatta ve ayakta” kalabilme, önü tıkalı gelişme yollarını açma kavgasıdır. Ardındaki maddi çıkarların homojen olmaması, ayrı çıkar sahiplerinin kavgada sonuna kadar bir arada kalmalarına değilse de, bir süre bir araya gelip birlikle yürümelerine engel değildir.

Diri, söyleminde olduğu kadar, karşıladığı ihtiyaç dolayımıyla özünde de taşıdığı “kurtuluş” referansı nedeniyle egemenlik sisteminin hegemonik işlerliğinin ayrılmaz bir parçası olduğu için, bizatihi bu işleyişiyle o referansı diri de tutar, yeniden üretir. O kadar ki, kişisel olarak ciddiye alındığı hallerde “Tanrının bir kulu”nun ya da “sokaktaki adam”ın hali onu o hale koyanlardan kimilerinin de vicdani ve düşünsel yaşantısında yankı bulabilir. Sömürülenle sömüren, sömürünün somut tecellilerine itirazı gündeme getiren bir “kardeşlik” özleminde buluşabilirler. Toplumsal dokuyu çürütüp dağıtan, anlayışsızlığı, kini ve öfkeyi, husumeti, müşterek çaresizliği hayatın dokusuna sızdıran soyut nesnelliğe itirazda yan yana gelebilirler. İnsan ilişkilerinde, ailede, meslek hayatında, iş âleminin kıyıcı rekabet ortamında, vb. her türlü sadakat bağının çözülüp yok olmasına, karşılıklı anlayışın, sevecenliğin, dayanışmanın dışlanmasına, namus ve erdemin içine kapalı birimlerin dar havzaları dışında iki paralık olmasına ve acıya, aşağılanmaya, yalnızlığa mahkûmiyetin genelleşip olağanlaşmasına ayrı ayrı isyan ederken, o isyanı dinden kaynaklanan ortak kültürel referanslarla hayata geçirme çabasında birleşebilirler. Varlığı hiçe indirgenmişlerin büyük çoğunluğu oluşturduğu bir toplamda genel manevi tatminsizliği giderecek, çaresizliğe çare olacak bir kurtuluş özlemini paylaşabilirler. Din, rızkda, esenlikde, gelecekte hiç bir ortak yanları olmayanların da ortak yanıdır. Ezileni, çaresizlikten Tanrıya sığınırken adeta sürgüne gidiyormuşçasına bir öksüzlük duygusuna kapılmaktan kurtarırken, ezenin de başkasına reva gördüğü haksızlığın kefaretini şimdiden ödediği duygusuyla o haksızlığın sürüp gitmesinde payına düşen sorumluluktan sıyrılmasını sağlar.

Bunlar hep, yanılsama kökenlidir ve sürekli yanılsamayla beslenir. Doğru. Ama yanılsama, “gizli el” ortalıkta dolaşmaya başlayalıberi modern sınıflı toplumun temel gerçekliği olmuştur. Yaşanan hayatta sürekli tatminsizlik üreten süreçleri temelli geçersiz kılacak ekonomik, siyasal, toplumsal koşulları yaratma mücadelesi öne çıkıp önde gittiğini herkese göstermedikçe, dinden beslenen yanılsamayla, salt, yanılsama olduğu başına kakılarak başedilemez.

Müslüman ülkelerde dinin ve dinci akımlar dalgasının kabarıp sorun olmasının had safhada ekonomik sömürü ve eşitsizlik koşullarında sefalet ve meskenet içinde, çoğu zaman açlık sınırında, hastalıktan, eğitimsizlikten kırılarak, çocukların ve gençlerin her türlü gelecek umudu adeta kasıtla yok edilerek siyasal ve toplumsal baskı altında tutulan geniş kitlelerin kendilerine yaşatılan hayata tepkisiyle doğrudan bağlantılı olduğu çok açık ve genellikle bilinen bir olgu. Sorun burada düğümleniyor. Sömürgeciliğin ve emperyalizmin toplumsal evrimi geciktirdiği, çarpıttığı, çıkmaz yollara soktuğu bütün bu tür ülkelerde, Pakistan’da, Cezayir’de, Bengladeş’de, Endonezya’da, vb., ya da Filistin’de, bütün Arap ülkelerinde yaşanan hayatı ve tek tek hayatları düşünün. Türkiye’de ipliği çoktan pazara çıkmış Batıcı-liberal politikaların sultası altında toplumun on yıllardır süren çıkışsızlığını düşünün. Her birinde mevcut geri toplumsal yapı ve yeni-sömürgeci ya da emperyalist ilişkilerle örülü despotik iktidar olgusu İslamcı hareketin hemen hemen tek muhalefet kanalı olarak büyümesine, önü şöyle ya da böyle kesilip büyüyemediği zaman diri kalmasına yol açmıyor mu? Batı tipi liberal muhalefet, olduğu kadarıyla, mevcut iktidar yapılanması içinde erimiş gibidir. Sol muhalefet, meşrebine ve rengine göre, liberal ya da İslamcı muhalefet tarafından soğurulmadığı ya da kendisi onların kanatları altına sığmadığı ölçüde yasa dışı, meşruiyet özürlü, hattâ açıkça lanetlidir. Üstelik, reel sosyalizmin başına gelenlerden sonra pusulasını şaşırıp demoralize olarak kendi kendini pasifize etmiştir. Kitleselleşmeye yatkın ciddi bir muhalefet için tek etkin çıkış yolu “din kardeşliği”ne atıf yapan, onun üzerinde kendini yükseltmeye çalışan “İslamcı”lıktır. Vaktiyle kader ve tevekkül Müslümanları tek tek kişiler olarak uysal ve itaatkâr, aynı zamanda kanaatkâr kılmaya yeterken mevcut kurulu düzen adına toplumu zaptu rapt altında tutmaya da yarıyordu. Şimdi aynı Müslümanlar −yer yer çoğunlukla, yer yer de giderek çoğalarak− hareketleniyorlar; “zapt”tan kurtulmak, “rabıta”yı başka yerde aranmak için kitle boyutunda ayağa kalkıyorlar.* Kendi toplumlarını da, dünyayı da kendileriyle meşgul ediyorlar. Bunun esas nedeni Batı kapitalizminin kendi gelişim dinamikleridir. Kapitalizm “insanlığa” vaadini tutmayacağını, zaten öyle bir niyetinin hiç olmadığını bu defa ayan beyan açık ediyor. “Olabilecek en az sayıda insanın… mutluluğu”! Batı kapitalizmi kendi gelişkin, ileri, uygar toplumlarını bile adım adımı iç-sömürgeleştirmekteyken, eski sömürgelerine reva gördüğü gelecek, “komünizm belası”nı da savuşturduktan sonra, o geleceği onlarla eşitçe ya da adilce paylaşmak mı olacaktı? Bu toplumların insanları kendileri için öngörülen geleceğin şimdiki hallerinden kurtulmak değil, daha beterine mahkûmiyet olduğunu nicedir kavramaya başladılar. Dünyanın gerçekliği kafalarına dank ediyor. Kapitalizmin doğurduğu olumsuz sonuçlar karşısında bütün umut kapılarının kapalı, her kapıyı kilitleyen gerçekliğin de “herkesin değilse de” dünyanın ve insanlığın hayrına olduğunun ilan edildiği koşullarda yeni bir asabiyet onlar harekete geçiriyor.

Bu noktada, din “kardeşliği”nin gerçekte ne olduğuna da bakmak gerekir.

O zaman, İslam kimliği sorunsalını öne çıkaran her renkten ve meslekten “medeniyetler çatışması” teorisyenlerinin ne gibi bir kafa ve niyet karıştırıcı işlevle gündemi işgal ettikleri daha iyi anlaşılır.

Eşit olmayanların −ve olmaları da öngörülmeyenlerin− kardeşliğidir din kardeşliği. Herkesin her an birbirini tarttığı, güven bunalımının alttan alta, sık sık da akut hallerde kendini dışa vurduğu bir “kardeşlik”: gemisini kurtaran kaptan kardeşliği! Sınıf mücadelesinin bir ürünü olduğu halde sınıf olgusunu ve çelişkisini inkâr ederek sermayenin safında yer almaya kendini adamıştır. Dış sömürüye karşı çıkıp içerde süregiden haksızlığa, adaletsizliğe, baskıya, hiçe sayılmaya itiraz ederken, bütün bunları gündemde tutan ve hep tutacak olan ekonomik tercihlere ve dünya görüşüne dayalı maddi süreçlerin esiridir. Kısacası, kapitalist gelişmeye, biraz parası olan kardeşin hiç parası olmayan kardeşi zenginleşmesine adanmış bir “kardeşIik”tir. Batı kapitalizminin sultası altında, hayata geçen ekonomik/toplumsal uygulamaların ve siyasetin sonuçlarını sorgular, iş temellerini sorgulamaya ve değiştirmeye gelince, orada durur. Geriye kalan, eşitliğe, özgürlüğe, adalete, insanlığa ve “vahyin hikmeti”ne dair, en son moda post-modern terminolojiyle cilalanmış tumturaklı vaaz ve afakî spekülasyondur. Sorgulamayı sonuna kadar götürebilmek için İslamın kendi paradigmasının dışına çıkmak gerekir. Çıkıldığı yerde İslam kalmaz: kavga (siyaset) kalır. Bu başka bir kavgadır. Buna niyetli ve hazır olmayan İslam “kardeşlik”i, sömürü toplumunun tahakküm  ilişkilerini ve onlara yataklık eden bütün değerleri şu ya da bu biçimde sürekli yeniden üretmeye ve bu yolda kendini de berhava etmeye her an adaydır.

Sosyalist sol, din kardeşliğinin ardındaki dinamikleri klasik ilerici-gerici takıntısından, büyük sermaye/devlet mahfillerinden pompalanıp duran “irtica” paranoyasından uzak durarak doğru tespit etmeli, bunu yaparken, içerdiği potansiyelin ne olduğunu enine boyuna teşhirden bir an geri durmamalıdır.

* Ayağa kalktıkları için de, bizde vaktiyle İslam dinini tevekkül ve meskenet kaynağı olarak görenlerin şimşekleri üzerlerine yağıyor.

Osmanlı ve Cumhuriyet dönemlerinde ilk kadın yayınları ve örgütleri

Ülkemizde kadın hareketinin 100 yılı aşkın geçmişi var. Kadınlara yönelik ilk periyodik yayın 1870’e kadar giderse de (Terakki-i Muhadderat), bizzat kadınlar tarafından (Arife Hanım) çıkarılan ilk kadın dergisi “Şükûfezar” (Çiçek Bahçesi) adıyla 1887’de yayınlanmıştır. İki yıl sonra yine kadınların (Hatice Semiha ve Rabia Kâmile hanımların) çıkardığı “Parça Bohçası”dır. 1895-1906 arasında 580 sayı yayınlanan ve zamanın ünlü kadın kalemleri Fatma Aliye, Şair Nigâr ve Makbule Leman hanımların yazdıkları “Kadınlara Mahsus Gazete” dönemin bir başka önemli kadın yayınıdır.

BelkisSevket-scKadın haklarını savunan ilk gazete 1913-21 yılları arasında Nuriye Ulviye Melvan ve Emine Seher Ali hanımların değişik periyotlarda çıkardığı “Kadınlar Dünyası”dır. Amacını: “Kadınlık hukuk ve menafiini [hak ve çıkarlarını] müdafaa eder musavver [resimli] gazetedir. Sehaifimiz [sayfalarımız] cins ve mezhep tefrik etmeden Osmanlı hanımlarının âsârına küşadedir [eserlerine açıktır]” diye betimlemiştir. Kadınlar Dünyası, ilk kadın örgütlenmesi olarak 1913’te Başkan Ulviye Mevlan, Sekreter Pakize Sadri, Sayman Aziz Haydar Hanım, Şükûfe Nihal, Nimet Cemil, Belkıs Şevket ve arkadaşlarınca kurulan, feminist nitelikli Müdafaa-i Hukuk-i Nisvan [Kadın Haklarını Savunma] Cemiyeti’nin yayın organıdır. Aziz Haydar, Belkıs Şevket, Mükerrem Belkıs, Nimet Cemil gibi birçok kadın yazılarıyla kadınların kıyafetinin değişmesinden eğitim hakkına, görücü usulüyle evlenmenin yadsınmasından kadınların boşanma, çalışma ve siyaset haklarına kadar birçok demokratik talebi dile getirmişlerdir. Kadınların her alanda geri olmadıklarını göstermek için, Belkıs Şevket Hanım uçağa binen ilk kadın olmuş (Kasım 1913), Bedra Osman Hanım ve arkadaşlarının Telefon Şirketi’nde işe alınmaları için eylem yapmışlardı. Hareketin çok bilgili mensuplarından Fatma Nesibe Hanım’ın konferanslarını yaklaşık 300 kadar kadın izlerdi (1911). Teali-i Nisvan Cemiyeti kurucusu Halide Edib Hanım veya Nakiye Hanım da başka yerlerde konferanslar verirlerdi.

Kadın haklarına yönelik bu çalışmalar dışında, Balkan ve I. Dünya Savaşları’nda hayırsever örgütlenmelere de girişmişlerdir.

Kadınlara yardımcı olmak, onlara eğitim vermek, çalışma hayatına sokmak için yapılan girişimlerden Osmanlı Türk Hanımları Esirgeme Derneği (Sabiha Süleyman, Nezihe Muhiddin, Hamiyet Hulusi, Settare Ahmed Ağaoğlu), 1879’da Matmazel Zabel Hancıyan’ın kurduğu Azkaniver Hayuhyaç İngerutyan (Azkaniver Ermeni Maarifperver Kadınlar C.) ve Harbiye Nazırı Enver Paşa himayesinde kadınlara iş bulmak için kurulan Osmanlı Kadınları Çalıştırma Cemiyet-i İslamiyesi, yerli malı kullanmayı teşvik amacıyla kurulan Mamulât-ı Dâhiliye İstihlâk-ı Kadınlar Cemiyet-i Hayriyesi (Melek Hanım, 1913) vardır.

Kültür amaçlı derneklere gelince; Asri Kadın C., Musiki Muhibbi Hanımlar C., Osmanlı Kadınları Terakkiperver C., Osmanlı Kadınları C., Nisvan-ı Heyet-i Edebiyesi, Çerkez İttihad ve Teavün C., Teali-i Nisvan C. (Hayriye Melek Hunç, 1919) sayılabilir.

Bu örgütlülük kadınların Kuvay-ı Milliye hareketine organize biçimde katılmalarına olanak vermiştir. Nitekim Kasım 1918’de Kuvay-ı Milliye amacıyla toplanan Milli Kongre’deki 50 örgütün 16’sı yukarıda adları anılan kadın kuruluşlarıydı.

Cumhuriyet’teki ilk kadın örgütü Nezihe Muhiddin başkanlığında 7 Şubat 1924’te kurulmuştur. (Nimet Remide, Şükûfe Nihal, Mutlube Ömer, İbrahim Zeliha, Faize, Seniha hanımlar, vb.) Önce “Kadın Yolu” sonra “Kadın Sesi” adlı dergiler çıkaran Birlik’in başlardaki en önemli ve ısrarlı eylemi kadınlara oy hakkı talep eden kampanya yürütmesidir, toplantı ve mitingler yapmasıdır. 1933’te Marsilya’daki Dünya Kadınlar Kongresi’ne ve 1935’te İstanbul’daki 12. Feminizm Kongresi’ne katılmıştır.

Kemalistler her çağdaşlaşma hareketini Mustafa Kemal ve Cumhuriyet’le başlatırlar. Özellikle de kadınlara bütün hakları onun “bahşettiği”ni söylerler. Tıpkı sosyal demokratların, işçi haklarını 1963’te Çalışma Bakanı Bülent Ecevit tarafından ihsan edildiğini söylemeleri gibi.

Oysa sosyal gelişme bir devamlılıktır, her kazanım, her ileri adım onun gerçekleştiği dönemden çok öncesine dayanan sosyal süreçlerin, mücadele ve çabaların ürünüdür.

Toplumsal kesimlere haklar, olanaklar bahşedilmez, kazanılır. Dönüşümler mutlaka ondan yararı olan sosyal kesimlerin mücadeleleri sonucu ve uluslararası tarihsel koşulları çerçevesine oturarak gerçekleşir.

Cumhuriyet ve dönüşümlerine gelince: Onlar da 19. yy. başlarında II. Mahmud ıslahatıyla başlayan, oğlu II. Abdülmecid’le süren, 1839’la açılan Tanzimat’tan, 1859 Islahat Fermanı’ndan, Jön Türk kuşaklarından, yeniliklerinden, Meşrutiyet’lerden geçerek gelen bir sürecin vardığı aşamadır.

Kızılcık, sayı 15 (Ocak/Şubat 2003).

(Fotoğraf: Osmanlı Müdafaa-i Hukuk-i Nisvan Cemiyeti Üyesi Belkıs Şevket Hanım.)

S15 kapakNe oluyoruz!...
KIZILCIK

Savaşa "hayır", zorbaya EVET!

Kafalar niçin karışık?

Kimin sorunu?

Hayat ağacı
NATO davası / Satış / Sırayla değil, parayla! / Bunların kaç yüzü var? / "Asgari insan"! / Komşu / "'Zararlı unsurlar'a karşı dernek kurdu" / İdam / İnsan hakları / TOBB ve sokak / Pusuda / YÖK'ün gücü nereden? / Strateji / Kimlerle aynı havayı soluyoruz? / Temsil / Temkin / Başlıksız / Nasıl yani?

Aybar için
Kenan Somer

Amerikan yönetimi kana susamış vahşi hayvandır
Harold Pinter

Demir süvari ve yumuşak karın
Yavuz Alogan

Irak sonrası savaş
Kaan Toker

Kapitalizmi yenmek için
Ö. Bedri Canatan

Eski sosyalist ülke yurtdaşı kadınlar Türkiye'de
Sema Erder

Avrupa-merkezci kültür hegemonyası
Yalçın Yusufoğlu

Eleştirisiz toplum (II)
Güray Öz

Soluk, kişiliksiz, belkemiksiz CHP muhalefeti üzerinde
Tevfik Çavdar

Kassandra'ya kulak verin
Refik Zerengil

Din kardeşliği
Tektaş Ağaoğlu

Negri ve Değer Kanunu'nun sonu
Çalışmanın sonu mu, köleliğin Rönesansı mı?
Constantine Georg Caffentzis

ÖDP'nin büyüsü nasıl bozuldu
Hüseyin Hasançebi

Chavez'in yaptıkları

Kıbrıs'ı sistemden çözmek

Sanat-Kültür-Kitap
Bir yanılgı romanı: Aldatmak
Öner Ciravoğlu

Belge
"Irak'ta Savaşa Hayır"
TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu

Osmanlı ve Cumhuriyet dönemlerinde ilk kadın yayınları ve örgütleri

Sayı 15'in tamamına buradan (PDF - 10,2 MB) erişebilirsiniz.

© KIZILCIK 2000–2026. Tüm hakları saklıdır. · Hakkımızda