Metin Çulhaoğlu'nu, sosyalist mücadelenin değerli bir yoldaşını kaybettik. Siyasal mücadelenin her alanda, her koşulda ama her zaman örgütlü yapılacağını vurgulayan, günümüze de uygun göndermeler taşıyan, 1986 yılında Görüş dergisinde yayınlanan bir yazısıyla onu anıyoruz.
Legal sol parti önerisine yaklaşımda, sorunu salt yasal olanaklar çerçevesinde ele alan tutum aşılmışa benziyor, Bunu, kısa sürede alınan önemli bir yol olarak görmek gerek. Bugün ise, kanımca oldukça hassas bir noktaya gelindi. Bu noktada atılması gereken adım, tarihsellik-güncellik bağını aynı gündem maddesine ilişkin olarak doğru kurabilmektir.
Tartışmaya buradan başlamak istiyorum.
Bilimsellik, verili gerçekliğin tarihsel boyutlarıyla birlikle ek alınmasını gerektiriyor. Gerçeklik, güncel olgular katalogu değildir. Her durumda, birikmiş tarihselliklerin ürünüdür. Ama sosyalistler için bu temel yaklaşımının da ötesine geçmek gerekiyor. Sosyalistler, güncel’in içerdiği tarihsellikleri görmenin ötesinde, sosyalist hareketin gelişimini aynı tarihselliklerin odağı olarak ek almalıdırlar. Başka deyişle, geçmiş dinamikler sonucunda hareketin bugün ulaştığı evre ve bu evrenin dayattığı görevler, sosyalistler için, yaşanan gerçekliğin sınıfsal özünü belirleyen en önemli halkadır.
Legal sol parti sorununa yaklaşımda da, tarihsellik-güncellik diyalektiğinin bu özüyle yakalanabilmesi, en kritik noktayı oluşturur. Gerçekliğe bakarken odak noktayı salt güncel’in görünürdeki en kapsamlı çatışmasıyla, diyelim bir “demokrasi-anti demokrasi” çelişkisiyle sınırlamak, sadece demokratlıktır. Sade demokratlık, güncelcilik ve tarihsizliktir. Aynı güncelliğe bakan sosyalist ise onun derinliklerindeki tarihsel gelişim çizgisini yakalar. Kendi öz hareketine ilişkin olarak sorunlara, bu çizgiyi ve onun dayattığı görevleri eksen alarak bakar.
Demokrat ve sosyalist bakış açıları arasındaki farklılık başka türlü de açıklanabilir. Demokrat bakış, Türkiye’nin son çeyrek yüzyılını “demokrasi”, “nisbi demokrasi”, “açık baskı”, “faşizm” türü ve hepsi de belli bir demokrasi kavramını baz alan süreçlerle açıklamaya çalışır. Burada, söz konusu kavramların içeriğini tartışmıyorum, yalnızca bir yaklaşım biçimini vurgulamaya çalışıyorum. Sosyalist bakış ise, aynı dönemi oldukça farklı bir mercekten değerlendirir. Sözgelimi, şöyle bir yaklaşım ortaya koyabilir: Önce, çeşitli sosyalizm modellerini, ham biçimleriyle ve yeni tanışılan kavramlar aracılığıyla tartışan 61-68 emekleme dönemi, sonra da daha dağınık ve kopuk süreçlerde, ulaşılan nihai modellerle uyumlu stratejilerin oluşturulmaya çalışıldığı 68-85 dönemi... İkincisi için, “gençlik dönemi” de denebilir.
Aradaki fark söyle belirginleşiyor: Sade demokratın, yakın geçmişe, bir sosyalistin sınıflamalarıyla bakabilmesi mümkün değildir. Oysa bir sosyalist, yakaladığı ana tarihsel gelişim doğrultusunu ek takviyelerle netleştirmek için pekâlâ “demokrasi”yi baz alan kavramlara da başvurabilir. Bu, sosyalistin önce sosyalist sonra da onun ürünü olarak demokrat, demokratın ise yalnızca demokrat oluşunun metodolojik alana yansımasıdır.
Bütün bu söylenenlerden çıkarılabilecek bir sonuç da şu olsa gerek: Sosyalist hareketin gelişimi açısından bakıldığında, bugünkü güncelliğin özünü, yaşanması mutlaka gerekli bir “olgunlaşma” sürecinin görevleri oluşturmaktadır. Legal sol parti önerisi de, en başta, böyle bir sürece yapabileceği katkılarla anlam kazanmaktadır.
Bu, sol partinin önünde duran güncel demokrat görevlerin yok sayılması biçiminde anlaşılmamalıdır. Sosyalist hareketin gelişim sürecini temel aldığı için, salt bu nedenle, anti demokratik baskılara, sosyalistlere yönelik yasaklara, cezaevlerindeki durumlara, vb. duyarsız kalacak bir tipolojinin var olabileceğine hiç inanmıyorum. Sonra, güncel demokrat görevler o denli vurgulandı ki, böylesi bir malum’u tarif için yeni katkılara gerek kalmadı. Buna karşılık, temel eksen sayılması gereken sosyalist hareketin gelişimi sorunu ve bu süreçte kendini dayatan “olgunlaşma” evresi üzerinde yeterince durulduğu söylenemez. Oysa, bir sol partiyi gerekli kılan nesnellik asıl bu alanda yatmakta, çözüm bekleyen sorunlar da gene aynı alanda doğup büyümektedir.
Kısaca, bunlara değinmeye çalışacağım.
Tekil birey, çocukluğunu, gençliğini, olgunluğunu vb. kendisi olarak ve kendinde yaşar. Toplumsal-siyasal hareketler ise, kaçınılmaz biçimde, kendi gelişim evrelerini daha çok farklı kuşaklarla ve bu kuşaklara özgü yeni dinamiklerle yaşıyorlar. Gene de, özel olarak sosyalist hareket söz konusu olduğunda bir yanda verimli bir teorik özün ve tarih bilincinin varlığı, öte yanda deneyimli kadroların etkinliği, kuşak farklılıklarına karşın, tarihsel bütünlük ve sürekliliği sağlayabiliyor.
Tarihsel bütünlük ve süreklilik, Türkiye sosyalist hareketinin en önemli sorunudur. Köklü bir sorunudur. Emekleme ve çocukluk dönemleri artık geride kalmış bulunuyor. Gündemde, bir olgunlaşma dönemi var. Gerekli olanı aynı zamanda olanaklı kılan, deneyimli kadrolarla, genç, dinamik ve hepsinden önemlisi bir soysuzlaşma döneminde bile tercihini sosyalizmden yana yapmış unsurların toplumumuzdaki varlığıdır.
Bu, önemli bir potansiyeldir.
Örgütsel yapı, sözü edilen unsurların varlığında ifade bulan nesnel potansiyeli kolektif öznel güce dönüştürecek mekanizmadır. Böyle bir mekanizmanın şu ya da bu biçimde devreye sokulamaması durumunda, genç ve dinamik unsurlar inkârcılığa, daha eski kadrolar ise fosilleşmeye itileceklerdir. Bu Türkiye sosyalist hareketinde hakkı yeterince verilmeyen, çok ciddi bir tehlikedir. Nüveleri daha bugünden görülebilmektedir.
En açık biçimiyle söylenebilir: Olgunlaşma süreci, eski kadroların yeni sınıfsal dinamikleri, yeni unsurların ise köklü tarihsel bağları aynı kolektivite içinde yakalayabilmeleri, böylece ortaya ortak bir tarihsel irade koymaları demektir. Legal sol partinin temel işlevini burada görüyorum. Sosyalist hareket, emekleme döneminde her şeye karşın bir ana eksene, TİP’e sahipti. Gençlik dönemi, böyle bir ana eksene tanık olmadı. Yeni bir legal sol parti, karşısında alınan tutum ne olursa olsun, olgunlaşma döneminin ana ekseni işlevini görebilecektir.
Sol parti, bir “başlangıç” değil, bir devam olacaktır.
Metin Çulhaoğlu, Görüş, sayı 10, Eylül 1986, s. 10.