- Ayrıntılar
- Ömer Bedri Canatan
- Sayı 35 (Kış 2009)
Türkiye’de devlet, hâkim siyaset ve hâkim sınıfsal güçler solun yeniden dirilişinden korkmaktadır. Kavramsal düzeyde dahi solu unutturmak gayreti içindedirler, “Sınıf” sözü ya da sınıfsal çağrışımlar yaratabilecek herhangi bir kavram bir yerde gözüktüğü veya duyulduğunda, dinamit etkisi yaratmaktadır. “Bu da nerden çıktı?” diye sorulmaktadır. Bir yandan liberal söylem değişik araçlarla ortalığa yayılırken, diğer yandan “mavi tulum”un görünür olduğu her eyleme topla, tüfekle, bombayla saldırılması arasındaki çelişkinin başka bir açıklaması yoktur.
Türkiye solu ise, otuz yıllık bir aradan sonra bugün kendi mirası üzerinde diriliş gayreti içindedir. Henüz ilk filizlerini dahi vermemiş olsa bile bu gayret vardır ve giderek görünür hâle gelmektedir. Böyle bir gelişmeye fırsat vermemek için sadece bugünkü sola değil, özellikle solun yakın tarihine, sol siyasi mücadelenin “bugün” ile bağı kurulabildiği anda yeniden ayağa kalkacağı en son halkasına saldırılmaktadır. Saldırı çok boyutludur ve her alandadır. Asker ve polisin sokak ve dağ teröründen söz etmiyoruz. Bu zaten sınıf mücadelesinin doğasında vardır. Burada kastedilen “ideolojik saldırı”dır. Bu saldırı tüm medya araçlarında, günlük basında ve televizyonlarda, okullarda ve kitaplarda, camilerde ve meyhanelerde, her gün her dakika yapılmaktadır.
Türkiye solu büyük tarihsel başarılara imza atmış, her zaman mihenk taşı olabilecek büyük zaferler yaratmış bir sol değildir elbette ama, her zaman bir sonraki adım için ders olacak onurlu yenilgileri olan bir soldur. Türkiye solunun dünya soluna armağan sayılacak büyük yenilgileri de vardır. Alçakgönüllü olmak gerekmeyen iki büyük yenilgisi 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 yenilgileridir. Bu iki yenilgi de “iki kutuplu” dediğimiz dünyada hâkim sınıfların “Türkiye kamp değiştirecek” korkusuyla varını yoğunu ortaya koyarak ve emperyalist sistemin desteğini alarak gerçekleştirdikleri iki büyük saldırı karşısında alınmış iki büyük yenilgidir.
Solun yenilgileri de hâkim kapitalist sınıf için dehşet vericidir. Hatırlanması hiç istenmez. Paris Komünü yenilgiydi, ama hâlâ korkutan bir yenilgidir. Ekim devrimi 70 yıllık bir boğuşmadan sonra alt edilebilmişti, fakat bugün bile hâlâ ölüsüne kurşun sıkılmaktadır. Sola karşı zaferleri bile kapitalist sınıfa kendi ölümünü hatırlattığı için bu böyledir. Taksim Meydanı’na işçinin gölgesi düşmesin diye her yıl estirilen devlet dehşeti başka niçindir?
Türkiye solu ideolojik saldırıya yabancı bir sol değildir. Genç, sivri bir milliyetçi kuşatma altında enternasyonalist bir bilinç ve duyguda direndiği için kendi toprağının toplumsal tarihi içinde “aykırı” ve “yabancı” bir unsurmuş gibi saldırıya uğramıştır. Soğuk Savaş döneminin en yoğun ideolojik saldırıya maruz kalmış solu Amerikan solu ve Türkiye solu olmuştur. Türkiye solcularının mücadelesi, tıpkı Rosenbergler gibi, “vatan haini”, “casus”, “ajan” olmanın göze alındığı bir mücadele olmuştur. Bu nedenle ve bugün bile Türkiye solunun tarihi, legalinden bin kat hacimli illegal bir tarihtir. Ancak bugün maruz kaldığı ideolojik saldırının değişik bir mahiyeti vardır. Gene Soğuk Savaş terimleriyle pompalanan, insan hakları ve demokrasi, Avrupa ve Amerikan rüyası ile ambalajlanmış, soyut özgürlük ve barış çağrılarıyla süslenmiş, emekçi sınıfın evreni dışına çıkarılmış bir saldırıdır bugünkü. Bu saldırıya Türkiye solunun bir kesimi de dahil olmuştur. Kestirme bir terimle bunlara “liberal solcular” deniyor. Bunların çoğu soğuk savaş döneminin Marksist veya Marksizmin etkisi altında kalmış solcularıdır. Oral Çalışlar, “Biz 40-50 kişiyiz, kimseye zararımız dokunmaz,” diyerek Türkiye solunun liberalleşmiş solcularla neyi tartıştığını hiç anlamadığını gösteriyor. Burada önemsenen 40-50 eski Marksist solcu değildir. Önemsenen bunların dahil oldukları ideolojik kamptır. Bu kampın kullandığı ideolojik saldırı araçlarıdır.
Solun yakın siyasal tarihine eleştiri elbette yapıldı, yapılıyor, yapılacaktır. Ama bu yapılırken tarihi tahrif etmemek, gerçekçi ve samimi olmak gerekir. Bu yazımızda, geçmişi tahrif etmeden, yalan söylemeden galiba “liberal solcu” olunamayacağını söyleyeceğiz. Halil Berktay Taraf gazetesinde, 30 Eylül-7 Ekim tarihleri arasında Türkiye solunun yakın tarihini, 1975’lerden başlayarak günümüze getiren bir tefrika yayınladı. Berktay tarihçi ve siyasetçidir. Değerli bilimsel çalışmalara imza atmıştır. İçinde yer aldığı ve bir parçası olduğu siyasi süreci en az hasarla özetleyebilecek durumda olmalıdır. Ama öyle yapmamış. Yeni yetme liberalliği bunu engellemiş. Dünyayı ve olayları doğru açıklama kabiliyetini kaybettiğine inandığı için Berktay, 20 yıl önce “Marksizmin işi bitti” demekteydi. Demek ki bize gerçeği verecek yeni bir düşünce sistemi arıyordu. İşte, 20. yüzyılın Marksist pratiğinin çöktüğü yıllarda daha parlak bir düşünce düzlemine geçmek için Marksizm bitti diyenler, gide gide veya bula bula bugünkü “sol liberalizm”i buldular. Bu yeni yerlerinde ürettiklerine “düşünce” demek bile onlara karşı hayli cömert olmayı gerektiriyor. Düşünce değil, yalan ve tahrifat üretiyorlar.
1975-1980 arası dönemi tanımlarken Berktay tefrikasında şunları yazmış: “Silahlı sağ ve silahlı sol tarafından sıkıştırılan Türkiye, parlamento ile askerî diktatörlük olasılığı arasında bıçak sırtında gidiyor; fırtınalı koşullar asla macera peşinde koşmayan ihtiyatlı bir gerçekçiliği, serinkanlı olmayı, cephe daraltmayı, merkezci ittifaklar aramayı, istikrarın korunmasına odaklanmayı gerektiriyordu. Oysa Ecevit, kendi solundaki TKP’nin ve partisinin TKP’den etkilenen sol kanadının da etkisiyle, Soğuk Savaş koşullarına hiç ama hiç uygun olmayan bir ‘sınıf savaşı’ söylemine kapıldı; ‘duvarın öte tarafına geçmek’ten sözetmeye başladı. Başta TÜSİAD, bütün iş alemini hızla soğuttu ve karşısına aldı. Olağanüstü kaygan bir zeminde, ne yapacağını bilemez haldeki kamuoyu, tekrar soldan sağa doğru yer değiştirmeye başladı.” (Taraf gazetesi, 30 Eylül 2008.)
Burada bize 1977 Haziran seçimlerinden CHP’nin en büyük parti olarak çıkmasından sonraki siyasi süreç anlatılmaktadır. Ama tamamen yanlış ve gerçekliği ters yüz edilerek anlatılmaktadır. Ülkenin en güçlü siyasi partisi olan CHP, en azından demokrasiyi kurtarmak adına AP ile uzlaşmak varken sınıf savaşını tercih ettiği için faşist askerî darbenin gelişine ortamın hazırlanmasından sorumlu tutulmaktadır. Burada anlatılan ülke kesinlikle Türkiye değildir. Berktay’ın keyfince uydurduğu bir ülkedir. Ecevit’in “sınıf” ve “sınıf savaşı” kavramlarıyla siyasi hayatının hiçbir döneminde zerre kadar ilgisi olmadığı gibi, duymaktan nefret ettiği üç kavramdan söz edilecekse ikisi bunlardı. Siyasi anlamda sınıf savaşını benimsemek şöyle dursun, işçi hareketinin meşru ekonomik mücadelesine dahi Ecevit’in tahammülü yoktu. Yayılan ve uzayan, ülke ekonomisini altüst eden grevlerin önünü kesmek için yandaşı olan Türk-İş ile (Halil Tunç) Toplumsal Sözleşme imzalıyor, 1 Mayıs gösterilerini yasaklıyor, Maraş olayı üzerine sıkıyönetim ilan ediyor, askeri solun üzerine sürüyor, arkasından da sola, “Size minnet borcum yok!” diyordu.
Ecevit’in askerî darbe olasılığına karşı, demokrasiyi değilse bile parlamenter sistemi sürdürebilmek için merkezci bir siyasal ittifak aramadığı da doğru değildir. Tam aksine, Ecevit kaybettiği 1979 ara seçiminden sonra, mecbur olmadığı halde hükümetten çekilmiş ve Demirel iktidarının önünü açmıştır ve bu arada vahim gidişata karşı Süleyman Demirel ile uzlaşmak için yoğun bir gayret içine girmiştir. Demirel’e defalarca işbirliği çağrısında bulunmuş, ancak Demirel bu çağrıları duymayarak milliyetçi, dinci, faşist siyasal güçlerin ve TÜSİAD’ın dışardan, Millî Görüşçü MSP ve faşist MHP’nin içerden destekleriyle azınlık hükümeti kurmakta ısrar etmiş, Ecevit ile konuşmaya bile yanaşmamıştı.
Diğer taraftan Demirel’in hem parlamentoda sayısal güç oluşturabilmek, hem de esasen yükselen sola karşı bir sağ siyasal cephe oluşturabilmek için bir bütün olarak sağ siyasal güçleri etrafında toplamaya çalışırken aynı zamanda onların etkisi altına girdiğini söylemek dahi belki çok yanlış olmayabilir. Son tahlilde bu üç sağ parti birbirine yakın ve geçişli bir seçmen tabanına oynadıkları için birbirleriyle yarış ve ittifak hâlindeydiler. Ama Ecevit’in ittifak hesapları yapacağı sol bir parlamenter güç bulunmuyordu. Bundan da bağımsız olarak Ecevit, partisini ve siyasetini kendi soluna, sokak soluna kapatmıştı. Yani CHP, kendi solunun etkisine kapalıydı. TKP, Dev-Yol gibi solun diğer kesimlerine göre nisbeten daha geniş siyasal örgütlerin bağımsız bir ideolojik çizgisi zaten yoktu ve bunların Ecevit’i etkilemesi şöyle dursun, kendileri CHP’nin etkisi altındaydılar. Ecevit bunlara hiç yüz vermediği halde onları kendi seçmen tabanı olarak görüyordu. TKP ve Dev-Yolcular esasen CHP tabanıyla iç içeydiler. Siyasetleri CHP siyasetinin kuyruğundaydı. Ecevit bu sol kesimi kendi doğal seçmeni olarak görmekteydi. Ecevit’i etki altına almaktan söz edilecekse, bağımsız bir sol-sosyalist politikanın olması gerekirdi. Umutların Ecevit’te toplandığı bir sol politikadan Ecevit niçin etkilensindi? Siyasal etkileşimin bir diyalektiği vardı. Türkiye’de bunu da görmüştük. 1965 seçimlerinde, Türkiye İşçi Partisi’nin emekçilere dayalı olmak bakımından bağımsız, “sosyalizan” olmasıyla da sol-Kemalist ideolojiden kısmen bağımsız siyasetinin elde ettiği sandık başarısı Ecevit’i ve genel sekreteri olduğu CHP’yi “ortanın solu”na sürüklemişti! Siyasal tarihe bu yaklaşımla bakılmazsa tarih, “Berktay’dan çocuklara siyasî masallar” olurdu.
Berktay’ın sözünü ettiği CHP içindeki “saylav”lara gelince!..
CHP içinde “sol kanat” denebilecek sayıda ve etkinlikte olmasa bile sol sosyal demokratlar denebilecek 10-12 kadar milletvekili gerçekten de vardı. Bunların yarısı siyasi namus sahibi solcu sayılabilirdi ama parti içinde ve Ecevit üzerinde kayda değer bir etkileri olduğu doğru değildi. Hattâ “iyi niyetli” solculardı belki ama buna rağmen veya belki bu nedenle, daha o zamandan kıdemli bir siyaset bezirgânı olan Kemal Anadol tümünü birden evirip çeviriyordu. Diğer yandan TKP’nin izlediği siyasal hattın CHP ile herhangi bir çelişkisi de yoktu. Hatta TKP, bütün solu ya da solun bütün renklerini düşman ilan edip karşısına almış, hayatın ve siyasetin bütün alanlarında CHP ile işbirliğine girişmişti. CHP, TKP’nin gözünde “millî burjuva” siyasetiydi ve ittifak kurabildiği tek siyasetti. İttifak dedikse, sözün gelişi. Yaptığı, CHP’ye teslimiyetten başka bir şey değildi. TKP’nin bundan daha fazla bir şey olabilmesine, arkasına aldığı SSCB veya SBKP prestiji de yetmiyordu. CHP kuyrukçuluğu yaparak güç kazandığı, siyasal etkisini artırdığı sanılırsa, bu da yanlıştır. Türkiye solunun tümüne karşı Ecevit’in açtığı savaşta onun yanında yer almasına rağmen bağımsız sol bir siyaset gütmediği için, tek etkin olduğu kaynakta, işçi hareketinin mücadele içinde militanlaşmış kesimini oluşturan DİSK’ten de tasfiye edilerek siyasi çöküş sürecine girmişti. Kendini soldan izole etmiş ve milliyetçi faşist, anti-komünist güçlerin yanına geçmiş olan Maocu hareketin içinde olduğu için Berktay görememiş olabilir, 12 Eylül darbesine doğru giden günlerde bütün sol siyasetler, evet aynen böyle, bütün sol siyasetler ve genel olarak sol az çok, iyi kötü güç kazanıp yükselirken TKP gücünü yitirmekte, CHP’ye yönelttiği “Ulusal Demokratik Cephe” çağrılarıyla maruz kaldığı siyasi çöküntüyü durdurmaya çalışmaktaydı.
Ne var ki burada bu kadarcık bir düzeltmeyle yetinemeyiz. Berktay dönemin gerçekliğini çarpıtmakla kalmıyor, anlaşılmaz derecede masallaştırıyor. Şöyle olmuş oluyor: Faşist askerî cuntanın iktidarı gasbedeceği darbe noktasına doğru sürüklenen Türkiye’de bunu “iki kişi” olarak görünen iki kişi yapıyor. Ecevit ve Demirel. Ecevit ve Demirel birer inatçıdırlar. Birbirlerini hiç sevmemektedirler. Anlaşsalar, faşizmin iktidara gelişini engelleyecekler, fakat bunu bir türlü yapmamaktadırlar. Yani Türkiye bu iki lider tarafından altın bir tepsi içinde faşizme ikram edilmiştir, deniyor. Buna da, bir tarihçinin kaleminden çıkmış olsa bile, elbette ki, “tarih” denmiyor! Bu iki kişi olan iki lider kimdirler ki, anlaştıklarında faşizm gelmeyecek? Demek ki burada faşizm tıpkı Berktay gibi düşünmekte ve istemektedir. “İki lider anlaşsın, biz gelmeyelim!” demektedir. Demiştir de. Tamı tamına Berktay gibi, “Anlaşsalar ve birini cumhurbaşkanı seçseler biz darbe yapmayacaktık,” diyerek sorumluluğu ve suçu Ecevit ve Demirel’e yükleyen bizzat Kenan Evren’in kendisidir. Söz konusu olan Türkiye’yi faşizme götüren bir süreç değil, faşizmin iktidara yürüdüğü bir süreçtir. Planlı bir iktidar yürüyüşüdür bu. Faşist askerî darbenin ertesi günü tekelci sermaye sahipleri ve onların sözcülerinin “gülme sırası bize geldi” dediği, ABD başkanına darbe haberinin, “Bizimkiler başardı,” denilerek iletildiği, darbeden iki gün önce cunta üyesi Hava Kuvvetleri Komutanı Tahsin Şahinkaya’nın Amerika’ya gönderilip biçim ve zaman icazetinin alındığı herkes tarafından bilindiği halde Berktay hangi amaçla askerî faşist darbenin TÜSİAD ve ABD tarafından planlandığını saklamaktadır?
Alttan alta ve giderek açıktan, Türkiye’de Amerikancı bir askerî faşist darbenin tezgâhlandığı bir süreçten bahsetmekteyiz. İran’da Humeyni İslam devrimi ve Afganistan’daki komünist Taraki darbesi ve NATO’nun askerî kanadı dışına çıkmış bir Yunanistan’ın varlığı ABD’yi Ortadoğu’da büsbütün etkisiz hale getirdiği için emperyalist yığınak ve tahkimatın yapılacağı ülkelerin başında Türkiye geliyordu. Türkiye’de faşist askerî darbenin tek çıkış yolu olduğu NATO içinde açıkça konuşulur olmuştu. Türkiye’de “merkez siyasi güçler” denilen CHP ve AP ilişkilerini belirleyen ve felce uğratan işte bu plandı.
Tarihçi Berktay, Demirel’i sağ, Ecevit’i sol silahlı güçler teslim aldığı için iki liderin basiretinin bağlandığını yazarken de sorumsuz davranmaktadır. İki büyük merkez partisini teslim veya etkisi altına alacak silahlı sağ ve sol güçler Türkiye’de yoktur. Ülkenin tamamına, sokaklara ve okullara, özellikle büyük kent varoşlarına yayılan silahlı çatışmalar, Maraş, Çorum, Sivas vb. gibi kitlesel katliamlar, Alevi-Sünni çatışmaları hepsi, bütünüyle, devlet içinde mevzilenmiş merkezlerden yönetilen planlı olaylardır. Bu olaylarda valiler, kaymakamlar, polis şefleri, sıkıyönetim olan illerde generaller örgütleyici ve yönlendirici konumdadırlar. MHP ve Ülkü Ocakları bu olaylarda asker ve sivil faşist merkezler tarafından kullanılmıştır. Türkiye’de o dönemde “silahlı sol” gibi bir olgu hiç yoktur. Saldırılardan kendini korumaya çalışan bir sol vardır ve unutmamak gerekir ki Berktay’ın silahlı sağ-sol çatışması dediği olaylarda 5 binden fazla solcu genç, işçi, aydın öldürülmüştür. Sokaktaki çatışmalarda solcular tarafından öldürüldüğünü düşünebileceğimiz MHP’li ülkücü-dinci saldırgan sayısı ise 300-500 arasındadır. Berktay bu arada TKP’yi de silahlı bir örgütmüş gibi göstermektedir. Elbette sayılar bir şey açıklamaz ama en azından bir şeylerin saklanmasını önler. “Silahlı sağ hareket” denilen hareketin devlet kaynaklı bir kontrgerilla faaliyeti olduğu o zaman biliniyordu, sonradan en yetkili ağızlar tarafından da doğrulanmış, daha sonraki Susurluk olayı ile belgelenmiştir. Hattâ Cuntanın başındaki general silahlı sağ denilen şeyin kendi himayeleri altında örgütlenmiş ve darbe ortamını olgunlaştırmak için kullanılmış bir hareket olduğunu itiraf edecektir. Bu gerçeği bildiği için Demirel de, “Askerî darbenin ertesi günü silahlı çatışmalar niye bıçakla kesilir gibi durdu?” diye soracaktır.
Yaşadığımız yakın siyasi tarihimizle Berktay’ın bu tarihi okuması bu kadar farklı olmamak gerekirdi. Ecevit ve Demirel, kendi daha sağlarındaki ve sollarındaki silahlı hareketlerin etkisinde kaldıkları için “merkez”de anlaşamadılar ve 12 Eylül faşist askerî darbesine ortam hazırladılar, parlamenter sistemi kurtaramadılar demek, Uğur Mumcu’nun yaptığını yapmak, parlamenter sistemi sorumlu, faşist askerî darbeyi zorunlu, kaçınılmaz sayarak meşrûlaştırmaktır.
1975-80 dönemine bakan bir tarihçi ve siyasetçi için, siyasetin “Merkez”de kurulamıyor olmasını Demirel ve Ecevit gibi iki siyasetçinin inatçılığından çok daha başka açıklanmaya değer nedenleri olmalıdır. Hadi bunda ABD’nin gizli parmağını göremediniz, asıl, içerinin çıplak sınıf gerçeği ne olacak? Türkiye, Cumhuriyet tarihinin en yaygın ve uzun grevlerini yaşamaktaydı. Kapitalizm (sermaye) kendisi yönünden dehşet verici büyüklükte işgünü kaybına uğramaktaydı. DİSK ve Türk-İş sendikalarının ekonomik mücadelesi TÜSİAD’ı ve diğer patron gruplarını iyice köşeye sıkıştırmıştı. Sınıf temelli keskin bir ekonomik mücadele habire yükselirken sol siyasi mücadele de yükselmekteydi. Grevler giderek siyasi nitelik kazanıyordu. Kooperatifçilik temelinde nisbeten güçlü bir küçük üretici köylü kitlesi görünür bir sınıf haline geldiği gibi, nüfusun yüzde 65’ini oluşturan kırsal kesim salt bu devasa kitlesiyle dahi parlamenter demokrasi üzerinde “oy deposu” olarak önemli bir basınç oluşturuyordu. Bütün bunlar, Demirel’in “70 sente muhtacız” dediği ekonomik ambargo koşullarında gerçekleşiyordu. İstisnasız bütün üniversiteler, yüksek okullar ve hattâ liselerde okuyan milyonlarca öğrenci, yüzbinlerce öğretmen sınıf mücadelelerine aktif olarak katılıyordu. Böyle bir Türkiye’de “merkez siyaset”in somutu ne demekti? Bu ancak Berktay’ın bir fantezisi olabilirdi.
Uzun ve yoğun bir siyasal dönemi özetlemenin güçlüğü anlaşılır bir şeydir ama, bu güçlük “yalan” söylenmeden aşılmalıdır. Diğer hepsi gibi Berktay da bunu başaramıyor. Özal’ın “siyasete dönüşüne 1987 yılında referandumla izin verdiği” Demirel’den söz ediyor. Özal adıyla “liberallik” arasında bir “hissiyat” bağı vardır ama, liberal solcularda bu olmamalı. Siyaset yasağı 1000 kadar siyasetçi üzerindeydi ve siyaset yapması yasak bu siyasetçiler durdukları yerde dahi toplumu Özal rejimi aleyhine fokur fokur kaynatmaktaydılar. Özal büyük bir basınç altındaydı.
Siyaset yasağını kaldırmak istemiyordu. Siyaset yasağı ancak faşist rejimlerde olurdu. Siyasî hakların referanduma sunulduğuna faşist rejimlerde bile rastlanmamıştı. Referandumu kazanacağını umuyordu. Kaybetti ve Türkiye’de –parlamentosu olan bir rejim olmasına rağmen– parlamenter sisteme bu referandumla birlikte geçildi. Özal referandumda “siyasi hakları vermeyin” propagandası yaptı. Bu rezilliği görmemek, üstüne üstlük bunu siyasi yasakları kaldırdı diye yazmak nedir? Dikkatsizlikten de öte bir gaf değil midir?
Neresinden kesilse biçilse, Özal gibi, liberalliğe ve demokratlığa soyutlanması olanaksız bir kişiyi ve siyasetini liberal saydıktan sonra yalan ayıp olmaktan çıkıyor. “6 Kasım 1983 seçimleri diktatörlük için bozgun anlamına geldi, ANAP yüzde 45 oy alıp iktidar oldu.” Berktay böyle yazıyor. Yazılabilir mi? Böyle mi olmuştur! ANAP’ın iktidar, Özal’ın başbakan olması faşist askerî diktatörlüğün bozgunu ve sonu mu olmuştur? Olmamıştır. Hiçbir bakımdan olmamıştır. Birincisi, askerî Cunta esas itibarıyla kendine yüklenmiş görevleri yerine getirmişti. İşçi hareketi fiziken ortadan kaldırılmış, faşist bir siyasal rejimin bürokratik ve hukuki temeli yüzlerce kanun ve kararnameyle ve nihayet rejimin genel çerçevesini kuran bir anayasa ile atılmıştı. Özal, cuntaya karşı değil, onun devamına uygun bir formül olarak ABD tarafından sahneye sürülmüş bir siyasal formülün adamıydı. Seçimlerden önce uzun süre ABD’de “kilo vermesi” için misafir edilmişti. Siyasî partilerin kurulmasına cunta izin verip seçim tarihini açıklayınca, partisini kursun ve seçimlere katılsın diye Ankara’ya gönderilmişti. Buna da güvenilmemiş, arkasından ABD dışişleri bakanı Haig bizzat Ankara’ya gelerek askerî cuntayla görüşmüş, askerleri ABD formülüne (Özal formülüne) ikna etmişti.
Türkiye’nin sol siyasi mücadelesini ve birikimini yazmadan yakın siyasi tarihini yazmak mümkün olmadığı için, sol hakkında yalan, yanlış ve mesnetsiz, üstünkörü yazmak, “bütün”ün anlaşılmasını da engeller, bu nedenle tarih tahrifatçılığı olur. (Devam edecek.)
- Ayrıntılar
- Ömer Bedri Canatan
- Sayı 35 (Kış 2009)
Ragıp Zarakolu Kızılcık dergisinin geçen sayısında “Ermeni Jenositi” başlıklı yazısında Osmanlı Ermeni Olayı’nı, Kendi Kaderini Tayin Hakkını engellemek bakımından insanlık tarihinin en trajik olaylarından biri olarak tanımlıyordu. Gerçekten de öyledir. Ancak konuyu açmak gerekir, çünkü Osmanlı Ermeni Olayı’nın ilginç bir tarihsel diyalektiği vardır. Bu diyalektiği açıkça görmek için hem Kendi Kaderini Tayin Hakkına çok yönlü bakmak, hem de bugüne kadar kullanılmamış veya kullanmaktan kaçınılmış bazı yeni kavramları devreye sokarak konunun karanlığa itilmiş bazı yönlerini bugünkü tartışmaya katmak gerekir. Ermeni Meselesi, milliyetçi Ermeni tarih görüşüyle inkârcı Türk tarih görüşü arasındaki tartışmaya sıkışıp kaldığı için yeterince açıklık kazanamıyor. Osmanlı Ermeni Olayı’nın, gizlendiği için “gizemli” kalmış izini sürmeye “Kendi Kaderini Tayin Hakkı”ndan da başlanabilir. Hattâ bu, Türkleri, tarihin bu dönemine ve bu olaya gözlerini biraz daha açarak bakmaya da cesaretlendirebilir. Çünkü, Osmanlı devlet formatı için değil ama, o dönem, “Türk Milleti” için de, tıpkı Ermeniler ve diğer bazı Osmanlı milletleri gibi, Kendi Kaderini Tayin Hakkını arama ve elde etme dönemidir.
“Kendi Kaderini Tayin Hakkı” ilkesi ABD başkanı Wilson tarafından 1914 yılında açıklandığında, İtilaf Devletleri tarafından kabul görmüş, ama aynı zamanda 1. Dünya Savaşı’nın “felsefesi” ve amacı hâline getirilmişti. Bunun anlamı açıktı. Amaç, düşman Mihver devletler safında yer alan üç imparatorluğun, Alman, Osmanlı ve Avusturya-Macaristan imparatorluklarının ulus-devletlere ayrışmasının yolunu açmaktı. Sebebi, Avrupa kapitalizminin emperyalizm aşamasına evrilmesiyle birlikte sömürgeciliğin temeli olan “toprak meselesi”nin önemini yitirmesi ya da yeni bir hüviyete bürünmesiydi.
Kendi Kaderini Tayin Hakkının parçalaması muhtemel imparatorluklardan biri olan Osmanlı İmparatorluğu’nda o tarihlerde bu ilkenin harekete geçirdiği beş “millet” vardı. Bunlar, Ermeni, Rum, Arap, Kürt ve Türk milletleriydi. Kendi Kaderini Tayin Hakkı ilkesi bunların beşine birden sesleniyordu. İşin ilginç tarafı ve tarihin bu dönemini tam olarak kavramak bakımından anahtar roldeki durum şuydu: Bu beş milletin tek devleti vardı. Bu devlet “Türklerin devleti”ydi. Osmanlı İmparatorluğu devletinin aynı zamanda “Türklerin devleti” olduğu tarihen zaten biliniyordu ve ayrıca 1908’deki devrimde bir kere daha tescil edilmişti. Kendi Kaderini Tayin Hakkı, diğer Osmanlı milletleri gibi “Türklerin devleti”ni yöneten İttihat ve Terakki Partisi’nin de (Jöntürkler) gönlüne yatmıştı. Kendi devletinin ortadan kalkmakta olduğu açıkça görülürken bu devletin sahibi (iktidarı) olan bu parti Kendi Kaderini Tayin Hakkına zorunlu olarak sıcak bakıyordu, çünkü, ya millet olarak devletsiz kalacak, ya da elindekini kendi ulus-devletine dönüştürecekti. Devlet sahibi bir “millet” için devletsiz kalmak, sadece tarihin değil, zaman ve mekânın da dışına düşmek anlamına gelirdi. Talât Paşa, Berliner Tageblatt’ın İstanbul muhabiri Dr. Feldmann’a verdiği bir demeçte, “Bizim tutumumuzu, millî ve tarihi gereklilik belirlemişti,” dediğinde bunu kastetmişti. Nitekim İttihat ve Terakki’nin “kısmen dönüşmüş” devamı olan Kemalist hareket, Kendi Kaderini Tayin Hakkı ilkesi üzerinden yürüyerek ve Kürtleri de ikna ederek, Cumhuriyeti kuracaktı.
1. Dünya savaşından önceki durumda Osmanlı’da siyasetin temel sorusu şuydu: Aynı siyasal coğrafya üzerinde birlikte yaşayan bu beş ayrı Osmanlı milleti, aynı topraklarda beş ayrı ulus-devlet kurup birlikte yaşayabilecekler miydi? Bunu çatışmasız yapabilirler miydi? Beş ayrı Kendi Kaderini Tayin Hakkının aynı mecraya akıtılması barışçıl bir süreçle mümkün olabilir miydi? 1. Dünya savaşı başlarken diğer Osmanlı milletlerinden farkı “devletin sahibi” olmakla sınırlı Türkler açısından sorun bu şekildeydi. Türkler Osmanlı devletinin sahibi oldukları için doğal olarak soruna devlet şuurundan bakıyorlardı. Kendi Kaderini Tayin Hakkı olsun, fakat bu tek biçimde kullanılsın istiyorlardı. Ermeni, Arap, Rum, Kürt milletleri, etnik kimliği ile birlikte burjuva sınıf kimliğini de 1908’de açığa vurmuş olan Türk devletine “iltihak” etmeliydiler. Kendi Kaderini Tayin Hakkı, her millet için aynı zamanda “iltihak” hakkını da içermekteydi. Türklerin bakışı daha baştan tek taraflıydı. Beş milletin tek devleti elinde olduğu için diğer milletlerin kendi devletine “iltihak” etmesini “isteme” hakkı Türklerindi. Ama Türkler “istemekle” yetinmediler, bunu “dayattılar”. 1914-1923 arasında Küçük Asya’nın tarihini bu “dayatma” belirledi.
Türklerin, Kendi Kaderini Tayin Hakkı ilkesinin sadece dayatmacı biçimine veya aynı anlama gelen rızaya dayalı başka biçimlerine ilgi duyması nedensiz değildi. Dönemi ve Ermeni Olayı’nı tam olarak anlamak için bu özel nedeni göz ardı etmemek gerekir. Türklerin amacı Osmanlı kapitalizmini ele geçirmekti. Osmanlının son yüz yılında ticaret önem kazanmış, sermaye birikimi hızlanmıştı. Ermeni ve Rumlar piyasa koşullarında önemli bir sermaye birikimi sağlamışlardı. Türkler de aynı dönemde bir tür sermaye birikimi sağlamış, burjuvalaşmanın yol ve yordamını öğrenmişlerdi. Ama Türkler bunu piyasada değil, sahibi oldukları devlette gerçekleştirmişlerdi. Türklerin burjuvalaşması ile piyasada, serbest ticaret temelinde burjuvalaşma farklı şeylerdi. Bu farkı belirtmek için bilimsel literatüre “görev sömürüsü” veya “devlet sınıfı” gibi kavramların ilavesi zorunlu olacaktı.
Burada eklenmesi gereken bir şey daha var: Piyasada burjuvalaşanlar, Müslüman olmayan (Rum, Ermeni) Osmanlı milletleriydi. Devlette kapitalistleşen Türkler ise Müslümandı. Bu nedenle Osmanlı kapitalizmi için kavga, aynı zamanda bir Müslüman-Hristiyan kavgasına dönüşmekteydi. Demek ki Küçük Asya’nın Avrupa emperyalizmine entegre bir kapitalist kale hâline getirilmesi ile aynı zamanda bir Müslüman kalesi hâline getirilmesi, kaçınılmaz biçimde örtüşecekti. Bu bilinç, İttihat ve Terakki’nin damarına girmişti.
1914’e gelindi. Almanya işe el koydu. Emperyalistler arası ilk cihanşümul savaş başladı. Türkler Almanya’nın itmesiyle kendilerini, hiç istemedikleri bir savaşın içinde buldular. Savaş Almanya’nındı ve bir Avrupa savaşıydı. Osmanlı, Alman savaşının bir unsuruydu. Ermenilerin durumu da savaşın bir parçasıydı. Bu diyalektik ilişki, savaş sırasında Enver Paşa’yı da gölgesine almış Alman subay Humann tarafından kolay ve güzel özetlenecekti: “Türk hükümeti Ermeni meselesini cebren hallederek harbe ve Avrupa’nın işgaline yardımcı oluyor.” (1) Bu nedenle 1. Dünya Savaşı sırasında Küçük Asya’da ne olduysa, bir anlamda ve önemli bir ölçüde Almanya’nın savaşı için ve Almanya’nın elinden oldu. Tarihin bu döneminin üstü zamanın külüyle örtülmüşken son otuz yılda Ermeniler konuyu yeniden ısıtmayı başardılar. Bugün artık Osmanlı Ermeni Olayı’nı “Türklerin Ermenilere uyguladığı soykırım” olarak gören devlet sayısı otuzdan fazladır. Bu doğal. Ancak bu devletler arasında Almanya da var. İşte bu doğal değil. Alman parlamentosu, “Türkler Ermenilere soykırım yaptı,” diyen kararını 2005 yılında aldı. Bunu Avrupa’ya ait bir değer olduğu ileri sürülen “hatırlama kültürü” ile açıkladı. Türk devleti, “Yapılan, dostluğumuza aykırıdır,” demekle yetindi. Daha fazlası söylenmeliydi: Almanya Ermeni Olayı’nı hatırlıyor ama kendini hatırlamıyor. Hayret! Almanya’ya yardımcı olmak gerekir. Almanya 1915-1916 Ermeni Olayı’nın içindeydi, başındaydı. Ermeni tehciri ve katliamlarını planlayan, karar veren, uygulamayı yöneten, Alman devletinin kendisiydi. Osmanlı “taşeron”du. Almanya bu işin içine nerden ne zaman geldi ve niye girdi, bakalım:
Alman tekelci sermayesi dişlerini Osmanlı pazarına 1880’lerden itibaren geçirmeye başlar. Osmanlı ordusunun yenilenmesi işinin Almanya’ya ihalesi Osmanlı pazarının emperyalistler arasında el değiştirmesi sürecinin de başlangıcıdır. Bu atak için uygun politik zemin, İngiltere, Fransa ve Rusya’nın en çok el attıkları Osmanlı zaafı olan Ermeni Meselesi’nde Abdülhamit’i zımnen destekleyen Bismarck tarafından hazırlanmıştı. Önce Colmar von der Goltz’un başkanı olduğu Alman askerî ıslah heyeti gelir. Arkasından Alman silah endüstrisi de gelir. Krupp’un topları, mavzer, Deutsche Bank gelir. Osmanlı’ya her gelen Alman, ister asker olsun, ister diplomat, silah ve çelik tekellerinin mümessili olarak gelir. İlişkilerin hızla ve “özel” bir biçim alarak gelişmesinde Almanya’nın Osmanlı’yı Ermeni siyasetinde desteklemesi önemli kolaylık sağlar. Almanya’nın askerî ilişkiler üzerinden Osmanlı’ya girmesi kısa sürede, ekonomisi, mülkiyesi, devleti, siyaseti, ideolojisi üzerinde büyük etki sahibi olmasıyla sonuçlanacaktır. Almanya ilişkilerinin gelişmesi Osmanlı’nın ticaret yapısını temelinden değiştirir. İngiltere ve Fransa’nın Osmanlı pazarından aldıkları pay azalırken Almanya’nın payı olağanüstü bir hızla artar. 1880’de Almanya ve Avusturya-Macaristan’ın Osmanlı dış ticaretindeki payı yüzde 18 iken, 1909’da bu pay yüzde 42’ye yükselir. 1880-1914 döneminde Osmanlı’ya gelen yabancı sermaye yatırımının yüzde 41’i demiryolları, yüzde 23,5’i bankacılık ve yüzde 10’u da sanayi alanındaydı. (2)
Anadolu’da, 1915-16 yıllarında gerçekleşmiş olan Ermeni Olayı’nın birinci dereceden sorumlusunun Almanya olduğunu, Almanya’nın Osmanlı Ermenilerine bakışı açıklar. Bismarck, “Osmanlı İmparatorluğu’nun teba milliyetlerinden hiçbirinin tek bir Alman askerinin feda edilmesine değmeyeceği” görüşündeydi. (3) Osmanlı ordusunu ıslaha gelen ilk Alman askerî heyeti başkanı, Osmanlı ordusunda mareşalliğe yükseltilmiş Alman generallerinden von der Goltz, 1894-1896’daki Abdülhamit dönemi Ermeni katliamlarının ardından, “Türkiye için tasarlanan jeopolitik strateji temelinde geleceğin Türkiye’sinin Hıristiyan unsurlarından kurtulmuş tam bir İslam ve Asya ülkesi olarak planlandığını” biliyor, söylüyor ve savunuyordu. (4) Büyük savaş görünür adımlarla yaklaşırken, Osmanlı ordusu ve sivil idaresi üzerinde otorite denebilecek bir etkiye sahip bu Alman generalin kafasında Ermeni meselesinin nasıl çözüleceği daha da berraklaşacak, Şubat 1914’te, Alman-Asya Cemiyeti’ndeki bir oturumda; “Ermenilerin, Anadolu’dan Mezopotamya’ya göçürülmeleri ile Osmanlı İmparatorluğu yeni birtakım pürüzlerden ve güçlüklerden korunmuş olabilecektir,” diyecekti. (5)
Almanların Osmanlı Ermenilerine nasıl baktığının ipuçlarını veren bu görüşler kişisel değil, devlet görüşüdür. Alman devletinin Osmanlı politikasında konu şu temel çerçeveye Kasım 1896’da kavuşmuştur: “1) Kurnaz ve fesat bir ırk olan Ermeniler, kendi ulusal varlıklarının tehlikeye düştüğü duygusunu yaşayan Türkleri kışkırttılar; 2) Almanya’nın mutlak olarak hiçbir çıkarı olmayan bir ırkın lehine duruma müdahale etmesi için hiçbir neden olmadığı gibi, bir Hristiyan halkın lehine Hilâle karşı bir Haçlı seferi başlatmak Alman siyasetinin vazifesi de olamaz; … 3) Türkiye’nin bütünlüğünü başka şekillerde tehdit eden tehlikeler ve Türkiye’deki çok sayıda Alman’ın ekonomik çıkarları düşünülürse, ... ‘Ermenistan’daki kıyımlar’ genel tablo içinde küçük kötülükler olarak görülmelidir.” (6)
Abdülhamit’in 1894-1896 tarihlerinde uyguladığı, 200 bin kişinin öldürüldüğü ileri sürülen Ermeni katliamları hakkında temel tutumu yukarıdaki gibi olan Almanya’nın Osmanlı’ya desteği sadece politik değildir, aynı zamanda “fiilî”dir. İmparator II. Wilhelm Rusya, İngiltere ve Fransa’daki büyükelçiliklerine bu ülkelerdeki Ermeni milliyetçileriyle ilgili bilgi toplama, Türkiye’deki sefirine tüm Türkiye’deki konsoloslarına Ermenilerin lehine müdahale etmemeye; yerel otoritelerin Ermenilere muamele etme tarzına karışmamaya; kendi bölgelerinde yaşayan Ermeni tüccarların, zanaatçıların, vb. tam bir listesini hazırlamaya teşvik etme yetkisini vermişti. (7) Almanya’nın bu fiilî ve politik desteğinin karşılığı, Bağdat Demiryolu hattı imtiyazının ve Haydarpaşa garı yapımının Almanlara verilmesidir. Alman devletinin Osmanlıya desteği kesintisiz sürmüş, Alman imparatoru II. Wilhelm 1909’da, üstelik olaya Ermeniler lehine hemen müdahale etmesine imkân veren bir durumda bulunmasına rağmen Adana Ermeni olayları için, “Ermenilerden bize ne?” demiştir. Alman ıslah heyetinden Friedrich Naumann aynı olay üzerine “Türklerin bu tutumunu bir ölüm-kalım mücadelesi olarak görmeliyiz,” diyordu. Alman devletinin Ermeniler hakkındaki bu görüşü aynı zamanda Alman toplumuyla kolayca ilişki kurabilmiş bir görüştür. Misal, bir Alman coğrafyacı olan Ewald Banse’nin, dememiş olsa bile dediğinin söylendiği şu görüşü irkilticidir: “Ermeni sorununu ortadan kaldırmak için Ermenileri ortadan kaldırmak gerekir.” (8) Doğrulayıcı bir başka örnek daha: Haftalık Frankfurter Zeitung gazetesi, “Bilgisi ve yüksek ticari yeteneği sayesinde, idraki eksik Türklere sürekli tüccar, vergi memuru, bankacı ve acente olarak yarar sağlayan, bu arada Türkler fakirleşirken kendisinin zenginleşmesi, genelleme doğru değilse de birçok durumda haklı olarak, Ermeni’nin Doğu’da en nefret edilen insan olması sonucunu getirmiştir,” (9) diye yazmaktaydı.
Geçelim 1914 yılına, Almanların Osmanlı ordusunu ve devletini ele geçirmesine, İstanbul’u işgal etmesine, Türkleri savaşa sokmasına, tehcir kararı almasına, katliamları yönetmesine...
1914-1918 döneminde Osmanlı devleti denildiğinde akla “normal” bir devlet gelmemelidir. Askerî, mülkî ve ekonomik, tüm kararların alınmasında devlet âdeta devreden çıkmıştır. Padişah, Hükümet, Meclis ve Ordu üst yönetimi devlette fiilen yoktur. Her kademeden her türlü devlet iradesi Prusya modeli bir yeni yapıda toplanmıştır. Bu yapı, aynı zamanda Osmanlı savaş karargâhı olan Harbiye Nezareti’dir. Harbiye Nezareti artık devlettir ve Alman devletine teslim edilmiştir. Alınan bütün kararlar, yapılan planlar, ekonomik, sosyal ve siyasal olanları da dahil, başında şeklen ve Sultan’a vekâleten Enver Paşa’nın bulunduğu Harbiye Nezareti’nde alınmaktadır. Harbiye Nezareti hükümetten habersiz dış ticaret ve dış borçlanma yapabilmektedir. Ticari imtiyazlar verme, el koyma, ticari sözleşmeler yapma tekeli vardır. Ahalinin bakır eşyasını toplayıp Almanya’ya sevk etmesi, Rusçuk üzerinden gelen 297 sandık Alman altınına el koyması ve bu gibi binlerce tasarruftan sivil Türk idaresinin (Hükümet, Meclis) haberdar olması imkânsızdı. Kararların hayata geçirilmesinde veya diğer devlet organlarının da kararı hâline getirilmesinde İttihat ve Terakki Partisi’nin bir saat düzeni içinde işleyen emsalsiz, askerî nitelikteki siyasi mekanizması kullanılmaktaydı. Bu duruma devletin eksen değiştirmesi de denebilir. Bunu, hattâ, daha sonra Türkiye’de ve dünyada örneklerini göreceğimiz “parti devleti” olarak da tanımlamak mümkün. Osmanlı Devleti “kabuk devlet” olarak yerinde kalıyor, fakat devlet iradesi başka bir yerde, örgütlü siyasal gücün elinde tecelli ediyordu.
Bu yeni devletin profiline Ali İhsan Paşa’nın şu sözlerinden gidebiliriz: “16 Ağustos 1914 Pazar günü, Alman sefiri Wangenheim, müşir Liman von Sanders Paşa, umumî karargâh erkânıharbiye ikinci reisi Bronsart Paşa, donanma komutanı Amiral Souchon, Albay von Kress, Alman ataşemiliteri, Enver Paşa’nın yanında toplandılar. Biz Türklerden bu toplantıya sadece Bronsart Paşa’nın yardımcısı Hafız Hakkı Bey’in katılmasına izin verilmişti. Von Kress o sırada harekât Şubemizin Şefiydi.” (10) Batılılar bu devlete “Cermenleştirilmiş devlet” dediler. Osmanlı devletinde olup da yeni devlette olmayanlardan bu duruma sayısız yakınma gelmişti. “Enver Paşa tüm cephe gezilerine yüksek rütbeli Alman subayları yanına alarak gitmekteydi.” (11) “Alman Askerî Yardım Heyetinin her gün ülkede olup biten her şeyi izleyebilecek bir konumda olmasına ve politik olsun, askerî olsun devletin tüm sırlarının Almanlara emanet edilmesine karşı çok yaygın ve zaman zaman Almanları da ‘tezgâh bozulacak’ endişesine iten hayıflanmalar yaygındı.” (12) “Soykırım”ın idare edildiği merkez olarak bilinen Genel Karargâhtaki II. Şubenin başında Yarbay Sievert’in bulunması bile devletin ne ölçüde Almanların eline geçtiği hakkında fikir verebilirdi, çünkü II. Şubenin işlevlerinden birinin ölüm tarlalarındaki operasyonları gerçekleştiren Teşkilat-ı Mahsusa çetelerinin tertiplenmesi ve konuşlanması ve yönetilmesi olduğu savaştan sonra açıklık kazanacaktı. (13)
Almanların Osmanlı askerî ve mülkî idaresini tümden devralıp Türkiye’de bir “ithal iktidar” kurduklarını söylemiş oluyoruz ki, bu kadar da değil diyenler çıkacaktır. Az biledir. Türkiye’de devleti ellerine almalarının yasal dayanağı gizli anlaşmalardı. Lakin Almanların Türkiye’de, bu gizli anlaşmaları da aşan bir iktidar kullandıkları gözden kaçırılmamalı. Bunların ne türden anlaşmalar olduğunu, Maliye Nazırı Cavit Bey anılarında, bir Osmanlı-Alman anlaşması hakkında Alman büyükelçisinin ağzından aktardığı, “Karşı tarafı bağlamayan bir avukatlık sözleşmesi hükmünde,” dedikten sonra öğrenecektik. (14) Bu gizli anlaşmaların el yazısı asılları imzalayanların cebindeydi ve bazı örnekleri savaştan sonra ele geçmişti. İmzalayanın cebinde gezen böyle gizli anlaşmalar yapılmasını, yapılan ilk temel ittifak anlaşmasının da üstünkörü olması sağlamaktaydı. “Başkumandan vekili (padişahın vekili) ve Harbiye Nazırı Enver Paşa tarafından 22 Temmuz 1914 tarihinde Almanlara askerî ittifak önerilmişti. Bu, Alman koruması talep eden bir öneriydi. Almanya öneriyi Osmanlı ordusunun sevk ve idaresinin Alman subaylara devredilmesi şartıyla kabul ediyordu.” (15). Bu gizli anlaşmaların Alman devletinde nasıl bir hak ve yetki biriktirdiğini ise, Alman başbakanı İstanbul elçisine şöyle duyurmuştu: “Savaş hâlinde Almanya, Alman askerî ıslahat heyetini Türkiye’nin emrine verecek. Türkiye, Harbiye Nazırı ile askerî heyet başkanı arasında varılan anlaşmalara uygun olarak, adı geçen askerî heyetin, ordunun genel kumandasında tam anlamıyla etkili olmasını garanti eder.” (16)
Osmanlı’da 1914’lerde devleti ele geçirmek, esas itibariyle Osmanlı ordusunu ele geçirmekti. 1913’te İttihat ve Terakki iktidarı aldıktan (Bab-ı Âli baskını) Enver, Talât, Cemal Paşa’lar eksenli yeni bir iktidar merkezi teşekkül ettikten sonra gizli anlaşmalar hızla yapılmaya ve işlemeye başladığında önce İstanbul’a, 1913 yılı sonunda General Otto Liman von Sanders başkanlığında 70 kişilik Alman askerî heyeti gelecek ve ordunun devredilmesi başlayacaktır. Ardından bu sayı 800’e çıkacaktır. Liman von Sanders Türk ordusu genel müfettişliğine, Albay Bronsart von Schellendorf Türk genelkurmay başkanlığına ve Türk Silahlı Kuvvetleri başkomutan yardımcılığına, General von der Goltz, Sultan’ın askerî danışmanlığına, Kurmay Albay Kress von Kressenstein ordu komutanlığına, Amiral von Usedom Boğazlar kumandanlığına, diğer bütün Alman subayları, bir üst rütbe ile bütün orduların kurmay başkanlıklarına, orduların, kolorduların, tümenlerin komutanlıklarına ve anahtar noktalarına oturacaklardır. Harbiye Nazırlığı fiilen Almanlara verilecek, her şey Berlin’e bağlanacaktır. Müttefik savaş karargâhlarının tümünün Berlin’e bağlanması Almanya’nın 1. Dünya Savaşı’nda uyguladığı örgütlenme modelinin bir sonucuydu. Bütün bunlara anlaşılır diyen birinin gene de aklı, genç ve alt rütbe bir Osmanlı subayı Enver Paşa eksenli bir sürecin tuhaflığına takılır kalır. Savaştan sonraki İttihat ve Terakki sorgulamalarında Sadrazam Sait Halim Paşa’ya sorulmuş, “Talipli kimse yoktu ki!” cevabı alınmıştır. Bu cevap Osmanlı’da savaştan önceki ortamı ve devlet durumunu pek güzel anlatır.
Burada, “devletin devri”nden kastın ne olduğunun daha iyi anlaşılması için belki şunu da söylemek gerekir: Bu “devir” işini yapan İttihatçı önder kadrolara Kemalist Türk devleti “yurtsever” itibarı göstermiştir. Bunda bir yanlışlık yoktur. Çünkü, Devletin bu kadrolar üzerinden Almanlara geçmesinin devlete veya vatana ihanetle herhangi bir ilgisi yoktur. Tam tersine, “vatanın selâmeti” içindir bu; devletin Almanlara devri en yüksek Türk yurtseverliği olarak anlaşılmalıdır. Burada sorun gelir, devletin siyasi örgütlenmesine dayanır. Bu siyasi örgüt İttihat ve Terakki’dir ve karşısına konulacak başka bir siyasi güç yoktur. Bütün imparatorluk bu partinin şef kadrosunun eline geçmiştir. Partinin beyni önce vezir, sonra başvezir Talât Paşa’dır. “Padişah İttihat ve Terakki Komitesine karşı acz içindedir. Komitenin birkaç ileri geleninden başkasını tanıyamadım. Kimler olduklarını öğrenemedim. Saraya damat olduktan sonra Enver’in ilk işi 1914 Ocak ayında 1100 kadar subayı aniden emekliye sevk etmesi oldu. Enver derhal Askerî Şûrayı da kaldırdı. Şûra Osmanlı ordusunun daimî kurumlarındandı. Osmanlı ordusunun en seçkin birliği 80 bin mevcutlu jandarmadır. Alman askerî heyetinin gelişinden birkaç gün sonra Enver jandarmayı Harbiye Nezareti bünyesinden ayırıp başında Talât Paşa’nın bulunduğu Dahiliye Nezaretine bağladı.” (17)
Bütün düzenlemeler belli bir devlet yapısının ortaya çıkması içindir ve kolay anlaşılır bir devlet değildir bu. Belki bu noktada “devletsiz” bir toplumun ruh halinden söz etmek ve şunu eklemek gerekir: “İttihad her şeye perde arkasından hükmeden inhisarî bir hizipti. Büyük imparatorluk gizli bir sır perdesinin arkasında faaliyet gösteren sekiz şahsın elindeydi, fikirleri susturamadığında silaha sarılan bir oligarşi.” (18) Geriye, “Türk” olan Enver Paşa’nın varlığının devlette Türk varlığı olup olmadığı kalır. Döneme bakışta önemli sorudur. Ama hiçbir şeyi değiştirmez. 1915’te Alman Dışişleri Bakanlığı’nın bir temsilcisinin kaleme aldığı raporda anlatılan Enver Paşa’nın “varlığı” şu kadarcıktır: “Enver büyük savaşın yönetimini yalnız Alman genelkurmayının yapabileceğini, kendisinin Alman genelkurmayının bütün emirlerine uyacağını ve uymak istediğini söyledi.” (19) Bu noktaya İsmet İnönü şu açıklığı kazandırmıştır: “Ancak kendisi zayıfladıkça, askerî kabiliyetlerinin ve vasıtalarının mahdut olduğunu anlamaya, öğrenmeye başladıktan sonra, nihayet Alman sevk ve idaresinin bir vasıtası hâline gelmesi zaruri olmuştur.” (20)
Devleti ele geçirme bahsinin sonsözünü gene bir Alman devlet belgesinden alalım: “Türkiye... esaslı bir eğilimi olmadığı halde Almanya tarafından savaşa çekildi. Savaş araçlarını ve savaşı yürütmek için gerekli olan parayı Almanya’dan aldı. Savaş planlarını Alman ordusunun liderleri yaptılar... Kararı Alman birlikleri verdi. Almanlar gelmeden önce Türkler Kafkas cephesinde sadece yenilgi aldılar. Almanya olmadan Türkiye sevk ve idare edemez, yani o da Almanya’nın isteklerine göre yönetmek zorundadır ve bu nedenle Türklerin girişimlerinde, her şeyden önce Ermeni tehciri gibi olaylarda sorumluluğa ortaktır. Tehcir ilk planda bir askerî önlem oldu ve bu yüzden Türkiye’deki Alman ordu yöneticilerinden gizlenmedi. Gerçekten de plan Mareşal V. d. Goltz’un da önüne konuldu ve onun tarafından onaylandı.” (21)
Osmanlı devletinin Almanlar tarafından ele geçirilmesi olayı İstanbul’un işgalini de içermiştir. İşgal Yavuz ve Midilli (Goeben ve Breslau) olayıdır. Deniz gücü dengesini Ruslar aleyhine değiştirebilecek kadar vurucu kuvvete sahip bu gemiler, çok bilinen kurgunun aksine, İstanbul’u işgale geldiler. İzinsiz geldiler. Çanakkale’den girişlerine kim tarafından izin verildiği tesbit edilemedi. 9 Ağustos 1914 tarihinde Alman imparatoru adına Viyana’ya gönderilen, “Gemilerimiz savaşa hazır olsun veya olmasın, derhal İstanbul’a gitmelidir. İstanbul Boğazı’ndan Karadeniz’e çıkmalı, orada Rus donanmasını bulup imha etmelidir,” emriyle geldiler. İstanbul’u korkuttular. “İkna” ettiler. Almanlar Eylül-Ekim 1914 aylarında İstanbul basınını da harekete geçirip, hararetli bir kışkırtıcılık ve propaganda faaliyetine soyundular. “Besleme basın” oluşturdular. (22) 29 Ekim günü hükümet İttifak antlaşmasının iptalini tartışırken Talât Paşa, “Hükümetin ve İstanbul’un Alman toplarının tehdidi altında olduğunu unutuyorsunuz,” diyerek açtığı pencereden hükümet üyelerine, namluları Bab-ı Âli’ye çevrilmiş bu iki gemiyi gösteriyordu. Doğruydu çünkü, Osmanlı donanma komutanı Amiral Usedom, “İstanbul’u yakarım!” diyordu. İstanbul’un Alman işgali altına girdiği ve Osmanlı hükümetinin rehin alındığı besbelliydi. Alman gemileri, Berlin’den aldıkları emirle yanlarında 14 parça Osmanlı savaş gemisiyle birlikte Karadeniz’e açılıp Rus donanmasını bombaladılar. Bunu duyan Sadrazam Sait Halim Paşa, “Bağrımızı ateşte yaktılar; yazık oldu Osmanlı Devleti’ne!” diye bağırıp çağırmaktan başka bir şey yapamayacaktı. (23) 2 Kasım 1914’te Rusya Osmanlı devletine savaş ilan etti. 5 Kasım 1914’te İngiltere ve Fransa Rusya’yı izlediler. Olan oldu!
Bu olupbittiye şaşırmamak gerekir. İsmet İnönü’ye göre de Osmanlı devleti bir Alman devletiydi: “Bu esnada Harbiye Nezaretinin daireleri de birer Alman reisin idaresine verilmişlerdi. Ordunun bütün merkezî idaresinde ve büyük kumanda mevkilerinde bulunan mütehassıslar vasıtasıyla Liman Paşa, bütün ordu teşkilâtını ve ordudan geçen bütün devlet muamelatını biliyordu. Liman Paşa bürosunda ve kıtaat içinde çok çalışkan bir hayat geçirirdi. Genelkurmayda ve Harbiye Nezaretindeki bütün Alman daire reisleri kendi işleri için Liman Paşa’ya şifahi takrir verirlerdi. Ordunun sulh ve sefer zamanı bütün işlerini belki Harbiye Nazırından daha iyi biliyordu. Alman ıslah heyetinin bu idare usulü hükümetler arasında kararlaştırılan esas anlaşmanın icabı sayılıyordu. Bütün bu çalışmaların bir sene sonraki cihan fırtınası için Türkiye’de hazırlık tedbirleri olduğu sonradan meydana çıkmıştır.” (24) Ya da Yarbay Şerif Bey: “Harbiye Nezaretinin kapıları kapandı. Ve içeriye, iş sahiplerinden başka kimse giremez oldu. Alman ıslahat heyeti vazife başına geçti. Bu ıslahat heyetinin yardımı ile muameleler, fazla formalitelerden kurtularak, sade bir tarzda devam etmeye başladı. Ve ordumuz orduya, subayımız subaya benzedi.” (25) Şu da bir fikir verecektir: “Osmanlı Genelkurmayı bütün önemli kararları, sefer planlarını ve her harekâtı Alman Genelkurmayı’nın emir ve denetimi altında yapar hâle gelir. Bu döneme ait günlük idari kayıtlar Alman subaylar denetiminde ayrı bir şekilde arşivlenir. En üst düzey komutanlar dahil, hiçbir Türk subayı plan ve yazışmalardan haberdar olamaz. Uygulama savaş sonuna kadar devam eder.” (26) İstanbul’da olanların ancak işgal altında olabileceğini Alman Büyükelçi Wangenheim’in devletine gönderdiği bir raporda açıkça görmekteyiz: “Ona –Sadrazam’a– Karadeniz’e yapılacak baskında Türklerinkinden önde gelen Alman çıkarlarını gözetmeye zorlanmış olduğumuzu söyledim. Gemiler Türkiye’ye ait oldukları halde Alman kimliğine sahip olduklarından Türk Bahriye Nezareti’nin doğrudan emir komutası altında olamazlar. Diğer kabine üyelerine tekrarladığım açıklamalarımın bir etkisi olduğu görülüyor.” (27) Bir ülkede başka bir ülkenin çıkarının öne geçmesi, ancak o ülke öbürünün işgali altındaysa mümkündür. İstanbul’un Alman işgali altında olduğu inkâr edilemez bir olgudur.
Ermenilerin tehcir edilmesini de Almanlar istedi. Tehcir kararı, şeklen Osmanlı hükümeti kararnamesidir. Karar savaş gerekçesiyle alınmıştır. Milliyetçi Ermeni tarih görüşü “savaş gerekçesiyle” olmadığını söyler. Olayın soykırım olduğunu ileri sürmek için böyle bir açıklamaya gerek yoktur ama Tehcir kararının savaşla bağının koparılması Almanya ile olan bağının da koparılmasına hizmet etmektedir. Almanya olaydan koparılınca sahnede, birinin diğerini boğazladığı, Türkler ve Ermeniler kalmaktadır. Türkler (ve Kürtler) Ermenileri, Hristiyan oldukları için yok etmektedirler. Olayı açıklarken din faktörünü kullanmak yanıltıcıdır. Türkler Ermenilerden belki bin kat daha az dindardır. Tarihin bu dönemine Franz Mehring’in tanıklığında bakılsa daha doğru olacaktır: Mehring, Brats’ın şu görüşünü, başka amaç için kullanılmamak kaydıyla kabul etmiştir: “Turan’dan Avrupa’ya iki halk geldi. Macarlar ve Müslüman Osmanlı. Macarlar dindar oldukları için manevi dünyalarını geliştirdiler, Avrupalı oldular. Müslüman Osmanlı Avrupalı olamadı. Çünkü dindar olmadığı için manevî dünyası da gelişmemişti.” (28) Olaya bir dinler çatışması unsuru ilave etmenin ne kadar saçma olduğunu Fritz Bronsart von Schellendorf’un yerine Osmanlı Umumi Karargâhına Erkânıharp Reisi olarak gelen Korgeneral Hans Friedrich von Seeckt’in, "Savaşın gereklilikleri Hristiyan, duygusal ya da politik kaygıların açıkça silinmesini şart koşar," demesinden de anlarız. (29) Savaştan hemen sonra Enver, Talât, Cemal Paşa’ları kaçıran adam da budur.
Ermeni Tehciri, Alman savaş planına Goltz Paşa’nın kaleminden şu stratejik temelde kaydedilmişti: “1) Rusya neredeyse yüzyıldır uyruk milliyetleri korumak istediği bahanesiyle, Türkiye’nin içişlerine müdahale ediyor. 2) Sonuçta imparatorluğun tüm Türk olmayan milliyetleri kendilerini Türk hakimiyetinden kurtarmışlar ve Türkiye’nin toprakları iyice küçülmüştür. 3) Balkan Savaşı krizinden yararlanarak, Ermeni sorununu yeniden ısıtan Rusya’nın yeni bir reform projesi ortaya atmaktaki gizli amacı, Türk topraklarının daha da küçültülmesidir. 4) Türkiye’nin başına yeni bir felaket sarmamak için, Van, Bitlis ve Erzurum gibi Rus-Türk sınır bölgelerine komşu vilayetlerinde yaşayan yarım milyon Ermeni’nin tahliye edilmesi şarttır. Bunlar güneye nakledilerek, Halep ve Mezopotamya bölgelerinde yeniden iskân edilmelidir.” (30) Osmanlı genelkurmayında Tehciri idare edecek olan Harekât şubesidir. Bu şubenin başındaki “Albay Otto von Feldmann belirli bölgelerin Ermenilerden temizlenmesi görüşündedir. Feldmann Türkiye’nin Ermenilerden temizlenmesi eyleminde Alman subayların bizzat görev yaptıklarını da belirtiyordu.” (31)
Tehcir kararının ilkesel olarak alındığı toplantının fotoğrafı da çekilmiştir: “1914 yılı Aralık’ında, Osmanlı Genel Karargâhında Erkânıharp Reisi olan Tümgeneral Fritz Bronsart von Schellendorf Enver Paşa’dan, seçilmiş birkaç nazırın da katılacağı olağanüstü gizli bir toplantı (konferans) düzenlemesini ister. Talât Paşa hatıralarında bunu yazmıştır. (32) Toplantıya Enver ve Talât Paşa’ların yanı sıra İttihat ve Terakki Partisi’nin güçlü isimleri de katılır. Liman von Sanders ve Goltz Paşa gibi Alman generaller de toplantıya katılmışlardır. Alman askerler bu toplantıya, ordunun geri bölgesindeki Ermenilerin sabotaj ve cinayetleri konusunda bir doküman sunarlar. Almanlar için bu sorun stratejik bir savaş sorunudur. Toplantıda Almanlar İttihatçı askerî yönetimden gerekli önlemlerin alınmasını isteyeceklerdir. Talât Paşa olayı İngiliz parlamenter Aubrey Herbert’e, “Ermenilere karşı gerekli önlemlerin alınması yönünde Almanlardan baskı gördük,” diyerek açıklayacaktır.” (33) ABD büyükelçisi Morgenthau da Ermeni tehcirinden Almanları sorumlu tutar. Anılarında, Alman Büyükelçisi Wangenheim, askerî ataşe Binbaşı Humann, Amiral Usedom ve Amiral Souchon’dan Tehcir kararını Osmanlı’ya telkin edenler diye söz eder. Mareşal von der Goltz ve Yarbay Feldmann’ı komplo ortaklığı ile suçlar. (34) “Tehciri Almanlar telkin ve emretti, fakat katliamları bizzat Osmanlı yaptı,” görüşü de yanlıştır. Osmanlı’nın tarihinde başka toplu katliamlar vardır, bilinir, ancak Ermeni Tehciri bunların hepsini aşan bir organizasyondur ve dönemle ilgili az çok objektif bir değerlendirmesi olan herkes burada yatan bit yeniğini görebilmiştir. Henry Morgenthau, “Türkler modern tehcir yöntemlerini Almanlardan öğrenmişlerdi ve yine modern çağlarda halkların kitle olarak sürülmeleri fikri de tamamen bir Alman buluşuydu,” (35) demişti. Almanya Tehcirin uygulanması aşamasında da kendisiyle tutarlıydı. Kıyı İstihkâmları Genel Müfettişi Amiral Guido von Usedom, “Ermeniler Alman zaferi bakımından önemli bir engel teşkil etmektedir, dolayısıyla uzaklaştırılmaları gerekir,” diyordu. (36) Duyabilen herkes duymuştu! Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun Trabzon Konsolosu Kwiatkowski, Viyana’ya gönderdiği bir yazıda, “Güvenilir Alman kaynaklarından edindiğim bilgilere göre, Ermenilerin zararsız hâle getirilmesi düşüncesi Almanya tarafından ortaya atılmıştı.” diyerek Almanya’yı jurnallıyordu. (37)
“Almanlar tehcir kararını aldırdılar, orda durdular!” Olur iş midir! Osmanlı Savaş Genel Karargâhında ulaştırma müdürü Yarbay Boettrich, Bağdat Demiryolu inşaatında çalışan binlerce Ermeninin tehcirini imzasıyla emretmiş, Boettrich ayrıca tehcirin şiddete başvurularak yapılmasını da istemiştir. (38) Yani tehcirin amacı başka, yarattığı sonuç başka değildir. Zorunlu göçü emredenlerin göçü yönetenlere şiddet kullanma hakkını vermesi bir şeyi, öneriyor olması ise her şeyi anlatır: “soykırım” denilen sonucun, ulaşılması amaçlanan sonuç olduğunu gösterir. Kölnische Zeitung, 10 Ekim 1915 tarihli nüshasında, “Yapabilecekleri başka bir şey olmadığı için Türkler kılıçlarını çekti, bu şaşırtıcı değil. Türkiye’nin de bizim gibi ölüm kalım mücadelesi verdiği bir savaşta Ermenilerin haince ayaklanması, Türklerin savaş düzenine büyük zarar verdi. Olayın suçlusu İngiliz ve Rus altınlarıdır,” diye yazıyordu.
Olaydaki Alman kokusunun ortalığı sarması ayrıca nedensiz değildi. 1. Dünya Savaşı’nda sıra Ermenilere gelmeden önce etnik temizlik Almanlar tarafından Alsace’da ve Belçika’da uygulanmıştı. (39) 1. Dünya Savaşı içinde Osmanlı mülkü tabir caizse, tehciri soykırımdan, toplu katliamı telefattan, göçü ölümden ayrıştırmamızı güçleştiren bir platforma dönüşmüştü. 900 bin civarında Osmanlı Müslüman yurtdaşı ölmüştü. Ermeni meselesi elbette bu genelleme içine sokulup örtbas edilemez, ama durumu tam olarak kavramak için de gerçeğin bu fotoğrafı ihmal edilmemeliydi. Tehcir kararından önceki tehcirleri de Almanlar başlattı. 13-26 Nisan 1915 tarihleri arasında İstanbul’daki Ermeni cemaatinin liderlerinin toplu halde tutuklanmaları görünürde bir Osmanlı devlet tasarrufudur. Ancak bu olaydan hemen iki gün sonra Erkânı Harbiye Reisi Bronsart Ermenilerin tehcirini emretmiştir. Tehcirin içine şiddeti sokan da yine Almanlardır. (40) Almanlar katliam yönetiminde gizliliğe pek dikkatliydiler. Demiryolu genel müdür yardımcısı Franz Günther, imzası Alman olan bir tehcir belgesi için, “Düşmanlarımız bu belgeyi ele geçirirlerse Almanların Ermeni mezalimini önlemek için sadece hiçbir şey yapmamakla kalmayıp, bu alanda bazı emirler çıkardıklarını da kanıtlayabilecekler,” diye büyük korku geçirmiştir. (41) Almanlar, uyguladıkları ve uygulattıkları Ermeni Tehciri’nin zorunlu bir savaş önlemi olmasına rağmen kendilerine çıkaracağı faturadan korkmaktaydılar. Bilançoyu gören elçi Metternich hükümetine yazıyordu: “Her hâlükârda bizim bu davranışımızı düşmanlarımızın ayıplayabileceğini, Ermeni katliamında suç ortağı olduğumuzu ve hiçbir devlet yardımı Ermenilerin yoksullaşmasını telâfi etmeye yetmese bile hâlâ soygunların bir kısmını da bize yıkabileceklerini kavramak zorundayız.” (42) Ermenilere karşı uygulanan operasyon Osmanlı Harbiye Nezaretinin, dolayısıyla Berlin’deki ana savaş karargâhının yönetiminden hiç çıkmamıştır. Ekim 1915’te Urfa’daki Ermeni semtine karşı askerî harekâtı Suriye’deki Alman Kurmay subayı Eberhard Graf Wolffskeel von Reichenberg yönetiyordu. Mart 1915’te Türk birliklerinin Zeytun’a gönderilmesi emrini bir Alman subay vermişti. (43) 1915 yılında Ermenilerin kuşatıldığı Musa Dağ’daki Türklerin komutanı bir Almandı. Ermeni katliamlarını açıklarken Teşkilat-ı Mahsusa öne çıkar. İttihat ve Terakki’ye bağlı “gizli” bir teşkilat gibi resmedilir. Bu anlamda zaten İttihat ve Terakki’ye bağlı olmayan ne vardır ki? Örgüt Harbiye Nezareti bünyesinde “gizli”dir! Bütçesi ordan ve örtülü ödenektendir. Örtülü ödeneği dolduran, Almanya’nın yolladığı altın sandıklarıdır. Bronsart Paşa’nın da Teşkilat-ı Mahsusa üyesi olduğuna dair deliller savaştan sonra Kuşçubaşı tarafından açıklanmıştır. Kafkaslardaki Teşkilat-ı Mahsusa birlikleri ile gönüllüler üzerinde “tek komuta yetkisine sahip” olan Alman binbaşı Stange’ydi. (44) Ayrıca Teşkilat-ı Mahsusa’nın Doğu Anadolu ve Kafkasya’daki faaliyetlerini yöneten merkez Berlin’deki savaş karargâhı içinde özel bir birimdi. Erzurum Alman konsolos yardımcısı Scheubner-Richter sıradan bir diplomat değil, Alman gizli servisi tarafından özel olarak Ermeni meselesinin hallinde Alman aklının kullanılması için atanmış biriydi. Irkçı bir Almandı ve sonraki yıllarda Hitler’in Münih (Birahane) ayaklanmasına iştirakten öldürülecekti. Tüm bölgede, İttihat ve Terakki’nin önderlerinden Bahattin Şakir ile müşterek çalışmaktaydı.
Toparlayalım: Ermeni tarih görüşü Osmanlı Ermeni Olayı’na kılı kırk yaran bir titizlikle bakmaktadır. Dürüst ve objektif Ermeni tarihçiler çoktur ve olayın aydınlanmasına katkıları büyüktür. Bunların çoğunda “Türk düşmanlığı” diye bir duygu ve düşüncenin zerresi yoktur. Kanıtları neredeyse tümden karartılmış bu olayı araştırırken yer yer Almanların izine rastladıklarını da yazmış ve söylemişlerdir. Ancak bundan daha ileri gitmemişlerdir. Ermeni tarih çalışmaları daha çok olayın “soykırım” olduğunu kanıtlamaya odaklandıkları için gözlerini “olay mahalli”ne dikmişler, siyasi alana bakmamışlardır. “Olay mahalli”ne bakanlar birbirini (Türklerin gördüğü) veya biri diğerini (Ermenilerin gördüğü) boğazlayan Türkleri ve Ermenileri görmektedirler. Fakat bir de “karar mahalli” vardır. Asıl oraya bakmak gerekir. Sadece “olay mahalli”ne bakarak “soykırım” tanımına ulaşmak belki mümkündür ama bu, tarihî gerçekliğin tümü demek değildir. Karar mahallinde iradesini Alman devletine terk edip aradan çekilmiş bir Osmanlı devleti var. Bu nedenle Ermeni Meselesi tartışmasına katkıda bulunmak isteyenler Alman devletinin rolünü bu tartışmaların merkezine koymalıdırlar. Bu yapılırsa ancak iki devletin (Almanya ve Türkiye) işbirliği içine girmeleri mümkün olabilir. Almanya olaydaki birinci dereceden sorumluluğunu kabul ettikten sonra gerisi kolay olacaktır. Tartışma Türkler açısından başka bir mecraya geçecektir. Türkiye’nin kendi geçmişiyle yüzleşmesi çok kolaylaşacaktır.
(1) C. Dinkel, [“German Officers...”, Armenian Review (1991); aktaran Vahakn N. Dadrian, Ermeni Soykırımı Tarihi, Belge Yay., İstanbul: 2008, s. 383, dn. 39. Ed. not: Alıntılanan ifade, kitapta “savaş zamanından ve Avrupa’nın meşguliyetinden faydalanmak” şeklinde geçmektedir.]
(2) Hüseyin Şahin, Türkiye Ekonomisi, Ezgi Kitabevi, Bursa: 2000, VI. Baskı, s. 24.
(3) Die Grosse Politik [der Europäischen Kabinette 1871-1914], C. 5: Neue Verwickelungen im Osten 1885-1887, Berlin: 1926, s. 117, dn.
(4) Colmar Freiherr von der Goltz, [“Stärke und Schwäche des türkischen Reiches”], Deutsche Rundschau, XXIV, 1 (Ekim 1897), s. 104, 106, 109, 110, 118; [aktaran Dadrian, Ermeni Soykırımı, s. 372, dn. 16.]
(5) Artem Ohandjanian, Armenien. Der verschwiegene Völkermord, Böhlau, Viyana: 1989, s. 208.
(6) Alman Dışişleri Bakanlığı Siyasi Sorunlar Dairesi Yakındoğu İşleri Başdanışmanı Alfons Mumm von Schwarzenstein tarafından Kasım 1896’da devletin temel siyasi tutum belgesi olarak açıklanmıştır. Friedrich Naumann, Asia, 8. Baskı (Berlin, 1911) s. 2, 134, 137, 139, 145; aktaran Dadrian, Ermeni Soykırımı, s. 157.
(7) Dadrian. Ermeni Soykırımı, s. 165.
(8) Tamer ve Andrea Bacınoğlu, Modern Alman Oryantalizmi, Ankara: 2001, s. 200-201.
(9) 12 Ekim 1915 tarihli 41 sayısı.
(10) [Ali İhsan Sâbis,] Harp Hatıralarım. Cilt 1, s. 171. [Nehir yay., İstanbul: 1990, s. 251]
(11) Ahmet İzzet Paşa, Feryadım, Cilt 1, s. 94.
(12) Şevket Süreyya Aydemir, İkinci Adam, Cilt 1, 3. Baskı, s. 86.
(13) Sabah, 12 Aralık 1919; Fuat Balkan, [“Beş Albaylar”], Yakın Tarihimiz, Cilt 2 (1962) s. 297; aktaran Dadrian, Ermeni Soykırımı, s. 369.
(14) aktaran Şevket Süreyya Aydemir, Enver Paşa, Cilt 3, Remzi Kitabevi, s. 389.
(15) Carl Mühlmann, Deutschland und die Türkei 1913-1914, Politische Wissenschaft 7 (1929) s. 70-80; aktaran Dadrian, Ermeni Soykırımı, s. 366.
(16) Ulus gazetesi, Tefrika (Ekim-Kasım 1968); aktaran Aydemir, Enver Paşa, C. 3, s. 63.
(17) Liman von Sanders, Türkiye’de Beş Sene, çev.: Osmanlı Genelkurmayı Askerî Tarih Encümeni Çeviri Heyeti, Yeditepe Yayınevi, s. 31-36.
(18) Tarık Zafer Tunaya, Türkiye’de Siyasi Partiler 1859-1952, İstanbul: Doğan Kardeşler, 1952, s. 758.
(19) Mühlmann’dan aktaran Aydemir, Enver Paşa, C. 3, s. 66.
(20) İsmet İnönü, Burçak Yayınlarından çıkan hatıratı (1969); aktaran Aydemir, Enver Paşa, C. 3, s. 409.
(21) [Alman Dışişleri Bakanlığı Siyasi Arşivi,] 1918-11-25-DE-001; PA-AA/R 14105; A 51050, pr. 30.11.1918 p.m. (25 Kasım 1918).
(22) Rusların harp sırlarını içeren “Beyaz Kitap”ında Alman devletinin bu faaliyetine şöyle bir gönderme yapılmıştır: “Alman Büyükelçisi, bazı Osmanlı gazetelerine, harp tahrikçiliği için para dağıtmış; Tanin’e 2000, Tasvir-i Efkâr’a 1500, İkdam’a 1500, Sabah’a 1000, Tercüman-ı Hakikat’e 500 Osmanlı lirası vermişti.” aktaran Asaf Muammer, Harp ve Mesulleri, İst. 1334 [1918], s. 18-19.
(23) Amiral F. Kress von Kressenstein, [Türklerle Beraber Süveyş Kanalı’na,] çev.: M. B. Özalpsan, İst. 1943, s. 9-10.
(24) İsmet İnönü, Hatıralar, Bilgi Yayınları, 1985, s. 88.
(25) Aktaran Aydemir, Enver Paşa, C. 3 s. 46.
(26) Hayrullah Gök ve Mesut Uyar, “Bir Arşiv Yağmasının Hikayesi”, Toplumsal Tarih, Sayı: 83, Kasım 2000, s. 6-7.
(27) Grosses Haupquartier, Cilt 185. Türkei 18, Kayıt No. 505, 21 Eylül 1914; Wangenheim’dan Müsteşar Zimmermann’a; aktaran Dadrian, Ermeni Soykırımı, s. 394.
(28) [Franz Mehring]
(29) Hans Meier-Welcker, Seeckt (1967) s. 154; aktaran Dadrian, Ermeni Soykırımı, s. 387.
(30) Krikoris Balakian, Hai Koghkotan…, Cilt 1 (Viyana: 1922) s. 32-3; aktaran Dadrian, Ermeni Soykırımı, s. 373-374.
(31) Carl Mühlmann, Deutsch-Türkische Waffenbündnis… (Leipzig: 1940) s. 292; aktaran Dadrian, Ermeni Soykırımı, s. 383.
(32) Cemal Kutay, Talat Paşa’nın Gurbet Hatıraları, Cilt 3 (İstanbul: 1983), s. 1197.
(33) Aubrey Herbert, “Talât Pasha”, Blackwood’s Magazine, CCXI II (Nisan 1923) s. 426, 436; aktaran Dadrian, Ermeni Soykırımı, s. 375.
(34) Vahakn N. Dadrian, İttifak Devletleri Kaynaklarında Ermeni Soykırımı, çev. Ali Çakıroğlu, Belge Yay. 2006, s. 152-153.
(35) Taner Timur, Türkler ve Ermeniler, [İmge Yay., 3. Baskı, Ankara: 2007, s. 65.]
(36) Morgenthau, Ambassador (1918) s. 49, 365, 395; aktaran Dadrian, Ermeni Soykırımı, s. 386. Ya da Mühlmann, Deutsch-Türkische Waffenbündnis… (Leipzig: 1940) s. 292.
(37) Viyana Avusturya Devlet Arşivi, HHSA PA XII 463 Trapezunt, 22 Ekim 1915, Nr.70/P; aktaran Ohandjanian, Armenien, s. 213.
(38) Grosses Hauptquartier, Cilt 194. Türkei 41/1, A32610, kayıt no. 6882, 3 Ekim 1915; aktaran Dadrian, Ermeni Soykırımı, s. 384.
(39) Amiral von Tirpitz’den bahisle Fritz Fischer, Griff nach der Weltmacht, Düsseldorf: 1967, s. 99.
(40) İngiliz Yüksek Komiseri Nevile Henderson, 22 Mayıs 1923. FO371/58/E5523, dosyalar 106-7; aktaran Dadrian, Ermeni Soykırımı, s. 376.
(41) İngiliz Yüksek Komiserliği belgeleri. FO371/5265/E7556, 22 Temmuz 1920. [Günther’in] mektubu 28 Ekim 1915 tarihli; aktaran Dadrian, Ermeni Soykırımı, s. 385.
(42) 1916-04-03-DE-002; PA-AA/R 14091, A9024 pr. 4.7.1916 a.m; BoKon/100; 10/12 3749 ve 1/477(1915), Rapor. Pera, 3 Nisan 1916. (Raporun 23 Aralık 1915 tarihli 729 nolu eki); aktaran Wolfgang Gust (Derl.), Alman Belgeleri. Ermeni Soykırımı 1915/16, çev.: Zekiye Hasançebi, A. Takcan, Belge Yay. (İstanbul: 2012), s. 679.
(43) V. Bryce ve A.J. Toynbee (Derl.), The Treatment [of Armenians…], Belge 64, s. 258; aktaran Taner Akçam, İnsan Hakları ve Ermeni Sorunu, İmge Kitabevi, Ankara: 1999, s. 259.
(44) Raporlar, ATASE Arşivi, 2950, Kayıt H-3, Dosya 1-49, TCGB, [Birinci Dünya Harbi’nde Türk Harbi, Kafkas Cephesi: 3. Ordu Harekâtı, C. 2, Kitap 1,] s. 614-615.
- Ayrıntılar
- Hüseyin Hasançebi
- Sayı 35 (Kış 2009)
Dünya ve Türkiye “yeni bir durum”u konuşmaya başladı. Yirmi yıldır, yani reel sosyalizmin ortadan kalktığı günden beri işleri fevkalade iyi giden kapitalizme bir şeyler oldu.
Gerçekten de işler iyi gidiyordu. 1990’ların başında, GATT’ın DTÖ’ye dönüşmesinden ve dünya ticaretinin önündeki bütün “millî” engellerin kaldırılmasından sonra, üretim bir artıyorsa ticaret beş artıyordu. Sermaye herhangi bir sınır olmaksızın dünyayı fırıldak hızıyla dolaşıyor, muazzam paralar kazanıyordu. Çin, Hindistan, Türkiye, Meksika gibi ülkeler yüzde 8-10, ABD ve Avrupa ekonomileri de yüzde 3-5 gibi görülmemiş büyüme hızlarına ulaşıyordu. Dünyada paradan çok bir şey yoktu!
2007 yılı ortasında ABD ekonomisi ilk sinyali verdi. 1,2 milyon kişi konut kredi taksitlerini ödeme güçlüğüne düşmüştü. Süreç izlemeye alındı. 2008 Ekim’inde finansal sistem krize girdi. Ardından kriz Avrupa’ya sıçradı. Sadece ABD’de 19 büyük banka iflas etti, devlet bu bankalara el koydu. ABD, İngiltere, Almanya, Fransa, İspanya hükümetleri finansal sistemi toplamı 10 trilyon doları bulan paketlerle desteklediler. Ama finansal sistem olumlu yanıt vermedi, krediler açılmadı, piyasalar canlanmadı. 2008’in sonuna doğru, ne olacağını kimsenin bilmediği bir noktada, dünya nefesini tutmuş, bekliyordu.
Krizi herkes başka türlü tanımlardı. Kapitalizmi yöneten, girdisini çıktısını bizden iyi bilen kapitalistlerin kriz tanımı şöyleydi: Bankalar milyonlarca insana söz gelimi 50 bin dolar konut kredisi verdiler. İkinci yıl ona, konutunun değeri 80 bin dolardır dediler ve al sana, 30 bin dolar araba kredisi verdiler. Üçüncü yıl konuta 130 bin dolar değer biçtiler ve 50 bin dolar daha verdiler, ev eşyaları yenilendi, tatil, eğlence, çocukların eğitimi, vb. ihtiyaçlar giderildi. Ve nihayet dördüncü yılda bankalar konuta 70 bin dolar değer biçtiler, her şey tersine döndü. Ver evini, ver arabanı, ver mobilyanı!
Veren verse ne olur, alan alsa ne olur artık? Bankacılık bankacılıktır! Kapitalistler “yalan” söylerler. Peki, doğrusu nedir? Bu noktada görüşler dağılıyor. İngiliz Anglikan kiliseler birliğinden Canterbury papazı, üstelik bir hafta önce Darwin’den özür dilemişken, bu kez, “Marx’ın kapitalizm eleştirisi ve kapitalist sistemin âkıbeti hakkındaki öngörüleri doğru çıktı,” demez mi! Nobel ödüllü pek çok saygın iktisatçı, krizi 1929 yılında yaşanan kapitalizmin genel buhranına benzettiler, bu ondan da büyük olacak diye uyardılar. Serbest piyasa çöktü, devletçiliğe dönülmeli diyenler de oldu. Türkiye’de liberal iktisatçılar, kapitalizmin çöpe atılacak bir sistem olmadığını söyleyerek bu duruma gelinmesini “kötü finans yönetim”leriyle açıkladılar. Oysa aynı yönetim ve yöntem muazzam bir kâr sağlarken tam tersini söylüyorlardı. Demek ki onlar da tıpkı kapitalistler gibi yalan söylüyorlar. Marksist iktisatçılarımızın bu konuda ne düşündüklerini ise, yazacaklarından öğreneceğiz.
Kanımca, “Marx haklı çıktı, işte kapitalizm çöküyor” görüşüne, bu görüş papaz olmayanlardan da gelse, kuşkuyla bakmak lazım. Kilise papazları kapitalist şerait kötüleştiğinde hiç durmaz, bunu yüksek sesle ilan eder, ahâliyi kilisenin çatısı altında toplanmaya çağırırlardı. Tolstoy da böylesi fetret dönemlerinde, ileriye gideceği yerde, geriye, masum dindar insana dönerdi. Bize göre, “Marx, Lenin’siz haklı çıkamaz!” Çıksa bile bu bugün için hiçbir şey ifade etmez. Çünkü Marx, tarihen, yüzyıldan beri haklı çıkmıştır.
Bu kriz kapitalizmin genel krizi değil. ABD ve Batı Avrupa’nın dışına taşarak dünyaya yayılsa bile değil. Kapitalistler yalan söylemiyorlar. Kriz tam da onların özetlediği nedenlere bağlı olarak ortaya çıktı. Tıpkı Marksist veya değil, tüm iktisatçıların söylediği gibi, “Köpük şişiyor, çok şişti, bir gün patlayacak!” diye onlar da söylenip duruyorlardı. Ne olup bittiğini birazcık bilenler için kriz sürpriz olmadı. Peki, kapitalistler madem işin farkındaydılar, niçin önlem almadılar gibi saçma bir sorunun burda yeri yoktur. Büyük kârlar ve servetler edindikleri bir “işleyiş” için niçin önlem alacaklarmış? Sen olsan alır mısın? Kapitalistler kapitalizmi, ne yaptıklarını bilerek yönetirler ve böyle, anarşik üretim yapısıyla, rekabetiyle, riskleriyle, krizleriyle birlikte yönetirler. Kapitalizmi yönetmek bir iktisat öğrencisinin defterindeki ders notları kadar basit ve kolay olsaydı onca kanunları yapar, onca polisi ve orduları besler miydi kapitalistler? Kapitalizm yalan söyleyemez. Kriz Marx’ı az çok bilenlerin de bildiği ve beklediği bir şeydi. Ama Marx’ın genel kriz kuramıyla bağlantısı yoktu. Bu krizi Marx’ın kapitalizm hakkındaki bir diğer çözümlemesinden bakarak açıklamak daha kolay ve inandırıcı geliyordu.
Marx, değerin üretim sürecinde oluştuğunu, kapitalist piyasada bize “fiyat” olarak göründüğünü ve “satış ânı”nda gerçekleştiğini söylemişti. Mallar için “satış ânı”nı aynı zamanda bir “ölüm, kalım ânı” olarak göstermesi, değer sadece burada gerçekleştiği içindi. Değerin oluştuğu –göründüğü– gerçekleştiği bu sürecin işleyebilmesi bir dizi canbazlığı ve sihirbazlığı gerekli kılar. “Kredi-para” ve bütün finansal sistem bu canbazlığı örgütlemiş ve akıl almaz biçimde geliştirmiştir. Mali sermaye üretimden ve ticaretten özerkleştikçe canbazlık bağımsız bir sistem haline gelmiştir. Gerçek değere tekabül eden gerçek fiyatın yerini “temsilî” fiyat almıştır. 1970’lerden sonra bu tür kapitalist ilişkiler alanı dünya çapında hâkimiyet kazanmıştır. Marx, hâkim biçim olmadığı zamanda bile temsilî fiyatın farkındaydı ve nereye götürebileceğini az çok kestiriyordu. Bu nedenle değer-fiyat ilişkisini sapabilen, bozulabilen bir ilişki olarak kuruyordu. Marx’a göre değer-fiyat eşitti, aynı şey idi ama günübirlik işlemlerde çok sayıda sapma görülürdü. Değer-fiyat eşitliği ancak yıllık toplamda dengeye gelirdi.
Değer-fiyat ilişkisinin böyle kurulması doğruydu, fakat günümüzdeki krize uyarlandığında yanlışmış gibi görünüyordu. Çünkü Marx, “Yıllık toplamda eşittirler,” diyordu. Ama Marx’ın burada kullandığı “yıl” kavramı, çözümlemesi için vazgeçilmez değildir. “Toplam”a gidebilmek için soyutlamadır. Marx’ın söylediğinden çıkarak bugüne bakılırsa şu görünüyor:
Dünyada toplam 60 trilyon dolar “değer”i olan mal ve hizmet üretiliyor. Toplam dünya ticareti ise 120 trilyon dolar fiyatla gerçekleşiyor. Burada bir “şişme” var. Bunu herkes görüyordu. 1990’lardan bu yana hızla büyüyen bir şişmedir bu. Şişkinlik “finansal türev”ler denilen kağıtlar aracılığıyla yaratılıyordu. Bir yerde mutlaka patlayacağı bilinmekte, ne zaman patlayacağı ise sadece tahmin edilmekteydi. Kısmet bugüneymiş! Bundan sonra ne olacağını kimse bilmiyor, bilemez de. Kapitalizmi kapitalistler yönettikleri, diyalektiğini de bizden iyi bildikleri için bir çaresini mutlaka bulacaklardır. “Hayır, bulamazlar, kapitalizmin çaresi olmayan bir derdidir bu,” diye söylenip durmak, işte asıl çaresizlik budur. Krizin ABD finans sistemindeki hasarını gidermek için, sistemden nemalanan bütün ülkeler “fedakârlık” yapacaklar. Başka çareleri yok. Fedakârlık yapmaya başladılar bile. Peki, imkânları var mı? O da var. Nedir bu “imkân”, ona bakalım:
Kapitalistler yönünden kriz için fedakârlık, ülke toplamında büyüme hızının küçülmesidir. Bu kapitalistlerin sermaye ve servetlerinin küçüleceği, kârlarının düşeceği demek değildir. Hattâ, deneylerden de bilindiği üzere, kapitalistlerin kârları ve “toplamda” da sermaye ve servetlerinin toplamı artacaktır. Bundan bazı kapitalistler zararlı çıkacaktır ki, bu zaten kriz olmasa da olan bir şeydir. Bu durumda “fedakârlık” yapan gene kapitalistlerdir, diye düşünmek gerekir. Yatırımlar duracak, işçiler işten atılacak, yoksulluk diz boyu olacak, piyasa daralacak, vb. Bunlar elbette olacak ama, bunların hepsi zaten kapitalistlere ait olan şeyler değil mi? İşçi nedir? Kapitalist için emekçi ne anlama gelir? “Toplam” içinde bunlar “insan” değildirler. Canlı değildirler, Cetvelle ölçülebilir, tartılabilir, toplanıp çıkarılabilir şeylerdir hepsi. Üretimin taş-toprak-kömür-yağ-gaz vb. tüm girdileri gibi, Kapitalistler krizden niye çıkamasınlar ki? Şu anda dünyada ve elbette Türkiye’de de, hâkim bilincin, “Kapitalistler bu vartayı bir an önce atlatsınlar da, korktuğumuz başımıza gelmesin!” olduğuna yemin edenin başı ağrımaz.
“Marx Lenin’siz haklı çıkamaz,” demiştik. Bu ne demektir? Kapitalistlerin kriz için fedakârlığının, toplumun tüm diğer kesimlerinin felâketi olacağını gördük. Kapitalistler, uzmanlarıyla birlikte oturmuş, gece gündüz hesaplıyorlar: Otuz ton kömür, 60 ton bakır, 9 konteyner yassı demir alsam, 270 işçiyi ücretsiz izine çıkarıp 130 işçinin işine son versem, 50’sini de “esnek çalıştırsam”, hesap tutuyor! Ha, demek ki işçi burada “insan” değil. O halde insan olmak lazım. İşçinin insan olabilmesi patronun yaptığı hesabın dışına çıkmasıyla, kendini bu hesaptan kurtarmasıyla mümkündür. Kriz ancak o zaman kapitalistlerin ve kapitalizmin sırtına yıkılmış olur. Kapitalizmin asıl krizi budur.
Kapitalizmin kendini toparlamasının iki-üç yıl alabileceği söyleniyor. Bu zaman, işçi ve emekçiler yönünden, krizden kurtulmaları için kapitalistlere duacı olmakla geçerse boşa geçmiş olmaz. Öldürücü olur. Tahminler doğru çıkacak. Kapitalistler çalışan kesimlere karşı çok ağır bir saldırı başlatacaklar. Aralık ayı başında Anadolu’nun dört bir yanından fabrikaların beşer onar kapatıldığı, işçilerin beşer onar bin işsiz kaldığı haberleri geliyordu. Bu süreç devam edecek. Krizin faturasını çalışanlara ve toplamda yoksul halk yığınlarının sırtına yıkmakta en ısrarcı davranan kesim tekelci sermayedir. TÜSİAD bastırmaktadır. Devletin elindeki ve yaratabileceği bütün kaynakları kendisine istemektedir. 190 milyar doları aşkın dış borç TÜSİAD’çı holdinglerindir ve hükümetten bunun ödeme garantisini istemektedirler. IMF ile yeni bir anlaşma imzalanmasında aşırı ısrarcıdırlar. İşsizlik sigortasında birikmiş 35 milyar doların tamamını, yarısı GAP bölgesine verilecekse eğer, kalan yarısını istemektedirler. Zordaki küçük imalatçıya kuruş kredi verilmesin diye bastırmaktadırlar. Hükümetin aklından zerresi bile geçmiyor ama ya geçerse korkusu ile, sosyal amaçlı fonlar kurulmasından nefret ettiklerini açıkça söylüyorlar. Hükümet yerel seçimlere doğru elinin serbest bırakılması için yalvarıyor ama TÜSİAD’çıların gözü alabildiğine kara.
Kapitalistler kendileri yönünden, çıkarları bakımından haklıdırlar. Ellerinde ne kadar araç varsa, emekçilere saldırmak için kullanacakları açıkça anlaşılıyor. Emekçiler adına onlarla uzlaşmaya, onlardan insaf dilemeye, onlara yalvarmaya dönük her emekçi politikası bugünkü koşullarda emekçilerin çıkarlarına ihanet etmektir. Hepimiz aynı gemideyiz yalanı ile, “toplumsal uzlaşma” politikası önereceklerdir. Buna kanmak körlükten, ahmaklıktan başka bir şey değildir. Değildir ama, ne yazık ki bu ahmaklık işçi ve emekçi örgütlerinde potansiyel olarak zaten vardı, şimdi nüksetmeye başlamıştır. Tekelci kapitalistlere, “Tamam, sizin de işiniz zor, farkındayız, ama bizi de biraz düşünün,” diye yaklaşan emekçi sınıf adına politikalar ortaya çıkmaya başlamıştır. Külliyen sakat bir hesaptır, boynunu giyotine uzatmaktır. “Krizin sorumlusu bizim kapitalistlerimiz değildir, dünyanın en büyük zalim kapitalistleridir. ‘Türkiye’ olarak, biz toplum ve ulus olarak hiç hak etmediğimiz halde krizle yüz yüze kaldık. Krizin faturasını bütün toplum kesimleri birlikte, adaletli biçimde ödemeliyiz,” denilecektir. Denilmektedir. Buna, emekçiler delilik derler. Hiç bir şeyin farkında olmamaktır bu. Kapitalist sınıfın kapitalist krizlerde kriz yükünden kendine bir pay çıkarıp ödediği ne görülmüş, ne de işitilmiştir. “Ulus”, “millet”, “toplum” gibi kavramların böylesi durumlarda hiçbir kıymeti ve işlevi olmaz. Kapitalist kriz dönemleri sınıfsal boğazlaşma dönemleridir. Kapitalistlerin bir şey ödemeye niyetleri yok ama eğer güçleri varsa, onlara bunu ancak emekçiler, kendi mücadeleleriyle ödetirler. Bu kadar keskin mi? Bu kadar siyah beyaz mı? İşte bu soru korkunun sorusudur. Niyetsizliğin, boyun eğmeye hazır oluşun sorusudur. Kapitalist kriz dönemleri her şeyin, düşüncelerin de siyah-beyaz iki zıt renk haline geldiği dönemlerdir. Ya kapitalistler kendilerini kurtaracaklar, ya da işçiler ve emekçiler ve diğer yoksul toplum kesimleri. İkisinin birden ve birlikte kurtulduğuna veya ikisinin birden ve birlikte battığına şahit olunmamıştır.
Bu noktada hâlâ ve hep, anlaşılmadık bir şey kalıyor. İşçilere, emekçilere, “Devrim yapın!”, “İktidarı alın!” mı diyoruz veya demiş oluyoruz? Bu, tilki kurnazlığıyla sorulur hep. “İşçileri görüyorsun,” denir, “ayağa kalkacak ve duruma el koyacak halleri mi var?” diye sorulur. “Yoktur”. “Otursunlar”. “Krizin geçmesini beklesinler!” gibi cevaplar verilir. Kapitalistlerin krizi kendi lehlerine ve çalışanların zararına yönetmeleri için bundan daha uygun bilinç bulunamaz. Ama ne yazık ki bu bilinç, sadece Türkiye’de değil, bütün dünyada ne zamandır yaygın bir bilinç oluvermiştir. Yok ama, hayır! İşçilerden devrim yapmalarını bekleyen yok. Nefs-i müdâfaadır işçilerden beklenen. Ağır zamlarla, vergilerle, dondurulmuş –hattâ çoğu zaman düşürülmüş– ücret paketleriyle geleceklerdir, gelmeye başlamışlardır devlet ve kapitalist sermaye sınıfı çalışanların üstüne üstüne. “Uzlaşalım!”, “İnsaf edin!” feryatları yükseldikçe kapitalistlerin saldırısı daha da artar. Eğitim, sağlık harcamaları kamuda ve özel sektörde daraltılacak, bütün bunlar çalışan sınıflara ve bütün halka biraz daha yoksullaşma olarak yansıyacaktır. Hep böyle olmuştur, gene böyle olacaktır. Burada sınıf savaşı ister istemez nefs-i müdâfaa savaşına dönüşecektir. Bunun “hayalcilik”le ilgisi nedir? Hiçbir ilgisi yoktur! Emek sermaye savaşının kızışması, had safhalara ulaşması, boğazlaşmaya dönüşmesi başka şeydir ve tümüyle doğal-toplumsaldır; bir siyasî iktidar mücadelesine çevrilmesi “siyasal”dır.
KESK ve DİSK birlikte, TMMOB, ÇİFTÇİ-SEN ve TTB’nin de desteklediklerini bildirdikleri bir “Krize Karşı Sosyal Dayanışma Programı” (28 Ekim 2008) açıkladılar. Krizle birlikte tüm dünyada neo-liberalizmin iflas ettiğine dikkat çektiler. Krizden özelleştirmecileri, piyasacıları sorumlu tuttular. “Bugüne kadar yaşadığımız tüm krizlerin en büyük mağduru olan ücretliler, üretici köylüler ve yoksullar ise bir kez daha görmezden geliniyor,” diyerek yakındılar. “Yaşadığımız deneyimler göstermiştir ki, geniş toplumsal kesimlerin talepleri dışlanarak, sermaye kesimlerinin çıkarları doğrultusunda hazırlanan kriz reçeteleri”ne karşı çıkarak, “Siyasal iktidarlar, artık emekçilerin ve yoksulların seslerine kulak vermelidir,” dediler. Ayrıca, “Hızla demokratikleşme yolunda adımlar” atılmasını istediler.. İşte işin püf noktası burdadır: Geniş toplumsal kesimin talepleri dışlanmasın! Oysa, tam aksine, geniş toplumsal kesimlerin taleplerini özellikle dışlamalıdırlar ki kapitalistler krizi aşabilsinler! Bunu yapmazlarsa kriz en başta onları boğar.
İktidar emekçilerin, yoksulların sesine “kulak versin”miş. Niye? Bir sesleri mi var emekçilerin? Ne kadar çıkıyor? Kapitalistler krizden çıkmak için, emekçilerin taleplerini dışlamak için, eğer varsa zerresi demokrasinin, ondan da kurtulmak isterler. Aksi halde yükselmesi muhakkak olan emekçi sınıf hareketinin önünü alamazlar, başlarına daha büyük belalar gelir.
Nitekim rejimin ve siyasi iktidarın böyle bir duruma karşı ne zamandır hazırlık içerisinde olduğu şimdiden görünüyor. AKP iktidarıyla ordu arasında yakınlaşma budur. 2007 seçiminin hemen arifesinde parlamentoda sessiz sedasız çıkarılan değiştirilmiş Polis Vazife ve Salâhiyet Kanunu çerçevesinde uygulamalar, son bir yıldır vatandaşların sokaklarda vurulup öldürülmesi olaylarının artarak tekrarlanması gibi gelişmeler budur... Oysa bizde emekçi mücadelesini yükseltmesi beklenen emek örgütleri, o mücadeleyle ancak sağlanabilecek kazanımları siyasî iktidardan bekleyecek kaytarmaktadırlar. Kurtuluşu can düşmanlarından beklemektedirler. Daha kötüsü, “Toplumsal barış ve hoşgörü içerisinde bir arada kardeşçe yaşamın desteklenmesi yolunda kamu otoritesi tarafından adımlar atılmalıdır,” diyen görüşleri var. Kendi ayağına kurşun sıkmaktır “toplumsal barış” önermek. Kriz derinleştikçe, emekçileri ve yoksulları vurdukça, bıçak kemiğe dayandığı yerde emekçiler sokakları tuttukça kapitalistlerden en çok duyacağımız çağrı “toplumsal barış!” olacaktır. Uyanık olmak, bu tuzaktan uzak durmak şarttır. Kapitalistler krizlerden “politika” yaparak çıkmaya çalışırlar. Onların bu politikasının karşısına konulacak bir işçi-emekçi politikası olmalıdır. Bu yoksa, bunu yapacak siyasal bir irade ortaya konulmamışsa, tuzaklara düşülecektir. İşçiler ve emekçiler ve onların zaten âhı gitmiş, vâhı kalmış örgütleri politik mücadelenin stratejik ekseni ve ince taktiklerini kimlerden öğrenecektir? Neyin, ne zaman, nerde ve nasıl yapılacağının işaretini kimden alacaklardır? Sıra bu soruya gelince suskunluk başlamaktadır. Çünkü bu noktada konuşacak olan sosyalistlerin örgütlü siyasî gücünden başkası değildir. Türkiye’de sosyalistlerin şu kriz günlerinde ne ile uğraştıkları, neye kafa yordukları ise, belli bile değildir.
- Ayrıntılar
- E. Ahmet Tonak
- Sayı 35 (Kış 2009)
Konuya lafı gevelemeden, damardan girmekte fayda var. Kapitalizmin krizlerini sadece anlamak için anlamak akademik açıdan meşrû olsa bile, Marksistlerin derdi, anlama faaliyetinin ötesine geçmektir. Amaç, kapitalizmi aşmak, emek sömürüsünü yeryüzünden kazımak için krizlerin yarattığı imkânları kullanmaktır. Bu da, somut olarak, işçileri sosyalizm mücadelesine katmaya çalışırken, aynı zamanda krizlerden doğrudan muzdarip olan emekçilerin maddi durumlarını iyileştirme mücadelesi vermek anlamına gelir. Söz konusu mücadele ihmal edilip, örneğin geçiş önlemleri paketi türünden somut talepler oluşturulamazsa, sadece sosyal devrimin öznesi emekçilerden kopmakla kalınmaz, aynı zamanda, Marksizm de siyasi prestij kaybına uğratılmış olur.2
Kaldı ki, krizleri sadece anlamak için anlamak derdine düşenler, yani akademik, entelektüel gerekçelerle bu anlama faaliyeti içine girdiklerini iddia edenler bile, bilerek ya da bilmeyerek siyasete bulaşmışlardır. Açıktan, burjuvaziye akıl hocalığına soyunanlar dışında, bu çevreler içinde de, kişisel çıkarları için en kaba saba argümanları ikide bir önümüze sürenler dolaylı yollardan burjuvazinin hâkimiyetini fikrî planda yeniden üreterek, geleceklerinin o sınıfın bekasına bağlı olduğunu deşifre etmiş olurlar.
Marksistlerin kapitalist krizleri anlama çabaları teori-pratik, daha doğrusu teori-siyaset ilişkisi içinde kavranmalıdır. Hep böyle olmuştur, bu açıdan bugün de değişen bir şey yoktur. Bir başka deyişle, kriz teorileri, kullanılan kavramlar, çözümleme yol ve yöntemleri, ampirik kanıtlar, kısacası, kriz dinamiklerine ilişkin her türlü tespit, belirli siyasetleri besler ve yeniden üretir. Teorinin niteliği ile kapitalizmi değiştirmenin modalitesi arasında yadsınamayacak bir bağ vardır.
En genel ifadeyle, reformcu ve devrimci siyasetler şeklinde tasnif edilebilecek bu pratiklerin arkasında, bu siyasetleri besleyen farklı kriz teorileri, kapitalizmin dinamiklerini anlama biçimleri vardır. Öte yandan, bu ilişkinin bire bir bir ilişki olmadığının da görülmesi gerekir. Söz konusu teori-pratik ilişkisinin varlığı, A ve B teorisini benimseyince reformist, C’yi benimseyince devrimci siyaset izlendiği sonucunu otomatik olarak doğurmaz. Anwar Shaikh’in Marksist kriz teorilerinin tarihini yetkin ve kapsamlı bir biçimde değerlendirdiği makalesinde belirttiği üzere, tüketim azlığı (underconsumption) kriz teorisi, siyasi oryantasyonları birbirinden çok farklı olan, hem Malthus ve Sismondi, hem de devrimciliğine ancak gıpta duyabileceğimiz Rosa Luxemburg tarafından savunulduğu gibi, daha yakın zamanlarda da, modern tekelci kapitalizm ekolünün kurucuları Paul Sweezy ve Paul Baran tarafından da savunulmuştur (Shaikh. 1988). Öte yandan, tüketim azlığı teorisi sadece Marx ve Lenin tarafından değil, aynı zamanda klasik iktisadın üstadı David Ricardo tarafından da eleştirilmiştir. Kısacası, kriz teorilerinin tarihine şöylesine bir göz atmak bile teori-pratik ilişkisinde otomatiğe bağlanmış sınıflandırmaların çalışmadığını görmeye yetecektir.
Marksistlerin farkında olmak zorunda oldukları ikinci husus, teori ile olgular ve veriler arasındaki ilişkinin mahiyetidir. Hep yinelediğim, ama bu bağlamda tekrar vurgulamakta yarar gördüğüm bu husus, verili bir kapitalist ekonominin ampirik gözlemlenişi sırasında kullanılan makro veri setinin ve değişkenlerin Marksist teoriye değil, Keynesçi teoriye dayanılarak üretilmiş olduklarının farkında olunup olunmadığı ile ilgilidir. Bu durum, söz konusu verilerin hiç bir zaman kullanılmaması gerektiği anlamına gelmiyor tabiatıyla. Ama, en azından, kullanılan verilerin teorik kaynağının, ampirik gözlemlerimizi belirlediğinin farkında olmamızı gerektiriyor. Marksist teorinin öngörüleri eğer eldeki Keynesçi veri seti ile kanıtlanamıyorsa, yapılması gereken Marksist teorinin orasını burasını budamadan, Keynesçi teorik çerçeveye dayalı kavramların, kategorilerin muhtevasını sorgulamaktır. Tabii, Marksistlerin kriz tartışmalarına ilişkin olsun, kapitalist ekonomilerin dinamiklerine ilişkin olsun, giriştikleri tahlillerde kullanmaları gereken ideal ampirik çerçeve emek-değer teorisinin kategorilerine dayanılarak geliştirilmiş bir makroekonomik muhasebe sistemidir. Bu tercihin önemini de yazının son bölümünde ABD ve Türkiye ekonomisinin performanslarına ilişkin yapacağımız ampirik gözlemlerle kanıtlamaya çalışacağız.
MARX’IN KRİZ AÇIKLAMASI VE GÜNÜMÜZDEKİ DURUM
Marx’tan hatırlayalım: kapitalizmin mezar kazıcısı proletaryadır; ya da bir başka deyişle, sermaye birikiminin yani kapitalist üretimin gerçek engeli, bizzat sermayenin kendisidir. Ne denmek istenmiştir bu yüklü ifadelerle? Kısa cevap, sermaye birikiminin kârlılığı azaltarak yeniden üretimi olanaksız kılması, yani kâr haddinin azalma eğiliminin kapitalist krizleri doğurmasıdır. İlk ağızda anlaşılmaz gibi gelecek bir biçimde, kârlılığın ana motivasyon olduğu bir ekonomik yapı, aynı zamanda, kendi bağrında kârlılığı azaltan dinamikleri de barındırmaktadır. Bir başka deyişle, yukarıdaki soruya kapsamlı ve tatminkâr cevap, sermaye birikiminin kendi bindiği dalı kesercesine, nasıl olup da kârlılığı azaltan dinamikleri içerdiği sorusu ile yüzleşmeyi gerektirir. Bu yüzleşmenin başlangıç noktası da kapitalist rekabetin mantığıdır.
Marx, radikal ve/veya neo-Marksist kamptaki birçok iktisatçının sorgusuz sualsiz içselleştirdiği tam rekabet anlayışından çok farklı bir kapitalist rekabet yorumu geliştirmiştir. İdealize (ve hattâ matematiksel anlamda estetize) tam rekabet koşullarının şirketleri pasiftir; piyasanın empoze ettiği fiyatları “kabullenirler.” Âdeta kısmetlerine razı şirketlerdir bu kapitalist işletmeler. Oysa “iş hayatı”nın kendisine veya ikinci el anlatımına (örneğin Wall Street Journal, Financial Times, Harvard Business Review’a) biraz âşina olanların yakından bildiği üzere, kapitalist rekabet vahşi bir savaş hâlidir. Bu savaşta kapitalistlerin en vurucu silahı birim maliyeti düşürmektir. Marx’ın, “rekabet savaşı, metalar ucuzlatılarak verilir,” sözü âdeta kapitalist rekabetin düstûrudur. Metaların ucuzlatılması da emeğin verimliliğini arttıran ileri teknolojileri icat edip, makinaları canlı emeğin yerine ikame etmekten geçer. İşte, Marx, “üretimin kapitalizasyonu” dediğinde bizatihi bu süreci kastetmiştir.
Kapitalizmin tarihi, her bir birim metaın içerdiği değişmez sermaye miktarının (girdiler, araç gereç, makina, v.s.) göreli olarak arttırılmasının tarihidir. Ve işte bu savaş stratejisi ile kimi “şanslı” şirketler (hâkim iktisat akımlarının dediğinin tersine, yani, pasif bir biçimde piyasanın dikte ettiği fiyatları kabullenmek yerine) fiyatlarını kırarak, piyasa paylarını arttırıp, rakiplerini yok edegelmişlerdir. Bu süreçte her şey mübahtır: endüstriyel casusluktan, ters-mühendisliğe (reverse engineering), hattâ altedilen, piyasadan silinen şirketlerin fiziki üretim kapasitelerine el koymaya kadar.
Bildiğimiz gibi sermaye için en önemli kıstas, yatırılan sermayeye bağlı olarak ne kadar kâr edildiğidir. Kârlılığın, kâr haddinin tarifi de zaten bu davranışı temel alarak yapılır. 100 liralık sermayesinin yarısı ile (50 lira) fiziki girdilerini satın alan, diğer yarısı ile de (50 lira) işçi ücretlerini karşılayarak, sonunda 50 lira kâr eden bir işletmenin, kâr haddi %50’dir [(50)/(50+50)]. Yine bildiğimiz gibi, Marx için yüksek soyutlama seviyesinde, kârın adı artık değer (s), fiziki girdilerin, değişmez sermaye (c) ve işçi ücretlerinin ise değişir sermayedir (v). Dolayısıyla, kâr haddi aslında bu kavramları kullanarak (s)/(c+v) şeklinde ifade edilebileceği gibi, bu formülasyondaki bütün terimler değişir sermaye (v) ile bölünerek (s/v)/[(c/v)+(v/v)] şeklinde de yazılabilir. Marx, (s/v)’yi artık değer oranı (kısaca, ADO; ya da sömürü oranı), (c/v)’yi ise sermayenin organik kompozisyonu (kısaca, SOK) olarak tanımlamıştır. Dolayısıyla, kârlılığın zaman içindeki seyri, sermaye birikiminin, bu iki oranı (yani (s/v) ve (c/v)’nin) nasıl belirlediğine bağlı olarak vuku bulacaktır.
Verili bir birim metaın içerdiği değişmez sermaye miktarının (c), göreli olarak artıp artmadığı Marx’ın geliştirdiği SOK (c/v) kategorisi ile izlenir. SOK’nun kapitalizm geliştikçe arttığını çıplak gözle bile izlemek mümkün. Burada önemli olan, SOK’ndaki artışın kapitalistlerin sürekli vermek zorunda oldukları iki cepheli savaşın, daha çok, şirketlerin kıran kırana boğuştuğu sermaye-sermaye cephesi ile ilgili olduğunun kavranmasıdır. SOK’nu yükselten, birim maliyetini düşürerek rakibini yenmekte, rekabetten üstün çıkmaktadır. Aynı zamanda, ikinci cephede de (sermaye-emek cephesi) bizzat bu makinalaşmanın tezahürü olarak emek üretkenliği artmaktadır. Ki bu artış reel ücretlerin artışını geçtiği sürece ADO’nı (s/v) arttırma anlamına gelecektir. Son dönem ampirik çalışmalarla, Marx’ın kategorilerine sadık kalınarak geliştirilmiş muhasebe sistemleri kullanılarak ölçülen SOK’nun ve ADO’nın yükselme eğilimi gösterdiği, ilkinin daha hızlı artması sonucu, kârlılığın uzun dönemli bir eğilim olarak düştüğü, artık yadsınamayacak biçimde ampirik olarak da kanıtlanmıştır (Shaikh ve Tonak. 1994).3
ABD’DE OLANLAR
Bu krizin en azından nicel boyutları itibarıyla, buharlaşan finans sermayesi açısından en ağır yaşandığı ülke ABD. Ayrıca, ABD giderek daha entegre hale gelen dünya ekonomisinin de en büyüğü.4 Dolayısıyla, günümüzün küresel krizini anlamak ABD ekonomisinin yakın dönem serüvenine yoğunlaşmayı gerektiriyor. 1960’ların sonundan bu yana ABD’nde ve Avrupa’da enflasyon ve işsizlik (stagflasyon, resesyon veya durgunluk denilen ekonomik büyümenin durması sonucu ortaya çıkan istihdam eksikliği) verilerine baktığımızda bu iki göstergenin 1970’lerden itibaren birlikte yükseldiğini, dolayısıyla o döneme kadar Keynesçi anlayışa göre birbirinin ilacı olan bu iki ayrı hastalığın yeni bir hastalığa (stagflasyon) dönüştüğünü gözlemliyoruz.
Yeni hastalık yeni ilaç gerektirecekti! Sonradan adı konacak o yeni ilacın adı “Volcker şoku”dur. 1979’da ABD Merkez Bankası’nın (FED’in) başındaki Paul Volcker’ın uygulamaya başladığı parasalcı iktisat politikası ile nominal faiz haddi %20’lere kadar yükseltilmiş ve giderek Merkez Bankalarının enflasyonla mücadeleyi esas aldıkları, yaygın adıyla neo-liberal denen, devletin küçültüldüğü, piyasacı döneme girilmiştir. Bu dönemin ekonomiyi daraltıcı politikaları enflasyonu kontrol altına almakla birlikte işsizliğin azaltılmasında çok başarılı olamamıştır. İşsizlik artışının Avrupa’ya kıyasla kısmen düşürülebildiği ABD’de bile ortalama işsizlik seviyesinin yerleştiği plato 1980 öncesine göre yükselmiştir.
“ABD’nde olanlar” ara başlığı altında buraya kadar söylediklerim ders kitaplarında, hatta kaliteli gazetelerde rastlanılacak türden. Kapitalizmin krizini aslî, yapısal nedenlerle değil, onların tezahürleri, uygulanan ve uygulanmayan politikalar, hattâ insanların içgüdüsel özelliklerine referansla açıklama tarzı bugün de hâkim. Olguların tasviri bakımından bir yere kadar mazur görülebilecek bu yaygın tarz, hastalığın sonuçlarına odaklandığı için hastalığın gerçek sebebini teşhis edemiyor. Bankacılık sektöründeki denetimsizlikten, sub-prime mortgage, türev5 piyasalarının kontrolsüzlüğüne kadar bir dizi somut sorun krizin asıl nedeni gibi görüldüğünden, kapitalizmin kendisini sorgulamaya vakit kalmıyor! Ama, bir yandan da bir taşla iki kuş vurulmuş oluyor: tedavinin bir ağrı kesiciden diğerine geçiş ile mümkün olacağı izlenimi de böylelikle yaratılmış oluyor.
O zaman, en azından ABD’de 1970’lere nasıl gelindiği, kapitalizmin o dönemden bu yana krizi aşmak için bulduğu “çözüm”ün günümüz çöküşünü nasıl hazırladığını sistemin en temel özelliklerinden hareketle görmeye çalışalım. Yukarda belirttik, kapitalist işletmelerin hedefi kâr elde etmek; kârın kaynağı da artık değer. Fakat, bildiğimiz gibi, her kapitalist şirket artık değer üretmediği halde kâr etmeye devam edebiliyor. İlk ağızda paradoksal gibi gelen bu durum aslında yaşadığımız krizin anlaşılması için cevaplanması gereken en temel sorudur.
Emek-değer teorisi perspektifinden kapitalist bir ekonomide değerin ve artık değerin yaratıldığı sektörleri üretim sektörü, yaratılan artık değerden aldığı pay ile kendini var edebilen sektörleri de üretim dışı sektör olarak sınıflandırmak mümkün, Şekil I bu ayırımı, üretim dışı sektörlerin en büyüklerinden finans sektörünü kullanarak düzenlenmiş sayısal bir örnekle göstermektedir.

Üretim sektörü ekonomide üretilen toplam değeri (800) ve parçalarını (C=200, V=200, S=400) yaratmakta, ancak artık değerin sadece bir kısmını (SÜ=100) sektörün kârı olarak elinde tutabilmektedir. Artık değerin geri kalan kısmı (SÜD=300) üretim dışı sektörlerin, örneğin finans sektörünün, maddi varoluşlarını sağlamaktadır. Finans sektörü, yani ticari bankalar, sigorta şirketleri, yatırım bankaları, üretim sektöründen aktarılan bu artık değer ile işletmelerinin araç gereç ihtiyaçlarını (CÜD=50), ücret ödemelerini (VÜD=50) karşıladıkları gibi, sattıkları hizmet sonucu kâr (SÜD=200) bile elde edebilmektedir. Paradoks çözülmüştür: artık değerin yaratıldığı tek ekonomik faaliyet üretim sektörünün faaliyetleri ve burada yaratılan artık değerin dolaşım ilişkileri yoluyla üretim dışı sektörlere aktarılışı kavrandığında, finans sektörünün nasıl olup da artık değer üretmeden kâr edebildiği açıklığa kavuşmaktadır. Şekil I’de kullanılan nicel büyüklüklerle ekonominin değer cinsinden temel kârlılığı %100 [(400)/(200+200)], üretim sektörünün işletmelerce gözlemlenen kârlılığı %25 [(100)/(200+200)], finans sektörünün bankalarınca gözlemlenen kârlılık ise %200’dür [(200)/(50+50)].
Finans sektörünün kârlılığının üretim sektörünün kârlılığının 8 katı oluşu haliyle bizim Şekil I’deki örnek için seçtiğimiz nicel büyüklükler yüzündendir. Ama, ABD’ndeki durumdan ve bugüne gelişimizi açıklayan gerçekliklerden çok da kopuk değildir. II. Dünya savaşı sonrası dönemde, Marksist bir muhasebe sisteminin kategorileri ile hesaplanmış temel kârlılık ilkin 1948-80 arası %30,8 azalmış, neo-liberal uygulamaların meyvasını vermesiyle, 1980-89 arası %8,3 artmıştır (Shaikh ve Tonak. 1994). Kısmen farklı bir metodoloji kullanmakla birlikte Simon Mohun da 1965-82 dönemi için kâr haddinde %7,81’lik bir düşüş, 1982-99 dönemi için ise %8,01’lik bir artış hesaplamıştır (Mohun. 2005). Şekil II’de görüldüğü üzere ekonominin genelinde gözlemlenen kârlılık düşüşü 1970’lerin sonuna kadar sürmüş ve devletin burjuvazi adına kârlılığı yeniden yükseltme hedefi ile neo-liberal politikaları uygulaması sonucunu yaratmıştır.

Kaynak: Mohun (2005)
Ve bu politikaların etkisiyle genel olarak kârlılık yükselmesine rağmen, üretim sektörünün kârlılığı finans sektörünün kârlılığının gerisinde kalmıştır (Şekil III). Bizatihi bu farklılık bir taraftan sermaye için finans sektörünü cazip kılarken, bir taraftan da bu cazip sektörü, ürettiği artık değerle beslemesi gereken üretim sektörünün göreli olarak küçülmesi sonucunu doğurmuştur.

Kaynak: Bond (2008)
Şişen finans sektörünün büyüyerek var olması için gerekli artık değer üretiminin sınırına yaklaşıldığı 2000’li yılların başından itibaren özellikle emlak sektöründeki balonla hissedilmeye başlanmış (Tonak. 2004) ve nihayet 2008 içinde de kriz banka iflasları ile tetiklenmiştir. Kriz, kapitalizmin yapısal krizidir, sistemiktir dediğimizde kastettiğimiz budur.6
MARKSİST MUHASEBE SİSTEMİNİN ÖNEMİ
Yukarda ayrıntılarına girmeden mantığını ve bazı dışa vurumlarını aktarabildiğimiz kriz açıklamasının dayandığı teorik çerçeve ve ampirik verilerin çoğu yepyeni bir makroekonomik veri tabanına dayanmaktadır (Shaikh ve Tonak. 1994; Mohun. 2005). Bu tür bir ampirik çerçevenin önemini tekrar vurgulamak bakımından ABD’ne ve Türkiye’ye ilişkin bazı yeni bulguları da daha sonraki tartışmaları zenginleştirmesi beklentisiyle kısaca aktarmakta yarar görüyorum.
Aşağıdaki Şekil IV, literatürde birbiri yerine kullanılagelen, oysa muhtevaları farklı olduğu için zaman içinde arzettikleri ampirik eğilimlerinin de farklı olması doğal sayılabilecek Keynesçi perspektifin kâr-ücret oranı (P*/EC) ile Marksist artık değer oranının (S*/V*) ABD’de 1948-89 arası seyrini vermektedir.

Kaynak: Shaikh ve Tonak (1994)
Görüldüğü üzere, genellikle yaygın biçimde kullanılan kâr-ücret oranı (0,7’den 0,5’e azalarak), Marx’ın uzun dönem eğilimi olarak artmasını öngördüğü artık değer oranının (1,7’den 2,4’e artışının) tam tersi bir eğilim göstermektedir. Artık-değer oranının bu artış eğilimini kâr-ücret oranının seyrinde gözlemlemeyen burjuva iktisatçılar, Marx’ın öngörüsü tutmadı diye sevinirlerken, radikal iktisatçıların önemli bir kesimi de Marx’ı revize etmeyi, hattâ emek değer teorisini terk etmeyi (ya da hiç kullanmayarak sosyolojik açıklamalarla yetinmeyi) seçmektedir. Oysa, Marksist muhasebe sistemini geliştirerek ve ancak o yoldan Marx’ın öngörülerinin sınanabileceğini savlayanlar yukardaki Şekil IV’de ve aşağıdaki Şekil VI‘daki gibi ilk ağızda gözlemlenmesi olanaksız olan ampirik bulgularla kapitalizmin dinamiklerine ilişkin bambaşka sonuçlara varabilmişlerdir. Şekil V’de, Simon Mohun, bizim geliştirdiğimiz muhasebe sistemi (Shaikh ve Tonak. 1994) içinde hesapladığımız değişir sermaye kategorisini daha sonraki ayrıntılı millî gelir ve ücret veri serilerini dikkate alarak yeniden hesaplamış ve 1989’dan 2001’e kadar getirmiştir. Bu düzeltme sonucu Mohun’un elde ettiği 1980 sonrası ölçümler, genel olarak kârlılığın yükseltilişine pozitif etkisinin yanı sıra, üretim dışı sektörlerin serpilebilmelerini sağlamak için de artık değer oranının ne denli arttırılmış olduğunu (en azından 1989 sonrası için ilk defa) ortaya koymuştur (Mohun. 2005).

Kaynak: Mohun (2005)
Türkiye ekonomisi söz konusu olduğunda Marksist kategorilerle yapılan çalışmalar hem sayıca azdır, hem de çeşitli açılardan kısmidir (Tonak. 1980). Uzun zamandır Türkiye’nin Milli Gelir serilerini ve Girdi-Çıktı tablolarını kullanarak alternatif, Marksist bir makroekonomik veri setinin geliştirilmesi ihtiyacı vardı. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden Yiğit Karahanoğulları bu yakıcı ihtiyacı derinden hissederek doktora tezinde böylesi meşakkatli bir işe girişti (Karahanoğulları. 2008). Ve bu şekilde, Karahanoğulları’nın titiz çalışmasıyla bundan sonraki çalışmalar için de ampirik temel teşkil edecek bir veri seti üretilmiş oldu. Söz konusu tezden şimdilik iki çarpıcı sonuç sunarak bu tür çalışmaların önemini ve farklılığını Türkiye ekonomisi bağlamında da belirtmek istiyorum.
Şekil VI, Karahanoğulları’nın bizim geliştirdiğimiz metodolojiyi (Shaikh ve Tonak. 1994) Türkiye’ye uygulayarak, bu ekonomi bağlamında elde ettiği artık değer oranı ile kâr-ücret oranının karşılaştırılmasını vermektedir (Karahanoğulları. 2008).

Kaynak: Karahanoğulları (2008)
Bir yandan, bu iki göstergenin, özellikle 1999 sonrası dönemde farklı şekilde seyredebileceğini, öte yandan da artık değer oranının, hızlı finansallaşmanın beslenmesi gereği yüzünden de çok kısa bir süre içinde (1999-2006) arttırılmış olduğunu ilk defa bu çalışma ile gözlemleyebiliyoruz.
Üretim ve üretim dışı sektörlerin göreli gelişimi kısmen de olsa değer ve artık değer üreten emeğin istihdamının göreli değişimi ile de izlenebilir. Çıplak gözle de izleyebildiğimiz finans dâhil olmak üzere üretim dışı faaliyetlerdeki genel büyüme sadece bu sektörlerdeki istihdamı arttırmakla kalmamış, söz konusu faaliyetlerin maddi temeli olan değer üretimini yapan üretken emek istihdamının da göreli olarak azalması sonucunu doğurmuştur.

Kaynak: Karahanoğulları (2008)
Şekil VII’deki üretken emeğin toplam istihdama oranının 1988 sonrası azalışı ve bu eğilimin 1999 sonrasında hızlanarak sürmesi, üretim sektöründe istihdam edilen emekçilerden daha fazla artık değer emilmesi gereğini yaratmış, bu da artık değer oranını daha da arttıran bir faktör olmuştur. İçinde bulunduğumuz krizi bu anlamda, finans dâhil, üretim dışı sektörleri besleyen artık değer üretiminin sınırlarına dayanmanın kaçınılmaz sonucu olarak görmek mümkündür. Dolaylı verilerle ve genel gözlemlerimizle sezdiğimiz bu dinamik de ilk defa Marksist verilerle elle tutulur hale gelmiş olmaktadır.
NE BEKLEMELİ?
Artık yaşanan krizin derinliği ve süresi tartışılmaz oldu. Devekuşu misali başını kuma gömenlerin dışında, her cenahtan yorumcular derin, farklı ve uzun süreli bir kriz yaşandığını teslim ediyorlar. Şüphesiz nedenlerin teşhisinde muazzam farklılıklar var. Bu sadece yorumcuların Marksistlikleri ile ilgili değil. Yukarda kısaca belirtmeye çalıştığım gibi sol perspektiften yaklaşanlar arasında da teorik farklılıklar olduğu gibi, ampirik gerçekliğin izlenişinde de tahlillerden çıkartılan sonuçları etkileyecek derecede ciddi ayrımlar var. Bu farklılıklara toptancı yorumları, aşırı iyimserlik ve aşırı kötümserlik eğilimlerinin varlığını da eklersek ortada kol gezen kriz analizleri yelpazesinin niye bu denli geniş olduğunu anlayabiliriz. Krizin teorik açıklamaları ile önerilen çözümler, hatta sol siyaset arasındaki ilişki konusunu taze bir örnekle soyutlayayım.
Muhtemelen, genel olarak sol çevrelerde öteden beri hâkim yaklaşım olması sebebiyle Türkiye’nin radikal kesimlerinde de yaşadığımız krizi kapitalizmin aşırı birikim dinamikleriyle açıklamak çok yaygın. Genellikle aşırı birikimden ne kastedildiği net bir biçimde ifade edilmiyor. Ama, çokluk ima edilen, aşırı üretim (ki genellikle eksik tüketim anlamında kullanılıyor); bazen, kârlılık azalması da anlatımların bir yerine yerleştirilmiş oluyor. Esas açıklayıcı dinamiğin aşırı birikim olduğundan vazgeçmeksizin, kısmen göreli ücret, kısmen SOK artışlarına referanslarla bezeli kriz tasvirlerine sık sık rastlıyoruz. Kriz, temelde eksik tüketimle açıklandığında, çözüm olarak da Keynesçi efektif talebi arttıracak iktisat politikaları önermek meşrûiyet kazanıyor. Kaldı ki, bu açıklama tarzında kullanılan dil ne denli devrimci retorikle süslenmiş olursa olsun, bir süre sonra bu yoldan kapitalizmin reformlarla dönüştürülmesi siyasetinin de savunulabileceği bir zemin sağlanmış oluyor.
Yakın tarihin de bize gösterdiği üzere, krizler ne denli derin olursa olsun, otomatik bir biçimde kapitalizmi batırmıyor. Kapitalizm insanlığı tahrip ederek ve üretim kapasitesini değersizleştirerek yoluna devam ediyor. Her bir krizin yaşandığı konjonktür diğerinden farklı. Bu farklılığın tezahür ettiği iki alanı, krizin etkilerini ve kapitalizmi aşma imkânlarını değerlendirirken özellikle dikkate almamız gerekiyor. İlk ve nispeten az değinilen alan, sermayenin ve devletin krize cevap şekli. Bu cevabı, hem verili coğrafyanın siyasi kültürü, hem de krizin vuku buluş şekli belirliyor. Günümüz dünyasında 1930’ların buhranında yaşananlar yaşanmaya başlamadığı gibi, bir günlük ani borsa çöküşleri ve bunların karşısında ne yapacağını bilemeyen kapitalist devletler de yok. İşte Japonya’nın 1990’lar boyunca devam eden sürünmesi ve hâlâ toparlanamaması. Bu tarz, yani sürünerek −ki sürünmenin toplumsal katmanları etkileyişi ülkenin zenginliği ve siyasi kültürü tarafından belirlenecektir− krizi 10 yıllarca yaşamak olasılıklardan biri. İkinci alan ise, solun, daha doğrusu işçi sınıfının örgütlülüğü ve sosyalizmi kurma iştiyak ve enerjisidir. Bu alanda umut verici birçok gelişme olmasına rağmen, dünya genelinde, büyük kapitalist ülkelerde kapitalizmi aşacak bir örgütlülük potansiyeli maalesef gözükmemektedir. Bununla birlikte, küreselleşme ve onun ideolojik ve kültürel ifadesi olan post-modernizmden, sivil toplumculuğa, liberal akımlara kadar birçok eğilim hızla itibar kaybetmektedir. Bu açıdan, önümüzdeki yıllar sosyalizmin cazibesini arttırabileceği gibi, barbarca düzenlerin dayatılma ihtimalini besleyebilecek toplumsal, siyasal ve ekolojik gelişmelere, hattâ insanlığı yok edebilecek çılgınlıklara gebedir. Eğer yok edilmezse, insanlığın geleceği, tek tek insanların kendilerini aşan dinamiklerin şuuruyla davranabilen örgütlülüklerinin eseri olacaktır. Yaşadığımız derin kriz, bir yandan bu geleceği tahayyül ederken, bir yandan o örgütlülükleri kurma imkânını veriyor.
E. Ahmet Tonak1.
1) Uluslararası Ekonomi Politik Yüksek Lisans Programı, İstanbul Bilgi Üniversitesi.
2) Bu yazıda, özellikle Türkiye’nin içinde bulunduğu kriz bağlamında böylesi bir geçiş dönemi paketinin muhtevasına girilmeyecektir. Bu alanda bir kaynak Satlıgan (2008)’dir. Türkiye ekonomisinin krize yakalandığı dönemin eleştirel değerlendirilmesi ve açmazları için ise BSB (2008a ve 2008b)’ye başvurulabilinir.
3) Bu yazı bağlamında, kârlılığın uzun dönemli bir eğilim olarak azalmasını gözlemleyebilmek için gerekli kavramsal (temel kârlılık ve gözlemlenen kârlılık) ve ampirik tartışmalara (kapasite kullanımının farklı tanımları ile, bu farklılıkların yol açabileceği farklı kârlılık eğilimleri) ayrıntılı bir biçimde girmemize imkân yok (Shaikh. 2008). Fakat, günümüzde yaşadıklarımız da dâhil olmak üzere, kapitalizmin tarihinin uzun dönem dalgalanmaları (30-40 yıllık) ve bu dalgalanmalar üzerine oturan kısa (3-4 yıllık) ve uzunca (7-10 yıllık) iş çevrimleri temelinde, ekonomi dışı (savaşlar, iklim değişiklikleri, vs.), konjonktürel (arz ve talep dengesizlikleri, vs.) faktörlerin de etkilediği kompleks bir süreç olarak anlaşılması gerektiğini doğru bulduğumuzu belirtelim.
4) 28 Ekim akşamı Habertürk’te yayınlanan ‘Türkiye’nin Nabzı’ programında Korkut Boratav ve Mustafa Sönmez’in karşısındaki Eser Karakaş’ın maddî verileri abartma şeklini alan iyimserliği ile, krize ilişkin genel iyimserliği arasında ilişki olup olmadığını düşünmeden edemedim. Karakaş’ın, ABD’nin dünya GSYİH’nın üçte birini ürettiği iddiası vahimdi. 2007 verilerine göre söz konusu pay sadece dörtte birdir. Ne olacak demeyin, Karakaş’ın yanlış oranı ile gerçek oran arasındaki fark 4,4 trilyon dolar! Yani, Türkiye GSYİH’nın neredeyse 7 misli. Dalgınlık deyip geçilebilecek kadar küçük, Karakaş’ın iddialı üslubuyla uyumlu bir hata değil anlayacağınız.
5) Medyada adı çok geçen ve hayli mistifiye bir biçimde bazen hava basma aracı olarak gündelik konuşmalara bile sızan türev de bu yeni finansal enstrümanlar arasında. Radikal iktisatçı Michael Perelman’ın verdiği örnekten esinlenerek hem AIG adlı sigorta şirketinin sistemin bekası bakımından niye kurtarılması gerektiğini, hem de türev kelimesinin ne anlama geldiğini açayım. Birisi size gelip, Hacettepe’nin bu yıl ve gelecek yıl arka arkaya şampiyon olacağı üzerine iddiaya girmek istediğini söylese. Ve hattâ sizi ikna etmek için 100 YTL yerse ve eklese, “Olur a, Hacettepe de iki yıl arka arkaya şampiyon olursa sen de bana 100 milyon YTL vereceksin” dese, ne yaparsınız? Bu ihtimalin gerçekleşmesi neredeyse sıfır olduğu ve 100 YTL’yi de kaçırmamak istediğiniz için iddiaya girersiniz. Fakat bir yandan da, içinizi, ya Hacettepe şampiyon olur da, olmayan 100 milyon YTL’yi nasıl öderim diye bir huzursuzluk kemirmeye başlayabilir. İşte AIG bu gibi durumlar içindir. Gider, yandaki sigortacı komşunuzdan ayda 10 kuruş prim ödeyerek 100 milyon YTL’lik bir poliçe satın alırsınız, içinizi rahatlatmak için yani. Komşunuz da, nasılsa gerçekleşmeyecek bir ihtimali sigortalayarak havadan para kazandığı için mutludur. Alan memnun, satan memnun! Ta ki, bu işin piyasası gelişene, iddialar üzerine iddialar, yani ilk iddiaların türevleri, alınır satılır, bu yeni iddiaların iddiaları, yani türevlerin kendisi sigortalanır, ve bu türev piyasasının hacmi trilyon dolarlara varana kadar. Bu arada Hacettepe’nin iki yıl üst üste şampiyon olacağı tutarsa, ne sizin, ne sigorta şirketinin 100 milyon YTL’si yoktur. Duruma âcilen müdahale edilmesi gerekmektedir. Tıpkı son aylarda olduğu gibi!
6) Mahfi Eğilmez’in Radikal’deki “Kriz Yaratan Mekanizma” yazısında da Marx’a atıfla (2 Ekim), kriz mekanizmasına ilişkin kimi görüşler dile getirilmişti. Eğilmez’e göre “...insanlar(ın) kendi çıkarlarını maksimize etmeye yönelik adımlar(ı) iyi denetlenmediği ve kurallara bağlanmadığı takdirde hileli ve kural dışı yollara kolayca sapabilmeye yol açıyor. Bugüne kadar çıkan mali krizlerin tamamında bu tür kural dışılıklar ya da denetim eksiklikleri söz konusu.” Mekanizmayı böyle tespit edince, çözüm siyasilerin uygulayacakları denetim (regülasyon) oluyor hâliyle. Fakat, yine Eğilmez’e göre, “bir süre de olsa, yüksek büyüme ve refah” oy getireceğinden, “...(oy) maksimizasyonu peşinde koşan siyasetçi gereken önlemleri zamanında alamıyor.” “(K)apitalizm(in) çöpe atılacak bir sistem…” olmadığını da geçerken hatırlatan Eğilmez için, esas sorun ihtiraslı siyasetçilerdir. Oy maksimizasyonunu bir kenara koyup, adam gibi denetim yapsalar ‘kriz, mriz’ kalmayacaktır. Televizyonlarda da sık sık tekrarlanan bu yaygın görüşün destekçisi mebzul. ‘Kötü idareciler’ diyebileceğimiz bu görüşle, kapitalizmin krizlerini daha sistemlik yapısal dinamiklerle açıklamayı tercih eden Marksist perspektifin uzaktan yakından ilişkisi olmadığı açıktır. Eğilmez’in, “....kapitalizm... sistem gereği kriz yarattı...” derken de ‘sistem’den kastettiği sadece çıkar maksimizasyonunu besleyen sosyo-ekonomik ortamdır. Garip olan, bu görüşün Marx’a affedilmesi, Marx’ın, modern deyimle, sıradan bir davranışsal iktisatçı seviyesine indirgenmesidir. Maalesef, Eğilmez’in sadece Marx’a değil, Adam Smith’e atfettiği görüş de doğru değil. Ne diyor Eğilmez? “Kapitalizmin ya da şimdiki adıyla piyasa ekonomisinin temelinde Adam Smith’in ünlü sözü yatıyor: ‘Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler.’” Bazı şeyler çok tekrarlanınca gerçek mertebesine yerleşiyor. Bu iddia da onlardan: Adam Smith’in “Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” diye bir sözü yok. İktisadi düşünce tarihi derslerinde çeşitli biçimlerde “Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler (Laissez faire et laissez passer)” sözü gündeme gelir. Ve bu dersleri alanlar bilir, bu sözün kaynağı Fransa’daki ticari denetimleri eleştiren Vincent de Gournay’dir (1712-59). Yani, malum “ünlü” söz Fizyokratlar ve Smith öncesi tedavüle sokulmuştur. Smith ise bu sözü hiç kullanmadığı gibi, özellikle Ulusların Zenginliği (1776) kitabında devlet müdahalesinin elzem olduğu faaliyetleri sayfalarca tartışmıştır. O kadar ki, Eğilmez’in de yazısında söz ettiği, devlet müdahaleciliğiyle ünlü John Maynard Keynes bile “Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” sözünün Smith’e atfedilemeyeceğini 1926 yılında New Republic dergisindeki bir yazısında belirtmek gereğini duymuştur.
Kaynakça
Bond, Patrick. 2008. The US Financial Meltdown, Part 1: What Really Happened. (http://www.nu.ac.za/ccs/default.asp?11,61,3,1624) [https://ccs.ukzn.ac.za/files/Bond%20CCS%20US%20financial%20crisis.pdf; Kızılcık’ın notu: Adres güncellendi.]
BSB. 2008a. BSB Basın Duyurusu: Küresel Kriz Kapitalizmin Ta Kendisidir (http://www.bagimsizsosyalbilimciler.org/Yazilar_BSB/BSBBasinDec2008.pdf).
BSB. 2008b. 2008 Kavşağında Türkiye: Siyaset, İktisat ve Toplum. İstanbul: Yordam Kitap.
Karahasanoğulları, Yiğit. 2008. Ulusal Hesaplar Sisteminden Hareketle Marksist Değer Kategorilerinin Ampirik Tahlili: 1988- 2007 Türkiye Ekonomisi için Bir Uygulama. Ankara Üniversitesi, SBF. Basılmamış Doktora Tezi (Yordam Kitap tarafından 2009’da yayınlanacak). [Kızılcık’ın notu: Yordam Kitap tarafından Marx'ın Değeri Ölçülebilir mi? adıyla 2009’da yayınlanmıştır.]
Mohun, Simon. 2005. “On Measuring the Wealth of Nations: the US Economy, 1964-2001.” Cambridge Journal of Economics. 29.5: 799-815.
Satlıgan, Nail. 2008. “Solun Bunalıma Cevabı, ‘Geçiş Önlemleri Paketi’ Olmalı.” Mesele Kitap Dergisi.
Shaikh, Anwar. 1978. “An Introduction to the History of Crisis Theories.” U.S. Capitalism in Crisis, U.R.P.E., New York. (Türkçesi, Satlıgan, N. ve Savran, S. der. 1988. Dünya Kapitalizminin Krizi. İstanbul: Alan Yayınları içinde).
Shaikh, Anwar. 2008. “Competition and Industrial Rate of Returns.” (http://www.anwarshaikhecon.org/sortable/images/docs/publications/competition/2008/Competition%20and%20Industrial%20Rates%20of%20Return.pdf). [Kızılcık’ın notu: Adres güncellendi.]
Shaikh, A. ve Tonak, E. A. 1994. Measuring the Wealth of Nations: The Political Economy of National Accounts, New York: Cambridge University Press (Türkçesi İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları’ndan 2009’da yayınlanacaktır). [Kızılcık’ın notu: Yordam Kitap tarafından Milletlerin Zenginliğinin Ölçülmesi: Ulusal Hesapların Ekonomi Politiği adıyla 2012’de yayınlanmıştır.]
Tonak, E. Ahmet. 1980. “Artık Değer Oranı: ABD ve Türkiye.” Toplum ve Bilim. Kış.
Tonak, E. Ahmet. 2004. “Dünya Ekonomisi Krizin Eşiğinde.” Cumhuriyet. 13 Aralık.
- Ayrıntılar
- Sayı 35 (Kış 2009)
M. Luther King, Malcolm X, Wiley Evers canlarını verdiler
1960’larda Demokrat J.F.Kennedy, Lyndon B. Johnson ve Cumhuriyetçi Richard Nixon dönemlerinde ABD’nin dışarıda saldırganlığı artmışken, içeride çok önemli kitlesel mücadeleler veriliyordu. Örneğin, Washington’daki siyasi bir eylemde ya da dönemin aynı zamanda siyasi sembol olmuş müzikçilerinin New York Central Park’taki konserlerinde 1 milyon kişi toplanıyordu.
Bu eylemlerin başında Yurttaş Hakları Hareketi (Civil Rights Movement) geliyordu. Vietnam Savaşına karşı barış hareketi ve yakın tarihin gördüğü en önemli kadın hareketi olan Kadın Özgürlüğü Hareketi (Women’s Liberation Movement) durağanlaşmış ABD toplumunda yükselen ciddi kitle mücadeleleriydi.
ABD’de siyahlara karşı ayırımcılığa karşı çıkan ve ırkçı yasaların, mevzuatın, uygulamaların kaldırılmasını, istisnasız bütün yurttaşların yasa önünde eşit olmasını öngören Yurttaş Hakları Hareketi 1950’lerin ikinci yarısında başlamıştı.
ABD’de 1861-64 arasında iç savaşa neden olan ve −Kuzey eyaletlerinden Illinois’ten seçilmiş− Başkan Abraham Lincoln’un yayınladığı iki Özgürleştirme Bildirgesi’yle (Emancipation Proclamation − Eylül 1862 ve Ocak 1863) kölelik kaldırılmıştı. [Yüksek Mahkeme (Supreme Court) başkanı “Bildirge özel mülkiyet hakkını çiğniyor” diyerek kararı anayasaya aykırı bulmuştu.]
Kölelik Yasaklandı ama ırkçı kanunlar bir asır daha devam etti. 1950’lere gelindiğinde bile hem federal yasalarda, hem de özellikle Güney eyaletlerinde devletin ırk ayrımcılığı sürüyordu. Örneğin o eyaletlerde siyah ve beyaz öğrencilerin okulları ayrıydı, kamu sektöründe istihdam ayrımcılığı vardı, kamu taşıtlarında siyahlarla beyazların bölmeleri, Güney’deki bazı yüksek öğrenim kurumlarında öğrenci kafeteryaları, hatta zencilerle beyazların umumi tuvaletleri ayrıydı, ilh…
1954’te Yüksek Mahkeme ırk ayırımına bağlı okulların anayasaya ve eşitlik ilkesine aykırı olduğunu ilan eden bir dizi karar aldı. Ama Yurttaş Hakları Hareketi’ni tutuşturan kıvılcım 1 Aralık 1955’te Alabama’da Montgomery’de Rosa Parks’ın belediye otobüsüne kendisine yasak olan ön kapıdan bindiği, beyazlara ait bir ön bölme koltuğuna oturduğu ve bir beyazın ona kalkıp yerini verme talebini reddettiği için tutuklanması oldu.
Kasabadaki zenciler kamu taşıtlarını boykot eylemine giriştiler, Baptist Kilisesi rahibi Martin Luther King bir grup arkadaşıyla başı çekti Hemen kurulan komiteye başkan seçilen King’in eylem başlarken söylediği şu sözler bir anda bütün ülkeye yayıldı: “Protestoya başlamaktan başka seçeneğimiz yok. Bugüne değin olağanüstü bir sabır gösterdik. O kadar gösterdik ki, beyaz kardeşlerimiz bize reva gördükleri muameleden hoşnut olduğumuzu zanneder oldular. Bu akşam kendimizi artık bu sabırdan kurtarıyoruz, çünkü özgürlük ve adalet sabırdan daha önemlidir.”
Boykot diğer eyaletlere de yayıldı ve 381 gün sürdü. Sonuçta Yüksek Mahkeme kamu ulaşım araçlarında ırk ayırımına son verdi. 1960’ta Kuzey Carolina’da bir zenci öğrenciye kafeteryada servis yapılmaması üzerine oturma eylemine gidildi. 1961’de eyaletler arası taşıtlardaki ırk ayrımcılığını kırmak için 70.000 siyah ve beyaz öğrenci yasalara karşı koydular. 3500’ü tutuklandı, ama eylem 20 eyalet ve 100 kadar kente yayıldı. Yurttaş Hakları Hareketi eylemlerini ‘sivil itaatsizlik’ olarak niteliyordu.
1960 Başkanlık seçimlerinde her iki aday da (Kennedy ve Nixon) kampanya programlarına bu konuda federal bir yasa çıkarmayı koydularsa da, seçilen Kennedy kayda değer bir adım atmadı. 1963’te Başkent Washington D.C.’de büyük bir yürüyüş yapıldı.
Kennedy’nin 1963 Kasım’ında öldürülmesini takiben Başkanlığa gelen Johnson 1964’te Yurttaş Hakları Yasasını parlamentodan geçirdi, kamu hizmetlerindeki ırk ayırımcılığı yasaklandı, siyah öğrenci kabul etmeyen ırkçı okullara mali kaynak sağlamak da yasaklandı.
Yurttaş Hakları Hareketi’ndeki başarısından dolayı King’e 1964 Nobel Barış Ödülü verildi 1966’da Edward Brooke Kongre’ye seçilen ilk siyah siyasetçi oldu. Sonraki yıllarda başka Afrikalı-Amerikalılar hem eyalet parlamentolarına, hem Kongre’ye seçildiler.
Yurttaş Hakları hareketindeki işlevlerinin, boyun eğmeyen mücadelelerinin bedelini sadece hapishanelerde yatmakla ödemeyen Wiley Evers (Haziran 1963), Malcolm X (Müslüman olduktan sonraki ismi El-Hac Malik El-Shabazz) (Şubat 1965) ve Martin Luther King (Nisan 1968) özgürlük için hayatlarını da vermişlerdir.
Yıl 2009... Küçük bir kasabada kendi halinde ama kişilikli, direngen bir kadının tutuşturduğu bozkır alevi Beyaz Saray’a kadar ulaşmıştır. Irkçı ön yargılar sona ermemiştir (örneğin Obama Senatodaki tek Afrikalı-Amerikalıydı), ama 4 Kasım 2008’de ona oy kullanan 63 milyon seçmenin ancak 12 milyon kadarı Afrikalı-Amerikalıydı. 50 milyon beyaz bir kara deriliye Beyaz Saray için oy verdi. Daha da önemlisi, o beyazların büyük çoğunluğunu gençlerin oluşturmasıydı.
Kızılcık, sayı 35 (2009 Kış).
- Ayrıntılar
- Yalçın Yusufoğlu
- Sayı 35 (Kış 2009)
Milli Savunma Bakanı: "İzmir Ticaret Odası'nda görev almıştım. Bu odanın kurucuları arasında bir tek Müslüman yoktu. Tamamı Levantenlerden müteşekkildi. Cumhuriyetin kuruluş öncesinde Ankara'da Ermenilere, Rumlara, Musevilere ve Müslümanlara ait dört mahalle bulunurdu. Ege'de verimli topraklar azınlıkların elindeydi. Ulus oluşturma sürecinde en önemli adım Mübadele olmuştur. Düşünün, Ege'de Rumlar ve Türkiye'nin pek çok yerinde Ermeniler devam etseydi bugün acaba böyle bir milli devlet olabilir miydik? Güneydoğu'da verilen mücadelede tehcir sebebiyle kendisini mağdur sayanların katkısını hep biliyoruz." [Arat Dink cümle düşüklüğü yapan devam etseydi sözündeki eksik sözcüğü tamamladı ve 'Rumlar, Ermeniler yaşamaya devam etseydi' diye düzeltti. (Taraf, 13.11. 2008)]
Açık konuştuğu için bakana elbette teşekkür etmeyeceğiz. Sözleri aynı zamanda bir itiraftır, ama bu ülkenin demokrasiye, çoğulculuğa, insan haklarına bağlı insanları için utanma vesilesidir.
Bazı sözcükler terimleşince anlam kaymasına uğrar. Mübadele siyasi bir terim olarak kulağımıza olağan (alışılmış) geliyor, ama dilde değiş-tokuş demektir. İnsanlar emtia mıdırlar ki değiş-tokuş edilsinler? İki devlet, "Ben bendekini vereyim, sen sendekini ver," demişler diye olanı olağan mı karşılayacağız? Ülkeler arasında savaş esirlerinin, mahkûmların mübadele edilmeleri o insanların isteklerine, tercihlerine uygundur. Ayrıca o şekilde değiş-tokuş edilen insanlar hür değildirler, tutsaktırlar. Oysa Mübadele'de menkul mal gibi değiş tokuş edilen yüz binlerce insan tutsak veya tutuklu muydular ki devletler onları verdiler, aldılar?
İMAM, MÜEZZİN, HAFIZ
Özellikle 2. Dünya Savaşı'ndan sonra çağdaş bir ülke için asla kabul edilemeyecek bu lafları eden zât 1999 ANAP'ından kalma parlamenterdir, 2002'den beri bakandır. Millî Savunma Bakanlığı gibi, hükümeti kuran siyasetçinin atamada özen göstereceği, zira askerin kabul edeceği birisidir.
Dahası da 10. C. Başkanı Sezer'in görev süresi dolarken devletin Kemalist ortaklarının AKP'den birisi seçilecekse kendisini kabul edeceklerini söyledikleri mutemet adamdır.
Erdoğan-Gül-Arınç anlaşsalardı Vecdi Gönül bugün Türkiye'nin C. Başkanıydı. O takdirde ihtilaf doğmayacağı için anayasa değişmeyecek, Tehcirci, Mübadeleci Vecdi Bey Türkiye'yi 7 yıllığına temsil ediyor olacaktı. [Erdoğan, Gönül'ün adaylığını kabul etmeye razıydı, ama Arınç, "Gül dışında birisini aday gösterirseniz ben de adaylığımı açıklarım," dediği ve partide belli bir tabanı temsil ettiği için Erdoğan dayatmaya karşı çıkamayınca Gönül de devletin en yüksek temsil makamına çıkamadı.]
Bakanın bu kimliğini yazmamız başka devletlûların böyle düşünmediği, anlamına gelmez. Tam tersine, o anlama gelir. Yaklaşım dün de bugün de devleti yöneten veya teşkil eden kadroların hakiki ve samimi kanaatidir.
Öyle bir rejim düşününüz ki, başbakan, siyasal ve kültürel haklarını isteyen milyonlarca Kürt yurttaşa, "Çekin gidin!" der, Savunma Bakanı, "İyi ki, Ermenileri, Rumları göndermişiz," diye fikir serdeder, Gen. Kur. Bşk. kimi yurttaşları "sözde vatandaş" diye niteler, (DTP'li parlamenterlerin "Dur-Vur yasası" dedikleri) polis vazife ve salahiyetleri kanunu görüşülürken, polisin adam vurmasından zevk duyan afili milletvekili başbakanının pompalı tüfek teşvikinden aşka gelip, "Devlete karşı çıkanı vururum," diye gürler.
Daha ilginç olanı şu ki, birileri devletin tepesindeki AKP'lilere eşlerinin başörtüsünden dolayı, "Suudi Arabistan'a git!" demişlerdi. "Git," diyenler de denilenler de şimdi hep beraber Kürtlere, "Git" diyorlar. Memleketi babasının çiftliği, yurttaşı ağanın marabası sayıp önüne geleni gönderen gönderene.
ÖNCE ERMENİLER
Ermenileri Osmanlı Hükümeti tasfiye etmiştir, ama Türkiye Cumhuriyeti de bu faciayı benimsemiş, onaylamıştır. Hiçbir şekilde, "Osmanlı ayrı devletti, Monarşiydi, biz Cumhuriyetiz, yeni ve başka bir devletiz," dememiştir. [Bakanın, "Mübadele gibi Tehciri de Atatürk planladı," dediğini de hatırlatalım.]
Cumhuriyeti kuranlar Tehcirde siyasi mevkilerde olmasalar bile askeri veya sivil makamlardaydılar. Kadın, erkek, yaşlı çocuk 1,5 milyon Ermeni’yi göç ettirmek ve bu coğrafyadan silmek konusunda 90 yıl sonraki halefleri Vecdi Gönül gibi düşünmüşlerdir.
Daha önemlisi, yeni rejimi kuran da 1915-18 Tehcirini planlayan, organize ve icra eden de aynı kuruluştu, Teşkilat-ı Mahsusa'ydı. Almanya Doğu'da Ruslara karşı espiyonaj amacıyla kurulmasını istemişti, ama MAH devletin değil, İttihat ve Terakki'nin teşkilatı oldu. Tepesinde İttihatçı Merkez-i Umumi âzâsı Dr. Bahattin Şâkir vardı. İlk önemli işlevini de Ermeni Tehcirinde yerine getirdi. Sadece Ermeni katliamında değil, Karadeniz Rumlarına karşı da aktif oldu. MAH'çı Osman Ağa çeteleri binlerce Rum’u öldürdüler.
İsmet Paşa riyasetindeki delegasyon Lozan' a giderken Gazi'den aldığı talimat, "Ermeni konusu getirilecek olursa, asla görüşmeyeceksiniz, bana sormadan masayı terk edip döneceksiniz," olmuştu.
LOZAN'DA AZINLIK HAKLARI
Demek ki, bakan beyin söyledikleri devletin resmi politikasıdır, dile getirdiği husus uluslararası literatürde etnik arındırmadır. Ayrıca geçmişte yapılmış olanın bugün savunulması Türkiye'nin taraf olduğu 1945 İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi, 1960 Roma Sözleşmesi, 1976 Arupa Güvenlik ve İşbirliği Konferansı Nihai Senedi ve 1990 Paris Şartı (BM, Avrupa Konseyi, AGİK ve AB) ilkeleriyle bağdaşmaz.
Bu yaklaşım sadece 1945 sonrası temel uluslararası belgelere aykırı değildir, 1923 Lozan Muahedesi'nde "Gayrimüslim" diye nitelenen ekalliyetin (azınlıkların) hakları güvence altına alındığı için o toplulukları alenen dışlayıcı niteliktedir, onları rencide edicidir.
Antlaşmanın azınlıkları korumaya ilişkin hükümleri III. Kısım'ın 37. ila 44. maddelerinde zikredilir. 37. madde bu bölümdeki hükümlerin temel kanun olarak kabul edilmesini öngörür. 38: onlara yaşama, din, seyahat ve göç hürriyetini, 39: medeni ve siyasi hakları ve mahkemelerde ana dillerini kullanma hakkını, 40: okul ve benzer kurumlar açma, yönetme, anadilden eğitim yaptırma ve buralarda dini törenler düzenleme hakkını, 41: o okullarda anadilde eğitimi kolaylaştırma amacıyla devletin o eğitim kurumlarına maddi yardım sağlamasını, 42: aile kurumu haklarının, örf ve ananelerin, din serbestliğinin teminat altına alınmasını, 43: din ve vicdan hürriyetini vurgular, 44. madde ise bu anılan hükümlerin Cemiyet-i Akvam'ın (Milletler Birliği'nin) güvencesi altında bulunduğunu ve Birlik Konseyi'nin ekseriyet kararı olmadan değiştirilemeyeceğini söyler. Ermeni Tehciri denilen olay deportasyon (zorla hicret ettirme) şekli altında fiili ve fiziki likidasyondur. Resmi görüş kabul etmese de çeşitli ülkelerin nazarında –literatüre sonradan girmiş– jenosit bağlamında etnik temizlemedir. İcra için hapishanelerdeki katiller, sair sabıkalılar, eski Hamidiye'li Kürtler, o yıllarda askerlik hizmeti diye yıllarca yapılan, âdeta bir meslek haline gelmiş sayısız jandarmalar infazcı olarak kullanılmışlardır. Geçtikleri yollarda yağma, cinayet ve tecavüz için saldıran mahalli çeteler ve çapulcular da cabası. Sadece güneydoğu Anadolu'dan değil, Samsun, Karesi (Balıkesir), İzmit, Muğla dahil tüm Anadolu'dan.
Tehcirse, Türk-Yunan Mübadelesi tehcirdir, etnik arındırmadır, çünkü göç ne Yunanistan'daki, ne de Türkiye'deki etnik toplulukların rızasıdır, gönüllü tercihidir.
Mübadele karşılıklı iki devletin anlaşmasıyla yapıldığına göre ortada hukuki bir sorun yoktu. Yani Ermenilerin etnik temizliği türünden bir yok ediş değildi. Ama Türkiye ve Yunanistan'ın yaptıkları, uluslararası hukuka uydurulmuş zorla göçtürmedir. Lozan'da azınlık haklarını karşılıklı tanımalarına rağmen, ulus devlet kurmak için Anadolu yarımadasını Rum ve Ortodokslardan, Yunanistan yarımadasını Türk ve Müslümanlardan arındırmayı öngören rejimlerin marifetidir. Her ikisi de uyruklarındaki etnik azınlıkları gönderirken onlara asla danışmamışlardır, itiraz hakkı da bırakmamışlardır.
GÂVUR İZMİR'İN YAKILMASI
Batı Anadolu'daki arındırmanın savaş sonrası evresi 9 Eylül 1922 günü Gâvur İzmir'de gâvurların öldürülmesiyle, evlerinin, işyerlerinin yağmalanmasıyla başlamıştır. İlk birkaç haftada 30 bin kadar Rum ve Ermeni öldürüldü. Binlercesi limana götürülerek gemilere, teknelere bindirildi. 13 Eylül'de Rum ve Ermeni semtleri ateşe verildi, yangın İzmir'in yarısından çoğunun yıkılması demekti. İzmir'i yakma emrini verenlerin, sigaralarını yakıp keyifle yangını seyrettikleri belirtilir.
İzmir'i bilenler için söyleyelim: Kentin imalat sanayii bölgesi olan Basmane'nin, Türk mahallesi Kadifekale'nin, kozmopolit iş ve çarşı merkezi Konak yöresinin kuzeyinden, bugünkü Büyük Efes Otelinin bulunduğu mevkiden başlayıp şimdiki Alsancak (tarihsel adıyla Punta) yöresine, tren istasyonuna ve iskelesine kadar uzanan geniş alan –şehir merkezinin yarısından fazlası– tamamıyla yakıldı. Enkaz temizlendikten sonra boş kalan alana 1935'te ilk Fuar kuruldu, sonra Kültür-park inşa edildi. Alsancak'ta ise yepyeni bir semt kuruldu.
İzmir'in nüfusu savaştan önce 250.000-300.000 kadardı, sürgün ve Mübadeleden sonra 100.000'e düştü. Cumhuriyette yeni nüfus kaydırıldığı halde, 1927 sayımına göre 134.000 insan vardı. Demek ki, şehrin ahalisinin nerdeyse üçte ikisi gönderilmişti Böylece Gâvur İzmir Gâvur'dan temizlenmişti. [Aradan nerdeyse 90 yıl geçti, İzmir hâlâ halk dilinde Gâvur İzmir'dir. Hatta bir defasında başbakanın bile dili sürçmüş, böyle bir telmihte bulunmuştur.]
Mübadil dediğimiz kitlelerin hangi dramları yaşadıklarına ait belgeler, hatta hatırat, hikâye, roman gibi eserler Türkçede maalesef az. [Şu anda aklıma Yaşar Kemal'in Ada üçlemesinin ilk kitabı Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana (Yapı Kredi, 1997), Dido Sotiriyu'nun Benden Selam Olsun Anadolu'ya (Can Yayınları, 2003), Louis de Bernières'in Kanatsız Kuşlar (Altın Kitaplar, Aralık 2007) geliyor.]
Bilgiler yaşanmışların kuşaktan kuşağa, dilden dile aktarılmasında kalmış. Bu konudaki ilk akademik araştırma 1996'da tamamlanan, Kemal Arın'ın doktora tezidir. Azınlıklar üzerine çalışan Ayhan Aktar olmasaydı o çalışma üniversite kütüphanelerinde kalacak, Mübadelenin veya azınlık sorunlarının değişik tarihsel veçhelerinden haberimiz olmayacaktı.
Bir toplum belleğini bu kadar yadsıyamaz, iki milyon insanın dramını bu denli unutamaz, unutturamaz, tarihini yeni kuşaklardan böylesine kaçıramaz. Ve gençlik tarih diye 10 Kasım'lardaki, "Atam sen kalk da ben yatam"a, okul kitaplarındaki hamasiyata, ulusçu mitinglerde başkası söylenmeyen Onuncu Yıl Marşı'na bırakılamaz.
İnsanlar zor, baskı, korku olmadan soyunun, sopunun, ailesinin yüzyıllardır yaşadığı, çocukluğunu gençlik yıllarını geçirdiği, ölülerini gömdüğü toprakları, sahip olduğu malı, mülkü, araziyi, dükkânı, işyerini gönül rızasıyla terketmezler. Gidecekleri yerdeki insanlarla olan dil birliği, soy birliği ya da din/mezhep birliği o ülkeyi kendi yurtları gibi görmeleri ve isteyerek maceraya girmeleri için yeterli neden değildir.
Balkanlarda ulus devletlerin kurulma evresinde ve özellikle Balkan Savaşları sırasında Türk ve Müslümanların kitle halinde göçmeleri baskılardan kaçmak içindi. Türkiye ve Yunanistan mübadilleriyse karşılıklı devlet zoruyla göçtürülmüşlerdir. 85-90 yıl geçtiği halde mübadillerin çocukları, torunları hâlâ ailelerinin terkettikleri kasabaları ziyarete gelmektedirler, gitmektedirler. Türkiye'den gidenlerin ayrı futbol takımları bile var. Atina'da, Selanik'te yeni kuşaklardan Türkçe bilen ne kadar çok Yunanlı yaşıyor. Birçok, Anadolu Mübadili ana dilleri olmayan (ama anayurtlarından kalan) Türkçe'yi ailelerinde kuşaktan kuşağa yaşatmışlar. [Gönül'ün o lafları ettiği hafta Selanik'te verilen Klasik Türk Müziği konserini izlemeye gelen o torunların sevinçleri, hasretleri bakanı utandırmalıdır.]
RUM TEHCİRİ 1914'TE BAŞLAMIŞTI
Rum tehciri Cumhuriyet'le başlamadı. 1910 başlarında böyle bir plan vardı. Balkan Savaşı'nda Anadolu'ya kaçan Türk ve Müslümanlar MAH tarafından silahlandırılıp çeteler halinde Ege'ye gönderildiler. Rumlar korkutuldular. İttihatçı Halil Bey (Menteşe), "Talat Bey, Balkan Harbinde hıyanetleri tebarüz eden anasırdan (unsurlardan) memleketi temizlemeyi ön safa koymuştu... Fakat bunu yapmak çok ihtiyat isteyen bir işti. Zira yeni bir harbe yol açabilirdi. Alınan tedbir şu oldu: Valiler ve diğer memurin resmen bu işe müdahale eder görünmeyecek, Cemiyet'in Teşkilatı (Teşkilat-ı Mahsusa) işleri idare edecek...Rumlar ürkütülecek..." demiştir. Yine Menteşe, bu şekilde Trakya'da 100 bin Rum Yunanistan'a, "çekilip gittiler", İzmir ve civarında ise 200.000 [Celal Bayar'a göre Bergama, Dikili, Foça, Karaburun ve Çeşme'de 130 bin] Rum Adalar'a, Yunanistan'a göçtüler, aynı yol Karadeniz'de de uygulandı, der. (Ahmet İnsel, Radikal, 29. 05. 2005.)
Demek ki, Yunanistan orduları Ege'ye girmeden 5 yıl kadar önce Rumları kitle halinde kaçırtma başlamıştır. Ve Doğan Avcıoğlu'nun da belirttiği gibi esas neden güvenlik değildir, üretim ve ticaret hayatında Rum ve Ermeni iş adamlarının yerine Türk ve Müslüman iş adamını geçirmektir: "1910'dan itibaren Genç Türkler imparatorlukta Rum avı ve Rum tüccarı avına başladılar... Komiteler Rum mal ve tüccarlarına karşı, açıkça belirtilen ve onları tamamen koyma azmiyle inatçı bir savaş yürüttüler. Bütün doğuyu alt üst eden milliyetçi ateş içinde, bu eylem kısa sürede büyük bir gelişme gösterdi. Rum reayayı ezmek ve bütün İmparatorlukta Rum ticaretini öldürmek söz konusuydu."
Mübadele sürgün operasyonunun tamamlanmasıdır. Yeni göç dalgası fiilen 1922 Eylülüyle başlamış ve 1924'e kadar sürmüştür. Mübadelenin 1924 tarihiyle anılması Yunanistan'daki Türklerin gönderildiği tarih olması nedeniyledir. Mübadeleyle gelenlerin sayısı 400.000'dir.
Sonuç olarak (Ayhan Aktar'a göre) Ege, Trakya ve Karadeniz'den 1.200.000 Rum gönderilmiştir. Harb-i Umumi'den önce gidenlerle birlikte bu rakam 1,5 milyon insandır. Bir o kadar da Ermeni’nin sürüldüğünü veya fiziken likide edildiğini düşünürsek 3 milyon insanın ülkeden silinmesinin insanî dramatik boyutlarının yanı sıra, "Millî iktisat" denilen ülke ekonomisi açısından da olay kalifiye işgücünün ve –sermaye biriktiren– burjuvazinin tasfiye edilmesidir. 1923 Kongresi'yle Kapitalist yola girmiş Türkiye'de onların yerine esnaf, zanaatkâr ve burjuva yetiştirilmesi uzunca zaman almıştır.
TEK DİN, TEK MEZHEP
Tehcir ve Mübadeleyle yapılanın etnik temizleme olduğunu sadece ben söylemiyorum, Vecdi Gönül de öyle düşünüyor: "Türkiye Cumhuriyeti'nin, ulus-devlet kurma gayesi icabı, dünün Osmanlı sonrasının Türkiye toplumunu oluşturan Ermeni, Rumlar başta, bazı kimlikleri etnik temizlemeden geçirme sonucu kurulduğunu" söylüyor.
Ermeni ve Rumlardan BAŞKA “temizlenen etnik kimlikler” acaba kimlerdi? Yanıtı bilmiyorum, ama onca kıyıma, kıyıma, olanca zor'a rağmen bir türlü temizlenemeyenin Kürt kimliği olduğunu biliyorum. Kürtlüğü ne Türkçülük asimile edebildi ne İslamlık ne Sünnilik ne de yüzyıllardır sürüp gelen Nakşi'lik.
Savunma Bakanı'nın andığımız 10 Kasım toplantısında Tehcir ve Mübadeleyi övmesiyle Başbakan'ın "Tek Bayrak, Tek Devlet, Tek Millet" yüceltmesi uyum teşkil etmektedir, Kurucu İrade'yle Millî İrade Tek'lik konusunda hemfikirdir. Türk ve Müslüman olmayanların gönderilmesini, yerlerine Türk ve Müslümanların getirilmesini bugün bile savunmak Tek'leştirme manisinin ve çoğulculuk fobisinin devam ettiğini göstermektedir.
Ne var ki Başbakan Tek'leri eksik saymış: Tek'lik onun saydığı üç Tek'ten ibaret değil. Kendisi de iyi bilir ki, Müslümanlık da o Tek'lere dahildir. İslamiyet’e ilaveten mezhep olarak Tek'lik de vardır.
Laik Kurucu irade dini Diyanet İşleri Başkanlığı aracılığıyla devlet kontrolüne almak isterken amacı sadece Müslümanlık değildi, Sünni Tek'leştirmeydi de. Gayrimüslimleri göndererek toplumu Müslümanlaştırmak, Alevi-Bektaşileri dışlayarak Sünnileştirme amacıyla tamamlanmıştır. Bugün türban konusunda Millî İrade'cilerle takışan Kurucu İrade, kadınlarının asla türban takmadığı Alevi ve Bektaşileri dışlamak konusunda Millî İradeyi temsil ederiz diyen Sünni/Nakşi/Nurcu siyasilerle ahenk ve birlik içindedir.
ALEVİ AYIRIMCILIĞI
Kurucu İrade o kadar laiktir ki, namazsız, camisiz, Cumasız Alevi nüfuslu köylere, "Cami yaptır!" der. Tıpkı imamsız Kürt köylerine bir an önce imam atanmasını istemesi gibi.
Demek ki, Kurucu iradenin asıl derdi laiklik değil. Onun istediği devlette, millette, etnide, dinde, mezhepte monolitik bir Türkiye. Her şeyiyle Tek ve emsalsiz, tıpkı Tanrı gibi. İşte kutsallık budur, Tek'leştirme Tek tanrılı inanç sisteminde kutsallaştırma demektir. Çok Tanrılılıkta ise tabulaştırmaktır.
Aksi halde Cumhuriyet tarihi boyunca Cumhuriyeti ve laikliği desteklemiş ve dinsel gericiliğe hep karşı durmuş Aleviler Kurucu İrade tarafından sürekli ayırımcılığa uğratılmazlardı. Kürtlerin siyasi özgürlükleri tabu olmazdı.
Çeşitli Alevi-Bektaşi kuruluşlarının başkentte düzenledikleri mitingi yadırgadılar. Zaman gazetesi mitingin öncesinde, sonrasında bir hafta yayın yaptı. Zaman, Yeni Şafak, Vakit gibi gazetelere ilaveten kamuoyunun tanıdığı bazı Alevi simalar –bu arada o camianın mensubudur diye AKP'den mebusluk almış zât– Alevilerin alanlara çıkmasından hoşlanmadılar. Eyleme 135.000 kişinin katılmasından rahatsız olmuşlardır. Konjonktür, zamanlama, vb. gibi kelimeleri geveleyerek, "Başımızda bu kadar dert varken, bir de sen çıkma," der gibidirler.
Yöneticiler toplumun her kesiminin uslu çocuk olmasını isterler. İtaat beklerler. Çünkü siyasi anlayışlarında otorite mutlaktır. Yönetmek hükmetmektir. Yönetilen ne kadar boyun eğerse, yöneten daha çok hükmeder.
Halkımız söylemiş: Ağlamayan çocuğa meme verilmez, demiş. Alevi-Bektaşilerin (etnik nitelik de taşıyan Koçgiri ve Dersim sayılmazsa) kültürel ve siyasal hakları konusunda edilgen durmaları bugüne dek ne getirdi? Üvey çocuk olmalarını sona mı erdirdi? Yoksa Malatya, K. Maraş, Çorum, Sivas, Madımak, Gazi katliamlarını mı önledi? Ya da faillerin, katillerin yaptıklarını ödemelerini mi sağladı? İlk günden beri destekledikleri, kendilerini ait gördükleri Kurucu İrade'nin Tek Mezhepçiliğini mi değiştirdi?
Tam tersine, "tarihte ilk kez miting yapmaları" kabahat oldu. Seksen yıldır Mezhepçilik yapanların şimdi Alevileri mezhepçilikle suçlamaları yavuz hırsız misalidir. Tıpkı TBMM kurulurken milliyetler sorununda verilmiş sözlerin üstüne yatıp, seksen senedir ayrımcılık yapıp, sonra da Kürtleri bölücülükle itham etmeleri gibi.
TEKLEŞTİRMENİN EKONOMIK BEDELİ
İttihat ve Terakki' den beri süregelen bütün o Tek'leştirme gayretleri bugün Kürt sorununun vardığı boyutların da, Alevi-Bektaşi topluluklarına huzur vermemenin de sebebidir. Milyonlarca insanımızın temel haklarını ilgilendiren hususların, ölümlerin, kederlerin yanı sıra, Bakan Gönül'ün millî ekonomi dediği ekonomik çıkarlar açısından da sonuç vahim olmuştur.
Cemil Çiçek, Kürt sorunu nedeniyle son 25 yılda bin milyar dolar harcandığını ikrar etmiştir. O ulu Tek'lik adına havaya savrulan, sadece savrulmayan, daha da kötüsü 40 bin insanın hayatına, 3200 köy ve mezranın boşaltılmasına, o köylerden veya başka kırsal bölgelerden 2 milyon kişinin yerlerinden yurtlarından edilmesine, dağın taşın yakılmasına, o topraklarda otun bile bitmemesine, insanlarla birlikte hayvanların, bitkilerin, doğanın da zarar görmesine neden olmuştur.
Diyanet'in olağanüstü bütçesi de savrulan paralardır. Camilere bakınız, Cuma namazları dışında bomboştur. Buna rağmen Cuma’dan Cuma’ya bile camiye gitmeyen on milyonlarca insanın parası imamlara, müezzinlere, Diyanet personeline gitmektedir. Din adamı ancak laik olmayan rejimlerde devletten maaş alır.
Laiklik inanç sahiplerinin kendi din adamlarını kendilerinin finanse etmelerini gerektirir. Bugüne değin, halkın Diyanete savrulan parası sağlığa, eğitime, sosyal kurumlara, bilimsel araştırmalara, alt yapının geliştirmesine harcansaydı toplumumuz sosyal devlette, bilimde, eğitimde kim bilir ne denli ileri gitmiş olurdu.
İşte size Türkleştirmenin çimentosu olan dinsel Tek'leştirmenin ve ibadet masraflarını devlete ödetmenin bu ülkeye kaybettirdikleri. Hatta camilerde Cuma namazı kılanlara da kaybettirdikleri. Türkiye'de 70 bin cami var. Her camide imam yok ama Diyanet personeli 100.000'i aşıyor. Diyanet bütçesi her yıl arttırılıyor. (2009 bütçesinde %23,5 artış öngörülmüş.) Devletin camilere yapacağı yardım sadece eski eser niteliği taşıyan cami ve külliyelerin bakım ve onarımına hasredilmelidir.
Kurucu İrade laik davranıp Diyanet İşleri'ni kurmasaydı da Cuma namazı kılacak mümin Müslümanlar imamlarını, müezzinlerini kendileri temin ederlerdi.
Laiklik iddiasındaki Kemalistler "Batı, Batı" derler, "muasır medeniyetler"i dillerinden eksik etmezler, ama muasır medeniyetlerdeki laisizmi Türkiye'de öngörmezler, Diyanet İşleri Başkanlığı'nın lağvedilmesini, dinin inanç sahiplerine (ehl-i iman'a) terkedilmesini tasavvur bile edemezler. Onlar için laisizmin güvencesi Diyanet İşleri Başkanlığı'dır, genç kızların üniversite binasına başı açık girmeleridir.
TEK PARTİ, TEK ŞEF
Kurucu İrade kendisi kurulurken ve devleti kurarken başka Tek'ler de vardı. Günümüz başbakanının saydığı Tek'leri Kurucu'nun yaşadığı ekstra Tek'lerle tamamlayalım: Kurucu İrade'nin parolası Tek Bayrak, Tek Millet, Tek Devlet, Tek Din, Tek Mezhep'in yanı sıra, Tek Parti ve Tek Şef'ti. Hatta başta sayılan ilk Tek'leri sağlamanın yolu bu siyasî Tek'likten geçiyordu.
Kurucu İrade İstiklal Harbi yıllarında Meclis'teki muhalefetin (İkinci Grubun) lideri Ali Şükrü Bey'i Mah'çı eşkiya Osman Ağa'ya temizletmişti. Aynı şaki, yakını Yahya Kâhya ve adamları vasıtasıyla Türkiye Komünist Fırkası kurucusu 15 siyasiyi de öldürtmüştü.
Millî Tek'lik için Karadeniz'de Rum ve Ermeni temizliğinde MAH'ta görev yapan, Koçgiri olayında (Şubat-Haziran 1921) Kürt ve Alevileri temizlemek için, zalimliğiyle tanınan ve ileride Gâvur İzmir'i de yakacak olan Sakallı Nureddin Paşa'nın emrine koşan Osman Ağa, Halk Fırkası için de temizlik yapmıştır. Ama ona siyasetçi temizletenler sonunda onu da temizletmişlerdir.
Derken 1925 Kürt isyanı geldi, ana muhalefet partisi Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası başta olmak üzere siyasi partiler, sendikalar ve –devletinkiler hariç– bütün cemiyetler yasaklandı. Ertesi yılki İzmir Suikastı fırsat bilinerek potansiyel muhalifler veya hoşlanılmayan şahsiyetler temizlendi. Tek'leştirme kaçınılmaz olarak Tek Parti ve Tek Şefle tamamlandı.
Bir süre için Fethi Bey'e (Okyar) Serbest Fırka denemesi yaptırıldı, Halk Fırkası'ndan 36 kişi istifa ettirilip bu partiye geçirildi, hatta Reisicumhurun kız kardeşi Makbule Hanım da âzâ kaydedildi. Yeni fırkanın devlet partisi olduğu bilindiği halde seçimlerde gördüğü büyük ilgi hoşa gitmedi, 'kapat' denildi, kapatıldı. Kurucusunun Türkiye'de kalması doğru bulunmadı Londra'ya gönderildi. Kurucu İrade halkın henüz demokrasiyi hazmetmediği, çok partili sisteme hazır olmadığı sonucuna vardı.
Reisicumhur ölünce Kurucu İrade adına ordunun başı Mareşal Fevzi Paşa Meclis'i tanklara kuşattırıp –1,5 yıl önce bütün aktif görevlerinden alınmış, İstanbul'a gidip hasta yatağında ziyarete çekinecek kadar Reisicumhur'la ilişkisi kalmamış, Ankara'da atla gezileri halktan tezahürat gördüğü için yöneticileri rahatsız eder hale gelmiş, Meclis oturumlarına bile katılmaz olmuş– İsmet Paşa'yı o makama seçtirdi. Birincisi Ebedi Şef'ti, ikinciye Millî Şef denildi. Millî Şef paraların üzerinden Ebedi Şef'in resimlerini kaldırdı, kendininkini koydurttu, fotoğraflarından boy boy on binlerce bastırarak Devlet dairelerine, mekteplere göndertti.
2. Savaş bitiminde 1945'te BM kurulurken ABD Tek Parti rejimine, "Batı'yla bütünleşmek istiyorsan çok partili olmalısın, en azından görüntüsünü edinmelisin," dediği için başka partilerinin kurulmasına izin verildi ve 1950'de DP olağanüstü bir oy patlamasıyla iktidara geldi. Böylece Tek Parti, Tek Şef dönemi bitecek, ama diğer Tek'ler devam edecek, engelli bir demokrasi 60 yıldır sürüp gelecekti.
TEK MİLLET, TEK BAYRAK
Demek ki, Tek-Tek-Tek diye tekbenciliklerini kutsallaştıranlar çeyrek asır boyunca o Tek'lerin tamamlayıcısının Tek Parti ve Tek Şef olduğunu hatırlarlarsa iyi olur.
O kadar çok Tek ve Tek'çilik hangi rejimde vardı diye düşününce, akla Franco geliyor. Rejim Katalonya'nın, Bask'ın, Andorra'nın, vb. federatif bir sistemde kendi kendilerini yönetme talebini reddediyordu. Dindardı, Hıristiyanlıktan başka din, Katoliklikten başka mezhep tanımıyordu. Siyasi yaşamda çok partili demokrasi değil Tek parti Falanj düzeni hâkimdi. Faşist diktatörlüğün tepesinde ise Generalissimo (En Büyük General Franco) oturuyordu.
Tek Şef 1975'te öldükten sonra ancak o zaman demokrasi geldi, 1978 Anayasası siyasi ve etnik çoğulculuğu tanıdı. Siyasi haklar arasında özerklik de vardı. Bir bölgeyi oluşturan belediyelerin üçte ikisi birleşerek özerklik ilan edebileceklerdi. Yani mevcut özerk birimleri tek tek adı konmuş olarak tanımakla kalmıyor, federatif bir yapı içinde yer alacak yeni özerk birimlerin oluşturulmasına da özgürlük tanıyordu. Özerk bölgeler kendi yerel parlamentoların oluşturdular, seçimle gelen bu kurumlar aracılığıyla kendi kendilerini yönetir oldular.
Özerklik hakkı 1992'de daha da genişletildi. Bugün İspanya'da 17 özerk bölge bulunmaktadır. Özerk bölgeler (ve Adalar) nüfuslarına veya yüzölçümlerine bakılmaksızın senatoda eşit üye sayısıyla (4'er senatörle) temsil edilirler.
Bayrak meselesine gelince: 1992 Barcelona Olimpiyatları'nda Olimpiyat Köyü'nün ana girişinde üç ana bayrak gönderi vardı. Ortadaki en yüksek bayrak Katalonya Bayrağıydı, solunda bildiğimiz sarı-kırmızılı İspanya bayrağı, sağında beş kıtayı temsil eden beş halkalı Olimpiyat bayrağı asılıydı. Hiçbir İspanyol, Katalan bayrağına gösterilen ayrıcalığı Tek Vatan'a ihanet saymadı. Bütün dünyadan gelmiş sporcular, izleyiciler, devlet adamları da şaşırmadılar.
Demek ki, "dostum" dediğiniz Zapatero'nun dostluğunu hak etmek için önce onun devletinin demokrasisini kavramanız lâzım, Katalonya, Bask, Andorra ya da diğer özerk bölge halklarının haklarına da, bayraklarına da nasıl saygı gösterdiğini kavramak, örneğin, "Ben İspanyalıyım ama İspanyol değilim, Katalan’ım," diyene, "Çek git!" demeyen yurttaşlık ve çağdaşlık bilincini tanımak lazım.
Veya İngiltere bayrağı diye bildiğimiz üç renkli, ortada haç üzerine çapraz çubuklu bayrak İngiliz bayrağı değildir, Birleşik Krallık bayrağıdır. İngiltere'nin bayrağı beyaz zemin üzerine kırmızı haçtır. İngiltere gibi İskoçya, Galler ve Kuzey İrlanda'nın da bayrakları vardır. Futbolda Avrupa Uluslar Kupası veya Dünya Kupası maçlarını izlemiş olanlar burada saydıklarımızın ayrı millî takımlarla ve bayraklarla turnuvaya katıldıklarını bilirler.
MÜŞTEREK HAYAT MÜMKÜNDÜ
Türk -Yunan Harbi 4 muharebelik ve 2 yıllık bir savaştı, büyük orduların savaşı değildi. Asıl zorluğu 1. Dünya Savaşından büyük yıkımlarla çıkmış, bitap düşmüş, toprakları işgal edilmiş ve savaşmak için askere vereceği silahı, yiyeceği, giysisi nerdeyse kalmamış bir toplumun olağanüstü zor koşullarda bu savaşı vermesiydi. Türk ordusunun İstiklal Harbi'ndeki can zayiatı hayli azdır. Buna karşılık 1. Dünya Savaşı'nda 1 milyonu asker, bir o kadarı da, Ermeni veya diğer sivil, 2 milyon insanın öldüğünü söylersek "Harb-i Umumi" (Genel Savaş) ile "İstiklal Harbi" arasındaki can kaybı farkı ortaya çıkar. Kaldı ki, 1. Dünya Savaşı Rumların yoğun olduğu İzmir ve havalisinde ya da Ege'de cereyan etmemişti.
Savaş devam ederken ortak yaşamı sürdürmüş olan insanların tanıklıklarını okuyalım, Gayrimüslim ve Müslim çatışması halk arasında değildi.
Balkan Harbi'nde Anadolu'ya göçen insanlardan veya başkalarından MAH nezaretinde kurulan çeteler veya Osmanlı döneminde dağa çıkmış eşkıyalar olan Efeler, Rum ağırlıklı köylere saldırıyorlardı. Rum Çeteleri de aynı şeyi Türklere, Müslümanlara yapıyorlardı. Ama İzmir’in içindeki Rum-Ermeni-Levanten ağırlığı sayılmazsa, Gayrimüslimler Türklere nazaran 5'te 1 azınlıktaydılar. Saldırılardan esas zararlı çıkanlar azınlıklar oluyordu.
Savaşın seyrine, git-gellerine göre bazen Türk çeteleri, bazen Rum çeteleri saldırganlaşıyorlardı. İlginç olan şu ki, bu çeteler birbirlerine karşı savaşmıyorlar, silahsız halka saldırıyorlardı, çünkü yaptıkları yağma çapul ve sindirme, kaçırtmaydı. Gene ilginç olan diğer bir husus, Güney Ege'de çetelerin şerrinden kaçan Rumların da Türklerin de güvenlik için İtalya işgalindeki bölgeye sığınmalarıydı.
Bu nedenle devletlerin siyasetleri ve içteki propagandaları halkın hissiyatını belirler. Yukarı'dan neyin empoze edildiği önemlidir. Savaştan sonra resmi politikanın yurttaşlığı vurgulaması, etnik kültürel çoğulluğun devamını işlemesi, "Hep beraber yeni bir ülke kuracağız, Türkiye'yi yoksulluktan, geri kalmışlıktan birlikte kurtaracağız," diye Türk-Rum, Müslim-Gayrimüslim birliğini, birlikteliğini vurgulaması halinde süreç çok farklı gelişirdi. Ankara tam tersini yaptı. Vecdi Bey'in övündüğü yolu izledi, ırkçı politikalar güttü. Esenliğin yolunu İzmir'i yakmakta ve Mübadelede, etnik temizlemede buldu.
Aksinin mümkün olduğunu Türk-Yunan Harbine ve sonraki ırkçılıklara rağmen 1955'e kadar İstanbullu Türklerin hemşehri azınlıklarla kavga etmeden, yaşamalarında görürüz. [Fakat onlara da sıra gelecekti. Bir kez daha Yukarı'dan gelecekti, 6-7 Eylül'le gelecekti.]
YUKARIDAN NE VERİLİRSE
1914'te Rumların 300.000'den fazlası sürüldüğü halde, Türk-Yunan Harbi'nin Ege'de açtığı yaraları sarmak gene de mümkündü. Mübadelenin ileri sürülen gerekçesi bahaneydi, ekonomik Türkleştirmenin resmî kılıfıydı.
Ayrıca, Lozan Antlaşması karşılıklı olarak azınlıklara haklar ve güvenceler getirmekteydi. Rumlar ve Ermeniler Türklerle İstanbul' da birlikte yaşamaya devam etmişlerken, Ege'de de yüzyıllardır bir arada yaşamış olanlar niçin beraber yaşamasınlardı?
Ve nihayet Türkiye ile Yunanistan arasındaki düşmanlık savaştaki gibi kalmadı. 1950'lerde Kıbrıs gündeme gelinceye değin iki devlet de ihtilafsız yaşadılar, 12 Ada'nın İtalyanlardan Yunanistan'a geçmesi de Ege'de barışı bozmadı.
Türk-Yunan Harbi yıllarının başbakanı Venizelos birkaç kez devrilip Liberal Parti başkanı olarak tekrar başbakanlığa seçildikten sonra Mustafa Kemal Paşa'nın davetlisi olarak 1930'da Ankara'yı ziyaret etti. 8-9 yıl öncesinin iki düşman devleti dostluk paktı imzaladılar. Her iki yönetimin de yarattığı yakınlaşma atmosferi Yukarı'dan gelen dostluk ve barış politikasının (veya aksinin) dostluklarda da, düşmanlıklarda da ne denli önemli ve etkili olduğunu göstermiştir.
Yunanistan Kralı Paulos ve Kraliçe Frederica'nm 1952'de uzun süren Türkiye ziyaretleri vardır. Konuklar günlerce manşetlerden, radyo haber bültenlerinden düşmediler. Hiç kimse, "30 yıl evvel denize döktüğümüz Yunanlıların Türkiye'de ne işi var?" demiyordu. Radyo, basın Türk-Yunan dostluğundan söz ediyor, resmi propagandanın da etkisiyle halk konuklara sevgi gösterisinde bulunuyordu.
Ama ne zaman ki Kıbrıs ihtilafı çıktı, içeride ekonomik sorunlarla sıkışmış DP hükümeti dikkatleri dışa çekmek için Kıbrıs Türktür propagandasına sarıldı, sonra "kahpe Yunan, alçak palikarya" lümpenliği başımıza bela edildi. Derken Özel Harp Dairesinin utanç verici 6-7 Eylül operasyonu geldi. Kıbrıs için devlet mitinglerinde Kıbrıs Rumlarıyla birlikte Yunanistan'a da küfredildi. Komünistlere dinsiz-imansız diye söven halk bir papazın nasıl komünist olacağını düşünmeden mitinglerde "Kızıl Papaz" Makarios'u lânetliyor, Moskova’ya gönderiyordu.
İSTANBUL'UN ESKİ ÇOĞULLUĞU
Sait Faik'in hikayeleri o dönemin İstanbul yaşamından röportajlara benzer: Rum ve Türk balıkçılar beraber çalışırlar: İbram, İstelyo, Muharrem, Koço, Barba, Hüseyin, Hristo, Karavokoni, Ahmet, Niko. Veya Kör Mustafa, yaşlı Apostol Efendi, Papaz Aleksandros, dondurmacı çırağı İmrozlu Todori, Çankırılı amele Mehmet oğlu Mehmet, ihtiyar duvarcı Antimos, Kumarbaz Hayri Efendi, berber Dimitro, Stelyanos Hrisopolus ile torunu Trifon, Bakırköylü Ermeni Mercan Usta, Arabacı Bayram, Bulgar sütçü Pandeli, Madam Eleni, genç sevgili Aleksandra... günlük yaşamın insanlarından bazılarıdır.
Türk ve Müslüman emekçilerle kahvede, meyhanede, muhallebicide, çarşıda-pazarda, mahallede, kadın hamamında, kabul günlerinde iç içe, yan yanaydılar. Paskalya'larını, Hamursuz'larını, 10 Muharrem Aşure Günleri'ni, kandillerini, yortularını, bayramlarını karşılıklı kutluyorlardı; komşular çörek, un helvası, haşlanmış boyalı yumurta, aşure, bayram yemeği, kandil simidi, iftar sofrasından özel yiyecekler veriyorlardı. Yardımlaşarak turşu, sirke kuruyorlar, reçel, ev salçası yapıyorlardı, ilh...
İlk buzdolapları azınlıklarda olduğundan yaz günlerinde konu komşuya kâse içinde buz yolluyorlardı, birbirlerinin cenaze törenlerine, taziyet ziyaretlerine gidiyorlardı. Hatta Müslümanlar kiliselerde Hıristiyan azizlere, Hıristiyanlar Müslüman yatırlara mum yakıyorlar, nezir (adak) adıyorlardı.
Çocuklar okulda, mahallede arkadaştılar, arsada top koşturduklarında hiç de dinlerine göre takımlara ayrılmıyorlardı. O yıllarda ilk ve orta öğrenimdeki Türk öğrencilerin azınlıklardan arkadaşları vardı.
Beyoğluspor, Taksim gibi futbol takımlarının oyuncuları Rum ağırlıklıydı, ama statta karşı takım taraftarı onlara gâvur diye sövmüyor, taraftarlarına bugün Diyarbakırspor’a yaptıkları gibi, "Kansızlar Dışarı!" diye bağırmıyordu.
Bu ülkenin yetiştirdiği en büyük futbolcu, 16 yaşında 1. Küme'de oynamış, Fiorentina, Nice takımlarına transfer olmuş, 50 kez millî formayı giyerek Şeref Madalyalı ilk futbolcu olmuş, millî takımdaki gol krallığını 30 yılı aşkın elinde tutmuş, kaptanlık yapmış, adı Fenerbahçe ve Türk futboluyla özdeşleşmiş, Profesör lâkabını kazanmış, "Ver Lefter'e yaz deftere" sözüyle popülerleşmiş, yediden yetmişe futbolla hiç ilgisi olmayan insanların bile tanıdığı, Büyükadalı balıkçı çocuğu Lefter Küçükandoniadis herkesin Rum zannettiği bir Arnavut Ortodoks'uydu.
Diğer millî takım futbolcularından Buduri, Sofyanidis, Yordan, Kasapoğlu Rum, Garbis Ermeni, Rober Yahudiydi. Statlarda onlar için tek bir aşağılayıcı kelime duymazdınız Basketbol, voleybol takımlarında azınlıklardan oyuncular daha da fazlaydı.
Avrupa Şampiyonu olan Cemal Kamacı çıkıncaya dek uzun süre Türkiye'nin uluslararası ringlerdeki tek millî profesyonel boksörünün adı Garbis Zaharyan'dı. İstanbul Spor ve Sergi Sarayı'ndaki maçları radyodan naklen yayınlanır, bütün Türkler dünya çapındaki güreşçilerini alkışladıkları gibi Ermeni boksörün başarılarıyla gönenirlerdi.
O dönemin en ünlü aktörü Ayhan Işık, komedyen Aziz Basmacı, 'Horoz Nuri' Vahi Öz, kötü adam rolleriyle Kenan Pars, Turgut Özatay, sevilen tip Sami Hazinses sinemanın popüler Ermenileriydi.
İMROZ VE BOZCAAD
Metropol İstanbul'u bırakalım: Mübadele dışında tutulan İmroz (1960 ortalarında resmi adı Gökçeada yapıldı, Yunancası İmbros'tu) ve Bozcaada'da (Tenedos) Türkler'le Rumlar birkaç on yıl birlikte ve eskisi gibi uyum içinde yaşadılar. Devlet Fas kökenli Ticani tarikatının Türkiye liderini Bozcaada'ya sürgün edince, Ada bereli, çember sakallı, 99 tespihli müritlerle, mürtecilerle doldu, Rumlar rahatsız oldular, üçer beşer ayrıldılar.
İmroz'a gelince, bu ada çok daha ünlüydü. Orada yarı açık cezaevi kuruldu, ama Ada halkı tarımda, hayvancılıkta, marangozlukta çalışan, balık tutan, serbestçe dolaşan, yerli nüfusun içine karışan hükümlülerle iyi ilişkiler kurdu. İmrozlu Rumların konukseverliği dillere destandı. İç turizm ve yazlıkçılar henüz olmadığından, oteli, pansiyonu çok yoktu. İmroz halkının ününü ve şaraplarının lezzetini duyarak Ada'yı ziyaret eden meraklı aydınları ya da mahkûm ziyaretçilerini evlerinde konuk ederler, sizi balığa, şaraba, çiroza, ev havyarına, taramaya boğarlardı.
İmroz zamanla Kara'dan göç aldı, Rum nüfus ölerek veya göçerek azaldı, sıfıra yaklaştı. Sonra yazlıklar yapıldı, güzelim bağlar söküldü, çok beğenilen şaraplar kalmadı, sosyal dokusu, doğası, hatta mimarisi değişti ve bugünkü yazlıkçılar adası Gökçeada ortaya çıktı.
PRUSYA MİLİTARİZMİ DE İSTEMİŞTİ
Balkan Savaşı sonrasında 14 Ekim 1913'te Osmanlı Hükümeti'yle Almanya arasında gizli bir ittifak imzalanır. Her iki devlet de savaş halinde birlikte davranmaya karar verirler. Daha doğrusu, Almanya savaşa girdiği takdirde Osmanlı da onun yanında savaşa katılmayı taahhüt eder. Almanya Gen. Kur. Bşk. Moltke ertesi ay General Liman von Sanders'i ve yardımcısı General Bronsart'ı kalabalık bir askerî heyetle ıslahat yapmak gerekçisiyle İstanbul'a gönderir. "Liman Paşa" ve –Harbiye Nazırı ve Erkân-ı Harbiye Reisi Enver Paşa'nın yanına verilen– "Bronsart Paşa" aracılığıyla Osmanlı Hariciyesi ve Genel Kurmayı tamamen Alman Genel Kurmayı'nın emrine girer.
Son yıllarda hortlatılan, Ergenekoncularla tırmandırılan ve Ermeni düşmanlığı nedeniyle inadına arttırılan İttihat ve Terakki muhipliği Türkçülük iddiasındaki İttihatçıların 1. Dünya Savaşı arifesinde ne ölçüde gayri-millî olduklarını, ülkeyi Alman emperyalizminin sultasına nasıl terkettiklerini düşünmez.
İttihatçıların, ipleri Alman militarizminin eline nasıl verdiklerini biz söylesek sözlerimiz önemli sayılmayabilirdi. Ama kendisi onların içinden çıkıp gelmiş İsmet İnönü o durumu yeterince açıklıkla vurguluyor: "Bir devletin orduda, siyasette, memleket idaresinde sır denilebilecek nesi varsa hepsi yabancı devlet memurlarına emanet edilmişti. Bu devlet müttefik de değildi, dünya siyasetinde ikiye ayrılmış saflardan birisini yönetiyordu. Alman Islah Heyeti memleketin içinde olup bitenleri günü gününe izler durumdaydı."
Bu kadar da değil: Almanya Türkçü Osmanlı hükümetine, "Birlikte harbetmemiz için 'arkanı temizlemen' lazım, Batı'yı Rumlardan, Doğu'yu Ermenilerden temizle," diyecekti. Yunanistan'ın Britanya'ya yakınlığı nedeniyle Anadolu Rumlarını Britanya'nın, Doğu'daki Ermenileri ise Rusya'nın müttefiki sayıyordu. Kısacası, çıkacak savaştaki taraflar (İtilaf ve İttifak saflaşması) bir yıl öncesinden bu kadar kesindi.
Alman Genel Kurmayı'nın istediği etnik temizlik İttihatçı hükümetin planlarına uyuyordu. Yukarıda anlattığımız gibi, Ege ve Trakya Rumlarının göçtürülmesi 1914'te (harp patlak vermeden önce) başlamıştı. Onu 1915'te Ermeni Tehciri izledi. Savaşın bitimiyle de Mübadele geldi.
Sonuç olarak, Prusya militarizminin 1913 'te kendi emperyal (sömürge paylaşımı) emelleri için öngördüğü Ermeni ve Rum temizliği 10 yıl sonra Türkiye'nin millî devlet kurması için tamamlanmış oluyordu. Gerisi Türk ırkçılığıyla gelecekti.
İZMİR İKTİSAT KONGRESİ
Vecdi Gönül, "Cumhuriyet'in kuruluşunda ulus devletten başka önemli olan diğer hususun İzmir İktisat Kongresi ile şekillenen millî ekonomi politikası" olduğunu söylüyor.
Kongre toplanırken (Şubat 1923) önemli amaçlardan birisi Ankara yönetiminin İstanbul ve İzmir'in Türk ve Müslüman burjuvazisiyle olmayan ilişkilerini başlatmaktı. Yönetici bürokrasi Türkiye'nin yalnızca siyasi yöneticisi olmadığını, ekonomik temsilcisi ve yöneticisi de olduğunu göstermek istiyordu. O sırada İktisat Vekilliği yapan ve ırkçı görüşleriyle sonradan tarihe geçecek olan Mahmut Esat Bey'in Ankara adına organize ettiği Kongre, Osmanlıdan devralınan liberal politikaların değişmeyeceğini, yabancı sermayeye olumsuz davranılmayacağını göstermek, Düvel-i Muazzama denilen büyük devletlere güvence vermek de istiyordu.
Genç Türkiye, Cumhuriyet ilan etmeden önce liberal iktisat kararı almış, yüzünü Batı'ya ve kapitalizme dönmüş, devletin özel sektör yetiştirmesini, burjuvazi yaratmasını öngörmüştü, ama bunu sağlayacak sermaye, eleman ve tecrübe neredeydi?
1914-24 arasında Doğu'dan Ermeni, Batı'dan Rum kitlelerin gönderilmesi Cumhuriyet'in millî bir ekonomi inşa etmesini (bakanın iddiasının aksine) geciktirmiştir. Bu ülkenin yarısı Ermeni, yarısı Rum 3 milyon insanı kalifiye işgücüydü ve sermaye birikiminin nüvesiydi. Türk ve Müslümanlar uzun süre ne ticarette ne zanaatta ne imalatta boşluğu doldurabildiler. Türkiye kolay burjuva yetiştiremedi.
Vehbi Koç, Sadun Tanju'ya yazdırdığı anılarında, o yılların Ankara'sında bağ evlerinin hep azınlıklara ait olduğunu yazar ve onların eğlenceli yaşam tarzlarına imrenir. Ama Başkent Ankara uzun yıllar bürokrasinin kenti olarak kalır, Vehbi Koç gibi başka bir burjuva yetiştiremez. Koç da ancak 2.Dünya Savaşı yıllarında Koç olmaya başlar.
BURJUVA YARATMAK
Zaten asker-sivil zümre namevcut bir burjuvazinin burjuva devrim misyonunu üstlenmişti, bu durum o üç mil-yon insanın yokluğunda daha da olumsuzlaştı. Kemalist bürokrasi devlet memurları içinden aferist yetiştirmeye çalıştı. Anadolu'da ticaret Dr. Hikmet Kıvılcımlı'nın "antika tefeci-bezirgân" (modern ticarete uzak) dediği Müslümanlara kaldı.
Oysa genç Türkiye'nin üretimi hızla arttırmaya ve ekonomiyi büyük ölçeklerde büyütmeye ihtiyacı vardı. Aktar'ın belirttiğine göre beş yıl süreyle ihracat önceki yıllara göre geriledi. Arkasından gelen 1929-32 dünya bunalımı bu gelişmeye bir başka darbe vurdu.
Üretim bilgi ve tecrübesi ve kalifiye işgücünün yetişmesi açısından (meslek okulları olmadığından) tek eğitim yöntemi çıraklık, kalfalıktı. Herkes bilir ki aileler çocuklarını Ermeni, Rum ustaların (terzi, marangoz, kalaycı, demirci, fırıncı, tamirci, motorcu, kunduracı, kuyumcu, hatta berber, vb...) yanına çırak verirlerdi, hesap kitap bilen gençler ticarethaneye kâtip ya da ambar memuru olarak girerlerdi. Çocuklar okuyorlarsa bile yaz tatillerinde bir zanaat öğrenirlerdi. Küçük yaştan meslek öğrenmeğe başlayan genç ileride kendi dükkanını açardı. Rumların Ermenilerin bu coğrafyadan silinmesi Türk, Kürt veya etnisitesi ne olursa olsun Müslüman gençlerin yetişmesine de ket vurdu.
Feodal üretim ilişkilerinin güçlü olduğu bir toplumda kapitalist ekonomi emirle, kararla kurulmaz. Burjuva devletinin yapacağı asıl iş feodaliteyi tasfiye etmektir. Yapılacak en yaşamsal dönüşüm toprak reformudur ve topraklandırılan köylünün diğer küçük üreticilerle birlikte ekonomik bakımdan örgütlenmesinin yolunu açmaktır. Cumhuriyet yönetimi bunu yapamamış veya yapmamıştır. Çünkü siyasi iktidarını feodallerle işbirliği yaparak sürdürmüştür. Feodalitenin çözülmesi yol yapımıyla kırın kente açıldığı, makineli tarıma başlandığı 1950’li yıllara kalmıştır, Prusya modeli denilen kapitalistleşmeyle mümkün olmuştur.
SOSYAL ETKİ NE OLDU?
Ekonomik etmenleri bir yana koyalım, 3 milyon insanın gönderilmesinin veya yok edilmesinin sosyal etkileri de oldu? Gerek maddi olanaklarıyla gerekse kozmopolit kültürleriyle azınlıkların yaşam tarzları o dönemlerin dinsel ve geleneksel tutuculuklarının ilerisindeydi, Batı'lıydı, köhnemiş bir toplumda çağdaşlığı temsil ediyordu. İlerici atılımlar yapacaksanız onların enerjisine, modernliğine ihtiyacınız olacaktı. Hem irticaa karşı mücadele edeceksiniz, hem de toplumun modern kesimlerini Mübadeleyle, sindirmeyle tasfiye edeceksiniz. Sonra da memurları her ilde Vilayet ve Garnizon nezaretinde tertiplenen Cumhuriyet Balolarına gitmeye zorlayacaksınız, geleneksel toplumun bürokrasisine valsı, tangoyu, operayı, baleyi öğreteceksiniz!
Cumhuriyet'e başlarken dinsel irticadan uzak 1,5 milyon Rum’un Anadolu'dan gönderilmesiyle, onların kasaba ve köylerde iç içe yaşadıkları Müslümanlarla iletişimleri ve pozitif etkileri kaldırılmış oldu.
Yani Kemalist burjuvazi millî devlet, millî ekonomi için toplumu Türkleştirmek ve Türkçüleştirmek isterken ve Türkleştirmenin çimentosunu İslamlaştırmakta bulurken –Alevileri de dışlayınca– rejim büyük kentlerin az çok öğrenimli kesimine ve esas olarak bürokrasiye yaslanır oldu. Taşrada dayanak bulamadı.
Ülkenin en geri yörelerini ise feodallere terketti. Oralarda otoriteyi kendine bağladığı aşiretlere bıraktı. Böyle bir burjuvazi elbette toprak reformu yapmazdı, dinci bağnazlık büyük kentlere gelmediği, daha doğrusu su yüzüne çıkmadığı, gizlilikte kaldığı müddetçe halk hacı hocalara, şıhlara terkedilmiş, pek de önemli değildi. Yeter ki asayiş berkemal olsundu. Tepedeki yöneticiler öyle düşünmeseler bile, altlarındaki bürokrat hiyerarşinin huyudur: Çöpler halının altına süpürülür.
Kurucu irade bugün, seksen sene sonra ektiklerini biçiyor. Türkleştirmenin çimentosu olarak İslamlaştırma/Sünnileştirme politikasının ceremesini hepimize ödetiyor. Danıştay provokasyonları, 28 Şubat'lar, 27 Nisan'lar, parti kapatma davaları, Anayasa Mahkemesi kararları gibi demokrasi ve hukuk deformasyonlarıyla toplumu sarsıyor.
Ülkenin düşünsel gücü Avrupa'nın 200-250 yıl önce aştıklarıyla meşgul. Yerli gündem çağın gerisinde kalmaya, günümüzün geleceğe dönük konularıyla asla ilgilenmemeye devam ediyor. Bakınız, Türkiye 25 yıldır Kürt sorunundan, irtica tehlikesinden, hatta kadın başını örtmeli mi örtmemeli mi geriliğinden başka bir şey tartışmıyor. TV programları, gazeteler, ev, işyeri, kıraathane, berber dükkânı konuşmaları bu iki konuyla doldu. Geri kalanı da diziler, futbol, magazin.
Mesela ilkokullara din dersi Kurucu İrade'nin Millî Şefi zamanında konulmuş, ilk ve orta öğretimde Din Kültürü ve Ahlak Dersi adı altında Kurucu İrade'nin Kenan Evren diktası zamanında 1982 anayasasıyla zorunlu kılınmıştı. Devlet okullarında din dersi ister mecburi ister seçmeli olsun laiklikle bağdaşmaz. Ve o din derslerinde din olarak İslamiyet, mezhep olarak Sünnilik öğretilir.
Sonuç olarak, Batı'dan özce pek farklı olmayan bir yerli İslamofobi geldi. Baykal'a ve yüksek makam Kemalistlerine baksanıza: C. Başkanının eşi başörtülü diye resepsiyonlarına gitmiyorlar, resmi karşılama-uğurlama törenlerinde giyimlerinden ötürü kadınları yok sayıyorlar. Devlet insanüstü ve kutsal olduğu için başı örtülü kadınları Yüce Devlet'e yakıştırmıyorlar. Kanlarına dokunuyor.
TÜRK IRKININ VATANI ANADOLU
Türkiye'yi Türkleştirmek ve Türkçüleştirmek politikası sürüp gitti. Bu konudaki yaklaşımı dönemin önce iktisat sonra Adliye Vekili olan Mahmut Esat (Bozkurt) Ağrı isyanından sonra sarahaten ifade ve itiraf etmiştir: "Türk bu milletin yegâne efendisi, yegâne sahibidir. Saf Türk soyundan olmayanların bu memlekette tek hakları vardır, hizmetçi olma hakkı, köle olma hakkı. Dost ve düşman, hatta dağlar bu hakikati böyle bilsinler!" (19 Eylül 1930.)
Dağlar taşlar o hakikati bilsinler diye, Bozkurt'tan seksen sene sonra bile, bu memleketin iki yüz bin genci dağlarda hizmetçi, köle avına çıkmışlar. Kendilerinin de onlarla aynı sınıftan olduklarını bilmeden, önemsemeden.
Kemal Atatürk'ün evlâtlıklarından Afet İnan'ın Cenevre'deki doktorası kafatasçıydı. Tezinin adı "Türk Irkının Vatanı Anadolu"ydu. Yatıp kalkıp "Atam sen kalk, ben yatam!" diye tapınanlar, tapındıranlar 64 bin yurttaşın kafatasının devlet eliyle kumpasta ölçüldüğü (antropo-matriks yapıldığı) bu tezi bugün yüz binlerce basıp niçin okutmazlar, bilemem, oysa tam zamanıdır. (Afet İnan. l'Anatolie, le pays de la race turque, Cenevre, 1939.) İnan tarih profesörüydü, arkasında hangi birikimi bıraktı, bugün onun görüşleri hakkında 3 dakika konuşabilecek 33 kişi var mıdır, merak ediyorum. [Diğer manevi evlâtlardan Sabiha Gökçen, Dersim İsyanına gittiği için dünyanın ilk kadın savaş pilotu diye ün yaptığından, bir hava limanına adı verildiğinden biliniyor, ama Afet İnan'ı bugün kim ne kadar tanıyor bilemem.]
Buna karşılık İnan tezinden daha da irkiltici bir şey yapmış: Çılgın Türkler'in yazarı Kemalist Turgut Özakman'ın da ikrar ettiği gibi (Kanal D, 32. Gün, 13. 11. 2008), Prof. Afet İnan Türk Tarih Kurumu'ndayken Kemal Atatürk'ün bazı görüşlerini, hangi cüretle bilinmez, sansürlemiş. Onun tarafından evlât edinilmiş olmak bu sahtekârlığı yapma hakkını İnan'a nasıl verebilir? Ne adına, kimin adına Kemal Atatürk'ü sansürlemiştir? Düşüncenin sınırlarını çizerek devletin asil sahibi biziz diyenler adına mı öyle yapmıştır?
Hem, "Ah Atam, Vah Atam!" diye Ata'na tapınacaksın, hem de tapındığın kişinin sana uygun gelmeyen fikirlerini sansürleyeceksin. Demek ki, senin ona tapınman bile sahte. Kendinde ondan üstün gördüğün yanlar ve kamlar var ki beğenmediğin, sakıncalı bulduğun sözlerini sansürlüyorsun.
Yani mesele tapınmak değil, tapındırmak. Ülkeye vesayet koymuşların itaat beklentilerine uygun olarak tapındırmak. Siz olsanız babalığını yasaklayan, görüşlerine sınır koyan, ona hem Türk'ün Atası deyip, hem de Atası'nı Türk'ten saklayan bu kadına Hayırsız Evlât demez miydiniz? Sıkı Kemalistseniz, demezdiniz. Halk Atatürk'ü babası bilsin, ama görüşlerini babasının ağzından değil, devlet biziz diyenlerin ağzından, onların müsaade ettikleri kadar öğrensin, başkasını bilmesin.
Örneğin biz bu ülkede Kemal Atatürk'ün ölümünden otuz yıl sonra bile onun ünlü Bursa Nutku'nu yayınlayan dergiyi toplatan, yayıncıya ağır hapis cezası veren mahkemeler olduğunu hatırlarız.
KENDİLERİ GİTTİ, İSİMLERİ KALDI
Türk ırkının vatanı Anadolu nasıl olur, bilmiyorum, ama 64 bin kafatası tetkikinin o sonucu verdiğini hiç zannetmiyorum: Kanıtım, binlercesi kendiliğinden veya resmen Türkçeleştiği halde Anadolu'da şehir, kasaba, dağ, tepe, dere, bel, yalı, yar, bük, boyun, hatta kayalık gibi doğadaki mevki isimlerinden hâlâ arta kalmış o kadar Türk öncesi isim var ki.
Hangi birisini sayalım: Yunanca 'polis' (kent) kelimesinden kalma Bolu, Gelibolu, Safranbolu, Tirebolu, İnebolu, Hayrabolu. Smyrna/İzmir, İmparator Kenti Caesarea/Kayseri, Herakleia'dan Karadeniz, Marmara, Konya'da üç adet Ereğli (bir tane de Bafa Gölü kıyısında Herakleia antik kenti) var, Hereke ve Erbaa'nın da aynı kökenden geldiğini söyleyen kaynaklar bulunuyor.
Aynı adı taşıyan birden fazla yerleşimleri sayarken birisi Ege'de Adramittium Thebe, diğeri Van Gölü kıyısında kurulmuş iki Edremit kasabası olduğunu hatırlayalım.
Osmanlı'nın ilk iki başkenti Prusa Bursa, Adrianopolis Edirne olmuş. Amastris Amasra, Antigoneia/Nikaia İznik, Bitinya Kralının isminden kalma Nikomedia İzmit, Amisos Samsun, Amesiea Amasya, Zela Zile, Kerasoius Giresun, Kotyora Ordu, Trapezus Trabzon, Komana Pontika Tokat, Hyspiratis İspir, Kemacha Kemah, Melitene Malatya, Antiokheia Antakya, Ane Mourion Anamur, Magnesia Manisa, Kotiaion Kütahya, Amorion Emirdağ, Sagalassos Ağlusun, Ksentos Kınık, Abydos Biga, Astha Akçay, Pergamon Bergama, Tyrrha Tire, Pyrgion Birgi, Dadia Datça, Keramikhos Gökova, Dydimia Didim, ilh…
Ya da Anadolu'da bir Sivas, Kuzey Karadeniz' de bir Sivastopol (Sebastopol) var: Bizdekinin adı Sebasteia, oradakinin Sebastopolis imiş. Anadolu'da İskenderun, Mısır'da İskenderiye Aleksandrea'dan kalma. (Antakya ve İskenderun'dan başka Hatay bölgesinin adı Aleksandretta idi.)
Türkçülüğün, ülkücülüğün medar-ı iftiharı Erzurum kelimesindeki "Rum" acaba nereden geliyor: İmparator II. Theodosios'un adını almış bir şehirken, yakınındaki Arzen şehri Türkmenlere geçince kaçan halk Theodosios'a sığınmış, Türkmenler de oraya Arzen Rum demişler. Erzincan'ın ismi Eriza'dan Arzingân'a dönüşmüş.
Bugün Türkiye'nin en dindar şehirlerinden Konya İkonion ile başlamış, Bizans'ta Likonya Eyaleti olmuş. Ama Konyalı çocuklara okullarda, "Filânca göçebe Türk boyunun reisi, 'Buraya kon!' dedi, oraya yerleştiler, adı Konya oldu," denilir, yahut içinde Mevlana'nın adı geçen tevatürler anlatılır.
Halen Anadolu'da ismi en eski olan şehir Sinop. Miletos kolonisi olarak 2800-2900 yıl öncesine dayanıyor.
İsimler, tabiî ki, yerleşim birimlerinden ibaret değil. Mesela Marmara denizi, adası, gölü var. Menderes kelimesi jeomorfolojiye girmiş. Ermenice Ararat Ağrı Dağı, Araks Irmağı Aras, adını ünlü Ermeni hükümdan Büyük Tigran (Dikran)dan alan nehir Dicle veya Marmara Bölgesinde Appulient (Apolyont) Ulubat Gölü olmuş.
Say say, bitmez: Başkent Yerevan'daki "van"ın Güneydoğu Anadolu'da da bulunduğuna dikkat edebiliriz: Türkiye'nin en büyük doğal gölünün iki yakasında Van, Tatvan var, D.Bakır'da Silvan, Ş. Urfa'da Hilvan var.
Okulda bize başkent Ankara'nın Engürü'den geldiğini öğretmişlerdi, doğru ama eksik bilgi. Adın dönüşümünde Engürü, Angora'dan sonraki bir durak. Onun da kökü Ankyra, anlamı ise "deniz çapası". Batı dillerindeki "anchor" sözcüğü de o demek. "Anadolu'nun ortasında deniz çapasının işi ne?" derseniz, biri Bizanslı, diğeri Pers iki ayrı tarihçi kentin çapa ismi için farklı şeyler söylüyorlar.
Gelelim göz bebeğimiz İstanbul'a. Selçuk Erez'in İstanköy Altı Bodrum kitabını bilirsiniz. Ege'de Yunanistan'a bağlı Kós isimli adanın adını Türkler (Rum-Türk birleşik kültürünün sonucu) Stankós'tan İstanköy yapmışlar. Demek ki, İstanbul'dan başka ‘İstan’lar da varmış: İslambol'dan geliyor dedikleri İstanbul kelimesi ne Türk’tür ne Müslüman. İstanbul Rumcadır: Stanpolis. Şehre Doğru demektir.
Ve nihayet Afet İnan'ın tezinin adı bile savını tekzip ediyor. Türk Irkının Vatanı Anadolu muymuş? 64 bin kafatası öyle mi söylemiş? İnan, Anadolu kelimesinin anlamını araştırmamış olamaz. Anatoli Helenistik bir sözcük ve "Güneşin doğduğu ülke," yön olarak "doğu" anlamına geliyor. Ülke adı ise Anatolikon.
Türkler bir ara Türkçe'ye uydurup Anatoli'yi Hamideli yapmışlar, tutmamış neticede isim Anadolu kalmış. (Selçuklular döneminde halk dilinde Anadolu'ya –Bizans hakimiyetinden ötürü– Roma Toprakları anlamında Urumeli denirdi, zamanla Rumeli ismi şimdiki Rumeli'ye kaydı.) Erkek ismi olarak Anatol Yunan ve Rus Ortodokslarında var, ama yazar Anatole France, yönetmen Anatol Litvak'ta gördüğümüz gibi başka Batı ülkelerinde de var.
Kısacası, Tehcir, Mübadele, Güneş Dil Teorisi, Vatandaş Türkçe Konuş Kampanyası, Trakya Sürgünü, Amele Taburları, Varlık Vergisi, Çalışma Kampları, 6-7 Eylül Olayları, 1964 Kararnamesi derken Anadolu'nun bizden önceki sahipleriyle yüzyıllarca birlikte yaşadıktan sonra, "Burası artık bizim, siz gidin!" diye onları kovmuşuz, kovamadıklarımızı baskıdan boğmuşuz.
KÜLTÜREL MİRAS İNSAN YAŞAMIDIR
Kültürel çoğulluğumuzu insanlar yerine, şehir-kasaba adlarıyla koruyoruz. Ama bu kadarı dahi ırkçılara inat ülkemizin bir zamanlar gerçekten de Medeniyetler Beşiği olduğunu gösteriyor.
Anadolu Medeniyetleri Sergisi diye uluslararası çapta arkeolojik bir sergi açarız, anıt, heykel, mozayık, çanak çömlek sergileriz, ama o medeniyetleri kurmuş insanlar nasıl yaşamışlar, ne yapmışlar, ne hissetmişler, onu atlarız. Tarih diye oraları nasıl zaptetmişiz onları anlatırız. Anadolu bizim için Bizans'a karşı Malazgirt'le başlar. [Onu bile Türkleştiririz, Türklerden önce orada var olan, bölgenin yerleşik topluluklarından Kürtlerin savaştaki rolünden resmi tarihte söz etmeyiz.]
"Kültürel miras" diyenlerimiz o kavramdan maalesef insanı ve hayatı anlamıyor. Mirası turistik örenlere, taş duyarlı müzelere sıkıştırmışız, insan söz konusu olduğunda ırkçılığı ortaya salmışız.
En büyük gazetenin logosuyla, bakan-başbakan jargonuyla Türkiye Türklerindir diye geriniyoruz. Ne Mutlu Türküm Diyene'den ya da stadyumlardan apartılmış En Büyük Türk Başka Büyük Yok bağırtısından başka övünç biçimimiz kalmamış.
Büyük spekülatör, tefeci, 55 milyar dolarlık parababası Soros, Türk ordusuna uluslararası güvenlik görevi düştüğünü, satacağımız en büyük ihraç ürününün kanımız olduğunu, çünkü Türk askerinin NATO'nun en ucuz askeri olduğunu söylüyor. Hakaret etmek için söylemiyor, objektif bir saptama yapıyor.
Kan, kan diyenlere soruyoruz, Soros'un söylediği nesnellik hiç mi kanınıza dokunmuyor? Dokunmuyor. Çünkü, "Biz o kanları Kore'de ABD için döktük," diye hâlâ övünüyorsunuz. "Yoksa bizi NATO'ya almazlardı," diye gerekçe getiriyorsunuz. Soros da işte o aynı NATO için kanımızın en ucuz kan oluğunu söylüyor.
Bizim hâlâ en sevdiğimiz şiirler kahramanlık şiirleri. "Bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır / Vatan eğer uğrunda ölen varsa vatandır," diyen nekrofil (ölü sevici) lâfı çok beğeniyoruz. O kadar beğeniyoruz ki, lise öğrencileri toplanıyorlar, kendi kanlarından bayrak yapıp Genel Kurmay Başkanı'na götürüyorlar, o da, "Böyle şeyler yapmayın çocuklar, bilime inanın, düşünceye inanın, çok okuyun, çok öğrenin," demiyor, çok duygulanıyor, kanlı bayrağı makamından getirtip gözyaşları içinde basın mensuplarına gösteriyor.
‘KANATSIZ KUŞLAR’
Mübadeleyle, Rum göçüyle, savaş yıllarında Ege'de Türk-Rum ilişkileriyle ilgili yeni bir romandan söz edeceğim: Yüzbaşı Corelli'nin Mandolini'nden tanıdığımız İngiliz yazarı Louis de Bernières'in Kanatsız Kuşlar (Birds Without Wings) isimli eseri 1900 başlarından Mübadele yıllarına kadar, bugünkü adıyla Fethiye, o zamanki adıyla Telmessos kasabasının büyük bir köyündeki (ya da nahiyesindeki) değişik etnilerden, dinlerden insanlar arasındaki ilişkileri anlatıyor.
İmamla papaz dostturlar, köyün önemli olaylarına birlikte el atarlar, sorunları beraber çözerler. Herkes her iki din adamından da hoşnuttur. Müslümanlar Kiliselerde azizlere nezir adamakta, dilek tutup dua etmekte, Hıristiyanlar Müslüman Yatırın türbesine çaput asıp, mum dikmektedirler.
Birisi Rum, diğeri Türk, çocukluklarından beri birbirlerinden hiç ayrılmayan iki arkadaş vardır, Hıristiyan kendisine Mehmetçik, Müslüman ise Karatavuk lâkabını almıştır. Köyün en güzel kızı (ismi Tanrının Sevdiği anlamına gelen) Phliothei'yle çoban İbrahim aşıktırlar. [Romanın sonunda Mübadele onları ayıracakken, ölüm onları ayırır, genç kız uçurumdan düşüp ölür, savaştan zaten yarı meczup dönmüş olan delikanlı büsbütün delirir.]
Seferberlikte Karatavuk askere alınıp Çanakkale Cephesi'ne gönderilirken, Mehmetçik, Rum olduğu için, cepheye değil, halkın Amele Taburları dediği İstihkâm Taburlarına sevkedilir. Genç adam ağır işçiliğe ve uğradığı hakaretlere dayanamayıp dağa çıkar, eşkıya olur.
Savaş nedeniyle dağ taş eşkıya doludur, o da şâkilere katılır. Kasabada, köyde bir arada yaşamış Rum ve Türklerin bazıları, dağda da aynı çetede buluşabiliyordur. Kimse, gelip kendilerine katılmak isteyen Rumu, "Seni gidi gâvurun dölü!" diye temizlemiyor ya da, "Bas git, Kefere!" demiyor, onunla şâkiliği, ekmeği, ganimeti paylaşıyordur. Haydutların yaptığını devletler yapamıyorlardır.
ÇANAKKALE MUHAREBELERİ
Kitap, Çanakkale Cephesinde siperlerde aylarca kalan, kavurucu yaz sıcağında da, karakış soğuğunda da siperlerde yaşayan her iki tarafın askerlerini de anlatıyor.
Cesetler toplanmadığı için kokmakta, milyonlarca karasinek askerleri canından bezdirmekte, bit ayıklama molaları verilmekte, zaman zaman siperler arasında beyaz bayrakla ateşkes yapılarak cesetler toplanmaktadır. Cesetler toplanırken yardımlaşılmaktadır. Tarafların siperleri birbirlerine, Batı'nın uzunluk ölçümüyle yer yer 50 m. olacak kadar yakındır.
Çamaşır yıkamak için de savaşa mola verirler. Düşman tarafların askerleri arasında yiyecek, sigara, ekmek değiş tokuşu yapılır, hatta çukurdan beyaz bayrak uzatıp atış oyunu oynarlar. Atışın isabet kaydedip kaydetmediğini bildirmek için Anzak siperlerinden Missed (karavana) veya Hit (isabet) yazılı tabelalar yükseltilir. (Osmanlı askeri düşman askerinin doğru söylediğine inanmakta, attığını vurup vurmadığını ondan öğrenmektedir.)
Karşılıklı siperlerin arasındaki alanda eşeğiyle dolaşıp her iki tarafın askerlerine de su getiren üşütük bir saka yanlışlıkla öldürüldüğünde iki taraf da üzülür.
Bütün bu anlatılanların hiç birisi yazarlık muhayyilesinden çıkmış değil. Çanakkale savaşlarına dair anıları, cephe mektuplarını okumuş olanlar karşılıklı olarak anlatılmış olanların romanda yazılanlarla örtüştüğünü, o olayların doğru olduğunu bilirler.
Birbirlerini öldürmek için cepheye gönderilmiş, çukurlara inmiş, sığınaklara girmiş insanların birbirlerine tüfeklerle, topçu bataryalarıyla ateş ederken bile bir süre sonra düşmanlıklarını unutabildiklerini, karşılıklı oyunlar oynayıp eğlenebildiklerini, yiyecek, içecek, sigara alıp verdiklerini okumak insanları daha iyi tanımamızı sağlıyor.
Ölüm o denli olağan hale gelmiştir ki, insanlar artık ölümü kanıksamışlardır. Böyle olunca hisler dumura uğrar, ölüm korkusu ortadan kalkar. Yaralıları siperlerin, ateş hattının gerisine nakletme ve yaşatma her zaman başarılamaz. Bu ölüm furyasında ölüme değil, yaşama ait gerçekler (bit ayıklamak, çamaşır yıkmak, sineklerden, karıncalardan, ceset kokularından kurtulamamak) askerlerin baş kaygısı olur.
EN BÜYÜK DEFORMASYON
Ölüme böylesine alışınca, arkadaşımızı öldüren, bizi de her an öldürebilecek olan karşı saftaki insanı artık başlangıçtaki gibi görmez olacağızdır. Onu öldürmek üzere ateş ederiz ama düşmanlık duygusu kalmamıştır.
Osmanlıysak o bize konserve et verir, imalat malı sigara verir, zira biz ancak tütünü sararak içiyoruzdur, biz de ona taze ekmek veya meyve veririz.
Anzaksak, Britanyalıysak cephe gerimiz yoktur, lojistiğimiz gemilerden geliyordur, ama beslenmemiz Osmanlı askerinden çok daha iyidir, kışın kaputumuz battaniyemiz vardır.
Bütün vermeler almalar ticari bir mübadele tarzında değildir, gönüllüdür.
Böylece ister Müslüman olun ister Hıristiyan ister Osmanlı olun ister Avustralyalı, Yeni Zelandalı, Britanyalı, savaşın bütün korkunçluğunu ta içinde yaşadığınız halde, onu kanıksıyorsunuz. Neticede savaş bir oyun haline geliyor. İşte, gerçekten dehşet verici olan budur: Ölmeyi ve öldürmeyi kanıksamaktır. Bu nedenle savaş en büyük insan deformasyonudur. Ve bu yüzden insan savaştan bedenen sağlam dönse bile ruhen ve aklen sağlıklı dönemez.
Lise yıllarımda Askerlik derslerini Kore'ye gitmiş gelmiş subaylar verirlerdi. Yaşlı komşuların geçmişte kalmış ‘Harb-i Umumi hatıralarını’ saymazsak, sıcak savaşı yaşamış insanları 16-17 yaşımızda o subaylarla tanımıştık, savaş manzaralarını canlı bellekleriyle birinci ağızdan dinlemiştik, savaşın benliklerinde bıraktığı izleri izlemiştik.
Kanatsız Kuşlar yazarının dedesi Çanakkale'de Britanya ordusunda savaşmış. Romancının o savaşa ve Türkiye'yle Yunanistan'a ilgisi buradan geliyor olmalı. (Zira önceki romanı, Yüzbaşı Corelli'nin konusu Yunanistan'da geçiyordu. De Bernières eserini yazarken hem Çanakkale muharebelerini, hem Fethiye yöresindeki sosyal yaşamı, hem de Mustafa Kemal'in çocukluğundan Cumhurbaşkanlığına uzanan biyografisini çok iyi incelemiş, Osmanlı kimliği altında bir arada yaşayan, dini ne olursa olsun, "Padişah Efendimiz" dediği Sultan'a (ve Halifeye) bağlılık hisseden insanların uluslaşma ve ulus devlet kurma çağında nasıl ayrıştığını, daha doğrusu ayrıştırıldığını iyi betimlemiş.
Romanda sadece Türkler ve Rumlar yok. Ermeni Tehciri çıktığında köydeki Ermenileri götürmek için Sultan Hamit'in Hamidiye Alayları'ndan kalma silahlı Kürtler gelirler, Ermenileri alıp götürürler, tabiî uzağa gitmeden öldürürler, paralarını, baha eder eşyalarını gaspederler.
Büyük Taarruz'da Yunan orduları çekilirlerken geçtikleri kasaba ve köyleri yakıp yıktıklarında, kaçabilen Türkler İtalyan bölgesine sığınarak güvenliğe erişirler.
MÜBADELEYLE GİDENLER VE GELENLER
Ve nihayet romanın finali savaşı izleyen Mübadeleyle gelir. Rumlar gönderilirler. Ermeniler zaten Tehcir'de tasfiye edilmişlerdir. Rumların yerlerine Girit'ten Türkler getirilir.
Romandaki ilginç bir saptama şudur: Girit'ten gelen Türk ve Müslümanlar da giden Rumlara benzemektedirler, onların âdetlerine, alışkanlıklarına sahiptirler, Türk ve Müslüman alışkanlıklarına uzaktırlar, üstelik giden Rumlar Türkçe bilirlerken, gelen Giritliler Türkçe de bilmemektedir. Köy sakinleri giden Rumlarla anlaşırlarken, gelen Türklerle anlaşamazlar.
Ne var ki, kabahat Giritliler'de değildir, onlar da Mübadele mağdurudurlar. Gidenler gibi onlar da tercihleri hilafına tehcir edilmişlerdir. Finaldeki en önemli sahnelerden birisi Türk ve Müslüman halkın Rum kafilesini çiçeklerle ve gözyaşlarıyla Fethiye'ye kadar yolcu etmeleri, geminin uzaklaşmasını gözyaşları içinde izlemeleridir. Çocukların, uğurlama töreni olarak gemiye ayna tutarak güneşi yansıtmalarıdır.
Yüzyıllardır dost yaşamış, birbirlerinin törelerine, dinlerin, azizlerine, evliyalarına saygı göstermiş, iyisiyle kötüsüyle düşe kalka bir arada geçinip gitmiş farklı dinden, farklı milliyetten, farklı etniden insanlar, Mübadelede, birbirlerini bir daha görmemek üzere ayrılacaklardır.
93 yıl önce soyu kırılan, 3 yıl önce de babasına kıyılan Arat Dink ne dedi? "Yokluğum Türk varlığına armağan olsun," dedi.
---
- İttihat Terakkiden Günümüze Yek Tarz-ı Siya-set TÜRKLEŞTİRME, Gülçiçek Günel, Belge Y., İstanbul, Mayıs 2006.
- Türk Milliyetçiliği, Gayrimüslimler ve Ekonomik Dönüşüm, Ayhan Aktar, İletişim Y., İstanbul, 2006.
Kızılcık, sayı 35, Kış 2009.
- Ayrıntılar
- KIZILCIK
- Sayı 35 (Kış 2009)
Türk solu sınıf mücadelesinin parlamenter sistemle ve seçimle diyalektik ilişkisini giderek kavramaktadır. "Demokrasi körü" olmadan bu kavrayışını her seçimde derinleştirmeyi öğrenmelidir. Sol hareketin giderek sınıf temelli devrimci bir siyasal dinamik olabilmesi, “yapmak” durumuna geldiğine alanı boş bırakmaması buna bağlıdır. Seçim başlı başına bir politikadır ama ayrıca bir de "seçim politikası" vardır ve seçimin kendine has özelliklerine göre oluşturulur.
Mart 2009 Yerel Seçiminin bu açıdan ilginç bir özelliği var. Bu seçim adı konmamış "federal" bir ülkede yapılacak. Bu artık öylesine açık bir durum ki, her şeyden önce, devletin ve siyasal sistemin kabulü nedeniyle böyle. Yerel seçimler Türkiye'de genel olarak solu hareketlendirmez sayılır ama bu kez farklı. Mart yerel seçiminde Kürtler kendi seçimlerini yapacaklar, Türkler de. Bu nedenle Türkiye "Türk illeri" ve "Kürt illeri" olarak fiilen iki seçim bölgesine bölündü. Kürt illerinde seçime iki parti katılacak; Kürtler adına DTP ve Türk devleti adına AKP. AKP bu seçimde ayrıca Kürt illerindeki Barzani etkisini de kazanmaya çalışacak. Seçime kadarki dönemde Türk devleti ile Barzani yönetimi arasında uyum sağlamak için diplomasi yapılacak.
Bu şema ezber bozan bir çelişki içeriyor. Ama böyle! "Tarihin cilvesi" denilen böylesi durumlar aslında toplumların, kendi iradelerini ve ana gelişme doğrultularını yitirdikleri zaman bile bile içine düştükleri çelişki tuzaklarıdır. Buradaki esas vahim çelişki, DTP Kürtlerin Türkiye içinde kalma iradesini ifade ederken, AKP-Devlet blokunun Kürtlerdeki ayrılıkçı potansiyele oynamakta olmasıdır. "Anormal" bu durum bir basiret bağlanması değil, Türkiye'nin ABD ve NATO çıkarlarına başının bağlanmış olmasıdır.
Temel politik tutum tayin etmede Türk solu için burada önemli olan, seçime Kürt illerinde Kürtleri temsilen katıldığı devlet-toplum tarafından kabul edilen DTP'den seçim işbirliği çağrısı almış olmasıdır. Yekpare bir Türk solu olmadığına göre DTP'nin çağrısına ortak sol bir yanıt oluşturmak Türk soluna düşüyordu. Bu bağlamda "Türk solu"nun işi kolay değildi. Ancak siyasi refleksi güçlenen ve giderek elini taşın altına sokmaya eğilimi artan bir "sosyalist sol"un varlığından söz edilebilir. Bu soldan, DTP'nin işbirliği çağrısına olumlu yanıt gelmiş ve iyi de olmuştur. Ancak, bundan sonra müşterek ve net bir seçim siyasetinin oluşturulabilmesi bilinçleri bulandıran bazı pürüzlerin ayıklanmasını gerektirmektedir.
Bunlardan biri, CHP'nin başlattığı ve Türk solunun bir kesiminin de ilgi alanı hâline gelen, "AKP'ye karşı seçim bloku" tuzağıdır. Baykal ve ekibi bunu, "reddi miras" iması olarak anlaşılmasını istediği bazı "açılımlar"la sağlamaya çalışmaktadır. CHP'nin kafa karıştıran, tartışma yaratan ve AKP karşıtı cephe tesisine hizmet eden "açılım"ları solun değil ama sola oy vermeye temayüllü belli bir seçmen kitlesinin bilincini bulandırıyor. CHP'nin bu "açılımlar"ı, sınıf bilincinin net ve oturmuş olduğu bir toplumda olsak, gülünç olabilirdi. Ama Türkiye öyle bir ülke değil. Aslında yaptığı "açılım"larla CHP Türk siyasal hayatında işlevini tamamlamış, fuzulî hâli gelmiş olduğunu bir kere daha kanıtlamış oluyor. Çarşaf-şalvar açılımları ile kendini elitist geçmişinden ayırdığının zannedilmesini beklerken halkı budala yerine koyuyor, ki elitizm de zaten bundan başka nedir ki?
Bu partide sosyal demokrat bir misyon görenlerin –sözgelimi, Fuat Keyman, Ercan Karakaş türünden siyaset meraklılarına itibar edebileceklerin– kulağına küpe, CHP'nin bir de "proleter açılımı" varmış! CHP'nin sık sık başvurduğu ve bazan da çok başarılı olduğu bir taktiktir bu. Ama CHP bunu, işçi sınıfının taleplerine ve genel sınıf Davasına sahip çıkarak yapmaz, yapamaz. Aksine, işçi sınıfının ve emekçilerin sola açık politikleşmesinden korktuğu zaman ve önünü kesmek için yapar. CHP'nin Türk solu ile, Kemalizmin Türk sosyalist düşüncesiyle yarıştığı ve çatıştığı asıl toplumsal mücadele alanı burasıdır. Solun bir kesiminin kafasını karıştırmayı, düşüncesini bulandırmayı ve peşine takmayı başardığı bu işçi dünyasında CHP'nin her zaman yapısal müttefikleri vardır, ama bugün bunların gücü ve işçiler üzerindeki etkisi neredeyse sıfırlanmıştır. CHP'nin "İşçi işlerine bakan" kapalı bürosunun kapısını DİSK'in kağıt üzerindeki hukuki mirasını yöneten bugünkü zevata açmak "açılımsa", CHP işçilere açılmaktadır! Yani CHP, işçi ve emekçileri de budala yerine koymaktadır. Madem ki "açılım", arkasından da "Kürt açılımı" gelir herhalde...
CHP, siyasetinin temelini değil, temel siyasetini halk yığınlarının çaresizliğine dayandırmıştır. Bu siyasetin hâlâ işlevli olabilmesi Türk sosyalist solunun durumu nedeniyledir: sosyalist sol köşeye sıkıştırılmış çaresiz halk yığınlarının önüne bir siyasal seçenek olarak çıkmayı başarıncaya kadar da işlevli olacaktır.
Sınıf siyasetini buna götürecek yol da, esas itibariyle, her seçim öncesi sosyalistler için “en yararlı” seçim siyaseti arayışına yeniden çıkmak yerine, temel siyasi bir perspektif doğrultusunda her an her seçime, hazırlıklı olmayı sağlayacak bir örgütlenme ve aktif siyasi faaliyet hâlinde olmaktır.
- Ayrıntılar
- KIZILCIK
- Sayı 35 (Kış 2009)
AKP’nin 7 yıllık iktidarı dünyanın paraya boğulduğu bir döneme rastladı. Asalak kapitalist kâr iştahı bu dönemde iyice çığırından çıktı. Tekelci sermaye kesimleri her ülkede büyük paralar kazandılar. Ülkeden ülkeye, sınıftan sınıfa, kesimden kesime büyük servet transferleri yaşandı. Türkiye'den dışarıya büyük servetler taşındı. Emekten sermayeye büyük değer aktarımı oldu. Kapitalistler için verimlilik görülmedik ölçüde arttı. Bütün bunlar oldu da Türkiye'de kıyamet mi koptu? Hayır. Sarsıcı genel grevler, elli, yüz binlik hak grevleri, yaygın ve sürekli emekçi eylemleri, hayatı altüst eden direnişler, sabotajlar, işgaller yaşanmadı. Hak ve özgürlükleri boğan yasallığın dışına, hükümet ve devlet sık sık hiç bir perva duymadan çıktığı halde, asıl çıkması gerekenlerden çıkan olmadı. Bu çapta bir kapitalist operasyon gerçekleşirken Türkiye’nin AKP’ye, TÜSİAD’a zindan edilmesi gerekirdi, edilmedi. Niçin böyle ve bu kadar kolay olabildi? AKP nasıl oldu da, beş yıllık iktidarından sonra, yüzde 35 olan oyuna göre desteğini yüzde 35 daha arttırarak iktidarını pekiştirebildi?
Buna cevap olarak deniliyor ki, "Türkiye’de muhalefet yok!" Kastedilen CHP'dir, Baykal'dır. Baykal görevini yapsaymış gene olurmuş ama bu kadar da olmazmış. CHP’nin böyle suçlanması, bir yandan AKP'ye karşı muhalefeti CHP'ye indirgediği, diğer yandan da CHP'nin muhalefet olabileceğini ima ettiği için kuyruklu bir demagojidir. CHP'yi sosyal demokrat varsayan bir yanılgıya dayandığı da söylenemez. CHP diyelim gerçek sosyal demokrat parti oldu, yaptığından fazlasını nasıl yapacak? AKP'nin yedi yıllık iktidarında yaptıklarının aynısının aynı dönemde, aynen yaşandığı Avrupa’da sosyal demokrasi var da ne oldu, ne oluyor? CHP'den fazla yaptıkları nedir?
Kısaca söylersek, Türkiye'de bulunmayan “sınıfsal muhalefet”tir. Sınıfsal muhalefetten kasıt nedir? Bunun önü “kaba”, arkası “ince”, iki yönlü cevabı vardır. Sınıfsal muhalefet, sınıf mücadelesidir. Sınıfların çıkarlarını karşı karşıya koymak ve çatıştırmaktır. Çıkarlar kendi kendine çatışmayacağına göre, çatışmaktır. Karşı taraftan zorla kopartarak almaktır. Gerekiyorsa bunu göğüs göğüse yapmaktır. Sınıf muhalefeti sendika, parti, vakıf, dernek kurup levha asmak değil, bunları sınıfın çıkarları için bilfiil kavgaya sürüp, karşı olanları korkutmak, caydırmak, istemediklerini yapmaya mecbur etmektir. Sınıfsal muhalefet, yaptırımı olan muhalefettir. Yaparsın da kazanamazsın, tamam. O da olur. Sınıf mücadelesi, zaten, yeniden teşebbüs edinceye kadar sonucu kabullenmektir.
Sınıfsal muhalefetin, aynı zamanda her boyutunda şiddet içeren bu "kaba" önyüzünün bir de arka yüzü bulunur. Önyüzünün reddedilmesi arkayüzünün de reddedilmesidir. Sınıf mücadelesinin zorunu, “kaba” biçimini reddetmek sınıf mücadelesinin kendisini tümüyle reddetmektir. Türkiye’de yaygın olan bu reddir. Ortalık "muhalif"den geçilmez olduğu halde “muhalefet” denebilecek bir şey kalmamış olması, bu nedenledir. Açıkça, asıl ve sonuç alıcı muhalefet reddedilmekte, yerine "serinkanlı", "uzlaşmacı", "diyalogçu", "yasalcı" "sabırcı", "kanaatkâr", "ilkesiz" "ince eleyip sık dokuyan", her hâliyle “dilenci” bir “muhalefet” anlayışı konulmaktadır. Yenilgiyi daha yaşamadan pısan “hesapçı muhalefet”tir bu. Muhalefet değil, oyalamadır. Bu yanlış, yoz muhalefet anlayışı sınıfsal muhalefetin siyasal cephesini tanzim etmekten sorumlu sol siyasî kesimin de önemli bir bölümünü fena halde etkilemiş, çürütmüştür.
Yunanistan’a bakalım. Sokak eylemleri, okul boykotları, kent meydanlarının işgali, polisle ve devletle çatışmalar doğru muhalefet değil, “anarşi” imiş, “provokasyon” imiş. Niye? Gerici sağcı Karamanlis hükümeti ve onun sosyal demokrat muhalifi ülkeyi senin istemediğin, en temel çıkarlarına zıt bir yere götürsünler, sen “komünist” ol ama kolunu kıpırdatma. Sınıf mücadelesinin “kaba” önyüzü elbette zorunlu olarak şiddeti içerir, ama ince, estetik, siyasal ve sanatsal arkayüzünde yine “komünizm” vardır. Sınıf muhalefetinin göğüs göğüse çatışma ima eden kaba biçiminin reddi, ideolojik, felsefi, siyasi, kültürel ve sanatsal ince biçimlerinin de reddini getirmektedir. Toplumu her alanda yozlaşmaya götüren de budur.
Aralık 2008 Yunanistan'ı Türkiye'nin durumuna ayna tuttu. Bugünkü dünyayı anlamak aslında daha organik olduğu için dünkünden daha kolay. Sadelik, en büyük 300-500 tekelin emperyalist çıkar siyasetinin dünyayı düzenliyor olmasından kaynaklanıyor. Dünyanın bu durumunun aynı zamanda tek tek ülkelerdeki durumu, olayların ve gelişmenin mantığını, siyasetin önünü-arkasını çözümlemeyi de kolaylaştırması beklenirdi. Ama bu yok. O halde dünyanın bir eksiği var: Komünist düşünce ve eylem! Komünizm şudur, budur, Marx’tır, Lenin'dir, bunların sağa sola sapan veya savrulan açılımlarıdır, örgüttür, siyasettir, vb., fakat felsefî imbikten süzüldükten sonra göründüğü şekliyle, insan yaşamının –gene insan olan– özüne ilişkin evrensel bir tavırdır. İşte bu yok. Yunanistan'da polis "devlet suçu" işledi, genç bir öğrenciyi öldürdü, gençlik yakarak, yıkarak itiraz etti. Genç bir insanın ölümüne acıdığı için diye değil, polis genç bir insanı öldürmeye cüret etti, kendinde yetki gördü diye çıldırdığından itiraz etti. Fena mı etti? Polisin suçu onca yakıp yıkmaya, vb. değmez miydi? Olaylar, suçun müeyyidesini gösterdi, İşte doğru komünist tutum budur. Devrimci, Marksist, Komünist olmayan siyasi tutum da bunu “anarşi” diye karalamak ya da hafife almaktır. Yunanistan'daki devlet suçunun çok daha ağırını Türk devleti, kendine dönen hiç bir müeyyidesi olmadığı için her gün işlemektedir. İş dünyasında ise "yasa tanımazlık" zaten temel kuraldır. Niye Yunanistan'da öyle de, burda böyle?
"Yakınma"dan ileri gidilmediği için. Demokrasi "yasallık"tan ibaret bir şeymiş gibi algılandığı, ne yapsa devletin ve sermayenin yanına kâr kaldığı için. Ankara'ya binlerce kişiyle bağırıp çağırmaya gidip, sonra kös kös geri dönmek sınıf mücadelesi olmadığı için...
- Ayrıntılar
- KIZILCIK
- Sayı 35 (Kış 2009)
Kürtler ne istiyor? Bu soruya kendini muhatap sayan Türkler’in kısmı âzâmisi nedense –sağcısıyla solcusuyla– Kürtler için kendileri ne istiyorlarsa, Kürtlerin de aynısını istemesinden yana.
Bunun çeşitli tezahür biçimleri var. Kürtlüğünü yaşamak ve Kürt kalmak isteyip de salt istemekle kalmayan ve Diyarbakır askeri cezaevinden canını zor kurtaran Kürd’e “terörist” ya da “terörist yardakçısı” demekten, Türk milliyetçiliğinin ve gizli açık Türk milliyetçilerinin kol gezdiği bir ortamda Kürt milliyetçisi olmayı en hafif tâbirle ayıplamaya, ya da “Kürt’le biz kardeşiz, ona babamızın toprağından bir çakıl bile vermem!” demeye kadar. Burdan bakınca Kürt sorununun hem sahiden bir Türk sorunu, hem de nasıl, ne biçim bir Türk sorunu olduğu daha iyi anlaşılır.
Kürtlerin ne istediğini sahiden bilmek mi istiyorsunuz? Bunu “Kürtler”e sormak işi kolaylaştırır sanmayın, kolaylaştırmaz, bilakis yokuşa sürer. Çünkü o zaman “Kürtler”in ne istediğinin altından birtakım Türkler’in ne istediği çıkar, ya da Kürtler arasında her kafadan bir ses çıktığını görüp hangisine kulak vereceğinizi şaşırırsınız. Tam da Kürt meselesinin bu topraklarda sanki hiç Kürtler yaşamıyormuş gibi “çözülmesini”, yani çürümeye bırakılmasını isteyen bazı Türklerin istedikleri şey!
Kürtlerin ne istediği en iyi –dolaylı da olsa– bunca yıldır genel ve yerel seçimlerde kullanılan oylardan bellidir. En son genel seçimde DTP’li bağımsız adaylar toplam 2 milyondan fazla oy aldı. Yüzde on barajı gibi kasıtlı bir ucube ile seçmen iradesine zorba devlet müdahalesi olmasa, DTP’nin ya da ona mümasil başka bir partinin ne kadar oy alacağı bellidir.
DTP için ne deniliyor? En azından, açık konuşmadıkları söyleniyor. Demek ki bunu diyenler, açık konuşulsa ne denileceğini pekâlâ biliyorlar... Tepelerine asılı “terörist”/ “terorist işbirlikçisi” satırı olmasa DTP’liler belki daha açık konuşabilirlerdi ama o da şimdiki “suskunluk”larından daha anlamlı olmazdı.
Esas olarak Doğu ve Güneydoğu’da ve ülkenin kimi başka yerlerinde yaşayan Kürt ya da Türk yurttaşların oylarıyla seçilip TBMM’ye gönderilen DTP’lilerin “açık konuşmamak”la suçlanmaları bir gerçekliğe işaret ediyor: PKK gerçekliğine. Bu ne demek? Kürtlerin ne istediği sorusuna Kürt sorunu/Türk sorunu bağlamında çözüme götürücü net ve somut bir cevap aranıyorsa, PKK ne istiyor –ya da Kürtlerin talepleri konusunda ne diyor– ona bakmak gerekiyor demek. Bu, PKK ne diyorsa o olur demek değil. Ama eğer çözüm isteniyorsa, onun çözüme dair ne dediğini kaale almak en azından aklı selimin gereğidir. 25 yıldır bu ülkede “Kürtler” ya da “Kürt sorunu” denildiğinde PKK ile yatılıp, PKK ile kalkılmıyor mu? O halde..?
Evet, bu kadar basit.
Basiti karmaşıklaştırmaya her katkı –“Kürtlerin gerçek temsilcisi kim?”, “DTP’liler kendi içlerinde bölündüler”, vb...– çözümü en azından geciktirmeye katkıdır. Ne zaman? İki günde bir kimbilir kaç “teröristin öldürüldüğü”, giderek de nerdeyse bir o kadar “askerin şehit olduğu” çatışma ortamının gitgide bacayı sarmakta olduğu bir sırada...
DTP sözcülerinin sık sık, üzerlerine varıldıkça, “Biz kan dökülmesin istiyoruz,” demelerini ciddiye almak gerekir. Bunu ciddiye almayanların dökülen onca kanda – “terörist” kanı olsun, şehit kanı olsun– sorumluluk payı vardır. Kan dökülmesini isteyenler ve umursamayanlardan gayri herkes bu söyleme kulak vermeli ve şehit anaları gibi, öldürülenlerin de analarının acılarını ciddiye almalı, bunun hakkını vermek için üzerine düşeni yapmalıdır. Kan dökme üzerinden siyasetle bu sorun çözülmez, sadece kan dökülür. Görmüyor musunuz her gün nasıl dökülüyor?
Kürtler ne istiyor sorusunun muhatabı, kim ne derse desin, bugün artık, 25 yıldan sonra, bellidir. Gereğini bir gün dahi geciktirmeden yerine getirmek devletin ve devlet adına iş görenlerle buna talip olanların görevidir. Bunu yapmak yerine, düşük “yoğunluklu çatışma” adı verilen ve giderek bu ad altında müzmin bir iç savaş boyutuna ulaşmakta olan kardeş kavgasını sürdürmenin stratejik ve taktik, diplomatik ve ekonomik, vb... sorunlarıyla uğraşıp durmak, kan dökmekte habire uzmanlaşıp maharet kespetmeyi siyaset yerine ikame etmek, her yıl, her ay, her hafta, her gün bunca yurttaşın devlete emanet hayatlarını suistimal etmektir. Bundan ne kadar erken geri dönülürse herkes için o kadar iyi olur.
Sorun, “şiddetin son bulması” değil, son bulmasını el birliğiyle sağlama sorunudur. Bu bir.
İkincisi, kardeşlik gönüllü birlikte somutlanır. Durmadan birlik, beraberlik sözleri edip sonra da ülkenin halkıyla ve topraklarıyla birliğini “stratejik ortak” ABD’ye rehin veren anlayışlardan ve politikalardan Kürt sorununun çözümüne de, Türkiye’nin birliğinin korunmasına da hiç bir hayır gelmeyecektir. Kürt sorununun çözümü ülke halkının –Kürdüyle ve Türküyle– hâline ve geleceğine sahip çıkmasının bir türevidir. Bunun bütün boyutlarıyla bir bağımsızlık sorunu olduğunu, bağımsızlık sorununun da işte asıl bu olduğunu idrak etmenin zamanıdır. Ama bu yetmez: Gereği yapılmalıdır.
- Ayrıntılar
- KIZILCIK
- Sayı 35 (Kış 2009)
Niçin hiç bir yurttaş polisler tarafından yoldan, meydandan alınıp karakola götürülmemek için canını dişine takıp direnmeden edemiyor? Polisin, jandarmanın, hapishane gardiyanlarının işkence, dayak, kötü muamele altında öldürdüğü, sakat bıraktığı, hayatını kararttığı yurttaş sayısına bir bakın... Bir de bu suçların failleri oldukları yüzde yüz sabit ve hattâ mahkeme kararına bağlanmış kaç devlet görevlisinin TCY’de yazılı ilgili cezalara çarptırıldığına bakın.
Âmirleri tarafından korunup kollanıyor, çoğu kez mahkemeye çıkmaları bile yasalar gereği (!) engelleniyor. Ya da çıkarıldıkları mahkemelerde hep “beraat” ediyorlar ya da, yıllar boyu süren tutuksuz duruşmalar ardından dâva zaman aşımından düşmemişse, sûretâ bir-iki yıl ceza alıyorlar, cezalara her seferinde “iyi hal”den indirim uygulanıp 3-5 bin YTL. para cezasına çevrilerek dosya kapatılıyor.
Ne bu?
Sıfır tolerans!
Evet, işkenceci polis, âmirleri tarafından –karakol komiserinden, emniyet müdürüne, valisine, bakanına, başbakanına, C. başkanına kadar– korunmakta, kollanmaktadır. Çünkü asayiş görevlisi devlet memurları işledikleri her suçu işlemeye onlar tarafından bilhassa teşvik ve sevk edilmektedirler. “Münferit olay” tekerlemesi sistematik işkenceyi örtme kastıyla resmî ağızlara pelesenk olmuştur. İşkencenin fiilî uygulayıcılarını kayırıp kurtarmak farz olduğu için.
Adalet bakanı olacak kişi kendi ağzıyla söylüyor: “Bana istifa et diyorlar. Ben istifa edersem olayların ardı kesilecek mi?” Kafa bu. Şahıs adalet bakanı! Üstelik, milletvekili. Seçilmiş de gelmiş, dini bütün Milli Görüşçü. Sözde halk temsilcisi. Sırası geldiğinde “seçilmişler/atanmışlar” çelişkisi üzerine ettiği laflardan mangalda kül kalmaz, sonra da atanmış işkencecilere ve âmirlerine kol kanat germenin her türlü yasal mekanizmasını işleme koyar.
Güvenlik kuvvetleri mensuplarınca işlenen her suç, devlet/hükümet politikası gereğidir. Çünkü bu devlet/bu hükümet (ya da bu devlette bir başka hükümet) bu toplumda –bu toplum yurttaşların hâlinin ve geleceğinin yerli, yabancı harâmilerin eline teslim edildiği koşullarda bunca gelir adaletsizliği ile ve bu adaletsizliği bunca umursamazlıkla böyle bir toplum olduğu için ve olduğu sürece– kıyametin kopmasının başka türlü önlenemeyeceğini pekâlâ bilerek siyasî kariyerlerini de, insanî değerlerini de devlete ve devletin temsil ettiği çıkarlara adamış insanların elindedir:
İşkenceye sıfır toleransmış!
Siz kim, o ne?
Burası neresi?
