goncharov oblomovSerol Teber’in geçen sayıda yayınlanan “Oblomovlar” yazısı bende dünya edebiyatının büyük karakterlerinden Oblomov üzerine yazma isteği uyandırdı. Çünkü Oblomov’a haksızlık edildiği kanısındayım.

Sözcüklerin veya deyimlerin yaygın olarak yanlış kullanılması sonucunda doğrunun yerini almasına Osmanlıcada galât diyorlar. Yanlış olan kullanım bazen doğrunun yerine o denli geçer ki, eskiden “Galât-ı meşhur, lisan-ı fasihe yeğdir” denirmiş.

Kanımca Oblomov da böyle galât olmuş bir kavram. Galât olmuş, çünkü aydınların terminolojisinde tembelliğin, uyuşukluğun, üşengeçliğin, boş vermişliğin simgesi haline gelmiş. Bireysel bir betimleme olmaktan da çıkmış, toplumsal bir eleştiri halini almış.

Otuzlu yaşların ortasında bulunan Oblomov, ailesinden kalan gayrimenkullerin getirisiyle geçinmektedir. Esas olarak gelir, St. Petersburg’a hayli uzaktaki topraklardan gelen ve her yıl daha da azalan ranttır.

Yatağından hiç çıkmaz. Çıkacak olsa, robdöşambrdan başka bir şey giymez. Her gün kalkıp gitmeye, işlerini yoluna koymaya niyetlenir, ama saatler geçince vazgeçer, işleri ertesi güne bırakır. Yapılması gerekenler daha sonraki güne, daha daha sonraki güne kalır...

Misafirlerini odasında, hatta yatağında kabul eder. Bütün yaşantısı o oda içinde geçer. İyi ki çocukluğundan beri tanıdığı Zahar adlı yaşlı bir uşağı vardır. Yemeğini yapar, odasına getirir götürür, evi temizler, kapı çalındığında gider açar, hatta İlya İlyiç’in kaybolan mendilini homurdana homurdana arar, “eşyalarınıza hiç sahip çıkmıyorsunuz” diye tarizde bile bulunur. Yani Zahar sayesinde Oblomov odasından ve yatağından çıkmaya ihtiyaç duymaz. Ama Zahar aynı zamanda Oblomov’un fazlasıyla biteviye yaşantısında hiddetlenmenin, bağırıp çağırmanın biricik vesilesidir de. Oblomov ile Zahar arasındaki, itiş-kakışlı ilişki, aşağıda değineceğim Don Quijote ile Sanço Panço arasındaki bağı da andırmaktadır.

Oblomov’a haksızlığı başta Rusların yaptığını düşünüyorum. Roman 19. yy. ortalarında yayınlandığı andan itibaren büyük ilgi toplamıştır. Oblomov’un şahsında Rus feodalitesinin ataletinin, geri kalmışlığının, yaratıcı ve yenilikçi olmamasının yerildiği kabul edilmiştir. Terim o kadar yerleşmiştir ki, nice yıl sonra (1922’de) Lenin bile Oblomovluktan yakınmıştır. O saptamalar yanlış değilse de, doğru’nun sadece bir parçasıdır. Doğru tek parçalı değildir ve hayatta mutlaklar yoktur, “saf” olan fenomen yoktur. Bu nedenle, roman kahramanı Oblomov’u bir başka açıdan da düşünmemizde yarar vardır.

Örneğin Oblomov’u tembelliğiyle, uyuşukluğuyla tanımanın dışına çıkıp, ruh halini anlamaya çalışabiliriz, niçin içine kapandığını kendimize sorabiliriz, daha daha çalışmanın burjuvazi tarafından bu denli yüceltilmesi sonucu, hayatın kıyasıya çalışılan, yarışılan ve soluk soluğa yaşanılan bir ortam haline getirilmesinin genç adamın iç dünyasına yansımalarına eğilebiliriz.*

İlya İlyiç evinden, yatağından çıkmayarak dış dünyayı yadsıyordu. Onunla olan uyumsuzluğu nedeniyle öyle yapıyordu. Yazar Gonçarov’un reddettiği şey feodalizmin çağın gerisinde kalmışlığıydı, ama onunla biten bir takım özelliklerin ardından hayıflanıyordu da. “Romanın ilk bölümlerinde Oblomov dış dünyadan kaçıp yatağına sığınmıştı” derken yanlış söylemiş olmayalım: Başına çektiği yorganın altında insanlığın haline, gözlediği sıradanlıklara, çıkarcılıklara, yozlaşmalara üzüldüğü, gözyaşı döktüğü bile oluyordu. Yani İlya İliç yüreğinde iyilikler, güzellikler olan bir insandı. Dünyanın çirkinliklerinden kaçarak sığındığı yatağında düşleriyle baş başaydı. Bu düşlerde yarına ait −asla gerçekleşmeyecek− hayalleri ile düne olan özlemi zamanda ve mekânda birbirine karışıyordu.

Örneğin Kitaptaki Oblomov’un Rüyası bölümü dünya edebiyatının şaheserlerindendir. Yazar Oblomov’un Rüyası’nı önce bir dergide öykü olarak yayınlar. Aradan geçen on yıl içinde romanı yazar ve rüyayı romana ekler.

Bu bölümde Oblomov’un gördüğü rüya çocukluğunda yaşadıklarının uzun yıllar sonra düşleşmesidir. Çünkü Oblomovka adındaki aile topraklarında geçirdiği yıllar, koşup oynadığı kırlar, kayın ormanları, akarsular hepimizi içine çeken enfes doğa tasvirleridir. İlya İlyiç dünde yaşadıklarını hayal gücünde süslemiş, yatağına getirmiştir.

Çocukluk günlerimize ait hatırladıklarımız çoğumuza artık gitmiş mutlu zamanlarımızmış gibi gelir, fakat o bizim şimdiki bakışımızdır. Oysa o yıllarımızda kim bilir ne denli zorluklarımız, üzüntülerimiz, öfkelerimiz olmuştu. Canımızı çok sıkan yasaklar ve zorunluluklar, şunu yap, bunu yapmalar vardı. Uymak zorunda bırakıldığız kurallar, özgürlüğümüzü engelleyen disiplinli bir yaşam, üzerimizde ailenin, okulun otoritesi, yani toplumun baskısı vardı.

Oblomov’u “Doğu insanının” simgesi ve eleştirisi gören görüşe gelince, ben Doğu-Batı karşılaştırmasının ötesine geçilmesinden yanayım. Oblomov’u bir simge yapacaksak Doğu’nun değil, feodalizmin ve onun baskın sınıfı aristokrasinin göçüşü olarak görmek daha doğru olur. Rusya kapitalizme geç geçmiş toplumlardandır ve oraya kapitalizmi Almanlar götürmüştür. İlya İlyiç’in arkadaşı Stoltz hem baba tarafından Alman’dır, hem de çalışkanlığıyla, iddiaları ve ihtiraslarıyla genç burjuvazinin temsilcisidir.

Arkadaşı Oblomov’u yatağından çıkarmak ve dışarıdaki hayata sokmak için onu Olga’yla tanıştırır. Oblomov yatağından çıkar, topluma karışır, ama genç kızın çabaları sonuç vermez, İlya İlyiç başta biraz heyecanlanır ve canlanır gibi olursa da, kendisini Olga’ya yakıştıramaz, öyle bir sorumluluğun altına girmek istemez, Olga’yı Stoltz’a doğru iter, iki genç evlenirler, kendisi de Agafia Mataeevna isimli emekçi katmanlardan dul bir kadınla evlenerek kolaya kaçar. Agafia onu olduğu gibi kabul etmiştir. Oblomov Mataeevna sayesinde bir anlamda toprağa da geri dönmüş olur, ama bu dönüş düşlerinde gördüğü o yaşama değildir.

İlya İlyiç yatağından çıkarak mutluluğa mı kavuşmuştur? Hayır. Anlatı ilerledikçe Oblomov’un kasvetini, sıkıntısını, hiç bir şeyden tat almaz olduğunu okudukça, “keşke yatağında kalsaydı, adamı dışarı çıkararak ve hayatın yavanlıkları içine salarak düşlerinden ettiniz, iç dünyasını da söndürdünüz” demekten kendini alamıyor insan.

Stoltz ve Olga yükselirken, parlak bir geleceğe yol alırken, Oblomov yavaş yavaş sönmekte, unutulmakta ve kaderine razı bir şekilde ölümü beklemektedir. Stoltz burjuvazidir, Oblomov ise feodalizm.

Rusya’ya kapitalizm Batıdan gelmişti, hatta Napoleon Bonaparte militarizminin başlıca sonucu Doğu Avrupa’daki feodalitenin yıkılmasını kılıç darbeleriyle hızlandırması olmuştu. Fakat Doğu’ya kapitalizm Batıdan geldi diye Batı’yı yüceltip, Doğu’yu küçümsemek kabul edilemez. Unutulmasın ki, Japonya’ya da kapitalizm Batıdan geldi, üstelik Rusya’dan sonra geldi. Öyledir diye, Japonya’ya oryantalistler gibi üstten mi bakacağız?

Oblomov’u tembellik sembolü yapacağımıza, onun zengin iç dünyasının derinliklerine inmek, psikolojisini tanımak, reddiyesini anlamak bana daha doğru geliyor. Nitekim kahramanımız simge olarak ne denli olumsuzlanmış olursa olsun, aradan bir buçuk yüzyıl geçtikten sonra hâlâ bu denli okunuyorsa, okuyucular onda insana dair geçerli öğeler görüyorlarsa, Oblomov günümüz toplumunda da yaşıyor demektir.

Oblomov gibi haksızlığa uğramış bir başka roman kahramanı −ve kanımca roman karakterlerinin en büyüğü− Manchalı Don Quijote’dir. Oblomov sadece entelektüeller tarafından haksızlığa uğratılmışsa, Don Quijote herkes tarafından yanlış anlaşılmıştır. Alay konusu yapılmıştır. Enayiliğin sembolü haline getirilmiştir. Özellikle Türkiye’de böyledir. Zorluğa karşı cesaret ve atılganlık gösteren her kişi ya da kurumun Don Kişotluk yaptığı kabul edilmiştir. Bu açıdan Don Quijote Oblomov’dan daha da çok galât olmuştur.

Don Quijote içine girilen yeni dönemin çirkinlikleriyle bağdaşmadığı için zırhını, ve kılıcını, mızrağını kuşanıp kendisi gibi yaşlı atı Rosinante’nin sırtında −düş dünyasında düşman gördüğü− yel değirmenleriyle savaşmaya giden erdemli kişidir. Yani o da dış dünyayı yadsıyandır. Oblomov ise aynı reddiyeyi kaçıp yatağına ve düş dünyasına sığınarak yapmaktadır.

Birisi Kıtanın batı ucunda, diğeri kuzeydoğu köşesinde aralarında binlerce kilometre mesafe ve 350 yıl kadar zaman farkı olan, birisi çok aktif diğeri aşırı derecede pasif iki reddiyecinin toplumla bağdaşmadığı hususlar esas olarak aynıdır.

Kapitalizm hiç kuşkusuz toplumsal evrimde ileri bir adımdı; hem üretici güçlerin gelişmesinde büyük bir sıçrama demekti, hem de insanın bireyleşme ve özgürleşme sürecinde büyük bir atılımdı. Fakat yukarıda dediğimiz gibi, toplumsal yaşamda mutlaklar yoktu, feodalizm aşılırken, serflik kaldırılırken, insanlar yurttaş olurlarken, aynı zamanda çağlar boyu biriktire geldiği bir takım değerler de erozyona uğruyordu, yerini paranın egemenliği, yozlaşan insan ilişkileri alıyordu.

Feodalitenin yıkılmasını, tarihe karışmasını tabii ki alkışlayacağız, insan haklarını, yurttaşların yasa önündeki eşitliğini savunacağız, insanın özgürleşme evriminin bir kazanımı diye göreceğiz, ama Don Quijote’nin niçin değirmenlere savaş açtığını, İlya İlyiç Oblomov’un neden dış dünyadan kaçtığını da düşüneceğiz. Onları olumsuz simgeler yaparak kestirip atmayacağız.

Mancha’lı Don Quijote de, St. Petersburg’lu Oblomov da yenildiler, ama unutmayalım ki, “yere düşmekle cevher sakıt olmaz kadr ü kıymetten.”

* Paul Lafargue’ın 1880’de yayınladığı önemli bir deneme vardır: Le Droit à la paresse (Bizde ilk kez Vedat Günyol’un çevirisiyle çıkmıştı.)

Lafargue burjuvazinin çalışmayı, daha çok çalışmayı, çok çok çalışmayı en büyük erdem haline getirdiğini, rahiplerin, iktisatçıların ve ahlâkçıların çalışma aşkını işçi sınıfına aşılamak için el birliği yaptıklarını, böylece “aşırı üretimle” (sürprodüksiyonla) artı değeri daha da arttırdığını söyler. Lafargue çalıştırma/çalışma çılgınlığını daha çok sınıf ve birey yönünden ele alıyordu, vardığımız evrede, o çalışma çılgınlığı neticesinde doğanın uğratıldığı yıkımın insanlığın geleceğini ne denli tehdit ettiğini görenler, bugün Lafargue’ı yeniden ve yeniden anıyorlar.

Bugünden, Sayı 11, Mart-Nisan 2013, s. 32-34.