- Ayrıntılar
- Sayı 7 (Nisan 2001)
“Shakespeare dışında başka hiç bir İngiliz şairi böylesine duru, melodik şiirler yazmamıştır.”
William Blake (1757- 1827) İngiliz romantizm akımının önde gelen bir ismi. Ressam ve şair. Nevi şahsına mahsus, ilginç bir kişi. Dini inancı çok güçlü ama Kilise karşıtı. Cezalandırıcı, intikamcı bir Tanrıdan hiç hazzetmiyor. Sosyal adalet ve kadın özgürlüğü savunucusu. Çekirdekten yetişme gravür ustası. Hayatını hep sanatıyla kazanmış, kıt kanaat yaşamış. Resimleri “naif” değil. Hiç bir kalıba, ekole sığmıyor. Şiirleri İngiliz edebiyatının doruk noktaları arasında sayılıyor. Hakkında bir fikir verebilmek için, İngiliz edebiyat eleştirmeni Maurice Bowra’nın bir yazısından kısa bir bölüm yayınlıyoruz. Şiirleri Cevat Çapan Kızılcık için çevirdi.
“...Blake’in, insanın canlı ruhunu tutsak alıp öldüren kısıtlamalara karşı çıkan trajik bilinci salt kişisel bir yönelim değildi: içinde yaşadığı topluma ve çağın gidişine itirazından kaynaklanıyordu. Toplumun, yoksul ve sıradan bireylerine çektirdiği eziyete, kuralların ve yasaların etkinlikle işleyebilmesi için kaçınılmaz görünen insan malzemesi israfına öfkeyle isyan ediyordu. Londra şiirinde, yurtdaşlarının onca övündükleri ‘beratlı özgürlük’lerini kendince değerlendirir, yadsınamayacak çirkin olguları deşer.
Baca temizleyicisi çocuk, asker, orospu kardeşlik yerine korkuya dayalı bir sistemin tipik kurbanlarıdır onun gözünde. Her biri, toplumda işlerin ‘yolunda’ yürümesini sağlayan ikiyüzlülüğün bir veçhesidir. Baca temizleyicisinin yaşamaya mahkûm olduğu hayat, Kiliselerden destek görmektedir; askeri ölüme süren, Saraydır; fahişenin mesleği ona evlilik yasalarınca dayatılmıştır. Hakikatle yalan, doğal mutlulukla doğa dışı baskı arasındaki çelişkileri vurgular Blake bu üç örnekle...
Hayat Şarkıları’nın* insanı şaşırtıcı yanı, büyük heyecanlarla ve acımasız hicivci bir mizacın ağırlığıyla yüklüyken, aynı zamanda son derece lirik olmalarıdır. Shakespeare dışında başka hiç bir İngiliz şairi böylesine duru, melodik şiirler yazmamıştır. İlkbahar, sevgi, ölüm gibi temel konular üzerine değil, günlük hayat üzerine kendine özgü karmaşık görüşlerini sergiler bu şiirlerde Blake. Mucize o ki, yorum ve açıklama gerektirebilecek temaları işlerken yapyalın şiir yaratmayı başarmıştır... Derin heyecanına ve aykırı fikirlerine rağmen biçimde mucizevî bir ahenk, hoş seda tutturmuştur. Bu başarısında, yaratıcılığına kattığı ısrarlı titizlenmenin büyük payı var... Nihai biçimi buluncaya kadar ne çok değişiklik yaptığı, elyazmalarından anlaşılıyor. Ne yaptığını çok iyi biliyordu. Ulaşmak istediği sonuç hakkında daha baştan açık seçik, kesin fikri vardı...”
Sanat tarihçisi E. H. Gombrich, William Blake’in resimleri hakkında şunları yazıyor:
“...Blake, akademik resmî sanata hiç değer vermezdi, kurallarına, ölçülerine karşıydı. Kimilerine göre, zırdeliydi; kimilerine göre, zararsız bir çatlak. Çağdaşlarından çok azı onun sanatına inandı. Yardımcı oldular, aç kalmadı. Bazen başkaları için, bazen de kendi şiirlerini resimlemek için gravür yaparak hayatını kazandı...
Kafasında kurduğu hayallerle öylesine iç içe yaşıyordu ki, canlı modelden çalışmayı reddediyor, kendi ‘iç gözü’nün gördüğünü çiziyordu. Deseninde kusur bulmak kolaydır ama, o zaman da sanatı tam anlaşılamaz. Ortaçağ ressamları gibi o da eşyayı doğru resmetmeyi önemsemezdi, çünkü hayalinde gördüğü her figürün anlamı onun için o kadar önemliydi ki, doğru çizim olmasa da olurdu ona göre. Rönesans sonrası sanatçılar arasında geleneğin genel kabul gören değer ölçülerine bilinçli olarak ilk baş kaldıran odur. Çağdaşlarının onun eserleri karşısında şiddetle irkilmelerine şaşmamak gerekir. İngiliz resim sanatının en önemli temsilcilerinden biri olduğunun anlaşılması için nerdeyse yüz yıl geçmesi gerekti.”
* Blake’in 1794’te taş baskı nüshalarını kendisi düzenleyip resimleyerek yayınladığı şiirler.
***
Kaplan
Yalım yalım yanan kaplan!
Gecenin ormanlarında
Hangi ölümsüz el ya da göz
O korkunç uyumu çizdi sana?
Hangi dipte, hangi gökte
Yanar gözlerindeki ateş?
Hangi kanatlarla yükselebilir?
O ateşe dokunmaya?
Hangi omuz, hangi hüner
Kalbinin kaslarını büker?
Ve kalbin başlayınca atmaya
El ayak nasıl titrer?
Hangi çekiç, hangi zincir?
Beynin hangi fırında pişti?
Hangi örs, hangi avuç
O güçle boğuşmaya yetti?
Yıldızlar pes edince,
Göğü gözyaşına boğunca,
Bakıp gülümsedi mi o da?
Seni de mi yarattı, o Kuzuyu yaratan?
Yalım yalım yanan kaplan!
Gecenin ormanlarında,
Hangi ölümsüz el ya da göz
O korkunç uyumu çizdi sana?
Hasta Gül
Ah gül, hastasın sen
Uluyan fırtınada
Geceleri kanatlanıp uçan
O görünmeyen kurt
Nasılsa bulmuş senin
O kızıl zevk yatağını
Gizli karanlık aşkı
Kemirip tüketiyor hayatını.
Londra
Özgür Thames’in aktığı kıyı boyunca
Bir bir sokakları dolaşıyorum da
Bitkinlik ve acının izlerini görüyorum
Rastladığım herkesin yüzüne baktığımda.
Her insanın inleyişinde,
Her çocuğun bağırışında,
Her seste, her yasakta, aklın
Yarattığı zincirleri duyuyorum.
Baca temizleyicisinin sesi
Nasıl da ürkütüyor kararan Kiliseyi,
Bahtsız askerin iniltisi nasıl
Kanıyla akıyor Saray’ın duvarından.
En çok da gece yarısı, kulağında
Genç fahişenin laneti, ana kuzusu
Bebeğin gözünü sakatlayan
Ve gelin yatağına belalar yağdıran.
O ayaklar
O ayaklar yürüdü mü eski çağlarda
İngiltere’nin yemyeşil dağlarında,
Tanrının kutsal Kuzusu dolandı mı
İngiltere’nin güzelim çayırlarında?
Ve o tanrısal güler yüz
Işıdı mı tepelerimizde?
Kudüs de burada kuruldu mu,
Bu Şeytansı Bacalar arasında?
Yanan altın yayımı getirin bana,
Bana arzu dolu oklarımı getirin,
Mızrağımı getirin ey bulutlar!
Bana ateşten arabamı getirin!
Ben dönmem bu Düşünce Savaşından.
Ne de kılıcım elimde uyur,
Biz Kudüs’ü kuruncaya dek
İngiltere’nin yemyeşil topraklarında.
Kızılcık, Sayı 7 (Nisan 2001), s. 60-61.
- Ayrıntılar
- Sayı 7 (Nisan 2001)
Avrupa halklarının devrimci tarihinden bir sayfa
18 Mart, Paris Komünü’nün ilan edildiği gün. Kapitalizmi tarihin sonu, ikiyüzlü demokrasisini ise ideal sistem olarak görmeyenler için bu olay, üzerinden 130 yıl geçtikten sonra da önemini koruyor. Yalnızca sosyalizm açısından değil, bugünkü sistemin sınırlarını çatlatmak, halkın büyük çoğunluğunca hiç sevilmeyen, içtensiz, çıkarcı bulunan, dudak bükülen −ama seçimden seçime yine de çarnaçar oy verilen− politika esnafının av alanını daraltmak, çalışan halkın kendi özerk örgütlenmesinin kapsamını ve etkisini genişletmek, yığınların kendilerine, yani hayata ve dünyaya değin her konuda söz sahibi olmalarını sağlayacak mekanizmaları −katılımcı bir sistemi− geliştirmek, doğrudan demokrasi, yurtdaş girişimi, ademimerkeziyetçi (özerk) yönetimler gibi sistem ve yöntemlere yönelebilmek için önemli.
Kısa bir anma yazısında bunları tartışmak olanaksız. Burada, çoğumuzca iyi bilinen Paris Komünü yerine, aynı dönemde Fransa’nın birçok kentinde yaşanmış olan ve az bilinen diğer Komün hareketlerine değinmek istiyoruz.
Louis Bonaparte’ın aşağılık rejiminin (İkinci İmparatorluk) can çekiştiği dönemde Fransa’nın pek çok kenti ayaklanmalar, çalkantılar yaşıyordu. Temmuz 1870’te Prusya ile başlayan savaşta üst üste yenilgiler alınınca, 4 Eylül’de bir kısım burjuvalar ve halk Saray’a girdi, Bonaparte muhaliflerinden Gambetta Cumhuriyetin kurulduğunu ilan etti, bir de Cumhuriyet hükümeti kuruldu. (Aynı Gambetta, sekiz ay sonra Komün’ü ezmek için, savaş halinde olduğu Prusya ordusunu Paris’e çağıracak olan İçişleri Bakanıydı ve o Prusya ordusu 4 Eylül’e rağmen Paris’e yürüyerek Gambetta’lı Fransız hükümetinin başkentini kuşatan orduydu.)
LYON− 4 Eylül’den bir gün sonra Lyon Komünü ilan edildi. Kızıl bayrak çekildi, işçi ve esnaf-zanaatkârlardan oluşan Halk Selamet Komitesi kuruldu. On gün sonra yapılan seçimle bu komite yetkilerini özgür belediye ile Jakoben bir vali ve sertliğiyle tanınmış bir generalden oluşan burjuva ağırlıklı, üç başlı Komün Konseyi’ne devretti. Derken Bakunin geldi Lyon’a. Bir devrim komitesi kurup, “Her şey alaşağı edilsin!” deyince, 28 Eylül’de on bin kişilik bir gösteri düzenlendi; ama hava kararınca kalabalık dağılmaya başladı, kalanlar tereddüde düştüler. Halktan destek görmeyen girişim havada kaldı, serüvenci kalkışma burjuvaları güçlendirerek işçilerin konumunu zayıflattı.
18 Mart 1871’de Paris halkı ayaklanıp Komün’ü ilan edince, 22 Mart’ta Lyon’lular yine Belediye’ye girerek yeni Komün’ü kurdular, yönetimi bir “Geçici Komite”ye verdiler. Ama Belfort’dan gelen bir general “Prusya tehdidi var,” diyerek Komiteyi ikna edince, 30 Nisan’da seçim yapılması sözü alınarak eyleme son verildi. Eski belediye konseyi yeniden görevi devraldı.
ST. ETİENNE− 4 Eylül’de (1870) işçiler ve liberal burjuvalar bir Cumhuriyetçi İttifak kurarak Komün ilan edilmesinde anlaşmışlardı. 23 Mart 1871’de ayaklanan St. Etienne halkı Komün’ü ilan etti, Vali ile görüşüldü, ama bir gösterici işçinin öldürülmesine karşılık dengesiz biri de valiyi −görüşmeler sürerken− öldürünce tereddütler başladı, valilik 29 Mayıs’ta seçim sözü verdi. O arada Versailles birlikleri çıkageldi ve 28 Mart’ta Belediye Binasını geri aldı. (Paris’te Komün ilan edilince, iş başındaki geçici burjuva hükümet başkenti terk edip yakındaki Versailles kasabasına yerleşmişti.)
NARBONNE− 24 Mart’ta Stanislas Digeon liderliğinde ayaklanan halk Belediye’yi işgal ve Komün’ü ilan etti. (Digeon, 31 Ocak’ta kurulan Carcassonne Komünü’nde başkan yardımcısıydı. Beziers, Cette, Perpignan, Montpellier’deki hareketlerde etkili rol oynamıştı.) Narbonne Komünü sekiz gün sürdü. 1 Nisan'da Digeon tutuklandı, Versailles duruma hâkim oldu.
MARSİLYA− Bu kentin devrimcileri, 4 Eylül’den sonra bölgede kurulan Midi (Güney) Ligası içinde aktif yer almışlardı. 23 Mart’ta halk valiliği işgal etti. Versailles’a karşı çok geniş bir birlik oluşmuş, ademimerkeziyetçilik ve komünün (kentin) özerkliği talepleriyle yola çıkılmıştı. Ama anlaşmada yer alan, 5 Nisan’da seçim yapılması vaadini Komite yerine getirmeyince, düzen kuvvetleri hareketi kanla bastırdılar. “Yaşasın İsa!” naralarıyla çok sayıda komüncüyü öldürdüler.
Paris Komünü’ne paralel olarak Nimes, Limoges, Toulouse, Tarbes, Auch, Mazamet gibi kent ve kasabalarda da kısa süreli ayaklanmalar, bir veya birkaç günlük Belediye işgalleri yaşandı. Çoğunda, olaylar seçim vaadiyle ya da “düşmana karşı birlik beraberlik” öğütleriyle yatıştırıldı, bastırıldı.
Kızılcık, Sayı 7 (Nisan 2001).
- Ayrıntılar
- KIZILCIK
- Sayı 7 (Nisan 2001)
Bir ara, gelişmelerin dünya gerçekliğinin üstünü kısmen örttüğü ara, kısa bir ara, bilinçlerin ve gelecek varsayımlarının boşluğa düştüğü kısa bir ara, emperyalizm var mı, yok mu gibi saçma bir tartışmaya ilgi duyanlar, bu ilgilerinin peşinden giderek bugün, “Acaba emperyalizm diye bir şey gerçekten hiç olmuş muydu” diye sordukları bir noktaya geldiler. Ortada olan ve milyarca insanın kanını, geleceğini emen bir şey için var mı yok mu tartışması bir kez başlarsa, gideceği yer bellidir. Emperyalizmle ilgili hafıza kaybı nereye giderse gitsin, dünya çok, hem de çok yakın bir gelecekte anti-emperyalist eylem ve siyasetin bütün dengeleri yerinden oynatacağı bir istikamette ilerliyor.
Bu boş bir palavra mı?
Değil. Anlamak isteyen, kendi içinde yaşadığı koşullara bakarsa pekala görür. Dünyada ve Türkiye’de geçerli koşullar emperyalizmin üstünü örtebilecek koşullar değil.
Dünyanın yakın geleceğinde yaygın anti-emperyalist eylem ve siyasetin başlıca alanlarından biri Avrasya olacaktır. Zengin petrol ve doğalgaz kaynakları nedeniyle Batının emperyalist gücü dikkatini dünyanın bu bölgesi üzerinde yoğunlaştırmaktadır. Bu bölgede tarihin taşlarının yerinden oynadığı ve taşlar yeniden dizilirken araya yeni taşların konabileceği varsayımı emperyalizmi iştahlandırmıştır.
Emperyalistler, önlerinde Sosyalist Sistem gibi bir engel bulunmadığı, bağımsızlıkçı eğilimler de iyice sönümlendiği için, yeni dünya tasarımlarının 20. Yüzyılda olduğundan daha kolay gerçekleşeceğine inanmaktadırlar. Körfez savaşı, Bosna-Hersek savaşı, Yugoslavya savaşı gibi savaşlardan da, dünya çapında bir direnişle karşılaşmadan, bugüne kadar benzerine rastlanmamış bir “emperyalistlerarası uyum”la çıkmış olmak onları cesaretlendirmiştir. Ne var ki, sıra Avrasya’ya geldiğinde işin rengi değişmektedir.
Avrasya, emperyalist rekabetin artık ortadan kalktığını, kendi içinde ve ABD patronajında bütünleştiğini varsayan ve bu varsayı mdan parlak bir dünya tasavvuru üretenlerin hayallerini de yerle bir edecek özellikler içermektedir. Emperyalist ülke toplumlarının yaşamaya hakkı vardır da, geri ülkelerin yaşamaya hakkı yok mudur sorusu gibi sıcak bir soruyu, Avrasya üstüne kurulu emperyalist emeller umulandan önce alevlendirmiştir. Bu soru bundan böyle daha da keskin biçimde sorulacaktır.
Bir kez, Almanya’nın tarihsel bakımdan lebensraum’u (“hayat alanı”) olan bölgeye onu ıskalayarak girmek veya Alman emperyalizminin bu köklü çıkarını “emperyalislerarası uyum”la uyumlaştırmak ve ABD’nin patronajı altına almak, imkansız denecek kadar zordur. Almanya, bu tarihsel refleksi her kabardığında diğer emperyalist ülkeler tarafından hoş görülmüş, o da bu hoşgörüden cesaret alarak –yakın tarihten bir örnekle– müttefiklerinin karşı çıkmasına rağmen Doğu Almanya’yı ilhak edebilmiştir.
Dokununca el yakan bu Alman emperyalist ideali Avrupa’nın birleşmesiyle sinmemiş, aksine, bir Avrupa siyasetine dönüşerek ABD-Avrupa çelişkisini güçlendirmiştir. Bu nedenle ABD emperyalizminin Avrasya’ya dönük her adımı, bu adım ulusları aşan bir araçla, “uluslarüstü sermaye” aracılığıyla atılsa bile, Avrupayı yerinden hoplatmaktadır.
Avrasya’ya el ve dil uzatmayı, oturup buradan dünyanın geleceğine el koymayı güçleştiren, hatta imkansızlaştıran başka bir neden daha var. Rusya. Sosyalizmini kendi eliyle yıkmasından sonra emperyalizm Rusya’dan hep, attığı bu adımla “tutarlı” kalmasını istedi. Ama Rusya başını alıp başka yere gidiyor, daha da gidecek. Dünya siyaseti üzerinde iddiasından sosyalizm motifini çıkardı ama ya Büyük Rusya olarak iddiası?
Avrasya’yı oluşturan taşlar arasına Rusya olmadan ve razı olmadan yeni taşlar koymak ne mümkün? Bu nedenle, ABD emperyalizmi ile Avrupa Birliği emperyalizminin Rusya, öyleyse aynı zamanda, Avrasya sözkonusu olduğunda, Saddam ya da Miloseviç’i bombalarken buldukları uyumu bulmaları mümkün değildir. Avrasya için kendine özgü bir siyaset oluşturmaya kalkan her ülke için, ABD-Avrupa çelişkisi bir zenginlik unsurudur. Bu nedenle Batıya doğru giden her Asyalı’nın, biri Güneyden, öbürü Kuzeyden olmak üzere iki yolu vardır.
Avrasya emperyalist Batı için önemli olur da Türkiye için, Rusya için, İran için, kaderi Asya’da oluşan ve belirlenen ülke ve toplumlar için önemli olmaz mı? Avrasya herkes için önemli.
Türkiye için önemli olmasına önemli de, Avrasya Türk dış siyasetinin rasyonel bir unsuru olabilmiş değil. Çünkü Türk dış siyasetini temellendiren sermaye sınıfının her konuda (Ortadoğu, Balkanlar, vb.) olduğu gibi Avrasya konusunda da özgür bir yaklaşım ve konsept oluşturması na yetecek kadar ne sermayesi, ne teknoloji ve bilgi donanımı, ne de bağımsız irade gücü var. Sürüklenmek kaderi.
Politika oluşturmak başkadır, özlem başka. Elbette Türk devletinin ve siyasetinin kendine özgü bir Avrasya özlemi hep vardı. Ama bu özlem emperyalizmin sınır karakolunda şuuraltına atılmış ve bastırılmış bir özlem olmaktan ileriye gidememişti. SSCB’nin dağılmasının ardı ndan bu bastırılmış özlemden fışkıran hastalıklı bir Türk dış siyaseti çıkmadı değil, çıktı. “Adriyatikten Çine kadar olan yerde hep biz varız” noktasına kadar giden bu siyaset, bu kez emperyalizm tarafından bastırıldı.
SSCB’nin dağılmasından ve sosyalizmin ortadan kalkmasından sonraki duruma, Avrasya’da bir boşluk doğdu diye heveslenmenin ve kendini bu boşluğu doldurmaya aday görüp şişinmenin palavra olduğunun anlaşılması ndan sonra Türkiye’nin Avrasya siyasetinin sürüklenmekten başka seçeneği zaten yoktu. Nereye sürüklenecekti? Elbette dört başı mamur bir Avrasya stratejisi olan emperyalist Batılı gücün peşinden sürüklenecekti. Sürükleniyor.
Elbette söylediğimizin bu kadarı, Avrasya’nın gerçekten boşalmış olması halinde geçerli olabilecek bir sonuçtur. Oysa Avrasya boş değil ve bu nedenle emperyalizmin Avrasya stratejisi de kağıt üzerinde yazıldığı kadar geleceği parlak bir strateji değil. Çünkü Avrasyadaki gelişmeler emperyalizmin bu bölge üzerindeki iddiasının kağıt üzerine yazıldığından daha küçük olması gerektiğini gösteriyor. Bu nedenle emperyalizmin Avrasya iddası da adım adım küçülüyor. Kendini emperyalizmin Avrasya siyasetine taşeron olarak yazdırmış ve Avrasya komisyonunu buradan almaya soyunmuş bir Türkiye’nin komisyonunun da küçülmesi gerekir, küçülüyor.
Rusya ve İran, Batıya, Hazar Denizi’nin altından petrol ve do- ğalgaz nakil hattı geçirmeme konusunda anlaştıklarını duyurdular. Bunun, “Burdan ancak bizim hatlarımız geçer!”den başka bir anlamı yok. Demek ki Avrasya boş değil ve böyle olduğunun görülmesi emperyalizm adına hiç hoş değil.
Türkiye dış siyasetinin bunu anlamış ve bir refleks oluşturmuş olması gerekirken, siyaset daha çok, böyle bir refleksi cılız da olsa gösteren ANAP’ın üzerine varma biçiminde belirleniyor. Mesut Yılmaz ve partisinin etrafındaki çember giderek bu yüzden daralıyor.
ANAP’li sermaye grupları Avrasya üzerinde, MHP’nin ideolojik hesaplarından daha anlamlı bir hesaba sahip. Onların hesabı akılcı. Ama bu hesap henüz Türkiye dış siyasetinin bir unsuru olamadı. (Böyle büyük bir “dava”nın niçin ANAP gibi bir partinin eline kalmış olduğu da ayrı bir konu.)
Aslında ANAP’ın Avrasyaya bakışı salt hesapçılıktan ibaret değil. Analitik bir derinliği de var. Batılı emperyalist gücün Avrasya denklemlerinden bazıları na oturuyor. Türkiye’nin Batıya doğru seyahatini Karadeniz’in Kuzeyinden gerçekleştirmesinin daha mümkün, daha gerçekçi ve menfaatlerine daha uygun olduğunu savunan, bir zamanlar Enver Paşa’nın savrulduğu rüyalara savrulan bir görüş ve kesim Türkiye’de hep varolmuştur. Almanya’nın eli Batıda ve emperyalist güçler arasında ne zaman güçlenmişse, Türkiye’de de bu görüş ve kesim güçlenmiştir. Mesut Yılmaz’ın dış politikayla ilgili olarak, Dışişleri Bakanı olduğu zamandan beri, dilinin altında bir bakla sakladığı izlenimini vermesi, bu baklanın biraz iri bir bakla olduğunu gösterir. Ama emperyalizm denince akla önce ABD gelmeli. Avrasya denince de öyle.
Söz, buraya kadar geldikten sonra, özel bir tarih sohbetine ve Türkiye’nin yakın gelecekteki temel paradigmalarına açılıyor. Devam ederiz.
- Ayrıntılar
- KIZILCIK
- Sayı 7 (Nisan 2001)
Sola, sosyalistlere ve giderek bağımsızlıkçı düşünce ve ideolojilere malolmuş, açıklama gücü tartışılmaz kavramlardan biri de “emperyalizm” dir. Somut bir gerçekliği anlatır ve onsuz, dünya ya da herhangi bir ülke gerçekliği kavranamaz. “Küreselleşme” gibi emperyalizmin tarihte kaldığını ya da bir “üst evre”ye dönüştüğünü ima eden kavramlar tutmamış, gerçeklik üste çıkmıştır. İşte bu emperyalizm 20. Yüzyıl boyunca ders aldığı ülke ve toplumlara şimdi ders veriyor. Elbet önce kuralını koyuyor: Günümüz dünyasında “bağımsız” olunamaz; “globalleşme”nin dışında kalınamaz; “küreselleşme” ye karşı konulamaz; bundan zarar da görülse ülke çıkarı, halk sağlığı ve benzeri gerekçeler ileri sürülemez; üretim araçları, doğal kaynaklar, topraklar için “bu bizimdir” denilemez. Bu kurala ters düşen ve direnen toplumların ekonomik gelişmesine, istikrarına izin verilmez, aksine davranan politik yönetimler ayakta kalamaz...
Öyle de oluyor mu, olmuyor mu?
Türkiye telekomunu, havayolunu, bankasını, pılını pırtısını uluslarüstü emperyalist sermayeye satmakta önüne konulan takvimi bir gün aksattı diye görün ve yaşayın, neler oluyor? Daha da neler olacak!
Bu böyle gittikçe ve giderse işin nereye varabileceğini Yugoslavya’ya bakın anlarsınız.
Miloseviç’i tutukla, bana ver, sana şu kadar para ve şu tarihe kadar mühlet... Borç senedi öder gibi vadenin son günü Miloseviç hapiste ve paranın yarısı serbest! Öbür yarısı da emperyalizmin ajanlarına paketlenip teslim edildiğinde ödenecek... Kim ödüyor bu borcu? Güce tapan dünyanın “halk devrimi” diye selamladığı bir yönetim. Ne halkı, ne devrimi? Borç kime ödeniyorsa onun devrimi, CIA devrimi! Kızılcık gününde bunun altını çizmişti.
Hesap belli: Avrupa’nın kıyısında, Balkanlar’da küreselleşmeye kendi yapısında olan dirençlerden dolayı ayak uyduramayan ayrık otlarını temizlemek. ABD ve Avrupa emperyalizminin, bir gözü kapitalist Rusya’nın geleceğinde, öbürü Ortadoğu ve Avrasya petrollerinde müşterek siyaseti.
Miloseviç zaten bir despottu, Yugoslavya’da “özgürlüğün altyapısı”nı kurmak için paraya ihtiyaç var, “Normal alışveriştir,“ denilsin isteniyor. Denilsin de, Emperyalizm mi kurtaracak despotlardan, despotların ezdiği hakları?
Yani lafın ucu emperyalizmden “bağımsızlığa” uzanıyor. Bağımsızlık “tatsız” konu. Dünya küreselleştikten sonra artık lafı mı olur? Bağımsızlığın lafı edilemez olmuşsa, emperyalizmin lafı mı olur? Küreselleşmeyi veri kabul edenlere göre (aralarında pek çok solcumuz da var) artık pek çok şey veri. Emperyalizmin gelip Yugoslavya halkını Miloseviç’ten kurtarması da veri. İtiraz “bağımsızlık’a varır. Bağımsızlık artık tatsız ve gereksiz bir ideolojik saplantıdır. Yani salt maneviyattır. Karın doyurmaz.
Bu, sağda kurnazlık, solda ahmaklıktır. Dünyanın emperyalizmle ilişkisinden hiç maneviyat çıkar mı? Senin beş kuruş etmez despotuna milyonlarca dolar fiyat biçecek kadar aptal bir emperyalizm görülmüş müdür?
Ulus-devlet çerçevesi içinde sayısız refleksler belirir. Bunlar emperyalizme karşı olur, tarafsız olur, işbirlikçi olur, bencil olur, vb. Emperyalizm kendine yarayanı yanına, yaramayanı karşısına alır. Yararını bir despotu aşmakla veya bir despot yaratmakla gerçekleştirecekse yaratır veya satın alır. Despotunu satıp kârlı çıktığını sanan toplum yanılır. Gerçekte o toplum bundan sonra ortaya çıkacak şu veya bu refleksini de fiyatını buldukça satmaya hazır bir topluma dönüşür. Dönüştüğünde fiyatı düşer. Emperyalizmle ilişkinin bu şaşmaz diyalektiğidir toplumları, halkları köleleştiren.
Köle olmak veya olmamak. Köleliği kabullenmek veya reddetmek... Sorun üzüm yemekten, yani “karın doyurmak”tan ibaretse, bunlar ilk bakışta ve her renkten küreselleşmeci bakışta “maneviyat”mış ya da ideolojiden ibaret şeylermiş gibi gözükürler. Oysa kölelik, “maneviyat” değeri çok düşük bir AÇLIK durumundan başka bir şey değildir.
Sorun, bugün var yarın yok bir despottan kurtulup kurtulmamakta ya da “ulusal onur”u koruyup korumamakta değil, emperyalizme yakalanıp yakalanmamaktadır. Yakalanan, her zaman halktır. Çalışanlar, sokaktaki adam, çoluk çocuk... Emperyalizm halkları yakalar: Özgürleştirmek için değil, sömürmek için. (“Bazı halkların sorunu sömürülmek değil, yeterince sömürülmemektir,” diyen eski-yeni solcularımız var, biliyorsunuz!)
Bunlar, artık geride kalmış klasik komünist söylemler, öyle mi?
Doğru olan geride kaldıysa beis nedir?
- Ayrıntılar
- Hüseyin Hasançebi
- Sayı 7 (Nisan 2001)
Yazan, çizen, konuşan herkes Türkiye’de ve “Türkiye için” demokrasi istiyor. Acaba herkes, farzımuhal patronla işçi, memurla devlet, askerle Kürt aynı demokrasiyi mi istiyor?
Madem söz oraya geldi, ordan başlayalım. Abdullah Öcalan Kürtleri ne kadar temsil ediyorsa Kürtlerin o ölçüde “Demokratik bir Cumhuriyet” istedikleri anlaşılıyor. Kürtlerin istediği “Demokratik Cumhuriyet”in bugünkü devlet yapısını ve tanımını değiştirmeyi şart koştuğu da anlaşılıyor. Galiba istedikleri, Kürt kimliğinin anayasasına şimdilik bir dipnot olarak dercedildiği bir demokrasidir. İlginç ve Türkiye için çok özel bir demokrasi!
Fazilet Partisi ve diğer İslami akımlar (tarikatlar vb.) tarafından temsil edilen toplum kesimlerinin de bir demokrasi talebi var. Bu talep de tıpkı Kürtlerin talebi gibi, Cumhuriyet’in tanımını, en azından laiklik yorumunu zorluyor ve yeni bir devlet biçimi olarak yeni bir demokrasi kurulmasını şart koşuyor. Bu da Türkiye için ilginç ve özel bir demokrasi.
Ordunun nasıl bir demokrasi istediği de açıkça belli. O kendi avuçlarında bir demokrasi olsun istiyor. Bugünkü devlet yapısına dokunmayan ve mevcut demokrasinin sınırlarını zorlamayan böyle bir demokrasi zaten var. Dilini düzeltmek ordu için yeterli. Siyasi partiler yelpazesinin demokratikleşme ufkunu da ordunun tercihleri belirliyor ve eşitliyor.
Sermaye sınıfının istediği “demokratikleşme” sermaye birikimi açısından en elverişli koşulların yaratılmasından ibaret. Bunun nasıl bir demokrasi olduğunu TÜSİAD’ın taleplerine bakarak anlayacaksak, emek-sermaye ilişkilerine bugünkünden farklı bir yorum ve açılım getirmeyen bir demokrasi olmasını istedikleri besbelli.
Bu değişik demokrasi istekleri için ortak bir teorik çerçeve de zaten var. Avrupa Birliği’nin aday üyeler için şart koştuğu “Kopenhag Kriterleri”... Her toplum kesiminin kendisi için istediği demokrasiyi, biraz kesip biçerek ve biraz ekleyerek Kopenhag Kriterleri’ne sığdırmak mümkün.
O halde bir sorun mu var?
Evet var. En başta işçi sınıfı olmak üzere, milyonlarca çalışan emekçi acaba kendisi için nasıl bir demokrasi istiyor, bu henüz belli değil.
Genel kanı, bunun pek önemli olmadığı, diğer toplum kesimlerinin demokrasi taleplerini az çok karşılayan bir demokratikleşmenin emekçilere de kâfi geleceği yönündedir.
Bu kanı yanlış da değildir. Emekçilerin, konuşulan, yazılan, çizilen ve “herkes”çe istendiğine hükmedilen ve karşılığını “Kopenhag Kriterleri”nde bulan bir demokrasiden daha fazlasını isteyip istemediklerini gösteren bir işçi ve emekçi gündemi henüz yok. Oluşmamış.
Bundan kolaylıkla ve doğru olarak, emekçilerin demokrasiyle pek ilgilenmedikleri sonucu çıkarılabilir. Evet, işçilerin ve emekçilerin bugünkü derdi iş ve ekmek, demokrasiyle ilgilendikleri yok.
Emekçiler böyle de sol (sosyalistler) nasıl? Türkiye’de solun nasıl bir demokrasi istediği henüz açıklık kazanmamıştır. Seslendirilen demokrasi taleplerinden fazla veya eksik olarak sol ne istemektedir? Demokrasi istemektedir de, bu zaten herkesçe bir boyutu dile getirilen demokrasi talebinin aynısı mıdır? Bu noktada solun kendisi için –bu genel kabul olarak aynı zamanda işçiler ve emekçiler için anlamına da gelir– nasıl bir demokrasi istediğini kesin bir dille ortaya koyan her hangi bir programa rastlanmıyor.
DEMOKRASİ “BİÇİM”DİR, “HAYAT” DEĞİL
Solun kendine has özel bir demokratikleşme talebi olmayınca da bundan haklı olarak onun da herkesin istediği demokrasiyi istediği sonucu çıkarılıyor. Demek ki Kopenhag siyasi kriterleri, üç aşağı beş yukarı, Türkiye solunun demokrasi talebini de karşılıyor. İşte bu nedenle solun demokrasiye ve demokratikleşmeye bakışı diğer toplum kesimlerinin ortalama ortak demokrasi talebi içinde eriyip kayboluyor. Solculuk demokratlığa dönüşüyor. “Demokrat” olmayı açıktan reddedemeyen solculuk da bu noktada ancak şu polemiği geliştirip kendi özgün kimliğini isbata çalışıyor: “Onlar samimi ve tutarlı demokrat değil, ben tutarlı ve samimi demokratım.”
Demokrasi konusunda özgün bir konsept geliştirememiş olmak ve “demokratikleşme” ile ilgili sorunlara sınıflardan ve sınıf mücadelelerinden arınmış bir sorunmuş gibi bakmak doğal olarak böyle bir yol açar.
Demokrasinin emekçi halk kitleleri için de bir anlam ifade edebilmesi için konuya, “sınıf indirgemeci” olmayı da göze alarak, komünistlerin baktığı yerden bakmaktan başka çare yoktur. Böyle bir bakış yoksa, işçilerin ve emekçilerin gündeminde demokrasi diye bir sorun da olmaz.
Emekçi sınıfların somut çıkarıyla bağlantılı bir konsept olabilmesi anlamında solun bir demokratikleşme projesi geliştirebilmesi için “demokrasi” adı verilen şeyi önce doğru anlamış olması gerekir. Bunca deney ve tecrübeden sonra “doğru” anlamaması için bir sebep de olmamalı. Ama var. Kendine özgü bir sınıf perspektifi geliştiremediği ve koşullar da zorladığı zaman sol, “demokrasi” denilen şeyden herkesçe anlaşılan şeyi anlamak zorunda kalıyor. Sol da katılınca işin rengi kavramın içeriğini altüst edecek ölçüde değişiyor. Demokrasi mutlaklaşıyor, ebedileşiyor, dayandığı sınıf gerçekliğinden bağımsız bir hikmete dönüşüyor.
Lenin’in vaktiyle, herkes yerini bilsin diye işaret ettiği gibi, demokrasi “biçim”den başka ne olabilir ki? Bu gerçeği sıradan emekçilerin kolayca kavramaları, abartmamaları, gündemin ilk sırasına koymamaları, demokratlaşmamaları, laf cambazlığından kaçınıp söylenen her şeye kendi yaşam pratikleri açısından bakmaları, demokrasi allamesinin sandığı gibi ahmaklıklarından değil, onların demokrasiyle kendi gerçek çıkarları arasındaki diyalektiği demokrasi ulemasından daha iyi kavramış olmaları nedeniyledir.
Demokrasinin “biçim” olması onu önemsizleştirmediği gibi, “yaşam” olarak algılanması da önemini arttırmaz. Her ne ise öyle algılanması bilhassa işçi ve emekçi sınıflar açısından, burjuva sınıfın hegemonik üstünlüğünün geçerli olduğu toplumsal koşullarda, sınıf çıkarlarının korunabilmesi bakımından büyük önem taşır. Ayrıca demokrasinin biçim olduğu gerçeğinin kavranması demokratikleşme sorunlarına çözüm bulabilmek bakımından da işçi ve emekçi sınıf siyasetine kolaylıklar sağlar. Demokrasiyi felsefe haline getirmekle onun içeriği değişip zenginleşmez; bu işle zaten burjuva sınıfı meşguldür. O, emekçi hareketin direnç ve kararlılığını ölçerek ve daha çok da dara düşen başını kurtarmak gerektiği zaman demokrasinin içini “zenginleştirebilir”.
MÜLK EDİNME ÖZGÜRLÜĞÜ MÜLKSÜZLEŞTİRME ÖZGÜRLÜĞÜDÜR
“Demokrasi” denilen devlet biçiminin olduğundan başka bir şeymiş gibi algılanması Marksizm tarafından her zaman işçi sınıfı için sınırlayıcı, ufuk daraltıcı bir sapma olarak görülmüş ve bunda de her zaman haklı çıkılmıştır. İster ilkel bir demokrasi olsun, ister gelişkin, demokrasi denilen şey nereye doğru ve ne kadar gelişirse gelişsin, işçi sınıfının tarihsel ufkuna açılmamıştır. Bunun sebebi çok basittir. Demokrasi dediğimiz şey “sömürü” denilen şeyi, yani insanın insanı istismarını “özgürlük” olarak içselleştirmiş ve kendi gelişmesini bunun üzerine temellendirmiştir. Özgürlük denilmiştir ama, “teşebbüs özgürlüğü”, “mülkiyet özgürlüğü” “kâr etme özgürlüğü” demokrasiler tarafından “özgürlüklerin anası” olarak tanımlanmıştır. Kâr etme özgürlüğü “sömürme özgürlüğü”dür. Mülk edinme özgürlüğü “mülksüzleştirme özgürlüğü”dür. Sömürüyü “özgürlük” olarak içselleştiren demokrasinin ister biçim olsun, ister yaşam, sömürülen insanlar için gerçek özgürleşmenin engeli olacağı aşikardır. Bu nedenle, gerçek özgürleşmeye götüren kuram olarak Marksizmin demokrasiye olduğundan fazla bir anlam yüklemesi beklenemez.
Demokrasinin insan soyu için gerçek ve tam bir özgürlük anlamına gelmediğini ve bundan sonra da gelmeyeceğini kavramak için onun gelişim tarihine bakmak yeterlidir. Demokrasinin en iddialı, evreni kuşatıcı ve tüm geleceği kapsayıcı bir misyonla ortaya çıktığı yer 1789 Fransası’dır denir ya, bu büyük devrimin “özgürlükçü anayasası” (uygulanması Thermidor karşı-devrimiyle engellenen 1793 Anayasası) devrimden yüz elli yıl sonra, II. Dünya Savaşından sonraki demokratikleşme döneminde Fransız Komünist Partisi tarafından Fransa’ya yeniden teklif edilecek kadar yetkin bir demokrasi örneğidir. İşte o Fransa’da, devrimden hemen sonra, işçilerin sömürüye karşı mücadele etmesini, fahişelikle eşdeğer bir suç sayarak yasaklıyordu. Demokrasinin gelişmesi de bu yasak ve o yasağı dinlemeyen işçi eylemi mihverinde mümkün oldu. İşçiler elbette bir var olabilme sorunu olarak bu yasağı çiğnediler ve bu yasak üzerine temellenen demokrasi de bir varlık sorunu olarak koyduğu yasağı her defasında biraz daha genişçe tanımlamak zorunda kaldı. Demokrasinin bundan başka bir evrimine de hiç rastlanmadı.
Sömürülen ve sömürüye toptan itirazı olanlar için demokrasiyi kapitalizmin diyalektiği olarak kavramak, gelecek ufkunu kapitalizmin, o halde aynı zamanda demokrasinin ilerisine götürebilmek bakımından önem taşır. Onlar demokrasiden, onunla ancak ve sadece böyle bir ilişki kurdukları zaman istifade edebilirler. Ve hem de böylece kapitalizme takılıp kalmadan yürüyebilirler.
Demokrasi gibi, geliştikçe gelişebilen ve herkesi geliştiren sonsuz bir devinim mecrası varken sömürüye kafayı takmak neden? Şunun için: Sömürüyü sömürülen insanların bulunduğu ve yaşadığı gerçeklik içinden kavramak ve reddetmek başka bir şeydir, sömürülmeyen insan olarak reddetmek başka bir şey. Sömürüyü “özgürlük” olarak içerdiği için demokrasiyi de sömürülen insanların bulunduğu yerden kavramak başka bir şey, sömürülmeyen insanların bulunduğu yerden kavramak başka bir şey olur.
Demokrasiyi kavrayışta bu farkı koymak Marksistler açısından geçmişte de sorun olmuştur, bugün de sorun olmaya devam etmektedir. Çünkü bu bir “kavrayış” farkından ibaret kalmamakta, esas itibarıyla kapitalizme karşı bir “tutum” sorunu yaratmaktadır. “Tutum” sınıfsal olageldiği için de zaten demokrasiyi kavrayış bir “sınıf sorunu”na dönüşmektedir. Marksistlerin bu stratejik çözümlemeyi her yerde her zaman başardıkları söylenemez. Emekçi sınıfların bir çok yerde ve olayda, sadece sermaye sınıfına değil, demokrasiye de yenildikleri çok görülmüştür.
KAPİTALİZM İÇİN TEHLİKE OLMAKTAN ÇIKMIŞ BİR MUHALEFET
Hakim sınıfın hakim çıkarını örten ideolojik hegemonyasıyla bütünleşmiş –ileri– bir demokrasinin emekçilerdeki sınıf bilincini sürekli eriten bir işlevi olmasından ötürü demokrasiye kılı kırk yaran bir ihtiyatla yaklaşan Marksistlere her zaman şu soru sorulmuştur: Hemen bugün sömürüyü ortadan kaldıramıyor, demokrasiyi aşamıyorsun, o halde güncel yararları olan demokrasi ve demokratik haklar mücadelesinden niçin uzak duruyor, yoluna demokratik programlarla devam etmekte ne gibi bir mahzur buluyorsun?
“Dışardan” gelen bu soruyu bir süre sonra Marksistler ve onların etkisi altında olarak da işçi hareketi kendi kendine sormaya başladığı zaman her şey değişiyor ve hakim sınıf hegemonyası işçi sınıfının ve emekçi sınıflar muhalefetinin damarlarına doğru yayılmaya başlıyor. Demokrasi fikrinin hâkim fikir haline geldiği bu durumdan her zaman, her yerde ve her halükârda hâkim sınıf kazançlı çıkıyor. Demokrasinin peşine takılmış bir işçi ve emekçi muhalefeti, sermaye sınıfının kontrolü altına girmiş ve kapitalizm için tehlike olmaktan çıkmış bir “muhalefet” haline geliyor.
Sömürülenlerin sömürenlerle, sömürüyü “özgürlük” olarak içselleştirmiş bir düzlemde (demokraside) buluşmaları ve uzlaşmaları, laf cambazlığına hiç gerek yoktur, hakim sınıf çıkarı ekseninde bir uzlaşmadır ve zaten bu türden uzlaşmalara güvenerek burjuva düşüncesi demokrasiyi “tarihin sonu” olarak ilan edebilmektedir. Eğer emekçi sınıflar demokrasiyle bu tarz bir ilişki içinde iseler orda demokrasi, kapitalizmin hasmını yere serdiği ve kesin zaferini ilan ettiği yerdir. Solun demokratlaşmasının hızlanmasına burjuva sınıfın zafer çığlıklarının eşlik etmesi boşuna değildir.
SÖMÜRÜSÜZ BİR GELECEĞİ İNŞA ETMEK BUGÜNÜ İNŞA ETMEK DEMEKTİR
Sol hareketin dikkatini sömürüye çevirip demokrasiden uzaklaştırmasının “güncel siyasi mücadeleyi” ıskalaması olarak görülmesine gelince. Bu nasıl görüştür diye sorulmaz mı? Neden emekçi sınıfların güncel mücadelesi sömürüye karşı eylemde yoğunlaşırsa bu mücadele güncelliğini yitiriyor da, demokrasi için verilen bir mücadele olursa güncelleşiyor? Sömürü de bugün tıpkı demokrasi kadar “güncel” bir sorun değil midir? Sömürüye karşı mücadele emekçiler lehine olan bir devinim yarattığında, demokrasi nasıl bir şey ki, bundan emekçiler lehine etkilenmiyor? Ama demokrasi için mücadele edilirse, bunun sömürüye son verme mücadelesini ilerleteceği doğru ve cazip bir tez olabiliyor! Bu mümkün müdür? Demek ki, sömürüye karşı mücadelede yoğunlaşmak veya demokrasi mücadelesinde yoğunlaşmak emekçilerin çıkarı yönünden bakıldığında bir “güncellik” meselesi değil, sınıfsal bilinç meselesi olarak görünür. Sömürüsüz bir gelecek “uzakta” ise, uzaktadır ama sömürü en acımasız şekliyle buradadır. Demokrasi de buradadır. O halde sömürüye karşı mücadelede yoğunlaşmaktan bugüne ne çıkar diye emekçiye sorulabilir mi? Sorulursa, sorana bakmak gerekmez mi?
Hem ayrıca, sömürüsüz bir geleceği, sömürülen insanlar yönünden inşa etmek ne demektir? Bu, akıl var, mantık var, bugünü inşa etmek demektir. Bugünü başka bir tür yaşamak fakat başka bir tür gelecek inşa etmek! Bu mümkün müdür? Böyle hayat yaşanmamıştır, duyulmamıştır. Şimdi, bugün neyi inşa ediyorsanız, geleceği de inşa etmektesiniz. Sömürüsüz bir gelecek, bugün, yarın, ötesi gün sömürüye karşı verdiğiniz mücadelede değilse nerdedir?
Konuyu Türkiye solunu da yakından, güncel olarak ilgilendiren boyutlarıyla ele alacak olursak şunu görürüz: Türkiye kapitalizminin gündeminde, AB’ye verilmiş taahhütler demeti olarak bir Ulusal Katılım Programı, bu programın karşılığı olan “Kopenhag Kriterleri” var. “Kopenhag Kriterleri” Türkiye açısından bakıldığında kapsamlı bir demokratik dönüşüm projesi anlamına geliyor. O zaman sorun da yok. Bu kulvar açılırsa Türkiye köklü biçimde demokratikleşmiş olacak. Bütün sol güçlerin ve emekçi sınıf muhalefetinin ve Kürtlerin ve aydınların gücünü bu kulvarda birleştirmek, demokratikleşmeyi kolaylaştıracak. Bu kulvarda Türk tekelci burjuvazisi de var diye, esas mesele sömürüden kurtulmaktır diye, demokrasi kulvarına girmekten ve orada birleşmekten kaçınmak neyin nesi oluyor?
Böyle sorulduğuna bakılırsa, dikkatini sömürüye karşı mücadelede yoğunlaştıran sol Türkiye’nin demokratikleşmesine karşı mı çıkmış oluyor?
DEMOKRASİYİ KİM YIKMAK İSTER
İşçiler ve tüm çalışan emekçi sınıflar için ne var Kopenhag Kriterleri’nde? Bildiğimiz “Demokratik Devlet” var. “Hukuk Devleti” de deniyor buna. Türkiye’nin bugünkü demokrasisi ile kıyaslandığında Kopenhag Kriterleri’ni kapsayan bir demokrasi, ancak köklü bir siyasal devrimle ulaşılması konsepti demokrasi olanların, bu kıyaslamadan çıkardıkları sonucu abartmaları çok doğal. Sorun eğer demokrasiden ve demokratikleşmeden ibaret ise, en ileri tarihsel ufuk çizgisi Kopenhag Kriterleri ile birlikte yakalanmış olacak. Bu “büyük devrim” fırsatı kaçırılır mı?
Peki sonra?
Sömürünün bugünkü Türkiye demokrasisi üzerine temellendirilmesi ile Kopenhag demokrasisi üzerine temellendirilmesi arasındaki fark sömürülen insanların dili ve bilinciyle ifade edilecek olursa hiç fark etmez. Ama bu, aklını demokrasiyle bozmuş olanların aklına uymaz. Demokrasiyi mutlaklaştırmakla onun elde edilmesini karıştırırlar. Ve sorarlar: Hukuk devleti, insan hakları, demokratik hak ve özgürlükler işçilere, emekçilere lazım değil mi? Bugün demokrasiyi kazanalım gerisi kolay!
Bu akıl yürütmenin cazibesine düşmeden yanılgısına bakılmalı. Demokrasi dilinin altında büyük bir bakla saklar. Bu bakla, “demokrasiyi, demokrasiyi tehdit eden eyleme karşı korumak”tan ibarettir. Nedir bu eylem ve nedir demokrasiyi korumak? Demokrasiyi kim yıkmak ister? Bunu söyleyen burjuva önce kendine baksın. Demokrasinin asıl tehdidi onun sınıf çıkarındadır. Faşizmi bilmiyor muyuz? Hangi demokrasi bugüne kadar kendini faşizme karşı savunabildi? Yakın tarih kanıttır: nerede işçi ve emekçiler demokrasiyi savunabildiler, faşizm orada iktidar olamadı, nerede savunamadılar, faşizm orada iktidar oldu.
“Demokrasinin kendini koruma hakkı” kapitalizmin kendini, yani sömürüyü tehdit eden eylemlerden korunma hakkından başka bir şey değildir. Demokrasiyi tehdit eden eylem bazan bir işçi grevi olur, hatta bazan sınıf mücadelesini kışkırtan bir makale. Bazan bu tehdit duvara tebeşirle yazılmış bir slogan dahi olabilir. Demokrasinin kendini on üç yaşındaki bebeklere karşı copla, silahla savunduğunu Türkiye’de hiç görmedik mi? Hadi bizdeki gelişmemiş, ya gelişmişi! Beyaz Muhafızlar napalm ateşinde yanan Vietnamlı çocuklara ağlayan Ohio’lu gençleri kurşunla biçerken bugünkü ABD Demokrasisi’ni koruyorlardı.
Sömürüden kurtulmak istemek, kapitalizmden, o halde aynı zamanda demokrasiden kurtulmak istemek demektir. Bu nedenle emekçinin yıldızı demokrasiyle barışmıyor. Bu nedenle demokrasi bir emekçi sınıf kurtuluşunu temellendiremiyor.
Kapitalizmin durum ve gerçekliği böyledir diye Marksistlerin, emekçi sınıf eyleminin, demokratik hürriyetlerin, insan haklarının, hukuk devletinin öneminden bihaber olduğu, demokrasiyi yıkmak istediği söylenebilir mi? Elbette söylenemez. Böyle bir emekçi sınıf eylemi hiç olmamıştır. Hukuk devleti, insan hakları ve özgürlükler vb... bunlar hem bir yerde demokrasinin bir parçası olarak vardırlar diye işçiler ve emekçiler için otomatik olarak işlemeye başlamıyorlar, hem de bu kavramlar burjuva sınıf tarafından tarih sahnesine sürülmüş olsalar bile, kapitalizm onları gerçek içerikleri ile taşıyabilen bir toplum örgütlenmesi değil. Bu nedenle bu kavramların gerçek içeriği bulununcaya kadar mücadele devam edecektir. Marksizm sömürüsüz toplumun başlangıcında bile bu kavramların işlevi olacağını söyleyerek, hangi sınıfın ve hangi tarihsel konseptin bu kavramlara gerçekten sahip çıktığına dikkatimizi çekmiştir. Bu kavramların gerçekleşmesinin burjuva sınıfa ve demokrasiye bırakılamayacak ölçekte önemli kavramlar oldukları besbellidir. Emekçiler, hayatlarını kapitalizmin pençesinden kurtarmak için mücadele ederken, sadece bu durumda, insan hakları, hukuk devleti ve özgürlükler gibi kavramlar anlam kazanabiliyor. Niçin işçiler ve emekçiler, bu kavramları bir ideolojik hakimiyet örtüsüne dönüştüren demokrasiye ve burjuva sınıfına bıraksınlar ki?
Hüseyin Hasançebi, Kızılcık, sayı 7, s. 46-49.
- Ayrıntılar
- Kenan Somer
- Sayı 7 (Nisan 2001)
Nezzare-î germ ettikçe ey çeşm
Âteşle âbı yeksân edersin
Şeyh Galip
Bireşim
“İnsanlığın tarihöncesi” dönemi, insanlığın zorunluluk dünyasından özgürlük dünyasına sıçramasına öngelen ve henüz içinde yaşadığımız dönem, liberal düşünceyi “liberalizm”, komünist düşünceyi “komünizm” biçiminde dışsallaştırarak, karşıtlaştırıyor. Oysa “insanlığın tarih öncesi” aşılacağı zaman, sınıfsız ve tekelsiz bir dünyada, liberal düşünce ile komünist düşünce örtüşecekmiş gibi görünüyor.
“Praksis felsefesinin tarihselliği” başlıklı bir notta Gramsci, şöyle yazıyor: “Praksis felsefesinin* kendini ... felsefel düşüncenin geçici bir evresi olarak kavraması, ... tarihsel gelişmenin belli bir noktada zorunluluğun egemenliğinden özgürlüğün egemenliğine geçişle belirginleşeceğini olumlayan ünlü tezde belirgin olarak dile getiriliyor. (..) Zorunluluktan özgürlüğe geçişin doğa için değil ama insan toplumu için sözkonusu edildiğini de söylemek gerekiyor. Hatta birleşmiş bir dünyada, tüm praksis felsefe dizgesi geçerliliği kalmamış bir duruma gelebilirken, zorunluluğun egemenliği sırasında ütopik bir nitelik taşıyan bir çok idealist görüşün, ya da hiç değilse onlara ilişkin kimi görünümlerin, geçişten sonra “doğruluk durumuna gelebileceklerini olumlamaya dek bile gidilebiliyor.” 1
Bu olumlamayı dolaylı da olsa doğrulayan örneklerden birini de Lenin veriyor. Vandervelde’in Devlete Karşı Sosyalizm (Paris, 1918) adlı kitabını eleştirirken Lenin, Vandervelde’in “Devlet Üzerine Yeni Bir Kitabı” başlıklı makalesinde şöyle diyor: “İnsanların hükümeti ancak tüm devlet ortadan kalkacağı zaman ortadan kalkacak ve yerini şeylerin yönetimine bırakacaktır. Bu görece uzak perspektif aracıyla Vandervelde, yarının görevini, burjuvazinin alaşağı edilmesi görevini gizliyor, gölgeliyor. (...) Liberal, insanların artık yönetilme gereksinimini duymayacakları gün olup bitecek şeylerden söz etmeyi çok seviyor.”2
Kautsky, Vandervelde gibi, zaman zaman güncel gerçekliğe bağlı yakın bir gelecek vizyonundan kaçarak, uzak bir gelecek vizyonunun ılık dalgalarında bir tatlı huzur almaya giden Marksistleri Lenin, çarmıha gerercesine, liberallikle suçluyor. Bu “ağır” suçlama, gerçeklikte zorunluluğun egemen olduğu “insanlığın tarihöncesi” ile özgürlüğün egemen olacağı “gelişmiş sınıfsız toplum” arasındaki ayrıma dayanıyor ve haklılığını da bu ayrımda buluyor. Bu ve benzeri ayrımları gözardı etmek, “Müslüman mahallesinde salyangoz satma” durumlarına yol açıyor. Gerçi uzak bir gelecek vizyonu Lenin’de, her zaman bu kadar da uzağa gitmiyor. Örneğin, Kautsky’nin “ultra-emperyalizm teorisine karşı çıkışı, bunun çarpıcı bir örneğini veriyor. Söz konusu teoride, “parababalarının silahlanmadan vazgeçmeleri ve ‘sürekli bir barış’ yararına uzlaşmaları” düşünden ve “güncel emperyalist siyasanın, yani ulusal mali sermayeler arasındaki savaşımın yerine, dünyanın uluslararası ölçüde birleşmiş mali sermaye tarafından ortaklaşa sömürülmesini geçiren ultra-emperyalist bir siyasa”dan başka bir şey görmeyen (ve sanki “küresel emperyalizm” dönemini öngören) Lenin, şöyle diyor: “Eğer uluslar arasında bir uzlaşmaya, silahsızlanmaya, sürekli bir barışa değin gidilebilirse, savaştan önce kapitalizmin manevi çöküşüne yol açan nedenler ortadan kalkabileceklerdir. Yeni evre proletaryaya elbette yeni, belki daha da kötü felaketler getirecektir; ama bir zaman için ultra-emperyalizm, kapitalizm çerçevesinde bir yeni umutlar ve yeni beklentiler çağı yaratabilir.”3
Lenin’in “ultra-emperyalizm” teorisine neden karşı çıktığının anahtarını bu son cümlecik veriyor. “Emperyalizm Kuramı ve Lenin” başlıklı makalesinde Lelio Basso, bu karşı çıkışı şöyle yorumluyor: “Bu uluslararasılaşma eğiliminden başlayarak ardışık bir aşama, Kautskici bir ultra-emperyalizm aşaması tasarlanabilir. Lenin .. bu Kautskici varsayımı saçma bir varsayım olarak reddediyor: kapitalist düzende dünyanın kolektif sömürüsüne katılma derecesini yalnızca ve yalnızca her partnerin güç derecesi saptıyor ve güç ilişkisi de durmadan değişiyor, ‘çünkü kapitalist düzende tüm işletmeler, tüm tröstler, sanayi kolları, ülkeler vb., tekdüze bir gelişme göstermiyor.’ Geleceğin sırlarını kavramak yerine, yalnızca –Lenin gibi– gerçeklik üzerinde siyasal olarak etkide bulunabilmek için sıkı sıkıya gerçeklik alanıyla yetinmek isteyen biri için, yanıt doğru bir yanıt oluşturuyor. Çünkü Birinci Dünya Savaşı ortalığı kasıp kavururken, savaşı başlatan ve Avrupa proleteryasını birbirini boğazlamaya gönderen emperyalizme karşı devrimci proleteryanın tüm gücüyle savaşacak yerde, yarının barışçıl bir ultra-emperyalizmini savunmaktan daha saçma bir şey tasarlanamıyor.”4
Şimdi sözü bağlamak gerekiyorsa, kısaca şöyle bağlanıyor: liberal düşünceyi “liberalizm”, komünist düşünceyi “komünizm” durumuna dönüştüren “insanlığın tarihöncesi”nin ayırdığını, “insanlığın gerçek tarihi”ni simgeleyecek olan ve insanların kendi tarihlerini bilinçli bir şekilde yapabilecekleri gelişmiş sınıfsız toplum birleştiriyor. Lenin’in deyişiyle bu “görece uzak perspektifte” Marksist düşünce, liberal düşünce ile örtüşüyor: ama bunların birbirine yöneşimi, konverjansı biçiminde değil, her ikisini de içeren ve aşan bireşimi, sentezi biçiminde örtüşüyor. Bu durumda her bireyin özgür gelişmesi, herkesin özgür gelişmesinin koşulu oluyor.
Katılım
Küreselleşme bugün dünyanın kimi bölgelerini daha da zenginleştirirken kimi bölgelerini daha da yoksullaştırıyorsa, küreselleşme olduğu için değil, kapitalist küreselleşme olduğu için bu duruma yol açıyor. Üstelik kapitalist küreselleşme, zorunlu olarak, emperyalist küreselleşme ile başlıyor. Küresel emperyalizm, küreselleşen tekelci sermayenin tekelci niteliğini korumasına dayanıyor. Küresel sermayenin tekelci niteliğinden arınması, küresel emperyalizmin sonu anlamına geliyor ve böyle bir arınma da, yeni bilimsel ve teknolojik kazanımlar sonucu, kuşkusuz her ikisi de yeni bir içerik kazanacak olan küresel Emek ile küresel Sermaye arasındaki yeni bir Sınıflar savaşımına bağlı bulunuyor. Küresel anti-emperyalist savaşım, toplumsal yaşamın tümüyle düzenlenmesine etkin ve belirleyici bir katılımı amaçlayan küresel sosyalist savaşımın başlangıç evresi ile örtüşüyor. Küreselleşme her ülkenin tümü için değil, her ülkedeki tek tek üretim alanları için söz konusu olduğundan, küreselleşme sürecindeki ülkeler içinde yer alan merkezi kapitalist dokular, başarılı bir küresel anti-emperyalist savaşım verilebilirse, tekelci bir nitelik taşımaktan arındırılıyor. Öyleyse her ülkedeki çevresel dokuların küresel yoksullaşmasına karşı savaşımın, deyim yerindeyse doğal bir süreç niteliği taşıyan küreselleşmeye karşı değil, ilkin emperyalist küreselleşmeye karşı yürütülmesi ve dolayısıyla böyle bir savaşım koşullarının oluşturulması gerekiyor.
Küreselleşme döneminin devrimci sınıf savaşımı, toplumsal yaşamın her düzeyinde yönetime katılma biçimine bürünüyor. Katılım ya da yönetime katılma, bilindiği gibi, bir yandan çağdaş işletmeciliği, öte yandan siyaset bilimini ilgilendiren bir konu oluşturuyor. İşletme düzeyinde katılım, işletmenin kârlılığı ve sosyal siyaset düşünceleriyle gerçekleştirilmek isteniyor ve bir yandan işletmenin verimliliğini arttırmak, öte yandan çalışanların toplumsal isteklerini yanıtlamak amacını taşıyor. İşletme yönetimine katılan işçinin, hem daha verimli bir biçimde çalışacağı, hem de iş uyuşmazlıkları çıkartmayacağı düşünülüyor. Toplumsal düzeyde katılım ise, toplumsal yaşamın her düzeyindeki kararların alınmasına katılma anlamına geliyor
siyasal bir nitelik taşıyor. Toplumsal düzeydeki katılımın en gelişmiş biçimini, özyönetim oluşturuyor.5
Daha önce ayrıntılı bir biçimde açıklamayaçalıştığım gibi6yöneten-yönetilen arasındaki ayrılığa dayanan örgütlenme biçimlerini simgeleyen modele, yönetim modeli deniyor. Bu modeli, kol ve kafa emekleri arasındaki ayrılık temellendiriyor. Yönetenler kafa, yönetilenler kol emeğini simgeliyor. Yöneten–yönetilen arasındaki birliğe dayanan örgütlenme biçimlerini simgeleyen modele ise özyönetim modeli deniyor. Bu modeli de kafa ve kol emekleri arasındaki birlik temellendiriyor. Herkes yönetici olacağı için, kimsenin “yöneticilik” yapmasına gerek kalmıyor. Özyönetim modeli, ancak gelişmiş sınıfsız toplumda tam olarak güncelleşiyor. Kafa emeği ile kol emeği arasında ilkel sınıfsız toplumda var olan kökensel organik birlik, gelişmiş sınıfsız toplumda sarmalın bir üst halkasında yeniden kuruluyor. Tam komünizme kadar tüm toplumsal örgütler, yönetim modeline dayanıyor. Ancak komünist özyönetim modeli de, gerçekte tam komünist toplumdan çok daha önceleri burjuva toplumun bağrında başlayan bir sürecin sonucunu simgeliyor. Burjuva toplumda, daha doğrusu “yönetim modeli” çerçevesinde bu süreç, komünist özyönetimi amaçlayan katılımcılık (ya da “proleter katılımcılık”) biçimine bürünüyor. Yönetim modeli çerçevesinde ama yönetim modelini aşmayı amaçlayan bu katılımcılığı, yönetim modeli çerçevesinden çıkmayı amaçlamayan, tersine bu modelin daha yetkin bir duruma gelmesini amaçlayan sözümona katılımcılıkla (ya da “burjuva katılımcılık”la) karıştırmamak gerekiyor. Çünkü bir süreçle o sürecin sonucu arasındaki organik birlik, katılımcılık derken gerçeklikte iki ayrı süreç ve iki ayrı sonucun, öyleyse iki ayrı katılımcılık olayının söz konusu edilmesine yol açıyor.
Proleter katılımcılıktan söz ederken, örneğin Şarlo’nun Asri Zamanlar’da karikatürize ettiği fordist “ücretli üretken kol emekçileri” ile kol ve kafa emekleri arasındaki organik birliğin yeniden kurulması zorunluluğuna yol açan bilimsel ve teknolojik koşullar içinde oluşmaya başlayan “yeni tip emekçiler” arasındaki devrimsel ayrımı gözardı etmemek gerekiyor. Ücretli üretken kol emekçisi olarak işçi, toplumsal yaşamın yönetimine ancak “dışardan bilinç” bürünümlerini simgeleyen örgütler ve aygıtlar dolayımıyla yetenekli bir duruma gelebiliyor ve “yönetim modeli”nin pekiştirilmesine yönelik bir etkinlik gösteren örgüt ve aygıtlara öncelik kazandırıyor. Devletin öncelikli fethi ve proletarya diktatorası gibi teorik ve tarihsel zorunlulukları bu durum temellendiriyor. Yirminci Yüzyıldaki proletarya diktatorası deneyimlerinin, proletarya üzerinde de bir diktatora uygulamasına dönüşmeleri, belki de salt bir uygulama kusuru oluşturmuyor.
Oysa kol emeği ile kafa emeği arasındaki kökensel organik birliğin, sarmalın bir üst halkasında ve yepyeni bir içerikle yeniden kurulmasına yol açan bilimsel ve teknolojik kazanımlar, “yeni tip emekçi” anlamındaki işçiyi toplumsal yaşamın yönetimine dolayımsız olarak yetenekli bir duruma getiriyor ve “özyönetim modeline” yönelik bir etkinlik gösteren ve birey-insana öncelik kazandıran örgütlenmelere elverişli bir ortam yaratıyor.
Devrimci sınıf savaşımı, her düzeyde yönetime katılma savaşımı durumuna dönüştüğünde, siyaset de ekmek kavgası olmaktan çıkarak onur kavgası durumuna dönüşüyor. Ücretli kölelerin geçim savaşımının yerini, yeni tip emekçilerin toplumsal yönetimde hegemonya savaşımı alıyor.
Her düzeyde toplumsal yönetime katılma savaşı mı biçimine bürünen devrimci sınıf savaşımının “yarınki görevi”ni, artık siyasal toplumda egemenliğin öncelikli fethi değil, sivil toplumda yeni tip emekçiler sınıfı hegemonyasının fethi oluşturuyor. Bu hegemonik savaşım sürecinin yeterince olgunlaşmış bir uğrağından başlayarak, yönetim modelinin özyönetim modeline dönüşme şafağının ilk kızıltılarında, gelişmiş sınıfsız toplumun kapılarını açmak üzere, varlığını sürdürebileceği, siyasal toplumda var olabileceği kadarıyla siyasal egemenliğin fethi zamanı geliyor.
*Praksis felsefesi: Hapishane Defterleri’nde Gramsci’nin, hapishane sansüründen sıyrılmak için, Marksizm ya da tarihsel materyalizm yerine kullandığı terim. Praksis, teoriyi pratiğe dönüştürerek, dünyayı değiştirmeyi amaçlayan üretken etkinlik anlamına da geliyor.
1) Antonio Gramsci, Hapishane Defterleri, Onur Yayınları, İstanbul, 1986, s. 263 ve 267.
2) Lenin, Proleter Devrim ve Dönek Kautsky, Bilim ve Sosyalizm Yayınları, Ankara, 1997 içinde EK-II, s. 114.
3) Lenin, “İkinci Enternasyonal”in Batkısı, agy içinde, s. 143.
4) Lenin, Kapitalizmin Son Aşaması Emperyalizm, Bilim ve Sosyalizm Yayınları, Ankara, içinde EK-II, s. 154.
5) Büyük Larousse’un “Katılma” maddesine bakınız. Gelişim Yayınları, İstanbul, 1986, cilt 11, s. 6509.
6) Bkz. “Proletarya Diktatorası ve Marksizm”, “Marksist Örgütlenme Sorunu ve Aybar” başlıklı makaleler, Kenan Somer, ...Ve Marksizm, Doruk Yayınları, Ankara, 1996 içinde, s. 40-41 ve 183.
- Ayrıntılar
- Pınar Selek
- Sayı 7 (Nisan 2001)
"İnsanın dünyaya karşı tavrı kökünden değişmelidir" (Havel)
Kadın Bienali, 8 Mart toplantıları, Medeni Kanundaki değişiklikler, vb. derken, kadın sorunu, her alanda tartışmaların ön sıralarında yerini alıyor. Hatta denilebilir ki herkes kadına el atmış durumda. MİT Müsteşarı bile daha geçenlerde, Kürt sorununun çözümünün Kürt kadınlarını kazanmaktan geçtiğini söyledi. Bu yaklaşımla bağlantılı olan bir çok “kadın kuruluşu” da kollarını sıvamış, “kadınları kazanma” projeleri yürütüyor. Sadece Kürt kadınları için değil elbette, Batı ve Doğunun yoksul mahallelerinde, kadınlarla ilgili, daha çok “sisteme entegre” etme amaçlı çeşitli renklerde çalışmalar mevcut.
Diğer yandan, henüz cılız da olsa, gittikçe güçlenen kadın hareketi de, çeşitli alanlarda, özgürlük ve eşitlik mücadelesi veriyor, teorik tartışmalar geliştiriyor ve bu hengame içinde, kadının özgün tavrını büyütmeye çalışıyor.
Bu mücadele çok gerekli ve anlamlı. Ama kadın hareketinin zayıflığı, parçalanmışlığı ve kendi içinde yaşadığı sorunlar bu mücadelenin sonuç alma düzeyini oldukça düşürüyor. İrade olmayınca, kadının, sistemin geliştirdiği tartışmalara katılımı, ürettiği politikaları boşa çıkarma kapasitesi çok sınırlı kalıyor. Kadının iradesini ortaya koyacak ciddi bir kadın örgütlenmesi geliştirilemiyor. Niceliksel anlamda bile, kadın hareketi ciddi bir zayıflığı yaşıyor.
Ya niteliksel anlamda? Bu noktadaki zayıflık kadın hareketinin niceliksel zayıflığından çok daha boyutlu. Hatta denilebilir ki, kadının yaşama, siyasete, sanata, bilime ve çeşitli toplumsal faaliyetlere niteliksel katılımı üzerinde durulmuyor bile. Bu konuda hiç tartışılmıyor değil. Ama tartışmalar, dar alanlarda ve teorik zeminlerde kalıyor. Pratiğin kulvarına taşmıyor. Oysa bu ne kadar da gerekli! Çünkü, erkeğin rengini taşıyan binlerce yıllık egemenlik mirası, toplumsal yaşamın her hücresinde, günden güne derinleşerek ve güçlenerek sistemi besliyor. Erkek egemenlik, bu sistemi besleyen en eski ve en köklü anlayış olarak mutlaka sorgulanmayı ve aşılmayı gerektiriyor.
ERKEK EGEMENLİĞİ ÇOK BOYUTLU SORGULAMA
İçinde bulunduğumuz aşamada, bu boyutun yakalanması daha büyük bir aciliyet taşıyor. Çünkü köleliği son derece incelterek derinleştiren yeni dünya düzenine karşı, kaba bir özgürlük mücadelesinin etkili olması artık imkansız. Özgürlüğü, her zamankinden daha derin ele alarak geliştirmezsek bu sistemi yıkmamız mümkün değil. Yaşamımızı boğup güdükleştiren, çelişkilerin özgün yanlarını göremeyen, toplumsal dinamikleri bir bütün olarak çözümleyemeyen, dolayısıyla determinist beklentilerle gelişen, tek boyutlu devrim mücadelesi, çok boyutlu sömürü ağını parçalayamaz. Mutlu ve anlamlı bir yaşama ulaşmak için, insan-insan ve insan-doğa arasındaki karmaşık ve olağanüstü zengin ilişkileri çözümlemek zorundayız. Binlerce yılın biriktirdiği, kangrenleşmiş sorunları yeniden ele alırsak, çağımızın sınırları dışına taşarak insanlığın bütünlüklü tarihini kucaklarsak, bu perspektifle tüm insanlığın ortak sorunlarını anlayan ve yaşamı da içine alan devrim projeleri geliştirirsek, insanlığın mahkum edildiği kıskacı kırabilir, yaşlı ve yorgun dünyamızın üzerine çöken çağdaş kasveti parçalayabiliriz. Derinleşerek, zirvelerde güçlenen iktidarı temelinden sarsabiliriz.
Erkek egemenliği çok boyutlu olarak sorgulamak, özgürlük tutkunu olan herkese düşüyor ama bu mücadelenin öncülüğünü erkeklerin yapması zor. Tabii onların da özgürlük sorunu var. En temel sosyal ilişki olan kadın-erkek ilişkisinde egemen durumdalar ama kendi yarattıkları egemenlik sistemi onları da köleleştirmiş. Bu köleleşme durumundan rahatsızlar ve buna karşı mücadele ediyorlar. Ama göremiyorlar ki, kadın karşısındaki egemenlikten kurtulmadan özgürlüğe asla ulaşamazlar. Çünkü bu egemenlik ilişkisi tüm toplumsal ve siyasal egemenlik-kölelik ilişkilerini besliyor, onları yeniden üretiyor. Eğer kadın ile erkek ilişkilerinde bir özgürlük devrimi gerçekleşirse, iktidarın hücre yapısı parçalanır, toplumsal sistem en temelden sarsılır. Bunu göremiyorlar. Görseler bile binlerce yıllık tarih içinde oluşmuş anlayışlardan, geleneklerden, önyargılardan, alışkanlıklardan kurtulamıyorlar. Kısacası, küçük iktidarlarından vazgeçemedikleri için büyük iktidarların kölesi oluyorlar. Onlara karşı kılıç sallarken, iktidarı yeniden üretiyorlar. İktidara geldiklerinde bile bu sistemde özgürlüğü geliştiremiyorlar, çünkü cins çelişkisi bir kanser hücresi gibi hemen yayılıyor ve tüm toplumsal ilişkilere kendi yapısını veriyor... Diğer yandan, kendi kurdukları sistem, erkeklerin o kadar içlerine işlemiş, yarattıkları yaşamla o kadar bütünleşmişler ki, böylesi bir öncülük onların kendi kendileriyle savaşmaları anlamına geliyor. Burada ister istemez binlerce yıllık alışkanlıklar, refleks haline gelmiş tutum ve davranışlar, katılaşmış düşünsel kalıplar devreye giriyor.
NASIL OLACAK?
Ya kadın? Öyle görünüyor ki, erkek egemenlikli sisteme karşı yürütülecek mücadelenin öncüsü kadın olacak.
Pekiyi, bunu nasıl yapacak? Bunun için kadının iradeleşmesi önemli. Ama erkek egemenliğin parçalanması için başka şeyler de gerekli.
Kadın, binlerce yıl uzak kaldığı, katılmadığı, dışlandığı bu erkek egemenlikli dünyada yaşıyor. Nereye götürdüğünü hiç bilemeden tarihi hep sırtında taşıyan, her şey için saçını süpürge etmesine rağmen beyni ve yüreği prangalı kalan, kendi emeğine, topluma ve kendi varlığı na yabancılaşmanın en boyutlusunu yaşayan kadın, yıkık bir uygarlık gibi. Üzerine binalar inşa edilmiş, iradesini kaybettiği için egemen sistemin ölçülerinde yeniden restore edilmiş.
Bu restorasyon içinde yeni yaşam kurulamaz. Çünkü zemin bozuk. Yanlış kurulmuş bir tarih üzerinde ilerlememiz mümkün değil. Bu binayı kökünden söküp atmadığımızda, kölelik ağacını sadece budamış oluyoruz.
Kadınlar, eski kişilikleriyle, erkeğin karısı olarak, erkek aklıyla ve egemen ölçüleriyle kurulmuş sistemin devşirmesi olarak güçlenseler ne olacak? Kadın bedeniyle erkekliği uygulamış olacaklar. Oysa erkek egemenliğin yıkılması için, kadının, her alanda, bir yandan iradeleşme mücadelesi verirken, diğer yandan erkek egemenlik temelinde inşa edilen yaşamı yıkıp yepyeni ölçülerde yeni bir yaşamı ilmek ilmek dokuması gerekiyor. O halde, kadınlar, sadece erkeklerle kurdukları ilişkileri değil, tüm erkek egemen sistemi değiştirme hedefiyle karşı karşıyalar.
Bu nasıl olacak? Kadınlar, bu hedefi, içinde bulundukları toplumsal, siyasal örgütlenmelere, kurumlara nasıl yansıtacaklar? Erkeklerin kendi egemen ölçüleriyle geliştirdikleri siyasal, hukuki vb. anlayışlara karşı yeni ölçüleri nasıl geliştirecekler? Bu sorulara henüz cevap verilmiş değil. Bu nedenle, kadınlar, içinde bulundukları siyasal, toplumsal yapılarda kendi özgünlüklerini ortaya koymak yerine, erkek egemenlikli geleneğin devşirmesi olmayı kabulleniyorlar. Örneğin, herhangi bir partide bulunan kadın gücü, parti içi mücadele, örgütlenme ve politika geliştirme noktasında kendi özgün tarzını geliştiremiyor. Kadının parti içindeki niceliksel varlığı geleneksel politikaları zorlamıyor. Böylece, egemen erkek anlayışları tüm dışlayıcılığıyla, anti demokratikliğiye ve de soğukluğuyla siyasetin dili olmaya devam ediyor.
TIKANAN SİYASETTE KADIN
Bin yıllardır devam eden bu siyaset yapma tarzı, özellikle son dönemlerde tıkanmış durumdadır. Bu tıkanıklık çeşitli biçimlerde aşılmaya çalışılıyor. Ama bu konuda en derinlikli çıkışı yapabilecek olan yine kadındır. Kadın eksenli yeni bir siyaset anlayışı, güç ve iktidar ölçülerini temel alan, toplumla yabancılaşan ve son derece pragmatist olan erkek egemen siyasete köklü bir alternatif olabilir. Ancak felsefesiz bir hareket kendi özgünlüğünü ortaya koyamaz. Belli sorunlar temelinde örgütlenme geliştirse de, sistemi ve ilişkileri dönüştüremez. O halde, bunun için siyasal tarihle ve bu tarih içinde oluşan siyaset felsefesiyle bütünlüklü olarak hesaplaşmak ve yeni ölçülerde bir siyaset felsefesi geliştirmek gerekiyor. Bu felsefe temelinde yeni bir siyaset gelişmelidir.
Sadece siyaset değil. Yukarıda da belirtildiği gibi, köklü bir toplumsal dönüşüm için, dil dahil, tüm toplumsal kurumlarla köklü bir hesaplaşma zorunludur. Tüm insanların, örgütlerin, toplumsal kurumların, bilimin, dilin, sanatın, hatta mimarinin şu saçma sapan erkeklikten kurtulmaya hava ve su kadar ihtiyacı var.
Özellikle de doğanın. Doğa erkekleşen insanın tecavüzünden kurtulmayı, kadınlaşan insanla yeniden dost olmayı özlüyor...
- Ayrıntılar
- Zeki Yavuz
- Sayı 7 (Nisan 2001)
“Bırakın tembellik edelim her şeyde, bir sevmek ve içmek, bir de tembel olmak dışında.” — Lessing (P. Lafargue’ın "Tembellik Hakkı"ndan, 1883.)
Yıllardır uzatılan bayram tatillerinde bir yaygara koparılır durur. Son seferinde sistemin ağır ekonomik ve politik krizinden sıra gelmedi. Yoksa sanayici, iş adamları, medya, kısaca sermaye gene Türkiye’nin tatil cenneti olduğundan, şu kadar trilyonluk üretim kaybından, iş disiplinin bozulduğundan, zaman hovardalığından dem vururdu.1Çalışanlar ise günlük yaşamlarında taşeronlaştırma, sendikasızlaştırma, kitlesel işsizlikle yaratılan baskı altındaki uzun ve yoğun çalışma saatlerinden sonra bu tatilleri dörtgözle bekliyorlar.
Halbuki üç-beş günlük tatil için tartışmaya değer mi? "Bilgi çağı"nda değil miyiz? 1980’lerde bilgisayarların hızla yaygınlaşmasıyla, "insansız fabrika" hayalleri kuruluyor ve "gelecekbilimciler" ileride boş zamanın toplumun ana sorunu olacağını söylüyorlardı. Bugün özellikle Batı ülkelerinde ileri teknolojiler üretim, dağıtım, tüketim süreçlerinin her aşamasına, yaşamın her alanına girdi. Girdi de, çalışma koşulları ne hale geldi, bir bakalım:
Yıllık çalışma süresi, ILO verilerine2göre,
• Uzak Asya’da 2200-2500 (G. Kore 1996: 2467 saat);
• ABD/Japonya/Avustralya/Latin Amerika’da 1800-2000 (ABD 1997: 1966, Japonya 1995: 1889, ve Türkiye, bu arada, 1996: 1876 saat);
• Kanada/İngiltere 1700-1800 (İngiltere 1997: 1731 saat);
• Batı Avrupa 1400-1700 saat (Fransa 1997: 1656, Almanya 1996: 1560, Norveç: 1997 1399 saat) arasında.
1980’den beri çalışma süresi, ABD’de (%4,4) artmış, Japonya (%10,9) ve Kanada, G. Kore ve Batı Avrupa’nın genelinde (Fransa %8,5, B. Almanya %10,5) azalmış, İngiltere, Avustralya, Latin Amerika ve Asya’da önemli bir değişiklik olmamış.
Çalışma süresine paralel en önemli unsur emek verimliliği. ILO verilerine göre aynı dönemde verimlilik,
• Uzak Asya’da %60-150 (1997: G. Kore %146, 1995: Hindistan %64);
• Avustralya ve Batı Avrupa’da %30-40 (İngiltere %33, B. Almanya %31, Fransa %30);
• ABD/Kanada’da %20 (ABD 1997: %22);
• Latin Amerika’da çok az (Şili ve Kolombiya hariç: 1997’de %26 ve %28) artmış3.
Karşılaştırmada çalışan başına katma değer alındığında, Uzak Asya ve Avrupa’nın arayı kapatmasına karşın ABD başı çekiyor (ör. 1990-1996 arası ABD 45.377 $’dan 49.150 $’a çıkarken, Kore 21.243 $’dan 28.166 $’a çıkmış).
Çalışma koşullarının başka birçok yönü var: İşsizlik, ILO incelemesindeki ülkelerin yarısında %7’den fazla. Amerikan istatistiklerine göre Japonya, Almanya, İtalya’da işsizlik arttı, ABD’de son on yıldaki bir miktar düşüş, çok yaygın olan kısa süreli işlerle de açıklanabiliyor. 1980 sonrası büyümede savaş sonrası yılların yatırım dalgası görülmedi. Ücretlere gelince, özellikle neo-liberalizmin yoğun uygulandığı ülkelerde, ör. ABD’de reel ücretler son 20 yılda artmadı. Rekabet adına ücretlere büyük baskı uygulanıyor. Çevre ülkelerde, Uzak Asya’da, Latin Amerika’da, Türkiye’deki gibi krizler sonucu işsizlik ve reel gelir kayıpları had safhada. Liste uzatılabilir: çocuk işçilerin durumu, "sweatshop"larda kaçak ve ucuz işçi çalıştırma, kadınlara daha düşük ücret ödenmesi, Batı ülkelerinde dahi işçi semtlerinde hortlayan salgın hastalıklar (ör. tüberküloz), sosyal hakların kısılması, vb...
Ama burada asıl ele aldığımız, çalışma süresi ve yoğunluğu. Bilgi ve iletişim teknolojilerinin geliştirilmesi ve uygulanmasında (Finlandiya gibi bir-iki istisna dışında) en ileri ülke ABD değil miydi? Amerikan Kongresinin 1938’de haftada 40 saatlik çalışmayı yasalaştırmasına karşın bugün erkekler haftada 49, kadınlar 42 saat çalışıyor (kimi meslek gruplarında –ör. uzmanlarda– bu ortalama hayli aşılıyor, rutin olarak günde 12-14 saat çalışanlar hiç de az değil). Karı-koca çalışan bir aile 1980’e göre yılda 500 saat fazla emek harcıyor. İş stresi nedeniyle devamsızlık son beş yılda üç misli arttı. Tahminler Amerikan işçilerinin yarısının stresten, tükenmişlikten şikayet ettiğini söylüyor. Çalışanların aileleriyle, çocuklarıyla ilişkileri kopuyor. Bir araştı rmaya göre Amerikalıların %64’ü daha az çalışmak istiyor (1992’de %47).
İşte Marx’ın Grundrisse’deki (s. 301) "Zenginlik kişiye kalan zamandır, başka birşey değil" alıntısını hatırlamanın tam yeri. Marx, Engels’e danışarak Kapital’in ilk cildinde emek-değer teorisini anlatırken 1850’lerdeki sömürü oranını %100 olarak ortaya koymuştu: işçi 6 saat kendine, 6 saat işverene çalışıyordu. "Tembellik Hakkı"nın yazarı, Marx’ın damadı Lafargue, 1880’lerde daha da ileri gidiyor, zorunlu zamana (işçinin yevmiyesini yeniden üretmesi, temel gereksinimlerini karşılaması için gereken zaman) 3 saat diyor. Sovyet ekonomisti Varga’nın 1950’lerdeki hesabına göre, ABD imalat sanayii için sömürü oranı, 1899’da %128’den 1958’de %192’ye kadar çıkıyor (ki ticaret sermayesinin el koyduğu artı-değer hesaba kat lmadığından bu sayıları alt sınır olarak görüyor). Bu da örneğin 8 saatlik iş gününde yaklaşık 2,5 saat zorunlu zaman demek. Varga, sömürü oranının kriz yıllarında düştüğü, refah yıllarında yükseldiğine de değiniyor ve bunu doğrudan üretime katılmayan personelin kriz dönemlerinde oransal olarak artmasıyla açıklıyor.
Özellikle 1960’lardan bu yana ulaşım, haberleşme, otomasyon, bilgisayarlaşma, vb. teknolojik ilerlemelerin imalat ya da hizmet sektöründe zorunlu zamanı daha da kısalttığı muhakkaktır. ABD’de bu göreli sömürünün yanısıra, iş süresinin 1980’lerde uzamasıyla mutlak sömürü de artmıştır. Sendikal mücadeleyle iş süresinin kısaltıldığı Avrupa’da4ise kâr oranını koruma çabalarında verimlilik artışları rol oynamaktadır. Kapitalizmin doğasındaki çelişkiye, sömürü oranının artmasıyla "kâr oranının düşme eğilimi" tartışmasına pek girmeden, gerek "yeni ekonomi"nin, gerekse küreselleşmenin beklenileni vermekten çok uzak kaldığı, bilgisayar ve iletişim teknolojilerinde hızla doyuma ulaşıldığı, son aylarda Nasdaq hisselerinin hızlı düşüşü, Batı ekonomilerinin "yeni" durgunluk dönemi gözlemiyle söylenebilir.
Sonuç olarak, çalışanlar açısından bakılınca durum nedir? Türkiye’yi ele alırsak, bir yanda her türlü ağır toplumsal sonuçlarıyla (suç oranları, intiharlar, hastalıklar, vb.) işsiz yığınlar, öbür yanda uzun ve yoğun çalışma süreleriyle, ödenmeyen fazla mesailerle, ağır koşullarda sermayenin (ünlü bir sosyal demokratın deyişiyle) "limon gibi" sıktığı, ve yeni kriz ortamında kâr oranının düşmesiyle daha da sıkacağı belli olan "şanslı" çalışanlar. Çalışanlara bakarsak, iş süresi dışındaki "boş zaman" bile hiç de boş değildir. Bu süre aslında, aynen bir torna tezgahındaki üretim zamanının yanısıra üretim maliyetlerinde hesap edilen, tezgaha işi getirme, bağlama ve bakım gibi bir "yan zaman"dır. "Boş zaman", yollarda, dinlenme, uyuma ve beslenmede geçmektedir. Bu da üretim için çalışanın kendini yenileme süresinden başka bir şey değildir. Hatta televizyon başında geçirilen iş dışı süreyi, sermayenin geniş kitleleri pazarlama, reklam sürecine katması olarak değerlendirenler de vardır.
Bugün üretici güçlerin gelişkinliği iş süresinin radikal biçimde azaltılmasına pekala elvermektedir. Ülkelere göre farklılıklar olabilir, ama Türkiye’de solun dile getirdiği (ör. ÖDP, Maya Yayınları) tam ücretli, 30-35 saatlik iş haftası kampanyaları kısa vadede sermayenin "daha az tatil", "daha çok çalışmak" (Sabancı), "sendikaların verimliliği de düşünmeleri" (işveren sendikaları), vb. gibi konularda kurmaya çalıştığı hegemonyayı kırabilir. Son kriz döneminde sürekli "yapısal değişim"den söz ediliyor, Doğrudur, "yapısal değişim" gereklidir. İnsanlık için asıl gelişme, "zorunlu zamanın" çalışma süresine eşit olacağı bir toplumda olacak, işte o zaman gerçek "boş zaman" ortaya çıkacak, insanlar kendilerini gerçekleştirmeye, sanata, spora, felsefeye, bilime zaman harcayacaklar, özgürleşeceklerdir. Aristoteles’in dediği gibi, "İnsanlar temel gereksinimleri giderildiğinde felsefe yapmaya başlayabilirler". İşte o zaman dünya belki de şimdiye dek görülmemiş bir gelişimi görecektir. Ama bu, hiç şüphesiz günümüzdeki "instrumentum vocalis"in5tatiline, boş zamanına sahip çıkmasına bağlıdır.
1) Aslında resmi tatilin kimi yıllarda hükümet kararıyla üç-beş gün uzaması edinilmiş bir hak değil ve yasal 13,5 günle Türkiye bu konuda ortalarda yer alıyor. Üstelik bu günler özel sektörde, küçük işyerlerinde, "kayıt dışı" alanda ya tatil olmuyor, ya da izinden kesiliyor. Yıllık ücretli izinlere bakılınca da özel sektörde 12 günle başlayan izinlerle, Avrupa’daki uygulamanın çok gerisinde (ör. Fransa, İspanya, Almanya 30, İrlanda 28, Portekiz, Belçika 24 gün kadar). Diğer izinlerde de (ör. doğum izni) durum aynı. Elbette Avrupa’daki şartlar kararlı mücadelenin sonucu (ör. 1998’de Danimarka’da altıncı hafta izin için yarım milyon, 2000’de Norveç’de ek bir hafta için 86 bin çalışan GREV YAPTI).
2) Key Indicators of Labour Market, ILO (Uluslararası Çalışma Örgütü), Cenevre, Eylül 1999.
3) Türkiye için sağlıklı veri bulmak kolay değil. Bir OECD çalışması 1985-91 arasında %40 verimlilik artışı bulmuş. Öte yandan son yıllarda genç işgücünün eğitim durumu ve yatırımlardaki yavaşlama düşünülürse büyük bir verimlilik artışı olmadığı da düşünülebilir.
4) Haftada 35 saatlik çalışmaya öncülük eden Alman IG Metall sendikası Ekim 1999’daki kongresinde tam ücret ve personelle sürenin haftada 30-32 saate indirilmesini (yıllık 1400 saat) ve çalışmanın 60 yaşla sınırlanmasını savundu. Fransız hükümeti, Şubat 2000’den yasal olarak 35 saat uygulamasına geçti, Ocak 2002’de de 20’den çok çalışanı olan büyük işyerlerinde 35 saate geçiyor.
5) Eski Roma’da kölelere verilen ad: sesli alet.
- Ayrıntılar
- Oğuz Oyan
- Sayı 7 (Nisan 2001)
Türkiye’de istihdam verilerinin hesaplanma tarzı ve işsizlik göstergelerinin güvenilirliği konusunda her zaman kuşkular olmuştur. Bunun anlamsız olmadığını düşünmek için nedenler vardır. Bununla birlikte, mevcut veriler belirli eğilimlerin altını çizmek bakımından önemli sayılabilir. Özellikle de 1999’da yaşanan ciddi ekonomik küçülmenin olumsuz istihdam etkilerini görmek için 1999 yılı ile 2000 yılının karşılaştırılması anlamlı olabilir. Bu arada, 2001’de tekrarlanması kesinleşmiş görünen yeni bir ekonomik küçülmenin, uygulanan istikrar ve yapısal uyum programlarının olumsuz etkileriyle güçlenmiş olarak, hangi istihdam gelişmelerine yol açabileceğ i üzerine de bazı ipuçları elde edilebilir.
Devlet İstatistik Enstitüsü’nün (DİE), 1999 sonuna kadar her yılın ilkbahar ve sonbahar dönemlerinde, 2000 yılından itibaren ise her çeyrek yılı kavrayacak şekilde yılda dört kez gerçekleştirdiği Hanehalkı İşgücü Anketleri temelinde açıkladığı istatiksel verileri yorumlarken, bunlara ilişkin kavramlarla ilgili bazı ön açıklamalar da yararlı olacaktır.
İstihdam verilerini belirleyen en geniş çerçeve, her yaştan insanı coğrafi sınırlarımız içinde kavrayan nüfus büyüklüğüdür. 2000 yılı sonbaharı itibariyle bu büyüklük 64 milyondur.
Bunun hemen altındaki çerçeve ise toplam çalışabilir nüfus veya çalışma çağındaki nüfus kavramıyla tanımlanmaktadır. Burada çalışabilir yaştaki nüfus içerilmektedir. Bu kavram içinde işgücüne katılanlar ile işgücüne dahil olmayanlar birlikte içerilmektedir (Çalışma çağındaki nüfus = işgücü + işgücüne dahi olmayanlar). 1999 yılı sonuna kadar çalışabilir yaşın alt sınırı 12 olarak alınmaktaydı. Ancak 8 yıllık zorunlu eğitim uygulamasına geçişten sonra bu alt sınırın yükseltilmesi gereği doğdu. Nitekim 2000 yılı birinci dönem istihdam verilerinden itibaren bu sınır 15 yaş ve daha yukarı yaştaki nüfus olarak alınmıştır. Bunun ilk etkisi, toplam çalışabilir nüfusun Ekim 1999 için 47 milyon 973 bin düzeyinden Nisan 2000’de 44 milyon 409 bine, 2000’in sonunda ise 45 milyon 117 bine gerilemesi olmuştur. (Mevsimlik değişmeleri dikkate alabilmek için Ekim 1999 ile 2000 sonu verilerinin karşılaştırılması daha anlamlı olacaktır.) Kuşkusuz bu kadar önemli bir gerilemenin 12 ay içinde ortaya çıkmadığı, bunun hesabi bir nitelik taşıdığı açıktır. Ne var ki, geçmiş dönemlerle yapılabilecek karşılaştırmalar bundan etkilendiği gibi, aşağıda değinebileceğimiz işgücüne katılma oranı gibi kavramlarda da önemli çarpılmalar ortaya çıkmaktadır.
İŞGÜCÜNE KATILIM
Çalışma çağındaki nüfusun tümü işgücüne katılmamaktadır. Bunların bir bölümü eğitimini sürdürmekte, önemli bir bölümü ev kadını olmak dışında bir iktisadi etkinliğe katılmamakta, bir bölümü çalışmamayı tercih etmekte (yani iş aramamakta), bir bölümü çeşitli nedenlerle çalışamaz durumda bulunmaktadır. Kısacası, işgücü kavramı, istihdam edilenler ile işsiz sayısının toplamından oluşmaktadır. Doğal olarak, işgücü, çalışma çağındaki nüfusun bir alt çemberidir.
İşgücünün, çalışma çağındaki, yani 15 yaşın üzerindeki nüfus içindeki payı bize işgücüne katılma oranını vermektedir. Gelişmiş ülkelerde bu oran yüzde 70’ler dolayındadır. Türkiye’de ise hem bu oranın çok altındadır, hem de yıldan yıla gerilemektedir. Bu oran, 12 yaş üstünü çalışabilir nüfus olarak aldığımızda 1999’da yüzde 50’nin altına (Ekim 1999’da yüzde 48.7’ye) gerilemiş bulunmaktaydı. 15 yaş üstünü çalışabilir nüfus olarak aldığımızda ise, 1999 Nisanında yüzde 53,8 olan oranın 2000 Nisanında yüzde 46,7’ye, 2000’in son çeyreğinde yüzde 47,8’e gerilediği görülebilmektedir. Miktar olarak ise, 23,5 milyondan 20,7 milyona gerilemektedir.
Hangi yaş grubundan bakarsak bakalım, önümüzde çok önemli bir olgu vardır: Çalışma çağındaki nüfusumuzun yarısından azı çalışıyor (toplam istihdam) veya çalışmayı arzu ediyor (işsizler) durumdadır! Çalışabilir yaştaki nüfusun yarısından fazlasının çalışmaya istekli olmaması, kalkınma ve gelişmiş ülkelere yetişme sorunsalı olan bir ülke açısından kuşkusuz kaygı verici bir durumdur.
Peki işgücüne katılma oranının bizde kararlı bir biçimde gerilemesine yol açan nedenler nedir? DİE bunun en önemli nedenini, kırsal nüfus ile kentsel nüfusun farklı istihdam davranışlarıyla açıklamaktadır. Kırsal nüfus içinde kadın nüfus ücretsiz aile işçisi kategorisi içinde kalarak çalışma yönünde daha aktif olurken, kentlere göç sonrasında ev kadını rolünü benimseyerek pasifleşmektedir. Nitekim, işgücüne katılma oranı kadınlarda daha hızlı gerilemektedir. Nisan 2000’de kadınlarda işgücüne katılma oranı yüzde 23,7 iken, erkeklerde 69,8’dir. Bunu destekleyen bir başka gösterge, kent ve kırda işgücüne katılma oranları arası ndaki önemli farktır: Bu oran 2000’in son çeyreğinde, kentte yüzde 43,2 iken kırda yüzde 55,4 olarak saptanmaktadır.
Belirli kırılmalarla da olsa sürekliliğini koruyan kırsal göç olgusunu dikkate alan DİE, işgücüne katılma oranlarını sürekli aşağıya doğru revize etmektedir. Ancak bu, bir anlamda, işsizlik oranlarının da "makul" sınırlar içinde gösterilmesini garanti etmektedir. Çünkü, toplam istihdamın yıllardır 19-21 milyon sınırları içinde kaldığı, buna karşılık çalışma çağındaki nüfusun kararlı bir biçimde arttığı bir ülkede işsiz sayısı ve oranının pek fazla değişmemesini sağlamanın en garantili yolu, işgücüne katılma oranının düşürülmesidir. Bir başka deyişle, emek arzındaki daralma hızının nüfus artışından daha hızlı olduğu varsayımının yapılmasıdır.
EKSİK İSTİHDAM
Kırsal göçün kadın nüfus açısından emek arzını daraltıcı hiçbir rol oynamayacağını söylemek istemiyoruz. Ancak, kırsal alanda ücretsiz aile işçisi konumunda olan kadınların önemli bir bölümünün, sanayi veya hizmetler sektöründe uygun nitelikte ücretli emek talebi olduğu koşullarda işgücüne katılmamakta direneceklerini sanmadığımızı söylemek istiyoruz. Türkiye’de sanayi sektörünün gelişmiş ülkelerdeki tarihsel oranlara ulaşmadan üretim ve istihdamdaki göreli öneminin azalmaya başladığı, yani sanayinin istihdam yaratma yeteneğinin negatife döndüğü bir konjonktürde olayı sadece emek arzı cephesinden değil, emek talebi yönünden de ele almakta yarar vardır.
DİE verilerinin istihdam içinde gösterdiği ama tanım gereği işsiz kavramına da yakın olan bir kategori de eksik istihdamdır. İşgücü anketinin yapıldığı hafta içinde çalışıyor gözükmekle birlikte 40 saatten az çalışma imkanı bulan, veya işinden memnun olmayıp iş değiştirmek istediğini ya da ikinci bir iş aradığını beyan edenleri kapsayan bu kategorinin işgücü içindeki payı 1999 ile 2000 Nisan dönemleri itibariyle sırasıyla yüzde 7,5 ve yüzde 9,1’dir. Buna karşılık, 2000 yılının son çeyreği itibariyle, ekonomik büyümenin etkisiyle bu kategorinin işgücüne oranı yüzde 6,0’a gerilemiştir. İçinde bulunduğumuz yılda ise, ekonomik küçülme nedeniyle bu oranın yeniden yukarı doğru tırmanması beklenmelidir.
Bu kategorideki gelişmelere koşut olarak, 1999 ile 2000 yılının ilk çeyreğinde işsizlik oranı da yüzde 7,3’ten yüzde 8,3’e yükselmiş, buna karşılık 12 yaş sınırından 15 sınırına geçilmesi sonucunda işgücü büyüklüğü azaldığı için, mutlak sayılar olarak işsiz sayısı değişmemiş, 1,7 milyon civarında kalmıştır. Ancak, 2000 yılındaki ekonomik canlanmaya bağlı olarak işsizlik oranı 2000 yılı son çeyreğinde yüzde 6,3’e kadar gerilemiş, bu arada 2000’in ilk çeyreğinde 1 milyon 720 bin olan işsiz sayısı da 1 milyon 366 bine inmiştir. Buna rağmen eğitimli gençlerde işsizlik oranı, 2000 yılındaki canlanmaya rağmen fazla gerilememiş ve 2000 sonunda yüzde 22,7 gibi çok yüksek bir düzeyde tutunmaya devam etmiştir. Kentte işsizlik oranının kırdakinin iki katına yakın olduğunu da belirtmek gerekir.
GELECEK PERSPEKTİFİ
Eksik istihdam rakamları istihdama değil de işsiz sayısına eklenirse daha anlamlı işsizlik oranlarına ulaşılacağı düşünülebilir. Bu iki kategorinin toplam işgücüne oranı 2000’in ilk çeyreğinde yüzde 17,4, son çeyreğinde ise yüzde 12,3 olmaktadır. Mutlak rakam olarak ise, iki kategorinin toplamı 2000’in ilk çeyreğinde 3,6 milyon iken (işgücünün yaş kapsamı değiştiği için, bu rakam 1999 ilk çeyreğinden farklı değildir), 2000 yılı sonunda 2,6 milyon kişiyi temsil etmektedir. İki vurgu yapılabilir: Birincisi, bu iki kategorinin toplamının Türkiye’deki işsizlik oranının gerçek durumu bakımından bir minimum olduğunu ileri sürmek fazla bir yanılma payı taşımayacaktır. İkincisi, tarihinin en büyük ekonomik bunalımlarından birini yaşamakta olan Türkiye’de 2001 sonunda işsiz ve eksik istihdam oran ve rakamlarının çok yüksek değerlere ulaşacağını öngörmek abartılı olmayacaktır.
Bugünün bir diğer temel sorusu, yürürlükteki istikrar ve yapısal uyum programlarının kısaca betimlenen ve kısa vade için gelişme tahminleri yapılan bu istihdam yapısına orta ve uzun erimlerde ne gibi etkileri olabileceği doğrultusunda olmalıdır. Önümüzdeki 8. Plan dönemi (2001-2005) açısından bakılırsa, özellikle yapısal "uyarlama" sürecinde tarımsal desteklemenin çok önemli ölçeklerde daraltılmasının etkileriyle, kırsal göçün yeni bir ivmeyle hızlanacağı, bunun da ilk aşamada işgücüne katılma oranını daha da hızlı olarak aşağıya çekici etkiler yapacağı, ancak buna rağmen işsizlik oranının da büyümeye devam edeceği öngürülebilir. Emek arzının (hem nüfus artış hızının yavaşlaması, hem de kırsal göç artışı nedenleriyle) azaldığı bir ortamda işsiz sayısının artışı kuşkusuz iki olumsuzluğun bir arada olması anlamına gelecektir.
Daha uzun dönemde ise, kentlere göç eden kitleler ve yeni nesiller yeni vasışar edinerek özellikle hizmetler sektöründen gelebilecek işgücü talebine uygun bir dönüşüm geçirebileceklerdir. Bu koşullarda işgücüne katılma oranındaki düşüş artık son bularak tersine bir eğilim içine girecek, ancak emek talebi yeterli hızda artmayacağı için bu defa işsizlik oranının çok hızlı büyümesine tanık olunacaktır. Eğitimli işgücünde ve kadın işgücünde işsizlik oranı bugün olduğundan çok daha yüksek noktalara çıkabilecektir.
Her durumda, orta ve uzun vadede istihdam yapımızın alacağı şekiller, Türkiye’ye ekonomik, toplumsal ve siyasal bakımlardan istikralı bir gelecek vaat etmemektedir.
- Ayrıntılar
- Tülay Arın
- Sayı 7 (Nisan 2001)
Kasım 2000 ve Şubat 2001 krizleri ile beraber son haftalarda herkes krizin ve zararlarının sorumlusunu/ sorumlularını ve kurtarıcısını/kurtarıcılarını arıyor. Şu anda kriz yönetilemez durumda. Kriz yönetimi konusunda iki önemli sorun var. Birincisi, krizin türünün tanımlanması. Tanımlama kriz yönetiminin politikalarının yönelimlerini belirleme açısından büyük önem taşıyor. İkincisi ise kriz yönetiminin hangi mekanizmalar aracılığıyla yapılacağı. Burada en önemli soru ulusal ve uluslararası mekanizmaların maliyeti çok büyük olacağı anlaşılan krizi asgari maliyetle atlatmaya yetip yetmeyeceği. Krizin neden çıktığı ile ilgili açıklamalar çok çeşitli: Likidite krizi, döviz krizi, dövize hücum krizi, mali kırılganlık ve güven krizi, ödemeler dengesi ve borç krizi, iktisat politikası paradigması krizi ve başka kriz türü tanımları yapılıp duruyor. Bu tanımlar, sorunları son iki haftada ortaya çıkan olaylardan son iki yüzyıldır yaşanan tarihsel süreci kapsayan çerçevelere kadar uzanan bakış açılarıyla yapılıyor. Bazıları kusuru krizin yanlış tanımlanmasından dolayı yanlış yönetilmesinde buluyor; bazıları ise sadece kötü kriz yönetimini eleştiriyor. Krizin yönetimi ile ilgili değerlendirmeler ve öneriler ise özellikle IMF’nin ve krizden sorumlu olanların kriz tanımının isabetli olup olmadığı üzerinde yoğunlaşıyor. Fakat kriz yönetimi sorunu krizin tanımının doğru yapılması sorununu da aşan güçlükler taşıyor. Bu da doğal; çünkü kriz mevcut işleyişlerin artık çözüm olmadığı, yeni işleyişlerin ise henüz ortaya çıkmadığı, belirginleşmediği durumdur.
Yukarıda belirtilen farklı kriz türlerinin hemen hepsi aynı krizin çeşitli veçhelerini temsil ediyor. Biz bu incelemede Türkiye’deki krizi çok daha kapsamlı bir çerçevede, "devletin mali krizi" olarak ele alacağız ve aşılması hedeflenen mali krizin boyutu üzerine odaklanacağız. Mali krizi iki ögesi açısından değerlendirmeye çalışacağız. Bunlardan birincisi, devletin borç yükü; ikincisi ise 1999 Aralık ayında uygulanmaya başlayan IMF programının niteliği. İlki bütçe açığı ile borçlanma arasında, ikincisi cari işlem açığı ile dış borçlanma arasında fark olmasına ve borçlanmanın bu açıklardan daha büyük olmasına yol açıyor. Bu iki öge büyük önem taşıyor, çünkü IMF programı kamu kesiminin mali krizini hafifleterek enflasyon u dizginleme hedefi taşıyordu. Bu programın uygulanması da, çökmesi de çare olmayı umduğu devletin mali krizini daha da derinleştirdi, çok daha fazla da derinleştirecek.
ULUSLARARASI MALİ LİBERALLEŞME VE DEVLETİN MALİ KRİZİ
Türkiye’de 1980’de başlayan ve 1989’dan beri uygulanan mali liberalleşme ve uluslararası sermaye hareketlerindeki serbestleşme Türkiye’yi dünyanın en çok dışa açık ülkelerinden biri haline getirdi. 1989’dan beri mali serbestleşme kamu açıklarının hızlanarak artmasına, özel kesim fazlalarının da yine hızlanarak artmasına yol açtı. Türkiye liberalleşme dalgası ile 1983’den itibaren vergileri düşürerek kamu kesimi finansmanında borçlanmaya ve bütçeden koparılmış çok sayıda bütçe dışı fonlara ağırlık vermeye başladı. Mali serbestleşme ekonomide dolarizasyonla ve faiz hadlerinin yükselmesiyle sonuçlandı; kamu kesimi borçlanma maliyetlerinin ve kamu açıklarının olağanüstü artmasına yol açtı. Bu açıkların bir kısmı özel sektörün dış kredi ile borçlanarak kamu kesimine borç vermesiyle finanse edildi. Bu son derece istikrarsız ve kırılgan denge, döviz kuru ile enflasyon haddi arasındaki makasın her türlü parasal manipülasyonla sürdürülmesi zorunluluğunu dayattı. Burada en kritik ve en önemli değişken, döviz kuru istikrarı idi. Bu manipülasyonlar Türkiye’deki parasal kesim ile reel kesim arasındaki ilişkiyi giderek büyüyen boyutlarda kopardı. Devlet harcamaları ile reel devlet hizmetleri arasındaki ilişki hemen tümüyle koptu. Devlet bütçesinin giderek daha büyük kısmı kamu hizmetlerinin finansmanında değil, faiz ödemelerinde kullanıldı. Özel kesim tasarrufları ile yatırımlar arasındaki ilişki de zayıfladı. İlaveten, kuramsal olarak yatırım-tasarruf açığına eşit olması gereken cari işlemler açığının yatırımlarla da doğrudan bir ilişkisi kalmadı. Mali kesim kendi içinde dönmeye başladı. Mali riskler arttıkça faiz hadleri daha da yükseldi ve daha çok kaynağın mali kesimde kullanılmasıyla sonuçlandı. Ama mali akımlarla reel akımların sürekli olarak birbirinden kopması ekonomilerde sonsuza kadar süremez. Çünkü bu mali akımların karşılığı olan faiz, üretim, yatırım, istihdam üzerinden elde edilecek kârlarla finanse edilmek zorundadır. Faizi finanse etmek için gerekli iktisadi artık giderek büyür. Halbuki, bunu karşılayacak iktisadi artık yeteri kadar üretilemez, çünkü artığın giderek büyüyen kısmı üretken olmayan faaliyetlerde kullanılmaktadır. Ekonomide paylaşılacak artık daha da yetersiz kaldıkça, mali kesimin krize girmesi ve aradaki farkın ayıklanması, yani mali sistemin büyük bir çöküntüye uğraması kaçınılmazdır. Mali serbestleşmede ve mali krizde ortaya çıkan yükler kamu kesimine ve ekonominin açıkları kamu kesimi açıkları olarak bütün topluma yüklenmektedir. Bu da ağır devlet borçluluğu olarak ortaya çıkmakta ve devletin mali krizi biçimini almaktadır.
IMF PROGRAMININ ÇÖKÜŞÜ
1994’den beri uluslararası sermaye piyasasıyla bağlantılı önemli krizler yaşanmaktadır. Aslında bu krizler küreselleşen mali sermaye ve sermaye hareketleri ile ekonominin reel kesimi arası ndaki zayıflayan ya da kopan bağların yeniden kurulmaya çalışılmasının kanıtlarıdır. Krize giren ülkelerin hepsinde muazzam döviz kuru, sermaye kaçışı ve borç krizleri yaşandı. Çözüm olarak döviz kurunu istikrara kavuşturma yolları arandı. Döviz çıpası denen şey de böylece en önemli politika aleti haline geldi. 1994’de beri önemli uluslararası mali krizler 1994 Meksika, 1997 Tayland, Endonezya, Güney Kore, 1998 Brezilya ve Rusya, 2000 Arjantin ve Türkiye krizleridir. Bunların her birinde, ülkeler sabit veya çıpaya bağlı döviz kuru rejimi uygulamaktaydı. Para kurulu uygulayan Arjantin hariç, bütün bu ülkelerde döviz kuru rejimi çöktü. Arjantin’de kur rejimi çökmedi ama 33 aydır ciddi bir durgunluk yaşanıyor. Uluslararası sermaye akımlarına açık ülkeler, dar bir aralıkta oynayan çıpaya bağlı döviz kuru rejimini her maliyetle savunmaya hazır değilse bu sistem işlemiyor. Uzun süredir enflasyon yaşayan ve geçmişte çok sayıda istikrar programı girişimi başarı sızlıkla yarıda kalmış bir ülkede, döviz kuru çıpası çöktüğünde, kırılgan para piyasalarında parasal güven tümüyle çöküyor; bu, döviz kurunun çökmesiyle sonuçlanıyor; mali çözülme başlıyor ve enflasyon patlıyor. Kur çıpasının çökmesinin maliyeti parasal istikrarsızlık yaşayan ve kur çıpasını enflasyon çıpası olarak kullanmak isteyen ülkelerde çok daha büyük oluyor.
Türkiye’deki kur çıpası uygulamasında hem cari işlem açıkları dört kat artarak 10 milyar dolara ulaştı, hem de çok büyük boyutlu parasal güven kaybı yaşandığı için faiz hadlerindeki artış çok daha büyük oldu. Dalgalı kur rejimine geçildikten sonra döviz kurunun ne kadar değer yitireceği, enflasyonun ne kadar azacağı ile ilgili beklentilere bağlı. Enflasyon un hızlanması ne kadar yüksek olursa devalüasyon oranı da o kadar yüksek olacak ve yüksek faiz hadlerinin düşmesi o ölçüde uzun zaman alacak. Bu da devalüasyon nedeniyle döviz borçluluğunun yarattığı kayıpların o denli yüksek olmasına yol açacak. Sorunların dış kredi bulunmasıyla (bu ihtiyaç 20-30 milyar dolayında hesaplanıyor) kısa vadede daha az zararla atlatılacağı umuluyor. Bu ek borçların nasıl ödeneceği sorusu şimdilik can havliyle pek sorulmuyor. Ama şu anda Türkiye zaten ağır bir borç batağına saplanmış durumda. Şimdi besbelli ki bu kriz zaten sürdürülemez hale gelen borç sarmalını daha da derinleştirecek ve daha büyük krizlere zemin hazırlayacak. Bu borçluluğa tekrar tekrar yakından bakmanın tam zamanı.
GİZLENEN AMA SÜRDÜRÜLEMEZ BÜTÇE AÇI⁄I VE DEVLET BORCU
Devlet zaten uzun yıllardır ciddi bir mali kriz içinde bulunmaktaydı ve bu kriz giderek derinleşmekteydi. Ama son birkaç aydır ve kriz yönetimi için gereken kaynak büyüklüğü hesaplanmaya çalışılırken, daha önce saklanan bazı bilgiler (eminim henüz tamamı da değil) ortaya çıktıkça, bu mali krizin görünenden çok daha büyük olduğu anlaşıldı. Sayıştay Başkanlığı tarafından Ekim 2000’de kabul edilerek Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne gönderilmesi kararlaştırılan 2000 Yılı Mali Raporu (T. C. Sayıştay Başkanlığı, 2000 Yılı Mali Raporu, Ankara, Ekim 2000.) kamu borçluluğunun bilinenlerden öte ulaştığı düzeyi ve işleyiş biçimini çok çarpıcı biçimde ortaya koyuyordu. Rapora göre, kamu kaynaklarının elde edilmesi ve kullanılması saydamlıktan uzak, gerekli sorumluluk mekanizmaları kurulamamış, mali yapı ağır riskler içeriyor ve sorunlar giderek ağırlaşıyor (sayfa III). Mevcut sorunlar nedeniyle mali yapı kalkınmayı, gelir dağılımını, refahı olumsuz etkilemektedir, kaynak israfına yol açmaktadır ve, özellikle bu kriz bağlamında, ülkenin dışa bağımlılığını arttırmaktadır. Daha sonra açıklayacağımız gibi, ülkenin dışa bağımlılığının artması uluslararası sermaye hareketlerinin etkisiyle ülkeyi başa çıkılamaz istikrarsızlıklarla karşı karşıya bırakmaktadır. Devlet mali krize düşünce bu borçları saklayarak daha çok harcama yapma ve krizi çeşitli yollarla manipüle ederek patlamasını engelleme/erteleme yöntemleri de kullanılmaktadır.
Mevcut bütçe sistemi çok ciddi sorunlar taşımaktadır. Bunlardan birincisi, merkezi hükümetin gelir ve giderlerinin önemli bir kısmının bütçe dışında kalan döner sermayeli işletmeler, fonlar, sosyal tesisler, vakıflar, dernekler, işletmeler ve özel hesaplar gibi kuruluşlara kaydırılmış olmasıdır. Bunlar hacim olarak bütçenin kendisine yakın bir büyüklüktedir. İkinci sorun ise, bütçe çerçevesindeki genel ve katma bütçeli kuruluşların bazı gelir ve giderlerinin gerçekleştirilmelerine rağmen kayıt dışı kalması, bütçede görünmemesi ve gizlenmesidir. Bütçeleştirilmeyen bu tür işlemler daha çok borçlanma ile ilgilidir ve kamu açıklarını olduğundan daha az gösterme ve sorumluluktan kaçma amacıyla yapılmaktadır (sayfa VI). Fakat ödenmesi gereken borç ana paralarını ve faizlerini ödemek zorunluluğu olduğu için, bazısı yasal dayanağa sahip olağandışı bazı yöntemlerle ödenmekte, fakat hangi borçların hangi yöntemlerle finanse edildiğini tam olarak belirlemek mümkün olmamaktadır. Örneğin bazı durumlarda, devlet borçlarının ödenmesi gereken faizleri yerine ya da hükümetin görev zararı borçlarına karşılık olarak alacaklı kuruluşlara tahvil verildiğinde gider kaydı yapılmamaktadır. Böylece, net borçlanma hasılatı bütçe açığından fazla olmaktadır.
Merkezi hükümet çeşitli şekillerde mali yükümlülükler ve riskler üstlenmekte ve üstlendiği risklerin boyutları giderek büyümektedir. Fakat ödeme yükümlüğü getiren garantili borçlar dışındaki mali risk kapsamına giren birçok kefalet ve garanti izlenememekte ve boyutu bilinememektedir (sayfa VII). Bu nedenle, mali yükümlülük getiren işlemlere karar verenler aşırı risk alabilmekte ve bu fonları kullanabilmekte, fakat hesap verme sorumluluğu taşımamaktadır.
Bunun en önemli sonucu, bütçede ödeneği olmayan işlemlerin borçlanma yoluyla bütçe gideri olarak kaydedilmeden finanse edilmesine olanak vermesi ve net borçlanma hasılatının sürekli olarak bütçe açığından fazla çıkmasıdır. 1971 yılından 1999 yılına kadar geçen dönemde bütçe açıklarının toplamı 109 milyar dolar, borçlanma hasılatı toplamı 225 milyar dolar, bütçede gösterilmeden harcanan bütçe uygulamalarının toplam kaynak tutarı 116 milyar dolardır (sayfa 13). Bu tutar bütçenin bütün denetim mekanizmaları dışında ve Meclis’in bilgisi ve iradesi olmadan harcanmıştır. 1999 yılı sonunda resmi rakamlara göre, bu zamana kadar yığılan iç borç stoku 43.5 milyar dolar, kamu dış borç stoku ise 52.5 milyar dolayında, yani toplam 96 milyar dolardır. Bu hesaba göre, sadece kayıtdı şı bütçe harcamalarının tutarı toplam borç stokunun yüzde 121’ine, veya dış borçların yüzde 221’ine, iç borçların ise yüzde 267’sine denk gelmektedir. Yani, bu kadar kayıt dışı harcama yapılmayıp da sadece bütçelerde görünen harcamalar yapılsaydı, değil kamu borcu, borçtan kat kat fazla kamu tasarrufu olacaktı. Bu inanılmaz bir borç batağıdır. Halbuki bütçe dışında hazine hesaplarından yapılabilecek tek harcama borç anaparalarının ödenmesi olabilir.
Sayıştay’ın 1997 Yılı Hazine İşlemleri Raporu, kayıt dışı kalan giderlerin önemlilerini şöyle belirlemektedir: Nakit dışı borçlanma senetlerinin faiz ödemeleri; dış borçlarla finanse edilen giderlerin büyük bir kısmı (ayni krediler ve tahvil komisyonları gibi); hazine tarafından üstlenilerek ödenecek garantili borçlar; yeniden değerleme ile aleyhte oluşan kur farklarına karşılık Merkez Bankası’na verilen tahviller; görev zararları karşılığında KİT’lere verilen borçlar; kamu kuruluşlarının birbirine olan borçlarının tahkimi uygulamaları; savunma borçlarının karşılıkları, vadesi gelen borç faizleri yerine yeni borçlanma senedi verilmesi. Bunlar "mahsup borçlanma", "nakit dışı borçlanma", "yarı mali işlem" gibi adlar altında, yapılması gereken ödeme yerine borç senedi verilerek veya alınması gereken bir borcun mevcut borca karşılık tutulması gibi tek taraflı olarak kaydedilmektedir. Ama borcun nereden kaynaklandığı gösterilmemektedir. Halbuki tarımsal destekleme, otoyol yatırımları, fonlar, teşvik uygulamaları, enerji yatırımları, yap-işlet-devret projeleri, KİT’ler gibi pekçok harcama alanı bu yolla finanse edilmektedir. (sayfa 15-18). Denetim dışı kalan ve nereye yapıldığı bile izlenemeyen bu harcamalar aynı zamanda son yılda ortaya çıkan skandal düzeyinde ve yaygınlığında yolsuzluklar yapı lmasına da çok elverişli bir zemin yaratmaktadır. Bütün bu işlemler Hazine aracılığıyla yürütülmekte, harcamaları karşılayan borçlanmanın limitleri ve koşulları da denetlenememektedir. Bu işlemler bir yandan devletin borç stokunu arttırırken, diğer yandan bütçe açığını olduğundan az göstermektedir, açıkların gerçek boyutunu gizlemektedir. Buna bağlı olarak da bütçe verileri esas alınarak yapılan "faiz dışı fazla" hesapları gerçeği yansıtmamaktadır. Böylece, bütçe açığının finansman kaynakları olarak açıklanan bilgiler borçlanma işlemlerini eksik göstermektedir. Böylece borç stoku öngörülenden çok daha hızlı artmakta, bu borçları döndürebilmek için bulunması gereken kaynaklar can havliyle aranmakta ve inanılmaz faiz maliyetleri ödenmektedir.
BORÇ YÜKÜ
Bütçe açıkları süreklidir, giderek artmaktadır, sürekli olarak hedeflenenin üstünde çıkmaktadır; üstelik, bu görünen açıklar gerçek açıkların ciddi olarak altındadır. Birçok harcama bütçe dışına kaydırılarak yapıldığı için, gerçek açığı kamu kesimi borçlanma gereği rakamları değil, net borçlanma hasılatı bilgileri göstermektedir. Buna paralel olarak, bir kısım faiz ödemeleri de bütçe dışında yapılmakta ve bütçedeki rakamlar faiz ödemelerini olduğundan düşük göstermektedir. Bunun 1996-1999 yılları arasında bütçeden ödenen faizlere oranı yüzde 8-14 mertebesindedir. 1971 yılından 1999’a kadar borç stoku sürekli olarak faiz ödemelerinden daha fazla artmıştır. Faiz ödemeleri tamamen borçlanma yoluyla karşılandığı gibi, başka giderler de borçlanma yoluyla karşılanmıştır. Bu da "faiz dışı fazla" verildiği iddiasının ne denli temelsiz olduğunu göstermektedir.
Devlet borçları ile ilgili veriler aşağıda sunulmaktadır. Bu verilden görüldüğü gibi, 1999 yılı sonunda, kamu borç stoku azaldığı halde, toplam devlet borçlarının gayri safi milli hasılaya (GSMH) oranı zaten yüzde 83’üne ulaşmıştı. Asıl artanlar özellikle 1999 yılında iç ve görünmeyen borçlardı.
Toplam Devlet Borçlarının Gayri Safi Milli Hasılaya (GSMH) Oranı-%

Toplam borçların yüzde 22’si görünmeyen borçlardan oluşuyordu. Görünmeyen borçlar esas olarak Hazine’nin görev zararı yükümlülüklerinden doğan borçlarıdır. 1999’da bu 13 katrilyon dolayında ve GSMH’nın yüzde 15’i büyüklüğündedir. Fakat bu borç sübvansiyonların çokluğundan değil, bu borçlara yer yer yıllık yüzde 300’ü bulan oranlarda faiz yürütülmesindendir (sayfa 127).
Bu muazzam borç yüküne 2000 yılında çok büyük borç yükü riskleri eklendi. Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu’na devredilen bankaların borçları zaten Hazine tarafından üstlenilmişti. Kasım 2000 krizinden sonra Aralık 2000 tarihinde IMF’ye verilen son niyet mektubunda, IMF’den ek rezerv imkanı kullanımının yapısal koşulları arasında "Türk bankalarının mevduat ve kreditörlerine" garanti verilmiştir. Kemal Derviş’in 21 Mart 2001’de açıkladığı "Acil Önlem Paketi"nin bir parçası olarak, Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu (TMSF) kapsamındaki bankalarla ilgili olarak, "TMSF kapsamındaki bankalarla ilgili yapılacak her türlü işlem sırasında, mudilerin ve kreditörlerin alacakları, Aralık 2000 tarihinde Hükümet tarafından ilan edilen garanti kapsamında tam güvence altında olmaya devam edecektir," denmektedir. Bu ifade ile niyet mektubundaki garanti tekrarlanmaktadır. Böylece, Fon’a devredilmiş ve devredilmemiş tüm özel bankaların borçları Hazine garantisi altı na alınmaktadır, yani Hazine tarafından üstlenilmektedir. Bunun pratik anlamı, bankaların pasiflerinin kamulaştırılmış, ama aktiflerin bankalara bırakılmış olmasıdır. Bankalar Birliği’nin verilerine göre, Eylül 2000’de, yani Kasım krizinden önce, bankaların toplam mevduatı, 31,3 katrilyonu yerli para, 33,2 katrilyonu yabancı para cinsinden olmak üzere toplam 65 katrilyon, bankaların toplam borçları 13,2 katrilyon idi. Bunun 9,5 katrilyonu yabancı bankalara idi. Yani, devlet garantisinin toplamı yaklaşık 80 katrilyon idi. Elbette bunun tümü Hazine’nin üstüne yıkılacak değil. Ama bu büyüklük Kasım 2000’de 125 katrilyon olan Türkiye GSMH’sının üçte ikisidir. Hazine zaten bu garantiden bir yıl öncesinde kendi borçlarından dolayı GSMH’nın yaklaşık sekizde yedisi kadar bir yükün altındaydı.
Aşağıdaki tabloda görünen borçlar ekonominin ve toplumun üzerinde muazzam bir istikrarsızlık ve dayanılmaz yükler yaratmaktadır. 1999 sonunda dış borçlar GSMH’nın yüzde 70’ine, iç borçlar ise yüzde 30’una çıkmıştı, yani ülkenin toplam gayri safi milli hasılasına eşitlenmişti. 2000 yılından beri yaşanan krizler, iktisadi daralma, ek borçlanmalar ve yaklaşık yüzde 45 devalüasyondan sonra büyüklüğü dolar cinsinden neredeyse yarı yarıya düşen GSMH dikkate alındığında, toplam borçluluğun GSMH’nın iki katını çoktan aşmış olabileceğini söylemek hiç abartılı değildir. Sorun daha bu boyutlara ulaşmadan önce, 2000 yılında GSMH’nın yüzde 17’si kamu borcunun faizi, ihracat gelirlerinin yüzde 21’i dış borç faizi tarafından zaten yutuluyordu. 1999’da dış borç anapara ve faiz ödemeleri ihracat gelirlerinin yüzde 55’ine ulaşmıştı. Bu yüklerin artış hızı son derece çarpıcıdır. Son beş yıl içinde faiz yükü yüzde 70, dış borç faiz yükü yüzde 62, dış borç servis yükü yüzde 2,6 kat artmıştır. 2000 yılında sadece ihracat geliri değil, bütün döviz gelirlerinin yüzde 41’i dış borç servisine gitmiştir. Bu yükler 2001 yılında büsbütün büyüyecektir.
Türkiye’nin Borç Stoku ($ olarak) ve Borç Ödeme Yükleri (GSMH %’si olarak.)

Bu yükler artarken ekonomide gerçek faaliyetler olan üretim, istihdam, yatırım faaliyetleri bu günlerde gerçek bir depresyon yaşamaktadır. Özellikle faiz gelirlerindeki artış nedeniyle, 1996’da GSMH’nın yüzde 23’ü civarında olan özel tasarruflar 1998 ve 1999’da yüzde 28’e çıkmıştır. Buna karşılık, toplam yatırım oranı 1996’da GSMH’ya göre yüzde 25,1’den 1999’da yüzde 22,4’e düşmüştür. Kamu yatırımları 1996’dan beri GSMH’nın yüzde 1,6-1,7’si dolayına kadar düşmüştür. Yani kamu kesimi artık yatırım faaliyetini neredeyse durdurmuştu, Şubat krizinden sonra tümüyle durdurdu. Özel kesim ise, yüzde 28 tasarruf oranına karşılık yüzde 20,7 kadar yatırım yapmıştır.
Şubat 2001’den itibaren eklenen ve eklenecek ek kriz borçları bu borç yükünü büsbütün derinleştirmektedir. Kriz çözümünün birinci hedefi ekonomiyi ve toplumu bu bataktan boğulmadan çıkarmanın yollarını aramak olmalıdır.
