KIZILCIK
  • Anasayfa
  • Siyaset
  • Dünya
  • Ekonomi
  • Kültür-Anma
  • Dergiler
  • Yazarlar
  1. Anasayfa
  2. Hakkımızda
  3. 2000-2014
  4. Sayı 34 (Güz 2008)

Tek kutup meselesi ve Rusya

Ayrıntılar
Ömer Bedri Canatan
Sayı 34 (Güz 2008)

Sırtından kazanılacak bir şeyler vardır, bu nedenle halk uyusun diye söylenir: Dış siyaset “ustalık” işidir. Saçma. İç siyasetin uzantısı ve özetidir. Ustalık ne, önemli olan, yürütülen dış siyasetin ideolojik ve ilkesel yapısıdır. Bu da, gerçekçi bir dünya tahliline ve çıkar tanımına dayanır. Kısaca hesap-kitaptır.

Dış politika basittir, fakat asla basite alınacak bir iş değildir. Çünkü hem sabit (değiştirilemez) bir tarihsel zemin üzerinde, hem de değişkenlerle dolu bir dünyada yürütülmektedir. Sınıfsaldır ve başarısı, yürüten sınıfın çapıyla orantılıdır.

Cumhuriyet dönemi Türk dış politikası “bağımsız”lık gibi bir durum gelip kendini dayattığında sürekli çuvallamıştır. Çünkü niteliği Türk sermaye sınıfının çapı kadardır. Bu sınıf, ilkesiz, nizamsız, kapkaççı, fırsatçı, korkak, kelepirci bir sınıf olduğu için kapağı atıp kendini kurtardığını varsaydığı Batı’nın politikasında bir soğuk savaş piyonu olarak risk aldı ve “iki kutuplu” dünya sayesinde bugüne gelebildi. Türk burjuva sınıfında kendinde cevher yoktu. Olmadığı için iki kutuptan biri (sosyalist sistem) yıkılınca, bu iki kutup niye vardı diye hiç sorulmadan “Tek kutup” kaldı diye düşünüldü ve sevinildi. Artık Boğazlardan sıcak denizlere inme hedefindeki “Rus ayısı” olmayacak, Türk komünistlerini Moskova’ya kovmaya gerek kalmayacaktı.

Kızılcık’ta yıllardır yazıyoruz, “Tek kutuplu dünya olamaz” diye. Olursa başa beladır diye. Duyulmadı. Demokrasici, çoğulcu, bilimci ve bilgi devrimci ve yeni dünyacı falcılar, “Tek kutuplu dünya pekişiyor” diye bellemişlerdi. Felsefede, düşüncede, siyasette ve sanatta ve tüm hayatta, her yerden, Batı’ya, solun da apar topar dengini toplayıp katıldığı büyük bir tehcir başlamıştı. Bu durumda artık “dış politika” diye bir şeye de gerek kalmıyordu.

“İki kutuplu” dünya Türkiye’de genel olarak ABD-Rusya kutuplaşması şeklinde algılanıyordu. Bu algılama sağ ve sol siyaset alanında aynı derecede etkindi ve büyük bir yanılgıya yol açmaktaydı. Bu nedenle, Rusya “kutup” olma gücünü kaybedince, “Tek kutup” bir tercih sorunu olmaktan çıkıyor, istenmese de boyun eğilmesi gereken bir “nesnel”lik kazanıyordu.

Oysa 20. yüzyılın “İki kutuplu dünya”sı, dünyanın kendi gerçekliği içinden çıkardığı bir “dünya” idi. Dünya çapındaki sınıflar mücadelesinin gene dünya çapında ortaya koyduğu bir sonuçtu. Sınıflar mücadelesinin özel bir görünümüydü. Hatta sınıf mücadelesinin teorik düzleminden bakıldığında, hemen herkese tarihin bir sürprizi gibi görünmüştü. Böyle bile olsa, eğer tarih tarihse, her zaman başka sürprizler de olabilirdi ve olacaktı. Bu “ihtimal” de reddediliyordu.

Türk devlet ve siyaseti “İki kutuplu” dünyanın yıkılışına, “yıkılan kutup Rusya” olduğu için hem şaştı, hem de sevindi. Bu sevinç derin bir korkuyu da içeriyordu. Solun pek bildiği bir konu değildi, bilse bile zaten ilgilenmezdi, Türkiye Cumhuriyeti Devleti bu iki kutuplu dünyanın doğrudan ürünü olan bir devletti ve nasıl ve ne kadar ayaktaysa, bunu dünyanın iki kutuplu olmasına borçluydu. Türk devletinin “derin”liklerinde bu gerçeklik bilgi ve belge olarak da vardı. Soğuk Savaş yıllarında Rusya’da iktidarda ne zaman doğal bir isim değişikliği olsa, Türkiye’de en az bir kaç gün “karartma” uygulanır, Stalin Kars Ardahan’ı istedi gibi mizansen korkular tekrarlanır, durumun açıklık kazanması beklenir ve Batı’nın âcil koruması istenirdi. Bundan ibaret bir dış politika vardı. Batı’nın Marshall ve NATO’nun silah hibeleri kaç kuruşsa, “Bağımsız” Türkiye’nin bağımlı dış politikasının değeri de bu kadardı.

Türkiye “Tek kutuplu” dünyaya da aynı yanılgıyla baktı. Oysa Rusya “kutup” olmaktan çıkmıştı ama, Rusya olmaktan çıkmamıştı. Çin de öyle. Latin Amerika da öyle. Hindistan ve bloksuzlar da öyle. Ülkeler ve halklar yerli yerinde problemleriyle birlikte duruyordu. Bu gerçekliği görmeyene, süregiden sınıf mücadeleleri, gerçeğin ne olduğunu er geç gösterecekti.

“Sınıf mücadelesi” kavramını da iğdiş edilmiş haliyle anlayanlar, onun artık bittiği saplantısıyla “Tek kutuplu yeni dünya”nın insanlığı demokrasiye, barışa, refaha taşıyacağına herkesi inandırmaya kalkıştılar. Oysa “sınıf mücadelesi” bir tarih ve toplumsal evrim açıklamasıydı. Devletin, siyasetin, ideolojilerin somut temelinin gösterilmesiydi. “Emek-sermaye” ya da “işçi-patron” savaşları sınıf mücadelesinin sadece belli bir parçasıydı. Bu mücadelenin belli bir biçimi bastırıldığı veya maddi ya da sosyolojik veya toplumsal temeli değişerek ortadan kalktığı için ortadan kalkabilir, ama yerini bir başka biçim alırdı. Bu unutulmuştu. Bir daha da hatırlanmak istenmiyordu.

Tek kutuplu dünya 1990’lardan itibaren Dünyanın önemli bir kesiminde ve Türkiye’de genel kabul gördü. ABD’nin yeni hegemonya siyaseti bu kabul üzerinden gelişti. Bu kabulle birlikte hemen bütün ülkelerde dış politika ABD’nin dünya siyasetine katılıp katılmadığını açıklamaktan ibaret basit bir cevap hâline geldi. Katılanların elbette siyaseti yoktu, ancak “itiraz” söz konusu olmadığı için, katılmayanların da dış siyaseti yoktu. Irak’a ilk ABD müdahalesinin Rusya ve Çin dahil, genel kabule dayanması artık dünyanın gerçekten tek kutuplu dünya olması şeklinde algılandı. Bu aynı zamanda bir dış dünya algılaması biçimini aldığı için ülkelerin iç siyasetini de hegemonya altına almakta gecikmedi. Bu durum, dünyanın tek kutbunun uzun bir süre engel görmeden ilerlemesini sağladığı gibi, engel tanımaz olmasını da getirdi.

Ülkelerin içindeki sınıf mücadelesi ve hemen bütün sınıfsal gerilimler dünyanın tek kutuplu algılandığı bir ortamda sönümlendi. Sınıf mücadelesinin yerini “demokrasi”, “barış”, “refah”, “daha az devlet” ve nihayet herkeste kendi çıkarı dışındaymış gibi kurulan “çevre” gibi içi boşaltılmış kavramlardan mürekkep uyuşturucu bir ideoloji aldı. Yirmi yıl dünya ve Türkiye böyle bir palavrayla oyalandı.

Bunları taşıyan iktisadi ilişkiler yoksa, bu kavramların hiçbir işe yaramadığı gözden kaçırıldı. Hemen hatırlanmalıdır, çünkü siyasette en büyük zaaf unutkanlıktır: Türkiye, kapitalizme dönüştürülen Doğu Avrupa için çizilmiş özelleştirme programına dahil edildi, Dünya Ticaret Örgütü’ne sokuldu, devletin icabında yine sermayenin dolaylı menfaati gereği başvurmak zorunda kalacağı araçlardan sosyal refleks gösterme kapasitesi sıfırlandı. Bir çırpıda her şey özelleştirildi, adı “serbest” fakat somutta neresinin serbest olduğu belli olmayan “piyasa”ya bağışlandı. “Daha az devlet” gürültüsü altında şapşallaştırılan “sol”, “solcu”, “emekten yana”, vb. çevrelerden özelleştirmelere karşı kararlı bir mücadele doğmadı. Türkiye’yi, hiçbir yerde olmadığı kadar uluslararası mali sermaye egemenliğine bağlayan bu süreçte toplumun gündeminde iç politika olmadığı için dış politika da olamazdı. Artık “kutup”lar olmadığı için bu konuda konuşulacak ve yapılacak bir şey de yoktu!

Böyle büyük yanılgılar, vaktinde fark edilmezlerse çöker kalırlar. Tek kutup yanılgısını da yanılgının sonuçları ortadan kaldıracaktı. Şimdi kaldırıyor.

Tek kutuplu dünyanın (kapitalizm) gelişme dinamiği, aradan yirmi yıldan fazla zaman geçmedi, kendini ortaya koydu. Sanılıyordu ki kapitalizmde, yüz yıldır hiçbir yerde izine rastlanmamış bir “demokratik gelişme” dinamiği vardı ve gelişmekte olan da kapitalizmin bu demokratik varyantıydı. Oysa görüldü ki kapitalizmin bu “yeni” gelişme dinamiği dünyanın beşte dördünü cehenneme çevirmekle beşte biri olan bir cennet kurulmasını ima ediyordu. Bu "çağ dönümü" falan değil, önceki dünyanın da gelişme dinamiğiydi. Yani kapitalizmin, toplansa da, çıkarılsa da aynı sonucu veren tek bir dinamiği olabiliyordu.

……

Demek ki, kapitalizm kutuplar yaratan bir dünya sistemiydi, kapitalizm-sosyalizm karşıtlığı şeklindeki 20. yüzyılın dünyasını, tek kutuplu bir dünya ile ikame etmesi olanaksızdı. Bir yerde ne kadar zenginlik, demokrasi, refah vb. toplanıyorsa, o kadar öfke ve yaşamı savunma iradesi de öteki kutupta toplanıyordu. Rusya, Çin ve bütün bir Doğu Avrupa derin bir kapitalist restorasyon geçirdikleri ve bu arada dünya ekonomisine de entegre oldukları halde, bu kez başka bir bölünmenin nedeni oldular. Batı Avrupa’ya giren Avrupa’nın Doğusu Avrupa’yı böldü. Buraya her yatırım, buraya giden her kuruş sermaye Fransa’da, Hollanda’da, İtalya’da Birleşik Avrupa modeline karşı halkı kuşkulandırdı. Avrupa Birliği modelinin temeli parçalandı. Diğer yandan Rusya ve Çin, sosyalizmi kapitalizme dönüştürdüler. Burada da beklenmedik gelişmeler oldu. Kapitalist Rusya’nın gelişmesi Batı’nın enerji politikasıyla örtüştü ve Rusya hızla en zengin 7 Batılı ülkenin düzeyine geldi. Bu olurken Batı’nın soluk borusu (enerji) Rusya’nın eline geçti. (Bu niye “beklenmedik”ti, meraka değer. Çünkü bugünkü Rus enerji politikası –planlanması, yatırımları, ticari bağlantıları, vb.– daha S. Birliği zamanında, 70’lerin sonu ile 80’lerin başlarında gündeme gelmiş ve uygulamasına geçilmişti.) Batı kapitalizmi ya da işte o “Tek kutup”, şah damarından Rusya’ya bağlandı. Oysa bu, denildiği gibi, hiç beklenmiyordu. Leontiyev 20 yıl önce tek kutup meselesi mezhepleşirken, Rusya’nın dünya pazarına ancak Sibiryası’yla entegre olabileceğini yazıyordu.

Çin’deki gelişme de aynı yönde fakat başka bir içerikle gerçekleşti. Dünyanın neredeyse bütün sermayesi Çin’e aktı. Çin emperyalist bir ülke haline geldi. Batı’nın iç pazarlarını yavaş yavaş ele geçirdi ve Batı’ya sermaye ihracına başladı. Afrika’yı ele geçirme konusunda tüm Batı ile boy ölçüşüyor şimdi. Bunlar asla kendiliğinden olan veya boşluktan akan şeyler değildir. Bunları kapitalizm yaratıyor. Kapitalizmin diyalektiği böyle işliyor. Bir yandan yaşamak için bu yaptıklarını yapmaya, diğer yandan yaptıklarının sonuçlarına katlanmaya mecbur olan bir kapitalizm vardır.

Sonuçlarına katlanması ne demek? Şu demek: Çin’e yatırım yapmak zorunda, ama Çin’den gelişmesini frenlemesini de istemek zorunda. Çin’i kendi çıkarı için satın alma gücü yüksek bir pazar hâline getirmesi ne kadar şartsa, bunu yaparken Çin’e pazar kaptırması da o kadar şart.

Tek kutuplu dünya coşkusunu yaşamak için atılması gereken adımların kararlıca atıldığı inkâr edilemez. Dünya tek kutuplu olsun diye Yugoslavya dokuza, Irak üçe bölündü. Kendi halkının bile işgal etmekten korktuğu Afganistan’ı gene bu tek kutup işgal etmeye kalktı. Afganistan’ın neresini işgal ettiği, aradan bu kadar yıl geçtikten sonra bile belli değil.

Böyle başıbozuk gidilince Ukrayna’ya, Gürcistan’a kadar gidildi. Gerçekten de ancak tek kutuptan beklenebilecek, hayran olunası bir delilik! Türkiye bütün bu gelişmeleri tek kutuplu dünyanın yaradılış süreci olduğunu düşünerek destekledi, o arada da habire, “Bana da bir rol verin,” diye yalvardı durdu.

Tek kutuplu bir dünyanın inşa edilmesinin ne demek olduğuna hiç kafa yorulmadı. Bu sürecin Yugoslavya, Afganistan, Irak, vb. gibi pürüzlerinin silahla, başka bazılarının parayla, şaşkın ve arayıştaki iskeletsiz orta katman kitlelerin sokak danslarıyla aşılabileceği zannedildi. Bunlara “devrim” denildi, turuncu, bordo, vs. mevsimlik renklerden seçilip isimler verildi. Tek kutuplu dünya, öteki kutup ortadan kalktığı için, oyun zannedildi. Az çok bir tarihi olan, şuuru olması gereken devletler bütün bu akıntıya kapıldılar, hiçbir alternatif seçenek konuşmadılar. Bu o kadar alışkanlık yarattı ki, Avrupa bile, tarihsel birikimi ile birlikte silinip gitti. Vaktiyle zararsız bir palyaçodan yüzde on oyu esirgeyen Fransız halkı, Fransa’yı ipsiz sapsız dalkavuk bir şaklabana teslim etti.

Bu başıboş, halkların kaderiyle zerrece ilgilenmeyen gidişat bir yere çarpacaktı. Rusya’ya çarptı. Herkes gibi bizimkiler de şaşırdı. Böyle durumlarda ne yapılır, nereye kaçılır diye çevresine şaşkın bakan bir Türk devleti ve politikası çıktı ortaya. Tek kutuplu dünyanın inşasına o devlet de Bosna’ya, Afganistan’a asker göndererek harç taşıyordu. Bir zamanlar Türkiye’ye katılmak istemiş ama Ahmet Ağaoğlu tarafından bu delice saçmalıktan vazgeçirilmiş Azerbaycan’da devlet dolapları çevirmeye kalkışıyordu. ABD’nin Gürcistan’daki tezgâhlarına kuryelik yapıyor, Çeçenistan eşkıyasına kol kanat geriyor, Irak kolay işgal edilsin diye topraklarını ABD askeri üssü hâline getiriyordu. Bu devlet şimdi oturup “bağımsız” bir Rusya ve Kafkaslar politikası üretecek!

Bu nasıl olacak?

“Enerji koridoru olduk” boş böbürlenmesi şimdi hiçbir işe yaramıyor. Rusya koridorun ucunu kapattı. Ucu kapatılamayacak koridorun tek güvencesi tek kutuplu dünyanın efendisine biattır. O kutbun yerinde yeller esmeye başlayınca..? Türkiye’nin kendisi dışa enerji bağımlısı ve bu da Rusya’ya. Enerji ithalatının yüzde 55’i doğalgaz ve bunun da yüzde sekseni Rusya’dan. İran ile denge sağlanmak istendi buna İran da nazlandı, ABD de engel koydu. Aldığımız doğalgazın yarıdan fazlasını elektriğe çevirip kullanıyoruz. Bu yapıyı değiştirmek nükleer enerji santralleri ile mümkün değil, yerli ve yabancı başka seçeneklerle 2023’ten önce mümkün hiç değil.

Sonuç:

Rusya’ya bağımlılık!

Bütün bunlar böyle iken, “örnek bir bağımsızlık” savaşı verdiği masalıyla avunup durmuş bir devletin yüzüncü yılına yaklaşırken içine düştüğü durumun “karşılıklı bağımlılık” bile olamadığı açıkça anlaşılmışken, yeni bir dış politika için harekete geçme imkân ve şansı da bulunmuyor. Rusya’ya bağımlılık elbette ABD’ye ve AB’ye bağımlılıktan daha şerefli değildir. Ama dikkat edilirse Türkiye’de bugün herhangi bir dış politika paniği de yok. Niye olsun? ABD’nin bir Karadeniz ve Kafkas politikası yok mu? Bu yetmez mi! Bütün bunlar bu devletin “bağımlılık” gibi doğuştan edindiği özelliğinin sorgulanması yönünde içerden bir basınç altında olmadığını gösteriyor. Belki bu basınç, dünya yeni bir soğuk savaşa girmese bile ılık bir savaşa girer de, Türk halkı evini ısıtamaz, etini soğutamaz, yaz sıcağında kıçını serinletemez olur, o zaman filizlenir.

Bugünkü “tek kutuplu dünya”nın baş edilmez çelişkisi, ikinci ve hattâ belki daha fazla kutup yaratacak olmasıdır. ABD/Brezilya/Avrupa/Rusya/Hindistan/Çin ile beş kutuplu dünya şimdiden ufukta görünüyor denilebilir.

Ömer Bedri Canatan, Kızılcık, sayı 34, s. 62-64.

Liberaller

Ayrıntılar
Hüseyin Hasançebi
Sayı 34 (Güz 2008)

Türkiye’de “liberal solcu” denilen ve bu tanıma itirazı olmayan etkin bir aydın kitlesinin mevcudiyeti görmezden gelinemez. Bu terim onlara, liberal oldukları için, solcu oldukları için yapışıyor. Etkinlikleri, medya araçlarında yoğunlaşmalarından ve AKP iktidarı tarafından destekleniyor olmalarından kaynaklanıyor. Bu etkilerini zaman zaman çok iyi kullandıklarını da belirtmek gerekir. AKP bunları, kendilerinden belli bir siyasi fayda sağladığı için destekliyor.

Bu “liberal solcu” aydınlarımızın, birçoğu Marksist sol geleneklerin içinden geldikleri için değerli entelektüel birikimleri vardır. Din ile ve “dindar halk” ile devrimci sosyalist mücadelenin ilişki kurma biçimlerine geçmişte hayli kafa yormuşlardır. Son yıllarda saflarını bir hayli genişlettiklerini de belirtmeliyiz. “Düşünme”ye bunların yanında başlamış birçok genç takipçileri ve çırakları da var. “Liberal sol” görüşlerin etkinlik kazanması, bu görüşlerin somut hayatla güçlü bağlar kurmuş olmasından değil, somut hayatta, yani sınıf mücadelesinde emek güçlerinin gerilemiş, sinmiş, sol-sosyalist siyasi mücadelelerin devre dışı kalmış olmasındandır.

“Liberal solcu” kavram olarak yerine oturmasa da, herkesin tam olarak ne demek istendiğini anladığı ve isim isim sayabileceği bu aydınlarımızda AKP’nin bulduğu şey, aslında, bu “Liberal solcu” aydınların AKP’de bulduğu şeydir. Yani AKP, bu aydınların kafasında zuhur etmiş olan kendi yansısını çok sevdiği için liberal solcu aydınları çok sevmektedir. Bu nedenle AKP’nin içinden, “liberalleri kaybetmeyelim” uyarısı çıkmaktadır. Bu şudur: “AKP, ceberut-jakoben Kemalist Türk devleti’yle tarihî bir hesaplaşma içine girmiştir. Türkiye’yi gerçek bir liberal demokrasiye taşımaktadır. Dine özgürlük istemesi aslında dindara özgürlük istemesidir!.. AB, bugüne kadar ortaya çıkmayan bu imkân için önemli bir bağlam ve fırsat oluşturmuştur. Bunun sonu halkın tümünü kapsayan gerçek bir demokrasidir. Bu, solun da yararınadır.”

İşte “temel tez” budur. Bu tez, bu “liberal solcu” denilen aydınları, “Millî Görüş” denilen İslamî akımın aydınları ile birleştiriyor ve AKP, kendinde var olmayan bir misyonu “liberal solcu” aydınlarımız aracılığıyla edinmiş oluyor. Edindiği bu imaj ona ve iktidarına, içerde ve dış siyasette önemli avantajlar sağlıyor.

“Liberal solcu”lar kendilerini “solcu” gördükleri için kendileri gibi “liberalleşmemiş” olan sola akıl öğretme hakkına sahip olduklarına inanıyorlar. Bu da bir yakıştırma ama, ne demek istendiğini iyi kötü veriyor; “emek solu”, başka bir deyişle ve sadece bu anlamda “dogmatik sol” da denebilecek olan, hâlâ dünyaya Marksist açıdan, yani “sınıflar mücadelesi” açısından bakmaya çalışan solu ilkel, geri kafalı, “yıkılan eski dünya”nın “yeni dünya”da umutsuz çırpınışlar içinde kendini tüketen “Donkişotları” olarak niteliyorlar. Bunu, akıllarınca, solu hadımlaştırmak için değil, sol adına ve yararına bir “açılım” olarak sola teklif ediyorlar.

Genç kuşaklar pek farkında değillerdir, bu nedenle bu “liberal solcu”ların hemen ilk bakışta görülebilen bir özelliğini kaydetmemiz gerekir: Değerli bilgi birikimleriyle bize tarih, sosyoloji, demokrasi, devlet ve toplum dersi vermekle yetinmiyorlar, üstüne üstlük bir de “SİYASET” dersi veriyorlar. Burada bir terslik var. Çünkü bu liberal solcu aydınlarımızın büyük çoğunluğunun “siyasi mücadele” tecrübesi yoktur. Belli bir siyasi mücadele pratiği içinden geçmemişlerdir. Herkese siyaset öğretme merakı içinde olmuşlar ama, siyaseti somutta öğrenmek için en küçük bir istek duymamışlardır. Bilindiği gibi siyasi mücadele, siyaset hakkındaki bilgiden çok daha başka vasıflar gerektiren bir mücadeledir. Bu arkadaşlarımız, bu bakımdan sıfır mertebesindedirler. Nutuk atmak dışında solun toplumsal temeli (varsayımsal) emekçi kitlelerle pratik sıcak temasları yok denecek kadar azdır, olduğu kadarıyla medya üzerindendir. Siyasetin sabır, fedakârlık, dayanışma, vefa ve her şeyden önce eylem olduğunu bilir, fakat önemsemezler. Bakıp “halk” olarak gördükleri şeyin “sınıf”lar olduğunu bilseler bile, bunu da önemsemezler. Bu nedenle, dünya ve ülke tahlilleri artık somut sınıf tahliline dayanmadığı için, söyledikleri “kendilerine göre”dir. Bunların önde gelenlerinden bazılarının on-on beş yıl önce, adına “siyasi parti” demekten bile kaçındıkları, Türkiye’ye “liberal demokrasi” getireceğine inandıkları birkaç “liberal burjuva” ile birlikte oluşturdukları bir siyasi hareketin içinde (YDH) ve başında yer almak gibi mevsimlik bir siyasi deneyimleri olmuştur. Hayal (kendileri “düşünce” diyor) kırıklığına uğramış, somut siyaset yapmaktan umutlarını kesmişlerdir. Şimdi umutlarını AKP gibi kendi adına somut siyaset yapan partilerin, onların fantezilerine hizmet etmelerine bağlamışlardır, Doksanlı yıllar boyunca bunları Yeni Yüzyıl, Bin Yıl, Radikal, Birikim vb. yayınlarda, özel üniversitelerde, TV’lerde kendilerini derinleştirip çoğaltırken görürüz. Avrupa Birliği’nin havârisi ve Türkiye’deki “sivil örgütlenme”sinin öncüsü oldular, ABD’nin Irak’ı işgalini küreselleşmenin karşı konulamaz gereği ve bununla bağlantılı olarak, demokrasinin ona âşina olmayan topraklara taşınması uğruna tarihsel olarak öncü ve ilerici bir operasyon saydılar. Bütün bunlar olurken elbette “solcu”lukları düşmedi! Ancak giderek kritik bir noktaya geldiklerini “Ergenekon Dâvası” başlayınca gördük. AKP’nin bu “dâva”sını ceberut Kemalist Cumhuriyet’in sonunu getirecek bir dâva gibi yorumladılar. AKP devletin, yargının, bürokrasinin, ordunun ve YÖK’ün üzerine gitmekte kalmıyor, bu tarihî Kemalist devlet bloğundan hesap da soruyordu! AKP böyle bir dâvada desteklenmeyecek de ne zaman desteklenecekti? Bütün sol, işini gücünü bırakıp, arkasından “liberal demokrasi”nin geleceği besbelli bu dâvada, AKP’nin ve hükümetin arkasında olmalıydı. Ayrıca AB de aynı imada bulunmuyor muydu? Dünyada ve de hayatta AB’den başka bir demokrasi ve özgürlük referansı olabilir miydi?

Bu “liberal solcu”larda olan kıvraklık Türkiye solunda yokmuş ki, Perinçek gibi siyaset bezirgânı bir sol grup hariç, solun büyük bir çoğunluğu, AKP’de tarihî önemde bir demokratik misyon ve AB’de böyle bir imkân göremediği için bu arkadaşların pozisyonunu benimsemedi. “Dâva”yı, AKP-Ordu-Sermaye ittifakının “fire”si olarak değerlendirdi. Solun geniş kesimlerinin bakışına göre her iki taraf da fire vermiş, ama uzlaşma sağlanmıştı. AKP’nin verdiği fire, ordunun ve ulusalcı-Kemalist cenahın firesinden çok daha ağırdı. “Anayasa Mahkemesi kararının ortaya koyduğu çerçeve içinde siyasete devam edeceklerini” bizzat Başbakan kendisi söylüyordu. Bunun adı devlete ve TÜSİAD’ın tercihlerine teslim olmaktı. Ceberut-Kemalist devlet geleneği ile hesaplaşma diye bir şey yoktu. Zaten AKP de bu değildi. Liberaller hayal görüyordu... Liberal solcu arkadaşlar ne derlerse desinler, sol bunları düşündü.

Solun böyle düşündüğü anlaşıldı ve bu arkadaşlar hâlâ daha “solcu” idiler ya, kıyamet koptu. Sola, üstelik AKP mevzilerinden ağır küfürler etmeye başladılar. “Sol Ergenekonu, Kemalist orduyu ve ceberut bürokrasiyi destekliyor,” dediler. Buna inandıkları söylenemez, çünkü “Ergenekon”un ima ettiği gizli devlet sahasının öncelikle solu imha amacıyla kurulduğunu onlar da bilirler, ama zaten AKP’nin arkasına geçmekle inanmadıkları bir işe soyunmuşlardı. Dolayısıyla, daha bir liberal, ama bu kez ağzı bozuk liberal kesildiler. Çirkinleştiler. Bu arkadaşların, sola duydukları bu öfkeyle, daha “liberal”, büsbütün liberal, “solcu”luktan kendileri indinde de vazgeçmiş post-liberal konumlara kaymalarından korkulur. Hem bu ihtimali bertaraf etmek, hem de bu arkadaşların soldan korkularının gereksiz ve yersiz bir korku olduğunu onlara anlatmak için bir şeyler yapmak gerekir. Ne yapılabilir?

Bizim aklımıza önce şu geliyor: Bu “liberal solcu” arkadaşların AKP’de bulduklarını söyledikleri “liberal” damar nasıl bir şeydir ve bizim göremediğimizi bunlar nasıl görebilmektedirler? AKP’de gördüklerinin Türkiye’nin sınıf mücadeleleri tarihi ile ilgisi nedir? Ceberut-“jakoben”-Kemalist devlet geleneğinin dışında, ona katılmadan, hattâ onunla çatışarak varlığını 100-150 yıl sürdürebilmiş ve nihayet bugün bize AKP olarak kendini gösteren bir akım gerçekte var mıdır? AKP hakkındaki fikirlerinin “mantıksız” olmaması için, belli bir mantığının olması gerekir. Aklımıza önce bu noktanın gelmesi, bu “liberal solcu” aydınlarımızın en iddialı tezlerinin bu konuyla ilgili olmasındandır. Tarihçileri de aşan tarih bilgileriyle, sınıf şartlanmasından kurtulduğu için bizi haydi haydi aşan siyasi tarih şuurlarıyla bu liberal dostlarımızın bizi de kabule çağırdıkları bir yanılgıları var gibi geliyor. Devlete ve Türklerin yakın tarihine bakışlarında ciddi bir “ârıza” olmalı.

Söyledikleri şudur: Ceberut Kemalist Türk devletinden kurtulmamız için tarihsel fırsat AB ile birlikte doğmuştur ve ülkenin “liberal” tüm kapasitesini Kemalizm’e karşı tek bir güç haline getirebilirsek, bunu başarırız. AKP bu kapasiteyi açığa çıkaran bir işlev görüyor. Türk ve AB sermayesi de böyle bir tarihsel kırılmayı arzuluyor ve destekliyor. Bu muazzam güç bizi (Türkiye) AB’nin liberal evrenine taşıyor. Bu evrene bir girelim, gerisi kolay. Demokratik-liberal bakış açısının önemi burada.

Yeni hiçbir yönü yok. Üstelik yanlış da. Avrupa’nın ve Türkiye’nin tarihiyle örtüşmüyor. Bu “memleket” sanki “liberalizm” denilen şeyi hiç bilmemiş, görmemiş, tanımamış, bunu Murat Belgeler, Mehmet Altanlar keşfetmiş!

Tamamen saçma ve tarihsel gerçekliğimizle hiçbir ilişkisi yok. Hattâ “tarih tahrifatı” bile denebilir. Murat Belge’nin sık başvurduğu bir ârızalı tarih okumasıdır bu. Mehmet Altan bunu alıp uyduruk bir Osmanlı-Türk tarihi kurgusuna indirgemiştir. Buna göre bir tarafta ceberut devlet geleneği olarak İttihat Terakki, uzantısı Mustafa Kemal ve Kemalizm olarak despotik Türk devlet çizgisi, öbür tarafta DP-AP-ANAP-AKP olarak liberalleşme çizgisi yer alır. Kemalist çizginin dışladığı Müslüman yığınları siyasete ve “merkez”e sokabildiği oranda ikinci çizgi (sağ) gelişmiş, ve demokrasiyi de geliştirmiştir. Bu iki çizgili çatışmalı tarihin sonuna, son raunduna AKP ile birlikte gelinmiştir. Abanırsak, destek olursak AKP bu işi bitirecektir!

Eğer gerçek durum Murat Belge’nin veya Ahmet Altan’ın dediği ve bugün artık tüm “liberal solcu”ların bir âmentü olarak benimsediği gibi olsaydı, işçi sınıfı ya da köylüler içinde olsun olmasın, Türkiye’de “sınıf mücadelesi”nden kan gövdeyi götürürdü. Menderes ve Deniz Gezmiş’in idamlarını böyle bir sınıf mücadelesinin simgeleri gibi gösterme girişimleri hiç yok değil ama, o daha da büyük bir yanılgı. Biraz açalım.

Liberal fikir ve eylem Türkiye’de köklüdür. Bu memlekette son 150 yılda her ne olmuşsa liberalizmdendir. Kılı kırk yarıp bakmak gerekir. Osmanlı-Türk liberalizmi aydın görünümlü fakat devlet eksenlidir. Ülkeye Avrupa’dan girişi, “Tanzimat”, “Islahat” kılıklıdır. Siyaset somutunda İttihat ve Terakki olarak gelişmiş, Türkiye’yi biçimlendirmiştir. Tekâmülüne bakmak gerekir. III. Selim liberalizmi bilmiş ve denemişti. Ondan daha iyi bilmiş ve denemiş olan Kavalalı doktrinde ve somut siyasette İngiltere güdümlü bir liberalizmi Mısır’da uygulamaya koymuş ve almış başını gitmişti. II. Mahmut radikal liberaldi. (“Biz” de o zaman “yeniçeri”ydik!) İyi ama Mahmut otoriterdi de, değil mi? Liberalizm başka nedir ki zaten? Osmanlı liberalleşmesi, “otoriter” olmayan başka bir seçeneği göremediği için değil, kendisine kolaylık sağlayacağını gördüğü için, otoriter Prusya liberalizmini izledi, Osmanlı “dönüşüm devleti” (1850-1923), evet, sağa sola kaçmak yok, dudak bükmek yok, kem küm etmek, mırıldanmak hiç yok, Prusya modeli bir devlettir. Hattâ bu devlet, 1914-1918 arasında, doğrudan Almanya’ya teslim edilmiş, birçoğu “Paşa” lâkaplı Almanlar tarafından yönetilen bir devlettir, Alman-Türk devletidir. Son kıvrımında Türk-İngiliz devleti olmuştur.

Türk sağının ve son görünümü olan AKP’nin, “liberal solcu”ları büyüleyen söylemi, Erbakan’dan sonra Tayyip Erdoğan da tekrarlamıştır: “Millet devletten önce gelir!” Başbakan valilere emir vermiş, “Kömür çuvallarını sırtlanın, bizzat siz halkın ayağına götürün!” diyecek kadar ileri gitmiştir. Bu sözle ceberut Kemalist devleti yere sermiştir!

Öyle de, Tanzimat filozofu Sadık Rıfat’ın, Tayyip Erdoğan’dan 150 yıl önce yazılmış ve söylenmiş, “Hükümetler halk içün mevzû’ olup, yoksa halk hükümetler içün mahlûk” değildir sözünü, nereye yazacağız?

Devlet liberalizmi mi olurmuş! Bal gibi olmuş işte. Zaten başka bir liberalizm mi olabilmiştir? Hem devlet olarak “memleket”ine serbest ticaret rejimini sokacak, bunu kendi gelişmenin zorunlu şartı sayacaksın, hem de liberalleşmeyeceksin! Bu nasıl olacak, biriken ticaret sermayesi nasıl daha çok, daha çok birikecek? Devletsin, aklını başına toplayacak, Arazi Kanunnâmesi (1858) çıkaracak, sermaye temerküzünün engellerini kaldıracak ve “müsadere hakkı”ndan vazgeçeceksin. Yetmez. Sermaye birikimi açısından önemini ve “demokrasi” ile ilişkisini liberal Türklerin 150 yıl sonra keşfedecekleri “özelleştirme”yi devlet olarak sen onlardan yüz elli yıl önce keşfedeceksin. 1840’lardan 1860’lara kadar Osmanlı’nın asıl meşguliyeti özelleştirmedir. 1850’den sonra devletin ekonomik yaşamdan elini çekmesi, mülkiyet hakkını güvence altına alması başlıca talep olmuştu. Talep devlettendi. Bu tür talepler başka bir yerde olsaydık, elbette “sermaye”den gelirdi. Bu ne iş idi! Bu, sermaye sınıfının devletten, “devlet sınıfı” olarak büyümesiydi. Talep devlet sınıfındandı. Cevdet Paşa’dan, şu veya bu paşadandı. Başka ne yapsınlardı? Ellerinde servet olarak para birikiyordu. Liberal olmamak için bu adamların deli olması lazımdı. Bugün özel sektörü güçlendirmek için şart olan şey o günkü liberalizmin sınıf temeli olacak özel sektörü yaratmak için şarttı. Devlet elindeki fabrikaların kurulan özel esnaf birliklerine devredilmesinde bir anormallik yoktu. Bunlar sömürüp semirmeyecekse serbest ticaret rejimi ve liberalleşme nasıl garanti altına alınacaktı? Al sana işte Osmanlı özelleştirmeciliği! Osmanlının geri kalmışlığının açıklaması, irfan sahiplerine göre, özel girişimciliğin ve özel şirketlerin bulunmaması idi. İşte devlet budur, liberalizm de bu.

Devletin liberal erkânı bollaşsın, akıllaşsın diye Mekteb-i Mülkiye kurulacaksa, devletsin, “sınıf devleti” olmasan da “devlet sınıfı”sın, kuracaksın. Sakızlı Ohannes Paşa, liberalizm zehrini “genç dimağlara” orada şırınga edecekse edecektir. Bu mektep serbest rekabeti savunup sosyalizmi insan doğasına aykırı bulacaksa bulacaktır. Liberal devletin başka işi ne? Liberalsek ceket ilikleyelim: Cavit Bey ve onun Mecmûa-i Fünûn (1863) yazıları unutulabilir mi? 1860’lardan itibaren, bizim bugünkü liberallerimizi kıskançlıktan çatlatacak kadar özgürlükçü Şinasi, Namık Kemal, Ali Suâvi, Ziya Paşa’ları, “Yeni Osmanlılar”ı nereye koyacağız? Dolamışız dilimize ceberut devlet/İttihat ve Terakki diye. Tamam da, eklesek ya “liberal ceberut” diye! O, çünkü. Başka devlet mi var? Jön Türk yönetimi (1908-1914) tarihimizin belki de en liberal dönemidir. İktidarı da liberaldir, muhalifi de. Ahrar Fırkası, darbecilikte, azgın devlet teröründe İttihat ve Terakki’den daha az azgın olmayan liberal Hürriyet ve İtilâf Fırkası’nın öncüsü değil midir? Ve esasen Mahmut Esat Bozkurt’un cuk oturan analiziyle, ceberut Kemalist Türk cumhuriyeti 1908’de kurulmamış mıdır?

Bu liberal devlet ve “erkânı”, hiç merak etmesinler, bizim bugünkü solcu liberallerimizden daha geride değildirler. Dünya mali sermayesini, küreselleşmeyi, Manchester okulunu bilirler, içindedirler. Osmanlı İmparatorluğu’nun kalkınmasının ancak, dünya ekonomisiyle bütünleşmesi yoluyla olabileceğini ve bu amaçla yabancı sermayenin ülkeye gelmesi gerektiğini bize İttihat ve Terakki öğretmemiş midir? Himayeciliği kaldıran, özel müteşebbisçiliği göklere çıkaran bu insanların hakkını yemeyelim. “... serbestîi beyne’l-milel ticaretin hayâ’il (hayalleri) ve mevânî’inden,(engellerinden) âzâde olarak icrâsı, bizce bir ka’ide-i esâsiyye-i iktisâdiyyedir, âdetâ bir kanûndur.” dememişler midir? (Kaynak: Cavit Bey, Ulumi İktisadiyye ve İçtimaiyye Mecmuası, Osmanlı Araştırmaları Ansiklopedisi, okuma 266.)

Prens Sabahaddin de var. Bizimkilerden yüz yıl önce “Asgarî devlet” dedi. Serbest girişim dedi. Belki bugünün liberallerinden farkı, fikir namuslu bir bireyci olduğu için, “cemaatçi” olmamasıydı. Bir farkı da, belki, Osmanlı-Türk liberalizminin, İslam hukukundan kaçabildiği oranda liberalleşebileceğini düşünmesiydi. Cemaat kalıbının dışına çıkıldığı ölçüde “Hürriyet!” denilen şey görünür oluyordu. Osmanlı-Türk liberal evrim çizgisi Batı’nın liberal görüşlerine yaklaşarak işlev kazanıyordu. Fermanlar dinleri, mezhepleri, ırkları haklar ve mükellefiyetler yönünden eşitliyordu. Yani bugünkü AKP’nin liberallerin zihninde yarattığı yansımanın tam tersi bir gerçeklikti tarihimizin liberalizmi.

Ne istenir Mustafa Kemal’den ve devletinden? Liberalizm vardı da o mu istemedi? Kurdurduğu veya kurulmasını özendirdiği Terakkiperver Cumhuriyet (1924) veya Serbest Cumhuriyet Fırkaları (1930) esas itibarıyla liberaldiler ve esas itibarıyla devletindiler ve esas itibarıyla aradıkları devlet liberalizmiydi. Liberal Cavit Bey’i, her halde ondan daha liberal olduğu için idam ediyor değildi Mustafa Kemal liberalizmi. 1930’ların devletçiliğine, hattâ “faşizmi”ne takılıp kalınmasın. Bütün Avrupa oraya gidiyordu. Liberal Türkiye, liberal Avrupa’dan mı kopsundu! Bu ceberut Kemalist devlet vakti gelince demokrasiye geçmedi mi? Geçti. Hattâ liberalleşmekle kalmadı, NATO’ya girip Liberal Avrupa’nın bekçiliğini bile üstlendi. Bu devlete karşı AKP ile bir olup liberal demokrasinin önünü açmak, biraz da tereciye tere satmak olmuyor mu?

Bugünün AKP ‘sine az yol kaldı, ilerleyelim. Cumhuriyet, bugün bize bir “temel tartışma” noktası gibi görünen çelişkilerin ve Ermeni-Rum-Kürt gibi gerilim kaynaklarının çözülmesidir. Dinsel referanslar üzerinden gelişen tüm itirazları, ezerek, ama esas itibarıyla kendi yapısına entegre ederek kurulmuş “dahiyane” bir kuruluştur. Ekonomisi, milliyeti, tarih şuuru ve konjonktürel yönelimi Türklerden farklı bir istikameti gösteren Kürtlerin itirazını regüle edebilen bu devlet, İslamî akımı mı dışında bırakacaktı? Sonra onun, sistem dışında bıraktığı ileri sürülen sadece “Müslüman halk” mıydı? Halk hepten işin dışındaydı ve diyesimiz gelir ki, iyi ki dışındaydı, içinde olsaydı eğer Topal Osman’dan veya Demirci Mehmet Efe’den daha eli yüzü düzgün profillerle mi olacaktı? Diyelim Ali Şükrü! “Liberal kanat”tanmış! İlk içki yasağı teklifi verdiği için mi? Musul için mi? Hangisi ve bunlardan hangisi onu “özel olarak” liberalleştiriyor? En az Mustafa Kemal’in kendisi kadar modern, Batıcı, aydın, yürekli bir muhalif olan bu tarihî şahsiyette ceberut-Kemalist devlete karşı “liberallik” arayan, kimse, aradığını elbette AKP’de bulacaktır!

İslamî akımı içine alan devlet, onun devlette büyümesinin önünü kesmiş ve fakat hayatın (kapitalizm) içinde büyümesini engellememiştir. Liberalizmin böyle bir derdi ve görevi de yoktur. Devletin çözemediğini kapitalizm kendi içinde çözerdi. Bu kesim Menderes’in Demokrat Parti’sindedir. Yani devlettedir. 27 Mayıs’ı, önlerini açacak diye desteklemiştir, yani devlettedir. 12 Mart’tan sonra Erbakan Türkiye’ye, parti kurmaya, askerî uçakla değil ama askerî vizeyle getirilmiştir, demek ki gene ve hâlâ devlettedir. MC hükümetlerinde yerini ve tabanını genişletmiş, sermaye biriktirmiş, devlettedir. Başbakan olmuş (Erbakan), devlettedir. İçinden AKP çıkartılmış, ABD marifetiyle iktidar yapılmış, devlettedir. Pürüzler halledilmiş, kapatılmamış, o da uyduruk bir Ergenekon’la uzlaşma çağrısı yapmış, uzlaşılmıştır. Devlettedir. Hangi “halk” hangi sistemin dışındadır da, içine alınması “liberal demokrasi” olacak? Müslüman halk merkezde yoktu da, “mutedil Müslüman” veya “laik” halk var mıydı?

Geldik solun güncel analizine: AKP-Sermaye-Ordu ittifakına!

AKP devlete karşı değil, devlet müdahalesine karşı değil, devlet adına birilerinin kendisine müdahalesine karşı. AKP hayli güçlü bir sermaye kesimine dayanıyor. Koç Tüpraş’ı aldıysa o da ona eşit bir şey alacak. Merkeze koymak istediği asıl güç budur. Kadrolaşma denilen şey budur. Cumhuriyetçi laiklerin, “Devletin işgal altına alınması” dedikleri şey budur. Bunu TÜSİAD ile uzlaşamadan yapamayacağını kör göz görüyor da o mu görmeyecek?

Sonuç olarak söyleyelim, AKP’de veya genel olarak Türk siyasal sağında, ceberut Kemalist Türk devletine karşı bir mücadele potansiyeli gören tarih tezi, tamamen yakıştırmadır. Gerçekliğimizle bir ilgisi yoktur. Liberaller ve “liberal solcu” denilenler, bu tezlerinin işleyebilmesi için çok çürük, hattâ en çürük tahtaya basmaktadırlar. “Sol”dan, o solu “eskimiş” bulduğu için kaçanlar, Komintern kaçkını “Kadrocular” kadar bile şanslı değildirler. Onların güvenecek bir “İsmet paşa”ları vardı, bunların ise sadece “Tayyip Erdoğan”ları var.

Hadi diyelim tarihsel gelişme mantığını kaybetti, delirdi, Türkiye’yi AB’ye götürdü ve bunu da AKP yaptı. Orda bulunacak olan nedir? Aranan eğer Avrupa demokrasisi ve “Avrupa solu” ise, liberaller hâlâ bu nedenle “solcu” ise, bu da çürük bir hayal. “Avrupa solu” hangi somut bir “sol” başarısıyla Türk liberal solunun bu güvenini kazanmıştır? Bu “Avrupa solu” denilen şey, Gorbaçov’un devrimci Marksizm ile reformcu Marksizmi birleştirdiği, içine Avrupa yeşilciliğini de eklediği, İtalyan komünizmini ve sosyal demokrasisini de yeşillendiren “Avrupa konverjansı”ndan başka, nerede ve ne kadar somuttur? Birleştiği Temel de Fransız Devrimi olacaktı, oysa Fransa şimdi nerdedir? “Avrupa solu” bu çağrılardan süzülerek netleşiyor. Dur, sabret ve kendi katkını ortaya koy da, ondan sonra konuş!

İçeriye bakmak daha doğru olmaz mı? “Toplumsal sorun” yok mu? “Dogmatizm” denilen solculuk, sosyalistlik, komünistlik dogmatik olmaktan ancak, dogmatik olduğu zeminde yaşayacağı mücadelenin yardımıyla çıkacaktır. “Liberal solcu”larımız “Dogmatizme karşı” iseler, dogmatizmi yıkacakları yer de burasıdır. Zihin dünyasını, elbette somut sermaye ilişkileri üzerinde en katı dogmalardan ve gerici fanatizmden üretmiş bir siyasi akım olan AKP’de aradıkları o ise eğer, “özgürlükçü” hiçbir şey yoktur onda. Bu aranan şey liberalizmde de, olması mümkün olmadığı için, yoktur. Herkes, “Bildiği gibi yapsın! Bırakınız yapsın!” Yapsın da, “yapabileni,” yapamayan yığınların gazabından kim koruyacak? Devlet! “Yapamayan”ları yapanların gazabından kim koruyacak? “Hukuk devleti!” Al sana gene devlet! Peki, yapamayan yığınlar kendini korusa? Olmaz! Bu “dogmatizm” olur…

Bir noktadan sonra “dogmatik sol”a saldırmak, bu saldırıyı AKP’nin bulunduğu yerden ve ondan beklenen için yapmak emek düşmanlığıdır. Emek düşmanlığı, liberal demokrasiyi savunmakla çelişmez. Biz liberalizmin, sağcı ve solcu olanını tanımak için asıl olarak onun ne söylediğine değil, neye ve kime düşmanlaştığına bakarız. Külliyatına bakarız. Sola düşman. Emekçiye düşman. Gelir dağılımını eşitlik değil, hattâ adalet de değil, insaf ölçülerine doğru zorlayacak toplumsal araçlara ve mücadelelere düşman, bu temayüldeki fikirlere, görüşlere, inançlara düşman... Sermaye neye düşmansa, ona ondan önce düşman!

Bu durumda “liberal solcu”nun “solcu”su düşecek, geriye liberalizmden başka bir şey kalmayacak. O da zaten mânâ olarak onların bugünkü durumunu ima ediyor: Vicdan hürriyeti, söz hürriyeti, basın ve yayın hürriyeti, siyasi hürriyet, dinî hürriyet, fazla serbestlik, cüret, küstahlık; imtiyaz, muafiyet, vb., vb....

Bu kadarı bu arkadaşlarımıza haksızlık mı olur?

1968 Türkiyesi

Ayrıntılar
KIZILCIK
Sayı 34 (Güz 2008)

Öğrenci, işçi ve köylü eylemleriyle geçen 1968 Türkiyesi

1968’de Fransa’da, Avrupa ve ABD’de meydana gelen öğrenci, işçi ve kadın eylemlerinden Türkiye de uzak kalmadı. 1968 ülkemizdeki sosyal uyanışın önemli bir kilometre taşı oldu. O kadar oldu ki, üç yıl sonra darbe yapan Gen. Kur. Bşk. Tağmaç bu fiilini, “Ülkedeki sosyal uyanış toplumun önünde gidiyordu, onun için idareye el koyduk,” diye izah edecekti.

1968 Türkiye olaylarına giden süreçte en önemli toplumsal etken kapitalistleşmeydi, sermaye birikiminin hızlanmasıydı, siyasal ve düşünsel etmen ise o gelişmeye bağlı olan politikleşmeydi. Politikleşmede en önemli sübjektif faktör Türkiye İşçi Partisi’ydi. Örneğin, 1968 öğrenci olaylarında öndeki kişilerin hemen hepsi bu partinin üyesiydiler. Onların hemen hepsi −bu kısa anmanın konusu olmayan nedenlerle ve inanılmaz bir süratle− bir yıl içinde TİP’den kopacaklardı.

10 Haziran 1968 günü Ankara Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesinde öğrenciler bazı akademik hakları için boykota gittiler. Öğrencilerin sözcüsü (yaşı 30’un üzerinde olan ve ertesi yıl CHP’den İçel milletvekili seçilecek olan) Celal Kargılı’ydı. Boykotun başlamasıyla amfilerden birisinin tahtasına yazılı ‘Sağ sol yok, boykot var’ cümlesi eylemin siyasal bir amaç taşımadığını gösteriyordu. Boykot Meclis’te yankılandı. CHP’li Nihat Erim (üç yıl sonra 12 Mart darbesinin başbakanı oldu) öğrencileri destekleyen bir konuşma yaptı.

12 Haziran sabahı İstanbul Hukuk Fak. öğrencileri boykot başlattılar, Fen Fak. öğrencileri de destekledi. Boykot bir kaç saatte işgale dönüştü. Hukuk öğrencilerinin öne sürdükleri talepler tamamı öğrenci haklarıyla ilgiliydi. İşgalin öncülüğünü Fikir Kulüpleri Federasyonu ve Devrimci Öğrenci Birliği yapıyordu. Öğrenciler kısa zamanda örgütlendiler ve fakülte alt birimlerinden başlayarak her fakültede Boykot ve İşgal Komitelerini seçtiler. Onların da temsilcilerinden oluşan kurula İ.Ü. Boykot ve İşgal Komiteleri Genel Konseyi adı verildi, Konsey bir de İcra Komitesi seçti. Bu komite eylemde daimi toplantı halindeymiş gibi kararlar alıyordu, Konsey de sık sık toplanıyordu. Eyleme dair her husus tartışılıp kolektif olarak karara bağlanıyordu. Hayatlarında ilk kez böyle bir eyleme giren öğrencilerin −sonucun ne olacağının bilinmediği− o gerilimli günlerde demokratik ve kolektif bir yönetimi gerçekleştirmiş olmaları, eylemin başarısının önemli bir nedeniydi.

Öyle ki, üniversite yönetimi öğrencilerin bütün taleplerini kabul ettikten sonra artık devam için gerekçeler ortadan kalktığında, işgali sürdürme eğilimleriyle, son verme eğilimleri arasında tartışmaların yaşandığı bir kaç gün içinde bile herkes demokratizme uydu. Eylemlerde öne çıkan kişi DÖB Başkanı Deniz Gezmiş’ti. [Ama Deniz yukarıda andığımız yönetim ve icra organlarına kendi isteğiyle girmemiş, konsey başkanlığına Kemal Bingöllü getirilmişti.] İşgale Gençay Gürsoy, Murat Belge, Nurkalp Devrim, Esat Eşkazan gibi devrimci asistanlar da aktif olarak katılmışlardı. Eylem üç hafta sürdü. Harun Karadeniz’in Birlik başkanı olduğu İ.T.Ü. öğrencileri de İstanbul yakasındaki arkadaşları için destek ve dayanışma amaçlı direniş yaptılar.

Üniversite işgali henüz bitmişti ki Kazlıçeşme’deki Derby Lastik Fabrikası işçileri işgal başlattılar. Sendika İstanbul TİP milletvekili Rıza Kuas’ın başkanı olduğu DİSK üyesi Lastik İş’ti. İşgal 5 gün sonra antlaşmayla sonuçlandı ama Derby işgali işçi hareketinde önemli bir dönüm noktası oluşturdu.

O sırada bir kaç 6. Filo savaş gemisi Dolmabahçe’ye demirledi. 15 Temmuz’dan başlayarak İ.Ü.ve İ.T.Ü. öğrencileri her gün eylem yaptılar. Örneğin karaya çıkmak isteyen denizcileri denize attılar, Beyoğlu’na eğlenmeye çıkanların bembeyaz üniformalarının üzerine mürekkep attılar. Gemiciler karaya çıkamaz oldu. 17 Temmuz’da İ.T.Ü. Gümüşsuyu yurdunu basan polis İ.Ü. Hukuk öğrencisi ve TİP Eminönü üyesi Vedat Demircioğlu’nu pencereden attı. Demircioğlu 23 Temmuz akşamı öldü. Bu arada Ankara ve İzmir’de de protesto ve İstanbul’la dayanışma eylemleri oldu. Ankara’da TİP’li bir genç minibüsün üzerinden düşerek öldü.

9 Eylül’de İzmir’li gençler bu kez oraya gelen Filo gemilerini protesto ettiler. Aynı günlerde İstinye Kavel fabrikasında ünlü Kavel işgali meydana geldi. Altınel Press ve Emayetaş grev ve direnişleri de işçi hareketini ateşleyen diğer 1968 eylemleri oldular. Derby’le başlayan yükseliş iki yıl sonra 15-16 Haziran Büyük İşçi Direnişi’ne ulaşacaktı.

1967’deki Elmalı toprak işgali 1968’de Söke’deki benzer olayla sürdü. Aralarında TİP Çankaya üyeleri ODTÜ’lü öğrenci lideri Sinan Cemgil ve Hüseyin İnan’ın da bulunduğu Ankaralı sosyalist gençler dayanışmaya koşanlar arasındaydı. Elmalı ve Söke eylemleri İstanbullu sosyalist öğrencilerden Harun Karadeniz ve başkalarının Sinop Gerze’deki tütün işçilerine, Kastamonu’daki sarmısak üreticilerine, Ankaralı sosyalist gençlerin Turgutlu ve Salihli’deki küçük üreticilere, özel mülkiyet altındaki Bafa Gölü’ndeki emekçilere destek ve dayanışmaya gidecekleri süreci başlatması açısından önem taşıyan bir başka 1968 eylemidir.

O yıl bir başka eylem, İ.Ü. Sosyoloji asistanı Oya Baydar Sencer’in işçi sınıfı üzerine yaptığı doktora tezinin akademik değil, ideolojik nedenlerle (hiç bir gerekçe gösterilmeksizin) ikinci kez reddedilmesini protesto için yapılan iki günlük işgaldir. Masis Kürkçügil ve bir grup arkadaşı gidip Rektörlük binasını teslim alarak eylemi başlattılar. Ama Üniversite Senatosu üniversiteyi süresiz tatil edince işgal sona erdi ve öğrenci hareketi tarihimize ‘mini işgal’ diye geçti.

Doğanın masumiyeti

Ayrıntılar
Sayı 34 (Güz 2008)

“Doğal”, “organik”, ya da “biyo” adı verilen, mümkünse hiç insan eli ve beyni değmemiş ürünlere olan ilgi artarak devam ediyor. Bu artan ilgiyle birlikte konuyla ilgili saplantılar, önyargılar, akıl dışı yaklaşımlar da alabildiğine yaygın. İlgili mesleklerde çalışan uzmanlar, bilim adamları neredeyse sindirilmiş durumda, en azından medyatik popüler ortamda.

Uygulamada ise, bilimsel çalışmalardan elde edilmiş olumlu sonuçların tarım ürünlerindeki verimliliği radikal biçimde değiştirmeye devam ettiğini görüyoruz. Biyologlar, ziraatçılar, genetikçiler, fizik ve kimyacılar popüler tartışmalara bilim dışında cevap yetiştirmeye kalkışmadan, işlerine devam ediyorlar.

Çevreciler, yeşil hareketin gerek politik, gerekse sivil toplum temsilcileri, işin süslü söylemini benimseyen bazı sosyal demokratlar da bu alanda duydukları yeni gelişmelerin hemen hemen tümüne karşı çıkarak insanlığın geleceğini kurtardıklarını düşünüyorlar. Bir yandan da biyo, doğal ve organik ürünleri pazarlayan yerlerin tüm dünyada oldukça hızlı biçimde arttığını görüyoruz. Pazarda satılan standart ürünlerin iki/üç katı fiyatına alıcı bulan bu doğallık, ciddi bir sektör olma yolunda ilerlemektedir.

Artan kanser olayları, yeni tür hastalıklar (deli dana, kuş gribi gibi...) haklı olarak herkesi tedirgin ediyor ve söz konusu “doğal ürün” sektörü de bu korkulardan beslenmeye devam ediyor.

“Doğal olanın” tüketici nezdinde yarattığı imajı dikkate alırsak, bir yandan doğanın kusursuz, mükemmel olduğunun yaygın biçimde kabul gördüğünü, diğer yandan doğanın saf hâliyle son derece sağlıklı ve yararlı olduğu fikrinin her kesimde geçerli olduğunu görürüz. Ayrıca bu kabuller bununla sınırlı değildir. Doğanın yaratılış itibariyle insana bir nimet olarak sunulmuş olduğu kanısı da neredeyse tartışmasız biçimde inanç hanesinde yerini alır. “Doğal olanın”, ona insan elinin ve beyninin değmesiyle birlikte bozulduğuna inananların sayısı da küçümsenmeyecek düzeydedir. Yarım yamalak bilgilenmeyle ve büyük oranda da yakıştırma ve abartmalarla içi doldurulan muhalif fikirlerin sonucunda, doğayı bozduğu düşünülen bilim adamlarına düşmanca yaklaşan kurumların varlığı da bilinmektedir. Neredeyse koyu bir mistisizme kaçan “pür doğacılık” akımı, işin içinde olan uzman kişilerin tahammül sınırlarını çoktan aşan akıl dışı söylemleriyle ve talepleriyle korodaki yerini almaktadır.

Ancak gerçek ne yazık ki böyle değildir. Böyle olmadığı için de, insanın doğayla ilişkisi, buradaki aksaklığın, eksikliğin, ya da fazlalığın, yararlı ve zararlı olanın anlaşılabilmesi ve bunların denetim altına alınıp, verimliliğin artırılması çabalarıyla şekillenmiştir. (Buradaki eksiklik ve fazlalıklar, yararlar ve zararlar elbette insan türünün kendi açısından yaptığı değerlendirmelerle belirlenmektedir.) İnsanın doğayla ilişkisi −mücadelesi− medeniyet tarihinin omurgasını teşkil eder; bu böyle olmaya da devam edecektir.

İnsan türü, bu doğanın bir parçası olarak durumu kendi lehine çevirmenin yollarını arayan bir canlıdır. Tüm canlılar, kendi yaşamlarının devamının, ancak diğer canlıların tüketilmesiyle mümkün olduğunun ve bunun da varoluşun en çetrefilli kuralı olduğunun farkındadır. Bu durum her canlının bir diğerinin avı olduğuna da işaret eder. Ölümün böylece tüm canlılar için en yakın ve muhtemel tehlike olması, onların bir yandan birbirlerine karşı korunma ve savunma tedbirleri almalarına neden olmakta, diğer yandan da, kaçınılmaz ölüm gerçeği karşısında bulunabilen en etkin savunmanın neslin devamını sağlamak olduğu görülmektedir. Canlı türler öncelikle kolay bir av olmamak için türlü çeşit hileye, entrikaya başvurur. Biyokimyasal olaylar incelendiğinde, doğanın hiç de sanıldığı kadar masum olmadığı görülür. Tüm canlılar (bitki ve hayvanlar) korunma amacının dışında, üreme eylemi sırasında da oldukça sofistike hilelere başvurur. Burada varoluşun tüm fantezilerine rastlarız. Örneğin, P. von Matt’ın Die Intrige adlı kitabında sözünü ettiği Ophrys insectifera adlı çiçek, böcek biçimini alıp, kandırdığı böcek aracılığı ile türdeşlerinin döllenmesini sağlar. Bunun tersine de rastlarız. Buradaki dölleme olayı bir böceğin yardımını gerektirmiştir, ancak böceğin bunu salt yardım olsun diye yapmayacağını bir şekilde bilen çiçek, türünün devamı ve geleceğinin temini gibi kendisi için yaşamsal önemi olan bir olayı oradan gelip geçen bir böceğin yardımsever duygularına, ya da rastlantıya bırakmak istemez. Buna şaşmamak gerekir.

Korunma yöntemleri doğa bilimciler tarafından epeyce geç fark edilmiştir. Bitkilerin çoğunda, onların başka canlılar tarafından tüketilmesine engel oluşturacak kimyasal bileşimler vardır. Örneğin, kolza bitkisi yüksek yağ miktarı açısından beslenmede dikkat çeken bir enerji kaynağıdır. Ancak, bu bitki doğrudan kullanıldığında (aynı soya fasulyesi, bezelye, diğer fasulye türleri ve pamuk tohumu gibi...) organizmada ciddi sorunlar çıkarır. Aslında bu bitkiler doğal halleriyle tüketilemez. Kolzada “glucosinolate” adlı bir madde, onun sindirilmesini engeller. Teknolojik bir müdahale yapılmazsa, yani insan aklı ve eli bu bitkiye değmezse, doğal haliyle doğrudan tüketilmeye kalkışıldığında, glucosinolate karaciğeri tahrip eder (aynı mantar zehirlenmesinde olduğu gibi...). Hayvan yemlerinde dahi doğrudan kullanılması mümkün değildir. Ayrıca kolzadaki “sinapin” adlı bir madde de onunla beslenen tavukların yumurtalarının “balık” gibi kokmasına neden olur ve ham haliyle tüketilemez. Aynı şekilde, kolay av olmak istemeyen soya fasulyası da içeriğindeki bazı “inhibitörler” nedeniyle doğrudan tüketilemez. Yüksek ısıyla belli bir süre işlemden geçtikten sonra sindirilebilir. İçinde antikor oluşumunu engelleyen, antijen etkisi yapan “glycinin” gibi maddelerin dışında, “trypsin inhibitörü” de sindirim sorunları yaratır. Örneğin pamuk tohumundaki “gossypol” adlı madde de böbreklere hasar verdiği gibi, döl tutma sorunu da yaratır.

Örnekleri çoğaltabiliriz, ancak bu, değerlendirmemizi çok fazla değiştirmez. Doğa tuzaklarla ve entrikalarla bezenmiştir. Bunlarla baş etmesini bilen türler devam edebilmektedir, diğerlerinin nesli tükenme tehlikesiyle karşı karşıyadır.

Doğanın insan türü için var olmadığının, insandan bağımsız bir varoluş içinde olduğunun bilim uzun zamandır farkında. Doğayla mücadele ise, doğanın başvurduğu hile ve entrikaların açığa çıkarılıp keşfedilmesinden ibarettir. İnsan türünün devamlılığı doğanın her yönüyle araştırılmasıyla mümkündür. İnsan türü verimlilik peşindedir. Bunu yapmak zorundadır. Yoksa yok olur. Bunu yaparken de giriştiği tüm eylemler doğrudur diyemeyiz. Yanlışlıklar yapılmaktadır. Ancak bunların, neyin hangi nedenle ve nasıl gerçekleştirilmeye çalışıldığı bilinmeden eleştirilmesi, konunun magazinleşmesinden öte bir işe yaramaz. O zaman da, genetik manipülasyon çalışmalarının eleştirisi doğru biçimde yapılamaz ve girilen yanlış yoldan dönüş gecikir. “Pür natüralist”lere söyleyebileceğimiz şudur: İnsan beyni ve eli doğaya değecektir. Gerçeğin bu boyutunu dikkate alıp duruşlarını tayin etmeleri gerekir. Yoksa, oldukça samimiyetsiz bir çizginin sürdürülmesinden başka bir görüntü ortaya çıkmaz.

DOĞA BİLİMCİLERİ NEYLE UĞRAŞIYOR?

Bu konuya biraz yakından bakmamız gerekiyor. Yoksa iş sağırlar diyaloğuna dönüşecek. Yeşil siyasetin ve çevrecilerin, biyoteknolojideki gelişmelere yönelttikleri eleştiriler kendi içinde bazı çelişkileri taşımakta, ancak bu durum gündeme getirilememektedir. Bence, oldukça can sıkıcı bir durum söz konusudur. Bir yanda, muhatabının tam olarak neyle meşgul olduğunu bilmeyen, bunun anlaşılması için gerekli donanıma da sahip olmayan, yapılan her şeye karşı çıkan, karşı çıkışını daha çok tahminlere ve ön-yargılara dayandıran çevreler kamu oyunu meşgul ederken, diğer yandan bilim âleminin doğaya yaptığı müdahalelerde, ki daha önceki Kızılcık yazılarımda bunların birkaçına değinmiştim, akıl dışına düşmeler, rasyonalizm ve verimlilik başlığı altında ortaya çıkan irrasyonalitenin eleştirisi eksik kalmaktadır. Çoğu zaman da bir dizi haksız eleştiri yanında, doğru ve gerekli olanlar da −dikkati bile çekmeden− kaybolup gitmektedir.

Gayr-ı ciddi ve içi boş eleştiriler yüzünden, karşı karşıya kaldığımız sorunlar ele alınamamakta, ya da gündeme taşınamamaktadır. Çoğu durumda alınan önlemler işi tam ters yönde etkilemekte ve neyin doğru, neyin yanlış olduğu dahi anlaşılamadan, bütün kesimler rahatlattıkları vicdanlarıyla, kendilerini bekleyen çıkmazlara doğru yol almaktadır.

Özellikle gıda maddelerinin tedariki ve tüketimi sırasında insanı huzursuz eden birkaç konu gündemden hiç düşmemektedir. Bu alanda en yaygın söylentilerin, gıda maddelerinin hormonlu ve kimyasal ilaçlara bulaşık olması, ayrıca genetik yapısıyla oynanmış tahıl türlerinden elde edilen gıda ürünlerinin kanser hastalığını arttırdığı yönündedir. Sonuncusu bugün için söylenti olmayı sürdürse de, zehirli kimyasallara bulaşmış meyve ve sebzelerin varlığı ve bunun da sağlığa zararlı olduğu bir gerçektir. Hormon konusundaki kaygıların da yerinde olduğunu belirtmeliyiz. Bu konularda tüketici derneklerinin ve çevreci kuruluşların yerinde müdahaleleri ve uyarıları kaçınılmazdır.

Tarım ürünlerinde verimliliğin arttırılması ve buna bağlı olarak tüm bitkisel ve hayvansal gıdalarda kalite ve fiyat konusunda belli bir stabilizasyonun yakalanması için, bitkiyi zararlılardan koruma uğruna tüm ülkelerde yıllardır kontrollü ve sınırlı kimyasal maddeler kullanılmıştır. Üst sınırlar yasalar ve yönetmeliklerle belirlenmiştir. Konunun biraz ayrıntısına girersek, bugün doğa bilimcilerin çabalarının hangi amaca yönelik olduğunu daha iyi anlarız.

Yıllarca, tarım ürünlerinin zararlılardan korunması için bazı kimyasallar kullanılmıştır. Bunlar ürüne ve toprağa zarar veren karıncalara, termitlere, bazı sivrisinek türlerine ve böceklere karşı kullanıldığı gibi, yine endüstriyel bitkilerde verimi ve kaliteyi etkileyen bazı mantar türleriyle mücadele için kullanılmıştır. Sonuçta birim alanda elde edilen verim artmıştır. Ancak uzun süredir yaygın biçimde kullanılan bu kimyasallardan artık vazgeçilme noktasına gelinmiştir. “Kirli Düzine” adıyla anılan bu on iki tehlikeli kimyasalın zararlı etkisinin uzun yıllar boyu sürmesi, yarattığı çevre kirliliğinin artık sakıncalı boyutlara gelmiş olması sonucunda, 122 ülkede birden bunların kullanımının sonlandırılması için kalıcı çalışmaların yapılması kararlaştırılmıştır. Bu kimyasallar şunlardır, (Kirli Düzinenin Listesi):

Aldrin / Chlordan / DDT / Dieldrin / Dioxine / Endrin / Furane / Heptachlor / Hexachlorbenzol / Mirex / PCB (Polychlorierte Biphenyle) / Toxaphen.

Yukarıdaki pestisitler bitkileri zararlılardan korumuş, ancak çevreye de kalıcı ve önemli oranda zarar vermiştir. Bunların bitkilere ve tahıl türlerine bulaşması hiç istenmediği gibi, yayınlanan üst sınırlar sürekli kontrol edilir.

İnsan sağlığını ciddi biçimde tehdit eden bu pestisitlerin ortadan kalkması için biyoteknoloji alanında önemli çalışmalar yapılmaktadır. Bu çalışmalar “Yeşil Gentekniği“ adıyla yürütülmektedir. Klasik bitki ve tohum ıslah çalışmaları geliştirilerek, yerini transgen teknolojisine bırakmıştır. Artık bir bitkinin özelliği diğerine çaprazlama yöntemiyle aktarılarak, bu bileşimden daha gelişkin üçüncü bir tür elde etme işi terkedilmiştir. Bu yöntemle arzu edilen türün geliştirilmesi yıllarca sürebiliyordu. Şimdi ise bitkide arzu edilen herhangi bir özellik, doğrudan bu hedefe yönelik gen transferiyle sağlanabilmektedir. Bitki biyoteknolojisinde atılan bu dev adımla yepyeni bir düzeye gelinmiştir. Bu gelişmenin adına “gentekniği aracılığı ile değiştirilmiş bitkiler“ anlamında “GV-bitkileri” uygulaması denmektedir (GV’nin açılımı gentechnisch verändert’dir).

Geliştirilen bu yeni teknolojiyle istenilen özellikte ham madde üretilebildiği gibi, bitkinin zararlılardan korunabilmesi da herhangi bir pestisit kullanmadan mümkün olabilmektedir. Bitkiye, onu yok etmeye çalışan böceğin yiyemeyeceği, yediğinde ise öleceği bir çeşit protein zinciri üretmesi yönünde bir transgen uygulaması yapılabilir. Böylece zararlı böcekler bitkiden uzak durur. Bunun için de hiç bir kimyasal kullanılmamış olur. Bitki kendini biyoteknolojinin bir uygulaması sonucunda, biyolojik olarak koruyabilmektedir. Dışarıdan ayrıca bir kimyasalın devreye girmesi gerekmemektedir.

Elde edilen bu sonuç zararlı ve tehlikeli kimyasalların (pestisitlerin) kullanımını sonlandıracaktır. Hem maliyet düşmüş, hem verimlilik artmış, hem de çevre zararlısı devre dışı bırakılmış olduğu için, bilimin başarılı bir sonuca ulaştığını kabul edebiliriz.

Yukarıdaki örnek bize gösteriyor ki, çevreye zarar veren ve kontrolsüz kullanıma çok açık olan pestisitlerin kullanılmaması için mücadele ederken, bunu sonlandırmak için yapılan çalışmalarla da yakından ilgilenmeliyiz. Ancak pestisitlerin kullanılmasını ortadan kaldıran transgen çalışmalarına da aynı anda ve aynı şiddetle karşı çıkarsak, konuyu çözümsüzlüğe sürükleriz. Yalnızca transgen teknolojisini anlamadığımız için, ya da anlamaya çalışmadığımız için bu muhalefeti sergiliyorsak, bunun yanlış olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim.

Ne kimya, ne genetik araştırmalar beni ilgilendirmiyor, ben her ikisine de, her üçüne de, her dördüne de karşıyım, ben doğallık istiyorum demek “doğa fetişizmi”dir ve üretim teknolojisini 10 bin yıl geri götürme talebinden başka bir şey ifade etmez. Her anlamadığımız konuya şiddetle muhalefet edeceksek, şunu bilelim ki, bu ciddi bir karşılık bulamayacağı gibi, bir süre sonra duyulmaz da olur. Hele beslenme ve gıda gibi yaşamsal öneme sahip bir konuda düşünülebilen en ilkel teknolojiyle üretim yapılmasını talep etmek, insan nüfusunun üçte ikisinin açlıktan ölmesini talep etmekten başka bir şey değildir. Sergilenen “pür natüralist” tavır, ancak varlık içinde, biraz perhiz yapmak isteyen şımarık zengin çocuk tavrıdır. Çözüm getirmeyen, egoistçe bir yaklaşımı “doğa sever” bir imaj besleyemez. Beslenme konusunda yapılacak her öneri dünya nüfusunun bugün 6,5, yarın ise 10 milyar olacağını hesaba katmış olmalıdır. Ben on beş dakikada çürüyen, kurtlu, organik şeftali yemek istiyorum, üstelik de bunun için senin ödediğinin üç katı para vermeye hazırım demek, düşüncesizliktir.

Biyoteknoloji alanında “yeşil” gentekniğinden başka “kırmızı”, “gri” ve “ beyaz” genteknikleri de söz konusudur. Bunlara kısaca göz atarsak, bizi ileride nelerin beklediğini anlayabiliriz. Kırmızı grup hatalı, eksik, hasta hücrelerin yenilenmesi için genetik çalışmalar yapmaktadır. Bir örnek vermek gerekirse, bu alanda ilk başarı “insulin” üretiminde sağlanmıştır (1982’de ABD’de). Daha önce sığırların salgı bezlerinden elde edilen insulin, gentekniği yöntemiyle değiştirilmiş bakterilerden elde edilmektedir. Bir şeker hastasının bir yılda kullanmak zorunda olduğu insulin miktarı eski yöntemle 40 adet sığır-salgı bezini gerektirirken, bu ihtiyaç ortadan kalkmıştır.

“Gri” gentekniği ile uğraşan biyoteknoloji ise atık suların, atık gazların ve diğer atıkların transgen teknolojisiyle temizlenmesini hedeflemektedir. Bu alanda topraktan zararlı metalleri ve zehirli maddeleri kökleri aracılığı ile emen ve böylece çevreyi bunlardan arındıran bitkiler yetiştirilmiştir. Trangen teknolojisiyle bu insan ürünü bitkilere âdeta temizlik görevi verilmiş, bu da genlerine yerleştirilmiştir. Topraktan arsen zehirini emip bünyesinde hapseden bitkiler geliştirilmiştir.

“Beyaz” transgen teknolojisi ise kimya sanayii için çalışmaktadır. Buradaki gelişmeler henüz çok yenidir. Ancak “Yeşil” gentekniğinin 21 ülkede sekiz milyon beş yüz bin çiftçi tarafından 90 milyon hektarda uygulanmaya başladığını söyleyebiliriz.

Ayrıca deterjan kullanımını büyük ölçüde azaltan transgen enzimler üretilmiş ve temizlik işlerinde kimyasal kullanımının yer altı sularına ve denizlere verdiği zarar azaltılmıştır. İleride tamamen ortadan kalkacaktır.

Bu verdiğim örnekler, çevreye zarar veren maddelerin ilkel tekniklere geri dönülerek değil, daha ileri teknolojilerin devreye sokularak ortadan kaldırılacağını göstermektedir. Bunun aksi de mümkün değildir. Burada bilim zararlı maddelerle, tehlikeli maddeleri ayrı ayrı ele almaktadır. Öncelik buna göre saptanmaktadır, çünkü zararlı olmakla, tehlikeli olmak arasındaki farkı gözetmek zorunluluğu vardır.

Dünyanın olanca hızıyla kaosa sürüklendiğini düşünmek ve bunun da gelişen teknoloji nedeniyle ortaya çıktığını kabullenmek, yalnızca karamsar bir görüşü değil, aynı zamanda bir yanılsamayla, bunu böyle algılayan bir kişinin kendi yaşadığı dönemi diğer çağlara göre çok fazla önemsediğini de ifade eder.

İnsanın doğayla ilişkisi çok yenidir. Bu ikilinin birbirini tanıması da çok yenidir. İnsan türü henüz işin ilk adımlarındadır. Her şey bizim küçücük ömrümüze sığmıyor diye, kurtlu şeftaliye rıza gösterecek kadar karamsar olmamalıyız.

Kendini yaşadığı dönemi aşırı değerlendirmeye tabi tutanlara, bunu aşabilmeleri için bir iki rakam vermek istiyorum. (Not: Aşağıdaki rakamlar T. Deichmann’ın Doğa ve Teknik kitabından alınmıştır.)

Üzerinde yaşadığımız yerküre 4,5 milyar yaşındadır. Yaklaşık 3,9 milyar yıl önce ilk yaşam belirtilerinin görüldüğü saptanmış durumda. Bizim “insan” dediğimiz “homo sapiens” ilk olarak 160 bin yıl önce görülüyor. Yerleşik yüksek kültürler 6000 yıl öncesine tarihlenebiliyor.

Eğer bütün bu zamanı 24 saat içine sığdırmayı denersek, 24 saatin yalnızca son üç buçuk saniyesinde homo sapiens ortaya çıkıyor. Tarımla uğraşımız saniyenin onda birine denk düşüyor.

O bakımdan, daha durun bakalım, diyesi geliyor insanın. Yaklaşık dört milyar yıldır kendini geliştirerek, dönüştürerek evrimleşen doğayı insan daha bir kaç bin yıldır tanıyor. İşin başındayız, sonunda değil. Öyle biyo, organik, doğal sözcükleriyle geriye doğru sürüklenemeyecek kadar önemli bir konuyla karşı karşıyayız. Egomuzu bastırıp, hem bugün yeryüzünü paylaştığımız 6,5 milyar insanı düşünmek zorundayız, hem de dünyanın gelecekteki misafirlerini. Varoluşun, yaşamdan vazgeçerek sağlanamayacağını bilmeliyiz.

Orhan H. Aydın, Kızılcık, sayı 34, Güz 2008, s. 33-36.

Anayasa Meselesi

Ayrıntılar
Sayı 34 (Güz 2008)

Yeni bir anayasa yapımında TBMM’yi devre dışı kılmak için bir takım girişimlerin tezgâhlandığını ileri sürüp bundan yakınanlar var. “Milletin seçtiği temsilcileri dışında ‘birileri’ mi yapsın yine yeni anayasamızı?” diyorlar.

Anayasa, adı üstünde, parlamentodaki “seçilmişler”in de temel meşrûiyet kaynağı ve referansıdır. TBMM, anayasa zemininde ve çerçevesinde oluşur: ülkede genel mutabakatı −”mutabakat” ne ise ve ne kadar olabilirse− temsil ettiği varsayılan anayasa hükümlerine göre seçilir milletin temsilcisi olacak kişiler. Şimdiki Anayasa dumura uğradı, yenisi gerekiyor diyeceksiniz, sonra da dumura uğramış anayasaya göre −sözgelimi o anayasadan alınan icazetle hâlâ yürürlükte duran %10 barajlı bir seçim ve malum partiler yasası hükümlerine göre− millet tarafından seçildik geldik diyerek TBMM’yi oluşturan insanlara “genel mutabakat” adına “yeni anayasa” yaptıracaksınız!

İster tezat deyin, ister çelişki. Ne olduğu ortada.

Bu, işin bir anlamda teorik yanı. Pratiğine gelince... Ayağımızı yere basalım, somut konuşalım: son 2007 Temmuz seçimlerinde belirlenen TBMM’de görüşülüp tartışıldıktan ve şüphesiz bir çok sağlı sollu değişiklik önergelerinin oylanmasına vesile olduktan sonra çoğunluk oyuyla karara bağlanacak bir anayasa ne kadar “yeni” bir anayasa olur, hangi anlamda “yeni bir anayasa” olur? Bu TBMM, çoğunluk grubunun oylarıyla olsun, muhalefet gruplarının oylarının da katkısıyla olsun, sizin, benim, 70 milyon yurttaşın genel mutabakatına uyacak bir anayasa yapar mı? Niçin yapsın? TBMM’de hâlen temsil edilen partiler, çevreler, kesimler, toplumsal güçler, vb... sözü edilen genel mutabakatın “temsilî olarak” ne kadarına tekabül ediyor? Şimdiki TBMM’de yapılacak bir anayasaya niçin ülkenin yeni anayasası denilecektir? O anayasanın nesi, neresi yeni olacaktır? Yeni bir sözde sivil anayasa taslağı hazırlatıldı, bir yıl oluyor, Prof. Özbudun başkanlığında bir komisyona. O taslak şudur ya da budur, beğenilir ya da beğenilmez, o bir yana, onun dahi hiç değiştirilmeden çıkacağını mı (eğer çıkacak olursa) düşünüyorsunuz? Siz o taslağı çok beğeniyorsanız ve illa o olsun, başkası olmasın ya da o olmayacaksa daha iyisi olsun diyorsanız, taslak yasalaşıncaya kadar, seçilmiş Meclis’in iradesi ne olacak, nerede işin içine girecek?

Mevcut Anayasa’nın bir ya da bir kaç −ya da birçok− maddesinde TBMM’nin değişiklik yapması bir şeydir, pekâlâ olabilir; aynı TBMM’nin yepyeni bir anayasa yapmaya kalkması bambaşka bir şeydir, olacak iş değildir. Bize bir anayasa lâzım, “o da hemen bu gece lâzım” anlayışıyla anayasa yapımcılığı, sonucu kendi amacını köreltecek bir sürecin altından kalkılması neredeyse imkân-sız sorunlarıyla doludur.

Her şeyden önce, seçimle gelmiş de olsa hiç bir siyasî iradenin ülke halkına “genel mutabakat” adına şöyle ya da böyle bir anayasa “hediye etme” gibi bir hakkı olamaz. Olamaz, çünkü o “hediye”nin ne menem bir demir leblebi dayatma olacağı daha baştan bellidir.

Mevcut siyasî partiler yasası siyasî parti yönetici kliklerinin eline TBMM’yi doğrudan belirleme yetkisi veriyor. Buna, hep, genel başkan sultası deniyor ama, doğrusu klik sultasıdır. Yani her partinin tepesinde yer alan belli bir oligarşik yapının temsilcisi sınırlı sayıda birileri tarafından belirlenen aday listesi (nerden aday, niçin aday, nasıl aday..?) seçimden “milleti temsil eden TBMM” üyesi sıfatıyla donanmış olarak çıkıyor. Gerçekte bu adamlar milletin temsilcisi değil, onları kendi kafalarındaki bir takım hesaplar çerçevesinde aday gösterip seçilmiş ilân edilmelerini sağlayan parti yönetimlerinin yaratıklarıdır. Birçoğu, hâtta, %10 seçim yasası marifetiyle, kendilerine verilmemiş oylar verilmiş gibi hânelerine yazılarak TBMM’de milletin “seçilmiş” temsilcileri sıfatıyla oturup yasama faaliyetine katılmakta, çoğunluğu oluşturanlar da başlarındaki yönetici kliğin bütün ülkeye dayatmayı uygun ya da gerekli gördüğü ekonomik, sosyal, siyasi emrivâkileri meşrûiyetle donatmaktadırlar. Milletin temsilcileri değil, parti büyüklerinin yaratıkları oldukları oraya gelişlerinden de, oradaki davranışlarından da ayan beyan ortadadır. Hükümet mahfilleriyle IMF, Dünya Bankası gibi kurumlar arasında varılan mutabakatlar doğrultusunda, çalışan emekçi kitlelerin her türlü çıkarına aykırı yasa ve karar tasarılarına gözlerini kırpmadan el kaldırıp millet adına oy verenler onlardır. Uluslararası sermayenin ülkenin dört bir yanında −havada, karada, suda− göz koyduğu bütün çıkar kapılarını sonuna kadar açanlar, sözde “millet adına” kullandıkları oylarla yine onlardır. Yürütmenin (hükümetin) icraatını denetlemede, yolsuzlukları, kanunsuzlukları sorgulamada yasama erkine (Meclis’e) düşen işlevlerin yerine getirilmesinden tamamiyle imtina ettikleri gibi, muhalefet partilerinden bu yolda gelen tek tük talepleri ve girişimleri de ceffelkalem reddetmek siyaseten en önde gelen görevleri arasındadır.

1980 faşist darbesinden miras seçim yasası, siyasî partiler yasası ve −ülke insanlarının sorunlarının enine boyuna görüşülmesinde ve gerekli kararların oluşmasında belirleyici olan− Meclis İç Tüzüğü gibi düzenlemeler, 70 milyon insanın demokratik siyasi iradesinin çarpıtılarak çıkarlarının ayaklar altına alınmasını sağlamaktan başka neye yarıyor?

Böyle bir anayasadan kurtulmak gerekiyorsa ki, elbette gerekiyor, ondan ne zaman ve nasıl kurtulanacağını hangi siyasi irade belirleyecektir? Hemen yarın mı, üç ay sonra mı, iki seneye kadar mı? Niçin? Onca sakıncalı olduğu sabit bir anayasayla iki yıl daha, kelimenin her iki anlamında idare etmenin anlamı nedir? Yıllardır mutlaka değişmesi gereken bir anayasayla ülkeyi yöneten, ülke insanlarının çıkarları üzerinde en hayati kararları alan, bir çoğunu da hiç üzerinde bile durmadan bir yana atan bir siyasi irade temelden ve kökten sorgulanmaksızın, ülke insanlarının hal ve geleceğinin şaibesi ayyuka çıkmış o iradenin gölgesi altında belirlenmesi kabul edilebilir bir şey değildir.

Bu TBMM’nin güvenoyuyla son altı yılda başbakan olan kişi 2007-2008 içinde Tuzla tersanelerinde 30’dan fazla işçinin “iş kazası” sonucu ölmesi üzerine, nihayet 2008 yılı Haziran ayında, 10 bin işçinin çalıştırıldığı Tuzlada iş sahibi şirket temsilcilerine, “Niçin ruhsatsız çalışıyorsunuz? Niçin burda böyle olmaması gereken şeyler oluyor? ” diye çıkıştı. Tuzla tersanelerinde bütün diğer işyerlerinde olduğu gibi, işçilerin sağlık, güvenlik, uygun çalışma koşullarını düzenleyen, Meclis’ten çıkmış yasalara göre uygulanması gereken yönetmelikler, vb. yok mu? Elbette var. Ama bu başbakanın görev başında olduğu altı yıl boyunca niye bunların hiç biri uygulanmamış ya da eksik uygulanmış? Uygulanıp uygulanmadığı nasıl olmuş da denetlenmemiş? Denetlenmişse, denetimlerin sonucu ne olmuş? Denetim zaafının tersanelerde o kadar çok sayıda insanın “kazara” ölmesindeki payı nedir? Yükümlülüklerini yerine getirmeyenlere ne yapılmış? Hiç bir şey yapılmamışsa ya da yapılanlar yetersiz kalmışsa orada olanlardan ve olmayanlardan kim sorumlu? Kimin sorumlu olduğu niçin sorulmuyor? Soruluyorsa, gereği niçin yerine getirilmiyor? Altı yıl sonra tersanelerde ölüm haberleri ayyuka çıkınca, bu başbakan işçi babası pozlarında işverenlere, “Burda böyle ölümler istemiyorum, yoksa canınızı yakarım!” dedi. “Canınızı yakarım!” ne demek? “Sizi bugünlük affediyorum,” demek değil mi? Devletin yasalarının uygulanıp uygulanmayacağı senin takdirine, insafına, izanına, keyfine mi kalmış? Padişah mısın?

Böyle ağzından çıkan sözü kulağı işitmeyen bir başbakanın TBMM’de bir dediğini iki etmeyen emir kullarına anayasa yaptırmanın millî iradenin gereği olduğunu (millî irade denilen şeyin ne olduğu ve ne olmadığının ayrıca sorgulanması gereği bir yana) şu sıralarda, âcil bir yeni anayasa ihtiyacının gerçekten de kendini duyurduğu bir sırada kim, niçin söyleyebilir ve söyler? Yeni bir anayasaya ihtiyaç olduğu çok açık bir gerçek. Bugün için de değil, polis devleti nizamnamesi kılıklı 82 Anayasası Kenan Evren cuntası tarafından silah zoruyla halka onaylatılıp yürürlüğe girdiğinden beri, 25 şu kadar yıldır böyle bir âcil ihtiyaç kendini dayatagelmiştir. Sorun orada değil, bugünkü gibi bir Meclis’ten kabul görüp çıkacak bir anayasanın da “milletin temsilcileri”nin yaptığı değil, tam yetkili genel başkan ve onunla birlikte iş gören bir heyet tarafından millete tepeden dayatılmış bir anayasa olacağı açıktır.

Buna ihtiyacı karşılamak denmez. İhtiyacı suistimal etmek denir!

Hemen, âcilen, şimdi, bu parlamentoyla ve bu partilerle, milletin bu sözde temsilcileriyle kotarılacak bir anayasa “ihtiyacını karşılamaya niyetlenmek,” dünyayı kasıp kavuran küreselleşmeci neo-liberal sömürü ve soygunu bu ülkede millet adına yeniden daha bir meşrûiyete bağlama gayretinden başka bir şey değildir.

***

Bu memlekette yeni anayasaların hep askeri darbeler ertesinde gündeme getirilip yapılır olması elbette kabul edilebilir ya da olağan sayılabilecek bir şey değil. 82 Anayasası’nın ne olduğunu, bizden ne alıp götürdüğünü, yerine neler getirdiğini gördük, hâlâ görüyoruz. Görüyoruz da, ard arda birçok hükümetin böyle yapılmış böyle bir anayasayla ülkeyi 30 yıldır yönetiyor olması niçin ve nasıl kabul edilebilir, sineye çekilebilir bir şey olabiliyor? Bu olgu, bugün yeni bir anayasanın mevcut siyasi partiler ve seçim yasaları zemininde oluşup iş gören parlamento çoğunlukları eliyle de yapılamayacağının kesin kanıtıdır. Velev ki mevcut parlamentodaki tüm partilere mensup tüm milletvekillerinin oy birliği ile ya da nitelikli çoğunluğuyla kabul edilmiş olsa bile.

Bu arada Haziran ayı ortalarında TÜSİAD’dan yeni bir anayasa konusunda durup dururken bir acaip “konvansiyon” önerisi geldi. Konvansiyon’un ne olduğunu kim anladı? Konvansiyon, meclis demektir ama, belli bir amaç için oluşan özel bir meclistir. Büyük Fransız İhtilali’nde devrilip giden krallık rejimi yerine gelen cumhuriyete yeni bir anayasa yapmak için özel bir genel seçimle oluşturulan “Kurucu Meclis”.

Nerdeyse üçte ikisi mevcut parlamento üyelerinden, gerisi TÜSİAD’ın kendisi gibi demokratik meşrûiyeti kendilerinden menkul sözde sivil toplum kuruluşlarından ve şuradan buradan cımbızla toplanıp getirilmiş bir kaç kişiden oluşacak 150 kişilik bir heyete “konvansiyon” denilerek 70 milyon insanın bugününü ve herhalde epey bir geleceğini “mutabakata” bağlayacak bir anayasa yapılabilir mi? Yapılır, biz yaparsak olur denilince olur. Zaten istedikleri odur. Böyle bir “yöntemle” çıkarılacak anayasanın ülkenin çalışan emekçi yığınlarının, yoksulların, işsizlerin, evde fabrikada, tarlada sömürünün ve eziyetin en belalısıyla yüz yüze yaşayan kadınların ve çocuklarının devlet/sermaye işbirliğinin umarsız kıldığı bütün herkesin çıkarları açısından 30 yıllık generaller anayasasından sözü edilmeye değer hiç bir farkı olmaz. Neye, ne için zar atılmak isteniyor? Nerdeyse 30 yıl önce asker diktasıyla dayatılan ve bunca yılın sivil iktidarlarının ihtiyaçlarını karşılamış olan 82 Anayasası’nın lâfzını da, ruhunu da besleyen hep, baştan beri tekelci kapitalist çıkarların ekonomik ve sosyal dinamikler bağlamında öne çıkan sivil ihtiyaçları olmadı mı? Ve 82 Anayasası’nın asker/sivil kimi bürokratik makamlara ve kurumlara yüklediği işlevler bu bağlamda hep aynı çıkarları koruma ve kollama, güvenliğini teminat altına alma yönünde bir içerikle donatılmadı mı?

“Şimdi faşist oldu iktidara geldi, kapitalistlerle birleşerek Türk işçisini istismar ediyor propagandası yapılmaktadır. Böyle bir iftira karşısında işçi-işveren ilişkilerini düzenleyecek olan kanunlar, taraflar için adilane bir şekilde ve asgari hata ile çıkarılmalıdır. Bu düzenleme yapılırken bazı sendikaların Türk devletini ve ekonomisini yıkmak için bugüne kadar yaptıkları aşırı hareketler göz önünde bulundurulmalıdır... İşçi sınıfını ayaklandırmak amacıyla Komünist Parti’nin solcu örgütlerin, Kürtlerin, Ermenilerin, bir takım politikacıların kötü niyetli teşebbüslerini devam ettirecekleri muhakkaktır. Bunlara karşı uyanık olunmalı ve teşebbüsleri muhakkak engellenmelidir... Basının kalemine tenkit fırsatı verilmemelidir.” (Kenan Evren’e Vehbi Koç tarafından yazılıp gönderilen 3 Ekim 1981 tarihli mektuptan.)

Vehbi Koç, eli kanlı bir faşist değildi. Cumhuriyete sadakati şiar edinmiş makul bir insan, işini bilir bir iş adamıydı. Bu mektubu o yazdı. Yani 600 bin yurttaşı hapislerden, işkencelerden geçiren, 50 kişiyi asan K. Evren cuntasına 82 Anayasası’nın hazırlanıp silah zoruyla dayatılması arifesinde böylesi “nasihat”larda bulunmaktan geri durmadı. Neden? Nasıl?

Bu ülkede rejim sorununun temel kaynağı devlet (asker/sivil bürokrasi) ve onun geçmişten geldiği iddia edilip duran −şimdilerde pek moda olmuş bir deyişle− “İttihatçı geleneği” değildir. Sermayenin (sivil toplumun) bugünkü ve geleceğe yönelik somut çıkarlarıdır, bir başka deyişle, varlık koşullarıdır. “İttihatçı gelenek” denilen şeyle sermayenin çıkarlarının ve egemenliğinin teminatı çözülmez bir yumaktır. İşçi düşmanı olan da, önce sermayedir. 12 Mart generalleri zamanın kodaman sermayedarlarının ardı arkası kesilmeyen şikâyetlerine, sözlerine, irşadlarına uyarak 61 Anayasası’nda ne kadar demokratik, özgürlükçü damar varsa budadılar. Devletin işçi düşmanlığı, yapısı ve tarihî misyonu gereği, sermaye çıkarlarını koruyup kollamayı iş edinmiş olmasındandır. 61 Anayasası’nın 12 Mart’tan sonra da başına gelenler bu tespitin âdeta laboratuvar doğrulaması olmuştur. Bugün “Kopenhag Kriterleri” denilen −özü ve pratik kapsamı itibariyle− doğrudan sermaye dostu “özgürlükçü” ve “demokratik” pratiklerin dahi kabullenilip içselleşmesinin yolunu kesen yine TÜSİAD/MÜSİAD’çı sermayenin kendisidir. Devletin ne olduğu, neyin nesi olduğu artık hiç hatırlanmak istenmiyor. Gözleri küreselleşmeci neo-liberal ideolojiyle bağlanmış sivri zekâlı “tefsir” erbabı, körlüğü sıradanlaştırıp genelleştirmeyi mesleklerinin icabı sayıyorlar.

Arabayı atların önüne koştuğunuz sürece, 1 Mayıs 2008 günü İstanbul’da olanları da, Tuzla’yı da, Konya’da göçüp 20 küçük çocuğa mezar olan kuran kursunu da, giderek seçimde % 47,5 oyla TBMM’de mutlak çoğunluğu ele geçiren bir siyasi partinin tam da % 47,5 oy almış olduğu için ülkeyi yönetemez hâle gelip, son anda paçayı bürokratik müdahale mekanizmasının aracı sayılan Anayasa Mahkemesi’nin “iyi niyeti” sâyesinde kurtarabilmiş olmasının nedenini de anlayamazsınız.

***

61 Anayasası’nda Anayasa Mahkemesi’nin yetkileri şimdi olduğundan daha genişti. Sıradan yasalar gibi anayasa değişikliklerini de esastan inceleyip gerek görürse iptal edebiliyordu. Bu kural sonradan değiştirildi. 61 Anayasası’nın özelleştirme projeleri ve uygulamalarına ket vuran kimi hükümlerinden kurtulmak isteyen iç ve dış sivil çıkarların bastırmasıyla yapıldı bu değişiklik. AYM’nin yetkisi sadece şekil yönünden denetlemeyle sınırlandırıldı. Bunca yıldır 82 Anayasası’nın “değiştirilemez” sosyal devlet ilkesini yok saya saya yoğa savuran yasaların sadece son altı yılın değil, onca yılın parlamentolarından hiç bir Anayasa Mahkemesi kazasına uğramadan geçmesi bu sayede mümkün oldu. Anayasa Mahkemesi sosyal devletin suyunu çıkaracak yasama eylemlerinin yolunu açan Anayasa değişikliklerinin hiç birinde Anayasa’yı o ünlü “değiştirilmesi teklif dahi edilemez” maddelerle ilgili “şekil” yönünden zorlayıp sorunu esastan incelemeye kalkmadı. Oysa en son türbanla ilgili olayda olduğu gibi “laik”lik söz konusu olunca Anayasa’nın açık hükmüne rağmen esasa girmekten geri durmadı. Çünkü, aslına bakarsanız, esasa müteallik sorun laiklikle ilgili değil, sosyal devletin sökülüp yoğa savrulmasıyla ortaya çıkan, bunca yıllık birikimle geleceğin potansiyelinin yağmalanmasına yönelik paylaşım kavgasıdır. Yani düpedüz iktidar kavgası. AYM’nin “yetki gaspı” üzerinde süregelen tartışmalarda da bir hukukî yorum ihtilâfı değil, ekonomik/siyasî hegemonya kavgası söz konusudur.

***

Yeni bir anayasa −hele de gerçekten sivil ve her türlü vesayetten arınmış olanı− öyle denilmeye lâyık olacağı ve öyle denilmeyi hak edeceği koşullarda yapılabilir ancak. Böyle demenin ipe un sermek olduğunu söyleyenler olacaktır. Hiç de değil! O tür koşulların yeterince oluşabileceği, ya da oluşması yolunda pekâla esaslı bir gayret gösterilebileceği konusunda yeterince iyimser olmamak, ya o koşullarla araya konulan belli bir mesafeye −yani, siyasetin ana, yakıcı merkezinden emekçi halkı dışlayan tercihler konusunda en azından ikircikli kalmaya− ya da o koşulların gerçeklik ve geçerlilik kazanması yolunda, yeterli bilinç, yürek ve kararlılıkla kavga vermekten kaçınmaya delalet eder. Olsun, o kadarı da yeter anlayışının sonu ya TC tarihinin başından bugüne kadar hep olduğu gibi hüsran, ya da ortaya çıkacak kaçınılmaz sonuca, “Bundan iyisi can sağlığı!” denilerek, çağımızın vebası küreselleşmeci yeni liberal dogmaya demokratlık ve özgürlükçülük adına teslimiyettir.

Gerçekten yeni ve sivil denilebilecek bir anayasa isteyenler onu da hemen şimdi isteyenler, önce bu koşulların oluşması yönünde ne yapılması gerekiyorsa yapmaya, bunun kavgasını vermeye “hemen şimdi”den başlamalılar. Yeni anayasa için böyle bir yolu tutmanın zorlukları yok değil ama, yeni anayasadan kasıtları ve niyetleri yeni bir AKP/yeni liberalizm emrivakisini hayata geçirmek ya da o emrivakiden “demokrasi ve özgürlük ve insan hakları” adına ne koparılabilirse onunla yetinmek olmayanlar her türlü zorluğu −hiç de öyle gözde fazla büyütülecek, aşınması imkânsız zorluklar değildir hiç birisi− pekâlâ göğüslerler. Yeter ki istesinler. İstemekten korkmasınlar...

Bu tespitleri, kuru retoriktir, içi boş cafcaftır diye bir kenara atmayın! Dış dinamik/iç dinamik tartışması günümüz koşullarında eskimiş, hükmü kalmamış bir tartışma olmaktan çok uzaktır. Bu yıl 1908 Hürriyet günlerinin 100. yıldönümü. Yüz değil iki yüz yıldan bu yana dış dinamiklerle en azından “iyi geçinme” anlayışıyla salâha erme tavrının bizi bugün nereye getirmiş olduğu ortada. Bugün gelinen noktada olumlu ve gelecek için umut uyandıran ne varsa hepsinin aslında iç dinamiklerin dürtüsüyle gerçekleşmiş olduğunu da görmekte yarar var. Cumhuriyet tarihinde olumlu ya da olumsuz ne olduysa hepsini dış dinamiklerin işleyişine atfetmek, bununla açıklamak, böyle anlamaya ve anlatmaya çalışmak, bu ülke insanlarına (geniş yığınlara) varlığı kaale alınmasa da olur “hammadde” gözüyle bakan bir hayat ve siyaset anlayışının ürünüdür. Bir yanıyla da, büyük ölçüde Cumhuriyet’in başından beri sermaye çıkarlarına ve egemenliğine müzâhir uygulamaların sorumluluğundan ülke içi dinamikleri tenzih etme (suçtan arındırma) niyet ve gayretinden sâdırdır. Dışa bağımlılık dediğimiz şey, sözgelimi, doğrudan iç dinamiklerin sınıf mücadelesi bağlamında belirlediği bir olgudur. Örnekse, 12 Eylül faşist darbesi, “Beş Amerikancı generalin işiydi,” deyip geçerseniz, Amerikancılığın ne olduğunun da, beş generalin işinin nerde başlayıp nerde bittiğinin de üstünü örtersiniz. Hiç bir toplumda halk ve demokrasi güçleri sınıf mücadelesinde yenik düşmeyi sindirip içselleştirmeden kaderlerini dış dinamiklerin işleyişine terk etmez. Keza hiç bir toplum, kendi iç yapısal gelişiminde şöyle ya da böyle karşılığı olmayan hiç bir dış etkilenmenin hayrını görmez. AB standartlarına göre demokratikleşme yolunda şimdiye kadar pek matah bir yol alınamamış olması, demokrasiyle başı hoş olmayan sivil toplum dinamiklerinin ağır basmasından, buna karşılık demokrasinin ve özgürlüğün kazanılması yolunda mevcut dinamiklerin yeterince harekete geçirilememiş −tarihten gelen birikime siyasi müdahalenin öznel nedenlerle eksik kalmış−– olmasındandır.

80 şu kadar yıllık kazanımları her an uçuruma yuvarlanıp helâk olacakmış gibi algılanan ve idrak edilen bir cumhuriyet ne biçim bir cumhuriyettir? Neyin cumhuriyetidir? Kimlerin cumhuriyetidir? Bunlar cevabı geçmişte değil, bugünde aranması ve verilmesi gereken sorulardır. Her yaptığımızın geçici olmasına rıza göstermeye, her ulaştığımız uğrakla yetinmeye, elde edilen her kırıntı kazanımı bundan iyisi can sağlığı diyerek cebe atıp eskisi gibi yaşayıp gitmeye mahkûm muyuz? Ülkeyi yöneten, nasıl ve ne için yönettikleri de bizatihi kendi eylemleriyle yıllardır gözler önünde olan heyetlerin, “Alın size sivil anayasa!” diyerek önümüze attıkları/atacakları her taslak kırıntısının üzerine atlayıp onu ”değerlendirmeye ve geliştirmeye”, ya da üzerinde ahkâm kesip eleştiri üretmeye mahkûm muyuz? Demokrasiye, özgürlüğe giden yol acizlikten, çaresizlikten, ataletten, inisiyatif özürlü tıynetten geçmez. Demokrasinin de, özgürlüğün de, onları KAZANMADAN hayrını göremezsiniz.

İş niyettedir. Var mısınız, yok musunuz?

Kimsenin niyetinden şüphelenmeye mahal yok ama, sorun, ardına sınıf bilinci, yeni bir dünya vizyonu ve illâ sonuç alma iradesi yığılmayan kuru temenniden bir şey çıkmayacağının, ülkenin demokrasi ve halk güçlerinin hayatına ve geleceğine sahip çıkacak bir siyasi iradenin yerine şaibeli ağızların “sivil anayasa” yaygarasının ikame edilemeyeceğinin kavranılıp kavranılmadığındadır.

250 yıl öncesinin Fransası’ndaki Konvansiyon Meclisi ayarında dörtdörtlük bir kurucu meclis olmasa da olur. Bugün için ve bizim için, demokrasi ve halk güçleri için olabildiğince işe yarar bir kurucu meclis, (bunun dahi bize çok görüldüğünü dikkatinize sunarım!) generallerin kurucu meclisi değil, TÜSİAD’ın ve TÜSİAD’cıların “konvansiyon”u değil, halkın ve demokrasi güçlerinin temsiline olabildiğince el verecek bir kurucu meclis talebinin yükseltilmesi ve o talebi hayata geçirecek gayret ve mücadele kararlılığı ve becerisi ile pekâlâ işe koyulmak mümkündür. Neden olmasın?

2B alanları ve şehir rantı yağmasının, ülkenin ve halkın tüm birikim ve potansiyelinin uluslararası sermayeye peşkeş çekilmesinin, türban safsatasının ve paranın sultasının önünü şimdiye dek olmadığı kadar açmak için değil, ülke nüfusunun ezici çoğunluğu emekçilerin hakkını hukukunu esasa bağlayacak Anayasa (Esas Teşkilat Yasası) için bir meclis!

Halksa halk... Oysa oy!

Meclis neymiş, nasıl olurmuş o zaman görürsünüz...

1793’te Konvansiyon’da kabul edilen Cumhuriyet Anayasası hiç uygulanmadı. Termidor karşı-devrimi araya girince kadük kaldı. Üç beş yıl sonra da Fransa Napolyon ve generallerinin eline geçti... 93 anayasası, bir süredir orda burda sözü edilen, “kitle demokrasisi”, “doğrudan demokrasi” gibi kavramlara çok yakın bir özgürlük ve demokrasi anlayışını daha o günden tarihin gündemine getirmişti. 1945’te, 2. Dünya Savaşı ertesinde, Nazi işgalinden kurtulan Fransa’da yeni kurulacak 4. Cumhuriyet için Fransa Komünist Partisi’nin anayasa önerisi, 93 Anayasası’nın aynen alınıp benimsenmesi oldu... Fransız burjuvalarının dudakları uçukladı!

Tektaş Ağaoğlu, Kızılcık, sayı 34, Güz 2008, s.  24-27.

Küresel Köyde Mahalle Baskısı

Ayrıntılar
Sayı 34 (Güz 2008)

Sıradan insanların günlük yaşamlarını nasıl sürdürdükleri, günlük yaşamlarında hangi kurumlara güvendikleri ve yaşamlarını sürdürmek için kurdukları dayanışma amaçlı ilişki ağlarının nitelikleri dikkate alındığında Türkiye’nin “muhafazakâr ve cemaatçi toplum” özellikleri gösterdiği söylenebilir. Bütün kapitalist toplumlarda yaşayan bireyler, iş, konut, eğitim, sağlık, eğlence, güvence ya da dayanışma gibi yaşamsal öneme sahip gereksinmelerini karşılarken bazen piyasaya, bazen devletin kurumlarına, bazen de kendi kişisel ilişki ağlarına dayanırlar. Ancak farklı toplumlarda devlet, piyasa ve toplum olarak tanımlayacağımız bu temel alanların ağırlığı hem bireyler, hem de toplum açısından farklı olabilir. Bu bağlamda, tek bir alanın mutlak egemenliğinin olduğu saf bir toplum modelini bulmak mümkün değildir. Her toplumda farklı alanların ağırlığı farklı olabilir. Örneğin, sosyal güvenlik ya da toplumsal dayanışma açısından ABD’de piyasanın, İsveç’te devletin, Türkiye gibi bazı Güney Avrupa ülkelerinde ise cemaat ilişkilerinin göreli ağırlığından söz etmek mümkündür.

Türkiye gibi “muhafazakâr-cemaatçi” toplumlarda bireyler, piyasanın ve kamunun yetersiz kaldığı birçok alanda, kendi sınıfsal konumlarına bağlı olarak değişen kişisel ilişki ağlarını kullanmak zorunda kalmaktadır. Bu tür toplumlarda yaşayanlar için, dar anlamda “aile” ve “akrabalık” ilişkileri, geniş anlamda etnik ya da dinsel cemaatçi ilişki ağları, piyasa ya da devletin kurumları kadar önemlidir. Bu toplumlarda yaşayan bireylerin, iş bulma, konut bulma, işsizliğe dayanma, çocuk büyütme, yaşlı ya da hasta bakma, borç alma ya da ihtiyaç hâlinde yardım alma gibi birçok konuda aile, akrabalık ya da cemaat ilişkilerini kullanmaları yaşamsal önemini korur. Bu toplumlarda yaşayan bireyler için “mahalle baskısı” olarak popülerleştirilen sosyal kontrol kurallarına uymak ve hâkim olan “cemaatçi”, etnik ya da dinsel, değerlere saygı göstermek neredeyse zorunludur. Çünkü bu toplumlarda ailesizlik, ilişki ağına sahip olmama ya da dışlanma durumunda bireyler gerçek sorunlarla karşı karşıya kalır.

Piyasanın güçlü olduğu modern kapitalist toplumların gözlenmesiyle geliştirilen sosyoloji kuramları, modern toplumların “cemaatten cemiyete”, modern bireylerin de “cemaat üyeliğinden özerk bireye” doğru evrildiğini vurgulamıştır. Bu bağlamda, “geleneksel-modern” ikilemi çoğu zaman saf modeller, “modernleşme” de “cemaatten cemiyete” doğrusal bir geçiş olarak kabul görmüştür.

Oysaki son dönemlerde yapılan araştırma ve analizler, kapitalist toplumların saf ve tek bir biçiminin olmadığını, tarihsel ve kültürel özelliklere bağlı olarak, her bir toplumun değişen özellikler taşıyabileceğini, aynı şekilde kapitalizme yeni geçen toplumların da tarihsel, kültürel birikimlerine ve konjonktüre göre değişen “modernleşme” deneyimleri yaşayabileceğini göstermektedir. Bu bağlamda, küreselleşmenin yaşandığı günümüzde Türkiye gibi köylülükten yeni çıkan toplumlarla, Rusya gibi sosyalist geçmişe sahip olan toplumların farklı dönüşümler yaşaması söz konusudur.

Son dönemlerde, farklı modernleşme deneyimleri konusu, Türkiye’deki toplumsal değişimin beklenmedik sonuçlarını açıklamak için de gündeme gelmektedir. Bu bağlamda, Nilüfer Göle’nin yeni örtünme biçimi olan “türban” için geliştirdiği ve çok tartışma yaratan “modern mahrem” kavramını örnek olarak gösterebiliriz. Bu kavram, türban gibi gelenekseli anımsatan bir örtünme biçiminin “modernleşme” göstergesi olarak kabul edilip edilemeyeceği tartışmasını başlatmıştır.

Bu tür tartışmaların başlamasında, kapitalist sistemi yaygınlaştıran küreselleşmenin, “modernleşme” göstergeleri arasında önemli bir yeri olan “cemaat üyeliğinden özerk bireye” beklentisini sarsması etkili olmuştur. Hemen bütün toplumlarda, ilk bakışta “muhafazakârlaşma”, “dindarlaşma” ya da “cemaatleşme” olarak tanımlanabilecek eğilimlerde artış gözlenmiştir. Modernleşmenin “yurttaş” kimliği altında özerk bireyleri üretmesi ve kültürel kimlikleri homojenleştirmesi beklenirken hemen bütün toplumlarda kültürel kimliklerin yeniden gündeme gelmesi, hem kültürel kimlikler, hem de modernleşme konusundaki tartışmaları yeniden başlatmıştır.

Çok boyutlu etkileri ve nedenleri olan bu konu sosyal bilimlerin farklı disiplinleri tarafından farklı kavramlarla, farklı analiz çerçevesinde tartışılmaktadır. Burada değineceğimiz sosyal politikayla ilgili olan çevreler cemaatleşme eğilimlerini piyasanın egemenliğinin artmasına ve buna karşılık ulus devletin özellikle sosyal güvenlik gibi konularda etkinliğinin azalmasına bağlamaktadır. Bu açıklama çerçevesine göre, son dönemlerde, bütün toplumlarda bireyler, piyasanın acımasız kuralları karşısında çaresiz kalmış ve kendi kişisel ilişkilerine dayanmaya başlamışlardır. Bugünkü yönetimlere hâkim olan liberal ideoloji de devletin küçültülmesi yönünde baskı yapmakta ve piyasaya müdahale edecek düzenlemelere olanak vermemektedir.

Bu eğilimlerin, Türkiye gibi cemaat ilişkilerinin zaten yaygın olduğu toplumlarda farklı, ABD, Kanada ya da Rusya gibi cemaat ilişkilerinin çözüldüğü toplumlarda farklı etki yapacağı açıktır. Nitekim son dönemlerde gerek Avrupa ve gerekse ABD ve Kanada gibi ülkelerde uzun bir dönemdir gündemden kalkmış olan “dayanışma ağları” konusu yeni bir araştırma alanı olarak sosyal bilimcilerin ilgisini çekmeye başlamıştır. Bireyciliğin yerleşik olduğu bu ülkelerde aile ve akrabalık ilişkilerinden çok, sivil toplum örgütleri ya da arkadaşlık ilişkileri gibi yeni ağlardan söz edilmektedir. Bunların geleneksel “cemaatçi” ilişkilerden farklı ilişkiler olduğu açıktır.

Türkiye’de de son dönemlerde etnik ve dinsel ilişki ağlarında artış gözlenmekte ve bu eğilimler “cemaatleşme” ve “muhafazakârlaşma” gibi kavramlar etrafında tartışılmaktadır. Ancak, diğer ülkelerden farklı olarak, Türkiye’deki tartışmalarda dikkati çeken nokta, bu tartışmaların daha çok “laiklik” ekseninde, güncel siyasal tartışmaların belirleyiciliğinde ve sürekli olarak bazılarına göre “Cumhuriyet öncesine dönüş korkusu”, bazılarına göre ise “Osmanlı nostaljisi” olarak geçmişe referansla tartışılmasıdır. Devletin ve siyasetin yönetimiyle ilgili kurallarda konsensüsün sağlanamadığı bir toplumda bu büyük toplumsal çalkantının siyasete bu biçimde yansıması kaçınılmazdır. Bu tartışmalarda küreselleşmenin, hızla yaygınlaşan kapitalist ilişkilerin ve artan iletişim olanaklarının mevcut ilişkiler sistemine yaptığı sarsıcı etkiler çok nadir olarak gündeme gelmektedir. Türkiye’de siyasal alandaki kilitlenmeler ve gerilimler ister istemez sosyal bilimcileri de etkilemektedir.

Bu çerçevede, 1920’lerin ekonomik ve siyasal ortamında 10-15 milyon nüfuslu, yüzde 80’i köyde yaşayan ve sadece iki milyon kentli nüfusu olan Türkiye’de “Sünni-Türk” kimliğine göre kurgulanmış ulus devlet yönetiminin bugüne kadarki uygulamalarının sonuçta bugün içinde yaşadığımız “muhafazakâr-cemaatçi” yapıyı oluşturduğu bilinmektedir. Mevcut “muhafazakâr-cemaatçi” yapıda “öğretmenin mi”, yoksa “imamın mı” daha etkili olduğunu anlamak kolay değil. Ancak, değil ateistlerin, Hıristiyanların ya da Alevilerin bile kendilerini açıkça ifade edemedikleri, laik olduğunu iddia eden politik elitin bile “...ben aslında dindarım, benim dedem müftüydü...” diye söze başladığı bir ortamda “dindarlığın” ya da “muhafazakârlığın” yeni bir olgu olduğunu iddia etmek ne derecede geçerli olabilir?

Türkiye’deki muhafazakâr cemaatçi yapının öncelikle aile ve akrabalığa ve bunun bir devamı olarak etnik ve dinsel ağlara dayandığı bilinmektedir. Cemaatçi ağlarla bağlantılı olarak mevcut yapı, ataerkilliğin etkili olduğu bir gündelik yaşamı da canlı tutmaktadır. Türkiye’deki erkek egemen düzen bir taraftan “ekmek kazanan erkek ve ev kadını” ikilisine dayalı aile yapısıyla, diğer taraftan kültürel ve dinsel unsurları iç içe barındıran değerler sistemiyle bugüne kadar sarsılmadan yaşamını sürdürebilmiştir. Ataerkillik ve muhafazakârlık, derece farkıyla, bütün toplumsal kesim ve sınıfların yaşam biçimini de etkilemektedir.

Başlangıç noktası olarak bu durum veri olarak kabul edildiğinde, son dönemlerde oluşan değişimlerin nedenlerini ve sonucunu analiz etmek belki de daha kolay olabilir. Küreselleşmeyle artan ve yaygınlaşan piyasadaki kuralsız hareketlerin, birçok ülkede belirsizlik yarattığı, alışılmış iş yapısını değiştirdiği ve sosyal güvenlik sistemini sarstığı bilinmektedir. Bu durumun Türkiye açısından anlamı, özellikle yoksulların aile ve akrabalık ilişkilerine daha fazla muhtaç duruma düşmeleridir. Ancak, Türkiye’de zaten çok fazla yük taşımış olan aile ve akrabalık ilişkilerinin bu yeni travmayı da kaldırması mümkün olamamış ve bu ilişkilerde sarsıntı yaşanmaya başlamıştır.

Türkiye’deki ataerkil düzenin küreselleşmenin öncesi de sarsılmaya başladığı bilinmekteydi. Göç ve kentte zorluklarla kurulan yeni yaşam, özellikle yoksulların aile ve akrabalık ilişkilerine olan güvenlerini sarsmaya başlamıştı. Birçok araştırma, aile ve akrabalık ilişkilerinin, kentteki işsizlik, çocuk yetiştirme ya da yoksulluğa çözüm bulma gibi birçok konuda yeterli olamadığı göstermişti. Bütün bunların beklenmedik bir etkisi de ataerkilliğin meşrûiyetinin sarsılması olmuştur.

Son dönemlerde, küreselleşmenin etkisiyle oluşan hızlı değişim ve dünyayla ilişkilerdeki artışın hem aile ve akrabalık ilişkilerinde, hem de eski tür cemaat ilişkilerini çözülme sürecini hızlandırdığı söylenebilir. Bu noktada AKP yönetiminin artan işsizlik, kuralsızlık ve güvencesizliği “yeni tür cemaatlerin” ve belediyelerin dağıttığı erzak ve yardımlarla denetim altına alınmaya çalıştığı ve yoksul kesimlerden aldığı destekte bu politikaların etkili olduğu bilinmektedir. Ancak, bu yardımların “güçlü ve himaye edici erkek egemen” düzene olan güveni sürdürmeye yeterli olup olmadığı tartışmalıdır. Bu bağlamda son dönemlerde artan muhafazakârlıkla ilgili göstergelerin bir kesimini ataerkilliğin sarsılmasına olan tepkiler olarak da yorumlamak mümkündür. Türban gibi, kadınlarla ilgili bütün tartışmalarda erkeklerin heyecanı ve ısrarını izlemek bile konunun ataerkillikle ilgisini açıkça ortaya sermektedir. Bir anlamda sarsılan ataerkilliğin dinle, inançla ilgili argümanları öne sürerek kendini yeniden üretmeye çabaladığı söylenebilir.

Bu noktada, Türkiye’deki erkek egemen düzenle ilgili algılamalarda, kadınların da bu sistemin sürmesi yönündeki rolleri ve kadınların bu sistemin sarsılmasından duyacakları endişenin göz ardı edildiğine işaret etmek gerekir. Ataerkillik gibi çok köklü ilişkiler ve değerler sisteminin sarsıntısı sadece erkekleri değil, bu sisteme dâhil olan kadınları da ürkütmektedir. Bu bağlamda, kadınların, işsizlik, güvencesizlik gibi yeni durumlar karşısında çok daha donanımsız oldukları, korktukları ve erkek egemen aile düzeninin devamı için çaba gösterdikleri söylenebilir. Bu çerçevede, İslamcı hareketin temsil ettiği “yeni muhafazakârlık”, sosyal yardım harcamaları, ürettiği yeni muhafazakâr aile ve kadın modeli sadece erkekler değil, bu sarsıntıdan ürken kadınlar için de yeni bir umut ışığı olmuştur.

Diğer taraftan, küreselleşmenin bir başka etkisi de dünyayla iletişimin artması, haberleşme olanaklarının çeşitlenmesi, seyahatlerin ucuzlaması ve artması, televizyon ve internet aracılığıyla yeni bilgiler edinilmesidir. Bütün bu olanaklar, insanlara yeni kavramları öğrettiği gibi, farklı yaşam biçimleri ve farklı değerler hakkında bilgi de vermektedir. Eşcinsel evliliğinden, kırbaçlama cezasına, Mormon tarikatından El Kaide’ye kadar birbirinden çok farklı yaşam biçimleri hakkında ânında ve ayrıntılı bilgi sahibi olanlar için “demokrasi”, “eşitlik”, “refah”, “haklar, “ahlâk” gibi birçok soyut kavram sınırsız sayıda kanaldan edinilen bilgilerle yeniden değerlendirilebilmekte ve yeni anlamlar kazanabilmektedir. Bütün bunların sonucunda bireylerin, hem saygı duyacakları değerlerin, hem de kuracakları yeni ilişki ağlarının değişeceğini öngörmek çok da zor değildir.

Aile ve akrabalarından yardım alamayanların belediye tarafından dağıtılan yardımlara dayanarak yaşamlarını sürdürürken, girdikleri yeni ilişki ağları artık isteseler de istemeseler de eskisinden farklı olacaktır. Ancak bu yeni cemaat ilişkilerinin eski ilişkiler kadar kapsayıcı olup olamayacağı belli değildir. Aynı şekilde bireylerin artık “imam” ve “öğretmen” dışında sayısız öğreticisi vardır. Bu sayısız öğreticiden edinilen yeni bilgiler ve değerlerin “mahalle baskısı” diye adlandırılan gelenek-sel toplumsal mekanizmalarla denetlenebileceği şüphelidir. “Küresel köyde mahalle baskısı” da eskisinden farklı olacaktır.

Bu çerçevede, son dönemlerdeki değişimi anlamak için sadece “muhafazakârlaşma” ya da “cemaatleşme” eğilimlerine bakmak yeterli olmayacaktır. Bu süreci anlamak için aynı zamanda yeni “değerleri” ve yeni “demokratikleşme” taleplerini de dikkate almak gerekir. Örneğin, kadınların örtünmesindeki artışla, kadın erkek eşitliğini sağlamaya dönük taleplerdeki artışı bir arada düşünmek ve değerlendirmek gerekir. Esas olarak, her şey hızla değişirken “ataerkilliğin” ya da “cemaat ilişkilerinin” aynen muhafaza edilmesini beklemek ne kadar gerçekçi olabilir? Belki de hepimizin, “imamın” da “öğretmenin” de hayretle seyrettiği bu pencereden etrafa bakarak yeni dünyayı anlamaya çalışmamız gerekmektedir.

Sema Erder, Kızılcık, sayı 34, Güz 2008, s. 10-12.

Ayrıntılar
Sayı 34 (Güz 2008)

S34 kapakAB'ci dogma
KIZILCIK

Solcuların işi gücü

AKP-Ergenekon

Dâva(lar)

Hayat ağacı
Zırva / Çapataşı / Liberalizmin ölümcül tebessümü / GAP'ın suyu çıktı / Sınıf kavgası (1) / Sınıf kavgası (2) / Gizli tanık... / "Kaza eseri" eşkiyalık / Antimetro (devam) / Ankara doğumevlerinde yeni doğmuş bebeler ölürken / İran'dan kıl koparmak / Gladio / Ermeilerle Türkler / Densiz! / Atanmışların şahı / Demek ki... / Yani... / Terör 

Küresel köyde mahalle baskısıSema Erder

Kendi kaderini tayin hakkını engelleme örneği olarak
Ermeni jenositi
Ragıp Zarakolu

Kurucu İrade'nin öteki yüzü
Yalçın Yusufoğlu

Anayasa meselesiTektaş Ağaoğlu

"Askerî" vesayet
T.A.

Polis, asker ve yargıçlar sendikalı olsaydı...
Zafer Aydın

Doğanın mâsumiyetiOrhan H. Aydın

22 Temmuz'dan bugüne
Tevhid mi tefrik mi?
S. Can Atalay

Tuzla tersanelerinde grev:
Bir cüce ya da dev
Nevra Akdemir

"Bir şeyi yapmaktan çok, yapmamanın sonucu":
Tuzla cinayetleri
Aziz Çelik

TC. için 21. yüzyıl ekonomik büyüme stratejisi açısından
Tuzla raporu
Halim Togan

"Bilgisayarcı çocuklar" kazanacak
Barış Uygur

Tek kutup meselesi ve Rusya
Ömer Bedri Canatan

Liberaller
Hüseyin Hasançebi

Sanat-Kültür-Kitap
Tapınaklar ülkesi Hindistan
Ayfer Coşkun

Bu dünyadan İlhan Berk geçti
K. Ertop

Namus işçisi, yani yürek işçisi
Ahmet Arif
Konur Ertop

Fethi Naci

Çıngız Törekuloviç Aytmatov
Refik Zerengil

Mahmud Derviş

Toplum, aydınlar ve mimarlık
Bülend Tuna

Allah belânızı versin!

İnternette Kızılcık turu
Toplumsal Hukuk / Emek Dünyası/TAREM

Belge
Bize güç verin, onlara diz çöktürelim
Ezilenlerin Sosyalist Platformu (ESP)

Öğrenci, işçi ve köylü eylemleriyle geçen
1968 Türkiyesi

Sayı 34'ün tamamına buradan (PDF - 12,5 MB) erişebilirsiniz.

kizilcik dergiler

Tüm dergiler (2000-2014)

© KIZILCIK 2000–2026. Tüm hakları saklıdır. · Hakkımızda