“Doğal”, “organik”, ya da “biyo” adı verilen, mümkünse hiç insan eli ve beyni değmemiş ürünlere olan ilgi artarak devam ediyor. Bu artan ilgiyle birlikte konuyla ilgili saplantılar, önyargılar, akıl dışı yaklaşımlar da alabildiğine yaygın. İlgili mesleklerde çalışan uzmanlar, bilim adamları neredeyse sindirilmiş durumda, en azından medyatik popüler ortamda.

Uygulamada ise, bilimsel çalışmalardan elde edilmiş olumlu sonuçların tarım ürünlerindeki verimliliği radikal biçimde değiştirmeye devam ettiğini görüyoruz. Biyologlar, ziraatçılar, genetikçiler, fizik ve kimyacılar popüler tartışmalara bilim dışında cevap yetiştirmeye kalkışmadan, işlerine devam ediyorlar.

Çevreciler, yeşil hareketin gerek politik, gerekse sivil toplum temsilcileri, işin süslü söylemini benimseyen bazı sosyal demokratlar da bu alanda duydukları yeni gelişmelerin hemen hemen tümüne karşı çıkarak insanlığın geleceğini kurtardıklarını düşünüyorlar. Bir yandan da biyo, doğal ve organik ürünleri pazarlayan yerlerin tüm dünyada oldukça hızlı biçimde arttığını görüyoruz. Pazarda satılan standart ürünlerin iki/üç katı fiyatına alıcı bulan bu doğallık, ciddi bir sektör olma yolunda ilerlemektedir.

Artan kanser olayları, yeni tür hastalıklar (deli dana, kuş gribi gibi...) haklı olarak herkesi tedirgin ediyor ve söz konusu “doğal ürün” sektörü de bu korkulardan beslenmeye devam ediyor.

“Doğal olanın” tüketici nezdinde yarattığı imajı dikkate alırsak, bir yandan doğanın kusursuz, mükemmel olduğunun yaygın biçimde kabul gördüğünü, diğer yandan doğanın saf hâliyle son derece sağlıklı ve yararlı olduğu fikrinin her kesimde geçerli olduğunu görürüz. Ayrıca bu kabuller bununla sınırlı değildir. Doğanın yaratılış itibariyle insana bir nimet olarak sunulmuş olduğu kanısı da neredeyse tartışmasız biçimde inanç hanesinde yerini alır. “Doğal olanın”, ona insan elinin ve beyninin değmesiyle birlikte bozulduğuna inananların sayısı da küçümsenmeyecek düzeydedir. Yarım yamalak bilgilenmeyle ve büyük oranda da yakıştırma ve abartmalarla içi doldurulan muhalif fikirlerin sonucunda, doğayı bozduğu düşünülen bilim adamlarına düşmanca yaklaşan kurumların varlığı da bilinmektedir. Neredeyse koyu bir mistisizme kaçan “pür doğacılık” akımı, işin içinde olan uzman kişilerin tahammül sınırlarını çoktan aşan akıl dışı söylemleriyle ve talepleriyle korodaki yerini almaktadır.

Ancak gerçek ne yazık ki böyle değildir. Böyle olmadığı için de, insanın doğayla ilişkisi, buradaki aksaklığın, eksikliğin, ya da fazlalığın, yararlı ve zararlı olanın anlaşılabilmesi ve bunların denetim altına alınıp, verimliliğin artırılması çabalarıyla şekillenmiştir. (Buradaki eksiklik ve fazlalıklar, yararlar ve zararlar elbette insan türünün kendi açısından yaptığı değerlendirmelerle belirlenmektedir.) İnsanın doğayla ilişkisi −mücadelesi− medeniyet tarihinin omurgasını teşkil eder; bu böyle olmaya da devam edecektir.

İnsan türü, bu doğanın bir parçası olarak durumu kendi lehine çevirmenin yollarını arayan bir canlıdır. Tüm canlılar, kendi yaşamlarının devamının, ancak diğer canlıların tüketilmesiyle mümkün olduğunun ve bunun da varoluşun en çetrefilli kuralı olduğunun farkındadır. Bu durum her canlının bir diğerinin avı olduğuna da işaret eder. Ölümün böylece tüm canlılar için en yakın ve muhtemel tehlike olması, onların bir yandan birbirlerine karşı korunma ve savunma tedbirleri almalarına neden olmakta, diğer yandan da, kaçınılmaz ölüm gerçeği karşısında bulunabilen en etkin savunmanın neslin devamını sağlamak olduğu görülmektedir. Canlı türler öncelikle kolay bir av olmamak için türlü çeşit hileye, entrikaya başvurur. Biyokimyasal olaylar incelendiğinde, doğanın hiç de sanıldığı kadar masum olmadığı görülür. Tüm canlılar (bitki ve hayvanlar) korunma amacının dışında, üreme eylemi sırasında da oldukça sofistike hilelere başvurur. Burada varoluşun tüm fantezilerine rastlarız. Örneğin, P. von Matt’ın Die Intrige adlı kitabında sözünü ettiği Ophrys insectifera adlı çiçek, böcek biçimini alıp, kandırdığı böcek aracılığı ile türdeşlerinin döllenmesini sağlar. Bunun tersine de rastlarız. Buradaki dölleme olayı bir böceğin yardımını gerektirmiştir, ancak böceğin bunu salt yardım olsun diye yapmayacağını bir şekilde bilen çiçek, türünün devamı ve geleceğinin temini gibi kendisi için yaşamsal önemi olan bir olayı oradan gelip geçen bir böceğin yardımsever duygularına, ya da rastlantıya bırakmak istemez. Buna şaşmamak gerekir.

Korunma yöntemleri doğa bilimciler tarafından epeyce geç fark edilmiştir. Bitkilerin çoğunda, onların başka canlılar tarafından tüketilmesine engel oluşturacak kimyasal bileşimler vardır. Örneğin, kolza bitkisi yüksek yağ miktarı açısından beslenmede dikkat çeken bir enerji kaynağıdır. Ancak, bu bitki doğrudan kullanıldığında (aynı soya fasulyesi, bezelye, diğer fasulye türleri ve pamuk tohumu gibi...) organizmada ciddi sorunlar çıkarır. Aslında bu bitkiler doğal halleriyle tüketilemez. Kolzada “glucosinolate” adlı bir madde, onun sindirilmesini engeller. Teknolojik bir müdahale yapılmazsa, yani insan aklı ve eli bu bitkiye değmezse, doğal haliyle doğrudan tüketilmeye kalkışıldığında, glucosinolate karaciğeri tahrip eder (aynı mantar zehirlenmesinde olduğu gibi...). Hayvan yemlerinde dahi doğrudan kullanılması mümkün değildir. Ayrıca kolzadaki “sinapin” adlı bir madde de onunla beslenen tavukların yumurtalarının “balık” gibi kokmasına neden olur ve ham haliyle tüketilemez. Aynı şekilde, kolay av olmak istemeyen soya fasulyası da içeriğindeki bazı “inhibitörler” nedeniyle doğrudan tüketilemez. Yüksek ısıyla belli bir süre işlemden geçtikten sonra sindirilebilir. İçinde antikor oluşumunu engelleyen, antijen etkisi yapan “glycinin” gibi maddelerin dışında, “trypsin inhibitörü” de sindirim sorunları yaratır. Örneğin pamuk tohumundaki “gossypol” adlı madde de böbreklere hasar verdiği gibi, döl tutma sorunu da yaratır.

Örnekleri çoğaltabiliriz, ancak bu, değerlendirmemizi çok fazla değiştirmez. Doğa tuzaklarla ve entrikalarla bezenmiştir. Bunlarla baş etmesini bilen türler devam edebilmektedir, diğerlerinin nesli tükenme tehlikesiyle karşı karşıyadır.

Doğanın insan türü için var olmadığının, insandan bağımsız bir varoluş içinde olduğunun bilim uzun zamandır farkında. Doğayla mücadele ise, doğanın başvurduğu hile ve entrikaların açığa çıkarılıp keşfedilmesinden ibarettir. İnsan türünün devamlılığı doğanın her yönüyle araştırılmasıyla mümkündür. İnsan türü verimlilik peşindedir. Bunu yapmak zorundadır. Yoksa yok olur. Bunu yaparken de giriştiği tüm eylemler doğrudur diyemeyiz. Yanlışlıklar yapılmaktadır. Ancak bunların, neyin hangi nedenle ve nasıl gerçekleştirilmeye çalışıldığı bilinmeden eleştirilmesi, konunun magazinleşmesinden öte bir işe yaramaz. O zaman da, genetik manipülasyon çalışmalarının eleştirisi doğru biçimde yapılamaz ve girilen yanlış yoldan dönüş gecikir. “Pür natüralist”lere söyleyebileceğimiz şudur: İnsan beyni ve eli doğaya değecektir. Gerçeğin bu boyutunu dikkate alıp duruşlarını tayin etmeleri gerekir. Yoksa, oldukça samimiyetsiz bir çizginin sürdürülmesinden başka bir görüntü ortaya çıkmaz.

DOĞA BİLİMCİLERİ NEYLE UĞRAŞIYOR?

Bu konuya biraz yakından bakmamız gerekiyor. Yoksa iş sağırlar diyaloğuna dönüşecek. Yeşil siyasetin ve çevrecilerin, biyoteknolojideki gelişmelere yönelttikleri eleştiriler kendi içinde bazı çelişkileri taşımakta, ancak bu durum gündeme getirilememektedir. Bence, oldukça can sıkıcı bir durum söz konusudur. Bir yanda, muhatabının tam olarak neyle meşgul olduğunu bilmeyen, bunun anlaşılması için gerekli donanıma da sahip olmayan, yapılan her şeye karşı çıkan, karşı çıkışını daha çok tahminlere ve ön-yargılara dayandıran çevreler kamu oyunu meşgul ederken, diğer yandan bilim âleminin doğaya yaptığı müdahalelerde, ki daha önceki Kızılcık yazılarımda bunların birkaçına değinmiştim, akıl dışına düşmeler, rasyonalizm ve verimlilik başlığı altında ortaya çıkan irrasyonalitenin eleştirisi eksik kalmaktadır. Çoğu zaman da bir dizi haksız eleştiri yanında, doğru ve gerekli olanlar da −dikkati bile çekmeden− kaybolup gitmektedir.

Gayr-ı ciddi ve içi boş eleştiriler yüzünden, karşı karşıya kaldığımız sorunlar ele alınamamakta, ya da gündeme taşınamamaktadır. Çoğu durumda alınan önlemler işi tam ters yönde etkilemekte ve neyin doğru, neyin yanlış olduğu dahi anlaşılamadan, bütün kesimler rahatlattıkları vicdanlarıyla, kendilerini bekleyen çıkmazlara doğru yol almaktadır.

Özellikle gıda maddelerinin tedariki ve tüketimi sırasında insanı huzursuz eden birkaç konu gündemden hiç düşmemektedir. Bu alanda en yaygın söylentilerin, gıda maddelerinin hormonlu ve kimyasal ilaçlara bulaşık olması, ayrıca genetik yapısıyla oynanmış tahıl türlerinden elde edilen gıda ürünlerinin kanser hastalığını arttırdığı yönündedir. Sonuncusu bugün için söylenti olmayı sürdürse de, zehirli kimyasallara bulaşmış meyve ve sebzelerin varlığı ve bunun da sağlığa zararlı olduğu bir gerçektir. Hormon konusundaki kaygıların da yerinde olduğunu belirtmeliyiz. Bu konularda tüketici derneklerinin ve çevreci kuruluşların yerinde müdahaleleri ve uyarıları kaçınılmazdır.

Tarım ürünlerinde verimliliğin arttırılması ve buna bağlı olarak tüm bitkisel ve hayvansal gıdalarda kalite ve fiyat konusunda belli bir stabilizasyonun yakalanması için, bitkiyi zararlılardan koruma uğruna tüm ülkelerde yıllardır kontrollü ve sınırlı kimyasal maddeler kullanılmıştır. Üst sınırlar yasalar ve yönetmeliklerle belirlenmiştir. Konunun biraz ayrıntısına girersek, bugün doğa bilimcilerin çabalarının hangi amaca yönelik olduğunu daha iyi anlarız.

Yıllarca, tarım ürünlerinin zararlılardan korunması için bazı kimyasallar kullanılmıştır. Bunlar ürüne ve toprağa zarar veren karıncalara, termitlere, bazı sivrisinek türlerine ve böceklere karşı kullanıldığı gibi, yine endüstriyel bitkilerde verimi ve kaliteyi etkileyen bazı mantar türleriyle mücadele için kullanılmıştır. Sonuçta birim alanda elde edilen verim artmıştır. Ancak uzun süredir yaygın biçimde kullanılan bu kimyasallardan artık vazgeçilme noktasına gelinmiştir. “Kirli Düzine” adıyla anılan bu on iki tehlikeli kimyasalın zararlı etkisinin uzun yıllar boyu sürmesi, yarattığı çevre kirliliğinin artık sakıncalı boyutlara gelmiş olması sonucunda, 122 ülkede birden bunların kullanımının sonlandırılması için kalıcı çalışmaların yapılması kararlaştırılmıştır. Bu kimyasallar şunlardır, (Kirli Düzinenin Listesi):

Aldrin / Chlordan / DDT / Dieldrin / Dioxine / Endrin / Furane / Heptachlor / Hexachlorbenzol / Mirex / PCB (Polychlorierte Biphenyle) / Toxaphen.

Yukarıdaki pestisitler bitkileri zararlılardan korumuş, ancak çevreye de kalıcı ve önemli oranda zarar vermiştir. Bunların bitkilere ve tahıl türlerine bulaşması hiç istenmediği gibi, yayınlanan üst sınırlar sürekli kontrol edilir.

İnsan sağlığını ciddi biçimde tehdit eden bu pestisitlerin ortadan kalkması için biyoteknoloji alanında önemli çalışmalar yapılmaktadır. Bu çalışmalar “Yeşil Gentekniği“ adıyla yürütülmektedir. Klasik bitki ve tohum ıslah çalışmaları geliştirilerek, yerini transgen teknolojisine bırakmıştır. Artık bir bitkinin özelliği diğerine çaprazlama yöntemiyle aktarılarak, bu bileşimden daha gelişkin üçüncü bir tür elde etme işi terkedilmiştir. Bu yöntemle arzu edilen türün geliştirilmesi yıllarca sürebiliyordu. Şimdi ise bitkide arzu edilen herhangi bir özellik, doğrudan bu hedefe yönelik gen transferiyle sağlanabilmektedir. Bitki biyoteknolojisinde atılan bu dev adımla yepyeni bir düzeye gelinmiştir. Bu gelişmenin adına “gentekniği aracılığı ile değiştirilmiş bitkiler“ anlamında “GV-bitkileri” uygulaması denmektedir (GV’nin açılımı gentechnisch verändert’dir).

Geliştirilen bu yeni teknolojiyle istenilen özellikte ham madde üretilebildiği gibi, bitkinin zararlılardan korunabilmesi da herhangi bir pestisit kullanmadan mümkün olabilmektedir. Bitkiye, onu yok etmeye çalışan böceğin yiyemeyeceği, yediğinde ise öleceği bir çeşit protein zinciri üretmesi yönünde bir transgen uygulaması yapılabilir. Böylece zararlı böcekler bitkiden uzak durur. Bunun için de hiç bir kimyasal kullanılmamış olur. Bitki kendini biyoteknolojinin bir uygulaması sonucunda, biyolojik olarak koruyabilmektedir. Dışarıdan ayrıca bir kimyasalın devreye girmesi gerekmemektedir.

Elde edilen bu sonuç zararlı ve tehlikeli kimyasalların (pestisitlerin) kullanımını sonlandıracaktır. Hem maliyet düşmüş, hem verimlilik artmış, hem de çevre zararlısı devre dışı bırakılmış olduğu için, bilimin başarılı bir sonuca ulaştığını kabul edebiliriz.

Yukarıdaki örnek bize gösteriyor ki, çevreye zarar veren ve kontrolsüz kullanıma çok açık olan pestisitlerin kullanılmaması için mücadele ederken, bunu sonlandırmak için yapılan çalışmalarla da yakından ilgilenmeliyiz. Ancak pestisitlerin kullanılmasını ortadan kaldıran transgen çalışmalarına da aynı anda ve aynı şiddetle karşı çıkarsak, konuyu çözümsüzlüğe sürükleriz. Yalnızca transgen teknolojisini anlamadığımız için, ya da anlamaya çalışmadığımız için bu muhalefeti sergiliyorsak, bunun yanlış olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim.

Ne kimya, ne genetik araştırmalar beni ilgilendirmiyor, ben her ikisine de, her üçüne de, her dördüne de karşıyım, ben doğallık istiyorum demek “doğa fetişizmi”dir ve üretim teknolojisini 10 bin yıl geri götürme talebinden başka bir şey ifade etmez. Her anlamadığımız konuya şiddetle muhalefet edeceksek, şunu bilelim ki, bu ciddi bir karşılık bulamayacağı gibi, bir süre sonra duyulmaz da olur. Hele beslenme ve gıda gibi yaşamsal öneme sahip bir konuda düşünülebilen en ilkel teknolojiyle üretim yapılmasını talep etmek, insan nüfusunun üçte ikisinin açlıktan ölmesini talep etmekten başka bir şey değildir. Sergilenen “pür natüralist” tavır, ancak varlık içinde, biraz perhiz yapmak isteyen şımarık zengin çocuk tavrıdır. Çözüm getirmeyen, egoistçe bir yaklaşımı “doğa sever” bir imaj besleyemez. Beslenme konusunda yapılacak her öneri dünya nüfusunun bugün 6,5, yarın ise 10 milyar olacağını hesaba katmış olmalıdır. Ben on beş dakikada çürüyen, kurtlu, organik şeftali yemek istiyorum, üstelik de bunun için senin ödediğinin üç katı para vermeye hazırım demek, düşüncesizliktir.

Biyoteknoloji alanında “yeşil” gentekniğinden başka “kırmızı”, “gri” ve “ beyaz” genteknikleri de söz konusudur. Bunlara kısaca göz atarsak, bizi ileride nelerin beklediğini anlayabiliriz. Kırmızı grup hatalı, eksik, hasta hücrelerin yenilenmesi için genetik çalışmalar yapmaktadır. Bir örnek vermek gerekirse, bu alanda ilk başarı “insulin” üretiminde sağlanmıştır (1982’de ABD’de). Daha önce sığırların salgı bezlerinden elde edilen insulin, gentekniği yöntemiyle değiştirilmiş bakterilerden elde edilmektedir. Bir şeker hastasının bir yılda kullanmak zorunda olduğu insulin miktarı eski yöntemle 40 adet sığır-salgı bezini gerektirirken, bu ihtiyaç ortadan kalkmıştır.

“Gri” gentekniği ile uğraşan biyoteknoloji ise atık suların, atık gazların ve diğer atıkların transgen teknolojisiyle temizlenmesini hedeflemektedir. Bu alanda topraktan zararlı metalleri ve zehirli maddeleri kökleri aracılığı ile emen ve böylece çevreyi bunlardan arındıran bitkiler yetiştirilmiştir. Trangen teknolojisiyle bu insan ürünü bitkilere âdeta temizlik görevi verilmiş, bu da genlerine yerleştirilmiştir. Topraktan arsen zehirini emip bünyesinde hapseden bitkiler geliştirilmiştir.

“Beyaz” transgen teknolojisi ise kimya sanayii için çalışmaktadır. Buradaki gelişmeler henüz çok yenidir. Ancak “Yeşil” gentekniğinin 21 ülkede sekiz milyon beş yüz bin çiftçi tarafından 90 milyon hektarda uygulanmaya başladığını söyleyebiliriz.

Ayrıca deterjan kullanımını büyük ölçüde azaltan transgen enzimler üretilmiş ve temizlik işlerinde kimyasal kullanımının yer altı sularına ve denizlere verdiği zarar azaltılmıştır. İleride tamamen ortadan kalkacaktır.

Bu verdiğim örnekler, çevreye zarar veren maddelerin ilkel tekniklere geri dönülerek değil, daha ileri teknolojilerin devreye sokularak ortadan kaldırılacağını göstermektedir. Bunun aksi de mümkün değildir. Burada bilim zararlı maddelerle, tehlikeli maddeleri ayrı ayrı ele almaktadır. Öncelik buna göre saptanmaktadır, çünkü zararlı olmakla, tehlikeli olmak arasındaki farkı gözetmek zorunluluğu vardır.

Dünyanın olanca hızıyla kaosa sürüklendiğini düşünmek ve bunun da gelişen teknoloji nedeniyle ortaya çıktığını kabullenmek, yalnızca karamsar bir görüşü değil, aynı zamanda bir yanılsamayla, bunu böyle algılayan bir kişinin kendi yaşadığı dönemi diğer çağlara göre çok fazla önemsediğini de ifade eder.

İnsanın doğayla ilişkisi çok yenidir. Bu ikilinin birbirini tanıması da çok yenidir. İnsan türü henüz işin ilk adımlarındadır. Her şey bizim küçücük ömrümüze sığmıyor diye, kurtlu şeftaliye rıza gösterecek kadar karamsar olmamalıyız.

Kendini yaşadığı dönemi aşırı değerlendirmeye tabi tutanlara, bunu aşabilmeleri için bir iki rakam vermek istiyorum. (Not: Aşağıdaki rakamlar T. Deichmann’ın Doğa ve Teknik kitabından alınmıştır.)

Üzerinde yaşadığımız yerküre 4,5 milyar yaşındadır. Yaklaşık 3,9 milyar yıl önce ilk yaşam belirtilerinin görüldüğü saptanmış durumda. Bizim “insan” dediğimiz “homo sapiens” ilk olarak 160 bin yıl önce görülüyor. Yerleşik yüksek kültürler 6000 yıl öncesine tarihlenebiliyor.

Eğer bütün bu zamanı 24 saat içine sığdırmayı denersek, 24 saatin yalnızca son üç buçuk saniyesinde homo sapiens ortaya çıkıyor. Tarımla uğraşımız saniyenin onda birine denk düşüyor.

O bakımdan, daha durun bakalım, diyesi geliyor insanın. Yaklaşık dört milyar yıldır kendini geliştirerek, dönüştürerek evrimleşen doğayı insan daha bir kaç bin yıldır tanıyor. İşin başındayız, sonunda değil. Öyle biyo, organik, doğal sözcükleriyle geriye doğru sürüklenemeyecek kadar önemli bir konuyla karşı karşıyayız. Egomuzu bastırıp, hem bugün yeryüzünü paylaştığımız 6,5 milyar insanı düşünmek zorundayız, hem de dünyanın gelecekteki misafirlerini. Varoluşun, yaşamdan vazgeçerek sağlanamayacağını bilmeliyiz.

Orhan H. Aydın, Kızılcık, sayı 34, Güz 2008, s. 33-36.