- Ayrıntılar
- Ömer Bedri Canatan
- Sayı 29 (Nisan/Mayıs 2007)
Bülent Ecevit sessiz gitti. Oysa Türkiye’nin gürültülü bir tarihî dönemine damgasını vuran üç beş siyasetçiden biriydi. Bu ülkeye beş kez başbakan oldu. Hem hangi ülkeye! Soğuk Savaş’ın açtığı kanyonun tam kıyısında, Batı’nın sınır karakolu bir ülkeye. Kendi sıska toplumunun sırtından sermaye birikimini hızlandırmış, gözü kara bir kapitalizmi tahkim etmeye çalışan acımasız ve zalim bir burjuva sınıfın, sadece ekonomisini değil, siyasetini, askeriyesini, açık-gizli tüm devletini, eşkıyasını ve tarikatını evirip çevirdiği bir ülkeye. Yetmez, NATO’nun önemli bir kanadını Sovyet sosyalizmine karşı ayakta tutmakla mükellef olduğu için iliklerine kadar militer bir devlet inşa etmek zorunda olan bu ülkeye. Bu ülkede Ecevit’in ütopyasına, yalanına ve gerçekliğine, düşüncesine ve siyasî eylemine değmemiş ve ondan etkilenmemiş tek bir hayat bile yoktur. Ayrıca Bülent Ecevit herhangi bir burjuva siyasetçisi de değildir, kendisine “sol”(cu) demiştir ve “sol”(cu) kavranmıştır, bu nedenle Türkiye solunun tarihiyle ilintili ve ister minnet veya sitem ifade etmek, isterse kendine ders çıkarmak için olsun her solcu tarafından didik didik edilmesi gereken bir siyasî şahsiyettir.
Ayrıca Ecevit siyasette kariyer yapmaya başladığında Türkiye’de, kendi kısa kapitalist tarihinde ilk kez kıran kırana gerçek sınıf savaşları da başlamıştı. Bakan, başbakan olarak görevler alıp hükümetler kurduğu, siyasî parti lideri olarak cumhurbaşkanları atadığı, bu halkın kaderini ilgilendiren sayısız karara imza attığı elli yıla varan bu dönemde gün oldu devlet halkın, gün oldu halk devletin boğazına sarıldı. Her yerde olunamaz, herkes olamaz, fakat Bülent Ecevit böyle bir ülkede hem “devlet adamı” hem de “halk adamı!” olarak yükseldi. Bu bilmece de çözülmelidir.
İttihatçı aydın tipinin Türkiye’deki son ve en parlak temsilcisi sayılan bu parlak siyasetçinin giderken birlikte götürdüğü bazı vasıfları hakkettiğine en azından toplumun “görünür” çoğunluğu inanmış olmalı ki herkes arkasından hakkını helâl etti, defter kapandı. Nedir alıp götürdüğü vasıflar? Solcu idi. Solun “ulusalcı” olanı idi. “Ortanın solu” (CHP) siyasetinin mimarlarındandı. “Emekten yana”, “halkçı”ydı. “İşçilerin dostuydu, onlara grev hakkını vermişti.” “Ne ezilen, ne ezen, insanca, hakça bir düzen”ciydi. Hangi “Ortanın solcusu” bir daha ağzına alabilmiştir; “Toprak işleyenin, su kullananın” lâfını. İzmir Konak Meydanında toplanan kalabalığı, Kordonboyu’nun lüks apartmanlarını gösterip “Bunları siz yaptınız, içinde kimler oturuyor?” diye kışkırtma cesaretini gösterebilmişti. ABD askerî, Avrupa mâlî ambargosuna maruz kaldığı günlerde, “Bizi çok sıkıştırmayın, duvarın ötesine geçeriz,” dahi demişti. Milyonlar ona boşuna oy vermemişti. Üstüne üstlük zarif bir adamdı. Öztürkçeci, şair, barışçı, dürüst. Devam etsek daha neler var! Almanya’daki göçmen Türk işçilerine, “Bana sosyalist derlerse, buna sevinirim,” demesi, 12 Eylül faşist darbesi için, “Bunu ABD yaptırdı” gibi sözler ederek emperyalizme kafa tutması...
Ecevit bunları söylemiş midir? Ona mâl edilen bu vasıflar, bu yakıştırmalar gerçek midir? Ecevit bunları hakketmiş midir? İttihatçı olup da İttihatçı siyasî geleneğe ve bu geleneği temsil eden bugünkü elit aydın zümreye karşı açtığı savaş samimî midir? Mülkiyet ilişkilerine dokunmayı ima eden sözler ve programlarla iktidar olan bu “ulusal kahraman”, söylediklerinin ve yazdıklarının binde birini yapmak için tek bir adım atmış mıdır? Kimin ve neyin siyasetini yapmıştır ki, sözü ile eylemi arasına bu kadar derin uçurum girebilmiştir? Bu sorulara Ecevit’in somut siyasal pratiğine bakılarak doğru cevaplar bulunabilir. Bakalım.
Önce konuyla ilgili bir hafiflik, bir sorumsuzluk, bir terbiyesizlik var, bu bertaraf edilmeli. Emekten yana söz ve programlarla iktidar olup milyonların kaderine hükmetme gücünü eline geçiren, fakat buna karşılık Türkiye’ye emekten yana tek bir çivi dahi çakmamış olan Ecevit’in ısrarla kişisel özelliklerine, “dürüst”, “kendiyle tutarlı”, “centilmen”, “şair” olmasına bakılmıştır. Siyasette ve siyasetçide bunlar kişinin kendinedir, fazladan ne işe yarar ve kimi ilgilendirir? Siyaseten dürüst müdür, dürüstse kime dürüsttür, önem taşıyan budur.
SOLA KARŞI “SOL”CU
İlk şuna bakalım: “Size grev hakkı verdim!” Ecevit bunu ömrü boyunca hep işçilerin başına kakmıştır. Kim vermiş, nasıl vermiş? Yalan bile değil, saçma. Olabilir mi? Durup dururken işçilere grev hakkı verildiği görülmüş müdür? O halde zemine ve zamana göz atmak lazım. Şöyle olmuştur: Menderes döneminde (1950-1960) tarıma 55 bin traktör, köye binlerce kilometre yol girmiştir. O güne kadar bilinen buğday, tütün, fındık, pamuk, kenevir, afyona ek olarak bütün mahsul ticarîleşmiştir. Keban Barajı inşaatı, Ereğli demir-çelik fabrikası, Bursa Renault ve Tofaş otomobil fabrikaları, Gebze-Dilovası hattında yeni bir endüstri kuşağı, vb... Karayolları, limanlar, vinçler... Türkiye yoğun bir sanayileşme sürecine girmiştir. İçerden “ithal ikamesi”, dışarıdan “emperyalist sermaye ihracı” gibi görünen bu gelişme Türkiye kapitalizminin kabuk değiştirmesinden başka bir şey değildir. Sanayileşen kentlerin varoşlarına kırdan çözülen nüfus döşek-yorgan yığılmıştır. Kabına sığmaz ve gittikçe “sınıf” havasına giren bir işçi kalabalığı “görünmüş”tür. Bu kalabalık, yavaş yavaş fabrikaları savaş alanına çevirmeye başlamıştır. Emek-sermaye boğazlaşması büyümüştür. Siyaset bu yeni “hadise”ye göre şekillenmektedir. İşçiler tarafından işçilerin haklarını savunan, hattâ ağzından ara sıra “sosyalizm” sözcüğünü dahi kaçıran bir parti (TİP) kurulmuş, işçiler arasında sesi çıkmıştır. Aydınlarda gidişata toptan itiraz ve nisbi sollaşma temayülü görünmüştür. Ve nihayet “Grev hakkı” isteyen muazzam bir “işçi kalabalığı” âdeta bir “sınıf”mış gibi Saraçhane Meydanı’nı (1961) doldurmuştur. “Sınıfmış gibi” sözü boşlukta değildir. Çünkü işçilerdeki bu kaynaşmanın arkasındaki güç “sendikalar” değil, hemen arkasından TİP’i kuracak olan sınıf bilinçli sendikacılardır. Anayasa hazırlığı içinde olan askerî yönetim ve emrindeki hukukçu sivil zevat durumu görmüştür. Yapılan anayasaya sendikalara “grev hakkı” eklenmiştir. Böylelikle grev, Anayasada serbest, mevcut kanunlarda yasak bir şey olmuştur. Ayrıca o Anayasa, iki yıl içinde uygun kanun çıkarılmasını da emretmiştir. Sonra seçim yapılmış, bir İnönü hükümeti kurulmuş, Ecevit o koalisyon hükümetinde Çalışma Bakanı olmuştur. Anayasanın emrettiği süre dolduğu için o kanunu o hükümet “mecburiyet”ten çıkarmıştır (1963) ve bunu yaparken de, grev hakkını silip süpüren “lokavt” hakkını sermayeye sunmayı ihmal etmemiştir. Bununla Ecevit, “işçi dostu” olup çıkıvermiştir. İşçi dostu olmak böyle kolay ve bu kadar ucuz mudur?
Ecevit’in “işçi”yle ve “hareketi”yle yakın ilişkileri daha sonraki, solculuğunun yükseldiği ve Türkiye’yi etkisi altına aldığı yıllardır (1973-1980). Ecevit bu dönemde işçi hareketini etkilemekle kalmamış, solun daha da soldaki devrimci, sosyalist, komünist örgüt ve akımlarının da büyük çoğunluğunu kuyruğuna takma becerisini göstermiştir. Solla ve işçi-emekçi nitelikteki toplumsal sınıflarla ilişkilerinin gerçek yüzü bu dönemde şekillenmiştir ve işçi-emekçi hareketine bakışı mensubu ve lideri olduğu Kemalist ana siyasi akımın genel ideolojisinden ve geleneksel çizgisinden bağımsız değildir. Sermaye düzeninin “sorunsuz” işlemesi için kendi modelini ileri sürmüş ve uygulamıştır.
Bu modelin sırrı, sermaye birikim sürecinin işçi sınıfına “dur” diyebileceği bir yerden yönetilmesindedir. Türk tekelci sermayesinin güvenini, bunu becerebileceğine ikna ettiği ölçüde kazanmıştır. Siyaseten makbul sayılıp yükseltilmesi de bu özelliği nedeniyledir. Sosyal demokratik solculuk başka niçindir? Ecevit modelinin özelliği, devletin işçi üzerine tanklarını sürdüğü zamanlarda da devlete duracağı noktayı göstermek için aynı denklemin kurulmasını zorunlu kılar. Bu da bir “çap” sorunudur, Ecevit’te yoktur. 12 Eylül faşist askerî darbesinin ayak sesleri gelirken ve onun partisinden de bir çok siyasetçi askerî cunta ile gizli ittifak ilişkilerine girmişken o, Allende’ye benzetilmiş olan o, örgütünü ve siyasi gücünü harekete geçirmek yerine, halkı seyirci kalmamaya, “tribünlerden sahaya inmeye” çağırmıştır. Halk kavramıyla, yerli yersiz, onun kadar oynayan sorumsuz bir siyasetçi az bulunur. “Düşünür”dür ya, halka dur, devlete yürü dediği zaman “Bu ne biçim solcu?” diye sorulmuş, o da, “Bizim solculuğumuzun sınırını halk çizer” gibi, halk karşıtı siyasetinin bütün günahlarını halka yükleyebileceği ilginç bir cevap vermiştir. “Bu siyaset cambazlığının yutulduğunu sanmıştır,” derdik ama ne yapalım ki Türkiye’de bal gibi yutulmuştur! Bu noktayı, bugüne ders çıkarmak bakımından da açmak gerekir.
Ecevit’in 2 seçim kazanıp 3 hükümet kurduğu, eğer solculuğunu halka borçlu olduğu doğruysa kendini “solcu” olarak ortaya koyduğu 1973-80 arası dönemde Türkiye’de İşçi hareketi dendiğinde Türk-İş ve DİSK, emekçi hareket denecekse buna eklenecek TÖB-DER, TMMOB, vb. örgütler vardır. Sol siyasî akımlar bu örgütlerin içinde ve tabanında etkilidirler. Bu ahvalde sol siyasi hareket(ler) gittikçe kitlesellik kazanan bir gelişme içindedirler. Türkiye hızla “yönetilmesi güç” bir ülke konumuna geçmektedir. Sandıktan sürekli olarak Ecevit çıkmaktadır. DİSK’i Ecevit(çiler) yönetmektedir. Bir ara DİSK’in tepesinde tepeden inme etkinlik kurabilen TKP de “anti-emperyalist bir millî burjuva” olduğunu varsaydığı Ecevit’in kuyruğundadır. En kitlesel sol siyasî hareket olarak Dev-Yol da Ecevit’in eteğinden ayrılmamıştır. Bizzat Ecevit’in partisi içinde de, Süleyman Genç’lerin, Kemal Anadol’ların başını çektiği bir “saylavlar!” (solcular) grubu oluşmuştur. Yani Ecevit sadece kitlelerin değil, solun da büyük bir kesiminin sempatisini ve güvenini kazanmıştır. Devrimci işçi hareketi olarak DİSK’in tepesindekiler, Kemal Türkler, TKP’liler her seçimde “Ecevit’e destek” çağrıları çıkarmayı alışkanlık edinmişlerdir. Daha da ileri gitmişler, kendi hayalhanelerinde (TKP’liler) kurdukları siyasal düşleri için “Ulusal Demokratik Cephe” çağrıları yapmaya başlamışlardır. Güya “büyük oynamış”lardır! Çağrının muhatabı olan Ecevit, dönüp yüzlerine bile bakmamıştır. Komünist, işçi hareketine tepeden hükmetmeye dayalı bu klasik “millî burjuva” siyaseti, –eğer var idiyse– faşizme karşı bir direniş inşa etme imkânını da dumura uğratmıştır.
Ecevit’in gerçek yüzünü biz bu dönemde, hükümet başkanı olarak işçilerle boğaz boğaza geldiği kavşaklarda görürüz. İşçi düşmanı yüzü bu zamanlarda açığa çıkar. İşçilere 1 Mayıs kutlamasını yasaklarken (1979), işçi patronu Halil Tunç’la işçi ücretlerini dondurmak için “sosyal sözleşme” yaparken, işçi namusu kanıtlanmış Abdullah Baştürk’ü ve benzerlerini partisinden tasfiye (1977) ederken bize hakiki Ecevit görünür. Bütün bunları yaparken “işçi dostu” ve “solcu” yönü yüzüne vurulunca, “Kimseye diyet borcum yok!” (1979) diyerek umudunu ona bağlayan sola da hakkettiği dersi fazlasıyla verecektir.
Bu dönemin siyasal derslerinin işe yaradığı ve solun bunları içselleştirdiği varsayılabilir; ancak öyle olmadığını daha sonraki –ve bugünkü– sol siyasette de görüyoruz. Tıkandığı ve açılımlar aradığı 90’lı yıllar sonrasında Türkiye solu, gene kendini bağımsızlaştırma, böylelikle bağımsız bir sınıf siyaseti oluşturma noktasında yetersiz kalmış, “Zeytin Dalı” (İtalya), “Gökkuşağı” (ÖDP) gibi artistik hayallerle oyalanmış, kendi pratik siyasal tarihinden bile ders çıkarmada mecalsiz olduğunu göstermiştir.
Bülent Ecevit’in ve siyasetinin niteliği hakkında soldaki yaygın yanılgıların bir kaynağı da, Türk tekelci sermayesi ile çelişkiye düştüğü (1978-1979) darbe öncesi son hükümet dönemidir. TÜSİAD günlük gazetelerde sayfa dolusu ilanlarla hükümeti devirme çağrıları yapmaktadır. Büyük sermaye Ecevit’ten, sermaye karşıtı bir siyasal çizginin takipçisi olduğu için şikâyetçi değildir. Ecevit emek-sermaye arasında “adil” bir paylaşım yönünde, Avrupa sosyal demokrasisininkine benzer bir şey önermemiş, buna niyet bile göstermemiştir. Şikâyet Ecevit’in, beceriksizliğiyle ilgilidir. Yükselen emekçi muhalefetini dizginlemekte, solun bir kesiminin gözünü boyamasına rağmen yetersiz kalmıştır. Ekonomik dengeler altüst olmuş, Türkiye kırk yıl boyunca içinden bir daha çıkamayacağı enflasyona sürüklenmiştir. Faşist sokak çeteleriyle, katliamlarla, Alevi-Sünni çatışmalarıyla baş edemeyen Ecevit, işçi grev ve direnişleriyle de baş etmekte âciz kalmaktadır. Genel grev ve siyasî grevler sıradan olaylar haline gelmektedir. İpin ucu kaçmaktadır. Tekelci büyük sermaye gözünü faşizme dikmiştir. Söylenen, Ecevit gitsin, Demirel gelsin değildir; demokrasinin rafa kaldırılması, emekçi muhalefetinin yasaklanması, solun ezilmesi istenmektedir. İran büyük bir “İslamî devrim” gerçekleştirmiş (1979), emperyalizmden bağımsızlaşmıştır. Türkiye buna karşı da tahkim edilecektir. Faşizmin ayak seslerini duymayan kalmamıştır. Sol yelpazenin, bölük pörçük de olsa bütün kesimlerinden gelen çağrı, faşizme geçit vermemek için yapılacak şeyi birlikte yapmaktır. Ecevit bu çağrılara kulağını tıkamıştır.
“ORTANIN SOLU” KEMALİZMİN SAĞIDIR
Ecevit “ortanın solu” denilen hareketin simgesidir. Bu hareket nedir? İsmet İnönü’nün bir röportajda (Abdi İpekçi, 1966) CHP’nin, sosyalist bir parti olmadığının altını çizmek için “Ortanın solu’ndadır” demesi Ecevit’in siyasette önünü açan bir dönemeçtir. Ne olduğu anlaşılmayan fakat tartışması hiç bitmeyen Ortanın Solu sözcüğünü temellendirmek Ecevit’e düşmüştür. Ona göre bu söz, “Partinin sosyal yenileşme döneminin bilincine varması”dır.
“Ortanın solu”nun ortaya atılması Türkiye solu tarafından genel olarak, yükselen ve parlamentoya da girip güçlü bir ses çıkarmaya başlamış olan TİP’in (sosyalist hareketin) önünü kesmek için bir manevra olarak yorumlanmıştır. Bu doğru değildir. Doğru olan, Ecevit’in söylediğidir. Kapitalizmin hamle yıllarıydı. Menderes döneminde Tarıma 55 bin traktör birdenbire girmişti. GAP’ın iskeleti kurulmuştu. Türkiye kapitalizmi yeni bir hamle başlatmıştı (ithal ikame). Önce Ereğli, arkasından İskenderun, Türkiye demire, çeliğe, otomotive, alüminyuma, plastiğe, cümle sanayiyi ikameye yönelmişti. Büyük kentleri poturlu-şalvarlı işçiler dolduruyor, varoşlar doğuyordu. Kapitalizm yükselirken hep öyle olur. Kapitalizmin bu yeni hamlesinin kırda ve kentte yarattığı yeni sınıf çelişkileri ve toplumsal altüst oluş, düşünce ve siyaset sahnesini de şekillendiriyordu. Türkiye beklenmedik biçimde bir kader tartışması içine girmişti. Türkiye niçin kalkınamıyordu? Aydınlara bunun sebebi ABD’ye bağımlılık olarak görünüyor, neredeyse tümü birden Batı ittifakından çıkmayı, “millî” (bağımsız) bir kapitalist gelişme yolu izlemeyi öneriyorlardı (Yön Bildirisi). Bu bildiri Kemalist düşünce ve siyasette “sağ”-“sol” bölünmesini başlattı. “Sol-Kemalizm”in ciddi bir entelektüel etkinlik ele geçireceği ve “sağ-Kemalizm” olan CHP’nin devletçi, despot merkez geleneğini sıkıştıracağı bir sürecin yolunu açtı. Öte yandan işçi-emekçi hareketi ise bir yandan eylemini genişleterek ve bir yandan da politikleşerek yükseliyordu (TİP). 1965’lere gelindiğinde, Türkiye’nin kısa parlamenter tarihinde Meclis’e ilk kez sosyalistler giriyor ve Ecevit’in “sosyal değişim” diyerek fark ettiği bütün bu gelişmeler CHP merkezini, Ecevit’in de mensubu olduğu Kemalist geleneğin sağ kanadını sıkıştırıyordu.
“Ortanın Solu” burada, CHP’nin kendi içini onarma teşebbüsü olarak ortaya çıktı.
Ecevit burada parladı ve partisinin genel sekreteri oldu. Değişen bir şey olmamıştı çünkü bunun toplumun gerçek gündemiyle bir ilgisi yoktu. CHP’yi yükselen sol hareket ile yarıştırmaya Ecevit’in vizyonu yetmezdi. Türkiye kapitalist gelişmenin, sanayileşmenin, kırdaki ilişkilerin çözülmesinin ve kentleşmenin hakkını verircesine, yeni bir arayışın içine girmişti. Devrimci gençlik hareketi dünyada 12 ülkede kabarmış (1968), bunlardan biri de Türkiye olmuştu. Başbakan (Demirel) işçi eylemlerine “Komünist ayaklanma provası” (15-16 Haziran) demeye başlamıştı. Üstelik bütün bunlar Sovyet sosyalizminin dünyada yükselen prestijine paralel bir gelişme olarak gerçekleşiyordu. Ortada ne CHP, ne de Ecevit vardı. 12 Mart askerî darbesi bu koşullarda oldu.
Ecevit darbenin ertesi günü, “Bu darbe bana karşı yapıldı,” demedi. Muhtıracı askerî cunta Demirel’i düşürüp (1971) CHP’nin kapısını çaldığında, Ecevit önce susarak bekledi. Askerler İnönü’den, CHP’den şeklen istifa edecek bir başbakan istediler. On bir gün sonra İnönü Nihat Erim’i verdi. Ecevit bunun üzerine, “Muhtıra bana karşı verilmiştir,” diyerek genel sekreterlikten istifa etti. On bir gün beklemiş olmasının, başbakanlık için askerlerden teklif beklemekle ilgili olup olmadığını ise hiçbir zaman söylemedi. (Bizce, öyle bir teklifi beklediğini söylemek her şeye rağmen insafsızlık olur.)
12 Mart askerî rejimine ve onun siyasal alanı yeniden tanzimine karşı Bülent Ecevit’in ciddi bir muhalefeti yoktur, CHP’nin içiyle meşguldür. İnönü’yü “devirip” CHP’ye genel başkan olmuştur. Kendi bu gelişini gene kendisi teorileştirmiş, bunu İttihatçı geleneğin bitirildiği, siyasetin kapıkullarının işi olmaktan çıkıp yeni bir kimlik kazandığı, halklaştığı bir “devrim” olarak nitelemiştir. Burada kendini askerî cuntaya karşı göstermek gibi bir moment yakalamış, üyesi Faruk Gürler’i Sunay’ın yerine cumhurbaşkanı seçtirmek isteyen cuntaya karşı direnip başardığıyla övünmüştür. Bu da yalandır. Demirel ve partisi direnmişlerdir. Ecevit’in “direnci”, genelkurmay başkanıyla (Semih Sancar) görüştükten ve ordunun da karşı olduğunu öğrendikten sonra nüksetmiştir! Üstelik bu “direniş” –her ne ise– ona, partisindeki önemli bir grubu da (Kâmil Kırıkoğlu grubu) katamamıştır.
12 Mart askerî bir rejimdi, baskıcıydı. Siyasî alanı hırpalamıştı. Halkın canını yakmıştı. Bu, halkın tarafından bakılınca görünendi. Öte yandan 12 Mart, işini yapmış, solu ve işçi-emekçi hareketini sindirmişti. Gidebilirdi. Yapılacak seçim rejimi normalleştirecekti. Yeni kurulmuş olan büyük sermaye örgütü TÜSİAD, “demokrasiye dönüş” planını, (Ertuğrul Soysal) İnönü’yü devirip partisine lider olmuş Bülent Ecevit üzerine kurmuştu. Askerlerin de görüşü bu yöndeydi, sağın oylarını bölsün ve Demirel’in yeniden yükselişini önlesin diye, İsviçre’ye kaçmış olan Necmettin Erbakan’ı ülkeye çağırıp parti (Millî Nizam) kurmasını sağlamışlardı. Bu cuntacı askerlerin bir kısmı (Muhsin Batur, Kemal Kayacan) daha sonra Ecevit’in partisinden yeniden siyasete döneceklerdi. Ekim’de (1973) yapılan seçimden CHP büyük parti olarak çıktı ve Erbakan’la, “Büyük Tarihsel Uzlaşma” dediği, bir yıl sürecek koalisyonu kurdu.
Türkiye’deki siyasî koalisyon hükümetleri klasik örneklere benzemezler. Bu hükümetlerin “ortak program”ları kâğıt üzerinde kalır. Koalisyonu oluşturan partiler kendi programlarını uygulamaya devam ederler. Ecevit-Erbakan koalisyonu da böyle olmuştur. Her iki parti de yapmak istediklerini ya da yapacaklarını fazlasıyla yapmışlardır. Yani “Ortanın solu” 1973’te iktidar olmuş, ayrıca Ecevit’in daha sonra (1978) kuracağı tek başına hükümetle birlikte test edilmiştir.
Ecevit’in adını “demokratik sol” yaptığı (1974 CHP kurultayı) “Ortanın solu” kavramı üzerinde –bu kavram nice yıllar Türkiye solunun önemli bir bölümüne sanki Türk siyasetinin “orta”sından farklı bir şeymiş gibi göründüğü ve peşinden koşturduğu için– bir parça duralım. Gerçekten de Ecevit’in, toplumsal hayata ve emekçilerin yaşamına hiçbir yansıması olmamış olsa bile “demokratik sol” programının yoksulları, ezilenleri, küçük toprak sahibi çiftçileri ve bir ölçüde de küçük esnafı “gözeten” bir dili vardı. Ancak bu program sözde “yeni bir düzen” vadetse bile düzenin ne temellerine, ne de genel çerçevesine dokunuyordu. Toprak reformu dahil mülkiyet ilişkilerini tartışmıyordu. Ondan beklenen de bu değildi. Gelir dağılımını yoksullar lehine iyileştirmesi umulurdu, ancak bu konuda bile niyetli ve kararlı olduğu görülmemişti. Devletin klasik araçlarını kullanıyor, taban fiyatı ile köylüleri, ütopik “örnek gecekondulaşma” ile varoşları kazanmak istiyordu. Ekonomiyi sorunsuz işletmenin çaresini “işçilerin fedakârlığı”na endekslemiş biriydi. Arslan Başer Kafaoğlu, 1973’te seçimi kazanınca ona, devlet hazinesindeki birikimi kullanıp dar gelirliyi memnun etme siyasetini önerdi. Ama o tam tersini yaptı. Ondan sonra da her kurduğu hükümetin değişmez temel stratejisi, “kemer sıkma” politikası oldu. Son siyasî görevi (1998-2001) beş yıllık kemer sıkma programı olan bir hükümetin başbakanı olmaktı. Biri bir aylık, iki hükümet kurduğu bu dönemde, şimdi bugün Türkiye’nin içinden nasıl çıkacağını bilemediği birçok adımı da o attı. Dünya Ticaret Sistemine (DTÖ), Avrupa Birliği’ne bütün taahhütleri veren de odur. Bütün bunları, “ulus devletçi” iken yapıyordu. Devrilip gitmesi ABD’nin Irak’ı işgal planına, “ulus devletçi” olarak karşı çıktığı gerekçesiyle açıklandı. Öyle midir?
Öyle değildir. Birinci Irak Savaşı’ndan önce de Ecevit “Saddamcı” damgası vurulacak kadar Irak’ın işgaline karşıydı. Irak savaşsız teslim alınamaz mı? Cevabını aradığı soru buydu. Saddam’ı ikna etmeye Bağdat’a kadar bile gitmişti. Saddam Ecevit’in teklifine tahammül edemediği için diplomatik nezaketi hiçe sayarak onu kovmuştu. Bülent Ecevit kovulmasını Saddam “deli”dir diye anlatmıştı. Saddam’ı “delirten” teklifinden söz bile etmemişti. İkinci Irak Savaşı’ndan önce de Bülent Ecevit aynı nedenlerle “savaşa karşı” idi. İttihatçı tarih ve Türkiye algısının doğal sonucudur Ecevit’in Irak politikası. Bu gelenek için Irak sorunu Türkiye’nin Kerkük ve Musul siyasetinden ibarettir. İsmet Paşa’da “Kerkük ve Musul sorunu” hep var olmuştur, bunu Ecevit’e aynen geçirmiştir. Bu heves, Irak Saddam’ın olursa ve kalırsa ancak Türkiye’de diri kalabilir ve dış politika yapmayı kolaylaştırabilir bir hevesti. Nitekim ABD gelip Irak’ı işgal edince bu tarihsel zemin hepten silinip gitti ve Türkiye Güneydoğu’sunu kurtarma gayreti içine düştü. Yani Ecevit’in barışçılığı ve savaş karşıtlığı, geleneksel Türk devlet siyasetinin Irak parantezine sadakatinden kazanılmış ucuz bir paye idi. Kıbrıs devletini ortadan kaldıran savaşa karar verdiği zaman da gene koşullar Ecevit’in adını, Yunanistan askerî cuntası bu dolayımda düştüğü için, “Yunanistan’a demokrasiyi getiren adam”a çıkarmıştı.
BÜLLENDE-ALLENDE
Bülent Ecevit’in Türkiye’de, özellikle 1973-80 arası dönemde, işçi ve emekçilerin veya çalışanların, daha genel bir ifadeyle dar gelirli yoksulların taleplerini içeren bir program veya siyasete samimi olarak sahip çıktığı tezi tamamen kof bir iddia olduğu, öyle olduğunun hayatta zerre işareti bulunmadığı halde siyasetten ve dünyadan böyle biri imiş gibi çekilip gitmesi, Türkiye siyasetinin hafıza yoksulluğu ile açıklanmalıdır. Ecevit’in ağzından düşürmediği, parti belgelerine de geçmiş, CHP’nin klasik çizgisine göre hayli ileri ve hattâ dönemin sosyalist ve radikal sol akımların ileri sürdükleri taleplerin bazılarına çok yaklaşan hedefler seslendirdiği bilinmektedir. “Toprak işleyenin, su kullananın olacak” demiştir, fakat bunun çağrıştırdığı, Sovyet tipi toprak mülkiyeti sistemini kastetmediği de bilinmektedir. Dediği aslında CHP’nin Cumhuriyet sonrası dönemde sık sık lafını ettiği ama daha çok Kürt feodal sınıfa gözdağı vermek maksadıyla kullandığı bir temadır. Yani Ecevit bununla, Kürt ağasına “toprak reformu yaparım ha!” demektedir. Gerçekte ise CHP ve Ecevit, “tapu’nun delinmesi”nden, ecelinden korkar gibi korkmaktadır. Belki de Türkiye’de, Kemalist Cumhuriyet’in temeline konulabilecek en büyük dinamit toprak reformuydu. Çünkü Cumhuriyet, Kürtlerle yapılmış böyle bir zımni mutabakatı içermektedir ve Ecevit’e gelinceye kadar CHP bu temel sözleşmeye bağlı kalmıştır. Ecevit’in bunu bilmiyor olması hiç mümkün müdür! Ecevit’in lâfını ettiği “toprak reformu!” Güneydoğu’daki kapitalist gelişmenin tescil edildiği bir “hukuki düzenleme”den başka bir şey değildir; çoğu hazine arazisi olmak üzere Güneydoğu’da sınırlı miktarda verimsiz topraklar ve sahiplerinden “rıza ile” satın alınmış bazı araziler, “zılliyet senedi” kabîlinden kâğıtlarla halka, ama Ecevit hükümetinden sonra gelen Milliyetçi Cephe hükümeti tarafından dağıtılmış, ve bu kâğıtlar beklendiği gibi, bir yıl içinde, birkaç tabaka tütün parası denebilecek fiyatlarla eski sahiplerine geri dönmüştür. Ama Ecevit’in “toprak reformu” gibi radikal bir demokratik burjuva reformdan söz etmesi bile ona “Büllende” denmesi için yetmiştir. Bu yakıştırma, bilinen Demirel densizliklerinden biridir.
Latin Amerika’da kimi solcu partilerin ve liderlerin programlarında toprak reformunun eskiden beri önemli bir yer tuttuğu, Kıtanın Latin yarısında topraksızların ve yoksul köylülerin dillere destan mücadelesi bilinmektedir. Şili’de, Nikaragua’da, Peru’da, ve Brezilya’da, Küba’da, bugüne gelirsek Bolivya ve Venezuela’da, solcu lider ve partiler samimi olduklarını gösterecek ölçüde, yoksullara büyük miktarda toprak dağıtmışlardır. Buralarda sol partilerin yoksullukla mücadele için ciddi işler yaptığını bilmeyen yoktur. Allende Şili’de toprak reformuyla yetinmemiş, yoksulluğa son vermek için kapsamlı bir sosyal program geliştirmişti. Bugün Venezuela’da Chavez bir yandan toprak reformunu derinleştirmeye çalışmaktadır, öte yandan planlı ve ancak “gözü kara” solcularda görülen bir cesaretle, çok geniş bir servet transferi politikası izlemektedir ve bunu, emperyalistlere ait tekelleri, onların mülk ve imtiyazlarını millîleştirerek gerçekleştirmektedir. Ecevit’in millîleştirme diye bir derdi hiçbir zaman olmadığı gibi, NATO üyesi bir ülkede buna nasıl kalkışacağı da tartışılmamıştır.
Demirel’in Büllende benzetmesi daha çok, Bülent Ecevit hükümetinin, Kıbrıs devletinin kuzey kesimini işgal etmesi üzerine gelişen dünya siyaseti içindeki konumu ve 12 Mart hükümeti tarafından benimsenmiş olan “Haşhaş ekimi yasağı”nı kaldırması üzerine ABD’nin Türkiye’ye uyguladığı askerî ve hemen arkasından Avrupa’nın (Ortak Pazar) uyguladığı mâlî ambargo ile ilgilidir. Ecevit bu durumda, gene “söz”den ibaret “millî siyaset” çizgilerini kalınlaştırdığı bir dış politikaya yönelmiş, içeride gene kendi eliyle yükselttiği milliyetçi rüzgârı arkasına alarak daha güçlü çıkacağını umduğu fakat gerçekleştiremeyeceği bir seçim manevrasına yönelmiştir. Bu dönemde, bir ara, “Bizi çok sıkıştırmasınlar, duvarın öbür tarafına geçeriz,” gibi, İnönü’ye öykünme, geri yutamayacağı kadar büyük bir lâf etmiştir, ancak bu lâf da diğerleri gibi sadece “lâf”tir ve Ecevit’in dış politikada Türkiye’nin Batı’nın emperyalist yalnızlaştırma siyasetinden kurtulmak için gösterdiği herhangi bir gayreti olmamıştır. Yapabildiği tek şey, Tito’nun Yugoslavya’sı ve Kaddafi’nin Libya’sı ile olan ekonomik ve siyasî ilişkileri süsleyip vitrine çıkarmaktan ibaret kalmıştır. Belki burada bir de, sosyalist Yugoslavya’dan esinlenerek uydurduğu, “Köy-Kent” ismini verdiği komik girişimini hatırlatmak gerekir. Kısaca, Ecevit’in siyasî saltanat dönemlerinde onun Allende’ye benzetilmesini gerçekçi kılacak cüretkâr tek bir adım atılmamış ve Büllende benzetmesi Süleyman Demirel’in iltifatından ibaret kalmıştır! Sözü ile icraatı arasında hiçbir zaman, hiçbir tutarlılık bulunmadığı, İttihatçı siyaset geleneğinden ayrılmadığı ve halka güvenmediği için zaman içinde halk da Ecevit’e güvenmemiş, o da çok kişiye “halkçılık”mış gibi yutturmayı gene başaracağı aydın düşmanlığına varan yeni bir manevra ile en has İttihatçı olmayı seçmiştir. İttihatçı siyaset geleneğini onun bitirdiği, bu siyaset geleneğinin zamandan ve zeminden hiç etkilenmeyen, değişmeyen, hep aynı kalan kör bir gelenek olduğunu zanneden aydın fantezisidir. Ecevit, siyasetteki son yirmi yılını keyfince yönettiği, kasaba aydını tipiyle doldurulmuş bir partiyle götürmüştür. Bu parti (DSP) dikkat buyurulsun, “demokrasinin vazgeçilmez unsurları!” olan diğer partilere benzemez. Bu parti “oyuncak” da değildir, Ecevit onunla iktidar olmuştur. Bu parti en az İttihat ve Terakki kadar devlet(in) partisidir.
MİLİTARİSTTİ
Türkiye Soğuk Savaş döneminin kanyon kıyısı devletlerinden biridir. NATO’ya girdikten sonra çok güçlü ve karmaşık bir militarist devlet inşa etmiştir. Daha doğrusu, kuruluşundan militarist devletini emperyalist Batı ittifakının soğuk savaş siyasetinde kullanacağı bir askerî aygıta dönüştürmüştür. Bu devlet sadece görünür ittifaklarıyla değil, “alttan ilişkilerle” Batı’nın militarist odakları tarafından başı bağlanmış bir devlettir. “Derin devlet” konusu her açıldığında, bu militarist bağlantının üstünü örten bir demagoji kampanyası da otomatik olarak başlatılır. Derin devletin, devlet içinde bir “paralel devlet” olduğu ima edilir. “Kerkük ve Musul’dan geriye kalana milletin hassasiyeti” diye tarif edilir. Çokça söylenmiştir, gene mi anlaşılmamıştır? Çağlayangil, “Altımızı CIA oydu,” derken (12 Mart) şaka mı yapmıştır? Kenan Evren darbesini Başkan Carter’a haber veren ulak, “Bizimkiler başardı!” derken hangi ilişkileri kastetmiştir? Bu nedenle bu dönemde (1950-2000) Türkiye’de siyaseti üçü açık olmak üzere sayısız müdahale ve sistemdeki mevcut vesayet hakkı ve yetkisi ile, ordu belirlemiştir. Bülent Ecevit’in siyasî yükselişi ve çöküşü, “halkçılığı” ve devlet adamlığı bu parantez içinde gerçekleşmiştir. Elli yıllık bu galeride göze çarpan “sivil siyasetçi” portreleri içinde en has “devletçi” olduğu için en has militarist olanı da odur. Diğerleri militarist devlete boyun eğmiş ya da hizmet etmiş veya bu gücü kullanmışlardır ama yine de iyi kötü bir sivil geleneği temsil etmişlerdir. Bülent Ecevit ise bu militarist devleti yüceltmiştir. Bunun Kıbrıs’a asker çıkarması ve mihverli Ecevit afişleri bastırmasıyla, Kıbrıs’ta diplomasi dışı (askerî güç, gizli kadro mukavemeti, vb.) yolları ilk kullanan (1963-1964) hükümetin de üyesi olmasıyla ilgisi yoktur. Bunlardan ayrı olarak, siyasî zihniyet sistemi Türk devlet militarizmine göre oluşmuş bir siyasetçidir ve diğer siyasetçilere göre “düşünür” sayılması bu özelliği nedeniyledir.
Dünyadaki ve Türkiye’deki olayları algılaması ve bunlara karşı tavrında devletle hiçbir zaman çelişkiye düşmemiş olması, onun has militarist özelliğini gösterir. Amerikan askerî ve Avrupa’nın mâlî ambargosu başladığında (1974) Türkiye’de “kıtlık” da başlamıştır. Halk en temel ihtiyaçlarını bulmakta bile güçlük çekmektedir. Ama devlet, daha sonra Demirel’in, “70 sente muhtaçtır” diyeceği duruma henüz düşmemiştir. Hazinesinde 9 milyar doları vardır. İktisatçılar (A. B. Kafaoğlu) bu paranın halkın karnını doyurması için harcanmasını yazmaktadırlar. Böyle bir Türkiye’de Ecevit’in “istikbal”i algılama şekli tam tersinedir. Halkı devleti için seferberliğe çağırmakta, tersanelerini işletip çıkartma gemileri inşa edebilmek için halktan küpe-yüzük toplamaktadır. “Millî ordu” refleksini okşamaktadır.
KİŞİSEL ERDEMLERİ
Bülent Ecevit’in kişisel özelliklerine çok vurgu yapılmıştır. Siyasette dürüstlüğün, nezaketin, oturup kalkma âdâbının en yüksek normu olarak gösterilmiş, bu özellikleri hatırına siyasetteki yanlışlarının hoş görülmesi bile istenmiştir. Sanki bu tür “adam”ın kıtlığı var! Siyasette kıt denecekse, siyasi tarih siyasetçiyi bunlarla tartmaz. “Rumla kardeş olduğunu gurbette anladığı”nı şiirinde yazmıştır ama siyasî sicili de, son ve en kitlesel Rum tehcirini (1963) yapmış olan hükümetin kararında imzası bulunduğunu gösteriyor. “F tipi cezaevi” olayı onun başbakanı olduğu hükümet tarafından uygulamaya sokuldu ve büyük mahkûm katliamını da o hükümet, hem de onun partisinden bir bakan (Hikmet Sâmi Türk) marifetiyle gerçekleştirdi. Yönetemediği zaman sıkıyönetimle yönetmekte tereddüt bile etmemiş, 1974 ve 1978’de olmak üzere iki kez sıkıyönetim ilan ederek demokratik hak ve özgürlükleri askıya almaktan kaçınmamıştır. Ama kişisel özellikleri arasında, siyasette turnusol niteliğinde bir “değer” olan ahde vefa yoktur. Bu yoksa eğer, siyasetçinin de beş kuruş değeri yoktur. Güç eline geçince kellesini ilk kestiği, İnönü’ye ve ekibine karşı parti içinde verdiği mücadelede en büyük destekçisi olan ve genel başkanlığı ele geçirmesinde belirleyici katkı sağlayan Kâmil Kırıkoğlu ekibi olmuştur. 12 Eylül cuntası partisini kapattığında kendisinden “liderlik” bekleyen arkadaşlarından kaçmış, askerî cuntanın tasarruflarına karşı meşrû bir nefis mücadelesini başlatmak yerine bir kenarda oturup beklemeyi seçmiştir.
Aslında siyasî özelliklerinden saymak gerekir ama kişisel özelliğini de resmettiği için burada kaydetmek gerekir ki, Türkiye’nin 25 yıldır meşgul olduğu “Kürt meselesi”ne bakışına generaller dahi zaman zaman “insanî” boyut eklemek zorunda kalırken Bülent Ecevit bu soruna sadece “ekonomik boyut”tan bakmış, başka da tek söz etmemiştir. “Pülümür’lü Kadın” ona Türk mü, Kürt mü, Ermeni mi olduğu belli olmayan, aslında “belli olması” önemli de olmayan bir “fosil” gibi görünmüştür. Bu onun “insan”ı tarihsel hareketi içindeki gerçekliği ile kavramaktan uzak olduğunun göstergesidir. Türkiye’de herhangi bir insanın bu hissiyata erişmesi, ancak kendini “Türk devleti”nin özüne, felsefesine yerleştirmesiyle, insanın bütün varlık sorunlarını “devletin varlığı ve bekası” ile açıklamasıyla mümkündür. En devletçi siyasiler bile son yirmi yıl içinde devlet-toplum ilişkileri tartışmasında klasik Türk devlet anlayışı hakkında birkaç söz söylemişlerdir. Ecevit bu tartışmaya hiç girmemiştir. Tek söz söylememiştir. Devlet algılaması Alpaslan Türkeş’ten hiç farklı olmamıştır. Seçilmiş milletvekili Merve Mecliste yemin ederken kalabalık grubuna yaptığı linç çağrısı, kendini nasıl birden İstiklal Mahkemeleri yerine koyabildiğine işaret etmektedir. Hangi kesitten bakılırsa bakılsın, Ecevit budur.
SONUÇ OLARAK
Kızılcık’ta, sık sık ele alınan konulardan birinin “solun eleştirisi” olması okurun dikkatinden kaçmıyor. Buna itiraz klasiktir: Sol birbiriyle ve kendisiyle uğraşmasın, sağ siyaset ve ideolojiyle, sermaye sınıfı ile uğraşsın. Demokratik sol veya sosyal demokrat veya ortanın solu, ne fark eder, birleşsin ve emekçilerin kurtuluşunun yolunu açsın. Kendi bağımsız sınıf çizgisini oluşturmadıkça, bunu örgütsel bazda temellendirmedikçe, Ecevit şu bu gibi biri gitse öbürü gelen sermaye ve devlet solundan kendini ayırmadıkça, ne kendisi gerçekten sol olabilir, ne de solculuğun bir anlamı. Siyasete, sıfıra müncer olduktan sonra veda edip giden Bülent Ecevit gerçeğinden sol olsa olsa bunun dersini çıkarabilir. Bu er veya geç olacaktır.
“Yiğidi öldür ama hakkını yeme!” Bu uyarı Ecevit’in “soldan eleştisi”ne değil, “sağdan eleştirisi”ne denk gelir. Sağ gerçekten Ecevit’i hep eleştirdi, ölürken ve öldükten sonra bile, ama hakkını da verdi. Sol onu öldürmedi ki hakkını da verebilsin. Biz verelim: Onun “ulusal solculuğu”, düşünülmüş, planlanmış, güncel siyasetin ötesine geçmiş ve Kemalist Türk Cumhuriyeti’nin bekası temelinde derinleştirilmiş bir siyasal stratejiye dayanıyordu. Burada halkın selameti devletin selametine koşulludur. “Ulusallık”a çekilen değil, ulusalcılığını taşıran emperyal bir solculuktur. Türkiye’yi büyük ölçüde Osmanlı olarak görür. Misak-ı Millî’nin üç noksanından ikisi düzeltilmiştir (Hatay ve Bulgaristan-Türkiye tampon sınırı), üçüncüsünü de (Musul) düzeltmek için fırsat kollanmalı, bulunursa kaçırılmamalıdır. Sağı da, sermayeyi de heyecanlandıran bir solculuktur Ecevit’in ulusal solculuğu. Bugün soldaki ulusalcılığın da götürdüğü yer burasıdır. Ecevit’te çıkış yolu olarak aranan şey solda çıkışsızlığın sonucudur. Solun çıkışsızlığı sürüyor.
- Ayrıntılar
- Hüseyin Hasançebi
- Sayı 29 (Nisan/Mayıs 2007)
Kızılcık dergisinin 28. sayısında, Sadun Aren ve Kenan Somer’in, en azından ulaştıkları sonuç bakımından “birlikte okunması” mümkün iki yazısı yayınlandı: “Tüm Gelişmeler Sosyalizme Hizmet Eder” (Aren) ve “Hiçbir Devrim Kendi Çağını Aşamaz” (Somer)*. Yazılar Sovyet modeli sosyalizmin yıkılışından sonra bugünkü dünyada verilecek olan sosyalizm için mücadeleye temel bir strateji öneriyorlar. Bugün dünyanın değişik ülkelerinde, güçsüz de olsa, sosyalizm için mücadele veren ya da verdiği mücadelenin sosyalizm için olduğunu söyleyen siyasî partiler, gruplar, toplumsal hareketler var. Ancak görüldüğü kadar, bu mücadeleler şimdilik ortak bir siyasal strateji izlemiyorlar. Mücadele anlayışları, örgütlenme biçimleri, hedefleri birbirinden çok farklı olan bu sosyalizm arayışlarının ortak bir evrensel stratejiye ihtiyaçları olup olmadığı bir yana, bu şimdilik, mümkün de görünmüyor. Sosyalizm için mücadele bakımından dünyanın yeni bir mayalanma içinde olduğu varsayılarak durumu doğal karşılamak gerekiyor.
Sosyalizm için mücadelenin ortak bir stratejisinden veya değişik birkaç temel stratejiden, Sovyet sosyalizmi varken söz edilebiliyordu. Bu sosyalizm modelinin tarih sahnesinden çekilmesinden sonra günümüzde sosyalist mücadelelere daha çok, verildiği ülkenin veya bölgenin kendine has koşulları yön veriyor. Ancak, şimdilik doğal sayılması gereken bu durum, aynı zamanda geçici bir durumdur. Çünkü dünya, sosyalizm için mücadele açısından düne göre bugün çok daha ileri düzeyde organik bir bütünlük kazanmıştır. Bu demektir ki, “gelişmiş” kapitalist dünyadaki sosyalist mücadeleler için önerilen herhangi bir strateji, “aynen” olmasa bile temel bileşenleri açısından Lübnan veya Mozambik ya da Venezuela’daki sosyalizm mücadelesine de önerilmiş demektir. Bu nedenle, sosyalizm için mücadeleye önerilen her bütünsel, ortak bir strateji önerisini, kimden gelirse gelsin, tartışmak ve değerlendirmek büyük önem taşıyor. Sadun Aren ve Kenan Somer’in, doğrudan Marx’ın görüşleriyle temellendirdikleri stratejiyi önemli gördüğüm birkaç noktayla sınırlandırarak eleştireceğim ve birkaç soru sormakla yetineceğim.
Söz sağa sola akmasın diye önce konuyu belirleyelim. Aren ve Somer, görüşlerini Marx’ın “Organik gelişme yasası” da denilen, tarihsel gelişmenin mantığı hakkında ulaştığı sonucu ortaya koyduğu, “Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı’ya Önsöz”den hareket ederek bize şunu hatırlatıyorlar: “İçerebildiği bütün üretici güçler gelişmeden önce bir toplumsal oluşum asla yok olmaz. Yeni ve daha yüksek üretim ilişkileri, bu ilişkilerin maddî varlık koşulları, eski toplumun bağrında çiçek açmadan asla gelip yerlerini almazlar.” Marx’ın bu görüşü, çağımızı kavramak bakımından çok önemlidir; Aren ve Somer’e, bu “tarihsel gelişim yasası”nı çıkış noktası olarak aldıkları için hak vermemiz gerekir.
Haklı oldukları bir nokta daha var: Görüşlerini “mülkiyet ilişkileri” ekseninde geliştiriyorlar. Bilindiği gibi Marx, kapitalizmin yerine geçecek olan “yeni ve daha yüksek –sosyalist– üretim ilişkileri”nin “mülksüzleştirenlerin mülksüzleştirildikleri” bir büyük tarihî operasyonla devreye gireceğini belirtmiştir. Aren ve Somer bu görüşü tarihsel gelişme yasasına “sıkıca bağlamak koşulu”yla kabul ediyorlar. Dikkat çekmek istedikleri nokta şudur: Sosyalizm için mücadele ediyorsunuz. Önce “organik gelişme yasası”na bakın. Kapitalizmin üretici güçleri geliştirebilme potansiyeli varsa, yani kapitalizmden daha yüksek bir toplumsal oluşum –sosyalizm– için maddî koşullar bizzat kapitalizmin kendisi tarafından “yeterince” yaratılmamışsa, “mülksüzleştirenleri mülksüzleştirme”ye ve bunu yapmanız için gerekli son eşik olan siyasal devrimi (sınıfsal iktidar değişikliği) gerçekleştirmeye kalkışmayın! Marx’taki nesnel “organik gelişme yasası” ile siyasî “mülksüzleştirenlerin mülksüzleştirilmesi” yasası arasına insan(lar) girip bu bütünlüğü bozdu. Araya Ekim Devrimi, Çin Devrimi gibi başka pek çok devrimler, başladığı gibi bitmeyen veya bittiği gibi başlamayan mücadeleler, uygulamalar ve bunlardan çıkan toplam sonuç olarak “Marksizm” girdi. İşe mülksüzleştirenleri mülksüzleştirmeyle başlayan Sovyet sosyalizm modeli gibi 70 yıllık muazzam bir deney girdi. Aslında Marx’ta gördüğümüz ve hep birlikte kabul ettiğimiz bu iki temel yasanın arasına İNSAN(lar)’ın gireceği baştan belli olmuş ve derin bir tartışma yaratmıştı. Dünya komünist hareketi bu tartışmayı hiç mi hiç aşamamıştı. Lenin, Kautsky, Bernstein, Plehanov, Troçki ve daha pek çok Marksist düşünür ve teorisyen, Marx’ın da teoriyi siyasal pratiğin peşine takan tutumuna sadık kalarak, bu büyük tartışmayı yürütmüşlerdi.
Şimdi kendi tartışmamıza geçebiliriz. Sadun Aren, “sosyalizm” denebilecek bir sosyalizmi bugüne kadar Marx’a dayanarak, “mülksüzleştirenlerin mülksüzleştirilmesi” olarak kavramış bulunanlara hayli şaşırtıcı gelecek olan şu görüşü savunuyor: “Sovyetler Birliği’nin çöküşünden sonra bu içinde yaşadığımız dönemde üretim araçlarının kamulaştırılmasını ve ülkenin merkezî bir planla yönetilmesini esas alan bir sosyalizm modeli geçerli ve dolayısıyla söz konusu olamazdı. Çünkü böyle bir uygulama bizi Sovyet modeli’ne götürür. Biliyoruz ki bu model 74 yıllık uygulamadan sonra kendi kendine çökmüştür. Yanlışlığı bu kadar açık bir biçimde ortaya çıkmış olan bir sosyalizm modelinin şimdi tekrar denenmesinin yanlış bir iş olacağı apaçıktır.” Aynı konu Kenan Somer’de şöyle: “Son çözümlemede ‘20. Yüzyıl Jakobenliği’ne bağlı devrimci devlet terörizminden başka bir şey olmayan... Ekim Devrimi... emperyalizmin... ilk ve olgunlaşmamış döneminde... bir başka deyişle, dünya çapındaki ulusal mâlî sermaye egemenliğinin yerini, niteliksel bir dönüşüme yol açmak üzere henüz uluslarüstü mâlî sermaye egemenliğine bırakmaya başlamadığı, çağdaş küreselleşme öncesi dönemin... Leninist sosyalist devrim tipiydi. Ekim Devrimi’nin ‘güncellik’ ya da ‘evrensellik’ niteliği işte bu ‘çağ’ ile sınırlıydı. Emperyalizmin bu ilk dönemi aşıldıkça, Ekim Devrimi’nin güncellik dönemi, evrensel bir model oluşturma dönemi ve öyleyse Marksist-Leninist aşaması da aşılacaktı.” Bu iki alıntının bize söylediğinin özeti şudur: İster yanlış olduğu için yıkılmış, ister eski döneme denk geldiği için aşılmış olsun, Ekim Devrimi ile birlikte açılan ve mülksüzleştirenleri mülksüzleştirmeye dayanan sosyalizmin kapısı kapanmıştır.
Ekim Devrimi ile birlikte kurulan, “Rus sosyalizmi” de diyebileceğimiz Sovyet sosyalizm modelinin, mâlî sermaye egemenliğinin henüz olgunlaşmadığı bir döneme tekabül ettiği, “20. Yüzyıl Jakobenliği’ne bağlı devrimci devlet terörizminden başka bir şey olmadığı” doğrudur. İrdelenmesi gereken nokta, Ekim Devrimi’nin “erken doğum”, kurduğu sosyalizmin “yanlış” olduğu ve “kendi kendine” yıkıldığı şeklindeki görüştür (Aren). Bu tesbiti doğru kabul edersek, 20. yüzyıl boyunca verilmiş olan bütün komünist mücadeleyi de yanlış, hattâ açıkça, hâmile olmayan bir dünyaya sosyalizm doğurtmak için ona habire işkence eden ebe misali “sapkın” bir hareket olarak görmemiz gerekir. Bu arada belirtelim ki, görüşlerini kırk yıldır yakından izlediğimiz ve kendisinden çok uyarılar aldığımız Kenan Somer’in kendisi de, Marksist eyleme geniş bir özgürlük alanı açan “sapkın”lığı onaylayan, Marksizmde içkin “anarşist damar”ın eksikliğini gördüğü yerde ağzının tadı kaçan, hattâ bütün bir insanlık tarihinin “sapmaların ortalaması” bir gelişme trendi izlediğini yazan bir Marksisttir.
Ancak, Sovyet sosyalizmi modelinin çökmesiyle ilgili bu ileri soyutlama noktasına gelmeden önce tartışmamız gereken “bazı” konular var. Ben, “kendi kendine yıkılış” olayının tartışmaktan özenle kaçındığımız siyasî boyutu üzerinde kısaca durmak istiyorum. Soru şudur: Sovyet sosyalizmi “aşıldı” mı, yoksa “kendi kendine mi yıkıldı?” Cevabım şudur: Sovyet sosyalizmi gözümüzün önünde tasfiye edildi. Kendi kendine, ya da topyekûn bir toplumsal irade tarafından reddedildiği için yıkılmadı. Eğer öyle yıkılsaydı gerçekten de yanlış olması gerekirdi. Oysa kendi kendine çökmediğini, bir toplumsal irade tarafından reddedilmediğini, görünür bir “siyasî irade”nin uyguladığı planlı bir tarihsel operasyon sonucu tasfiye edildiğini, Aren ve Somer dahil, bütün dünya komünistleri iyi bilmektedirler.
Sovyet sosyalizmininin kuruluşu da, yıkılışı da “iradî” bir olaydır. Kenan Somer, Ekim Devrimi’nin, aslında bir “demokratik burjuva devrimi”nin niçin “sosyalist devrim”e dönüştüğünü anılan yazısında açıklarken bu teze katılmaktadır. Bu, demokratik devrimi (Şubat) sosyalist devrime (Ekim) “dönüştüren kim?”diye sormak demektir. Cevabı tarih de bilir, biz de biliriz. Dönüştüren SBKP’dir ve 70 yıl sonraki “yıkıcı özne” de işte bu kurucu özne olmuştur. Bu “yıkıcı özne”nin rolünün, kendini onunla bütünleştirmiş olan biz komünistler tarafından suskunlukla geçiştirilmesini, olay henüz sıcaklığını koruduğu için anlayışla karşılamak mümkündür; ancak Sovyet sosyalizm modelinin yıkılışından çıkardığımız ders niteliğindeki sonuçları teorik bir yeni disiplin için kullanacaksak, “yıkıcı özne” konusu açıklık kazanmalıdır. Aksi halde, tıpkı yönetilen bir süreç olduğu her gün biraz daha açıklık kazanan “Küreselleşme”nin, çok kişiye nesnel bir süreç olarak gözükmesi gibi, tüm “yönetilen süreç”ler bize “nesnel süreçler”miş gibi gözükebilir. Sovyet sosyalizmi de yönetilen bir süreç sonunda tasfiye edildi.
Yıkıcı özneyi (SBKP) “biz” yakından tanıyoruz. O bir “Dünya partisi” idi, bizler de –kimimiz gönüllü, kimimiz zorunlu– ülke seksiyonları.1
Ekim Devrimi’nin yapıcı öznesi, iradesini “öncü parti”ye aktaran Rus işçi sınıfıdır. Sovyet Sosyalizminin2 kurucusu odur ama yıkıcı öznesi o olmamıştır. Partisi olmuştur. Bu çok açıktır. Sovyet sosyalizmi tasfiye edilirken, “kendiliğinden yıkılış” ya da “aşılma” sözcükleriyle karşılanması güç özel bir durum doğmuştur. Kanımca, önce hem bu özel durumu çözümlemek, hem de bunu yaparken, bu sosyalizm modeli “tek ülke sosyalizmi” olduğu için, olup biteni Marx’la değil, Marksizmle açıklamaya çalışmak gerekir. Bu açıdan okunduğunda, Aren ve Somer’in analizinde yerine oturmayan taşlar var.
Ekim Devrimi ve Sovyet sosyalizmi Marx’a en uygun işi yaptı, “mülksüzleştirenleri mülksüzleştirdi”. Bu doğaldır, çünkü “bilimsel sosyalizm”in (Marx) temel kurgusudur bu. İcad edilmemiştir, kapitalizmin içindeki eğilimden soyutlamayla çıkarılmıştır. Sovyet sosyalizmi mülksüzleştirenleri mülksüzleştirdi ama tıkandığı yerde mülksüzleri mülk sahibi yapamadım diye, kendi kendini çok eleştirdi. (Kruşçev, Andropov, Gorbaçov.) Deniyor ki, mülksüzleştirme devlet mülkiyeti aracılığıyla yapıldı da bu sonuç doğdu. Şimdi bugün, sosyalizm için mücadeleye önerildiği gibi (Aren-Somer), ya hiç yapılmamalıydı, ya da toplumsal mülkiyet aracılığıyla, yavaş yavaş yapılmalıydı. Öyle ama Sovyet tipi sosyalizm modeli içinde ara biçimler de değişik yerlerde (Yugoslavya) arandı, denendi, olmadı. Endüstriyel üretim araçlarının kısmî özel mülkiyetine (Macaristan, Polonya), toprakta özel mülkiyete (Romanya, Macaristan, Polonya vb.) alan açıldı ama sonuç hepsinde “yıkılan sosyalizm”e vardı. Sosyalizmi kurmaya girişmek için “Toplumsal Mülkiyet”in oluşmasını beklemek ve sosyalizm için mücadeleyi buna bağlamak tarihsel gelişme yasasına uygun bir öneri gibi görünüyor ama işte bu 70 yıllık deneyim nedeniyle çok kişiye ipe un sermek gibi gelmektedir. Buradan derinleştirilecek bir tartışma Marksizmi Marx’la vurmaya çalışmakmış gibi gözükmektedir. Sovyet sosyalizmi, “mülksüzleştirenleri mülksüzleştirdiği” için yıkıldıysa Marx’ı çürütmüş olursunuz, buna erken giriştiği için çöktüğünü söylüyorsanız Marksizmi çürütürsünüz.
Yıkıcı özne olan Parti Sovyet sosyalizmini tasfiye ederken “devlet mülkiyeti”ni ve “merkezî planlama”yı gerekçe olarak göstermiyordu. Sosyalizmin aksayan tüm yönlerini “piyasa olmayışı” ile açıklıyordu. Yıkıcı parti için merkeziyetçilik sorun bile değildi. Hattâ bundan sonra kurulacak “yeni sosyalizm”in (dünyada ve özellikle Avrupa’da) Tekel+Proletarya diktatörlüğü gibi, Sovyet sosyalizminden çok daha devletçi ve merkezî olacağını da, –sanki üstüne vazifeymiş gibi– söylüyor ve ülke seksiyonlarına empoze ediyordu. Onlara, “kapitalizmin içine gidin, bizim sosyalizmimiz ne çektiyse kapitalizmin yeterince geliştirmeden bize bıraktığı boşluklardan çekti, bu boşlukları dolduramadığımız için pes ediyoruz, siz gidin ülkenizde kapitalizmin gelişmesine yardım edin, yıkılmayacak bir sosyalizmi, kapitalizmi yeterince geliştirdiğiniz zaman kurabilirsiniz,” diyordu. Bunlar yaşandı. O halde olsa olsa şunu söylemek mümkündür: “Sovyet sosyalizmi Küreselleşme çağında zaten ayakta duramazdı, SBKP tarafından yıkılmasaydı ya kendiliğinden yıkılacak, ya da başkaları gelip yıkacaktı. Parti doğru olanı yapmıştır!” Tamam ama bu durumda bile yıkılışın “nesnel” nedenlerden kaynaklandığı söylenemez. Parti ve onun “devlet” olan 20 milyonluk bürokrasisi, “irade”den başka bir şey değildi. Sovyet sosyalizmine bu irade, üstelik aksini ileri süren, tepedeki yozlaşmanın yeterince inip kuşatamadığı, dönüp dönüp, Lenin, Buharin, Troçki incelemekten başka elinden bir şey gelmeyen genç ve diri taban unsurlarındaki cılız iradeyi bastırarak son veriyordu. Tıpkı kuruluşunda olduğu gibi, yıkılışında da işçi sınıfı iradesini “öncü” niteliğini partisine devretmişçesine tasfiye sürecini seyrediyordu.
Tartışılması çok kişi için önemini kaybetmiştir diyerek buradan hemen çıkalım. Sadun Aren diyor ki: “Sovyetler Birliği döneminde sosyalizm için siyasal mücadele, önce ülkedeki burjuva-kapitalist iktidarı yıkmayı ve yerine sosyalist-işçi sınıfı iktidarı kurmayı gerektiriyordu.” Aynen Aren’in söylediği gibiydi. Dünyanın her yerinde komünistler bu stratejiyi izlemekteydiler. İzlenen stratejinin doğruluğundan kuşkusu olan komünist yoktu. Ama Aren ekliyor: “Yani mücadeleye tersinden başlanıyordu.” Sadun Aren devrimci sosyalist mücadelenin, “amacı önce iktidar”, başka bir deyişle “siyasal devrim” olan bu türüne “tersinden başlamak” demekte bizi bir keskin zekâ ile boğuşmak zorunda bırakmaktadır. Marksist düşünce ve eylemin yakasını hiçbir zaman bırakmayan bu tartışma bugün de sürmektedir. Siyasal iktidar amaçlı mücadelenin “işi tersinden almak” diye görünebilmesi için Marx’ta kısmen görünen “organik gelişme yasası”ndan hareketle evrimci bir tarih yorumuna geçmek, bu arada insan bireylerinin kendi pratik faaliyetlerinin sonuçlarına hiçbir zaman, hiçbir koşulda, egemen olamayacaklarını kabul etmiş olmak gerekir. Ama biz, Marx’ın siyasal devrime, sosyalizmin maddî önkoşullarının oluşmuş olması koşuluyla olmazsa olmaz bir tarihî rol yüklediğini ve Marksizm dediğimiz mecrayı bizzat kendisinin açtığını da biliyoruz. Bu nedenle Marksist düşünceyi siyasal iktidar için mücadelenin işe tersinden bakmak olup olmadığından çok, sosyalizmin maddî önkoşullarının oluşup oluşmadığı konusu meşgul etmiştir. 20. yüzyılda bunun çok zengin ve geniş bir uygulama alanı çıktı ortaya. Üretici güçlerin sosyalizm kurmak için yeterince gelişmediği ülkelerde komünistler kalkınmacı ve reformcu geçiş programlarıyla uygulamayı çeşitlendirdiler. Denebilir ki burada Marksizmden çok Marx’a sadakat söz konusuydu. Çünkü seçilen yol, “üretici güçlerin sosyalizm için yeterince gelişmediği” olgusuna dayanıyordu. Ama biz bugün biliyoruz ki, üretici güçlerin (insan hariç) yeterince gelişmediği yerde bile “kapitalist üretim ilişkileri” ultra kapitalizm örneği olabilecek şekilde gelişebilmektedir. Bugün bu tartışma da artık büsbütün aşılmış olmalıdır. Ancak bu tartışmayı aştığını sandığımız Ekim Devrimi’nin kendisi de aşılınca, eski tartışmaya geri dönmekten başka çare kalmamış demektir.
Siyasal iktidar uğrağı hiç olmayan, sadece toplumda hegemonya tesisine dayanan bir mücadele sosyalist mücadele tarafından da desteklenen kapitalist gelişmişliği varsayar. “Kapitalist gelişme”yi destekleyen ve kendi bağımsız eylemi doğrudan ve dolaylı olarak bu gelişmeye tabi kılınmış bir sosyalist mücadeleyle –hattâ siz bunu, işçi ve emekçi sınıfların güncel ve somut çıkarlarıyla birleştiren ve demokrasiyi de geliştiren bir siyasal tasarım çerçevesinde gerçekleştiriyor olsanız bile– son tahlilde ister istemez sermaye birikim sürecini de desteklemiş oluyorsunuz. Böyle bir durum, “Peki, niçin böyle bir sosyalizm için mücadele, burjuva dünya görüşüne –ve kapitalizme– bağlılığı değil de, sosyalizme yönelimi güçlendirsin?” sorusunu üretir. Üretmiştir de. Sosyalizmin maddî önkoşullarının en ileri düzeyde oluştuğu varsayılan ama siyasal devrimin ufukta gözükmediği gelişmiş, tekelci dönem Avrupa’sında 20. yüzyılın ikinci yarısında “İleri Demokrasi” adı verilen programlarla komünistler siyasal iktidar mücadelesini ertelediler. Kitleler kapitalizmden kopup sosyalizme yönelmediler. Büyük bir toplumsal kriz (1973-Petrol) dahi bunu sağlamadı. Demek ki insanlar tadını bildikleri şeye meylediyorlar! Aren bunu bize, “siyasal devrim hedefinden büsbütün vazgeçmemiz gerektiğini” söylemek için, şu zarif ama kışkırtıcı sözlerle hatırlatıyor: “...daha önce tatmamış olduğumuz yemekleri, meyveleri hiç özlemeyiz; ya da hiçbir ilişki kurma olanağımız olmayan Hollywood’un film yıldızlarıyla evlenmeyi aklımızdan bile geçirmeyiz. Yani olanaksızı arzulamayız.” Hepimiz gençliğimizde Hollywood yıldızlarının rüyasını görmüşüzdür. Onlara “Devrim”le ulaşamayacağımızı kavrayacak “olgunluğa” eriştiğimiz anda, “evrim”le ulaşamayacağımızı da kavramıştık, Ama gene de boş durmamıştık. Sevgililerimizi Greta Garbo’ya ya da Humphrey Bogart’a benzetmiştik. Başka seçeneğimiz mi vardı? Ekim Devrimi’ni yapanlar buna bütün bir dünyanın fethi için giriştiler. Kremlin mahzeninde hiç şarap içmemişlerdi, ama sarayı ele geçirdiklerinin akşamı ilk iş olarak, özlemiş gibi içtiler. Demek ki oluyormuş. Kim diyor ki olmaz!
Sosyalizm için mücadelenin bugünkü ağır sorunlarını kavramak ve çözebilmek için Aren ve Somer’le “birlikte” düşürmeye devam edelim. Tarihî koşullar değişmiştir. Sovyet sosyalizm modeli ortadan kalkmış, kapitalizme geri dönülmüştür. Emperyalizm, tıpkı Ekim Devrimi’ne yol açan 20. yüzyıl başındaki koşullarda olduğu gibi, adı henüz konulmamış “yeni bir aşama”ya geçişin ataklarını yapmaktadır. Sadun Aren ve Kenan Somer bize, sosyalizm için mücadeleye, SBKP’nin ölmeden önceki son vasiyetini, “Kapitalizmin Demokratik Gelişme Varyantı”nı önermektedirler. Bu öneriyi, aslında vasiyet kapitalizme yapılmış olsa bile, iyi ki bu aşamada “organik” hale gelmemiş olduğu için, kesip biçelim ve yeni bir sosyalist mücadele stratejisi hâline getirmeye çalışalım.
İki yanımız var. Biri “eşitlik” istiyor, diğeri “özgürlük”. Sınıflar mücadelesinin de içindeyiz, dışındaymış gibi düşünüp davranamıyoruz. O halde ne yapacağız? Tanıdık çok eski bir ses bize şunu söylüyor: Sosyalizmin araç ve amaçlarını icad etmeyin. Bunları keşfedip ortaya çıkarmayın. Bunu yapanların âkıbetini gördünüz. Başaramadılar. Ama siz gene de vazgeçmeyin. Gelişim sürecine katılın. İşçi sınıfının edimsel gelişim koşullarında birincil öge olarak var olan bu araç ve amaçlar, gitgide gelişen bu büyük sınıfın maddî ve hukukî ihtiyaçları içinden fışkıracaktır. Aceleniz niye? Bu öneri Marx’taki gelişim teorisine uygundur. Ancak öyle değil de böyle düşünmeyi önermemekte, başka bir şey yapmaktadır. Yani ütopik sosyalistlerin gibi, düşünceyi hedefinden koparmaktadır. Manifesto, “Gelişimin görünen eğilimleri eşyanın gelecekte şu ya da bu biçimi alacağını göstermektedir,” demesine rağmen ütopik bir metin sayılır. Ve bu metin, kurgusal olmayan, gerçek temellere dayanan bir eşitlik ve özgürlük mücadelesi tarafından, daha yazıldığı anda eskitilir. Çünkü yazarları (Marx-Engels) sosyalizmi hayal dünyasından çıkarıp gerçek olayların sert zeminine taşıyın, demişlerdir.
Bu sert zeminde geçen sosyalizm için mücadeleler tarihinde kimi zaman “eşitlik”, kimi zaman “özgürlük” göründü. Peşlerinden koşanlar bunları “ikiz kavramlar” (Bakunin) bildikleri halde, ikisi hiçbir zaman birlikte gözükmediler. “Kendi keyfine, hayaline ya da herhangi bir hazır şemaya göre topluma biçim vermenin, ne işçi sınıfının, ne de başka herhangi bir sınıfın keyfi iradesine bağlı olduğu” da çok söylenmiştir. Bunu aklımızda tutalım. “Önemli bir toplumsal değişikliğin mümkün olabilmesi için, toplumun tüm yaşam koşullarının değişmesi, belli bir gelişim olgunluğuna kavuşması gerekir.” Bu dahi eskiden söylenmişti (Berstein), şimdi de söylenmektedir (Aren-Somer). Bunu da kaydedelim. Bunları unutmayarak ilerleyen bir yol izlediğimizde ne bulacağımız da öngörülmüştü, “Patronlar, ‘Alın fabrikaları, bizi rahat bırakın,’ diyeceklerdir,” denmişti (Kautsky, Hollanda Devrimi üzerine.). Ama patronlar fabrikaları vermediler. Döndük, yüz yıl sonra Gorbaçov tersinden işçilere, “Alın fabrikaları, biz de rahat edelim,” diyecekti. İşçiler almadılar. Bilinçli bilinçsiz, sürekli devinen ve kendine bir tarih yaratan ve bir koloni sadeliğinde kavranıp açıklanması asla mümkün olmayan insan toplumunun son “mülksüz” tipinin, işçi sınıfının gelişimi sermaye sınıfının çıkarıyla bağdaşmaktadır ama, sermaye sınıfının gelişmesi işçi sınıfının çıkarıyla bağdaşmamaktadır. Bu eğer sadece ve ancak ileri düzeyde soyutlamayla görünüp kavranacak bir şey olsaydı, çözümü “tarihsel gelişim yasası”ndan beklenirdi. Halbuki bu çelişki, sadece insanın bilimsel, teknik ve zihinsel becerilerinin değil, aynı zamanda felsefî, estetik ve duygusal boyutlarda gelişmesi bağlamında olmak kaydıyla pratik eylem içinde de kendini bıçak keskinliğiyle gösteriyor. “Demokratik eğilim ne kadar ileri götürülürse götürülsün, bir devrim olmadan eşitlik olmuyor.” (Jaures.) Şiddetle kurduğunuz eşitlikten de özgürlük çıkmıyor. Marksizm izleyerek gidilen uzun yolda “eşitlik” ve “özgürlük” bulunamadı. Yanlış yerde arandı, bulunamadı; doğru yerde arandı, bulunamadı. Marx’a giderek bir daha baksak? Devrimci sosyalist mücadele üzerinden değil de, evrimci sosyalist mücadele üzerinden arasak? Arayanlar aradılar, demokrasiyi sosyalist bir içerikle doldurmaya çalıştılar... buldukları işte bugünkü Avrupa’dır! Marx, toplumu temelde birbirine hasım iki sınıfa bölünmüş (dichotomique) bir bütünlük olarak gördüğü için ona geri dönerek bulacağımız şey gene devrimci mücadeledir. Marx’ı ısrarla ve özüne vâkıf savunan Troçki, Lenin’in başarması hâlinde, “Marks’ın öküz başı kadar iri kafası, giyotinin altına düşecek ilk kafa olacak,” dememiş miydi?
“Her bir ekonomik sistem kendisinin yerini alacak sisteme bir tür hazırlık olduğu için olgunluk dönemine kadar gelişmesi gerekir, zaten olgunluk dönemine ulaştıktan sonra, içinde gelişmekte olan çelişkilerden dolayı kendiliğinden dağılacak” deriz ve bu düşüncemiz doğru olur. Bu düşünceyi hedefinden koparmazsanız, o zaman “Rusya’da yarı feodal bir toplumdan sosyalizme geçmek için siyasal bir devrime odaklanmış” olan Lenin’e ulaşırsınız. Nasıl becerdi diye şaşırmamak gerekir. Demek ki maddî koşullar en azından “becerilecek” kadar gelişmişti. Aksi, sadece Lenin’e değil, tarihe de haksızlıktır.3
Marx’taki anlamında kapitalizmin gelişmesi “mülksüzleştirenlerin mülksüzleştirilmelerinin” mümkün olacağı noktaya doğru götürmektedir. Marx’tan yüz elli yıl sonra bugün, o noktaya daha yakın olmamız, yani yüz yıl önce mümkün olmayan, yapanların da eline ayağına dolaşan şeyin bugün daha olanaklı hâle geldiğini varsaymamız gerekir. Kenan Somer mutlak devletçi mülkiyet sistemine dayanarak hemen ve hepten mülksüzleştiren Sovyet sosyalizm modelinin çöküşünü gördükten sonra, bugün şunu öneriyor: “Diyebilirim ki üretim araçları mülkiyetinden yoksunluk ya da sömürü, artık ücretli üretken kafa emekçilerinde, ücretli üretken kol emekçilerinde olduğu gibi yoksullaşma ve alıklaşmaya, hiç değilse bu sözcüklerin eski anlamında bir yoksullaşma ve alıklaşmaya yol açmayacak. Bu durumda sosyalist evrede bile, yalnız tüketim araçları için değil ama kimi üretim araçları için de belli bir özel mülkiyet alanı öngörülemez mi? Üretim araçları üzerindeki geleneksel bireysel özel mülkiyet ve kapitalist özel mülkiyetten sonra, aslında üretim araçlarının çeşitli öteki toplumsal mülkiyet biçimleriyle de kuşatılmış yeni bir toplumsal mülkiyet biçimi olarak ‘toplumsal özel mülkiyet’ denebilecek yeni bir özel mülkiyet kategorisi ve buna karşılık düşebilecek yeni bir ‘özel’ girişim alanı öngörülemez mi? Kimi ücretli üretken kafa emekçileri bu yeni özel girişim alanının işverenleri olarak da etkinlik gösteremez mi? Ve gene ücretli üretken kafa emekçisi çalıştıran bu nevzuhur ‘kapitalistler’ kapitalistliklerini sürdürebilmek için yürürlükteki kâr oranının giderek altında kalan bir kâr oranından gitgide daha düşük bir kâr oranıyla yetinmek zorunda kalmaya başlayacakları zaman artık emeğin sömürü oranından çok ‘sermaye’nin sömürüsünden söz etmek gerekmeyecek mi?”
Kenan Somer’e bunları düşündürten, onu mülksüzleştirmenin yeni ve değişik yöntemleri üzerine kafa yormaya zorlayan Sovyet sosyalizm deneyimidir. Orada bu tür bir yol izlenmedi. Başka bir yol mümkündü de izlenmedi ise gerçekten kurucu irade her kim ise onun basiretsizliğinden rahatça söz edebiliriz. Ancak Kenan Somer’in önerdiğinin kendi kendisini yıkan bir özelliği var. Birincisi, piyasa olmaksızın Kenan Somer’in tasavvur ettiği “kimi ücretli üretken kafa emekçileri”, yani “yeni özel girişim alanının işverenleri”, ya da işte gerçeğe çarpar çarpmaz tuzla buz olan yeni çift cinsiyetli kavramlarımızla, “kapitalist olmayan kapitalist” dinamikler gelişemezler. “Özel girişim alanı”ndakiler, aynı zamanda piyasa ise, evet emek sömürüsü aracılığıyla gelişirler. Üstelik bunlar elit kafa emekçileri olarak elit işler yapacakları için sömürü oranları daha yüksek olacak ve hızla zenginleşecekler. Fakat kim yapacaksa ve piyasa varken niye yapacaksa, bunlar yürürlükteki kâr oranlarının altında çalışmaya razı olacaklar ve oldukları zaman da emek tarafından “sömürülen” hâle düşecekler... Kenan Somer’in götürüp tıkadığı noktada ben olsam, emek tarafından sömürülmemek için işveren olmayı da, emeği sömürmeyi de reddederim! Yalnız Kenan Somer, açılmasını önerdiği “özel girişim alanı” dışında kalan mülkiyet alanını tanımlamamış. Gelişmesini umduğu, gelişmekte olan olduğu için kuşatma altında olan da “toplumsal özel mülkiyet”tir ve kuşatmayı o yaracaktır. Eğer tanımlanmamış mülkiyet alanı özel mülkiyet ise gelişme beklendiği gibi olmayacaktır, çünkü o mülkiyet alanı ağırlıklı olarak tekeldir. Tekeldir de sosyalist devletin mülkiyetinde ise, yani “sosyalist tekelse” sorun yoktur. Çünkü Marx’a göre gelişmiş tekel “toplumsal mülkiyet”in cismidir. Yani tekel, sosyal mülkiyet “biçim”ini kendinde içkindir. Kapitalizmin mülkiyeti cisim olarak sosyalleştiren eğilimi vardır ve bunu sonuna kadar götürecektir. Bu mülkiyete “el konulması” veya “satın alınması” sosyalleşmesi için yeterli olacaktır. Yani eninde sonunda mülksüzleştirenler kimlerse, onları mülksüzleştirmek isteyen eylemin siyasal iktidara, o halde iktidar için siyasî iktidar mücadelesine gereksinmesi olacaktır.
1 Ekim Devrimi’nin biçimlendirdiği Komünist Enternasyonale sadakat, her ülke seksiyonu –partisi– kendi özgün doğrultusuna sahip olsa bile, Sovyet Sosyalizm Modelinin yıkılışına kadar –yıkılış dahil– üstelik hiç değişmeden, kimi partiler için gönüllü, kimileri için zorunlu, sürmüştür. Dünya çapındaki komünist siyasî iradenin likidasyonu da bu enternasyonalist sadakat çerçevesi içinde gerçekleştirilmiştir. Bunu Aren ve Somer de iyi bilmektedirler. Aynı veya benzeri bir iradeyi yeniden kurmakta güçlük yaratmasın diye bu konuda suskun kalmayı saygıyla karşılıyorum, ancak sosyalizm için mücadeleye Sovyet sosyalizminden edinilmiş tecrübeyi transfer ederken ucu bize dokunsa bile öznenin rolünü görmek ve göstermek durumundayız.
2 Aklını sosyalizm-demokrasi ilişkisine takmış kimi sol teorik görüş sahipleri Sovyet sosyalizminin “demokrasi olamadığı” için çöktüğünü, buna da Sovyetlerin parti örgütüyle birleştirilip etkisizleştirilmesinin, yani iktidarın işçilerin elinden alınmasının yol açtığını düşünmektedirler. (Sosyalist Forum-Kitap, Mehmet Özgen, Mahir Sayın) Burada “Sovyet” denilen örgüt biçiminin her zaman ve her iş için uygun sosyalist araç olduğu varsayımı yatıyor. Belirgin özelliği “seçimle oluşan devlet” olmasıdır, Ekim Devrimi kısmen Sovyet platformunda yaratılmıştır, ama Sovyet platformu karar için Smolni Enstitüsünde günlerce tartışırken Bolşevik Parti militanları ve silahlı işçiler, dışarıda ve Sovyetlere danışmadan yaptıkları için komploculukla suçlanacakları işi yapmış, devlet dairelerini ele geçirmiş, bunu gören devrim muhalifi Sovyet unsurların Petersburg’u terk etmelerini sağlamış, Kışlık Saray’a girilmesini rutin bir ziyaret mertebesinde kolaylaştırmıştı. Sosyalizmin inşasında ise Sovyet aynı ölçüde işe yaramamış, ürkütücü bir atalet ve çaresizlik doğmuş, bunun üzerine Lenin Sovyetlerin her düzeyde parti örgütleri ile birleştirilmesi planını ortaya atmıştır. (Bkz. 4 Mart 1923 tarihli Pravda. Aktaran Mete Tunçay, Batı’da Siyasal Düşünceler Tarihi, Teori yay. Eylül 1986. sf. 209.)
3 Anlamak için bir örnek verelim. Rusya’nın 1. Dünya Savaşı’nda 1,5 yıl süren ve Sivas’ın doğusuna kadar gelen işgalinde, bölgenin altyapısını ne yönde ve nasıl değiştirdiğini işgalden sonra merak eden Batılı güçlerin hazırladıkları gözlem raporlarında Avrupa kapitalizmini hayrete düşüren izlenimler vardır. O durumdaki Rusya’da bile hâlâ sosyalizm olmaz diyerek, “Rusya’yı bir endüstri toplumu hâline getirmek ve kapitalizm aşamasını tamamlamak burjuvaların öncülük edeceği iştir” (Martov) diyen sosyalistler vardı. Fakat kendimize (Aren’e ve Somer’e) haksızlık etmemek için şunu da eklemek gerekir: Rusya’da olabiliyorsa, bizde de olur diyerek Anadolu’ya gelenler (M. Suphi ve arkadaşları buranın “başka” yer olduğunu, sosyalizmin koşulları bakımından “yeterince” gelişmese bile, “diğer şeyler”in koşulları bakımından “aşırı gelişmiş” bir ülke olduğunu hesap etmemişlerdi.
* Kenan Somer’in 28. sayımızda yayınlanan yazısında bazı dizim hataları olmuştur. Özür dileyerek düzeltiyoruz:
1) Derginin 16. sayfasında “Anlı şanlı komünistlerin...” diye başlayıp “... erdemidir,” diye sona eren paragraf şöyle okunmalıdır: “Anlı şanlı komünistlerin ‘son kullanım tarihleri’nin geçmesi (aslında hiç geçmez; Althusser’in deyişiyle bilimsel bilgiye açılmış ‘Matematik kıta’ var oldukça, Thales’in; bilimsel bilgiye açılmış ‘Fizik kıta’ var oldukça, Galileo Galilei’nin; bilimsel bilgiye açılmış ‘Tarih kıta’ var oldukça Marx’ın ‘son kullanım tarihleri’nin hiç geçmeyeceği gibi, aslında hiç geçmez), evet, anlı şanlı komünistlerin ‘son kullanım tarihleri’nin geçmesi, aslında onların kusuru değil, yaşayan ve gelişen komünist düşüncenin erdemidir.”
2) Derginin 17. sayfasında sondan bir önceki paragrafta, “Buna karşılık büyük ve orta burjuvazi, feodal toprak sahipleri ve yüksek memurlar, aydınlar, generaller ve subaylar gibi iktisâdî, ideolojik ve siyasî bakımdan burjuvazi, toprak sahiplerine bağlı çevreler...” cümlesindeki “... burjuvazi, toprak sahiplerine bağlı çevreler” ibaresi, “burjuvazi ve toprak sahiplerine bağlı...” diye okunmalıdır.
3) 18. sayfada “Marksizm öldü mü, kaldı mı?” ara başlığının hemen altındaki paragrafın ilk iki satırında “... olmakta olan yeni bir yaşam biçimi için de...” diye yazılan ibare “... içinde de” olacaktır.
- Ayrıntılar
- Sayı 29 (Nisan/Mayıs 2007)
İşçi hareketimizin tarihindeki en büyük atılım
Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu 13 Şubat 1967’de kuruldu. Kurucu sendikalar ve genel başkanları: 1- Türkiye Maden, Madeni Eşya ve Makine Sanayii İşçileri Sen. (Kemal Türkler - TİP kurucusu, yöneticisi), 2- Lastik-İş Sen. (Rıza Kuas - TİP kurucusu, yöneticisi, milletvekili), 3- Türkiye Maden-İş Sen. (Mehmet Alpdündar), 4- Türkiye Gıda-İş Sen. (Kemal Nebioğlu - TİP kurucusu, yöneticisi, milletvekili), 5- Basın-İş Sen. (İbrahim Güzelce - TİP kurucusu, yöneticisi).
Türk-İş'e bağlı üç sendika (Maden-İş. Lastik-İş ve Basın-İş) bir gün önce İstanbul Çemberlitaş Şafak Sineması'ndaki genel kurullarında Türk-İş'ten ayrılma kararı almışlardı. Bu üç sendika konfederasyonsuz Gıda-İş ve yeraltı maden dalındaki Zonguldak merkezli Türkiye Maden-İş ile birlikte DİSK'i kurdular. Girişime önayak olanlar Türkiye İşçi Partisi mensubuydular, aynı kişiler 13 Şubat 1961 günü bir araya gelerek Türkiye İşçi Partisi’ni kurmuşlardı.
DİSK yükselen işçi hareketinin ürünüydü. 31 Aralık 1961'de Türk-İş'in düzenlediği ve sendikal hakları talep eden Saraçhânebaşı mitingi, 1925'de çıkarılan ağır baskı yasası Takrir-i Sükûn’dan beri ilk kez büyük bir işçi gösterisi olmuştu.
Türk-İş başkanı Seyfi Demirsoy TİP’e karşı devlet denetiminde bir sol parti kurmak için yapılan Çalışanlar Partisi çalışmalarında yer alıyordu. 1963’te Maden-İş'in İstanbul Kavel fabrikasında yürüttüğü grev diğer önemli bir işçi olayı oldu. Grev hakkının henüz yasalaşmadığı koşullarda Kavel işçilerinin kendi hakları için yaptıkları tarihî eylem ulusal çapta siyasal bir gelişmeye de hizmet etti ve aynı yıl iş mevzuatını düzenleyen 274 ve 275 sayılı yasalar çıkarıldı. 1965'teki Singer direnişi Türkler'in ve hatta Demirsoy'un tutuklandığı diğer bir önemli direnişti. Başka bir eylem, Satılmış Tepe ve Mehmet Çavdar adlı işçilerin jandarma kurşunuyla öldürüldüğü Zonguldak-Kozlu maden grevi oldu.
TİP'in gelişme göstermesi ve 1965'te parlamentoya grup kurarak girmesi karşısında Türk-İş yönetimi otobüslerle, devlet fabrikalarının servis araçlarıyla taşıdığı işçilerle Komünizmi Tel’in mitingleri düzenlediyse ve konfederasyon bünyesindeki TİP’li sendikacılara baskı yaptıysa da korkunun ecele faydası olmadı. Dışlamaya kalkıştığı sendikalar önce SADA’yı (Sendikalar Arası Dayanışma), ertesi yıl da yeni konfederasyonu kurdular.
DİSK olağanüstü gelişme göstererek hızla güçlendi. Sungurlar, Demir Döküm, Gamak −ve Mehmet Gıdak isimli işçinin polisçe öldürüldüğü− Kartal-Haymak grev ve direnişleri sarı sendikacılık zincirlerini kıran işçi hareketinin DİSK öncülüğündeki ilk tarihsel eylemleri oldular. Bu durumda başbakan Süleyman Demirel (Adalet Partisi) ile ana muhalefet partisi CHP (Gen. Bşk. İsmet İnönü ve 1963'te iş yasalarını Çalışma Bakanı olarak çıkarmış olan yeni genel sekreter Bülent Ecevit) el ele vererek sendika değiştirmeyi zorlaştıran (Türk-İş'ten DİSK'e geçmeyi engelleme amaçlı) yasa değişikliklerini Meclis’ten geçirince 70 bini aşkın işçi 15 ve 16 Haziran 1970'de dört bir koldan İstanbul'a yürüyerek büyük işçi gösterileri yaptılar. Gösterilere geniş ölçekte Türk-İş üyesi işçiler de katıldı. İki işçi bir esnaf öldü. Sıkıyönetim ilan edildi, DİSK yöneticileri tutuklanıp askerî mahkemede yargılandı. Eylem amacına ulaştı. İnönü ve Ecevit kendilerinin de ön ayak oldukları yasa değişikliklerinin iptali için Anayasaya Mahkemesi'ne başvurdular. Mahkeme iptal kararı aldı. Çok geçmeden gelen 12 Mart 1970 askerî müdahalesinin hedeflerinden birisi gene işçi hareketi ve DİSK oldu.
Sonraki yıllarda Konfederasyon daha büyük gelişme gösterdi, üye sayısı yarım milyona yaklaştı, DİSK işçilerin kalbine, bilincine ve eylemine yerleşti, bu nedenle 12 Eylül 1980 darbecilerinin baş hedefleri arasına girdi. Yöneticileri tutuklandı, dört yılı aşkın cezaevinde tutuldu. DİSK ve üye sendikalar kapatıldı, malları hazineye devredildi. Neden sonra Yargıtay’ın beraat kararıyla 1992'de DİSK yeniden kurulduysa da işçi hareketine atılım getiremedi.
Bu yıl, DİSK’in 40. kuruluş yıldönümü kutlamaları, örgütün kurulduğu Şafak Sineması'nda yapılan bir toplantıyla başladı. Bir kitle örgütünün 40 yaşında olması önemli olacaksa, bu önem ancak o kuruluşun bütün o süre zarfında aynı işlevi, etkililiği sürdürmesi halinde öyledir. Oysa DİSK büyük saygınlığını ilk 13 yıldaki mücadelesiyle ve askerî mahkemelerdeki tutumuyla kazanmıştır. Daha sonraki yıllarda ve bugün DİSK o onuru hak etmekten çok uzaktır. Mesela ilk genel başkan Kemal Türkler milletvekili olmak istememişken, sonraki başkan, eski CHP milletvekili ve Türk-İş içindeki Dörtlü Muhalefetin lideri, Abdullah Baştürk (Türk-İş'te kalsa daimi milletvekili olabilecekken), milletvekilliğini reddederek (ve CHP’yi terk ederek) DİSK'e geçmiştir. Gelgelelim, 1990'ın başkanlarından birisi DİSK’teki mevkiini −artık iyice gericileşmiş, MHP ile işbirliğine girmiş− Ecevit'in DSP'sinde milletvekilliği yapmak için kaldıraç olarak kullanmıştır.
Ezel-ebed sosyal demokrat olan ve Tekstil-İş'ten gelme şimdiki başkan ise 40. yıldönümü vesilesiyle verdiği bir TV mülakatında DİSK'teki değişimi övgüyle ve sevgiyle (DİSK'in neyi sevdiğini söyleyerek) şöyle özetliyordu: “Eskiden ‘kahrolsun faşizm’ diyorduk, şimdi ‘demokrasiyi seviyoruz’ diyoruz. Eskiden, ‘Sömürüye hayır’ diyorduk, şimdi, ‘Paylaşımı seviyorum’ diyoruz."
Yöneticiler böyle diyorlarsa, bize "40. yılında DİSK'e olan saygımız onun bugününe değil, şerefli mazisinedir," demekten başka söz düşmez.
Kızılcık, Sayı 29 (Nisan/Mayıs 2007).
- Ayrıntılar
- Sayı 29 (Nisan/Mayıs 2007)
Faşizm yapmadan olmaz
KIZILCIK
Ne değişir?
"Kaos!"
Çaresizliğe çare
Hayat ağacı
Kimi öldürdüler? / Samast'ın arkasında "Trabzon" vardı, "Trabzon"un arkasında... / Bu da mı milliyetçilik değil? / Trafikmiş! / Güvenlikçiler! / Korsanlarla dayanışma! / Hodri meydan! / Irak'ta iç savaş yok, korsan saldırısı var! / AB niçin Türkiye'siz olamazmış? / Neo-konlar / Nâfile... / Terbiye / Ankara kriterleri / Sorun / Fiyasko / Dalkavukluğun okkalısı
Tarihî bir panorama
Hikmet-i devlet, Ermeni sorunu ve Hrant'ın ölümü
Taner Timur
Eli bayraklı kaatil
Azınlık olmak
"Derin devlet" mi..? "Derin toplum" mu..?
Halim Togan
ABD yeniliyor mu?
Yavuz Alogan
Marx(izm) irade değilse nedir?
Hüseyin Hasançebi
Çok boyutlu çözülme ve seçimler
2007'nin Türkiye'si
Tevfik Çavdar
Ufuk Uras'la söyleşi (Görüşen: Kızılcık)
Sendikalar niçin başarısız?
Cemal Candaş
"Karadeniz bizim..."
TÜRÇEP (Türkiye Çevre Platformu)
"Dünyanın tüm nükleer santralleri kapatılsın!"
TÜRÇEP (Türkiye Çevre Platformu)
Nasıl yapmalı?
İ. Barut
Solda deniz bitti
Kaan Toker
Sanat-Kültür-Kitap
İki yüzyıl arasında bir heykeltraş:
Auguste Rodin
Ayfer Coşkun
Behçet Necatigil'in dolaştığı şiir burçları
Konur Ertop
Ölümünün ardından bir kere daha
Muzaffer Buyrukçu
K.E.
Bir yakınının gözüyle
Turgut Uyar
Cemil Eren
İstanbul
Tektaş Ağaoğlu
Belge
İfşaya çağrı (Cumhuriyet)
İşçi hareketimizin tarihindeki en büyük atılım
DİSK 40 yaşında
Sayı 29'un tamamına buradan (PDF - 10,3 MB) erişebilirsiniz.
