“İlk defa bu ülkenin akıl almaz genişliğini sezmeye başladım. Aslında ülkeden çok kıta demeli: üç yüz, dört yüz, beş yüz milyon insanı barındırabilecek dev bir dünya, ancak binde biri kullanılan el değmemiş bereketli toprakların altında paha biçilmez bir zenginlik. Yapılmakta olan bunca işe, inşaata, üretime ve organizasyona rağmen ülke daha gelişiminin başında. Brezilya’nın gelecek nesiller için önemi, en cüretkâr hesaplarla bile kestirilemez. Böylece, gereksiz bir sürü eşyam gibi, beraberimde getirdiğim Avrupalı küstâhlığı hızla ortadan kayboldu. Dünyamızın geleceğine baktığımı biliyordum.” Avusturyalı yazar Stefan Zweig, 1941’de yazdığı Geleceğin ülkesi: Brezilya kitabında, geride bıraktığı faşizm ve savaşın dehşetine rağmen muhteşem doğasına, ilkel, ancak huzurlu yaşamına, konuksever insanlarına hayran olduğu bu ülkeye övgüler düzüyordu. (Ne var ki, hümanist yazar, savaşın tüm dünyayı sardığı, faşist istilânın doruğuna çıktığı 1942 yılı başında, hayal kırıklıkları ve bunalım içinde Rio de Janeiro yakınındaki Petropolis’de karısıyla birlikte yaşamına son verecekti.)

O yıllarda kırk milyonluk Brezilya, savaşın yıkımından uzakta (başlangıçtaki iyi ilişkilerine karşın, Nazi Almanyasına ve İtalya’ya 1942’de savaş açmasını saymazsak), bir “kahve ülkesi” olmaktan çıkıyor, başkan Vargas’ın Estado Novo’sunda (Yeni Devlet) hızla sanayileşiyor, kentleşiyor, enerji, madencilik, imalat, inşaat sektörleri devlet girişimleriyle katlanarak büyüyordu. Daha 1930’da Arjantin’in dörtte biri kadar kişi başına gelirle yoksul ülkeler arasındaki Brezilya, elli yıl boyunca ancak Japonya ve Finlandiya’nın aşabildiği bir hızla kalkındı. Bir dönemine “Brezilya mucizesi” de denilen, 1973’deki petrol krizine rağmen sürdürülebilen bu gelişme, “kayıp on yıl” olarak görülen 1980’lerde borç krizleri ve aylık %80’leri geçen hiperenflasyonla sekteye uğradı. Yirmi yıllık askerî diktatörlük toplumsal çalkantılar içinde 1985’de sona ererken, çare olarak denenen anti-enflasyonist istikrar programları, neoliberal bir yeniden yapılanmanın yolunu açtı. Bu sancılı dönüşümler içinde askerî diktatörlüğe ve neoliberalizme direniş içinde boy veren, ülkenin en büyük sendikası (CUT), tarım işçileri hareketi (MST) ve sol muhalefetin desteklediği İşçi Partisi (PT) liderinin, hem de tüm dünyada ve Latin Amerika’da işçi hareketinin gerilediği bir ortamda, 2002’de başkan seçilmesi ise, çok farklı beklentilere yol açtı. Beş yıldır tüm dünyada geniş ilgi gören, Dünya Sosyal Forumu’nun başladığı Porto Alegre’den 2001’den beri “başka bir dünya mümkün” diye dünyaya seslenen, bazen taban tabana zıt tahmin ve yorumlara konu olan Brezilya’da olanlar ve ülkenin geleceği, dışarıdan bakanlar için aslında kendilerinin ve dünyanın geleceğine dair bir ipucu bulma kaygısından ötürü büyük ilgi çekiyor. En azından bizim için bu böyle. Acaba bu yılın başında başkanlığının ikinci dönemine başlayan Lula’nın ülkesinde dünyanın geleceğine dair bir söz mü söyleniyor?

Brezilya, sekiz buçuk milyon kilometre karelik toprağıyla Latin Amerika’nın yarısını kaplıyor. Batı Avrupa’dan ve (Alaska hariç tutulursa) ABD’den daha büyük bu topraklarda, daha çok kıyı şeridinde ve kentlerde (%84) toplanan dünyanın beşinci büyük nüfusu yaşıyor. Sayılı metropoliten bölgelerden Sao Paulo (18,5 milyon) ve Rio de Janeiro (11,5 milyon) ile birlikte 190 milyonluk bu nüfusun yarısı çalışma çağında. Brezilya ekonomisi, bir trilyon dolara dayanan (2006 tahmini: 966 milyar dolar) milli gelirle (GSYİH) dünyada onuncu sırada. 1930 öncesindeki gibi dünyada en büyük üreticisi ve ihracatçısı olduğu kahve, artık ihracat gelirinin üçte ikisini değil, küçük bir yüzdesini (%2,5) oluşturuyor. İhracatının yarıya yakını (%40) birinci ya da ilk sıralarda geldiği şeker, portakal suyu, sığır (170 milyon büyük başla dünyanın en büyük sürüsü Brezilya’da), domuz ve tavuk eti, soya, tütün, muz, karabiber, mısır gibi tarımsal ürünler. Sanayi üretimi tarımı geçen kırk yıl, mâmul mallar ihracatı kahveyi geride bırakalı otuz beş yıl olmuş. Minas Gerais’da 1815’de demir, kireçtaşı ve kömür işlemeyle başlayan demir-çelik sektörü, şimdi demir cevheri ihracatında dünyada ikinci (15 milyar dolarlık cirosuyla dünyanın ikinci büyük maden şirketi Companhia Vale do Rio Doce, CVRD, geçen yıl Çin’e 55 milyon ton demir cevheri sattı). Petrokimyada, Meksikalı Pemex ve Venezuelalı PDVSA ile birlikte bölgenin üç petrol devinden biri olan Petrobras (cirosu 56 milyar dolar), geçen yıl ülkenin petrolde kendine yeterli hale gelmesini sağladı. Derin denizlerde uzmanlaşan ve günde iki milyon varil petrol üreten şirket, aralarında Türkiye’nin de olduğu ülkelerde sondajlara ve ihracata yönelirken (Lula’nın ileride OPEC’e girme isteği biliniyor), bir yandan da şeker kamışından etanol ve diğer biyoyakıtlarla, alternatif enerjilerde öncülük yapıyor (ülkede taşıtların dörtte üçü etanol kullanabiliyor). Brezilya dünya etanol ihracatının da yarısını elinde tutarken, yirmi yıl içinde petrol ihtiyacının onda birini karşılamayı hedefliyor*. Ekonominin bir başka temel taşı, Sao Paulo’nun ABC sanayi bölgesinde toplanan ve yılda iki buçuk milyon (2007) taşıtın üretildiği yabancı sermaye ağırlıklı otomotiv endüstrisi. Çimento, ilaç, elektrikli âletler, beyaz eşya, tekstil, kâğıt gibi önde gelen diğer sektörlerin yanında bir başka büyük ihracatçı, Boeing (ABD), Airbus (AB), Bombardier (Kanada) ile birlikte dört büyük sivil uçak üreticisinden biri olan Embraer. Askerî uçak da üreten şirket (motorları ABD’li General Electric’den geliyor), savaş gemileri yapan, yeni bir nükleer denizaltı projesi sürdüren diğer üreticilerle beraber, ki Brezilya dünyanın beşinci büyük silah satıcısı, 1860’lardaki Paraguay savaşından beri büyük bir savaşa girmemiş ordunun kendine yeterliliğini sağlıyor.

Öte yandan sanayileşme, hayvancılık ya da tarım faaliyetleri nedeniyle uğradığı büyük kıyıma rağmen (1970’den beri Türkiye büyüklüğünde bir alan orman olmaktan çıktı), dünyadaki yağmur ormanlarının yarısını, tatlı su kaynaklarının beşte birini ve yüz binlerce hayvan ve bitki türüyle dünyanın en büyük biyolojik çeşitliliğini barındıran Amazon ormanlarının yüzde altmışı Brezilya’da. Tüm çevre tehdidine karşın Amazon havzasının muazzam hidroelektrik potansiyeli (enerji tüketiminde dünyada sekizinci olan Brezilya, 1990’ların ortasından beri zaten hidroelektrik enerji üretiminde üçüncü sırada) ve henüz Kuzey Amerika’daki mekanizasyon düzeyine ulaşmamış tarımın gelişme payı da hesaba katılmalı.

Peki bu muazzam kaynaklar kapitalist dolaşım ilişkileri içinde ne ifade ediyor? Örneğin, aralarında Latin Amerika ve Afrika ülkelerinin olduğu 60 kadar kahve üreticisine, 91 milyar dolarlık dünya kahve pazarından ancak 9 milyar dolar kalıyor. Aslan payını Nestle, Kraft, Procter & Gamble, Sara Lee ve Tchibo gibi ABD ve AB şirketleriyle süpermarket zincirleri alıyor. Lula’nın Hindistan’ı yanına alarak, çöken DTÖ Doha görüşmelerini canlandırmak istemesi, ABD ve AB ile masaya oturarak “adil ticaret”i, tarım ürünlerinde gümrük duvarlarının indirilmesini gündeme taşıması bundan. Brezilya’nın dünya ekonomisine entegrasyonu, neoliberal programlar sonrasında artmış durumda (2004’de dış ticaretinin milli gelire oranı %40). İhracatı 2001-2007 arası ikiye katlansa da dünya ticaretindeki payı yirmi yıldır pek değişmedi (ithalatta %0,8, ihracatta %1,1). Ticaretinin yarısını ABD (2007’de %20) ve AB (2007’de %24,4) ile yapıyor. İthalatta ABD, Arjantin ve Almanya, ihracatta ABD, Arjantin ve Çin başı çekiyor ve dış ticareti 2001’den beri fazla veriyor (2007’de 45 milyar dolar).

Öte yandan Ocak ayında Venezuela ve Arjantin’le birlikte duyurulan Gran Gasoduto del Sur (Venezuela petrolünü Amazonlardan geçirerek tüm kıtaya dağıtacak, 23 milyar dolara 2009-2017 arasında yapılması planlanan dünyanın en uzun petrol boru hattı) gibi dev altyapı projeleri, Nisan ayında katılacağını açıkladığı ve bölgede Dünya Bankası ve IMF’ye alternatif olabilecek Banco del Sur (“Güneyin Bankası”na başlangıçta Venezuela 1,4 milyar dolar, Arjantin 350 milyon dolar vermeyi planlıyor; bu iki ülkenin 31,3 ve 37,5, Brezilya’nın ise 110,5 milyar dolar döviz rezervi var) ve nihayet 1991’de kurulan ve geçen yıl Venezuela’nın da katıldığı Mercosur’un (Güney Ortak Pazarı) tüm kıtayı −Meksika ve Panama hariç− kapsayan, AB’yi model alan Unasur’a (Güney Amerika Milletler Birliği) doğru evrilmesi bölgesel entegrasyonda dikkate değer gelişmeler.

Ülkedeki bazı toplumsal göstergeler ise, üretim ilişkilerindeki güç dengeleri ve paylaşımın çizdiği bir başka tabloyu ortaya koyuyor. Kişi başına milli gelir, sağlık, eğitim gibi kriterleri de içeren BM İnsani Gelişme Endeksine (HDR 2006) göre Brezilya, ancak 68. ya da 69. sırada. Asıl çarpıcı olan (aslında “mucize”nin de püf noktası), 1960’lardan beri bozulan gelir dağılımı ve 0,57-0,58 civarındaki Gini katsayısıyla son on ülke arasında olması (Lula döneminde Bolsa Familia gibi yoksullara yardım programlarıyla küçük bir düzelme olsa da). Kalabalık kentlerde geniş halk kesimleri, favela denilen teneke mahallelerde (Rio ve Sao Paulo nüfusunun üçte biri) işsizlik ve yoksullukla boğuşarak, çete savaşlarıyla, polis kurşunlarıyla iç içe yaşıyor (yalnız Rio de Janeiro’da yılda altı bin cinayet işleniyor; son 25 yılda “şiddet” sonucu bir milyon kişi öldü). Kırsal alanlarda ise, ekilebilir toprakların üçte ikisi, nüfusun yüzde üçünün elinde. Tüm çiftlik sahiplerinin %1’i (on bin dönümden büyük toprağı olanlar), çiftlik arazilerinin %39’unu ellerinde tutuyorlar. Bölgenin en büyük sosyal hareketi MST, bir buçuk milyon topraksız tarım işçisiyle, yirmi yılı aşkın süredir bu yapıya karşı toprak reformu mücadelesi veriyor ve işgâllerle adalet arıyor.

Brezilya, gerçekten “geleceğin ülkesi” mi? Yoksa eski bir deyişteki gibi, hep öyle kalacak mı? Tarık Ali’nin sözünü ettiği “Karayip korsanları” arasına girip, Güney Amerika’daki “umut ekseni”nin omurgası olabilir mi? Doğum sancıları çeken ve dünyanın beşinci büyük ekonomisi olacak Unasur, ör. Meksika’yı NAFTA yerine kendi çekim alanına sokabilir mi? Tek kutupluluktan çıkmakta olan dünyada, Brezilya başka bölgelerde ittifaklar arayıp gerçekten dünyanın gidişine, emperyalizmin ve neoliberalizmin hegemonyasına karşı etkili bir müdahalede bulunabilir mi? Yoksa tam tersine, Lula’nın, PT, CUT, MST ve diğer sol güçlerin, elleri kolları “piyasanın görünmez eliyle” bağlanmış mı? Dahası, bazı eleştirenlerin iddia ettiği gibi, Lula ve PT yönetimi, bir “seçim partisine” dönüşüp yolsuzluklara gömülerek ve hükümet olmak için sermayeyle ittifaka girerek neoliberal programı klâsik sermaye partilerinden de cüretkârca uygulamayı sürdürecek mi? Sorular ve beklentiler daha da uzatılabilir, ancak bunların düşünülebilir olması bile bölgedeki ve Brezilya’daki sınıf mücadelesinin canlılığına işaret ediyor. Yanıtı kuşkusuz Yirmi Birinci Yüzyıl’ın başında âdeta eski yüzyıllardan gelen bir partiyi, tarım işçileri, kilise taban cemaatleri gibi hareketlerin desteğiyle iktidara taşıyan ve de orada tutan yoksul yığınların, örgütlü emeğin kararlılığı ve yaratıcılığı belirleyecek. Ancak şimdiden denebilir ki, Latin Amerika’dan esen umut rüzgârları, Brezilya olmaksızın dünya ölçeğinde taşları oynatamayacak.

Brezilya’nın bugününü anlamak için, ülkenin siyasi, ekonomik ve sosyal mirasına bakmak iyi bir başlangıç noktası olacak. Bu yazıda, Brezilya’nın beş yüz yıllık tarihinin özellikle 19. yüzyıldan sonrası, sermaye birikimi ve dünya ekonomisine entegrasyonu açısından üç dönemde ele alınacak**: 1) Birincil mallara dayalı ihracat ekonomisi, 2) ithal ikameci sanayileşme dönemi; 3) ihracata dönük neoliberal dönem. Yayınlayacağımız bir sonraki yazıda ise, Lula’nın başkanlığı (2002) sonrası gelişmeler, ülkedeki toplumsal muhalefetin potansiyeli ve sorunları, tarihi bağlamında ve çeşitli özgüllükleriyle işlenecek.

SÖMÜRGEDEN ESKİ CUMHURİYETE: ŞEKER, ALTIN VE KAHVE

Pedro Alvares Cabral, 1500 yılında Brezilya’nın kuzeydoğusuna ayak bastığında, altı yıl önce Papa’nın metal mührünü taşıyan İspanya ve Portekiz krallıkları arasındaki Tordesilhas Anlaşması’na göre, 46. boylamın doğusundaki bu toprakların kendi payına düştüğünü biliyordu. Bu kıyılarda barış içinde yaşadıkları anlaşılan birkaç milyon yerlinin payına ise savaş, göç ve salgın hastalıklar düşecek, 19. yüzyıl ortasında sayıları yüz bine inecekti (Peru, Bolivya, Guatemala gibi ülkelerin aksine, bugün Brezilya’da, çoğu Amazonlarda kalan üç yüz bin yerlinin önemli bir ağırlığı yoktur). Portekizliler, aradıkları değerli madenleri bulamayınca iki yüz yıl tropikal ormanlarla kaplı kıyı şeridinden, Bahia, Pernambuco gibi kuzeydoğu eyaletlerinden kereste taşıdılar, şeker kamışı ektiler, rafineriler kurdular. Plantasyonlarda, köleleştirilen yerlileri ve 1560’dan itibaren Afrika’dan getirdikleri köleleri çalıştırıyorlardı. Zamanla tek ürünle kaplanan ve 17. yüzyıl ortasına dek (bir dönem Hollandalı, Batı Hint Şirketinin elinde) en büyük şeker üreticisi olan bölge, üretimin Antillere kayması ve Portekizli Bandeirantes çetelerinin Minas Gerais (Genel Madenler) eyaletinde, altın ve elmas bulmasıyla terkedildi ve kuraklaştı (bugün de Brezilya’nın en yoksul eyaletleri kuzeydoğudadır). Güneyde 18. yüzyıl boyunca kısa sürede Ouro Preto gibi yüz binlerce kişilik maden kentleri doğdu (altın tükenince buradan da geriye maden çukurları, terk edilmiş evler ve sömürge sanatı örneği kiliseler kalacaktı), ülkenin başkenti 1763’de Salvador de Bahia’dan, Rio de Janeiro’ya taşındı.

Napolyon’un İspanya’yı fethinin ardından gelen 1820 İspanyol devrimi ve Latin Amerika’daki bağımsızlık dalgası, kıtadaki güç dengelerini altüst etti. İspanyol bölgesindeki Libertador’lardan Simon Bolivar, Kolombiya, Venezuela, Ekvator’u (“Büyük Kolombiya”), San Martin, Arjantin’i, Bernardo O’Higgins, Şili’yi özgürlüğüne kavuşturacak, ancak pan-Amerikan idealler, kıtanın büyüklüğü, Katolik, yoksul beyaz nüfusun edilgenliği ve yerlilerin (Meksika hariç) kayıtsızlığı karşısında gerçekleşmeyecekti. Brezilya’da ise, Portekiz aristokrasisi ve kurumlarının bölünmesi sonucu, 1822’de kraliyet ailesinden Dom Pedro imparatorluğunu ilan etti. Ülkenin bağımsızlığını pratikte İngiliz donanması sağlamış, İngiltere anlaşmalarla çıkarlarını sağlamlaştırarak, Avrupa’ya batı yarımkürede müdahale ve sömürge hakkı tanımayan yayılmacı Monroe Doktrinini (1823) açıklayan ABD’nin ardından, yeni devleti tanımıştı.

İber sömürgeciliğinin yerini İngiltere’nin alması kıtada kapitalist ilişkilerin belirleyiciliğini arttırdı. Toprağın serbestçe alınıp satılmasını, yerlilere ve kiliseye ait toprakların tarıma açılmasını sağlayan 1850 Toprak Kanunu, 19. yüzyılın ilk yarısından itibaren Rio de Janeiro’dan başlayarak Sao Paulo ve Parana eyaletlerinde orman arazilerine yayılan, yüz yıldan fazla sürecek kahve egemenliğinin önünü açıyordu. 1880-1919 arası Amazon bölgesi dünyanın en büyük kauçuk sağlayıcısı oldu (sonraları Güneydoğu Asya’nın seri üretim yöntemleriyle rekabet edemedi), gıda, tekstil gibi dayanıksız tüketim malları üreten ilk sanayi kuruluşları ortaya çıktı. Gene de, serbest ticaret yanlısı tüccar ve çiftçilere, liberal orta sınıf kurumlara karşın ülke, nehir ve liman çevreleri, katır kervanlarının güzergâhı dışında dünyadan kopuk bir tarım ülkesiydi. Çiftliklerde, köleler ve daha çok (gizli bir ırkçılıkla) Avrupa’dan getirilen beyaz işçiler çalıştırıyordu. Nüfusun çoğunluğunu (1800’de üçte ikisi) oluşturan ve 19. yüzyıl ortalarında sayıları üç milyonu bulan Afrikalı köleler yalnızca huzursuzluk yaratmıyor (ör. Sudan’dan Bahia’ya getirilen Müslüman köleler 1807-1835 arası dokuz kez başkaldırdı), kapitalist iç pazarın gelişimini de engelliyorlardı. Özgür emeğe göre, kölenin üretkenliği düşük, satın alınması, yetiştirilmesi ve idâmesi daha pahalıydı. İngiltere’nin de baskısıyla köle ticareti, (ABD’nin güneyi gibi) gecikmeli olarak 1851’de yasaklandı (dünyada yasaklanışı 1815), kölelik ise 1888’de kaldırıldı. Kölelerin bir kısım güneydoğudaki merkezlere göçü hızlandırırken, 1855-1874 arasında sayıları çeyrek milyonu bulan Avrupalı göçmenlerin akımı hızlanacak (1875-1960 arası beş milyon kişi), bu göçmenler, sanayi sermayesiyle birlikte gelişen işçi sınıfına Marksist görüşleri de taşıyacaklardı.

Ücretli emeğin serbest kalması, 1873 dünya krizine rağmen, 19. yüzyılın ikinci yarısında yabancı yatırımların artması, altyapıdaki gelişmeler (1855’den itibaren demiryolları), kilise ve ordu içindeki tartışmalarla dayanakları zayıflayan monarşi, 1889’da kansız bir darbeyle devrildi. Eski Cumhuriyet (1889-1930), gevşek bir federal yapıda, café com leite (sütlü kahve) denen, Sao Paulo kahve oligarşisiyle Minas Gerais’deki hayvancıların çıkarlarına dayalı bir politika izleyecekti. 1930’lara kadar kahve kültürü güneydoğuda, şeker kamışı ve pamuk da kuzeydoğuda yoğunlaşmıştı. Birinci Dünya Savaşı öncesi ticaret hadleri genelde hammaddelerden yanaydı. Dünyadaki kahvenin 1911’de %80’ini üreten Brezilya’nın ihracat gelirinin dörtte üçü kahve fiyatlarına bağlıydı ve yoksul, seyrek nüfusu, zayıf altyapısıyla (1930’da 70 bin millik yolun yalnız 566 mili asfalt) başlıca ABD (1928’de ihracatın %45’i, ithalatın %26,6’sı), İngiltere, Almanya, Fransa ve Arjantin’le ticaret yapıyordu. ABD, 1880-1913 arası Latin Amerika’ya ihracatını yedi kat artırmış, savaş sonrası (1917’de) rakipsiz kaldığı bölgede, ticaretin yarısını ve ekonomik egemenliği −Arjantin dışında− silâh zoru, resmi işgâl olmaksızın eline geçirmişti. Brezilya, kahve arzını ve fiyatını, dış finansmanla ve stok tutarak kontrol edebiliyordu. Elde edilen gelir yeni plantasyonlara yatırıldığında, arz artışı, düşen fiyatlar, ek destek ve borçlanma döngüsü, ekonominin mevcut birikim modeliyle kendi ayakları üzerinde durmasını engelliyordu. Nitekim 1929 dünya ekonomik krizinde hızla döviz rezervleri tükendi, stok artışı ve talep yetersizliği kahve fiyatlarını çökertti (1929’da 11 pence iken, 1931’de 4 pence). Dünya ticaretinin %60 gerilediği bir ortamda üç yılda ihracat geliri üçte bire düştü, ithalat %70 azaldı. İflas, işsizlik, yoksulluk, orta sınıflarda ve kentlerin işçi kesimlerinde yaygın hoşnutsuzluk ortamında, 1920’lerde Eski Cumhuriyete ve kahve oligarşisine karşı pozitivist modernleşmeci bir anlayış ve ulusal demokratik taleplerle başarısız isyanlara girişen tenentes (teğmenler) hareketinden de esinlenen milliyetçi Rio Grande do Sul valisi Getulio Vargas, 1930 seçimlerini yitirmesine karşın askerî bir isyan başlattı, ardından generallerin de onay vermesiyle iktidara geldi.

O zamana dek Brezilya ekonomisine damgasını vuran, sömürgecilerin merkantilist arayışlarıyla başlayan ve Avrupa ticaret sermayesinin yönlendirdiği, tarımsal mallar ve kıymetli maden ihracatının ardışık evreleri olmuştu. Avrupa sanayisine girdi sağlayan kapitalizm öncesi dönem, İngiltere’nin hâkimiyetindeki uluslararası ekonomik sistemin hareketlerine ve Avrupa kapitalizminin doğuşu sırasındaki iş bölümüne bağlıydı. Liberal bütçe, para ve ticaret politikaları, laissez-faire (bırakınız yapsınlar) karşılaştırmalı üstünlükler yaklaşımı, İngiliz sermayesinin altyapıda, sanayi tesislerinde, finansal hizmetlerde ve kahve ihracının pazarlanmasında hâkimiyetini kolaylaştırıyordu. Sıkı para politikalarına karşın dünyadaki eğilimi izleyerek ekonomi 1920’lerde hızla büyüdü, sanayileşme ve kentleşme artmaya başladı. Uluslararası pazara yüksek düzeyde bağımlılığın, ki yerli sanayi de, yatırım malları ithali için kaynak yaratan ihracatın performansına bağlıydı, doğal sonucu olan çöküş, yerli aktörleri önlemler düşünmeye sevk ederken, şokun etkisiyle inisiyatifi, gelişen sanayi sermayesi alacaktı.

“YENİ DEVLET”TEN “BREZİLYA MUCİZESİ”NE: İTHAL İKAMECİ SANAYİLEŞME

Onbeş yıl aralıksız iktidarda kalacak Vargas, elde kalan 70 milyon çuval kahvenin (üç yıllık dünya tüketimi) 1931-1938 arası imha edileceği Brezilya’da, ABD’deki New Deal benzeri devlet müdahaleleri ve korumacı önlemlerle, sosyal güvenlik sistemi, gizli oy, kadınlara oy hakkı, yargı bağımsızlığı gibi reformlarla (1934 anayasası) krizin etkilerini hafifletmeye, bir yandan da 1932’de isyan çıkarmış coronelismo’yu (“albay” denilen tarımın güçlü patronları) geriletmeye ağırlık verdi. 1933-1936 arasında, yatırım ve sermaye malları ithalatında düşüşe rağmen, mevcut kapasitenin kullanımıyla, güneyde kahveden pamuğa geçiş ve yeni pazarlar bulunmasıyla ekonomi, yıllık %8 büyüdü (pamuk %25, tekstil %16,8). Sanayileşmeyle gelişen sınıflar ve krizin keskinleştirdiği çelişkiler, dünyadaki kutuplaşmanın da etkisiyle (Brezilyalı komünistler, sokaklarda faşist Integralismo hareketiyle çatışıyor, 1935’de, eski bir tenente olan Luis Carlos Prestes’in önderliğinde başarısız bir askerî ayaklanma başlatıyorlardı) çok geçmeden Vargas yönetimini daha net bir çizgiye sürükledi.

Vargas, komünist komplo bahanesiyle 1937’de (adını Portekiz’deki Salazar faşizminden alan) Estado Novo’yu (Yeni Devlet), kendi yetkilerini artıran, yasama özerkliğini kaldıran, partileri kapatan, eyalet yöneticileri ve belediye başkanlarının atanmasını, sansürü, ölüm cezasını getiren, öte yandan sosyal hükümleri koruyan, eğitim, kültür, ailenin korunması haklarını veren yeni bir anayasayla birlikte ilan etti. Merkezi yönetimi güçlendirmesine rağmen, tarımın en önemli gelir kaynağı olduğu eyaletlerde, büyük toprak sahiplerine dokunmadı (eski güç ilişkileri 1950’lere dek sürdü, toprağın büyük çapta yeniden dağıtımı hiç gerçekleşmedi). İş günü süresi ve asgari ücretin düzenlenmesi gibi popülist önlemlerine sanayi kentlerinde işçilerden destek almasına karşılık, sendikaları korporatist bir kontrol altında tutarak grevlere izin vermedi, radikal işçi hareketini ezdi, 1950’lere dek nüfusun yarısının okuma yazma bilmediği ülkede basını sansürledi. Kırdan kente göç eden kitlelerin kontrollü biçimde üretim sürecine sokulması, hızlı büyümenin asli unsurlarından biriydi. Bu dönemde, farklı sınıfları ve grupları yapısal dönüşüm programı etrafında birleştirmenin siyasi aracı olan milliyetçilikle beslenen aktif bir devlet, sermaye birikiminin ana kurumu oldu. İthal ikâmesine yönelik bir plan doğrultusunda (SSCB’nin krizden etkilenmemesi, en büyük sanayici birliği FIESP de dâhil, her kesimde planlamanın prestijini artırmıştı) stratejik sektörlerde devlet girişimleri, bütçe ve para politikaları, yabancı sermaye kontrolleriyle iç pazara yönelen ulusal şirketlere öncelik verildi.

1945’te dünyada esen özgürlük rüzgârlarıyla, komünist partiye de izin veren, tüm organlara seçimle gelme, yasalar önünde tam eşitlikle hak ve özgürlükleri genişleten yeni bir anayasadan, Vargas’ın siyasal af ilanı ve sendikalarla gelişen ilişkisinden tedirgin olan ordunun, iktidara el koymasıyla geçirilen bir ara dönem sonrasında, Vargas’la (1951’de yeniden seçildi) sürdürülen program, tarımdan sanayiye kaynak aktarımı ve yabancı sermaye kullanımıyla tekstil, ilaç ve otomotiv endüstrisini, Amazona ulaşan yeni karayollarıyla madencilik ve ormancılığı, dev tarım-sanayi kompleksleriyle mekanize tarımı geliştirecek, gıdada ithal ikâmesi tamamlanacaktı. Vargas’ın ordu zoruyla 1954’deki intiharından önce son girişimi ise, dev petrol şirketi Petrobras’ı kurması oldu.

Başkan Kubitschek (1956-1960), Programa de Metas ile yarı mamul ve dayanıklı tüketim malları üretimine ve muazzam bir altyapı hamlesine odaklanarak, modernizmin abidesi yeni başkent Brasilia’yı, kent plancısı Lucio Costa ve mimar Oscar Niemeyer’e 41 ayda kurdurdu (1960). Öte yandan dış koşullar değişmiş, genişleyen ABD sermayesi gelişen Brezilya iç pazarına yönelmişti (1966’da 300 firmanın 1 milyar dolarlık yatırımı vardı). Ulusal sermayenin, sınırlı kaynakları ve geri teknolojisiyle bocalaması, 1950’lerde kahve gelirlerinin gerilemesi (1966’da ihracatta payı hâlâ %60’dı), hızlı gelişimin getirdiği enflasyonist baskılar, ithalatın kısıtlanması, büyüme oranında düşüş ve 1959’da dış borçların bir milyar doları aşmasıyla IMF devreye girdi. Ancak Kubitschek, devalüasyon, petrolde devlet tekelinin, yakıt, gübre, tahıl desteklerinin kaldırılması gibi istekler karşısında anlaşmayı reddetti. İşçi ücretlerindeki reel artışa karşın büyük bölgesel dengesizliklerle yükselen hoşnutsuzluk ve 1961’de ekonomide gerileme siyaseti dalgalandırdı. Yeni başkan Quadros’un istifası, sol eğilimli Joao Goulart’ın başa geçmesi, IMF’ye direnişi sürdürmesi, 1962’de ABD’yi Uluslararası Kahve Sözleşmesine ikna etmesine karşın kahveye gelen vergilerle bu çabanın boşa çıkması, 1963’deki zorunlu devalüasyon, Planlama Bakanı, ithal ikâmeci modeli kuramsallaştıranlardan, kalkınma iktisatçısı Celso Furtado’nun hazırladığı, uluslararası sermayenin beklentilerinin (memur maaşlarını düşürme, bütçe açığını kapatma, daha çok devalüasyon) aksine büyüme ve düşük enflasyonu birlikte hedefleyen Plano Trienal’in başarısızlığı (enflasyon %80’i buldu), Goulart’ın halkın desteğiyle toprak reformuna yönelmesi, sonunda sermayenin, tüm bu reformcu girişimlerin birkaç yıl önce Küba’da olduğu gibi devrimle sonuçlanmasından korkmasıyla 1964 darbesiyle noktalandı.

Latin Amerika’da on beş yıl sürecek askerî darbeler dizisinin ve Brezilya’da yirmi bir yıllık askerî dönemin başlangıcında General Castelo Branco (1964-1967), ABD ile sıkı ilişkileri olan Planlama Bakanı Roberto Campos’a PAEG (1964) planını hazırlattı. (ABD, Goulart karşıtı kampanyaya verdiği parayla, darbe sırasında kıyıdaki savaş gemileriyle, son yıllarda belgelendiği gibi CIA’nin akıl hocalığıyla darbecileri desteklemiş, askerî hükümeti hemen “demokratik güçler”in başarısı diye tanımıştı.) Enflasyon ve bütçe açığını denetleme amacıyla Merkez Bankası kuruldu, devlet tahvilleri enflasyona endekslendi, sıkı para ve kemer sıkma politikaları eşliğinde krediler üretkenlik kriterine göre sınırlandı, ömür boyu istihdam kaldırıldı, işten atılanlar için maaşlardan kesilen vergilerle bir fon oluşturuldu, toprak reformu rafa kaldırıldı, hükümet denetimindeki sendikalara baskı yoğunlaştırıldı ve reel ücretler düşürüldü. Ekonominin durgunluğa girdiği ilk yıllarda, “gerekli müdahaleleri” yapıp kışlaya döneceğini söyleyen “ılımlı” Branco ile “devrimin” sonuna kadar götürülmesini isteyen, soğuk savaş ideolojileriyle donanmış “sertlik yanlılan” arasındaki çekişme, 1965’de muhalefetin eyalet seçimlerindeki başarıları karşısında ikincilerin lehine sonuçlandı.

Askerî yönetimin bildirilerinin sürekli anayasayla çelişmesi sonucu generaller, seçici bir kurulun belirleyeceği başkana kanun hükmünde kararname yetkisi veren, iki parti dışında (biri resmi ARENA, öbürü icazetli muhalefet MDB) tüm partileri kapatan, seçimleri eyalet düzeyiyle sınırlayan (en büyük 500 yerleşimde seçimi engelleyen), yargı özerkliğini, toplantı ve gösteri özgürlüğünü kaldıran, “kamu güvenliği” için askerî polisi kuran, her alanda gözetim bürokrasisi yaratan bir anayasa (1967) yaptılar. İki yıl sonra bununla da yetinmeyerek, anayasaya olağanüstü hali, ölüm ve sürgün cezalarını, gözaltılarda hâkim zorunluluğunu dondurmayı, özel askerî mahkemeleri, seyahat özgürlüğüne kısıtlamaları eklediler. Mareşal Costa e Silva ve eski gizli servis şefi General Medici (1967-1974) döneminde grev yapan işçileri, sokak protestolarına ya da şehir gerillacılığına kalkışan öğrencileri, onları destekleyen Katolik grupları, kısaca tüm muhalefeti ezecek yeni ordu birimleri kuruldu, eski başkanlar dâhil binlerce kişiye siyasi yasaklar getirildi, basına sansür uygulandı, on binlerce kişi yargısız hapse atıldı, işkenceden geçirildi. Toplumsal muhalefetin tamamen susturulmasıyla birlikte, Maliye Bakanı Delfim Netto’nun (1967-1974) yönetiminde fiyat ve ücret denetimi sürdürüldü, borsa kuruldu, gradualismo (ılımlı geçişçilik) ile, ücretlerin bastırılmasıyla artan kârlardan, ihracat ve yabancı sermaye girişinden gelen fonlarla, yatırımlar, para arzı ve krediler kademeli olarak artırıldı. Bu dönemde yarısı Brezilya, Arjantin ve Meksika’ya giden ABD’nin bölge yatırımları, 1970’de 15 milyar dolardan 1981’de 38 milyar dolara çıkacaktı (ABD’li şirketler 1970’lerin sonunda otomotiv sektörünün %90’ına hâkim oldular). Ayrıca Kennedy yönetiminin Castro’ya karşı başlattığı 22,3 dolarlık Alliance for Progress (İlerleme için ittifak) yardım programı da ek fonlar sağlıyordu. Devlet kilit sektörlerde varlığını sürdürerek, devlet girişimleri, çok uluslu ve ulusal özel şirketler arasındaki üçlü iş bölümünü düzenledi. Askerî dönemin en baskıcı kesitinin, büyümenin %10-12 olduğu 1968-1974 arasındaki “Brezilya mucizesi” ile örtüşmesi, aynı zamanda devletin emek ve her türlü muhalefet üzerindeki tahakkümünün sermaye birikimi açısından işlevselliğini sergiliyordu.

İthal ikâmeci inisiyatif, 1973 ilk petrol krizinde büyüme oranları düşmesine karşılık, sanayinin dikey bütünleşmesini (karmaşık sermaye mallarının yerli üretiminden kilit girdilere, petrol ve diğer yakıtlara) amaçlayan II. Ulusal Kalkınma Planı ile sürdürülebildi, yeni yatırımlarla (haberleşme, hidroelektrik santraller, madencilik ve imalat, atom enerjisi) ve daha fazla ihracatla bir süre daha hızlı büyüme sağlandı (1971-73 %12, 1974-76’da %8 ve 1977-79’da %6’ya yakın). Ancak devlet girişimleri, fiyatlarını özel sektörü destekleme ya da enflasyonla mücadele amacıyla düşük tuttuğundan yeni projelere kaynak bulamıyor, daha fazla petrodolara başvuruyorlardı (bu ilişkilerin pragmatik sonucu, dış politikada ABD, İsrail yanlısı tavrın dengelenmesi oldu), dış borçlar hızla artıyordu (1973-79’da yılda %25,8). ABD’deki faiz oranlarının tetiklediği 1982 uluslararası borç krizi (Meksika’nın dış borcunu ödeyememesi ardından 33 ülke erteleme için başvurdu) ve ekonomide gerileme, Brezilya ekonomisini artık kısa sürede kurtulamayacağı bir krize soktu. Dış borçları on bir yılda on misline (1983’de 350 milyar dolar) çıkmış tüm Latin Amerika ülkeleri gibi, en borçlu ülkelerden Brezilya’da da gelişme dinamiği tıkandı, devletin mali kapasitesi tükendi, fiyatlar tavana vurarak 1980’Ierin sonunda hiperenflasyona (1980’de %100, 1983’de %200, 1987’de %500), durgunluğa, üretim ve doğrudan yabancı yatırımlarda keskin düşüşlere yol açtı. Reel asgari ücretin 1980’ler boyunca ciddi düşüşü, dünyanın en kötü gelir dağıtımına sahip beş ülkesinden biri olan Brezilya’da yoğun bir grev dalgasına neden oldu.

Askerî yönetim, 1984’de milyonlarca Brezilya’lının başkanı doğrudan seçmek için sokaklara dökülmesine rağmen seçmenler kurulunun seçtiği bir başkana (daha doğrusu, onun âni ölümü üzerine, gene askerlerin desteğini alan Jose Sarney’e) Haziran 1985’de görevi devretti ve (geçiş çok daha uzun sürecek olsa da) askerî dönem resmen kapandı.

Sonuç olarak, 1929’daki Büyük Bunalım, savaş ve hemen sonrasında uluslararası sermayenin bölgeye odaklanmaması, Brezilya’da devletin güçsüz özel sermayenin yerine doğrudan bir rol alarak, ekonomiyi merkezileştiren, korumacı duvarlar arkasında yerel sanayi sermayesi birikimini sağlayan, dış şokların etkilerini sınırlayan ve 1980’lere dek uzanan uzun bir ithal ikâmeci dönüşüm ve kalkınma hamlesini başlatma fırsatı vermişti. Ancak uluslararası sermayenin 1950’lerde yeniden yapılanmasıyla yabancı yatırımların artması, bir yandan ithal ikâmeci sanayinin yerel temellerini zayıflatır, karar süreçlerini çokuluslu şirketlere kaydırırken, devlet girişimlerinin özel sermaye birikiminin alanını daraltması, sanayileşmenin getirilerinin adaletsiz dağıtımı ve gelişen işçi sınıfının kârlar üzerindeki baskısı, artan kaynak sorunları, dış borç krizi ve enflasyon, ithal ikâmeci birikim modelinin arkasında duran devletin bu kabiliyetini tüketerek yeni bir birikim sürecinin önünü açtı.

ASKERİ DİKTATÖRLÜKTEN LULA’NIN SEÇİLMESİNE: NEO-LİBERAL DÖNÜŞÜM

Latin Amerika’nın mali krizine çözüm, Washington’da bütçe disiplini, yüksek getirili alanlara kamu teşvikleri, yaygın vergi tabanı, serbest faiz ve kur, ticarette ve yabancı sermaye yatırımlarında liberalleşme, özelleştirme, deregülasyon, mülkiyet hakkının korunması diye özetlenen “Washington uzlaşması”yla öneriliyordu (Williamson, 1989-1990). ABD (Reagan) ve İngiltere (Thatcher) yönetimlerinin öncülüğünde 1979-1981’den beri oluşturulan bu politikalar, dış borçlanmanın koşulları olarak tüm dünyada IMF, Dünya Bankası ve ABD Hazine Bakanlığının dayattığı neoliberal “yapısal uyum programları” ve “istikrar” paketlerinin temeli olacaktı. Enflasyonu düşürme ve istikrardan öte kapsamlı bir yeniden yapılanma ve birikim modelini hedefleyen “uzlaşma”, 1990’larda toplumsal dönüşüm boyutunu daha da geliştirerek, piyasanın kurumlara (sağlık ve sosyal güvenlik, eğitim, vb.), hukuka, hayatın her alanına sızması için “piyasa dostu” bir devlete rol biçen “geçiş dönemi” sıkıntısını “en yoksullara yansıtmama”, “yolsuzluk ve bürokrasiyle mücadele”, “ekonomiden siyaseti ayırarak” istikrarı sağlama iddiasındaki “Washington uzlaşması sonrası”na dönüşecekti.

Brezilya, mali krizi aşma çabalarını uzun süre enflasyonu dizginlemeye odakladı. Başkan Sarney, 1986’da Arjantin ve İsrail’i örnek alan, enflasyonist geçmişten kopmak için fiyat ve ücretleri donduran Plano Cruzado’yu ilan etti. Temsili demokrasiyi genişletmesi (okuma yazma bilmeyenlere oy hakkı, belediyelerin doğrudan, koşulsuz seçimi, iki komünist partisini meşrulaştırma), ama asıl enflasyonun yıl boyu düşmesiyle, aynı yıl seçimleri kazanacak (PMDB ile %47,8), ancak kaynak sıkıntısı, bütçe açığı sürdüğü, talep artışı dengelenemediği için enflasyon her şok müdahaleden (1987, 1989) sonra yeni zirveleri zorlayacak (1987’de %500, 1989’da %1500), Sarney halk desteğini tamamen yitirecekti. (1988 belediye seçimlerinde, Sao Paulo, Porto Alegre gibi eyalet başkentleri dâhil birçok kentte PT kazandı.) 1988’de iki yıl önce seçilen kurucu kongrenin hazırladığı, askerî diktaya tepki olarak bireysel hak ve özgürlükleri (çalışma, mâkul bir ücret, eğitim, tatil, sosyal güvenlik, yerlilerin toprağa sahip olması vb.) öne çıkaran, demokratik bir devleti hedefleyen, seçimlerin yanı sıra referandum, her yurttaşın yeni yasa önerme hakkı gibi katılım biçimleri, bilgilenme hakkı gibi yeni güvenceler getiren, ancak ordu, askerî polis ve askerî mahkemelerle ilgili maddelere dokunmayan yeni anayasa yürürlüğe girdi. (Özelleştirme, sosyal güvenliği yeniden yapılandırma gibi neoliberal önlemlere yol açmak için defalarca değiştirilecekti.)

Halkın 1960’dan beri ilk kez başkan seçeceği 1989’da, sistem dışı bir görüntü veren, pahalı bir kampanya ile medyayı kullanan, ilk kez seçime giren Lula karşısında kaygıları kışkırtan Fernando Collor de Mello, az bir farkla başkan seçildi (ilk turda %28,5’a %16,1 ve ikinci turda %53’e %47). Fiyat istikrarı, ekonominin uluslararası rekabete açılması ve devlet şirketlerinin özelleştirilmesi hedefleriyle finansal varlıkların %70’ini 18 ay donduran, ekonomiyi küçülten, enflasyonu da dizginleyemeyen (1991’de %1500) iki istikrar programının (1990, 1992) ardından Collor, kurduğu muazzam rüşvet ve yolsuzluk ağının ortaya çıkması üzerine 1992’de görevden alındı. Yerine geçen başkan yardımcısı Itamar Franco (PMDB) özelleştirmeyi yavaşlattı, kalkınmacı, milliyetçi bir planlamaya ağırlık verdi, Maliye Bakanlığına Mayıs 1993’de tanınmış bir sosyolog, Latin Amerikan “bağımlılık okulu” teorisyenlerinden, Sao Paulo senatörlüğü (MDB, PMDB) yapmış Fernando Henrique Cardoso’yu (PSDB, sosyal demokrat parti lideri) getirdi. Cardoso, Brezilya’da neoliberal programın tam kapsamıyla yürütülmesinde ve ülkenin dönüşümünde önemli bir rol oynayacaktı.

Cardoso, 1994’de yetenekli iktisatçılardan bir ekiple, temel neoliberal önlemlerin yanında, fiyatları dondurmak yerine, enflasyonun kur değerlerine endeksli ve günlük olarak yeni fiyatlara sürekli aktarılmaması için (“atıl enflasyon”) iki para biriminin (eskisi ve dolara bağlanan yeni URV, ya da real) olduğu, istikrar sağlandıkça tüm ücret ve fiyatların URV’ye aşamalı geçeceği Plano Real’i başlattı. Kongreden aldığı olağanüstü yetkilerle, bütçe açığını düşürecek (ör. bütçenin %20’sini Sosyal Acil Durum Fonu olarak iki yıllığına bloke etmek gibi) önlemler aldı ve 1994’de %5’i geçen bir bütçe fazlası sağladı. Enflasyon ise 12 ay öncesinde yıllık %5154’den sürekli bir inişle 1998’de %1,7 olacaktı. Enflasyonun dizginlenmesiyle, aynı yıl başkanlık için adaylığını koyan Cardoso, umduğundan da rahat bir şekilde Lula karşısında ilk turda seçilecek (%54,3’e %27), 1950’den beri ilk kez genel ve yerel seçimlerle birlikte yapılan seçimde, kongre ve valiliklerde de ittifak kurduğu partilerle çoğunluğu alacak, hatta 1997’de ikinci dönem başkanlığa izin verecek şekilde anayasayı değiştirerek 1998’de yeniden seçilecekti (Lula’nın %32 oyuna karşılık, %53’le gene ilk turda).

Uygun koşullarla göreve gelen Cardoso, madencilik (CVRD), telekomünikasyon ve elektrik enerjisi alanında özelleştirmeye hız verdi, kıyı gemiciliği, doğal gaz dağıtımı, petrolde devlet tekellerini, yerli/yabancı şirket ayrımını kaldırdı, vergi ve sosyal güvenlik alanlarına el attı. Öte yandan partilerin medya ilişkileri, kampanya finansmanına sınırlar getirdi. 1994- 95’deki büyük sermaye girişiyle real değer kazanmıştı. Ne var ki, aşırı değerli ve yarı sabit döviz kuruyla, yüksek faize gelen spekülatif sıcak para girişleri, iç çelişkiler dış borcu tırmandırdı, dış ticaret açıkları ve ödemeler dengesi sorunu, dış mali krizler 1998 sonunda ekonomiyi yavaşlattı ve real’in 1999 Ocağında büyük değer kaybına uğraması üzerine (merkez bankası müdahaleleriyle kontrollü) dalgalı kur rejimine geçildi.

Esas olarak 1990’larda başlayan (1991-94’de sanayi sektörü, demir-çelik, petrokimya ve gübre ile devlet girişimlerinin %90’ı satıldı, gene de büyüklüğü nedeniyle tam anlamıyla tüm girişimler tasfiye edilemedi) dünyadaki en büyük özelleştirme süreçlerinden biri yaşandı (1991-2000 arası 107 şirket ve aktarılan borçla birlikte 92 milyar dolarlık bir satış).

Neoliberal önlemler, Brezilya’da diğer Latin Amerika ülkelerine göre daha geç uygulandı ve ekonominin yapısal temellerini dönüştürerek devletin ekonomideki rolünü değiştirdi. Hiperenflasyon ve devletin mali ve bütçe krizinde düzelmeler olsa da, uzun bir neoliberal dönüşümü yaşayan ekonomi önceki dinamizmine erişemedi, aşırı reel faizlerle sermayenin birikim ritmi düştü. Yeni birikim modeli, eski büyüme oranlarını geri getirmeye muktedir olmaktan çok, ithal ikâmeciliğin tükenmesiyle gelen 1980’lerin krizini aşma koşullarını yarattı, uluslararası sermaye akışlarına bağımlı bir sistem yarattı. Sermaye açısından uzun süreli büyüme, üretim kapasitesinin artışı için özelleştirme ve liberalleşen ticaretten daha fazla güvence ve neoliberal gündemin tamamlanmasının istenmesi (bütçenin daha da kısılması, daha fazla özelleştirme ve deregülasyon), 1980’lere kadar siyaset sahnesine çıkamayan işçi sınıfı ve toplumsal muhalefetin işini daha da zorlaştırdı.

2000 yılındaki yerel seçimleri muhalefet kazandı. 2002 sonundaki seçimde ise, oy oranına bakılırsa Lula rahat kazanmış gibi görünüyor. Ancak Brezilya’nın o yıl 255 milyar dolara varan, 1994’de milli gelirin %30’undan azken 2002’de %60’ına çıkan dış borcu, ülkenin dünyadaki stratejik önemi ötesinde alacaklıları yakından ilgilendirirken bu hiç de kolay olmadı, bu sonuca giden süreçte ve yıl boyunca sancılı bir dönemden geçildi. Bu süreci, neoliberalizmin bedellerini, Lula’nın birinci ve ikinci dönemlerini, Brezilya’daki toplumsal hareketler ve muhalefeti, önerilen alternatifleri ve perspektifleri bir sonraki yazıda ele alacağız.

* Bush’un bu yılki Brezilya ziyaretinde açıklanan iki ülke arasındaki etanol “ittifak”ının ardından Fidel Castro, 1 Mayıs kutlamaları öncesi “Acil bir enerji devrimi şart” başlıklı yazısında (bkz. www.latinbilgi.net) önemli bir uyarıda bulundu. Özellikle yoksul bölgelerde şekerkamışı, mısır, pirinç gibi gıda ürünlerinden yakıt üretmenin ve geniş tarım alanlarını ABD ve AB’nin enerji ihtiyacını karşılamaya ayrırmanın doğuracağı açlık ve çevre risklerine dikkat çekti. Bugün için enerji sıkıntısına çözümü petrolde ve bir Güney Amerika enerji ağında (Asya’da İran, Hindistan ve Çin’in üzerinde çalıştıkları gibi) gören Chavez de aynı görüşleri paylaşıyor.

** Yararlanılan kaynaklardaki dönemleme için bkz. Gülalp, Haldun. (1983) Gelişme stratejileri ve gelişme ideolojileri, Yurt Yayınevi; Milan, Marcelo. (2006), “The evolution of Brazilian capitalism in the 20th century: An SSA approach”, Economic History and Development Workshop, Massachusetts Üniversitesi; Sader, Emir. (2007), “Latin America in the XXI. Century”, Boron, A., Lechini, G. (Der.) Politics and Social Movements in an Hegemonic World: Lessons from Africa, Asia and Latin America, CLACSO, Arjantin.

Yararlanılan diğer kaynaklardan bazıları: Galeano, Eduardo. (1983) Latin Amerika’nın kesik damarları, Alan Yayıncılık; Hobsbawm, Eric J. (1998) Devrim çağı, Dost Kitabevi Yayınları; Baumann, Renato (Der.). (2001) Brazil in the 1990s: An economy in transition, CEPAL Review 73.