KIZILCIK
  • Anasayfa
  • Siyaset
  • Dünya
  • Ekonomi
  • Kültür-Anma
  • Dergiler
  • Yazarlar
  1. Anasayfa
  2. Hakkımızda
  3. 2000-2014
  4. Sayı 24 (Mayıs/Haziran 2005)

Kapitalizm barbarlığa çıkıyor

Ayrıntılar
Hüseyin Hasançebi
Sayı 24 (Mayıs/Haziran 2005)

Türkiye’de herkes, öyle sınıfına, zümresine değil, doğrudan kendine sormak gereken soruyu başkasına sormaktadır: Gidişat nereye?

Kim nereden bilecek?

Sadece büyük sermaye bilmektedir ne yaptığını ve nereye gittiğini. Çünkü Türkiye’de ekonominin ve siyasetin tekeli, açıktan büyük sermaye programına sahip tek bir siyasî parti –belki ANAP istisna– bulunmadığı halde büyük sermayenin elindedir. Rejimi “çoğulcu”, siyaseti “tekel” kılan, siyasî toplumda devlet, sivil toplumda sermayenin kendisidir.

Bu “tekel”in kendini “faşizm” olarak kurup göstermesi gerekirken demokratikleşerek AB’ye doğru ilerleyen çoğulcu bir toplummuş gibi göstermesi, “engelsiz” olmasındandır. “Gizli faşizm vardır” demek de doğru değil, çünkü buna da ihtiyaç yok. Demokratikleşirken dahi bütün süreç büyük sermayenin kontrolünde.

Türkiye’de ekonomik mücadele veren ama sermaye sınıfından bağımsız bir işçi-emekçi örgütlenmesi olmadığı için, hem çalışanların emek mücadelesi örgütlenmesi daralmakta, hem de bunlar, bir o kadar sayıda işsizle birlikte sürekli yoksullaşmaktadırlar. Yoksullaşma, kapitalizmdeki “doğal” (normal) sınırlarını aşmış, yıkıma yönelmiştir. Kırdaki nüfus panik hâlindedir, bir an önce elindeki küçük topraktan yakasını kurtarıp kente kapağı atmanın peşindedir. Bu söylediklerimiz bir “eğilim” olarak gözlenebilen gelişmeler şeklinde değil, önü alınmaz bir sel gibi gerçekleşmektedir. Buna kapitalizmin kendini başarması (gerçekleştirmesi) olarak bakmamız gerekir. Kaldı ki, ayrıca, Türkiye kapitalizminin bu gidişatını, dünya kapitalizminin gelişme(me) konseptine uygun bir gelişme olarak da anlamamız gerekir.

İyi de bunun aynı zamanda, kapitalizmin bir çelişkisi, kendi temellerini zayıflatan bir özelliği olması gerekir. Böyle de olmuyor. Çünkü Türkiye’de kapitalizmin dünya çapındaki konseptinden ve yerel düzeydeki (Türkiye) hedeflerinden (stratejilerinden) kendini tümden bağımsızlaştırabilmiş bir “emekçi sınıf siyaseti” bulunmadığı için büyük sermayenin ekonomik ve buna dayalı “siyasî tekeli” işleyebiliyor. “Arada başka siyasetler olamaz mı?” Bu soru kapitalizmin normal dönemlerine şartlı bir sorudur. Gelişebildiği, kendini gelişerek ve genişleyerek gerçekleştirebildiği eskiden uzun, şimdi artık soluk arası kadar kısa dönemlerle ilgilidir. Büyük sermayenin sayı dışında savlarla iktidara elbette gelinebilmektedir, gelinmiştir: örneğin, AKP, ondan önceki DSP-ANAP-MHP ve ondan önceki şu ve bu hükümetleri. Hepsi siyasî iktidar alanına girer girmez büyük sermayenin egemenliğine girmektedirler. Kendi savına az çok bağlı kalmaya çalışan Erbakan iktidarının başına gelenler ise henüz unutulmamıştır.

Bu “siyasî tekel”i okumamızı güçleştiren sebep nedir? Demokrasidir. Bu prizmadan kırılmaksızın geçebilen çizgi olamaz. Çünkü, eğer sınıfsallığı dışında bir şeymiş ve olabilirmiş gibi algılanmışsa demokrasinin kendisi illüzyondur. AKP ne idi? Hangi tezi büyük sermayenin sözü idi? Şimdi bu partinin sözüne mi bakılacak? Bu parti, ona oy veren kitlelerin “halk” karakterine bakılarak ve bu parti etrafında yaratılmış saçma sapan illüzyonlara kanılarak yoksulların, işsizlerin, varoşların, küçük ve orta büyüklükteki tekel dışı sermayenin siyasal yükselişi olarak algılandı. Bir siyasî hareketin sadece “dayandığı yere” ya da seçmen yoğunluğuna bakarak mesele kavranmış olmaz; “Demokrasi”leri hilesi, hüllesi ve nihayet sillesi (gerçek siyaseti) ile birlikte görmek, bunun için de aynı zamanda “yükseldiği yer”e bakmak gerekir. Çünkü demokrasidir bu! Siyaset alanının tüm siyasî figürleri ve bu alandaki siyasî mozaik, olması ile olmaması fark etmiyorsa, büyük sermayenin siyasetteki tekelinin iğreti bir örtüsüdür. Bakınız başka yerlerde, küçük seçim hileleri bile ayaklanmalar yaratırken Türkiye’de, ancak ve sadece faşizmde olabilen olmuş, toplumun yüzde 45’i parlamenter temsilden yoksun bırakıldığı halde “demokrasi” bal gibi işleyebilmiştir. Ortadoğu’nun büyük ve küçük ufuklarına örnek/model olarak gösterilip sunulması da bundan olsa gerektir.

Tekelci büyük sermayenin bu “büyük” gücü, karşısına bir emekçi sınıf gücü, halk gücü dikilemediği için büyüktür. “Büyüklüğü”nün Türkiye’ye özgü bir başka nedeni daha vardır: Devlet.

Devlet elbette hemen her yerde büyük sermayenindir, ama Türkiye’de durum “biraz” başkadır. Hem devlet büyük sermayenin, hem de büyük sermaye devletindir. Böyle, tekelci devlet kapitalizmi olarak başlamıştır. 1920’den 1950’ye kadar tek parti siyasî tekeli (tekelci devletin siyasî tekeli) altında kapitalizmin en vahşi ve ilkel sermaye birikim şekli yaşanmıştır. “Bu sermaye ve bu devlet” denklemi bu dönemde oluşmuştur. 1950’den sonra “çok parti”ye geçilince bu siyasî tekel ortadan mı kalkmış? Hayır. Değişen dünya ve ülke koşullarında tekelci büyük sermaye, kendi “zorunlu temeli”ni değiştirmiştir. Bu hep olur ve sermaye değişiyor, kapitalizm dönüşüyor diye algılanır; bu algılama biçimi, solda muhalif toplumsal hareketler üzerinde, üstelik bazan on yılların kaybıyla sonuçlanan siyasî ve ideolojik hasarlar yaratır. Sermaye birikimini sürdürmenin garantisi, tarihsel olarak geçerli olabilecek bir zemine sahip olmasıdır. Sermaye “keyfi” seçim yapmaz, her seçimi “zorunlu”dur. Bunu böyle anlamak, olup biteni doğru anlamak için de zorunludur. Bugüne bakalım. Sermaye bütün dünyada, koşullar kökten değişikliğe uğradığı için birikimin garantisi olacak yeni bir tarihsel zemini kurmaya çalışmaktadır. Bize dünyanın hâli, gidişatı gibi görünen şey, işte budur. Türkiye’deki de budur. AB’ye mi girilecek, girilecektir. Bunun için “demokratik devlet” mi olmak gerekir, olunacaktır. Biçimini gördüğümüz –ve daha göreceğimiz– şey bununla, sermayenin kendi tarihsel temelini kurmasıyla ilgilidir. Sermaye bunu yaparken, yani kendi temelini yeniden kurarken emekle olan ilişkilerini de demokratikleştirmek zorunda kalacak ve bu gelişmeden sola ufuk çıkacak diye bekleyen bir sol ve solculuk da var Türkiye’de. Solculuk zaten büyük oranda “bu”na dönüştüğü için, “bu devlet ve bu sermaye”nin siyasî tekeli altında Türkiye, dünyanın gidişatına “engelsiz” katılabilmektedir.

Bu gibi dönemlerin sol zihin ve düşünce dünyası içinde yol açtığı deformasyonlardan biri, tekelci büyük sermayenin tarihsel konseptine mahkûm olarak “kendi şansını” aramasıdır. AB’yi Türk soluna, Avrupa solu ile bütünleşme kapısını açar diye öneren sol bu deformasyona uğramış soldur. Solun kendinin ve kendine bir konsepti olmak gerekir.

Solun bu dünya hâlinde kendine konsept oluşturması ha deyince olacak iş midir? Şu veya bu sınıfın tarihsel çıkarı ile kendini bütünleştiriyor diye eleştirmeden önce bir de bu noktaya bakalım.

Daha dün, iki büyük varsayımdan biri çökmüştür. Çöken varsayım, solun eşitlikçi, özgürlükçü varsayımıdır. Evet, varsayımdır çöken. Sol siyasî kadroların düşüncesinde veya akademik mahfillerde çökmemiş olduğuna inanılması sonucu değiştirmez. Yığınların inancında, düşüncesinde ve eylem kapasitesinde çökmüş olmasıdır önemli olan.

Eşitlikçi-özgürlükçü varsayımın, zaten bu varsayım temelinde solun önemli bir kesimi tarafından eleştirilip dışlanmış olan “reel sosyalizm” dediğimiz uygulamaya bağlı olarak çökmüş, ama bu nedenle çökmüş olması “eleştiriyi” kurtarmamış, eşitlik ve özgürlük için dünya çapındaki mücadele “eleştiri”nin tezlerini de içine alarak gerileme sürecine girmiştir. Çünkü reel sosyalizm, ister savunulsun, ister karşı çıkılsın, bütün anti-kapitalist siyasal stratejiler için tayin edici öneme sahipti. Sonuçta dünya gerçekliğini belirleyen bir dünya gerçekliği idi. Bütün demokratik-devrimci mücadelelerin kaderi bu gerçekliğe bağlı olarak belirleniyordu. Sol siyasî yelpaze reel sosyalizmin belirlediği dünya gerçekliği üzerinde şekilleniyordu. Dolayısıyla iki büyük varsayımdan, sadece komünistleri değil, bütün solu içine alanı çökmüştür. Bunu böyle söylemek –itiraz görse bile, itiraz edenin “hal”inden de belli ki– doğruyu söylemektir.

Varsayım, aynı zamanda bir düşünme modelidir. İnsan düşüncesinin kendine, içinde gelişebileceği bir model kurmaksızın gelişmesi olanaksızdır. Sol düşüncenin bugün bu nedenle gelişemediği, kendine bağımsız bir gelişme konsepti oluşturamadığı, bu nedenle yeni bir varsayım kurmakta bocaladığı söylense, bu da doğru olur.

Varsayım çalakalem kurulamaz. İnsanlar varsayımlarının, değil yıkılmasından, kurcalanmasından bile hoşlanmazlar. Çünkü hayatlarının anlamı, varsayımlarındadır. Bu nedenle, eşitlik ve özgürlük varsayımının çöktüğünü söylerseniz, bu varsayıma bağlanmış hayatların, düşünce modellerinin, o halde aynı zamanda bu temel varsayıma göre kendini kurmuş siyasetlerin, ideolojilerin, hattâ sanat ekollerinin ve ahlak sistemlerinin bile çöktüğünü söylemiş olursunuz, ki bu da bugünkü dünyanın, en azından emek eksenli eşitlik ve özgürlük mücadelesi bakımından ne ölçüde geri gittiğini anlamayı kolaylaştıracaktır. Şunun şurasında daha yirmi yıl önce, dünyanın her yerinde, insanın gerçekten kurtuluşuna “inanç” olarak kısmen ütopik özgürlük, siyasî sınıf mücadelesinde yığınlara önderlik ya da öncülük eden, her kademeden yüz binlerce bilinçli kadro insanı için elini uzatsa tutacağı kadar yakında iken, şimdi bütün bu insanların, ne olduğunu bile bile “demokrasiye razı” olmaları, sömürünün “daha azı”nı, özgürlüğün kendini olmasa da uzaktan tadını veren kapitalist toplum hayaline umut bağlar hale gelmiş olmaları, nerden nereye gerilendiğini görmemiz için kâfidir.

Bu kayıp, diyelim toplumu irşat eden bilinçli aydın zümrelerin kaybıyla sınırlı bir kayıptır, yerine zaman içinde yenisi geçer. Ama, ya özgürleşmenin kahırlı yoluna toptan girmiş toplumların kaybı? Reel sosyalist ülkeleri arkadan izleyerek kapitalizmden bazen yavaş, bazen birdenbire çözülüp kopan toplumların özgürleşmeye yönelik kefede biriken ağırlığının kaybından doğan büyük bedel, bütün insanlık için büyük bir inanç ve moral kaybı yaratmıştır.

Sosyalist varsayım çökmüştür de, kapitalist varsayım güçlenmiş midir? Öyle olacağı bekleniyordu, ama aksi oldu, kapitalizm 20. yüzyıldaki en büyük iddiasını kazandığı halde, dayandığı varsayımı, çökmekten değilse bile sarsılmaktan kurtaramadı. Sarsılan varsayım bir daha yerine oturmaz, mutlaka yıkılır. Bu da iyi bilindiği için emperyalist kapitalizm silah ve şiddetle yeni bir büyük varsayım kurmaya çalışmaktadır. Konstrüksiyon çalışmasına bütün toplumların entelektüel kapasitesini dahil etmek istediği bir plan işletmektedir. Bu anlamda özgürlükçü düşüncenin kaynaklarını da kurutmaktadır.

Salt reel sosyalizmin çökmüş olmasından dolayı bugünkü dünya başka bir dünyadır ama bu başka dünya kapitalizmin de iç yapısında ortaya çıkan önemli değişiklikleri içermektedir. Kapitalizm yaşamak için “kendini başarmak” zorundadır. Kendini başarabilmesi, bunun koşullarını dünya çapında oluşturması ile ilgili bir meseledir. Bu da emperyalist kapitalizmin kendini yeniden yapılandırması, dünya çapında eskisinden farklı bir yol ve ilişkiler sistemi geliştirmesini zorunlu kılmaktadır. Bunu yaparken kullandığı yol, yöntem ve araçlar, şaşırmamak gerekir, elbette asla eskisi gibi olmayacaktır. Bu açıdan da dünya artık eski dünya olmayacaktır.

O halde bugünkü dünya varsayımsız bir dünyadır, bu nedenle bugün, yarın ve ondan sonra, kapitalizmin de, kapitalizme karşı mücadelenin de yeni bir varsayıma gereksinmesi vardır. Sağda ve soldaki düşünce alanlarında şimdilik pek bir gelişmeye rastlanmıyor olması, bu varsayımsızlıktan kaynaklanmaktadır.

İktisadî ilişkiler sahasındaki temeli nedir, bunun ayrıca araştırılması ve kanıtlanması gerekir ama şunu şimdiden ve yüz yıl önce Kautsky tarafından dikkat çekilmiş şekliyle, siyasetini “devlet(ler) siyaseti”nin üstüne çıkarıp doğrudan “sermaye siyaseti” yapan yeni bir emperyalizm türü ya da emperyalizmin yeni bir evresi gözükmektedir. Bu yeni emperyalist sermaye, dünya çapındaki savaşını bağımsız emperyalist devletler eliyle yürütmediği, dolayısıyla bir “devletler savaşı” olmadığı için düpedüz bir Üçüncü Dünya Savaşı’na girildiği halde, bu savaş bundan önceki “emperyalist devletler arası”nda gerçekleşen iki büyük hesaplaşmaya benzememiştir, ancak eğer önü bir yerden kesilemezse insanlık için yıkımı, hiç kuşku yok öncekilerle kıyaslanmaz ölçüde büyük olacaktır.

Burada söylenen, “rekabet”in ortadan kalktığı değildir. Aksine, dünya pazarı kıran kırana kanlı bir rekabetin sahnesi olmuştur. Küreselleşme adı altında, rekabetin bütün engelleri ortadan kaldırılmıştır. Kapitalist devletler “gereksiz” (sosyal) bütün harcamalarını kısıp bütün ülke kaynaklarını bu küresel rekabette kendi büyük sermayelerinin arkasına yığmışlardır. Kapitalizm kendini dünya çapında başarmak için tek şans olarak bunu gördüğü için rekabeti kutsayıp sermayenin tek felsefesi haline getirmiştir. Fakat bu öldürücü rekabet emperyalist devletler arasında bir savaşa da yol açmıyor. Çünkü sermaye rekabeti, emperyalist-devlet çerçevesinden çıkmış, ulusların boğazlaşmasını aşmış bir “serbest” rekabet olarak gerçekleşiyor.

Dikkat çekici olan bir şey daha var: Emperyalist sermaye gittiği yere, arkasına bankasını, sigortasını, “devlet”ini yığmadan, hem eski dünya düzeni içinde gidemezdi, hem de şimdi, yeni dünya şartlarında gidemez. Dolaşıp durduğu yer “kendi kendini zenginleştiren” bir merkezi güvenlik alanıydı, şimdi de öyle. Ancak kendini dünya çapında gerçekleştirmek zorunda olduğu için “gitmek zorunda olduğu yer”ler var. ABD/Kanada-Avrupa ve Japonya emperyalist sermayesi gittiği yere “devleti”nin “tarihî bağ”larını ve siyasi prestijini arkasına alarak gidebilirken, bugün bu yerler –millî burjuva ya da ulus-devlet direncinden dolayı asla değil, yoksullaşmadan ve çaresizlikten, çaresiz halkların isyan potansiyelinden dolayı– cehenneme döndüğü için gidilebilir gibi değil. Gitmek için sermayenin arkasındaki sigorta-banka-siyaset-devlet yığınağı yeterli güvenlik oluşturmuyor. Artık emperyalist sermaye gideceği yere askeri de alarak gitmek zorunda. Bunu sadece biri yapabiliyor. “Gidilmesi zorunlu yere” devletinin askerî gücünü de arkasına alıp gidebiliyor. O da ABD emperyalist sermayesidir. Buradan emperyalistler arası bir “haksız rekabet” doğuyor, gelişiyor ve “savaşsız” derinleşiyor. Bu, yeni bir gelişme ve yeni bir özelliktir, kalıcılaşmaktadır ve süper emperyalizme doğru giden bir eğimi işaret etmektedir.

Kapitalizmin kendini dünya çapında gerçekleştirmesi açısından bir önemli nokta daha kaldı: –Çin dâhil– yıkılan reel sosyalizm! Yaklaşık 2 milyar insan kapitalizme geri döndü ama aradan yirmi yıl geçmesine ve siyasal entegrasyon olmasına rağmen ekonomik entegrasyon bir türlü gerçekleşmedi. Bu 2 milyar insanın kapitalist dünya pazarından kopmasının kapitalizme verdiği hasardan daha fazlasını geri dönmekle verdiği –vereceği– anlaşılıyor.

Ve nihayet kapitalizmin kendini gerçekleştirmesi açısından, “altına hücum”dan daha vahşi bir saldırıyla, kalan “son altın”a hücum dönemi başladı; insana hücum... Bunun göstergelerinden biri yeryüzünde sermayeleşmemiş veya sermayeden kopup dışına kaçmış hiçbir şey bırakmamak. Bunun emperyalist sermaye birikimine 9,5 trilyon dolar katkı yapacağı hesaplanıyor. Ama bu çok zor ve emperyalizmin kendi sonuçlarıyla hesaplaşması gibi bir çelişkiyi de içeriyor. “Kayıt dışı” adını verdiği iki âlem var: Birini, emeğin “yasa dışı” sömürüsü oluşturuyor. Burada “yasa” var, fakat uygulama sıfır. Bu nedenle, bu “kayıt dışı” için en “kayıtlı” kapitalizmde bile yüksek bir limit (%30-40 gibi) konmuş. Asıl üstüne gidilen kayıt dışı, yoksul dünyanın yoksullarının elde avuçta kalmış toprağı, evi, arsası, asgarî yaşam araçlarıdır. Bu anlamda kasıt dünya kırıdır. Emperyalizmin ele geçiremediği dünya, “kayıt dışı”dır, “kır”dır.

Bir diğer gösterge de, sanayi devrimi döneminin “işgücü” olarak insanı hepten yok etmesi riskini –çelişkisini– çözmek kapitalizmin geliştirdiği bir eğilimden doğmuş “sosyal haklar” alanını ortadan kaldırıp “sosyal devlet” anlayışını tarihten silmektir. Burada acımasız bir süreç işlemektedir. İnsanlığın insan olarak son envanteri bir bu kalmıştır. Reel sosyalizmin de “insandan yana” kayda değer başarısı bu alandaydı. Kapitalizm, alttan sıkıştırıldıkça, en azından Keynesçilik, vb. kalıplarla bu alanı genişletme esnekliği gösterebiliyordu. Bu bitti. Hepten ve kapitalizmin sıkıştığında kaçabileceği bir alan olarak da bitti. Kapitalizmde insanın insan olarak gözüktüğü bu tek boşluk da kapandı. Açları, hastaları, cahilleri, delileri, çocukları, evsizleri, işsizleri –ki bunlar artık karıncalar kadar çokturlar– ve bunlardan doğan derin öfkeyi absorbe edebilecek bir kapitalizm kalmadı.

Kapitalizmin kendini başarması açısından bir başka ve “sonsuz” bir imkân olarak doğa gelmektedir. Denmektedir ki, doğanın tüketilmesinde, o halde kapitalizmin kendini gerçekleştirmesinde de sınıra geldik. Buradan da, sosyalist sınıf mücadelesini ikame eden abuk sabuk “sol” teoriler, varsayımlar, gelişme konseptleri, vb. türetilmektedir. Marksizmin bu gelişmeyi göremediği de söylenmektedir. Hatta insan-doğa ilişkisini “insanın doğaya egemen olma mücadelesi” olarak çözümlediği için Marx’ı eleştirmek de bir sol moda hâline gelmiştir nicedir. Saçma: İnsan doğası doğayı da içeren ama doğadan yüksek bir kertedir. Yani insan hem “doğal” hem de “toplumsal” bir varlıktır. İnsanın toplumsallığı “edinilmiş” bir durum değil, doğadan “verili” niteliktir. İnsanın verili toplumsallığı “koloni”dir ama üyelerin içinde ebedi bireyler olarak bulunduğu karınca, maymun, martı, vb. kolonilerden farklı, bir üst kerte olarak, kendini verili toplumsallığı ile gerçekleştirebildiği insanî özelliğidir. İnsan toplumsal varlık durumuna bir başka durumdan gelmemiştir. Bu nedenle insanın doğa ilişkisi “toplumsal ilişki”dir. İnsanın bir biyolojik evrim tarihi elbette var ama tarih dediğimiz şey insanın toplumsallığının deviniminden başka bir şey değildir. Buna göre, insan-doğa ilişkisi, insan zihninden, Marx’tan bağımsız olarak ve sadece şekli, toplumsallığının şekline bağlı olarak değişen bir egemen olma ilişkisidir. Bu nesnel bir durumdur ve nesnelliğini insanın toplumsallığının komünist biçimi de değiştirmeyecektir. Doğaya egemen olmada kötü veya yanlış ne demektir? Burda da mücadele, insanın kapitalizme karşı, doğayı da içeren kendi özgün doğasına sahip çıkma mücadelesinden başka bir şey değildir ve olmayacaktır.

Ve nihayet artık bütün bunlardan, kapitalizmin kendini gerçekleştirmesinin şartlarının tükenmekte oluşundan sonra geriye “kendini başarmak zorunda oluşu” kalmaktadır. Dünya ve insanlık için felaket budur.

*****

Dünya bu ise, Türkiye’de istikrar bozulacaktır. Dünyanın istikrarı yokken Türkiye’ye istikrar bağışlanır mı? Yer kabuğu eğilip bükülürken, Türkiye’de küçük dünyaların içinde uyku tulumuna girip uyumak mümkün müdür? İstenir ki Türkiye’de istikrarı işçiler, emekçiler, sol siyasetler bozsun. İstemekle olmuyor ki. Nasıl olacak?

Büyük sermaye AB’yi de arkasına alarak emekçilerin hayat alanlarına saldıracak. Kayıt dışına saldıracak. İmamlık bile metalaşmışsa daha ne, elbette metalaşmamış hizmet alanlarına, zaten saldırıyor, daha da saldıracak. Ses çıkaran yoksa, bunlar elbette “demokratikleşme” ile birlikte yapılacak. Sol bütün bu gelişmelerden kendine ne çıkacağının ince hesabı içinde olacak. Sola hiçbir şey çıkmayacak.

Halk soldan bir şey beklememektedir. Solun da aslında halka, “Soldan bir şey bekleme,” demesi gerekir. Böyle apaçık, dobra dobra, “Benden bir şey bekleme,” denmez, tabiî. Bu dili, bir siyaset dili ve tarzı olarak, sınıf mücadelesine temel bir yaklaşım olarak tek tek veya örgütlü bütün solcular, üretmelidirler. “Ben şunu yapacağım” diyen solcuya, komüniste bu halk geçmişte ne kadar itibar etti ki, şimdi edecek?

Bu siyaset biçimine ihtiyaç, katiyyen “ne hali varsa görsün”den çıkmıyor. Bu dünya ve ona tâbi Türkiye’nin gerçeğinden çıkıyor. Sınıf mücadelesi artık teorik ve siyasî kalıplara girmeyeceği bir başıboşluk dönemine giriyor. Marksistler, bütün sol siyaset ve düşünceler, bu başıboşluktan çıkacak enerjiyi görüp anlamaya çalışmalıdır. Hayat her ne ise, bugünkü sol teori de odur. Hayat geliştikçe Marksist, sol teoriler de gelişecektir. Teorinin çözdüğü hiçbir şey hayatta çözülemiyor. Sorun çözmeyen teoriyi radikalleştirip sorun çözebilir hale getirmeyi düşünmek kadar Marksist düşünüşe aykırı bir şey yoktur. Tersi de doğrudur. Radikal bir teori eğilip bükülerek sorun çözer hale gelemez. Brezilya’da Lula’yı ve hareketini alalım. İçerden, “yeterince radikal olunmadı” şeklinde eleştiri alıyor ve iktidar blokundan kopma eğilimleri ortaya çıkıyor. Bu ne biçim radikalliktir? Düşüncenin radikalliği! Düşünce kendi başına nedir ki? Oysa bu radikal düşünce kendi kendine, iktidarda olduğu yıllarda, bizatihi işçi ve emekçi sınıfların kendisini radikalleştirmek için ne yaptığını sorsun. Ben radikal düşünüyorum, sen de radikalleş! Sınıf mücadelesine dayalı siyasette bu komikliktir. Esas olan, siyasetin kendini değil, kitleleri radikalleştirmesidir. Kitleleri radikalleştiren ise onların kendi somut eyleminden başka bir şey olamaz.

Kitleler kendilerini savunmayı, direnmeyi, karşı saldırıya geçmeyi teorik olarak öğrenemezler. Nasıl öğrenirler, bunu nerden bileceğiz? Kitlelerin kendisinden. Buraya bakalım.

Kaçak yapı yıkımları mesela. Kentsel rantları büyük sermayenin havuzuna akıtmakla görevli belediye evini başına yıkmaya gidiyor. Yıkabiliyor mu? Yıkamıyor. İstanbul’da Armutlu, Esenler mesela. Topla, tüfekle, tankla, gidiyor. Yıkamıyor. Sonunda yıkar elbette, yıkmasına da, nasıl yıkabilir, neye mâl olur, ona bakmalı.

“Halk” orda direniyor. Direnirken bir servet mi savunmaktadır? Asla. Üç göz –eve benzemez– evini, aslında “evsiz” sayılması gereken yaşamını savunuyor. Ama solun son yıllarda savunup geldiği kentsel programlara bakın, hepsi de koltuk kuvveti misali “kaçak yapılaşma”yı, yani böyle yaşamak zorunda kalanların yaşamasını engellemekten dem vurur. Gecekondu halkını, tıpkı oraya gökdelen dikecek büyük sermaye gibi “işgalci” sayar. Bu sol bu kavrayışla bu işe hiç karışmasa daha iyi olmaz mı? Halk kendi kendine bir şey ya da hiçbir şey çözemez mi? Çözemiyorsa, çözmeyi öğrenemez mi?

İşçi mücadelesi!... İşçi sınıfına gitmek!

Aman gitmeyelim... Yığınla sol sendikacı zaten orda, işçilerin bağrında değil mi? Sonuç: AB’ye girilecek de, herkesle birlikte işçilerin hâli de düzelecekmiş! Sendikacı dediğin bu işte. Bu sol sendikacı(lık) işçilere zarar veriyor. İşçi burdan çıkabilmelidir. Nasıl çıkar?

Nasıl gecekondu emekçisinin viranesi çoluk çocuğunun rızkıysa, işçinin işi de öyle değil midir? Devlet işyerini özelleştirip işçiyi kolundan tutuyor, “evi”nden –işinden– atıyor. Özel sektör kriz var diyor, küçüleceğim diyor, sendikalaşmaya niyetin var diyor, atıyor. IMF öyle istiyor atılıyor, firma yeni bir ücret siyasetine geçecek, atılıyor. Bu, büyük sermayenin vizyonu içinde gerçekleşiyor.

Niçin işçi işini, “ev”ini aynı usulle savunmasın ki? Savunmalıdır. İşten atılan hiçbir işçi işini terk etmemelidir. Bundan daha meşrû savunma olabilir mi? Son üç yılda işten atılmış 3 milyona yakın işçi var. Bunların kendilerini işe geri aldırmak için kavgaya örgütlenip kavgaya girişmesi, kötü mü olur? Patronların gözünü korkutmak fena mıdır? Sermaye dişe diş bir mücadele içinde işçiye karşı, işçi niye sermayeye karşı öyle değil?

SEKA’daki işçiler epey direndiler, kaybettiler. Kaybedeceğini bilerek direnmek, işte asıl direnmek budur. Onlar parazit sendikacıların gölgesinden çıkamadılar. İzmit halkını ve esnafını kendilerine katamadılar. Destek bulamayınca erken yoruldular. Tam da böyle olur zaten, yenilerek öğrenmek kötü müdür? Başka yolu mu vardır?

Bu devirde böyle laflar!... Yüz yıl önceki dünya mı bu dünya? Değil, tabiî, emeğin koşulları açısından değil, sınıf mücadelesinin araçları yönünden değil, ama mantık aynı. 1905 Devrimi’nin 100. Yılı (kutlu olsun!) hatırlamak için bir bahanedir en azından. Neyi hatırlamak için?

Kapitalizmin kendini başarmak için giriştiği her tarihsel operasyon işçi ve emekçilerin de önüne kurtuluş için bir yol açar. Zorlayıcı bir yoldur. Şunun bunun sözüne bakılırsa bu yola girilemez. Bu yola korku duvarı aşıldığı için de girilmez. Korkularak girilir. Başka bir yol olmadığı için girilir. Bu gibi durumlarda teorileştirilmiş başka yollar öneren çok olur. Bunlar oyalar, geciktirir, saptırır. İşçi ile “işi” arasına o “iş”in doğasından türememiş teorinin ve siyasetin dilini sokmamak gerekir. En saf nesnel ve en saf ideolojik hareket biçiminin kaçınılmazlığı gelip dayatmışsa, durmamak, tereddüt geçirmemek gerekir. Sol siyaset geleneği ve teorisi bakımından en parlak çözümlemeler bu yaklaşımdan ve mücadele anlayışından çıkmıştır. İşçilerin, canına tak etmiş emekçilerin, nedenleriyle birlikte en kolay kavradıkları mücadele bu tür mücadeledir.

Buna, kitlelerin arkadan izlendiği dönem diyebiliriz. 1905 Devrimini sol siyasetler, arkadan izlemişlerdir. Kendilerine soran olmuş ise, kışkırtmışlardır. Kitlelerin arkasına takılmaktan korkanlar iddialarıyla birlikte silinip gitmişlerdir. Gidişat doğru okunduğu yerde geleceğin bilgisini verir. Vermiyor mu? O zaman “yakın”, hattâ “içinden” bakacaksın. Bu şartlar henüz yok belki bugün Türkiye’de ama o şartları yaratmanın potansiyeli var. Sol siyaset burada, bunu görmelidir.

Bilişim çağındayız. Bilgi toplumuna doğru gelişiyoruz. Tamam, uluslararası ilişkilerin geçmişteki, zaten âdil de olmayan hukukî yapısında önemli bir sarsılma yaşanıyor ama gene de ulusal devletler çerçevesinde, meşrûiyeti tarif edilmiş bir hayat var. O halde buraya kadar, dişe diş bir sınıf mücadelesi öneren “Kızılcık dili” ne oluyor? Bu sorulabilir.

Bunun “çubuğu tersine bükmek” gibi bir amacı yoktur. Zaten tersine bükülecek çubuk da yoktur. Devrimci Marksist sınıf mücadelesi mevzilerinden, bu mevziler işgale uğradığı için çıkıp “demokrasi”ye, “çoğulcu” dünyaya koşanlar kafalarını kapitalizmin duvarına erken çarptılar. Dünyanın çoğulculuğu şu bu üzerinde değil, sınıflar üzerinde durmakta imiş. Elbette sınıf mücadelesinde eski mevzilere dönülemez. Ama yeni mevziler kazmak zorunluluğu da kendini gösterdi. Bu mevziler nereye kazılacak, ne kadar derin ve cephe genişliği ne olacak? Yığınak lazım, kim yapacak, savaş ne kadar sürecek? Bunların hiçbiri belli değil. Zaten herkes aklına geleni yapıyor. Kelle koltukta direnen var, beyaz bayrak çeken de. Özgürleşmenin, özgürlüğü garanti edip tat veren bir eşitleşmenin tahayyülüne bile izin vermeyen bir kargaşa, bir altüst oluş yaşanıyor. Şoktur, geçicidir, rasyonelleşecek derdik belki ama hiç öyle değil, derinleşiyor. Tıkanmış bir yolu açmaktan değil, tarihsel zemini kavramaktan söz ediyoruz. “Kızılcık dili” denecekse budur. Herkes işini bildiği gibi yapmayı sürdürecek. Ama yeni bir varsayım yaratmaksızın bu mücadelelerden hiçbir şey çıkmayacak. Bu mücadelelerden “hiçbir şey” çıkmasa bile, yeni bir temel varsayım çıkacak. Bu varsayımın oluşmasına katılmak için önce gidişatın mantığını çözmüş olmak gerekiyor. Asıl mücadele ondan sonra başlayacak. Bu yeni dünya koşulları altında biriktirilmiş herhangi bir mücadele tecrübemiz de yok. Hamas’ın, Hizbullah’ın ya da Usame’nin mücadele biçimi yanlış, şu akıllı-uslu-uzlaşmacı mücadele doğru, veriliş ya da ifade ediliş biçimi ile şu mücadele Doğu’ya, şu mücadele Batı’ya yaraşıyor diyecek hâlimiz de yok. Yeni dünyanın yeni koşullarının mücadele kriterleri henüz oluşmadı. Biri ötekine örnek olacak baskın bir mücadele şekli de çıkmadı. Sınıf mücadelelerinin hemen hepsi bilinen siyasî sınıf mücadelesinin etik ve estetiğinin dışında gerçekleşiyor. Bunlar Marksizmin tarih açıklamasına uygun, fakat edinilmiş çözümleme kapasitesine “yabancı” olan mücadelelerdir. Marksizm kendini burda, bununla geliştirebilecektir. Dışarıdan, zihinde üretilmiş, kurallı, şık, estetik, ne sonuç vereceği önceden belli siyasî mücadele modelleri üretip gerçek hayatı bu modelin içine çağırmak abesle iştigaldir. Bugüne kadar, siyasî mücadele olarak ortaya konulanlar, bundan ileri gitmemiştir.

Türkiye’de buna yoğunlaşmak, devrimci Marksist birikimi, buna yönelik, yani bir emekçi sınıf siyasetini yaratmak için kullanmak gerekiyor. Buna, gidişata öncülük falan etmek için de değil, hiç değilse arkasından koşabilmek için ihtiyaç var.

Dünya çapında emperyalizm, tek tek bütün ülkelerde kapitalizm “kendini” en barbar, insanlığa kişilik ve onur kazandırmış bütün birikimi boğarak gerçekleştirmek istiyor. Bütün mesele bunun önünü kesmekte.

Çanakkale Savaşı'nın 90. yılında

Ayrıntılar
Sayı 24 (Mayıs/Haziran 2005)

Osmanlı askeriyle Anzak'lar arasında dostluk doğmuştu

Geçtiğimiz ve içinde bulunduğumuz aylar I. Dünya Savaşı'nın ilk yılının 90. yıldönümüdür. “Hasta Adam” dedikleri Osmanlı devletini yıkıp paylaşmak için büyük bir iştahla hazırlanan emperyalistlere bu fırsat, hükümeti Bâb-ı Ali (Sadaret binası) baskınıyla gasp etmiş maceracı Enver-Talat-Cemal troykası tarafından altın tepsi içinde sunulmuştur. Savaşın ilk evresinin Osmanlı tarihi açısından çok önemli üç olayı vardır:

1) Aralık 1914'te Rus cephesinde, Allahuekber Dağları'nda 100.000 insanın karlara gömüldüğü Sarıkamış faciası,

2) Britanya ve Fransa donanmalarının ve taşıdıkları kara askerlerinin Marmara ve Trakya'ya gelip başkent İstanbul'u düşürmek için 18 Mart 1914'te başlattıkları ve 252 gün süren Çanakkale Savaşı,

3) 24 Nisan 1915'te İttihat ve Terakki hükümetinin gönderdiği şifreli bir emirle Teşkilat-ı Mahsusa'nın kalkıştığı −resmi adı Tehcir olan− Ermeni etnik temizleme harekâtı.

** *

Osmanlı'nın Çanakkale savaşı boyunca büyük imkânsızlık ve mahrumiyet içinde göstermiş olduğu direnç, her türlü hamasiyatın ötesinde, gerçekten de olağanüstüdür. Bu kanıyı savaşı bizzat yaşayan veya sonradan bir araştırmacı olarak konuya eğilen taraflı tarafsız herkes paylaşır.

Ulusların tarihlerinde bazı olaylar onlar için bir onur-gurur vesilesi, manevi bir dayanak noktası olabilirler. Bunlar arasında bir savaş veya bir meydan muharebesi de bulunabilir. Savaşmakla değil, başka bir vesileyle övünmek elbette daha iyidir, ama dünyanın en güçlü iki devletine karşı sonsuz bir özveriyle, dayanma gücüyle koyabildiğiniz bir muharebe veya −daha sonraki yıllarda, gene olanaksızlıklar içinde− kazandığınız bir bağımsızlık savaşı elbette ulusunuzun onur konusu olacaktır. Bir halkın en güç koşullarda bile hangi potansiyellere sahip bulunabileceğini gösteren bir özgüven oluşturacaktır.

1915-anzak-turk-askeri-scÇanakkale Savaşı, I. Dünya Savaşı'nda Osmanlı'nın büyük kayıpları arasında önemli bir yer tutar. Rütbeli olsun, rütbesiz olsun 150 bine yakın Osmanlı askerinin ve onlara destek veren halkın gösterdiği olağanüstü özveriden ne Harbiye Nazırı Enver'in, ne de Talat ile Cemal'in her hangi bir övünç payı olabilir. O kişiler Türkiye'yi felakete sürüklemek isteyen Düvel-i Muazzama'nın işini kolaylaştırmışlar, her türlü maceracı ve sorumsuz politikalarıyla bunca insana kan, acı ve gözyaşı getirmişlerdir. Sarıkamış'ta, Çanakkale'de, Libya'da, Filistin'de, Yemen'de, Galiçya'da emirleri altındaki yüz binlerce insanımızın ölümüne yol açmışlar, aynı zamanda emirleri altındaki resmi güçleri kullanarak çok milliyetli Osmanlı devletinin asli unsurlarından olan Ermenilere karşı giriştikleri harekâtla, başka yüz binlerce insanımızı telef etmişler, daha fazlasını yerlerinden, yurtlarından ederek, Ermenileri kitle hâlinde Anadolu coğrafyasından ve nüfusundan sürmüşlerdir.

Burada not edilmesi gereken bir boyut, I. Dünya Savaşının, zaten çöküntü halindeki bir ülkeyi yerle yeksan etmesi, onun üretici güçlerine büyük darbeler indirmesi, onca insan yaşamını söndürmesi, onların geride kalan ailelerini ve halkın tamamını açlık ve yoksulluk içinde bırakmasıdır. Bu kapsamda, Çanakkale Savaşı bir yandan bir ulusun onur kaynağıyken, öte yandan Darülfünun'dan (Üniversite), seçkinlerin çocuklarının okulu Mekteb-i Sultani (Galatasaray Lisesi) öğrencileri dâhil İstanbul ve Trakya'da idadi (lise) öğrencilerine varıncaya değin halkın silah altına alınarak cepheye sevk edilmesi nedeniyle önemli bir beyin gücünün, kalifiye işgücünün yitirilmesidir. Daha sonra yeni toplum inşa edilirken büyük bir yetişmiş insan sıkıntısı çekilmiştir, Cumhuriyet yola kadrosuz ve elemansız başlamıştır, kendi aydınlarını (muallimlerden başlayarak) sıfırdan yetiştirmek zorunda kalmıştır. Çünkü savaş okumuşların veya yetenekli insanların, zanaat erbabının, üretken işgücünün büyük bir bölümünü alıp götürmüştür.

Çanakkale Savaşı'nın ilgi çekici bir başka boyutu Anzak'ların Britanya tarafından savaşmaya getirilmesidir. Avustralya ve Yeni Zelanda'ya Britanya adalarından gidip yerleşmiş olanlar o zamana kadar kendilerini İngiliz sayarlarken, savaş onlarda ulusal bilincin uyanmasında, “Biz ne İngiliziz, ne Britanyalı, biz Avustralyalıyız, Yeni Zelandalıyız,” demelerinde dönüm noktasını oluşturur. Her yıl şimdiki kuşaklardan en az 20.000 Avustralyalı ve Yeni Zelandalının 18 Martta Çanakkale'ye gelmesinin, Anzak Koyu'nda şenlik yapmasının nedeni budur.

Ve nihayet, orada bizzat sıcak savaş içinde haftalar aylar geçtikçe, Osmanlı askerleri ile Anzak askerleri arasında insani ilişkilerin doğması, dostlukların, sigara ve yiyecek alış verişinin başlaması, ciddi ve vahim bir olay olan savaşın zaman ilerledikçe yer yer âdeta bir oyuna dönüşmesi mutlaka altı çizilmesi gereken bir vakıadır. Yayınlanan ve çoğu dilimize henüz çevrilmemiş olan anılar, anlatılar konusunda bu dostluğa ve karşı saflardaki insanların bir süre sonra birbirlerini düşman görmemelerine eğilmek, onu İNSANLIĞIN ERDEMİ olarak görmek, en başa koymak son derece önemlidir. Çanakkale −ya da Anzaklar'ın dilinde Gallipoli (Gelibolu)− Savaşı'ndan çıkarılacak en evrensel ders budur.

Kızılcık, sayı 24 (Mayıs-Haziran 2005).

Gerçekle gerçek dışı iç içe

Ayrıntılar
Refik Zerengil
Sayı 24 (Mayıs/Haziran 2005)

“Da Vinci'nin Şifresi", "Fatima'nın Üç Kehaneti", "Sion Tarikatı", "Vatikanın Sırları”, "Kâhin Nostradamus", "Mesih Ne Zaman Gelecek?", "Kıyamet Yakın mı, Alametleri Neler?", "Tapınak Şövalyeleri", "Masonlar"... son zamanlarda basında yazı dizileri halinde veya kitaplar dünyasında çokça duyduğumuz başlıklar ya da TV ekranlarında görüşülen, tartışılan konular.

Televizyon kanallarında "Sırlar Dünyası" veya benzeri adlarla yayınlanan mistik öyküler zaten sürüp gidiyor, o kurgularda akıl almaz tesadüfler anlatılıyor ve her defasında ilahi adalet tecelli ediyor, kötü daima cezasını buluyor, iyi hep hakkettiğine kavuşuyor, parasını çaldıran beklenmedik şekilde parasına ulaşıyor, ağır hasta iyileşiyor, çocuk bir harika yaratıyor... Kısacası mucizeler gerçekleşiyor, inanılmaz, inanılmazlığından çıkıp reel hayatın içine giriyor, ilh...

Bunlara bir fiksiyon (kurgu) olduğu halde gerçekmiş gibi algılanan "Metal Fırtına"nın, insanların kitap okumadıkları bir ülkede altı haftada 250.000 adet satılmasını da ekleyelim. Bu kitapta da gerçek (ABD'nin Irak'ı işgal etmesi, Kuzey Irak'taki 1991'den beri süregelen nüfuzu, oraya operasyon için gönderilen Türk özel timinin enterne edilmesi veya İkiz Kuleler'in vurulması...) ile kurgu (Türkiye'nin işgali, ABD-Türkiye savaşı, Türklerin uzaktan ABD'yi vurması...) iç içe giriyor.

TARİH, MİTOLOJİ, İLAHİYAT

İnsanları doğaüstü güçler yönetiyor, tek tek insanların yaşamlarını metafizik belirliyor, toplumları ise "Tapınak Şövalyeleri", "Mason Locaları" gibi esrarengiz örgütler yönetiyor. Bireyin hayatlarına ilahi tevekkül, toplumların yaşamlarına ise korku, giz ve giderek paranoya empoze ediliyor.

Düşle gerçeğin, efsaneyle reel‘in insan muhayyilesinde iç içe geçmesi her zaman olmuştur. Bunların en bilinen örneği Troya efsanesidir. Olay İlyada destanında anlatıldığı ve bütün kahramanları mitolojik olduğu halde, birçok insanın zihnine sanki gerçekmiş gibi yerleşmiştir. Ege'nin her iki yakasındaki site devletleri arasındaki savaşların kurgusal bir anlatımı olduğu halde, Hektor, Aekhilleus, Paris, Helena, Agamemnon, Priamos, Kassandra sanki yaşamışlar gibidir.

O kadar ki, Konstantinopolis'in düşmesinden, Bizans imparatorluğunun sona ermesinden sonra muzaffer Osmanlı Padişahı II. Mehmed'in atını deniz kıyısına sürüp, "Hektor'un öcünü aldım!" dediğini söyleyen tarihçiler ve politikacılar vardır. Bazıları ise, o sözün Sultan II. Mehmed'e değil, İstiklal Savaşı'nın kazanılması nedeniyle Mustafa Kemal Paşa'ya ait olduğunu ileri sürerler. Her iki iddia da yakıştırmadır. Ya da semboliktir denilebilir belki, fakat o sembol de tarihsel değil, siyasaldır, Türk-Yunan düşmanlığına dayanak yapılmak içindir.

Gerçekle gerçek dışının iç içe girdiği bir başka alan ilahiyattır. Üç semavî dinin kutsal kitaplarının mitolojisi İbrani efsaneleriyle başlar, o da Ön Asya'sının ataerkil ve pagan dönem mitolojisinden etkilenmiştir.

Her üç kutsal kitap da dinlerin peygamberlerinin ölümlerinden sonra vücuda getirilmiştir. Musa'nın M.Ö. 14. yy. sonunda (1300'ler) doğduğu, M.Ö. 13. yy.’ın ilk yarısında yaşadığı –Kadeş Savaşı, II. Ramses dönemi gibi bazı tarihi olaylar kıstas alınarak– tahmin edilmektedir. Eski Ahid (veya İslam dilinde Tevrat) olarak anılan ve Tanrı tarafından Musa'ya vahyedildiğine inanılan 5 kitabın son halini alması M.Ö. II. yy.’ı bulmuştur. Hıristiyanlar Eski Ahdin Musa tarafından yazıldığına, Ortodoks Yahudiler 5 kitabın her kelimesinin Tanrı kelâmı olduğuna, Müslümanlar da keza Tevrat'ın Musa'ya Allah tarafından indirildiğine inanırlar. Ama o kelâmların bugünkü haline gelmesi için 14 asır gibi bir zaman geçmiştir.

Hıristiyanlığı ise zaten İsa değil, Aziz Pavlos (Paulus) inşa etmiştir. Hıristiyanlığın görüşleri ve prensipleriyle bir din olarak şekillenmesi, kanonik metinlerin kesinleşmesi 4. yy.'ı bulmuştur.

Oradan günümüze yaklaşılırsa, üç kutsal kitap arasında en az tartışmalı olanı Kur'an'dır. Muhammed, sûreleri kâtiplerine yazdırırdı, ayrıca okuma yazma bilmeyen ama metinleri ezberleyen hâfızlar vardı. Peygamberin 632'de ölmesinden sonra, kısa zamanda yazılı metinlerin ve ezberlerin farklı versiyonları oluşmaya, çoğalmaya başladı. 3. Halife Osman zamanında (644- 655) görevlendirilenler bugünkü Kur'an'ı bir araya getirdiler, Osman diğer metinleri yaktırttı.

Şöyle de olsa, böyle de olsa gerek kutsal kitaplar gerekse diğer din ileri gelenlerinin yazdıklarında veya bugünkü ilahiyatçıların inandıklarında, anlattıklarında tanrısallıkla tarih, mistiklik ve gerçeklik birbirine karışmıştır. Dolayısıyla, antik çağın mitolojisini nasıl ki, tarihten ayırdetmek gerekliyse, daha sonrasının ilahiyatı ile tarihsel verileri, bulguları da ayrı okumak şarttır.

EĞLENCELEŞEN HABER

Öte yandan, tarihî araştırmalara dayanmayan, sadece çekici olsun diye ilginçleştirilen ve gerçeklikten saptırılan tarih fiksiyonu vardır. Bu durum tarihin magazinleştirilmesidir. Çok satış yapan romanlar, filmler, TV dizilerinin ve özellikle ABD'de milyonlarca satılan CD-ROM’lar veya İnternetteki yazılı-görsel sunuşlar vardır. Böylece, ilahiyatla tarihin karıştırılmasının yanı sıra, magazinle ve kurguyla tarih de birbirinin içine girmiştir.

Sadece tarih mi, gazetecilik de magazinleşmiştir. Yanlış anlaşılmasın, basın ve TV kanallarındaki magazin basınını kastetmiyoruz. Gazetecilik gerçekle kurgu, haberle magazin arasında gidip gelmektedir. Reel kişiler fiksiyon tiplemeleri haline getirilirken, fiksiyon karakterleri insanların zihinlerine, belleklerine –âdeta hayatlarına– hakikî şahıslarmış gibi yerleşmektedir.

ABD'de bu tür bilgisayar ve İnternet malzemesi akıl almaz tahrifat ve yozluk örnekleri vermektedir. Asıl amaç elbette kurulu düzenin ve iktidarın ideolojisini toplumda kökleştirmektir. Mesela, firmasına on milyonlarca dolar net kâr getiren "History of the World" adlı CD-ROM yalanla, tahrifatla doludur ve hem "Amerikalıya Amerikalı propagandası" yapmakta, hem de dünyaya emperyalist hakimiyeti, ABD manipülasyonunu haklı, yararlı, gerekli göstermektedir.

"Fransız düşünürü Jean Baudrillard tüm realitenin toplumsal bakımdan kurgulanması konusundaki argümanı kendi mantıkî sonucuna götürebilme yürekliliğini gösterebilmiştir. Tüm dünya sahnesi kararsızlık içinde bocalayıp durmaktadır. ‘Böylece,’ diyor. Baudrillard ‘gerçeklik hayal ürünü olarak yaratılan “gerçeklik ötesi” tarafından emilmektedir.’ Tüm sosyal yaşam artık gerçeklik tarafından düzenlenmemekte, taklitler, maketler, salt imgeler ve temsili nitelikler gerçekliğin yerine geçirilmektedir. ...Sırf taklitten ibaret bir dünyada ‘gerçekliği’ aramanın anlamsız olduğunu bize söylüyorlar. Üstelik gerçeği taklitten, yapaydan ayırt edecek bir yöntemi de bulamıyoruz, aradaki ayırımı hiçbir zaman keşfedemiyoruz." (Ziyaeddin Serdar, "Hollywood Post-modernizmi", NPQ-Türkiye Sonbahar 1998, sf. 28-29)

Haberin ve belgesellerin eğlencelik haline getirilmesi ABD medyasında yaygındır. Yapımcılar buna ad bile bulmuşlardır: "Information" (haber veya bilgi verme) ile "entertainment" (eğlence) birleştirilmiş "infotainment". (habeğlence veya bilgeğlence) icat edilmiş ya da "information" yerine "education" (eğitim) geçirilerek "edutainment" (eğitimlence) bulunmuştur.

Yazının başına dönersek, bizim kanallarımızda, gazetelerimizde sunulan gizemler ve mistiklikler toplumun nabzına göre verilen şerbettir. Bir yanıyla çağdaş hayatın insana (kendisine) hiç vakit bırakmayan koşuşturması ve maddiyatı kişinin kaçıp o tür bir hayal dünyasında gezinmesine, belki bir anlamda günlük gailelerinden, sıkıntılarından, sorunlarından uzaklaşıp, dinlenmesine olanak vermektedir.

O tür yayınlar yalnız bize özgü değiller, gelişmiş sanayi toplumlarında da varlar. Avrupa'nın tarihinde de olmuşlar. Örneğin, I. Dünya Savaşı öncesinin aşırı gerilim ortamında ve onu izleyen savaş yıllarının cephe gerisinde Fransa'da Fantoma çizgi romanlara, yazılı öyküleri, sessiz filmleri âdeta bir salgın haline gelmişti. Fantomalar kaçış psikolojisine hitap ediyordu.

Savaştan mağlup çıkan Almanya'nın sinema yaşamında ise korku ve dehşet motifleriyle dolu Alman Ekspresyonizmi ortamın psikolojisinin ürünüydü. Sinema tarihçisi Siegfried Kraucer'in "Caligari'den Hitler'e" başlıklı incelemesi vardır. Yönetmenliğini Wiene'nin yaptığı en ünlü ekspresyonist film olan "Dr. Caligari'nin Muayenehânesi'nde (1919) Dr. Caligari denetimi altına aldığı bir uyurgezerle tüm Avrupa'yı gezerek ona korkunç cinayetler işletir. Birçok sosyoloji, psikoloji, sosyal psikoloji uzmanı 1919'un film karakteri Caligari ile daha sonra tarih sahnesine çıkan gerçek Adolf Hitler arasında pek çok benzerlik bulmuş, savaşın korkunçluklarından, getirdiği yıkımdan doğan o düşsel, kurgusal (fiktif) korku dünyasının bir süre sonra Nasyonal Sosyalizm somutunda tekrar gerçeğe intikal ettiğini yazmıştır.

EVE KAPATILAN YARIŞMACILAR

Bir ekleme daha yapalım. Birkaç yıldır TV kanallarında süren bazı yarışma programlarında bir grup insan eve kapatılıyor ve aralarındaki ilişkiler, konuşmalar kameralarla saptanıyordu. Zamanla çöpçatanlık yarışmalarına kadar varan ve sayıları son zamanlarda artan bu tür yarışmalar da gerçeklikten bir çeşit kaçıştır, gerçek dışının gerçek yerine ikame edilmesidir.

Nasıl mı? Bir grup insanın bir eve, bir motele, bir tekneye veya –bizde de denenen– Batı'daki "survival" programındaki gibi bir yaban adaya tıkılarak haftalarca orada yaşamaya mecbur edilmelerinin gerçek hayatla hiçbir ilgisi yoktur. Buralarda insanlar reel, ama ortamları kurgusaldır.

Kaldı ki, o gerçek kişiler de kamera önünde oyun oynamaktadırlar, gerçek kimlikleriyle orada bulunmayarak taraftar toplamaya, oy almaya dönük sun'ilikler yapmaktadırlar. Konulan ödülleri kazanmanın yanı sıra, kazanmasalar bile medyada sık sık boy göstererek, bir sunuculuk veya benzer bir iş kapma peşindedirler.

Azımsanmayacak sayıda insan onları izliyor, yetmezmiş gibi, evden çıktıktan sonra her sabah TV platolarına gelip canlı yayınlarda boy gösteren, birbirleriyle kavga eden, oradaki konuk izleyicilere laf yetiştiren elenmiş yarışmacıları dinliyorlar. Reel olmayan o ortam, yapay davranan o kişiler, izleyicilerin evine, dünyasına gerçekmiş gibi giriyor.

Gene yazının başında andığımız esrarengiz örgütler, tehlikeli kuruluşlar toplumda güvensizlik duyguların arttırdığı için, faşizan eğilimleri, Türkçülük hezeyanlarını, otorite tapıncını, somutta devlet, ordu, MİT yüceltmesini getirir. Böyle bir psikoloji anti-semitizmle ve masonların, gizli-açık Yahudilerin güzel vatanımızı yönettikleri, yönlendirdikleri, yuttukları-yutacakları şeklindeki paranoyak şırıngalarla birleşince, konu Hitler'in lanetli kitabının satış listelerine girmesine kadar varmıştır.

Bu kısa değinme toplumsal veya sosyal-psikolojik analiz ya da inceleme amacını taşımıyor, sadece bir anımsatma yazısı. Konunun üzerine elbette çeşitli alanların bilimcileri, uzmanları eğilmeliler. Burada vermek istediğimiz şey, toplumun bugünkü fotoğrafları arasında bu görüntülerin de yer aldığı.

Bütün bunlar elbette gelir, geçerler. Geçerler, ama onlarla birlikte insanların yaşamları da gelir geçer, yıllar tükenir gider... arkalarında çocuklarına, torunlarına... topluma sıradanlaşmalar, erozyonlar, çöküntüler bırakarak gider.

Kızılcık, Sayı 24, Mayıs/Haziran 2005.

İzmir’i yıkanlar kim?

Ayrıntılar
Tektaş Ağaoğlu
Sayı 24 (Mayıs/Haziran 2005)

9 s24 konakEylül 1922’de İzmir düşman elinden kurta­rılırken nerdeyse yarısı yandı kül oldu. Türkler, Yunanlı yaktı dedi; Yunanlılar, Türk yaktı dedi. Hangisi yaktıysa, yangın yeri uzun yıllar boş kaldı, sonra yerine İzmir fuarı ve bugünün görece varlıklı, temizpak Alsancak semti kuruldu.

Günümüze daha yakın yıllarda –bundan 20-25 yıl önce– bu defa tarihî Konak Meydanı kendilerine belediyeci diyen münasebetsiz adam­ların elinde yine bir yangın yerine çevrildi. Bir takım “lüzumsuz” eski yapıları yıktılar, denizi doldurdular, orda Konak Meydam'ndan başka her şeye benzeyen koca bir boşluk yarattılar. Tam orta yerine denizi şehre, şehri de denize kapatan şimdiki o devasa binayı diktiler. Herkesin nefretini kazanan ama artık ne yapılacağını kimsenin bilemediği –oysa köküne resmen ve resmî ellerce kibrit suyu (dinamit!) ekilerek yer­le bir edilmesi gereken– o ucube yapı... Biz herşeyi biliriz diye gelip kimseyi dinlemeden iş bitirenlerin iş bitirme sırasını savıp tarihin çöp­lüğüne göçtükten sonra ardlarında bıraktıkları zevksizlik, görgüsüzlük, izansızlık anıtı.

Arada bir şey daha oldu. Denize bakan İz­mir’in sol yakasında Güzelyalı denilen bir semt vardı. Setler üstünde büyüklü küçüklü gümrah bahçeler içinde, Akdeniz mimarisinin ortak de­ğerlerinin tam hakkını veren kimi oymalı tah­taboşlarla süslü püslü, gösterişli, kimi sade ve vakur köşkleri, evleriyle uzaktan bakıldığında ol­duğu kadar yakınlarına varıldığında da insanın içini açan bir semt.

50’li, 60’lı yılların daha o zamandan darmadağın çapaçul İzmir’inin kıyı­sında insan emeği ve göz nurunun mücessem ürünü bir vaha âdeta...

Şimdi yok.

Nicedir yok. “Gâvur” İzmir’in Rumları gibi o da yok.

Bu kadar güzelliğin bizim burada ne işi var denilircesine sanki, yok edildi gitti.

Yerine ne geldiğini İzmirliler her gün, baş­kaları İzmir’e her geldiklerinde görüyor. 7-8 katlı suratsız apartmanlar, iki adım bahçe niye­tine bir kaç göstermelik palmiye, demir par­maklıklar ardında korunmaya alınmış beton bal­konlarda acayip süslemeli döküm saksılar için­de tek tük sardunya... O güzelim Güzelyalı'nın ahı gitmiş, vahı da kalmamış. Uzaktan görünü­şü tam bir beton yığını, yakınına varıldığında bir sıradanlık labirenti.

Bunun sorumlusu kim?

Herkes!

“Herkes” sorumlu deyince bu işi yapanlar temize mi çıkmış oluyor? “Biz değil, onlar –şu, şu, şu, vb., yetkililer– yaptı deyince her­kes ne kadar temize çıkıyorsa onlar da o ka­dar temize çıkıyor. Kimse suçu ona buna at­masın, önce kendini düşünsün. Ben kimim ki, benim elimden ne gelir diyorsa, bir de bunu düşünsün!

Konak'ta olsun, Güzelyalı'da olsun iş bitiri­lirken işi bitirenlerle başından sonuna kadar çekişenler, didişenler, dövüşenler hiç çıkmadı mı? Çıktı. Günlerini, yıllarını bu kavgaya adayanlar oldu, oldu da, onlar da başara­madılar.

Niye başaramadılar? Tarih bunu sorar. Başarısızlığın ne­denlerini açıklayıp denk yapıp bir kenara yığmak için değil, herkes hakkındaki hükmünü infaz için!

Kızılcık, sayı 24, Mayıs/Haziran 2005, s. 95.

Ayrıntılar
Sayı 24 (Mayıs/Haziran 2005)

S24 kapakBir arpa boyu yol
KIZILCIK

Kan ve bit

Dişe diş

İşgal siyaseti: Irak'ın birliği

Hayat ağacı
Hassasiyet dalgası / Neyin nesi? / Niye kızdılar? / Dönme üzerine / iüöğşç... csgouı... / İşgal ve seçim / "Onlar da dövüyor!" / Polis isterse... / "Halt!" / Yani..? / Jakoben kime derler? / Densizlik / "İmdat! Polis!" / Al birini vur ötekine! / Vahşet çağrısı / Badem gözlü / Bir başkası / İşsizlik sorunu  

Ulusalcı sol nelere kaadir
Kenan Somer

Küreselleşme, milliyetçilik ve azınlıklar...
Taner Timur

Yurttaşlık bilinci ortak yaşam kültürünü kavramaktır

Kapitalizm barbarlığa çıkıyor
Hüseyin Hasançebi

Ceza yasası mı? Demokrasinin sonu mu?
Turgut Kazan

Sıradan insanların küreselleşmeye cevabı: "Düzensiz" göç
Sema Erder

En büyük terörist devlet
Yalçın Yusufoğlu

Afrika'nın yeniden bölüşülmesi
Zeki Yavuz

Kitlesellikten sönüşe Pazartesi Gösterileri
Engin Erkiner

Çocuğu olmanın dayanılmaz ağırlığı
Yeşim Özakınsel

Nasıl bir eğitim istemiyoruz?
Cemal Candaş

İncirlik'in ardındaki "kod"lar

Devlet lincine onay

Sevgili Erol

Mehmet Sevim'in ardından
Ali Er, Cahit Mete

Belge
İzmir Cumhuriyet Başsavcılığı'na dilekçe
Çağdaş Hukukçular Derneği İzmir Şubesi

Hayvan haklarının belirsizlikleri
Peter Staudenmaier (Çeviren: Sezgin Ata)

Sanat-Kültür-Kitap
Araf'ta bir ressam: El Greco
Ayfer Coşkun

Don Kişot ya da tarihin en büyük enayisi
Bâki Uğur

Dıranas'ın yapıtında çağdaş Batı şiiriyle Anadolu gerçeği
Konur Ertop

"Bir felsefe sorusu nedir?"
Süreyya Berfe

Gerçekle gerçek dışı iç içe
Refik Zerengil

Ermeni bilimcinin adına sansür
R.Z.

Tabu
Orhan H. Aydın

Bozuk düzene başkaldıran, baskıya karşı çıkan
Arthur Miller
K.E.

İzmir'i yıkanlar kim?
T.A.

İnternette Kızılcık turu
Siyasi Gazete / Halk Sahnesi Oyuncuları / Türkiye Yeşilleri

Belge
Bir kaç kötü polis
Perihan Maden (Radikal)

Osmanlı askeriyle Anzak'lar arasında dostluk doğmuştu
Çanakkale Savaşı'nın 90.yılında

Sayı 24'ün tamamına buradan (PDF - 13,1 MB) erişebilirsiniz.

En büyük terörist devlet

Ayrıntılar
Yalçın Yusufoğlu
Sayı 24 (Mayıs/Haziran 2005)

Irak’taki ABD’li askerlerden bazılarının ailelerinden oluşan bir grup insan Aralık ayının ikinci yarısında Irak’a gelip, Felluce’yi ziyaret etmek istedi. Kendilerinin kente girmesine izin verilmediyse de, bir başka yerde Felluce kurbanlarının aileleriyle ve sürgünleriyle görüşme olanağı buldular.

Bu olay ve onu izleyecek benzer girişimler insanlığın belleğinde yer edecek ve daima selamlanacaktır.

Cezayir’in kurtuluş savaşı yıllarında, Fransız askerlerinin yaptıkları hâlâ da belleklerdedir. O olaylar sırasında tutuklanan Cezayir’li Fransız devrimcisi Henri Alleg başından geçen bir aylık sorgu ve işkenceyi La Question (Sorgu) kitabında sergilemişti (1961). Alleg anlattıklarına, Romain Rolland’ın Jean Christophe romanından aldığı bir cümleyle başlıyor, “Ben çürümüş Fransızlara hücum etmekle Fransa’yı savunuyorum” diyordu (La Question, Les Editions de Minuit, Paris, 1986, sf. 13.)

AMİRAL MAHAN’IN KALIN SOPASI

James Polk 1848’de başkan seçildikten sonra vaatlerini birer birer yerine getirmek için, önce Meksika’yla iki yıl savaşarak, Teksas, New Mexico, Arizona, Kaliforniya, Nevada, Utah topraklarıyla, Colorado ve Wyoming’in bir bölümünü ilhak etti, devletin sınırlarını batıya doğru genişletti. Bu yayılma politikası John O’Sullivan tarafından doktrinleştirildi. 1886’da Josiah Strong adlı bir rahip yazdığı Our Country (Ülkemiz) adlı kitabında Hıristiyan ve Anglo-sakson bir imparatorluk kurmak emelini açıkça dile getiriyordu. 1890’da Amiral Alfred Mahan aynı görüşleri ifade edecekti. Mahan, daha sonra kudretli bir deniz kuvveti kuracak ve ABD’nin askeri gücünü o donanma sayesinde dünya çapında (küresel) bir güç hâline getirecek kişiydi.

ABD, 1898’de “Küba’lıları İspanyol imparatorluğundan kurtarmak” gerekçesiyle asker gönderip adayı işgal ettirdiğinde, Bahriye Bakanlığındaki bakan yardımcılığı görevinden ayrılarak “Raugh Riders” denilen suvari alayının başına geçen Theodor Roosevelt “Dünyanın Amerikanlaştırılması bizim alın yazımızdır” demişti. Bu olayla kahramanlaşan ve ABD’lilerin “Teddy” diye andıkları T. Roosevelt iki yıl sonra başkan seçilecekti.

Böylece, ABD dünya sahnesine silah gücüyle ve yayılma tutkusuyla çıkıyordu. Bu histeri resmi diskurda (tıpkı Bush’un Irak işgalindan önce yaptığı 36 sayfalık “önleme saldırısı” konuşmasında olduğu gibi) katı bir Hıristiyanlık jargonuyla örülmüştü ve ABD’nin çıkışını Yeni Haçlı Seferleri diye anan çoktu. Zira, o Orta Çağ fetihlerini papalar ve hükümdarlar “İlahi iradenin tecellisi” diye tanıtıyorlardı, Amiral Mahon ise fetihlerle ulusun toprak değil, İsa dinini kazandığını söylüyordu. Nitekim, askeri stratejinin savunucuları dinsel sözcüklerle selamladıkları amirali “deniz kudretinin evanjelisti” diye tanımlayacaklardı. ABD’nin izlediği bu Amerikanlaştırma politikasının gayrı resmi adı “big stick” (kalın sopa) politikasıydı.

Buna karşılık, Mark Twain yayılmacılık ideologlarının “stratejik istila” dedikleri politikayla alay ederek, “bari, ABD bayrağını değiştirelim, kırmızı çubukları siyah yapalım, yıldızların yerine de uyluk kemikleri ortasında kurukafa koyalım” diye ABD bayrağının adı olan “stars and stripes” (yıldızlar ve çubuklar) yerine, bir korsan bayrağı öneriyordu. [Yani, tarihte kendi ülkesindeki devletin militarizmine karşı çıkmış sadece yazarlardan birisi de Mark Twain’di.]

1848 Teksas, New Mexico, Kaliforniya, Nevada, Oregon, Utah, Colorado, Wyoming topraklarının ilhakı

1893-1900 Hawai’nin ilhakı

1898 Küba’nın işgali

1898 ABD-İspanya savaşı

1898 Filipinler’in işgali

1898 Porto Rico’nun işgali

1903 Panama’ya müdahale

1903, 1907, 1911, 1919, 1924, 1925 Honduras işgalleri

1909-1925, 1927-1933 Nikaragua işgalleri

1915 Haiti’nin işgali

1945 Filipinler çıkartması

1945 Hiroşima ve Nagazaki’ye atom bombası (273 bin ölü)

1947 Pasifik Adaları’nı işgal

1954 Guatemala müdahalesi

1954-1975 Vietnam’ın işgali (2,5 milyon insan öldü)

1955 Nikaragua’yı işgal

1955 Endonezya’ya asker çıkarma

1958 Deniz piyadelerinin Lübnan çıkarması

1961-1975 Laos işgali

1965 Dominik’in işgali

1970-1975 Kampuçea’nın işgali

1980 İran operasyonu

1981 Libya’yı bombalama

1981 Nikaragua’ya müdahale

1983 Lübnan’ı bombalama ve Buyrut’a asker çıkarma

1983 Granada’nın işgali

1989 Kolombiya operasyonu

1989-1990 Panama’nın işgali

1989 Virgin Adaları’nı işgal

1991 Körfez savaşı (500 bini çocuk 1,2 milyon insan öldü)

1994-1995 Haiti’ye müdahale

1995 Senegal’e müdahale

2001 Afganistan’ın işgali

2003 Irak’ın işgali

Yukarıdaki liste sadece ABD’nin doğrudan askeri müdahalelerini içeriyor, sayısız darbe ve komploya yer vermiyor.

ABD ve onun başkanı “Uluslarası Terörizme” karşı mücadele ettiğini ileri sürüyor. Kendisi TERÖRİST olan bir devlet mi terörizme karşı mücadele edecek?

Dünya jandarması ABD’nin ajanlarının yurt dışında çok geniş faaliyet alanları ve olağanüstü yüksek bütçeleri vardır. Bu alanda, CIA, FBI ve Ulusal Güvenlik Konseyi’ni (NSC) bağlı çalışan birimler sıkı bir işbirliği içindedirler. (Zaten Ulusal Güvenlik Konseyi başkan, başkan yardımcısı, dışişleri bakanı, savunma bakanı, CIA genel direktörü ve Acil Planlama Dairesi direktöründen oluşur.) Yetkililer yukarda sözünü ettiğimiz işbirliğine “istihbarat topluluğu” adını veriyorlar. ABD ordusunun bir iç dergisi olan Commanders’ Digest’in yazdığına göre, o üst birimlere bağlı oniki ana grup, onların altında sayısız komite, büro ve özel ekip faaliyet halindedir. Bu karmaşık ağın hiyerarşisi ve faaliyeti gizli olduğu için, yetki ve görevlerin nasıl paylaşıldığı ancak görevlilerce bilinmektedir.

Bu devletin dünya çapındaki terörist faaliyetinin organize edilmesi dünyanın en büyük gücü haline geldiği yıllara kadar gider.

NAZİLER VE KİRALIK ASKERLER ABD EMRİNDE

II. Dünya savaşının bitmesinden bu yana 60 yıl geçti. O savaşı yaşamış olan insanların sayısı hayli azaldı, ama Alantik’ten Urallar’a, kıtanın en kuzeyindeki Hammerfest’ten Kuzey Afrika’daki en şiddetli çöl muharebesinin yaşandığı Al Alameyn’e ve Pasifik’te Japonya’dan Burma’ya kadar geniş bir coğrafyayı fiilen kapsayan savaşın korkunçlukları insanlığın belleğinden silinmedi. Aradan geçen bunca zamana dek insanlığın unutmadığı --ve asla unutmaması gereken-- korkunçluğun iki doruğu vardı: Birisi 6 milyon Yahudi’nin öldürüldüğü toplama kamplarıydı, soykırmdı, diğeri ise 5 ve 6 Ağustos 1945’te Hiroşima ile Nagazaki’nin atom bombasıyla yok edilmesi, 270 bin insanın iki bombayla kitle halinde imha edilmesi insanlık tarihinde kitle imha silahları devrinin fiilenbaşlamasıydı.

1945’te savaş sona erdiğinde ABD’nin istihbarat örgütleri CIA --veya daha önceki adıyla—Stratejik Hizmetler Dairesi (Office of Strategical Services=OSS) ve karşı istihbarat örgütü CIC bir takım Nazi savaş suçlularıyla, Gestapo ajanlarıyla, Yahudi kasaplarıyla, deportasyon şefleriyle, toplama kampı canileriyle pazarlık yapmş, onları istihdam etmiş ve profesyonel katilleri terörist faaliyetinde kulllanmıştır.

Bunlarn başında general Rainhard Gehlen geliyordu. Sonradan “yüzsüz general” diye adlandırılacak olan Gehlen, Alman ordusunun Sovyetler Birliği’ne karşı faaliyet yapan istihbarat örgütü Oberkommando des Heeres’in başındayda ve Almanya teslim olduğu zaman, teşkilatın Sovyetler hakkındaki dosyalarını güvenceye alarak sahip olduğu tüm olanaklarla ABD işgal kuvvetlerine iltihak etmişti.

Gehlen bilgi ve ilişkileri nedeniyle OSS için bulunmaz bir nimetti. Teşkilatın başında bulunlan –ve daha sonra Dışişleri Bakanı ağabeyi John Foster Dulles’la birlikte Soğuk Savaş’ın en öndeki isimlerinden birisi olarak ünlenecek olan-- Allen Dulles Gehlen’i hemen işe aldı. Ona bir ekip kuruldu, ABD istihbaratına bağlı olarak “Gehlen Örgütü” adıyla faaliyete başladı. Gehlen Örgütü 1955’de Federal Haberalma Servisi (Bundesnachrictendienst= BND) adıyla F. Almanya’nın resmi istihbarat örgütüne dönüştü. BND doğrudan doğruya Federal Şansölye’ye bağlıydı. Başında gene Gehlen vardı. Bu demekti ki, yeni Alman devletinin başbakanı da (Hıristiyan Demokrat Conrad Adenhauer) devletin eski Nazilerle işbirliği yapmasını onaylıyordu. 1963’teki verilere göre, BND’nin tam zamanlı 5 bin personelinden ve 12 bin ajanından yüzde 57’sinin Nazi döneminin ordu istihbarat teşkilatı Abwehr’de çalıştıklarını, yüzde 25’inin ise eski istihbarat örgütü SD’nin veya Gizli Devlet Polisi (Geheimstaatspolizei= Gestapo) mensubu olduğunu ortaya koyuyordu. General Gehlen 1968’de emekliye ayrıldığında yerine geçen Gerhard Wessel da eski Nazilerdendi. Savaş snrasında Gehlen örgütünde çalışan kişiler arasında, mesela, eski SS subayı Walter Rauff’ vardı. Rauff toplama kamplarındaki gaz odalarını geliştirip, pratikleştirmiş bir katildi. Ordunun Kızılhaç ambülanslarını seyyar gaz odalarına dönüştüren buluşun sahibiydi ve bu araçlarda Doğu Avrupa’da 200.000 kişi öldürülmüştü.

ABD tarafından kurtarılan, istihdam edilen önemli savaş suçluları arasında, doğu kasaplarından Otto Skorzeny, Fransa’da işgal yıllarında Lyon Kasabı olarak görev yapan ve Jean Molin’i işkenceyle öldüren, 5000 kişinin katlinden sorumlu tutulan Klaus Barbie, savaşın en büyük canilerinden olan ve Auschwitz kampında kalkıştığı tıp deneylerinde kobay olarak kullandığı 250 bin kadın-erkek-çocuğun ölümünden sorumlu tutulan Dr. Joseph Mengele, işgal altındaki Yugoslavya’da Seelsorger toplama kampında Nazi albayı rütbesiyle görev yapmış, kurtuluştan sonra Vakikan’a sığınmış Hırvat papazı Peter Dragonovic, savaşta en yüksek askeri nişanla ödüllendirilmiş Hans-Ulrich Rudel, savaşta SS’ler için sahte döviz basımını örgütlemiş, kalpazan SS subayı Friedrich Schweden, Belçika’lı SS generali Léon Dergelle, Hollanda’lı SS subayları Wim ve Alfonso Sessen kardeşler vardı.

Bunların bir kısmı ABD adına Almanya’da görev yaptıktan sonra Güney Amerika’ya gönderilmişler veya gitmişlerdir. Orada çeşitli uluslardan neo-faşistlerle birlikte “Örümcek” kod adıyla da anılan Kara Enternasyonal’i kurmuşlar, Dünya Nasyonal Sosyalist Devrimi için hazırlık yapmışlar, Latin Amerika’daki işkencecileri, canileri , infaz mangalarını yetişirmişler, “Ölümün Nişanlıları” diye terörist bir silahlı örgüt kurmuşlar, Temmuz 1980’de Bolivya’da yapılan ve “kokain generallerinin darbesi” diye bilinen komployu Klaus Barbie yönetiminde planlamışlardır. Aralarında cumhurbaşkanlarına danışmanlık yapanlar bile vardır. Schweden Peru’ya, Barbie Bolivya’ya, Alfonso Sassen Ekvador’a, Wim Sassen Arjantin’e, Walter Rauff Şili’deki Pinochet rejimine kapılanmışlar, askeri diktatörlüklerin, gizli servislerin, devlet terörizminin emrinde hizmet görmüşlerdir. Kimisi Wim Sassen gibi silah firmalarının temsilcisi olmuş, kimisi kokain mafyasıyla iç içe geçen ve kokain mafyasının generali, diktatör Luis Marcia Meza’nın güvenlik danışmanlığına getirilen Klaus Barbie gibi uluslararası organize suç örgütlerine bulanmıştır.

Klaus Barbie Bolivya’nın demokratik hükümeti tarafından 1983 başında tutuklanır, hakkında Augsburg mahkemesince alınmış yenri bir tutuklama kararı olduğu halde, F. Almanya hükümeti sanığı almamak için bin bir dereden su getirir. Sonuçta Barbie Fransa’ya verildi, orada yargılanarak ömür boyu hapse mahkûm edildi. Hayatı hapishanede son buldu. Barbie olayı ABD’nin Nazi savaş suçlularıyla olan ilişkilerini 1984 yılında su yüzüne çıkarmıştı. Stern dergisi Haziran 1984’te başladığı bir yazı dizisiyle Barbie gerçeğini ortaya koydu. [Bak, Milliyet “Politika Kazanı” Örsan Öymen, 4.07.1984, ayrıntılar için, Stern, Le Monde, Newsweek (Haziran 1984) ve 1972’de “La Gestapo en France” başlığıyla özel sayı çıkaran Fransız Historia kolleksiyonları.]

KİRALIK ASKERLERİ İSTİHDAM

Bir başka terörist devlet faliyeti kiralık askerlerin operasyonlarda kullanılmasıdır. 20. yy.ın ikinci yarısında paralı askerler sömürgelerde veya bağımsızlığına yeni kavuşmuş ülkelerde çokça kullanıldılar. O askerleri en çok istihdam eden dünyanın jandarması ABD olmuştur. Şili’deki 11 Eylül darbesinde başkanlık sarayını basıp, Salvador Allende’yi öldürenlerin de CIA emrindeki bir grup paralı asker olduğu ortaya çıkmıştır. Yukarıda isimleri geçen maktullerden Omar Torrijos ve Orlando Letilier’i de kiralık askerler öldürmüşlerdi.
Nitekim, paralı askerler sorunu Birleşmiş Milletler’e her getirilişinde, bu askerlerin kiralanmasını “kiralık terörizm”, “devlet destekli terörizm” diye nitelendirilip kınanmasına ABD itiraz etmiş ve “devletlerin kendi ordularına alacakları subay ve erleri seçmekte serbest olduklarını, uygun görürlerse yabancı uyrukluları da kendi yönetmelikleri uyarınca askeri personel olarak istihdam edebileceklerini” söylemiştir.

ABD’nin Çinhindi’nde, özellikle Vietnam’da kullandığı Yeşil Bereliler vardı. Cephede karargâhlara değil, doğrudan askeri istihbarata bağlı çalışan Yeşil Bereliler son derece özel eğitilmiş, çok disiplinli ve zalim askerlerden oluşuyorlardı. ABD askeri yönetmeliklerinde “Özel Amaçlı Birlikler” veya “Özel Savaş Birlikleri” diye anılan Yeşil Bereliler arasında ABD vatandaşı olmayan profesyonel askerler de bulunuyordu. Bunlardan F. Alman uyruklu E. Resch kendisi gibi ABD’li olmayan Yeşil Berelilerin de olduğunu teyid ederek şöyle diyordu: “Benim uzmanlığım sessiz cinayettir. Önce Tayland’da çalıştım, yerli halkı tavşan gibi avlardık. Ama en yüksek performansı Vietnam’da gösterdik. Orada öyle şeyler yaptık ki, bugün bile onları hatırladığımda kendimi iyi hissetmemeğe başlıyorum.” Time dergisinin bir muhabiri bir yolunu bulup Yeşil Berelilerin eğitildikleri kampları gezdikten sonra yayınladığı röportajda, o kamplarda işkence yapmak, suikast düzenlemek, “sessiz cinayet” denilen yöntemlerle adam öldürmek gibi suçların adaylara öğretildiğini yazıyordu. ABD içinde Florida, Kuzey Karolina, Massachussets, Oregon gibi eyaletlerde, bazıları sıcak ormanlık yörelerde, bazıları dağlarda veya çöl ikliminde veya ülke dışında Japonya Okinawa’da, Pasifik’te Guam adasında, Panama’da Fort Sherman, Fort Guttick’de –ve Soğuk Savaş sırasında F. Almanya’da Bad Tölz’de—bu tür eğitim kampları vardı.

ABD’de Savunma Bakanlığı ve CIA trafından finanse edilen kiralık asker dergisi Soldier of Fortune o yıllara ait bir çeşit suç belgesidir. Derginin jargonunda kiralık askerlere kısaca SOF (Soldier of Fortune=Servet Askeri) deniliyor. Vietnam’da görev yapmış ABD’li emekli Albay Robert Brown trafından kurulan, 200.000 adet basılan, 100 sayfa hacmindeki dergi tüm dünyadaki paralı askerlere sesleniyor, kiralık asker arayan ilanlara veya iş arayan kiralık asker ilanlarına yer veriyor, paralı askerlerle röportajlar, anılar yayınlıyor, profiller tanıtıyor, yeni çıkan silahlar hakkında uzman bilgiler aktarıyordu. Dergide yayınlanan fiyakalı bir mont ilanında şöyle denilmekteydi: SOF Dünya Turu Ceketi: Geçtiğimiz on yıl boyunca bizimle tüm Yerküre’yi dolaştınız ve şu ülkelerde görev yaptınız: Afganistan, Angola, Burma, Kamboçya, Costa Rica, Küba, El Salvador, Grenada, Guatemala, Honduras, İsrail, Kore, Laos, Lübnan, Lübnan, Nikaragua, Pakistan, Güney Afrika, Tayland, Vietnam, Zimbabwe. Flanel astarlı, siyah naylondan saten ceket. (Fransız Historia dergisindan klişeyi aktaran Düşün, Haziran, 1985, sf. 44) Böylece, ABD’nin o yıllarda operasyon yaptığı ülkeleri ticari bir ilandan bile öğrenmek mümkündü.

Bütün bu saydıklarımız “uluslararası terörizm” değilse, nedir?

PİNOCHET, VİDELA DARBELERİ

Latin Amerika ABD’nin arka avlusudur. Kıtaya böyle bakan ABD’nin oradaki cinayetleri, komploları ve askeri darbeleri saymakla bitmez ve onların hepsini burada anmağa olanak yok, burada ABD’nin kıtadaki bir kaç terörist girişimini sıralamakla yetineceğiz.

Bizzat, başkan Kennedy’nin direktifi ve CIA-Mafya işbirliğiyle Fidel Castro’ya bir kaç kez suikast hazırlandığı açıklanmıştır. J. F. Kennedy bu suikasti ülkenin en büyük Mafya olan Sicilya kökenli Cosa Nostra’nın reisi John Roselli’ye sipariş vermişti. Gene, aynı başkan döneminde CIA kamplarında eğitilen Küba’lı karşı--devrimcilerle yapılan “Domuzlar Körfezi Çıkartması” henüz unutulmadık bir devlet terörizmi eylemidir. [Ne ilginçtir ki, aynı Mafya, çok geçmeden J. F. Kennedy’nin öldürülmesinde gizli terör ve istihbarat odaklarıyla işbirliği yapacaktır.]

1970’de Şili’de seçimle göreve gelen Marksist cumhurbaşkanının başında bulunduğu Unidad Popular (Halk Birliği) 1971’de yerel seçimlerde, 1972’de Kongre seçimlerinde oylarını daha da arttırmıştı. 1973’te Marksist cumhurbaşkanı Salvador Allende’ye bağlı genel kurmay başkanı René Schneider’i öldüren CIA kendi adamı general Augusto Pinochet’ye genel kurmay başkanlığı ve darbe yolunu açtı.

11 Eylül 1973’de darbe yapıldı, başkanlık sarayında elinde silahı ve başında miğferiyle darbecilere karşı koyan Allende öldürüldü. Darbenin ilk günlerinden başlayarak 30.000 kişi öldürüldü, 2000 kişinin ismi kayıplar listesine katıldı. [1982’de Cannes’da Yılmaz Güney’le büyük ödülü paylaşan Costa Garvas’ın The Missing (Kayıp) filminde oğlu Şili’de “kaybolan” ABD’li babanın (Jack Lemmon) Şili’deki araştırmalarına dayanan gerçek öyküsü anlatılıyordu.] CIA ajanları tarafından öldürülen bir başka Şili’li general Carlos Prats 1976’da Meksika’da sürgünde yayınlanan Una vida par la legalidad (Meşruiyete Adanmış Bir Yaşam) başlıklı anılarında 1973’te 3000 Şili’li subayın darbeden önce Panama Kanalı’ndaki ABD bölgesinde eğitim gördüğünü yazmıştı (sf.107).

1964’te Brezilya’da, 1971 ve sonrasında Bolivya’da bir dizi darbe yapan, 1973’te Şili ve Uruguay’da askeri diktatörlükleri iş başına getiren, 1976’da Arjantin’de general Videla darbesini tertipleyen ABD daima kanlı ilişkiler içinde askerlerle, uyuşturucu mafyalarıyla ve faşist teröristlerle işbirliği yapmıştı. Şili’de “Vatan ve Hürriyet” (Patria y Libertad), Brezilya’da “ölüm mangaları”, Arjantin’de aynı nitelikli “Arjantin Anti-komünist İttifakı” (Alianza antikomünista de la Argentina--AAA) ve Bolivya’da “Hıristiyan Milliyetçi Ordusu” gibi faşist paramiliter gruplar olarak suç üstüne suç işliyorlar, solcu siyasi şahsiyetleri, sendika liderlerini, belediye başkanlarını öldürüyorlar, solcuları kaçırarak katlediyorlardı. Bir kısmının cesetleri bulunmuyordu bile, çünkü polisle işbirliği içinde çalışıyorlardı. “Patria y Libertad” mensupları Pinochet’nin kanlı polis teşkilatı DINA’nın omurgasını oluşturdu. O da yetmedi, cuntanın ilk yıllarında halka korku salmak için “Comando Carevic” ve “Comando vengadores de martires” (Şehitlerin İntikam Komandosu) adlı terör örgütleri zuhur etmişti. [Aynı yıllarda Türkiye’deki ülkücülerin kendilerine “komando” adını vermeleri, hatta komando rütbelerinin aralarındaki hiyerarşide rol oynaması rastlantı olmasa gerekti.] ABD’nin, asker olsun, sivil olsun yerli faşistlerle sürdürdüğü tertipler ABD’nin çıkarlarının tehlikeye girdiği El Salvador’da, Nikaragua’da, Guatemala’da da söz konusuydu.

EL SALVADOR, GUATAMELA

El Salvador’da cunta yönetimine karşı olduğu bilinen başkent San Salvador başpiskoposu Oscar Romero 1980’de öldürüldü. Yetkililer 1 yıl kadar sonra suçlunun adını açıkladılar. Katil Roberto D’Abussion adındaki bir binbaşıydı. Bayaz Savaşçılar Birliği’nin başkanıydı. Bu örgütün cunta direktifleriyle siyasi cinayetler işlediğini herkes biliyordu. Binbaşı D’Abussion ABD’nin Uluslararası Polis Akademisi’nde (IPA) eğitim görmüştü. Aynı şahıs daha sonra Kuzey Karolina’daki bir kampta anti-gerilla eğitimi görmüş, oradan Uruguay’da staj yapmıştı. Stajı, CIA ajanı ve öğretmeni Dan Mitrione gözetiminde siyasi tutuklulara işkence yaparak görgü, bilgi ve tecrübesini arttırmaktı. Gene aynı okuldan geçmiş bir başka infazcı olan general Medrano ise “Ulusal Demokratik Örgüt” isimli bir başka terörist örgüt kurmuştu. 1980’de ABD El Salvador’daki darbelerine bir yenisini eklediğinde, adı geçen binbaşı başkent San Salvador’un başpiskoposunu bizzat kendi tabancasıyla öldürmüştü. 1981’de El Salvador ordusunun subaylarının % 30’unu ABD’li danışman subaylar oluşturmaktaydı. Peki, El Salvador’daki sınıfsal durum neydi? 310 aile ülke topraklarının % 72’sini ellerinde tutarlarken, nüfusun % 97’sini oluşturan köylüler ise toprakların % 25’ine sahiptiler. Yoksul yığınlar çalışmak için ya Panama’ya gidiyorlardı veya kaçak yollardan Kaliforniya’ya geçmeğe çalışıyorlardı. Halkın tepkisi reformları dayatınca, El Salvador yönetimi 1968’de komşu Honduras’la yapay bir savaş icad etmişti. Yukarıda adını andığımız iki cinayet örgütü başlarındaki iki CIA yetiştirmesi subayın yönetiminde 1970-80 yılları arasında Komünist Partisi yöneticilerini, “Devrimci Demokratik Cephe” ileri gelenlerini, Cumhuriyet başsavcısını ve eski tarım bakanını öldürdüler.

ABD Fidel Castro’dan başka Grenada lideri Maurice Bishop’u da öldürme teşebbüsünde bulunmuştu. ABD ajanlarının cinayetleri arasında Brezilye eski cumhurbaşkanı Joao Goulart, Bolivya eski cumhurbaşkanı Juan José Torres, Şili cumhurbaşkanı yardımcısı Orlando Letelier, Peru genel kurmay başkanı Rubio Horos, gene sürgünde yaşarken öldürülen Guatemala eski cumhurbaşkanı Jacobo Arbenz de vardı. Uçağı düşerek ölen Panama’lı Omar Torrijos (Ağustos 1981) ile bir başka kazada ölen Ekvador cumhurbaşkanı Roldos’un (Mayıs 1981) kazaya değil, suikaste kurban gittiklerine inanılmaktadır.

ABD’nin sadık bendelerinden Panama genel kurmay başkanı Manuel Noriega adlı generali, ABD daha sonra, uyuşturucu trafiğinden dolayı istedi ve aldı. Adam eroinden, kokainden kesesini doldurup dururken, ABD onun uyuşturucu pazarındaki rolünü ve payını bile bile işbirliği yapmıştı. Tipik bir örnek olarak özetlemek istiyorum: Noriega’nın geçmişi ABD’nin karanlık işleriyle doludur. Peru’da askeri okulda okurken, 1950’li yıllarda CIA ajanı olarak çalışmağa başlayan Manuel Antonio, 1971’de Panama askeri istihbaratının şefliğine getirildi, 1983’te ordunun başkomutanlığına atandı. ABD 1983’te Granada adasını işgal etmeden önce, Ronald Reagan’ın başkan yardımcısı –ve eski CIA başkanı— George Bush onu özel temsilcisi olarak Fidel Castro’ya gönderdi ve bu sorunun ABD ile Granada arasında kalmasını, Küba’nın askeri müdahaleye asker göndererek karşı koymamasını, ABD birlikleriyle çatışmamasını, bölgesel bir kriz yaratmamasını istedi. Noriega aynı zamanda Nikaragua’ya da komplolara katılıp, karşı devrimci terör örgütü Kontra’lara yön vermişti. Daha sonra ABD ile arası açıldı, muhalefet lideri Spadafora’yı öldürtmekle suçlandı, onu görevden almak isteyin cumhurbaşkanı parlamento tarafından düşürüldü. Sütün ipler Noriega’nın elindeydi. Sonuçta ABD 1989’da Panama’yı işgal etti, Vatikan elçiliğine sığınmış Noriega’yı aldıktan sonra çekildi. General uyuşturucu trafiği, para aklama ve şantajla para alma gibi suçlarla yargılanarak, hapse mahkum edildi.

ABD’nin bir başka general Noriega’sı daha vardı. Guatemala savunma bakanı Otto Noriega’ydı. Guatemala’da Gizli Antikomünist Ordusu ve “Kralın Birliği” adlı iki 1970’lerde İşçi Partisi’nin, Sosyal Demokrat Parti’nin ve Hristiyan Demokrat Parti’nin genel sekreterlerini veya önde gelen isimlerini, gençlik ve köylü örgütü liderlerini, San Carlos üniversitesi profesörlerini ve 1972 başkanlık seçimlerinde Noriega’nın rakibi ve genel kurmay başkanı David Concinos’u öldürdüler.

ABD’nin Latin Amerika’daki en kanlı ve yasa dışı suçlularla ilişkisinin örneklerinden birisi de Bolivya’daydı. 1970’lı yıllarda ABD yanlısı general Garcia Mesa’nın cuntacı ve mafyacı albaylar çetesi iktidardaydı. Daha önceden istihbarat servisinin ve paramiliter cinayet şebekelerinin başı olan Arce Gomez, cuntanın hava kuvvetleri komutanlığına getirildiğinde kendisi aynı zamanda kokain trafiğinin de önemli isimlerinden birisiydi.

ÖLÜM OKULLARI

ABD’nin çeşitli devletlere mensup elemenları katil, işkenceci, komplocu, darbeci yetiştirdiği kimsenin meçhulü değil, ama gene de şu satırları birlikte okuyalım:

“...58 yıldır teröristlere sponsor olan, onları eğiten bir yer var. Dünyanın çeşitli bölgelerinden seçilen ve gelecek vaat eden kişiler buraya davet ediliyorlar. Buranın adı Western Hemisphere for Security Cooperation (Güvenlik İşbirliği İçin Batı Yerküre Enstitüsü) veya kısaca WIHSC’dir, ABD’nin Georgia eyaletinde Fort Benning üssündedir. ABD hükümetlerin sermayesiyle eğitim faaliyetini sürdürmektedir. Wihsc ayrıca ‘Amerikan Okulları’ olarak da bilinmektedir. Ya da ‘Suikastçı Okulları’ veya ‘Darbe Okulları’ diye. Okulda 1946’dan beri 60 binden fazla Latin Amerikalı asker ve polis eğitilmiş. Mezunlarından Alb. Byron Lima Estrada Guatamela’nın başkenti Guatemala City’de rahip Juan Gerardi’yi öldürmekten suçlu bulundu. Gerardi’nn öldürülmesinin nedenlerinden birisi Alb. Estrada ve diğer bir kaç mezunun başında bulunduğu askeri istihbarat (D-2) hakkında rapor hazırlamasıydı. D-2 ülkede 448 Maya köyünün boşaltılmasını ve binlerce yerlinin öldürülmesini koordine ediyordu. Lucas Garcia, Rios Monnt ve Mejia Victores’in soykırıma dayalı rejimlerindeki bakanların yüzde kırkı Amerikan Okulları’ndan mezun. Guatemala halkı soykırımı ilk kez 500 yıl önce işgalci İspanyollar vasıtasıyla tanımıştı. 1980’lerde Lucas Garcia ve Rios Monnt hükümetleri soykırımın en önündeydiler. İktidara geldiği 1981 Ekim’inden, 1982 Mart’ına kadar aile fertlerini yönetimin kilit noktalarına yerleştiren Lucas Garcia, bizzat Rio Negro, Rabinal ve Baja Verapaz katliamlarının başını çekmişti. Amerikan Okulları’ndan mezun olmasına rağmen, en değerli bilgilerini Fransızlar Cezayir’lileri katlettikleri sorad Cezayir’de edinen Garcia, orada öğrendiği ‘Vietnamsızlaştırma’ politikasını kendi ülkesinde başarıyla uyguladı.

1993’teki BM gerçeklerle yüzleşme komisyonu El Salvador’daki subayların üçte ikisinin bu okullarda eğitim aldıklarını kaydediyor. Bunların arasında El Salvador’un ölüm mangalarının başı Roberto D’Abussion da var. Kim mi D’Abussion? Halkın kurtuluşu için mücadele eden onlarca papazı ve Başpiskopos Oscar Romero’yu 1989’da katledenlerin başı.

ABD’li yazar William Blum “The CIA: A Forgotten History (CIA: Unutulmuş Bir Tarih) adlı kitabında Guatemala rejiminin, kurduğu ölüm mangaları aracılığıyla uyguladığı işkence yöntemlerini şöyle anlatıyor: “Rejim hakkında eleştiri yaptığı duyulan ya da gerilla grubuna üye olduğu sanılan insanlar gizli polis tarafından evlerinden zorla alınarak bilinmeyen yerlere götürülürler. Çoğunun işkence edilmiş ya da yakılmış cesetleri bir kaç gün sonra yol kenarında elleri arkadan bağlı oyarak veya bir nehir kıyısında plastik bır torba içinde bulunur. Bazıları toplu mezarlara gömülmüştür. Bazı cesetlerse uçakla Pasifik Okyanusuna atılmıştır. Bir köyün gerillarla ilgisi olduğu sanılırsa, köye baskın düzenlenir ve bütün erkakler bir daha hiç görünmemek üzere götürülürler. En çok kulanılan işkence yöntemi, içine böcek ilacı doldurulmuş torbanın kurbanın başına geçirilmesidir.” (George Monbiot, Birgün,11.07.2004)

CIA ile faşist örgütler arasındaki diğer önemli bir bağ Hindistan ırkçılarıyla olan ilişkidir. Hindistan’lı faşist “Ananda Marg” örgütü ABD, Britanya, F. Almanya ve Fransa başta olmak üzere çeşitli ülkelerde kolları vardı. Bu örgütün çeşitli suikastlari vardı. 1981 Kasım’ında yakalanan iki çete mensubu, planladıkları eylemler arasında Başbakan İndira Gandhi’nin öldürülmesinın de bulunduğunu söylediler. [Ama Gandhi, Sikh’lilerce öldürüldü.]

Bugün ABD’nin baş düşman ilan ettiği İslamcı Terörü de ilk organize eden, besleyip, destekleyen ABD’nin kendisidir. Hizb-ul Tahrir, Rabıta ve İhvan-ı Muslimin gibi örgütlerin ABD güdümlü olduğunu herkes biliyordu. İlk ikisinin Türkiye’de de faaliyeti vardı, Müslüman Kardeşler ise ABD adına uzun süre Suriye’de terör yaptılar.

Afganistan’da Taliban’ı besledi, büyüttü, silahlandırdı, eğitti? Usame bin Ladin’in bir dönem CIA emrinde çalıştığı ortaya çıktı. Çin Hindi, Endonezya ve Filipinler ise ABD’nin belli başlı bir başka şiddet alanıydı.

ABD’nin Güneydoğu Asya’daki terörist faaliyeti ve Vietnam vahşeti başlı başına bir komplo ve terör zinciridir.

Türkiye’de ise gerek 12 Mart 1971, gerekse 12 Eylül 1980 darbesi öncesinde CIA Türkiye’de hayli aktif olmuştur. Süleyman Demirel’in 1960’lardaki Dışışleri Bakanı İhsan Sabri Çağlayangil, 12 Mart 1971 darbesini CIA’nın tertiplediğini sonradan açıklamıştır.

İÇERİDEKİ SUİKASTLER

O devlet sadece dışarıda cinayet işlemedi, içeride de adam öldürdü

CIA ve FBI’ın da katıldığı en önemli iki suikast ABD başkanı John FU. Kennedy’nin 1963 Kasım’ında Teksas Dallas’da ve onun adalet bakanıyken, 1968’de başkanlığa adaylığını koyan, kazanacağına kesin gözüyle bakılan Robert KennEdy’nin Los Angeles’da öldürülmesidir.

İnsan hakları savunucusu ve şiddet karşıtı din adamı Martin Luther King’i öldürdü. King gibi bir Afrikalı-Amerikalı eylem adamı olan, Müslüman’lığı seçmiş Malcolm X 1964’te öldürüldü.

1963 Haziranında, insan hakları savunucusu diğer bir zenci lider Medgar Wylie Evers akşam evine girerken, ırkçı Ku-Klux-Klan’ın Beyaz Sövalyelerinden devlet himayesindeki Byron de la Beckwith tarafından arkadan vurularak öldürüldü. Beraat eden cinayet sanığın dosyası 30 yıl sonra tekrar açıldı, görülen davada katil ömür boyu hapse çarptırıldı, ikinci davada, bir tanık Beckwith’in Evers’ı öldürdüğünü söylediğini ifade etti, Ku-Klux-Klan’da çalışmış bir başkası ise katilin “zenciyi iki kez öldürmeye çalıştım” dediğini, “görevim vardı, yerine getirdim” diye eklediğini belirtti. Tetikçi geç de olsa hüküm giymişti ama ama azmettiren derin devlet adamlarının mercileri ve adları bile geçmemişti. (Bu öykü adli dosyalara dayanılarak Colombia Pictures tarafından yapılan The Ghosts of Mississippi filminde anlatılır.)

Ayrıca, Ku-Klux-Klan, John Birch Society gibi ırkçı örgütlerin işledikleri tüm cinayetler, kundaklamalar, yakıp yıkmalar Soğuk Savaş yılları boyunca devlet tarafından görmezlikten gelinmiş, hiç bir beyaz, ırkçılık nedeniyle bir zenciyi öldürdü diye mahkûm edilmemişti., “Yüce Amerikan adaleti” böyleydi.

Gene, sendikacı Joseph Yablonski de devlet ajanlarınca öldürülenler arasındaydı.

Oklahoma’da plütonyumun zenginleştirilme işleminin yapıldığı bir tesiste önemli miktarda radyoaktif maddenin kaybolduğunu saptayan laboratuvar asistanı Karen Silkwood tek başına yaptığı araştırmada önemli bulgular elde etmişti. Hazırladığı dosyayı New York Times muhabirine iletmek için randevuya giderken, otomobili uçurumdan yuvarlanmış ve enkazda, cesedin yanında dosya bulunamamamıştı (Kasım 1974.) Karen Silkwood’un öyküsünü Mike Nichols’ın Silkwood filminde (1983) Meryl Streep’in başarılı yorumundan izlemiştik. Adlarını saydıklarımın hepsi devlet terörizminin kurbanlarıydılar. Beattles topluluğundan düzen karşıtı, asi John Lennon’ın öldürülmesinin de sıradan bir cinayet olmadığı yaygın bir kanıdır.

Yukarıda ancak bir bölümünü yazdığımız terör suçlarını işlemiş devletin başındaki şahıs şimdi terörizmden söz ediyor. Üstelik bu başkanın başkan olan babası CIA başkanlığından gelmiş, Körfez Savaşı’nda nükleer harp başlıkları kullanarak sonraki yıllarda 500.000 çocuğun radyasyondan hastalanıp, ölmesine yol açmış. Oğul Bush hiç biri olmamışmış gibi Irak’ta nükleer silah var diye savaş çıkarıyor, 100 bin kişiyi öldürüyor... öldürmeye devam ediyor.

kizilcik dergiler

Tüm dergiler (2000-2014)

© KIZILCIK 2000–2026. Tüm hakları saklıdır. · Hakkımızda