KIZILCIK
  • Anasayfa
  • Siyaset
  • Dünya
  • Ekonomi
  • Kültür-Anma
  • Dergiler
  • Yazarlar
  1. Anasayfa
  2. Dergiler
  3. 2000-2014
  4. Sayı 14 (Kasım/Aralık 2002)

Millete ve halka dair

Türkiye’de siyasetin dilinin yeniden “Millet” ağırlıklı kurulacağı bir döneme girdik. Dünyanın koşulları, Türkiye’nin yeri ve emperyalist Batı’nın Türkiye üzerine stratejik hesapları millet vurgusunu öne çıkaran bir yol izliyor. Eğer siyaseti “Halk” üzerinden tanımlayan, o tanıma sahip çıkan, onu sürekli gündemde tutan bir anlayış öne çıkıp güçlenmezse sosyalist solun esas varlık nedeni unutulacak, güme gidecek. Millet bütün bilinçleri istila etmeden, siyasi bilinci temellendiren bu noktayı şimdiden deşmek şart.

Milletçiler “halk” sözünden de, halkın kendisinden de hiç hazzetmezler. Onlar için esas olan, “millet”tir. Türkiye gibi geç ve genç milli topluluklarda dil hiç sürçmez: en kritik, hayati konularda millet der hep, halk demez. Dese de, kastettiği yine millettir.

İkisi arasında ne fark var diyeceksiniz. Çok fark var, Çetin Altan bir vakitler −bir işe yaradığı dönemde− “Halk sokaklara döküldü, vatandaş deniz havası alamaz oldu!” demişti. İşte o kadar fark var.

Milletçilerin gözünde −ki çok da yanlış değildir− “halkımız” kaba saba, şuursuz bir yığındır. Birbiriyle çelişen bir sürü maddi çıkara bağlanmıştır. “Halkın çıkarı” diye bir şey filen yoktur, çünkü halk, kendi halinde zaptedilemez, yönetilemez, tepeden ve devletçe tanımlanmış tek bir hedefe yöneltilemez bir şeydir. Ele avuca sığmaz bir vahşiliktir. Medeniyetin olmazsa olmaz bir şartı olan “tek ve bölünmez” çıkardan anlamaz. Cumhuriyet millet olarak kurulurken de böyle olmuştur. İsmet İnönü, anılarında, tümen olarak girdikleri ormandan ancak bir manga olarak çıkabildiklerini hatırlatarak, halkın “milli hedef”ten firar eden karakterine boşuna dikkat çekmemiştir.

Milletin çıkarıysa, evet, tektir ve bölünmez. Halk’ta herkes ve her birey kendini bulurken, millet’te “bütün” vardır. “Sen ben yokuz, biz varız,” diyen milli şair, milletin ne olduğunu ve ne olmadığını çok iyi ifade etmiştir. “Sen” ve “ben” yok bilinip yoğa sayılmadan “biz” nasıl olunur? Olunur da... o zaman millet olmaz! Nitekim üzerinde yaşanan toprak da, halk millet olmadıkça, yani bölünmez tek bir çıkar şuuruyla donanmadıkça, vatan değildir. Halk, toprağı işgal eder, üzerine oturur, “vatan” diye sahiplenmez. Çünkü halkın bulunduğu yerden vatan, arsa gibi, tarla gibi, ekmek gibi gözükür; toprağı vatan gibi görmek −üzerine hemen bir gecekondu, ardından yedi katlı apartman dikilecek bir yerden ibaret görmemek− için yukardan, soyuttan bakmak lazımdır. Vatanı bölüp bölüp kaç kişiye dağıtacaksın? Hiç kimseye yetmez, vatan diye bir şey kalmaz. Dolayısıyla vatan milletin bölünmez mülküdür. O soyutluktan bakmak da zaten millet olmanın şaşmaz şartlarındandır. Yoksa, millet öyle halk gibi tek tek bireylerden oluşmadığına göre, milletin tek ve bölünmez çıkarının aslında mülk ve servet sahibi olanların, öncelikle de onların en kodamanlarının çıkarı olduğu herkesin malumudur. Bölünmez çıkarı beş, on −bilemedin, yüz, üç yüz− aileye emanet edip verimini almak varken milyonlarca insana dağıtıp çar çur etmek olacak şey midir? O beş-on ya da iki yüz-üç yüz ailenin bütün üzerinde hak iddiası öyle milyonlara dağılmış parça bölük tapuya filan pabuç mu bırakır? El elden üstündür! Bu yüzden halk her daim ayazda kaldığını bilir ve fırsatını bulunca, vatan matan dinlemez; bırakırsan milleti çileden çıkarırcasına yabancı diyarlara göçer; göçemiyorsa, göçme umuduyla yaşar.

Halkın çıkarı, yine, tek bir bütün değil, bölük pörçük olduğu için, halk kendine kalsa bölücü de olur. Hep olmuştur. Hayatın kendisinin bölünmek olduğunu bilir demeyelim ama, sezer. Halkın dili yoktur, mesela; yetmiş iki buçuk dili/ağzı vardır. Çok dil millette sıkıntı yaratır. Dil milletindir ve tektir.

Halk birlikten ve ortak bilinçten yoksun olduğu için hep kendi acil çıkarını arar. Elindekine, avucundakine, boğazından geçene bakıp karar verir. Çıkarını nerede görürse oraya dalar, kimde görürse onun peşine takılır. Hemen şimdicidir, yarını düşünmez, çünkü geleceği yoktur: bugün nasıl yaşıyor, daha ne kadar, nasıl yaşayacak, ona bakar. Yarını, gelecek kuşakları halkın cemaziyülevvelini de bilen, kendine oy torbasından don, bayraktan fistan dikmiş olduğunu unutmayan millet düşünür hep. Menderes’i halk sevdi, millet cezalandırmadı mı? Popülizm halka dalkavukluk, millete ihanettir.

Madem Menderes’i andık, sonuna kadar gidelim. Mahkeme “millet adına” kurulur, kanunlar halk içindir. “Adalet mülkün temelidir.” “Mülk” ne? Memleket. Mahkeme millet adına ceza keser. Siz, fantazi olsun diye ters çevirin: mahkemeyi halk kursun, halk ceza kessin… Rüyanızda görseniz korkarsınız. Vaktiyle padişahlık vardı, krallıklar vardı. Onların yerini sonra millet aldı, mülkün sahibi millet oldu, memlekete vatan denildi. Halk, halk olarak kaldı ve milletin yaptıklarına hiç bir zaman akıl sır erdiremedi.

Milletin çıkarı herkesin ortak çıkarıdır. O nedenle millet hep vereğendir, vatan için her fedakarlığa katlanır. “Türkiye için seve seve” pabuç satın almaya da gider, dağda çölde savaşarak ölmeye de. Halk bencil, açgözlü, yağmacı, bedavacıdır. Millet ödediği her fiyatı, yüklendiği her maliyeti vatana helal eder. Halka “ulufeci” diye sabah akşam söven televoleci iktisat bilimcilerine avuç dolusu para öder. Halk nankördür. Ne versen, ona yetmez. Refaha, özgürlüğe doymaz. Asgari ücrette asgariyi görür de ücreti görmez. Avantaya bayılır. Habire yoksulluktan, yoksunluktan yakınır, herdaim kirli çıkıdır. Halkın çocukları askerden kaçar, milletinkiler asla kaçmaz.

Halka özgürlük de tanımayacaksın; tanırsan hemen cılkını çıkarır. Menderes’in ilk yıllarında biraz ucunu gördü, “Şimdi demokrasi var!” diye yemediği halt kalmadı. Sonunda millet duruma vaziyet etti de işler biraz düzelir gibi oldu. Hala daha düzeliyor, “vaziyet” de sürüyor. Hep halkın yüzünden!

Halk böyledir. Ona elini uzatmayacaksın, kolunu kapar. Yüz vermeye hiç gelmez, eline yetki geçse bütün memleketi “Bursa kestaneliği” gibi vakıf yapar. Dinden, imandan ve eliyle tutmadığından anlamadığı için camilere halı dayanmaz. Sevgisine, saygısına da hiç güven olmaz. Sadakati geçicidir: bugün göklere çıkardığını yarın yerin dibine batırır. Bu halleriyle kefeni yırtıp tarihin sahnesine fırladığı zaman ne korkunç ve korkulur felaketlere yol açtığı hep bilinir. 1789 Büyük Fransız Devrimi Fransa ve bütün Avrupa’da büyük felaketlere neden olmuştur, sögelimi. Çünkü halk erken davranıp devrim alanını işgal etmiştir. Özgürsün artık denildiğinde bunu, mahzenlerindeki mülkiyet tapularıyla birlikte yüzlerce aristokrat şatosunu bir gecede ateşe vererek kutlamıştır. Burjuva devrimi Avrupa’ya, Fransa’da halk alt edilip Fransız milleti rüşte ererken, kendini önce diktatör, sonra imparator ilan eden Cumhuriyet generali Napolyon Bonapart eliyle yayılmıştır. Napolyon −Napoleone− Fransız değildi. Farketmez. Bozuk Fransızcasına bakmadan millet onu kendine imparator yaptı. Napoleone’nin sonu gelmez savaşları halkın çocuklarını kırdı geçirdi ama hem milleti zengin etti, hem de millet olmanın nimetlerini bütün Avrupa’ya öğretti. Millet üzerinden planlanabilir olan toplumsal evrim kazara halk üzerinden gerçekleşmeye başlasaydı, sonunu beklemeye gerek yoktu: iş kaosa varırdı.

Halk, kendi bilir bilmez deyişiyle, “anarşik”tir. Korkaktır aynı zamanda, güce tapar, ama sinsi sinsi de hep asidir. Fırsat buldu mu üzerinde hak iddia etmeyeceği hiç bir şey yoktur. Kayıt kural bilmez, ihkakı hakkı kendine hak beller. Kamu arazisine hiç tınmadan el koyar, elinden alınmak istendiğinde babasının malıymış gibi kıyameti koparır. Trafikte, sürücüsü olsun, yayası olsun, kırmızı ışıkta geçmeye bayılır; öyle yapmakla birilerine, bir yerlere gol attığını düşünür. Kendinin de, başkalarının da hayatını tehlikeye attığını düşünmeye vakti yoktur. Ne gam! Allahın verdiği bir cansa, aldığı da o...

Halktan insan salt bir kişidir; henüz yurtdaş olmamıştır. Yurtdaşlıkta her hakkın karşılığı bir görev vardır. Halk bundan anlamaz, anlatmaya kalksan dinlemez. Şehir şebekesinden elektrik çalmak, su çalmak en büyük saadetlerindendir. Banka hortumcularına öfke ve nefret püskürür; senin yaptığın ne peki denildiğinde bin dereden su getirir. Böylelerine hiç acımayacaksın… popülist olursun, millet tepene biner. Adamın parası yoksa niye ışığı olacakmış ki?

Millet kendi içinden çıkan “genel irade”ye hep bağlı kalmasını bilir. İtaat, millet olmanın olmazsa olmaz şartıdır. Genel irade, halkın değil, milletin iradesidir; temsilcileri halk seçer, yetki milletten alınır, yine millete teslim edilir. Temsili demokraside temsilciler kendilerini seçenlerin değil, milletin temsilcileridir. Millet kendi “genel” iradesinin demokratik ya da despotik otoritesine her zaman uyar; çünkü uymadan hiç bir şey yapamaz. Otorite zaafa düşmeyegörsün, millet pusulasını şaşırır: anında halka dönüşür. Bunun bir adı da fetrettir. Osmanlı, bütün tarihi boyunca, dinsizlikten de çok, fetretten nefret etmiştir.

Milletin halka dönüşme tehlikesi bugün bizde ziyadesiyle var. Fetret başını kaldırmış, herkesi tehdit ediyor. Siyasetin merkezi dikiş tutmuyor. Merkez yok ki, her yer halk! Milletin zaafıdır bu. Böyle gidemez. Millet iradesi her zaman sandıktan çıkmaz, bazen de sorunlu çıkar; balans ayarı gerekir. Dolayısıyla, yeni 28 Şubat’lar hep gündemdedir. Halkın değil, milletin medyası bunu size her gün hatırlatmıyor mu? (Nevyorklu K. Derviş de geçende, seçime yirmi gün kala, bir kez daha hatırlatmadan edemedi.) Halkı zaptedip siyasetin merkezini güçlendirmeden milleti güçlü, kendine yeter, dünyada başı dik kılamazsınız. Halk kendi haline kalırsa oyları bin parçaya böler, ekonomiyi çökertir, milleti zayıflatır. Hep bana, rabbena dediği için, merkezden alamadığını aşırı uçlarda bulmaya kalkar. Kendine de, millete de etmediği kötülük, vermediği ziyan kalmaz. Ülke yönetilemez olur. Bu gidişle millet, siyasetin merkezi yeniden inşa edilerek halkın elinden kurtarılacaktır. Bütün dikkat ve eylem şimdi bu merkezdedir.

Bizde halk/millet ayrımı/karşıtlığını en iyi anlamış ve değerlendirmiş siyasetçi Süleyman Demirel’dir. Ne diyor hep? “Benim halkım,” dedikten sonra başlıyor sıralamaya: “Benim köylüm, benim çiftçim, benim işçim, benim esnafım, benim öğretmenim, benim sanayicim, benim memurum, benim dulum, benim yetimim…” Hiç, “Benim milletim,” dediğini duydunuz mu? Demez! Kırk yılda kaç defa, “Yüce Türk milletinin arzusu ve iradesi doğrultusunda...” diye başlayan bildirilerle yerinden tepetaklak edilmiştir. Yine de, S. Demirel’in söylemi böyle, eylemi başkadır. Hep “halkı”ndan destek almaya bakmış, ama içinden çıkıp geldiği o halkın ne mal olduğunu çok iyi bildiği için, millete çalışmıştır. Milletin kendine ettiklerinden de hiç gocunmamıştır. Ne de olsa millet ona zor anlar ve durumlar yaşatmışsa da Karun kadar zengin olmasını çok görmemiştir.

Demirel’de millet/halk ilişkisi köklü bir cumhuriyet −ve tarih− bilincine oturur. Kuruluşta denklemin nasıl yazıldığını herkesten iyi okumuştur. Halk katında bas bas bağırdıktan sonra milletin sınırından içeri girerken demokratlığını kapıda bırakma ya da millet alanından halk alanına kovulurken şapkasını unutma alışkanlığı bundandır. İlk Meclis’e millet ve halk birlikte doluşmuştu. O sıra, sahneye millet tam hakim değilken, ortalıkta halk da dolaşıyordu. Milletin zaferini ve halkın akıbetini oradan başlayarak gördük. Topal Osmanları, Çerkes Ethem’leri, Sivas Kongresi’ne mukaddem Yerel Kongreleri, vb, ile halk... İstiklal Mahkemeleri’yle millet. (Yine de, dedik ya halkın neydiğü, neyleyeceği pek bilinmez: Ethem de, erken halinde millete çalışan Teşkilatı Mahsusa fedailerinden değil miydi?)

Halk/millet karşıtlığı/uyuşmazlığına, buraya kadar yazılanlardan sonra dahi nüfuz etmiş değilseniz bir de şöyle deneyin: Türkiye’de bugün ve bugünkü hakim tartışmadaki yeri itibariyle “halk” nerededir, “millet” nerede? Durduğunuz noktadan bakın: Halk, Doğu’da kalır; millet, Batı’da. Doğu’ya giderseniz, halkı bulursunuz; Batı’ya giderseniz, milleti. Millet olarak devinim Batı’yadır; halk olarak Doğu’ya, ya da yerinde saymaya, yani uygarlığın dışına. Batı’ya giderseniz, millet olduğunuzu kanıtlarsınız; Doğu’da kalırsanız, halktan ibaret olmayı sürdürürsünüz: 3. Dünya’nın yitik insanları arasına karışır gidersiniz. O insanlardan dünyaya da, insanlığa da bir hayır gelmez. Onlar zaten insandan sayılmasalar da olur. 1. Dünya’nın zenginlerine üretimde ucuz emek, gerektiği kadar −değişken bir skalada ne gereğinden az, ne gereğinden çok− tüketim potansiyeli, emperyalist savaşlarda tali (yan) zayiat sağlasınlar yeter! Bunun içindir ki nice solcunun da gözünde Doğu’da çakılıp halk kalmak uygarlık dışına düşüp cehenneme yuvarlanmak gibi bir kâbustur, Batı’ya gidip millet olmaksa, tatlı cennet rüyası… Bu rüya hala rüya ise, yani burjuvazi bu ülkede millet olma işini daha hala yoluna koyamamışsa, o işe ucundan kenarından el atmak, sömürüden, haksızlıktan, mezelletten kurtarılmasında yaya kaldığınız halkın hiç olmazsa başkaları tarafından bir nebze uygarlaştırılmasına katkıda bulunmak da övünülesi bir misyon sayılmamalı mıdır?

Buraya kadar geldikten sonra, tarihsel olarak ve genel hatları itibariyle, milletin “sağ”da, halkın “sol”da kaldığı anlaşılmış olmasa bile, sezilmiştir umarız. Millet/halk karşıtlığını bilinçlerden saklamak için sağ/sol karşıtlığını da saklamak gerekir. Yapılıyor. Sağ/sol ayrımı diye bir şey kalmadı denilerek salakçasına da yapılıyor, sola yanar döner “ilerici”, “aydınlanmacı” misyonlar atfedilerek de yapılıyor: şimdilerde millet, yeniden, solu da kapsamaya, solun gündeminde yer almaya başlıyor. Ya da kişi kişi, çevre çevre, akım akım, sol millete yanaşmaya, kendini ona yamamaya çalışıyor.

*

Halka ve millete dair yukardaki gözlemlerin hemen hepsi, şu kadar ya da bu kadar, doğru ve gerçektir. İroniyle uğraşmıyoruz, lalife de yapmıyoruz. Millet öyleyse, halk da işte böyledir. Bu haliyle, bizimdir. Millet, mülk sahiplerinindir. Burjuvaziye aittir.

Mülk milletin, Batı milletin, uygarlık milletin... Hatırda kalsın, ulus-devlet zaten milletin kendisi ve milletin. Şu günlerin gündemini işgal eden AB de kesin cehennemlik halk güruhu karşısında adeta cennetlik milletin garantisi.

Solun o taraklarda bezi ne? Bırakalım hepsi onların olsun. Biz bildiğimizden, yani biz biz olalıberi görüp yaşadığımızdan şaşmayalım. (Dinazor yerine konulmaktan da gocunmayalım. Biliyorsunuz, dinazorlar 65 milyon yıl önce telef olup gidince dünya farelere, tavşanlara kalmıştı...)

Çalışan insanın özgürlük mücadelesinde hiç bir strateji ve taktik millet üzerine kurulamaz. Sosyalist/Marksist bir düşünce ve siyaset millet alanına, halk ve halk sınıfları takıntısından kendini “kurtarmaksızın” giremez, orada kabul görmez. Bunu rağmen şöyle ya da böyle “rezonans”a giren sol kendini soldan ayırır ve soldan bütün sapaklar aynı yola çıkar. Soldan, soldan sapma niyetine sapılmaz; soldan sapmak, sınıftan kopmaktır. Sınıftan da, sınıftan kopma niyetine kopulmaz; sınıfa sınıfın dışından, milletin gözünden bakıla bakıla kopulur. Ondan sonra sınıf sözü bir daha asla ağza alınmaz; vaktiyle her söze besmele niyetine sınıf diyerek başlamış olanlar da öyle yaptıklarına pişman olurlar. Kopanları millet kapar, Bizde bir ara T. Özal kapmıştı mesela. Özal hayranı düşünce ve pratik erbabının çoğunun eski solcu olması rastlantı değidir. Bugün hala, yapışkan kağıda tutulmuş sinekler gibi, aynı Özalist teraneyle vızıldayıp durmaktadırlar.

İsmet İnönü vaktiyle, Ortanın Solu’nu sosyalizme ve sosyalistlere karşı koruma altına alarak tanımlarken, “Biz milliyetçiyiz!” demişti. Tam zamanında ve yerinde ne güzel demişti! Milliyetçi olmadan milletle hiç bir şey yapılamaz. Milliyetçiliğin azı olur, çoğu olur; hepsi milliyetçiliktir: burjuvaların mülk sahipliğinin teminatı. Millete ulus, milliyetçiye ulusalcı demek de bunu değiştirmez. Burjuvazi için olumluluk taşıyan bütün kavram ve pratikler millet eksenlidir ve hep o tek ve aynı, bölünmez çıkardan üremedir; hepsi −sermayenin sömürüsü sürdükçe− işçiler (emek güçlerinden başka mülkü olmayanlar) için olumsuzluk üretir. Millet burjuvaziyi (sağı, merkezi, ortanın solu/sosyal demokrasiyi) bağrına basar, ihya eder, çalışanları çarpar. Milletin gerçek, Marksist solla arası hep bozuktur. O sol, sol olarak ne yapsa millete yaranamaz. Sosyalist sol, ne yapsa, yurduna sevdiğine milletçileri inandıramaz, mesela. Vatan’a niçin “yurt” dediğini de anlatamaz onlara. Sınıfla yurt toprağı arasındaki organik bağı milletin havsalası almaz; o bağı oluşturup canlı tutanın o toprak üzerinde yaşayan “şuursuz halk”ın ta kendisi olduğunu da göremez millet; gördüğünde, zaten, millet olmaktan çıkar. Sosyalist sol, şuursuz halkın “kendi için bilinci”dir. O bilinç milletin tek ve aynı çıkara odaklanmış “vatan” sevgisini dışlar. Vatan, anlamı burjuvazinin değişken çıkarına bağlanmış soyut kavramdır. Yurt, somuttur: evdir, yemek pişirilen ocaktır, baş üstünde damdır. Yurt sevgisi tek ve bölünmez çıkarın dışladığı halkı sınıfın sahiplenme alanıdır. O alan sınır tanımaz. Bu nedenledir ki, sosyalist solun yurt sevgisinin enternasyonalizminden, enternasyonalizminin de yurt sevgisinden beslendiği söylenmiştir. Millet bu duyarlığa ve ardındaki olguya, kendi tek ve aynı, bölünmez çıkarından ötürü, külliyen yabancıdır. Siz hiç, başka bir ülkenin halkına −reel politik söylem hariç− iyi gözle bakan milliyetçi gördünüz mü? Onlar başka halkları sevmezler, çünkü kendi halklarını sevmezler.

Kazara ya da cin olmaya kalkıp millete yanaşan solcuların solculuktan da, soldan da nasıl ve nereye kadar koptukları çok görülmüştür. Çünkü sol, Marksizm, belli bir felsefi/politik yüksek bilinç, akıl düzeyidir. O düzey, geri dönüşü, sağa sola sapağı olmayan sırat köprüsüdür. Orada millet iğvasına kapılan solcunun işi bitiktir. Faşizm de, aslına bakarsanız, öyle bir felsefi/politik bilinç düzeyini temsil eder. Duygusallıkla, akıl dışılıkla, ilkellikle filan bağı son derece azdır. Böyle şeyleri kendine temel almaz, sahipsiz kalan halkı şaşırtıp, sindirip bozguna uğratmak için politik manipülasyona alet eder. Kan içiciliği kan içmek için değil, sonuç almak içindir. Asıl işini çoğu kez kan dökmeden götürür. O (faşizm) aydınlanmış modernist aklın bir ürünüdür. Kökü, “genel irade”ciliğiyle ünlü burjuya peygamberi J.J. Rousseau’ya kadar gider; Nietzsche gibi burjuva akılperverliğinin altından girip üstünden çıkan bir büyük akıl adamından da beslenmiştir. İki arada bir derede ayak sürümelere o düzeyde aklın tahammülü yoktur.

Halka sırt çevrilip millete yüz dönülünce varılacak uğraklar bellidir: toplum çıkarı, demokrasi, medeniyet, insanlık… İlerleme, yani. Yani “Türkiye”... “Türkiye” ile birlikte, ilerle dur! Sömürü, haksızlık,* mezellet baki kalsın... Böyle başlar. Nerede biteceği herkesin kendine kalmıştır. Birileri −aklı ve cüreti yetenler− o yolun sonuna kadar gider. Herkes gider demiyoruz; yol döşeyenlere taş taşınabilir, dikkat! diyoruz.

* “Haksızlık” ahlak (ya da duygu) bağlantılı bir kategori değil, somut, nesnel olgudur. Yetersiz beslenme, sağlıksızlık, eğitimsizlik, boş zamanın yitirilişi, umarsızlık ve mutsuzluk, hiçe sayılma, vb., vb… ya da bunlar “insanca” yaşama adına “mevcut koşullarda mümkünü kadar” giderildiğinde geriye kalan bakiye: somut insana arız evrensel yoksunluk ve yetersIzlik; günümüzde kapitalist sömürünün temel dayanağı sınıf hegemonyasının ve egemenliğinin insanlara ve insan türüne çıkardığı maliyet.

Halim Togan, Kızılcık, sayı 14 (Kasım/Aralık 2002), s. 43-46.

Simon Bolivar

“Kurtarıcı”ydı, diktatördü, bağımsızlık sembolüydü

ABD’nin Güney sınırından Horn Burnu’na kadar uzanan toprakların ve denizlerin toplu adı olan Latin Amerika’nın ortak sembolü devrimciler vardır; kronolojik sırayla anımsarsak Simon Bolivar, Jose Marti, Emiliano Zapata, Pancho Villa, Farabundo Marti, Augusto Cesar Sandino, Camilo Torres, Fidel Castro, Pablo Neruda, Salvador Allende... ve kuşkusuz sadece kıtanın değil tüm insanlığın devrimci sembolü Ernesto “Che” Guevara...

SimonBolivar-scSimon José de la Santisima Trinidad de Bolivar (1783-1830) bu isimlerin ilkiydi. Caracas’ta Bask kökenli zengin bir ailedendi, küçük yaşta yetim kaldı, vasisi ona Aydınlanmacı ve cumhuriyetci düşünürleri tanıttı. Milislere katılıp askeri eğitim aldı. Genç yaşında Avrupa’ya gitti, Dönüşünde bağımsızlık çabalarına katıldı. 1810’da Napoleon Bonaparte’ın İspanya’yı işgal etmesiyle Güney Amerika’da zayıflayan İspanyol otoritesine karşı girişimler güçlendi, Venezuela’da sömürge valisi ülkesine gönderilince, Bolivar yönetimi üstlenen cunta adına destek için Londra’ya gitti, orada Amerikan mason locasına yazıldı.

1811’de Caracas’ta bağımsızlık ilan edildiyse de, uzun ömürlü olamadı. Bolivar o zamanki adıyla Yeni Granada’ya (bugünkü Kolombiya ve Panama) çekildi, orada bağımsızlık çağrısı yaptı. Topladığı orduyla gelip Caracas’a girince, kendisine “Libertador” (Kurtarıcı) lakabı verildi. İç savaş gelgitlerle devam etti.

1814’te Caracas yeniden kaybedilince Jamaika’ya gitti orada bağımsızlığı öngören Jamaika Belgesi’ni yayınladı, Bu metinde çift meclisle birlikte kendisi için ömür boyu başkanlık öneriyordu.

Sonra aralarında İngilizlerin de bulunduğu bir orduyla Yeni Granada üzerine yürüdü ve 1819‘da önce bir Kongre topladı, kendisini başkan ve askeri diktatör (emir veren kişi) ilan etti, sonra da Büyük Kolombiya adıyla cumhuriyet kuruldu. Yeni güçlerle, Venezuela ve Ekvator kurtarıldı. Oradan Arjantin’li devrimci lider San Martin’le birleşerek Peru’ya yürüdüler. Lima düşünce, Bolivar buranın da diktatörlüğünü üstlendi, daha sonra kralcıların elinden Kuzey Peru alınınca buraya kendi adı verildi (Bolivya).

Simon Bolivar bütün o toprakları içeren bir konfederasyon kurmak istiyordu, ama gerek ulusal devlet talepleri, gerekse onun diktatörlüğüne karşı tepkiler nedeniyle o ülkeler arasında savaşlar ve ayaklanmalar sürüp gidince, 1830’de iktidardan çekilmek zorunda kaldı ve yıl sonunda veremden öldü.

Bir siyasetçi ve asker olarak Napoleon Bonaparte ve George Washington’a hayrandı. Onun özgürlük anlayışı, sadece İspanyol yönetiminden bağımsızlaşmaktı. Bu anlayış yeni sistemde yurttaşlaşması gereken insanların özgürlüğünü içermiyor, diktatörlük yöntemlerini öngörüyordu. 19. yüzyıl Latin Amerika‘sındaki bu durum 20. yüzyılda da sürecek, pek çok genç ulus devletin yazgısı olacaktı. Metropollerdeki burjuva devrimleri, kısıtlı da olsa “İnsan ve Yurttaş Hakları”nı öne koymuş, sömürgelerin çoğunda bağımsız devletler liderin diktatörlüğünde ve bir elitin hâkimiyetinde kuruluyordu.

Bugün bile birçok Üçüncü Dünya ülkesinde durum aynıdır. Sömürgecilere veya istilacılara olan düşmanlık ve bağımsızlık fikri yığınları birleştirmekte yeterli olmakta, ama kurtuluş ile özgürlüğün heyecanlı sloganlarla özdeş gösterilmesi yüzünden özgürlük kavramının içi genellikle boş bırakılmaktadır.

Böyle olunca, sömürgecilerden ya da istilacılardan kurtulduktan bir süre sonra, birçok genç devlette, bu kez “kurtarıcılardan kurtulma” gündeme geliyor, ya da −hatta− gelemeyecek kadar “kurtarıcı”nın kültü oluşuyordu. O kişi ebedi önder ilan ediliyor, onun diktatörlüğüne karşı çıkmak, devrime ihanetle suçlanıyordu. Hatta o liderin ölümünden sonra bile her türlü olumsuzluk onun adına yapılıyor, o kişinin halefleri o önderin kültü ardına sığınarak, putlaştırılmış liderin adıyla anılan bir resmi ideoloji ile iktidar sürüyorlardı.

Simon Bolivar’ın misyonu kendi ulusal sınırlarını da aşmış, bütün bir kıtaya mal olmuş, hatta milyonlarca insanın halk geleneklerinde kökleşmiştir. Ama onun yaşam öyküsü, hiç bir önderin insanüstü ve mükemmel olmadığının kanıtıdır. O kadar büyük başarıların mimari olduğu halde, onu kahraman ilan eden kitleler tarafından işbaşından uzaklaştırılmıştır.

İnsanlığın vardığı aşamadaki toplumsal gerçeklik, “kurtarıcı” ve “önder” bekleyen veya çıkartan toplumların geri toplumlar olduğudur. Gelişkin toplum kurtarıcıya da, lidere de, kahramana da ihtiyaç duymayan toplumdur.

Kızılcık, sayı 14 (Kasım/Aralık 2002).

Şiddet hizmetinde bilim kurgu

Soğuk savaş ve sonrasında bilim-kurgu sinemasının belli başlı temaları

melies-ayaseyahat-scBugünkü tanımıyla bilim-kurgu filmleri 2. Savaş sonrasında Hollywood’da başlar. İlk örnekleri, tekrar aya seyahati işleyen “Destination Moon” (İstikamet Ay) yapıtı (Irving Pichel, 1950) ile “The Conquest of Space” (Uzayın Fethi) (Byron Huskin, 1955) filmidir.

Bugün nasıl ki, kimileri UFO’lara (Teşhis Edilemeyen Yabancı Obje) inanıyorlarsa, o yıllarda da, bugünkü UFO’ların o zamanki karşılığı olan “Uçan Daire” gördüğüne inananlar çıkardı. Uçan Daire ile uzaylıların yabancı gezegenlerden dünyamıza geldikleri söylenir, yazılırdı. Bilim-kurguda bu tema bir dönem öne çıktı. Asıl nedeni ise siyasaldı.

O filmler son derece gerici içerik taşıdılar. Şiddetli Soğuk Savaş yıllarıydı, McCarthyizm ve sonrasında CIA Başkanı Allen Dulles, ağabeyi Dışişleri Bakanı John F. Dulles ve FBI Başkanı Edgar Hoover troykasının dehşetengiz anti-komünizm yılları, 20. yüzyıl ABD’sinin karanlık yıllarıydı. Kasıtlı yarattıkları paranoya içinde, Amerikan halkını Kızıllar/Ruslar gelip, güzel ülkemizi işgal edecekler diye korkutmuşlardı. “The Thing From Another World” (Başka Bir Dünyadan Gelen) (C. Nyby ve Howard Hawks, 1951), “The War of Worlds” (Dünyalar Savaşı) (Haskin, 1953), “Invasion of Body Snatchers” (Vücut Kemiricilerin İstilası) (Don Siegel, 1956) söz konusu gericiliğin örnekleri arasındaydı. Gene “Invaders from Mars” (Mars’lı istilacılar) (William C. Menzies, 1953), “War of Satellites” (Uydular Savaşı) (Roger Corman, 1958) aynı kapsamda, ucuz bütçeli kötü filmlerdi.

Dünya daima tehlikeyle karşı karşıya gösterilirken, aslında hep ABD’li seyircinin kendisini dünyalıyla özdeşleştireceği bilinirdi: onun korkutulması, Başkanına bağlılık, devletine itaat, Tanrı’ya şükran −Amerikan yaşam tarzının, korunması gereken ne büyük nimet olduğuna iman− gibi duygularının güçlendirilmesi istenirdi.

Soğuk Savaş’ın diğer bir boyutu, tabii ki, nükleer korkuydu. Bilim-kurgu yapımcıları o korkuyu da istismar etmekte gecikmediler. Nükleer savaşın dehşetini göstermek bakımından bu filmlerin genel bir yararı bulunsa da, uzaylıların veya birtakım doğa üstü yaratıkların nükleer saldırıları, ister istemez Kızıllar’dan gelecek nükleer saldırı anlamındaydı.

Uyarıcı eserler arasında, Robert Wise’in yaptığı “The Day the Earth Stood Still” (Dünya’nın Hareketsiz Kaldığı Gün, 1951) filminde uzaydan gelen Mr. Klaatu, dünyalılara, eğer nükleer denemelere ve aralarındaki çatışkılara devam etmek suretiyle güneş sistemiyle oynamayı sürdürürlerse, tamamıyla yok olacaklarını söylüyordu. Fred Wilcox ise “Forbidden Planet”de (Yasak Gezegen, 1956) nükleer felaketle mahvolmuş bir gezegeni anlatmaktaydı.

Ama science-fiction sinemasında asıl sıçrama 1957’de dünyanın ilk yapay uydusu Sputnik’in uzaya atılması, 1961’de de Yuri Gagarin’in uzaya gitmesinden sonra oldu. 1960’larda ise detant geldi.

“Queen of Outer Space” (Dış Uzayın Kraliçesi, 1958) Edward Bernds’in, “Visit to a Small Planet” (Küçük Bir Gezegeni Ziyaret, 1960) Norman Taurog’un komedi ve parodi filmleriydiler.

60’lı yıllarda Yeni Dalga sinemasından Francois Truffaut’nun “Fahrenheit 451”i (1966), Jean-Luc Godard’ın “Weekend”i (1967), Roger Vadim’in “Barbarella”sı (1968) anılmaya değer. İtalyan-Fr. yapımı ve zengin kadrolu “La Decima Vittima” da (Onuncu Kurban) (Elio Petri, 1965). “The Damned” (Lanetliler, 1963) o dönemin önemli bir bilim-kurgusudur. Losey’in toplumsal eleştirisi toplumda programlama ve organizasyonun baskıcı niteliğini gösterirken askeriyeyi ve bilim dünyasını hedef alır, Bilim adamlarını −daha doğrusu, finanse edilen her hangi bir projede çalışan bilim adamı tipini− kiralık (fahişe) olarak görür.

“Fahrenheit 451”, kitap okumanın yasaklandığı, kitapların yakıldığı, gizli kitap okuyanın veya bulunduranın ağır cezalandırıldığı, buna rağmen kitapseverlerin illegal örgütlendikleri, dayanıştıkları ve kitap okudukları fiktif bir teknoloji toplumunun baskı rejimini yerer, kültürel mirasın kaybolmasına, reddedilmesine karşı çıkar. (Ama iki yıl sonra gelecek “68 Devrimi” toplumda sığlaşmayı, sıradanlaşmayı hızlandırmış, kültürel mirasın yeni kuşaklarca reddi ya da kanıksanması 68’le başlamamışsa bile, 68 o gidişin sözcüsü olmuştur. Hangi bürokrasinin, hangi küflenmiş kafanın yıkıldığı ise belli değildir. O zamandan kalma politikacı ve de Gaulle’cü Jacques Chirac, Cezayir’li siyasileri öldürüp Seine nehrine atan, derin devlet tarafından kurulmuş paralel polisin şeflerinden Jean-Marie Le Pen’e karşı kurtarıcı olarak yeniden C. Başkanı seçileli henüz bir kaç ay oldu.)

Gene o yıllarda yapılan “2001: A Space Odyssey” (2001’de Bir Uzay Macerası) çok reklamı yapılan bir bilim-kurguydu. Stanley Kubrick’in üç yılını harcadığı film, NASA, Apollo XI’i Ay’a göndermeden 15 ay önce gösterime girdi.

“Silent Running” (Sessiz Koşu) (Douglas Trumbull, 1972) 21. yüzyılda bütün bitki örtüsünün yok olduğu bir dünyada geçiyordu. Son kalan üç bahçenin tahrip edilmesini uygulamakla görevli ekipten birisi isyan başlatıyordu, yani içinde yeşil mesaj taşıyan bir bilim-kurguydu.

“Planet of the Apes” (Maymunlar Gezegeni, 1968) Amerikan sinemasındaki bu türün hayli popüler olan örneklerindendi ve tutunca dört tane daha yapıldı. Televizyonlarda 35 yıldır tekrar tekrar gösterilen “Star Trek” (Uzay Yolu) dizisi, dünyada en çok izlenen bilim-kurgu olmuş, ama sinemaya aktarılan dört filmi ilgi toplamamıştır.

George Lucas’ın “Star Wars” (Yıldız Savaşları, 1977) politik literatüre girmiş, ABD’nin uzaya nükleer tırmanış projesinin gayrı resmi adı olmuştur. Hollywood, 1983’te nükleer savaşın ertesi gününü anlatan “The Day After” (Ertesi Gün) ile bu çok önemli konuya yeniden eğildi (Nicholas Meyer). Daha sonra “Robocop” gibi, “Terminator” gibi bugünün gençlerinin sayısız taklitlerini, devamlarını ayıla bayıla izledikleri kötü örneklerle devam etti. Bilim-kurgunun daha sonraki ustalarından James Cameron'un yaptığı “Aliens” (Uzaylılar, 1986) bir başka tanınmış film oldu.

Bu arada Steven Spielberg’in hasılat rekorları kıran ünlü “E.T.”si (E.T., “Dünyalı Olmayan” anlamına gelen “Extra-Terrestrial”in baş harfleri, 1982), Ron Howard’ın “Cocoon” (1985), gene Spielberg’in yönettiği, Truffaut’nun da oynadığı “Close Encounters of Third Kind” (Üçüncü Tür Yakın Tanışıklıklar, 1977) uzaydan gelenleri daima düşman gösteren alışılmış kalıpların dışında, yabancıları barışçıl ve insan dostu, buna karşı dünyalıları hoşgörüsüz, saldırgan ve güvenlik paranoyağı gören sayılı filmlerdendir. John Badham’ın “War Games” (Savaş Oyunları,1982) ise, bilgisayarında savaş oyunu oynayan bir gencin sinyalinin, ABD nükleer mekanizmasına Sovyet saldırısı alarmı olarak gitmesini ve atom füzelerinin ateşlenmesini konu alır. “Food of the Gods” (Tanrılann Yiyeceği) (Damian Lee, 1989) genetik olarak yetiştirilen bir domatesin açtığı felaketi anlatan Kanada filmidir. Alm.-Fr.-Avustralya yapımı, anti-nükleer film “Bis am Ende der Welt” (Dünyanın Sonuna Kadar, 1991), Fransız Jean-Marie Poire’nin “Les Visiteurs” (Misafirler, 1993), Roland Emmerich’in epeyce hâsılat yapan “Independence Day” (Bağımsızlık Bayramı, 1996), “Fifth Element” (Beşinci Element, 1997) bilim-kurgunun yeni sayılan yapıtlarındandır.

Kızılcık bir sinema dergisi olmadığı için bu yazıda ayrıntılara girecek, türün tipik filmlerini inceleyebilecek kadar yeterli sayfamız yok. Sonuç olarak şu kadarını söyleyelim ki, sinematografik bilim-kurgunun kalitesi her türlü gelişkin insan bilincinin reddedeceği kadar düşmüştür. Hemen ekleyelim: filmlerin müşterileri neredeyse %90’ın üzerinde çocuklar ve gençlerdir. Özellikle çizgi film (desen anime) türünde bütün çocuk ve genç filmleri ve dizileri dünya televizyonlarını kaplamıştır. Bilim-kurgu, en kötü, en gayri insani haliyle, sinemadan çıkıp dört bir yana saçılmıştır. Birincisi, TV’de sayılamayacak kadar fazla ve çok kötü, çok düzeysiz bilim-kurguları her yaştan çocuk ayıla bayıla izler olmuştur. İkincisi, videobantlarını çok geride bırakan DVD ve VCD’ler de yaygınlığın kapsamındadır. Nihayet, science-fiction bilgisayar oyunları her çocuğun odasına girmiştir. Son derece çirkin canavarlarla, sayısız öldürmelerle büyümesinin yaratacağı bireysel ve toplumsal sorunlara girmek bu yazının konusu değil. Ama ne yazık ki, uygar dünyada çocuklar fiktif ve sanal dünyadaki bu şiddetle ve seviyesizlikle büyümektedirler. Batı TV’leri sabahın erken saatlerinde ve akşam öncesinde bu tür çizgi filmlerle doludur. Çocuk okula gitmeden önce ve eve gelince saatlerce bu filmleri seyreder olmuştur. Ayrıca, bilgisayarında Yıldız Savaşları düzenleyerek, uzay gemisi torpilleyerek, canavarları kitle halinde tek başına temizleyerek, hatta gezegenleri havaya uçurarak büyüyen kişi kendi hayatında şiddet uygulamasa bile, dünyadaki savaşları, silahlanma yarışını, nükleer tehlikeyi ve şiddeti kanıksayacaktır.

Son bir nokta daha önemlidir: Zengin ülkelerin marjinallerinin önemli bir bölümünü göçmenler ve kısmen de siyahilerin bazı kesimleri oluştururlar. Büyük kentlerin banliyölerinde yoğunlaşmış bu toplulukların gençlik kuşaklarında şiddet yaygındır. Artık “banliyö gençliği” ya da “banliyö kriminalitesi” gibi terimler ortaya çıkmıştır. O toplumların orta sınıflarının ya da göçmen olmayan işçi ailelerinin çocuklarından çok, göçmenlerin çocukları andığımız türden şiddet ve dehşet filmlerinin tasallutu altındadır. Yani şiddet filmlerinin toplumun marjinalleri üzerindeki kültürel yıkımı çok daha fazladır. Göçmen ailelerin çocuklarının kültürel ikilemleri ve daha fecisi kültürel boşlukları, dışarlanmışlığa duydukları tepki ve öfke, yarınsızlık duygusu ve değersizlik güdüsü, kimlik-benlik arayışı o insanların ruhlarını ve dimağlarını şiddete daha açık hale getirmektedir.

Bu, evrensel olmayan, sadece eski metropol ülkelerin metropol kentlerine özgü bir sorundur, ama Batı’nın aldığı ve alacağı göçün 21. yüzyılın gelişmiş kapitalist dünyasının önemli sorunlarından olduğu hatırlanırsa, fiktif ve sanal dünya şiddetinin pazarının süreceği de ortaya çıkar.

Refik Zerengil, Kızılcık, sayı 14, Kasım/Aralık 2002, s. 61-62.

(Resim: G. Méliès, “Ay’a Seyahat,”  ilk bilim-kurgu filmi, 1902.)

Hegemonya felsefesi

TÜSİAD'ın himayesinde bir derneğin (Kal-Der) düzenlediği “Devlet Kalitesi” temalı bir konferansa katılan Fukuyama, küreselleşme ve AB ile yatıp kalkan büyük Türk sermayesini ve AB’yi şizofrenik bir tutku haline getirenleri, “Siz AB üyeliği konusunda karşınıza çıkacak asıl bariyerlere henüz toslamadınız,” diyerek uyardı.

Türkiye’nin AB üyesi olabilmesinin faraza falanca ülkenin NAFTA üyesi olması türünden “kolay” bir şey olmayacağına zaten aklı eren herkes dikkat çekmektedir. Avrupa Konvansiyonu Başkanı, eski Fransa Cumhurbaşkanı Valery Giscard d’Estaing’in, “Türkiye'nin üyeliği AB’nin sonu olur,” demesi de budur. Almanya’nın eski başbakanlarından Helmut Schmidt, AB-Türkiye ilişkilerinin tarihsel nedenlerden ötürü hep dışsal bir ilişki olarak kalması gerektiğini zaten dilinden hiç düşürmemiştir. Bunlar, “gerçek Avrupalılık” denilen şeyi belirleyen tarihsel mekândan gelen seslerdir.

Türk burjuva sınıfının dikkatine sunulan bu nokta, Türkiye'de emekçi sınıfların tarihsel misyonu açısından bir gelecek tasarlama iddiasından vazgeçmeyen solun da, bu sol bu türden sorunları tartışıp aşmadığı için, dikkatini çekmelidir. Avrupa Birliği denilen proje, Avrupa sermaye sınıfı yeni bir uygarlık ihtiyacında olmadığı için, bir yeni uygarlık projesi değildir; toplumsal evrime önerilmiş yeni bir demokratik model de değildir, çünkü Avrupa sermaye sınıfının “demokrasi” denilen şeyden bıkkın olması için yeterince nedeni vardır. Birlik yoluyla aradığı şey, esas itibarıyla, bugüne kadarki “demokratik evrim” modeli içinde kaybettiklerini geri alarak hegemonya savaşında ABD”nin ve Japonya”nın gerisine düşmemektir.

Türkiye’nin büyük sermayesi AB’yi vazgeçilmez görmektedir. Çünkü çaresizdir, nereye konulursa orda duracaktır. Şimdilik AB’nin çeperine konulmuştur. Sonuç, emperyalist hegemonya savaşı netleştikçe görülecektir.

ABD-AB ÇATIŞMASI

TÜSİAD’ın konuğu Fukuyama, Türkiye’ye, duracağı bir yer ararken Batıya fazla sokulmamasını da tavsiye etti. Çünkü ona göre, “küreselleşen dünya”, “ABD patentli dünya”dır ve bunu kabullenemeyenlerle ABD arasındaki çatışma önümüzdeki yılların temel gündemi olacaktır. Küreselleşmenin ABD patentli gelişmesini kabullenemeyenlerin başında da, Fukuyama’nın analizine göre, AB gelmektedir ve bu nedenle, ona göre, dünyanın yakın geleceği AB-ABD çatışması ekseninde belirlenecektir.

Fukuyama bu çatışmada ABD tarafının tutulmasını tavsiye etmektedir. Ona göre insanlığın geleceği ya da gelecekteki insanlık bugünkü ABD devlet ve demokrasi modeline göre oluşacaktır; çünkü ortaya konulmuş her hangi bir başka evrensel öneri bulunmamaktadır. ABD’nin yeryüzünün kendisi dışında geri kalanı ile çatışmalı bir sürece girmiş olmasının temelinde de bu yatmaktadır. Avrupa ülkeleri zaten ulusal devlet modellerinden vazgeçmedikleri gibi, Avrupa içinden önerecekleri bir evrensel devlet modeli üretme çabası içinde de değildirler. Evrensel bir önerisi ve iddiası olmadığı için de Avrupa her hangi bir yer ve olay için söz sahibi olamaz ve olmamalıdır.

Fukuyama zaten ABD’nin devlet ve demokrasi modelinde “Tarihin Sonu”nu bundan on yıl önce görmüş ve duyurmuştu. Şimdi bu tezini şarlatanca “sulandırıyor” ve kendisinin ABD modelinde gördüğünün, Hegel’in Fransız Devrimi’nde gördüğü “şey” ile aynı şey olduğunu söylüyor.

Bu da yalan, çürük ve yavan. İnsanlık niçin daha güzel ütopyalar kurmasın? Fransız Devrimi’nin felsefi tepe noktasından görünen gelecek bile Fukuyama’nın ABD modelinde gördüğünden bin kat daha ilerdedir.

Nitekim Fukuyama İstanbul’da konuşurken kafasının içinden, eleştiricilerinden biriyle geliştirdiği polemiği de paranteze alıp aktardı ve Negri’nin İmparator kitabında vardığı sonuca benzer bir sonucu kabullenmeye −en azından tartışmaya− açık olduğunu ima etti. Buna göre Fukuyama’nın “Tarihin Sonu” olarak gördüğü, ABD’nin sonu imiş!

“TÜRKİYE MÜSLÜMAN KALMALI”

Fukuyama büyük Türk sermayesine sunduğu analizinde Türkiye’ye duracağı bir yer tavsiye etti ve bunun “Müslümanlık” olduğunu belirtti. Ona göre “Müslümanlık” demokrasi yaratamıyordu. Bu da, laiklikle bağdaşamadığı için oluyordu. Laiklikle “bağdaşan” bir Müslümanlık, sadece Türkiye’de ve Kemal Atatürk’ün dehasıyla gerçekleşmiş ve bugüne kadar korunabilmişti. Buna devam edilmeliydi. Çözümleme toplumun bizzat kendisi tarafından zaten gerçekleştiriliyordu. İma ettiği, o konuştuğu sırada ayak sesleri duyulan AKP iktidarıydı. Türkiye AKP ile gelecek olan modele sarılmalıydı. Bu model bütün İslam dünyasını, değiştirmese bile, Batı ile birlikte yaşama noktasına çekebilirdi.

Böylece Türk medyasının ve Batı’cı “kanaat önderleri” cemaatinin her fırsatta Türkiye’yi dünya Müslümanlarına imrenilecek bir “örnek” diye gösterme tutkusunun ne gibi ve hangi Batılı “kanaat imalatçısı” çevrelerden beslenmekte olduğuna da ışık tutulmuş oluyor. Tabii, diğer Müslüman ülkelere örnek olacaksanız, Müslüman ülke olmanın erdemine de vakıf olacaksınız!

Ne var ki, Fukuyama’nın, öne çıkardığı ABD modelini, 11 Eylül nedeniyle demokrasisi açısından, şirketlerinin sahte bilançolarla piyasayı aldatmalarından ötürü kapitalizmi açısından savunmakta “güncel” küçük bir güçlüğü vardı. Bunu, “Kapitalistler dürüst olmalılar, güven sarsıcı işlerden kaçınmalılar,” diyerek “çözdü”!

Buna göre Türk büyük sermayesi bundan böyle dürüst olacak. Müslümanlıkla daha bir harmanlanmakla da herhalde bunu daha kolay başarabilecek!

DÜNYA BU, BAŞKASI YOK

Türkiye solunun belli bir kesimini de etkisi altına alan ve kafaları toptan yeni ve başka bir seçenek aramaktan alıkoyan parlak dünya ve gelecek tahlilleri böyle ise −ki böyle ve Fukuyama’nınki en “parlak”larından biri− vay halimize ve bu tahlillere yaslanarak toplumun demokratlaşmasına bel bağlayan solcuların vay haline!

Türk sermaye sınıfının açmazda olduğu besbelli. Fukuyama’nın peşine takılsa da, takılmasa da gideceği yer değişmiyor, değiştirilemiyor. Hiç bir teori Türkiye’deki kapitalizme, olabileceğinden başka bir açılım sağlamayacak. Türkiye kapitalizmi laik-Müslüman kalsa da, AB’nin peşini kovalasa da, ABD modeline bir yerinden ve taşeron sıfatıyla tutunmayı başarsa da, buradan öteye gidemeyecektir. Aradığı yolu açacağını umduğu siyasetleri bir bir deneyerek tüketmiş olduğundan, siyasete de güveni kalmamıştır. Ne durumda olduğu, son çare yılana (AKP’ye) sarılmasından bellidir.

Oysa Türkiye’de yaşayan milyonlar için “başka” seçenek yok değil. Salt Türkiye'ye özgü ya da “laiklikle bağdaşan bir Müslümanlık” doğrultusunda olması da gerekmiyor. Türkiye insanının “tarihsel” geleceğinin Türk burjuvazisinin ulusal ya da evrensel ütopyası yönünde tecelli etmesini beklemek −ve özlemek− o insanın o ütopyayla uzlaşmaz çelişkisini kaale almamakla mümkündür ancak. Türkiye'nin geleceği, dünya halklarının geleceğidir. Diğer bir ifadeyle, başka bir dünya mümkünse Türkiye’nin yeri oradadır. Onun da ne AB kapitalizminin Avrupa modeliyle, ne de Fukuyama’nın “emperyal” ABD modeliyle bağdaşır yanı vardır. Türkiye sermaye sınıfı tıkanmış bir yolda direnebilir, çünkü onun başka çaresi bulunmamaktadır, ama burada kalınarak kaybedilen zamanın ağır ceremesini emekçiler çekmektedir. Bu tıkanmış yol üzerinde gösterilen “sabır”a da solculuk denmez.

Kumda oyun oynayan solculuğun zamanı geçmiştir. Bundan böyle artık solun büyük iddiası yüklenilmeden solcu olunamaz. Fillerin kapıştığı bir dünyada ayaklar altında dolanmakla bir yere varılamaz. Türkiye solu bildiği “eski” doğrularını içselleştirip yeniden üreterek işini görmeye koyulmanın yolunu bulmalıdır.

Ömer Bedri Canatan, Kızılcık, sayı 14, Kasım/Aralık 2002, s. 25-26.

“Yuppiler” ve teknoloji

Belki de hiç yan yana gelmemesi gereken bu iki kavram, son yıllarda neredeyse birbirinden ayrılmaz oldu. “Gelmemesi gereken” diyorum, çünkü yuppi takımı teknoloji üretiminin hiç bir aşamasında devrede değildir; ne araştırma, ne geliştirme, ne de proje aşamasında... Onlar sermayenin yönetiminden sorumludur ve genellikle kendilerini “ekonomist” olarak tanımlarlar. Patronların gözdesi olan yuppilerin en etkin yardımcıları da, şirketlerin mali danışmanlığını yapan akademisyenlerdir. Prof., Dr. gibi unvanlara sahip olan bu “destek bölüğü”nün de −aynı yuppilerde olduğu gibi− teknolojinin geliştirilmesiyle bir ilgisi yoktur. Burjuva sınıfının aslında topyekûn −destek bölüğü dâhil− “teknolojinin gelişme sürecinden, dayandığı bilimsel temellerden ve nasıl bir ivmeyle yol aldığından haberi yoktur, ancak her an teknolojik gelişmenin sonuçlarıyla karşı karşıyadır ve onun müşterisi konumundadır.

Burjuvazi teknolojinin tüketicisidir, yaratıcısı değil. Ne ki, teknolojinin tüketimi biçiminde giderek ağırlaşan ve yaygınlaşan bir sorun olduğunu düşünüyorum. Burjuvazi teknolojiyi tüketirken tüm danışman ve yönetici kadroları aracılığıyla abartılı bir söylem sergileyerek, neredeyse bir “teknoloji kültü” yaratmıştır.

Tekrarlana tekrarlana zihnimize nakşedilen sözcüklerin bir taraması yapıldığında, söz konusu teknoloji kültünün nasıl yaratıldığı saptanabilir. Yuppi söylemindeki kilit sözcük ve kavramların ortak özellikleri, dinleyiciye hiç bir düşünme aralığı, ya da eleştiri payı bırakmadan kullanılmasıdır. Söylemin sonunda, bu özelliğin altının çizilmesi amacıyla da, sıkça duyduğumuz bir vurgulama yapılır. Örneğin: “Efendim, globalleşmeye karşı çıkılamaz. Bu aynı yer çekimi, yağmur, fırtına gibidir... Doğa olayı gibi bir şey...”

Burjuvazinin gözdeleri ve destek bölüğü ne zaman ağzını açsa, kendilerine yöneltilen sorulara hep aynı yanıtı vermektedir. “Dünya artık değişmiştir... Bilgi çağındayız... İletişim çağına geçtik... globalleşen bu dünyada...” gibi.

Kendilerine değişikliğin hangi yönde olduğunu, nasıl sanayi toplumunu geride bırakıp bilgi toplumuna geçtiğimizi, ya da globalleşmenin temelinde yatan şeyin ne olduğunu sorduğunuzda, çıkış noktası tektir: “Çünkü, teknoloji çok ilerledi ve de hızla ilerlemeye devam ediyor...”

Yaratmaya ve yaşatmaya çalıştıkları teknoloji kültünün televizyon kanallarında, gazete köşelerinde, panellerde, seminerlerde, her türlü konferans ve toplantıda tanıtımının ve propagandasının yapıldığını görüyoruz. Doğrudan, yani üzerinde herhangi bir tartışmayı gerektirmeyecek tarzda sürdürülen bu yapışkan söylemin “teknolojinin ilahlaştırılması”ndan kaynaklandığını söyleyebiliriz.

Son on yılda, içinde globalleşme ve teknoloji sözü geçmeyen çok az sayıda makale vardır. Neredeyse beyinlerde uyuşturucu etkisi yapan, üstelik de bağımlılık yaratan “yapışkan söylem”in kafamı kurcalayan iki yanı var. Birincisi, teknolojiyi ilahlaştıran ve onun hiç durmadan geliştiğinden söz açanların, aslında teknolojinin yaratılmasıyla hiç ilgisi olmayan ve bu işten hiç mi hiç anlamayan kişiler olması bir rastlantı mı? İkincisi, bu tutumun sürdürülmesinin hedefi ne olabilir?

Geçmiş yüzyıllarda aynı yapışkan söylem “doğanın ilahlaştırılmasında” da kullanılmıştır. Doğa olayları abartılı biçimde anlatılmış, bunlara olan bitenin dışında anlamlar yüklenmiştir. En ünlüsü, Kızıldeniz’in ortadan ikiye yarılarak Musa Peygamber’e yol vermesidir. Bu tür anlatıma bugün artık pek rastlamıyoruz, ama eski yazılı metinlerde “fırtınanın kırbaçladığı denizler”in, “erişilmez zirveler”in, “sürekli şarkı söyleyen ormanlar”ın hep kullanıldığını görüyoruz. O zaman da bunları yazanlar elbette doğa bilimcileri değildi, bugün yuppilerin teknoloji geliştiren bilim adamı olmamaları gibi.

Geçmişte bir konu daha ilahlaştırılmıştır. O da kadındır. Bu konuyu incelediğimde, burjuvazinin kadrolarının teknoloji kültünü yaratırken en fazla bu örnekten yararlandığını gördüm. Burada kullanılan dile baktığımızda, bunun erotik bir içerik taşıyan, ancak yine insanları doğrudan etkilemeyi amaçlayan, onlara hiç düşünme payı bırakmayan yapışkan bir söylem olduğunu görürüz.

Kadın ilahlaştırıldığında “dişi”leşir. Karşı konulmaz ve baştan çıkarıcı bir kadın söz konusudur. Özellikle 19. yüzyılın ikinci yarısında tüm Avrupa’yı saran femme fatale (baştan çıkarıcı kadın) tipinin ünlü kahramanları günümüze kadar ulaşmıştır. Çoğumuz Carmen, Salome, Lulu adlarının neyi çağrıştırdığını biliriz.

Bu erotik yapışkan söylemde yalnızca kadının çekiciliği değil, aynı zamanda onun “şeytani” yanının da öne çıkarıldığını görürüz. Böylece kadının baştan çıkancı özelliği, ağına düşürdüğü erkeğin çaresizliğini anlatır, ya da erkeğin baştan çıkmasına gerekçe hazırlar. İlahi güzellikle bütünleşen şeytani çekicilik, giderek erkeğin “masumiyetinin kanıtlanması” işlevini görür. Erkek baştan çıkarılmıştır ve bütün olanlar onun iradesi dışında cereyan etmektedir.

Teknolojinin ilahlaştırılmasında kullanılan söylemde, erotizmin yerini “globalizm” almıştır. Bu söylem elbette kapitalizmin alabildiğine palazlanıp edepsizleştiği bir yüzyılın sonunda çıkacaktı ve elbette bir işlevi olacaktı. “Bilgi çağına geçtik,” “Sanayi toplumu değerleri geride kalmıştır,” derken, insanlığın üretim denilen olaydan vazgeçmediğini; hala işçiliğin ve işsizliğin ekonominin ve sosyal yapının en önemli sorunu olduğunu biliyorlar. Bilmeseler, kapitalizmin her içine girdiği krizden sonra niçin önce işçi ücretleri dondurulup, sonra da çalışma saatleri uzatılıyor, ya da işçiler işten çıkarılıyor? İşsizlerin sayısı belli bir oranın üstüne çıkıp, geride kalanların da ücretleri azaldığında ortalığı saran telaş neyin nesi? Sanayi toplumu geride kalmıştır derken, ekonomik krizin en önemli ve yakıcı sonucunun işsizlik ve batan sınaî kuruluşlar olduğunu söylemenin bir çelişki olduğu açıktır. Ekonomik kriz derinleştikçe sömürünün hem enine, hem boyuna genişletilmesinden başka çıkar yol bulunamıyor. Bütün ince ve karmaşık hesaplardan, yapılan onca üst düzey gizli toplantılardan, hazırlanan dosyalar dolusu raporlardan sonra bulunabilen çözüm pek kaba saba değil mi, sizce de?

Bu noktada akla bir soru daha geliyor: Ekonomik krizlerin sosyal sonuçları olmasa, bir krizden söz edilebilir mi? Elbette, hayır... Peki, toplum bunalmış ve patlama noktasına gelmişse, onu yönetmek kolay mıdır? Hayır, değildir... Yaşanan gerçeklerin neler olduğunu biliyoruz. Bu konuda daha fazla örnek vermemiz gerekmez. Ancak, mengeneye sıkışmış olan geniş kesimlerin acılarının hangi masallarla dindirilmek istendiğini; ayrıca, hem sömürünün artırılıp, hem de zorlanmadan yönetmenin nasıl mümkün olabileceğini merak ediyoruz.

Burjuvazi tüm etkin kadrosuyla ve destek bölüğüyle uzun bir süredir, “Sağ ve sol siyasi anlayışlar artık sona ermiştir,” derken, sömürü düzeninin −bırakınız ortadan kalkmasını− daha da derinleşip topyekûn sömürü haline geldiğini elbette biliyor. Uluslararası sermaye ne yaptığını bilmez mi?

Kapitalizmin en gelişmiş ülkesi olmakla övünen ABD’de toplam üretimin yüzde 70’inin 330 şirket tarafından gerçekleştirildiğini, kalan yüzde 30’unun 12 milyon şirket tarafından sağlanabildiğini bilmezler mi? Bizim yerli malı yuppilerimizin öykündüğü “pazar ekonomisi” bu olsa gerek... Yine ABD’de yalnızca üç şirketin (General Motors, Exxon ve General Electric) gelirlerinin ABD’deki toplam tarım, ormancılık ve balıkçılığın gelirinden fazla olduğunu bilmezler mi? Bunu bilenler, globalleşmenin anlamının pek de öyle anlatıldığı gibi hayırhah bir içerik taşımadığını bilmezler mi?

Teknolojinin ilahlaştırılması ve globalizm söylemi bana göre, sonu gelmez bir iştiha ve açgözlülükle, sürekli daha fazlasını talep etmekten öte bir fikre dayanmayan kapitalizmin, tarih boyunca yeryüzüne yaydığı ve giderek de arttırdığı adaletsizliğin, unutturmaya çalıştığı köle ticaretinin, vahşetle açıklanabilen paylaşım savaşlarının “masumiyet çizgisi”ne çekilmek istenmesi gayretidir.

Denmek istenmektedir ki, “Teknolojik gelişmeler sonucu ortaya çıkan globalizm, kaçınılmaz ve karşı çıkılmaz bir olaydır. Kendiliğinden gelişen, ilahi bir şeydir. Aynı zamanda baştan çıkarıcı ve çekicidir. İnsanları sömürüyoruz, ama buna karşı koyamıyoruz, çünkü teknolojinin ilahi gücü ve cazibesi bizi bunu yapmaya zorluyor. Bundan böyle de, uygulanacak tüm emperyal saldırılar ve yapılacak kanlı savaşlar için şimdiden özürlü bir yanımız olduğunu kabul etmelisiniz..."

Sanıyorum, bugüne kadar barıştan yana tek bir söz söylemeyen uluslararası sermayenin, teknoloji mabedinin içinden niçin hiç çıkmadığı anlaşılıyor.

Bir de, yeryüzüne vahiy gibi indirilen globalizmin en belli başlı taşıyıcısı olan teknolojinin hangi kaynaklardan beslendiğini araştırmak gerekiyor. Kendini globalizmin süvarisi diye tanımlayan ABD’nin (New York Times yazarı Friedman) teknolojiyi nasıl bir bütçeyle desteklediğini merak ettim. 2002 bütçesinin yüzde 52’sini oluşturan, yaklaşık 400 milyar dolarını silahlanmaya, yüzde 6 dolayında bir payı da eğitime ayıran Bush hükümetinin teknolojinin geliştirilmesi için gerekli fonları nerede sakladığı belli oluyor. Büyük bir yüzsüzlükle “savunma bütçesi” diye adlandırdığı bu saldırı bütçesi, bize teknolojinin evvel emirde silah endüstrisi için gerekli olduğunu, kırıntısının da sivil alanda kullanıldığını gösteriyor. Yuppi takımının, barış taleplerini bir fantezi, savaşmayı ise akılcılık olarak görmesi boşuna değil.

Her baktığı yerde dolar işareti gören, onu elde etmenin dışında başkaca hiç bir eylemi rasyonel bulmayan sermaye sınıfının ülkemizdeki en önemli temsilcisi TÜSİAD’ın Ekim 2002’de yaptığı bir açıklama, bu dediğimin desteksiz olmadığının kanıtıdır. Bu açıklamada TÜSİAD başkanı yakın gelecekte yaşanması çok muhtemel bir Irak savaşında Türkiye’nin ABD ile sıkı bir pazarlığa girip, kendisine sağlanacak askeri ve siyasi desteğin karşılığında tekstil kotalarının artırılması yönünde görüşmeler yapmasını salık vermiştir! Bu eşi benzeri duyulmamış kurnazlığın geniş kapsamlı katılımla gerçekleştirdikleri Yüksek İstişare Kurulu’nda oluştuğu anlaşılıyor. Kimler yok ki orada... Yedi düvele bol bol nasihat veren Sakıp Ağamız, Vehbi Bey’in saygıdeğer veliahdı Rahmi Beyler, burjuvazinin en seçkin temsilcisi Eczacıbaşı, v.b.

Böylesi bir siyaset bezirgânlığı bugüne değin ne eleştirildi, ne de yadırgandı. Hele hele söz konusu açıklamanın, başbakan Ecevit’in bu haberden bir hafta önce, “Sürükleneceğimiz olası bir savaşta bir nesil ağır kayıplar verebilir, çok kaygı duyuyorum...” sözleriyle ifade ettiği, yakın tarihimizin en ciddi tehlikesini işaret eden uyarısının ardından yapılması, aklı başında herkesi çileden çıkartacak niteliktedir.

On binlerce genci ölüme götürebilecek bir savaşın, bize kaç top kumaş sattıracağını hesaplayan TÜSİAD’ın bu tutumu niçin yankı bulmuyor ve kınanmıyor? Bu soruyu yanıtlamaya çalışırsak, sürdürülen düzenin insanlığı hangi ufuklara taşımak istediğinin de yanıtını bulabiliriz sanıyorum.

Bu arada tam anlayamadığım bir söyleme daha değinmeden edemeyeceğim. Globalizmin yanı sıra, serbest piyasa ekonomisinin vazgeçilmezliğinden söz eden yuppiler ve danışmanları akademisyenler, bize örnek olarak ABD’yi gösteriyorlar. Peki, ABD petrol tekelleri Pentagon’suz, silah endüstrisi de devlet bütçesine dayanmadan ayakta kalabilir mi? Kalamazsa ABD kapitalizmi batmaz mı? Sözünü ettikleri piyasa da bu yıkıntının altında parçalanmaz mı? Soruyu bir de şöyle sorabiliriz: “Serbest piyasa ekonomisi neden hep savaşmak zorunda kalıyor?”

Teknoloji abartılı biçimde yüceltilerek globalizmin yapışkan bir söylemine dönüşmesi, ancak arta kalan moral direncin devre dışı bırakılmasıyla sağlanabilirdi, bu da eldeki tüm olanaklarla gerçekleştirilmektedir. Yapılan yalnızca çirkin, zevksiz ve aptalca değil, aynı zamanda da tehlikelidir.

Orhan H. Aydın, Kızılcık, sayı 14, Kasım/Aralık 2002, s. 22-24.

S14 kapak"Bir serap oldu"
KIZILCIK

Yeni dönem

Neden Irak? 

Türkiye ve Kürtler

Hayat ağacı
Kuşatma / Halk kimindir? / "Kurucu Meclis" / Nasıl gitmeliymiş? / Ecce Rosa! / Amerikan tarzı laiklik / Bilgi kirlenmesi / Uzan'ın parası / Kim kimi kandırıyor? / Aferin! / "Sert tepki" / Sosyal patlamaymış! / Hükümet / Garabet / Kırk yıllık Yani / Sana ne? / Hürriyet'in gafı

Seçim sonuçlarının anatomisi
İzzettin Önder

Floransa raporu
Gaye Yılmaz

Sürdürülebilir istismar
Dr. Turgay Yerlikaya

"Yuppiler" ve teknoloji
Orhan H. Aydın

Hegemonya felsefesi
Ömer Bedri Canatan

"...gibi" hissetme halleri

Özgürlük, hemen şimdi!

Avrupa Birliği ve küreselleşme
Yalçın Yusufoğlu

Rifkin ve Negri'nin eleştirisi
Çalışmanın sonu mu, köleliğin Rönesansı mı?
Constantine Georg Caffentzis

Millete ve halka dair
Halim Togan

Tıkanma var. Ne yapmalı?
Mehmet Özgen

Seçim değerlendirmesi
Kaan Toker

Brezilya'da umut ve korku
Zeki Yavuz

NATO'ya yüklenen işlev

Sanat-Kültür-Kitap
Anı (Melih Cevdet Anday)
T.A.

Bejan Matur
Konur Ertop

Mermer, bronz... plastik!
T.A.

Şiddet hizmetinde bilim kurgu
Refik Zerengil

Belge
"Unutmayın! Onlara ırak ama bize yakın!"
Savaşa Hayır! koordinasyonu

"Kurtarıcı"ydı, diktatördü, bağımsızlık sembolüydü
Simon Bolivar

Sayı 14'ün tamamına buradan (PDF - 10,6 MB) erişebilirsiniz.

© KIZILCIK 2000–2026. Tüm hakları saklıdır. · Hakkımızda