Bu yazıda, “eşitlik” ve “özgürlük” kavramlarının kendi aralarındaki ilişkiye ve ikisinin birden gerçek yaşam süreçleriyle olan ilişkisine bakmaya çalışacağız. Bu da nereden çıktı, bir ihtiyaç mıdır? Bunu bir ihtiyaç olarak görmemizin nedeni, günümüzde sosyalizm için mücadele konusunda süregiden ve çoğu spekülatif nitelikte olan değişik tartışmalara, yaşanmış ve bitmiş sosyalizm deneyimini de gören bir genel çerçeve içinden yürüyerek katılmak içindir. Reel sosyalizmin birdenbire ve “kendi içinden” yıkılışı sosyalist düşünce ve sosyalist siyasî etki alanında büyük bir hasar yaratmış, denebilir ki bugünün korkuyla kaplanmış dünyasını ortaya çıkarmıştır. Sosyalist düşünce ve siyasî eylem alanında sadece ne yapacağını bilmezlik değil, neyi nasıl düşüneceğini bilmezlik de egemen olmuştur. Elbette kimse bir başkasına neyi nasıl düşüneceğini öğretecek durumda değildir, olumsuz olan da bu değildir, olumsuzluk bu durumun sosyalist düşüncenin yeniden hareketlenmesini engellemesinde, yeni bir temel varsayım kurulmasına, yeni sosyalist siyasî mücadeleler kurgusuna yasak koymasında gözükmektedir. Her ne denirse densin, sosyalist düşüncenin asıl ilgi alanı, “eşitlik” ve “özgürlük” kavramlarını birlikte veren bir dünyanın nasıl kurulacağı ve bunun, bugünden başlayan somut adımlarının nasıl atılacağıyla ilgili konulardır. Yani biz (sosyalist düşünce dünyasında olanlar ve kalanlar) bugün ne yapmalıyız ve bunu nasıl yapmalıyız sorusuna cevap aramak için düşünmeliyiz.
“Eşitlik” ve “özgürlük” kavramları, birbirlerinden bağımsız kavramlar olarak ve tarihsel gelişim içerisinde değişen içerikleriyle çokça tartışmaya konu oldukları gibi, son iki yüz elli yıl içinde insanın toplumsal eylemine yön verecek bir etkinlik kazanmışlardır. Sadece sosyalist düşünceler alanını ilgilendiren kavramlar değildir bunlar; dinlerin, felsefî düşüncenin, siyasetin ve sanatın da ana teması olmuşlar, denebilir ki insanın pratik ve düşünsel tarihi ile bu iki kavramın tarihi bütünleşmiştir. Birbirinden çok ayrı tarihsel mecralar içinden gelişip gelen bu iki kavramı ikiz kavramlar haline getiren ise 19. yüzyılın sol, anarşist ve kısmen de komünist düşüncesidir. Sosyalizmin, bugün de sürmekte olan teorik tartışması ister istemez bu iki kavramla birlikte gelişecektir. Bu iki kavramla bizim kurduğumuz ilişki ve bu iki kavramın kendi aralarındaki ilişki sosyalist düşünce ve eylem alanı için önemli bir sorun oluşturmaya devam etmektedir, fakat biz güncel tartışmalar içinde bunun pek farkında değiliz. Her tartıştığımız konunun temelinde aslında “eşitlik” ve “özgürlük” kavramlarının diyalektiği bulunmaktadır. Örneğin bugün İran’ın veya İran’a benzer geniş âlemin Batı’yı toptan karşısına alan tavrı önünde sosyalist düşüncenin ortak bir görüş geliştirmesi imkânsızdır. Özgürlük kavramını, bütün somut ilişkilerinden kopardıktan sonra benimseyen bir sosyalist görüşün bu İran tavrına yakınlık göstermemesi doğaldır. Bu tavır özgürleşmeye hepten kapalıdır. Ama öte yandan “eşitlik” kavramından eşitlikçi bir felsefeye varabilmiş olan herhangi bir sosyalist görüşün de, Müslüman dünya ile de bire bir örtüşmeyen bu tavırla kendisi arasında kurabileceği ortaklıkların sınırı yoktur. Ama bu yaklaşımın özgürlük kavramıyla ve özgürleşmeyle de bir ilgisi yoktur. İşte sosyalist düşünce alanıyla ilgili ve “eşitlik” ve “özgürlük” kavramlarıyla bağlı bir “teorik sorun” misallemesi!
Gerçi “sosyalizmin teorik sorunları” dediğimiz şey, ortada somut bir sosyalizm uygulaması hiç yokken ve bilinmezken de vardı ve tartışılmaktaydı, araya yetmiş yıllık somut bir uygulama girdikten ve bittikten sonra da aynı yoğunlukta var ve tartışılıyor.
Sosyalizm uygulaması bilinmezken tartışma çok daha yaygın ve hararetli bir tartışmaydı. Tartışmanın zengin bir felsefî içeriği vardı. Tartışma bütün dünyayı içeriyordu. Hem geçmişe dayanıyor, hem de bütün tarihi silip atmaya, yeni bir tarih yaratmaya, hattâ daha yüksek bir soyutlamada “insanın tarihi”ni başlatmaya soyunuyordu. Bugün ise sosyalizmin teorik sorunlarıyla ilgili tartışma, pek çok Marksist çevre, kişi, ekol tartışmadan çekilmeleri, tartışma içinde kalanların ise çoğunlukla ya uçuk ya da ürkek ve bölük pörçük bir tartışma yürütmeleri nedeniyle daraldı. Tartışmadaki daralmanın önemli bir nedeni, yetmiş yıllık sosyalizm uygulamasının apansız yıkılmış olmasının verdiği şaşkınlık ve ortaya çıkardığı yeni sorunlar ve sorular olmalıdır. Ama bundan daha önemli başka nedenler de var. Bu çok geniş bir konudur ve kapitalizmin yeniden eylemli bilimsel eleştirisiyle birlikte gelişecek, değişik tartışma mecraları oluşacaktır. İlk akla gelen birkaç tartışma konusuna burada işaret edebiliriz:
Sosyalist siyasete ve mücadeleye, bilhassa işçiler başta olmak üzere, kapitalizmin sürekli ve artan ölçüde yoksullaştırdığı, dışlayıp siyasal sistem dışına çıkardığı emekçi nitelikli yığınlar ilgi göstermiyorsa bu mücadele görünür bir siyasal ve toplumsal dinamik olamıyor, ya entelektüel bir katman faaliyeti olarak kalıyor, ya da panik halindeki orta katmanların belli bir konsepti bulunmayan güncel talepleri arasına sıkışan ve güncel siyasetin çarkları arasında ezilen bir tartışma oluyor. Ekoloji-insan tartışması, insan-doğa ilişkilerinin tartışılması, cennet (Kuzey)-cehennem (Güney) tartışması, yoksulluk tartışması, küreselleşme ve küreselleşmeye karşıtlık tartışmaları bu nitelikte tartışmalardır. Bu tartışmaların yarattığı yeni bir düşünce alanı vardır ve sosyalist düşünceyi de kendine çekmektedir. Çünkü somut dünya sorunlarıyla doğrudan ilgili bir tartışmadır bu alan ve sosyalist düşüncenin de mutlaka cevap bulmak zorunda olması ölçüsünde önem kazanmıştır. Aynı zamanda oldukça eylemli bir alan olması nedeniyle buradan, kapitalizme karşı mücadeleye katkı ve zengin bir içerik sağlayacak ömürlü çelişkiler de hiç çıkmıyor değil. Ancak, “yeni toplumsal hareket”ler de denilen bu alan dinamikleri sınıfsal nitelikli sosyalist bir konseptin bütünlüğü içinde yer almadıkları için etkin olamıyorlar. Bu alandaki çelişkileri dikkatli bir çözümlemeden geçirip kendi konseptini esnetebilen burjuva sistem partileri veya siyasî akımları, veya bu çelişkilere odaklanıp ihtisaslaşan akademik dünya tarafından kolayca yutuluyorlar. Örneğin Afrika’da, kıta insanını ortadan kaldıracak bir tehdit hâline gelen AİDS Güney Afrikalı Komünistlerin gayretleriyle, çözümü siyasal nitelikte olan bir insanlık sorunu olarak kavranırken dünya sermaye sınıfı bu aynı sorunu, Hollanda sömürgeciliğinin halen de sürmekte olan rolünü örtbas ederek, evet gene bir insanlık sorunu, ama gene sermaye dünyasında çözülecek bir sorun hâline getiriyor. Bu ve benzeri “dünya sorunları”, “insanlık sorunları” böylelikle “kapitalizmin sorunları” olmaktan çıkıyor, sermaye sınıfı tarafından çirkef bir hümanizma konusu olarak, gene sermaye tarafından sıkıca örgütlenmiş ve manipülasyonla yönetilen bir orta sınıf faaliyetine havale ediliyor.
Sosyalizmin teorik sorunlarıyla ilgili klasik tartışma bugüne kadar bu alana hiç bakmadığı ve orta sınıfın entelektüel faaliyeti ile ilişki kurmaktan ısrarla kaçındığı için, sözünü ettiğimiz bu alanla ilgili düşünsel araçlardan da yoksundur ve bir tespit olarak söylersek, klasik sanayi proletaryası zeminine hapsedilmiş komünist çizginin geçmişte Avrupa kıtasında uğradığı ağır siyasal yenilgi bu noktayla yakından ilgilidir. İş işten geçtiği ve artık ancak bir fantezi konusu olabileceğini bilerek söylersek, Avrupa işçi sınıfı kapitalizme karşı ekonomik, siyasî ve ideolojik mücadelesinde en azından Soğuk Savaş’ın ilk on-yirmi yılındaki kadar güçlü kalabilse ve tekelci Avrupa sermayesini dar bir alana sıkıştırabilseydi, bunun için enternasyonalist bir fedakârlığa soyunmasına da gerek kalmadan kendi sınıf çıkarı temelinde sağlam durabilseydi, belki de reel sosyalizm yıkılmayacak, yıkılsa bile arkasından ortaya çıkan dünya, bugünkü dünya olmayacaktı. Neyse ne, sosyalist düşüncenin bugünkü teorik sorunlarından biri de toplumun orta katman dinamikleri ile ilişkinin nasıl kurulacağı noktasına, yani Avrupalı komünist hareketin önceki tarihinde yapamadığının bugün yapılabilmesine düğümlenmiştir.
Başka bir teorik tartışma alanına bakalım: Kapitalizmin eylemli bilimsel eleştirisi yönünden bugüne kadar belirleyici olmuş ve öncülük gibi bir misyon yüklenmiş olan Batı yarım küresinde sosyalizm için siyasî mücadele büyük ölçüde tarihsel köklerinden kopmuş ve parlamenter mücadele ve çoğulcu demokrasinin sınırları içine çekilmiştir. İhmal edilmeyecek ve işçi sınıfı sosyalizmi için, sadece bugüne kadarki mücadelesi açısından değil, dünya kapitalizmi içindeki fiziksel etkinliği nedeniyle de bundan sonraki sosyalizm mücadelesinin aslî gücü olacağı besbelli olan Avrupa işçi sınıfının bugünkü durumu da bir açmaza işaret etmektedir.
Avrupa’nın klasik işçi partileri işçi sınıfından kopmuşlardır ve bunu, işçi sınıfının kendilerinden kopması olarak okumuşlardır. Bu okuma şekli, işçi sınıfının ahmaklaştığı ya da ahmaklaştırıldığını söylemek anlamına gelir. Yani işçiler kendi çıkarlarından kopmuş, sermaye sınıfının çıkarlarına, kendi seçimleriyle bağlanmış olmaktadırlar demeye gelir. O zaman onlar da, işçi sınıfını yeniden kazanmak için arkasından gitmiş olmaktadırlar! Hattâ bu gidişatın onları orta sınıfla buluşturacağını da umarak umutlanmışlar, her bir Avrupalı komünist partisi, bürokratik sosyalizm diye gördüğü reel sosyalizmden koptukça kendi bürokratik kozası içine çekilmiş, bazı istisnalarıyla da eriyip gitmiştir. Bu süreçten Avrupa sağı güçlenerek çıkmış, bugünkü Avrupa doğmuştur. Açık olan şudur: Avrupa işçi sınıfı yerindedir. Avrupa’daki komünist siyasî hareketin arkasından gitmemiştir. Reel sosyalizm ile, bir işçi evreni içinde kurulmuş ilişkisi parçalanmıştır. Yani bilinci parçalanmıştır. Korkuya kapılmıştır. Avrupa ile Rus sosyalizmi arasındaki duvar ortadan kalktıktan sonraki koşullarda işçi sınıfının siyasî mücadelesinde bu gerileme bu bakımdan bambaşka bir nedene işaret etmektedir.
Avrupa’da emekçi kitleler, programlarını ve hedeflerini beğenmiş olsalar bile sosyalist-komünist-sol programlara parlamenter güç kazandırma konusunda ürkek ve çekimser davranıyorlarsa, bu, programlarını hayata geçirebileceklerine inanmadıkları içindir. Bu inançsızlık reel sosyalizmin çökmesi veya çökertilmesi hadisesiyle yakından ilgilidir. Çünkü işçiler ve diğer emekçi toplum kesimleri ve orta katmanlar, bu partilere ulusal sınırlar içinde böyle bir güç verilse bile, iktidar olduklarında programlarını gerçekleştirmelerine uluslararası kapitalist gücün izin vermeyeceği inancı içindedirler. Bu inanç boş bir inanç değildir, somut deneyimlere dayanmaktadır. Reel sosyalizmin yıkılmasından sonraki süreçte Avrupa sermayesi bütün gücünü işçi sınıfının tarihsel birikimini yok etmeye çevirdi. Komünist partileri zaten boşlukta kaldıkları için bu sert rüzgârda döküldüler. Avrupa sermayesi sosyal demokrat işçi partilerinin yakasına yapıştı, onları fena halde silkeledi, sınıfsal konumlarını da paramparça etti. Bu kadarını yapabilen kapitalist sınıf, fazlasını yapar diye işçilerin yüreğine derin bir korku sindi. Gelinen bu durumda o sınıftan, ayağa kalkmasını beklemek haksızlıktır. Bugünkü durumda Avrupa işçi sınıfı hem kapitalizme karşı mücadele yönünden siyasal birlikten, hem de günübirlik sınıf mücadelesini yürütmek bakımından da öncü sendikal birlikten yoksundur. Bu vakıa, sosyalizmin teorik sorunlarıyla ilgili tartışmaya, Troçkist siyasî akımlar ve çevreler tarafından hemen, otomatik, bir somunu söküp başka bir yere takma mekanizmiyle, “Dünya devrimi” olarak taşınmaktadır. Avrupalı Marksist aydınlar, apışıp kalacakları eylemli bir kapitalizm eleştirisi görmedikleri için de, durumla ilgili bir yığın Marksist fantezi üretmeye yönelmişlerdir. Klasik komünist partisi çevrelerinden ise, bunlar zaten SBKP eksenindeyken edindikleri bir zihin bürokrasisi ile teorik açılımları kendilerine yasaklar hale gelmiş bulundukları için, sosyalizmin bugünkü temel teorik tartışmasına Avrupa’dan bir katkı çıkmamakta veya gelen katkı, faraza Pakistan’dan gelen katkıdan daha parlak veya daha fazla olmamaktadır. Teorik tartışma geleneği Avrupa merkezli bir gelişim tarihine sahip olduğu için sosyalist düşünce alanı da Avrupa ile birlikte çökmüş olmaktadır.
Kapitalizm bütün enerjisini yitirmemiştir. Kendi doğrusal gelişmesi üzerinde bir noktada son bulmayacağı aritmetik kesinlik kazanmıştır. Sermaye birikim süreciyle ters düşmediği yerde, teknolojinin de avantajlarını kullanarak klasik dokusu içindeki unsurların yerini değiştirmek, yeni unsurlar katıp işleyiş zincirini yeniden kurmak gibi girişimlerle kendi bünyesinde esaslı bir değişimi gerçekleştirmeye çalışmaktadır. Bunu dünya çapında gerçekleştirebileceği güçlü araçları da vardır. Emek sermaye ilişkilerini yeni bir kalıba dökmek ve işçi sınıfının yapısal özelliğini esnetmek gibi amaçları da içeren bir plan dahilinde ve adım adım, yeni bir dünya kapitalizmi şekillenmektedir. Bu gelişme sosyalist düşüncenin önüne yeni bir dizi soru çıkarmaktadır. Bu soruların doğru sorulup sorulmadığı da belli değildir, çünkü hemen hepsi, deneysel sonuçlardan yoksun olarak sorulmaktadır. Hızla değiştiğini gözlemlediğimiz bir dünya ile ilgili sorulmuş bu sorularla sosyalizmin teorik sorunlarına bir açıklık getirmek mümkün olamamaktadır. Bu da doğaldır. Hangi olgu geçici, hangisi kalıcı, bu kesinleşmemiştir. “Eğilim” olarak görünür hâle gelen bir gelişme kısa bir süre içinde ortadan kalkabilmektedir. Bütün bunlar gelen bir dalganın habercisi olsalar bile o dalganın ne olduğunu tanımlama güçlükleri vardır. Uzun ömürlü olacakmış gibi görüntü veren olgular bile hemen, ertesi gün çökebilmektedir.
Bu nedenle belli bir durumda hayatla, sınıf mücadelesiyle, kapitalizmin gelişmesiyle, dünyanın hangi istikamete gittiğiyle ilgili verilmiş kesin yanıtlar bir sonraki durumda havada kalabilmektedir. Mevcut Marksist silahlarla açıklanmasında güçlük yaşanan pek çok somut hadise var. Örneğin:
- Mâli sermayenin, olağanüstü hâle gelebilen yıkıcı veya yapıcı rolü nedeniyle ele geçirdiği dünya çapındaki siyasal inisiyatif kalıcı mıdır, yoksa dünyanın fiziki ihtiyaçlarından ve üretimden bağımsız konumu nedeniyle şişebileceği bir sınırda patlayacak bir balon mudur?
- İşçi sınıfı(ları) sermayenin nesnel karşıtı olmaktan dolayı karşı oldukları kapitalizmin “uyumlu” bir parçası haline geldikleri için kapitalizmi yıkacak güç buradan başka bir toplumsal mekâna mı kaymaktadır? İşçiler kendilerini kurtaracağını düşündükleri için sosyalizmin peşinden gittiler ve fakat kendilerinin kurtarmak zorunda kaldıkları bir sosyalizm ile karşılaştılar. Kuruluşu işçilere, onların fedakârlığına, sabrına ve kuşaklar boyu harcanmasına dayanmayan bir sosyalist varsayım geliştirmeden, işçileri ve emekçileri yeniden sosyalist bir gelecek tasavvuruna çekmek kimin harcıdır ve nasıl yapılacaktır?
- Merkez kapitalizm, dünyanın geri kalanıyla, hâlâ kendisi için yaşamsal olan bağlarını sürdürüyor olsa bile, acaba o dünyadan giderek kopmakta mıdır? Bu dünyanın bu gidişata itirazı, giderek yaygınlaşmakta olan kanlı direnişlere ve savaşlara yol açmaktadır ve acaba bu yoldan kurulmak istenen emperyalist bir yeni dünya hegemonyası, merkez kapitalizmi çökertecek (Petras) bir çelişkiyi de içinde barındırmakta mıdır? Bütün imparatorluklar genişledikçe merkezden zayıflamış ve çökmüşlerse tekelci sermaye imparatorluğu da böyle mi çökecektir?
- Reel sosyalizmin yıkılışıyla doğan boşluğu doldurmaya çalışan emperyalist kapitalizm, karşı tarafta (eski sosyalist ülkeler) oluşan entegrasyon iradesine rağmen büyük güçlüklerle yüz yüze gelmektedir ve âdeta yeni bir soğuk savaş dönemine girilecekmiş gibi bir süreç doğmaktadır. Bu süreç, dünyada yeni bir gerilim yaratmaktadır, kapitalizmin kendi kendini yıkıcı çelişkilerini ima etmektedir, buradan ne çıkacaktır?
- Reel sosyalizmin eleştirisi aynı zamanda “tek ülke sosyalizmi”nin eleştirisi olarak şekillendi ve bugünkü dünyanın çözümlenmesi konusunda Troçki’ye takılıp kaldığı yerden bir adım ileri gidemedi. Bugünkü kapitalist dünyanın tek ülke sosyalizmine olduğu kadar sosyalizme hepten kapalı çehresinde hangi ışık görülmektedir ki, “dünya devrimi”ni beklemek ya da ummak gibi, Eyüp Peygamber sabrını çağrıştıran sosyalist düşünceler ileri sürülmektedir?
Bu ve benzeri birçok soruya, yaşanmış ve yıkılmış sosyalizm deneyiminden bağımsız cevap bulmaya çalışanları, altından kalkılması güç bir işe soyundukları için kutlamak gerekir. Reel sosyalizm deneyiminden bağımsız bir gelecek zaman masalı yazılamaz. Buna bakalım.
REEL SOSYALİZMİN YIKILIŞ NEDENLERİ
Reel sosyalizmin niçin yıkıldığını bilmek önemli midir? “Eşitlik” ve “özgürlük” kavramlarının çözümlemesine reel sosyalizm tecrübesi ışığında girişmenin ilerletici bir özelliği vardır. Sosyalizmin teorik sorunlarıyla ilgili bugünkü tartışmaya bu yıkılış öyküsü yeterince yansımamıştır. Reel sosyalizmin yıkılış öyküsünü, en azından onun kuruluş öyküsü ölçeğinde hatmeden sorunlar hakkında inandırıcı tek kelime yazılamaz.
Reel sosyalizmin kim tarafından, niçin yıkıldığı sorusuna geçerken değindiğimiz bir önceki sayımızda (Kızılcık, sayı 29) dikkatleri Rus toplumunun ve SSCB’yi oluşturan toplumların dokusuna bakmadan, sadece SBKP üzerine çekmiş ve reel sosyalizmi kuran parti tarafından, planlı bir operasyonla tasfiye edildiğini söylemiştik. İleri sürdüğümüz bu nokta üzerinde biz de yeterince durmadık. Çünkü şimdi söylenecek çok şey çok kişiye absürt gelebilecektir. Bunda şaşılacak bir şey de yoktur. Herkes reel sosyalizmin ekonomik gelişme-gelişememe gibi bir tarihsel açmazda kendi içinden yıkılıp gittiğini düşünürken bizim açıklama tarzımız Reel sosyalizmin tasfiyesini bir “devletler arası ilişki” gibi göstermektedir. Şunu demektedir: Rusya (Gorbaçov) sosyalist sistemin Avrupa kanadından tamamen vazgeçtiği anda tasfiye de başlamış oldu. Bu aynı zamanda Rusya’yı Avrupa’nın içine atmak demekti, çünkü Avrupa’nın sosyalist bölümünü sistemin dışına çıkarmadan Rusya’yı Avrupa’ya sokmak olanaksızdı. Gorbaçov Berlin duvarını yıkarken yakalandı ama geç yakalandı. Tasfiye planının bu bölümünü tespit edebiliyoruz. “Birleşik Almanya” korkusuyla yatıp kalkan Fransa (Miterand) ve İngiltere’nin (Taçer) karşı çıkmalarına rağmen Gorbaçov’un duvarı yıkmakta direnmesi planı ele veriyor. Bu önemli, çünkü konuyla ilgili soru, reel sosyalizmin halkın tepkisi nedeniyle mi, yoksa halka rağmen mi yıkıldığıdır. Bu sosyalizm, bizzat onu kuran parti tarafından tasfiye edilirken halkın susmuş, seyretmiş olması, reel sosyalizmin halka rağmen yıkılmadığına işarettir. Reel sosyalizmi bizzat yaşayan insanlar yıkılışa herhangi bir direniş göstermemiştir. O zaman şunu söylemek zorundayız: Reel sosyalizm “sosyalizmden beklentiler”e cevap veremediği için yıkılmıştır. Yıkanın eli serbest kalmıştır. Bu durumda konuyu “sosyalizmden beklentiler”in ne olduğuna doğru derinleştirmemiz lâzım gelir. İşte burada akla, gerçekliğe, hakkaniyete ihtiyaç doğar.
“Sosyalizmden beklenti”ler konusu, reel sosyalizmin eleştiri noktasında büyük önem taşır. Eleştirinin doğru zemine oturmasını sağlar. Tartışmayı fantezi olmaktan çıkarır. Spekülatif olmaktan kurtarır. En önemlisi de bu tartışmayı bugüne ve geleceğe bağlar. Bunu yaparken bile sınırsız bir tartışmaya yol açmasın diye tartışma kabul etmez bir tespitten yola çıkabiliriz. O da şudur: Sosyalist toplumlarda yaşayan sosyalistler ile sosyalist olmayan toplumlarda yaşayan sosyalist insanların sosyalizmden beklentileri çok farklı olur, nitekim de böyle olmuştur. Bu o kadar böyledir ki, sosyalist gerçekçilik denilen sanat ve edebiyat akımının, sosyalist olmayan ülkelerde yaratılması olanaksızdır fikrini, hem sosyalist, hem de kapitalist ülkelerde yaşayan sanatçı çevreleri kabullenmek zorunda kalmışlardır. Bunu anlamadan reel sosyalizmin yıkılış nedenleri konusunda teorik bir tartışma geliştirmek olanaksızdır çünkü, yıkılışın sırrı bu farklılıkta yatmaktadır.
Peki, sosyalist bir ülke kurmaya çalışan veya kurulmuş bir reel sosyalizmi yaşayan insan sosyalizmden ne bekler?
Sosyalist bir ülke kurmaya girişen herhangi bir sınıflı toplumun farklı kesimleri farklı beklentiler içinde olsalar bile genel olarak tanımlanabilir ortalama bir beklenti vardır. En azından Rus Devrimi için sosyalizmden beklentilerin ne olduğu gözükmektedir. Bunlar, önceki kapitalist toplumun onlardan esirgediği, veremediği, hiçbir zaman veremeyeceği anlaşıldığı için çalışan yığınların kapitalizmden kopmalarına ve sosyalist siyasî akımın peşinden gitmelerine neden olmuş şeylerdir. Sosyalizmden beklentilerin kurulan sosyalizmi belirlemesi ise eşyanın tabiatındandır. Halkın sosyalizmden beklentilerinin kurulan sosyalizmi nasıl belirlediğine bir örnek olsun diye aktaracak olursak bu noktayı anlamamız kolaylaşır: Aleksandra Kollontai ilk devrim hükümetinin hazine bakanlığına atandığını radyodan öğrenmiştir. Sabah hazırlığını bitirince Kışlık Saray’a gidip görevine başlayacaktır. Kapısının zili çalınır. Silahını kemerine sokup kapıyı açtığında, karşısında ihtiyar bir mujik durmaktadır. Mujik, “Kutlarım yoldaş Kollontai!” der ve cebinden sararmış, buruşuk bir makbuz çıkarır. “Osmanlıyla savaşta Çar benim atımı ödünç almış, bu makbuzu vermişti. Devrimci hükümetimiz atımın bedelini öder artık!” Kollontai güler, Kışlık Saray’a birlikte giderler. Kollontai, “Bana devrimci hükümetin hazinesinin yerini gösterin” der oradakilere. Böyle bir yer yoktur. Kollontai hükümet üyesi arkadaşlarından makbuzun bedelini toplar ve öder. Makbuzu da, “Bu devrimci hükümetin ilk harcamasıdır, iyi saklayın!” diyerek oradaki görevlilere teslim eder.
Rusya için bakılınca siyasî devrimi destekleyen halkın “sosyalizmden beklenti”si barış-toprak-iş gibi görünür. Bunlar, maddi ve manevi her şeyin yitip gittiği bir tarihi anda toplumsal hayata yeniden başlamayı ummak için gerekli ve zorunlu ilk çıkış noktasından daha fazla bir şey değildir. Bu, yeni bir hayatı (sosyalizm) inşaya başlamak için hem sebeptir, hem de inşa edilen sosyalizmi belirleyecek olan genel çerçeveyi çizmektedir. Bu aynı zamanda sosyalist düşünce ve irade için de çizilmiş bir sınır anlamına gelmektedir. Devralınmış koşullar tarafından sosyalizmden maddi beklenti ekmek, konut, eğitim, sağlık, yol, su vb. belirlenmişse, sosyalizme buradan başlanacak demektir. Kim yeniden yaratacaktır, bu noktada sadece düşünce, irade ve inanç olarak var olan sosyalist toplumsal hayatın maddi temellerini? Elbette “işçi”ler. Bu demektir ki, “işçiler” gene “işçi” olarak kalacaklar ve kendilerini kurtaracağına inandıkları ve bunun için ölümü göze aldıkları sosyalizmi onlar kurtaracaktır. Kurtardıkları sosyalizmin bekledikleri sosyalizm olması zorunlu bir şeydir. Reel sosyalizm öyküsü böyle başlar.
Denir, denmiştir ve denmektedir ki, bu başlangıç noktasında “eşitlik” var ama “özgürlük” yok, o halde “sosyalizm” de yok, çünkü sosyalizm “eşitlik” ve “özgürlük” durumunu birlikte veren veya vermesi zorunlu olan bir toplumsal ilişkiyi varsayar. Eşitlik ve özgürlük ilişkisine, o halde aynı zamanda reel sosyalizmin eleştirisine buradan girilebilir. Bu eleştiri, reel sosyalizmi yaşamamış olan sosyalistlerin eleştirisidir. Elbette çok değerlidir, üretkendir, ama “dışarıdan”dır. Dışarıdan olduğunu hesaba katmayan reel sosyalizm eleştirisi ciddi bir eleştiri düzeyine yükselmemiştir. Bu eleştiri, “eşitlik” ve “özgürlük” kavramları arasındaki ilişkinin istismarına dayandığı için sosyalizm için mücadelenin bugünkü sorunları karşısında da silahsızdır.
Çağının anarşist, sol ve sosyalist düşüncelerinin aksine Marx’ın düşüncesinde sosyalizm ile eşitliği birbirine bağlayan herhangi bir vurguya rastlanmaz. Ama buna rağmen Marx’ın düşüncesinin “eşitlik”, hattâ mutlak eşitlik olarak algılanması ve anlaşılması için pek çok neden vardır. Bu nedenle Marx’tan Marksizme intikal eden kuvvetli bir eşitlik fikri bulunmaktadır. Bu eşitlik fikri, özgürleşmenin de koşulu olarak anlaşılmıştır. Yani, nihaî amaç özgürlük ise, buna “eşitlik”ten geçilerek varılacaktır. “Eşitlik yoksa, özgürlük de olamaz!” denmiştir.
Marx’ın sosyalizm hakkındaki düşüncesinin böyle anlaşılmasının nedeni, yanlış veya eksik anlaşılmasından kaynaklanmaz, işçi sınıfının taşıyıcı tarihsel rolüne dayanmasından kaynaklanır. İşçiler Marx’ın düşüncesinden bunu anlamışlar ve sosyalizmden eşitlik beklemişlerdir. Özgür kaldıkları (oldukları) anda ilk yapacakları iş eşitliği gerçekleştirmektir. Eşitlik üzerine akıl patlatmış olduklarından değil, doğrudan, somut ihtiyaçlarının karşılanmasında eşitlikten paylarına düşecek olanı hakkettikleri için. Bu, aynı zamanda onların Marx’ı herkesten iyi anladıklarının ispatıdır. Eşitlik aslında işçilerin hayattan beklediği, özlediği şeydir, hayatı kazanmak istemelerindeki temel saiktir. Sosyalizm düşüncesi ve siyaseti onların bu beklentisine denk düşen şeyler vazettiği için daha çok işçilerden rağbet görmüştür. Eşit olunmayınca özgür de olunamayacağı düşüncesi, çok doğal, hattâ söz konusu olan, köleleştirilmiş bir sınıf olarak işçiler ise ve özgürlüğü de eğer bizzat onlar getirecekse, bunun eşitlikten geçilerek gerçekleştirilmesi şarttır gibi gözükmektedir. Bu algılama işçi sınıfının güdüsü veya eylemi ile sınırlı kalmaz, bir düşünce planı oluşturur. Niçin?
Şu nedenle: İşçi sınıfı özgürlüğü, başkaları için değil kendisi için ister. Ama bu öyle bizim bildiğimiz, sadece soyutlamada anlaşılan “özgürlük”e benzemez. “Eşitlik” için özgürlüktür bu. Eşitlikten önce gelen özgürlüktür. Eşitlik denilen duruma giden yolu açması için zorunlu olan özgürlüktür. Eşitliği sadece amaçlayan değil, aynı anda içeren özgürlüktür. Bu nedenle bütün yaşam süreçlerini içine alan özgürlüktür. Bu, işçi sınıfının “sadece kendisi için” istediği bir özgürlük olduğu için aynı zamanda bencildir, somuttur, “çıkar” olarak kendini gösteren bir özgürlüktür. Diğer bütün özgürlük tanımlarından farkı, paylaşılabilir nitelikte olmasıdır ve bu da işçi sınıfının toplumdaki belli durumundan ve konumundan dolayıdır.
İşçi sınıfının, bulunduğu durumdan özgürlüğe yükselişinin manivelası Marx’ta kesinkes proletarya diktatörlüğüdür. Bilhassa son elli yılda Marksist düşünce ve siyasî akımlardan rağbet görmemiş olsa da gücünü koruyan bir felsefî önermedir. Orada kalmaz. Çok somut bir önermedir, çünkü proletarya diktatörlüğü aslında demokrasi olan bir devlettir; ısrarla böyle olduğu vurgulanmasına rağmen özgürleşme eylemi olarak anlaşılmamıştır. Niye? Çünkü sadece işçileri özgürleştirmektedir. Sadece burjuva sınıfı özgürleştiren “demokrasi” demokrasi olmuştur da, sadece işçileri özgürleştiren demokrasi, demokrasi sayılmamıştır. Sadece işçileri ve çalışanları özgürleştirdiği için Marx’ın teorisinin ekseni olan proletarya diktatörlüğü elbette eksik bir özgürlüktür. Ancak bu eksik özgürlükten tam özgürlüğe, bir sırat köprüsünden geçilerek gidilmektedir. İşte bu devlet olgusuyla ilgili köprü, teorik olarak hâlâ değil ama, deneysel olarak her şeyi berbat etmiştir. Buradan, yani işçi sınıfının siyasal egemenliği olarak demokrasiden toplumun tümünü kapsayan bir özgürlüğe geçebilmek için geçilmesi gereken köprü üzerinde her şey birdenbire çökmüştür.
Buradan sosyalizmin teorik tartışma sorunları arasına eklenmesi gereken, “Eşitlik” ve “Özgürlük” kavramlarıyla, sıkıca bağlı temel konulardan birini yakalamak mümkündür: “Devlet meselesi”! Bu mesele reel sosyalizmde çözülememiş bir mesele olarak kalmamış, ters dönmüş ve sorunu daha da içinden çıkılmaz hale getirmiştir.
Marksist teorideki “devlet meselesi” açısından reel sosyalizm tecrübesinin, özgürlüğün kazanılmasından sonraki ilk beş yılına, yani devrimden, yani (özgürleşmeden) hemen sonraki sürece bakarsak, “eşitlik” ve “özgürlük” denklemi yönünden sorun şöyle görünür: İşçi sınıfının “devlet”i ile birlikte, sonuçta eşitliği de veren bir özgürleşme yolunu katetmesi, ancak “özel bir devlet biçimi” ile mümkün görülmüştür. Bu konuda sosyalist teoride sonu gelmemiş ve gelmez bir tartışma vardır. Bu tartışma teorik planda, reel sosyalizm tecrübesinden sonra da sürmektedir. Reel sosyalizmin dışardan eleştirisinin temeline de bu konu yerleşmiştir. Denilir ki, bu “özel devlet”, yani kendi kendini yok edebilir nitelikte bir devlet 1871’de Paris, 1917’de Rus devrimlerinde görünmüştür. Birincisi kısa sürede ortadan kaldırılmış olan “Komün”, ikincisi ise, azmanlaşarak bilinen klasik –bürokratik– devlete dönüşen “Sovyet”tir. Rus işçi-köylü devletinin (Sovyet) ve buna aynı yapı ile katılan cumhuriyetlerle birlikte oluşmuş Birleşik Sovyet Devletinin neden kendi kendini yok edemediği ve devletsiz bir topluma geçemediği sorulmaktadır. Buna bir çırpıda, kolayca yanıt verenler vardır. Bu görüş, Sovyet devlet biçimi “Parti” ile birleştirilince “Parti Devleti”ne dönüştü ve hem “demokrasi” olmaktan çıktı, hem de kendi kendini yok etme dinamiğini kaybetti demektedir. Sovyet’in parti ile birleştirilmesi planı Lenin’e aittir ve bu plan Sovyet’in, bırakalım kendini yok eden devlet olamamasına, “devlet olamaması”na dayanmaktadır. Devlet olabilmesi amacıyla parti ve Sovyet örgütleri birleştirilmiştir. Eleştirinin itirazı bunadır. Yani, “Devlet olmayan devlet” ile “Proletarya diktatörlüğü!, Parti olmayan parti ile siyasî mücadele! Sendika olmayan sendika ile sınıf mücadelesi!, Jilet olmayan jilet ve traş önerilmektedir. Neden olmasın ki? Amma,... Bu parti, (SBKP) dar bir siyasetken kılı kırk yarabilmekteydi. Çağının karmaşık yapısını (emperyalizm), Marksizmin merceğinden bakarak çözebilmekteydi. Büyük bir devrime öncülük edecek olan aklı yaratabilmekteydi. Yani aslında bu parti, safları darken sınıf bilincinin en yüksek noktasındaydı. Fakat devlet olunca ister istemez toplumun sentezine dönüşmek zorunda kaldı. Çünkü toplumun sentezi olmayan devlet akıl dışı bir şeydi.
Partinin toplumun sentezine dönüştüğü evrim şunu göstermiştir: Özgürlükten devlet olmaya doğru giden süreç, özgürlükten eşitliğe doğru gelişen toplumsal dönüşümün paraleli bir süreçtir. Sosyalizmden, dolayısıyla kurucu partiden ve nihayet parti devletinden beklenen şey eşitliktir, elde edilmiş olan eşitliği korumasıdır. Zaten özgürlük, sonuçta eşitlik için gerekli değil miydi? Bu nedenle parti, kendisinden beklenen neyse onun yoluna girmiştir. Eşitliğe doğru çok hızlı bir gelişme olmuştur. Eşitliğin hızla kurulması, bunun için gerekli olan ve devrimle kazanılan özgürlüğü, kendini yıkan bir özgürlüğe dönüştürmüştür. Bilincin bunu fark etmediği, tartışmaya açmadığı, çare aramadığı söylenemez. Tartışılan, sadece, eşitleştirmedeki hızdır ve işin özü de budur. Eşitlik olarak sosyalizmi, bunu bir an önce isteyen topluma hazır bir tepsi içinde vermeyi doğru bulan hemenci görüş ile, eşitliği “topluma mal etmek” yoluyla gerçekleştirmeyi doğru bulan sabırcı görüş arasında (Stalin-Buharin) kanlı bir çatışma dönemi yaşanmıştır. Bu da bir sınıf çatışmasıdır. Çıkarları devrimde birleşen sınıfların “devrimden beklenti”leri ayrıştığı andan itibaren başlayan bu çatışma reel sosyalizmi belirlemiştir. Kimse bizden böyle bir şey beklemiyor ama, bu olaya bir “hüküm” giydirmek şartsa, “özgürlük iyi veya doğru kullanılamadığı için kaybedildi” demek yanlış olmamalıdır. İyi ama, doğrusu hangisidir? Deneysel olarak özgürlüğün hızla eşitliğe doğru bükülmesinin yanlış olacağı görülmüştür. Ancak karşıt görüşün deneyiminden yoksunuz. Buharin şöyle demişti: “Bizim sosyalizmimiz, saksıya dikilmiş bir fidandır. Stalin bu fidanı, çabuk büyüsün diye ucundan tutup yukarı doğru çekmektedir. Bu yapılırsa kökleri topraktan çıkabilir. Yapmamız gereken, saksıyı sulamak ve sabırla büyümesini beklemek olmalıdır.” Doğrudur da, sulanan saksı toprağında (Rusya) “yabani otlar”ın büyüyeceği de gün gibi açıktır. Demek ki dikkati ve eylemi “Eşitlik” ve “Özgürlük” denklemini bozmamaya yoğunlaştırmak gerekir. Bu da, bugünden sonrası için şunu verecektir: Gereksinme, kendini yok etmeyi, planıyla birlikte baştan ilan etmiş bir devletedir. Devlet kendini sadece, kendisi tarafından değil, kendisi dışında ve toplum tarafından tanımlanmış bir “ortak çıkar”ı ilke düzeyinde mutlaklaştırmak suretiyle yapabilir. Bu da somutta devletin kendini bir süreç içinde “topluma devretmesi”yle olabilir. Bu aynı zamanda toplumun devleti devraldığı bir süreç demektir. Bunun, devletin küçültülmesi ve sivil toplumun güçlendirilmesi şeklindeki tezle ilgisi yoktur. Bu, “devletin demokratikleştirilmesi” türünden bir saçmalığa da vardırılamaz. Reel, somut bir şeydir. Devlet belli bir durumda neyi niçin yapmak için gerekli ise, bu görevin toplumsal örgütlenme aracılığıyla ikame edilmesidir. Buna ekonomi, eğitim, sağlık, güvenlik gibi her konu dahildir. Bütün bunlar “piyasa” gerektirmeyen ve her defasında “piyasa” gerektirdiği sınırdan veya tıkanma noktasından geri dönüşün de kurgulandığı bir konsepti zorunlu kılar. Ancak bu süreç içinde bir “işçi devleti”, işçilerin gene işçi kalmalarına rağmen yok olabilir. Devletin yok oluşu varsayımıyla işçi sınıfının kendi kendini ortadan kaldıracağı varsayımını örtüştürmemek gerekir. Görüldü ki, işçi sınıfı ortadan kalkmıyor, tersine büyüyor ve genişliyor, devlet de, bürokratlaşarak, yozlaşarak, en sağlam özgürlük dinamiği olan Partiyi de yozlaştırarak, olduğu yerde kalıyor.
“EŞİTLİK” VE “ÖZGÜRLÜK” ÇATIŞMASI
“Eşitlik” ve “özgürlük”, tek başına alındığında masum ve hareketsiz kavramlarmış gibi görünürler ama yan yana konulduklarında birbirlerine karşı hemen harekete geçerler. İkisini birleştirip bir varsayım oluşturmaya kalkıştığınızda durum daha da karmaşık hale gelir. Çünkü bu iki kavramın, mantıksal sınırlarına götürüldüğünde ancak fark edilen, birbirini yok eden özellikleri vardır.
İnsanın toplumsal bir varlık olarak herhangi bir zamanda tanımlanmış bir özgürlük talebine rastlanmış değildir. Özgürlüğün uç yorumlarından birini felsefe haline getirmiş bulunan Sartre bile özgürlüğü düşünürken kendine sınır koymayı bilmiştir: “İnsan özgür olmaya mahkûm edilmiştir. Ama bu düşünsel ve moral bir şey değildir. Fiziksel ve toplumsal bir şeydir,” demiştir. Özgürlüğün fiziksel ve toplumsal olması, tam da reel sosyalizmdeki özgürlük tanımına bükmektedir. Lenin, esasen, elde edildiğinde ne yapacağımızı bilmediğimiz, ne için kullanacağımıza kafa yormadığımız bir özgürlük tanımını reddetmiştir. İnsan bireyi özgürlükle ilişkisini, somut tatlar ve tatminler üzerinden kurmadıkça onu anlayamaz, kavrayamaz. Bu nedenle toplum bizim soyutlamada kavradığımız bir özgürlük tanımıyla yetinemez, özgürlüğün, aynı zamanda eşitliğe ve eşitlikten elde edilecek kazanımlara (nimetlere) götüren bir yolu da ima etmesi gerekmektedir.
Bu durumda insan tarih içinde bir hareket gibi görünür, ama salt özgürlük olarak bulunduğu bir duruma rastlanmaz. Bu demektir ki insan tarihsel hareketi içinde özgürlüğü aramakta olan bir varlıktır. Aynı şekilde eşitliği de aramaktadır. Ancak gökte değil, düşüncede değil, eşitliği fiziksel dünyada aramaktadır. Zira eşitlik fiziksel bir durumdur. Dokunulur, ölçülür, tadılır bir şey olmalıdır özgürlük. Üşüyen insan, aç insan, varlık koşullarını özgürlükte bulamayan insan özgür olmayan insandır. Özgürlükte eşitlik vadetmeyen hiçbir şey eşitlik vadetmiş olmayacaktır.
Özgürlüğün fiziksel ve toplumsal bir şey olarak algılandığı durumda bile kavramın illüzyonu ortadan kalkmamaktadır. Örneğin Berlin duvarına aynı anda her iki tarafından da bakılmıştır. Doğu tarafından bakanın, duvarın arkasındaki dünyayı bir cehennem gibi tahayyül etmesi, o dünyanın ne kadar özgür bir dünya olursa olsun, insanları eşitlemediği için özgür de kılamayacağı varsayımından kaynaklanır. Batısından bakanlar için de tersi söz konusudur, duvarın ötesindeki dünyayı bir eşitlik cehennemi olarak tahayyül etmişler, orada yaşayan insanları birer köle olarak düşünmüşlerdir. Ancak şu olmuştur: Duvarın Batısından Doğuya kaçana hiç rastlanmamış, ancak Doğusundan duvarın Batı yakasına kaçanlar, duvarı adım adım aşındıracak sonra da yıkacak kadar çok olmuşlardır. Burada konu çatallaşmaktadır. Duvarın Doğusundan Batı tarafına kaçanların eşitlikten kaçtıkları, orada özgürlüğü bulacaklarını düşündükleri akla geliyor. Gerçekten de “eşitlik” birçok insan için iyi, ama aynı zamanda bazı birçok insan için de kötü bir şey midir? Eşitlikten kaçmanın anlamı nedir?
Eşitlik kavramının yapısında bir sakatlık vardır. Kolay kaçılabilir, bırakılabilir bir şeydir. Elde edilmesi için uzun gayretler gerekmez. Birdenbire, bir anda olabilir bir şeydir eşitlik. Eşitleştirici bir felsefe toplumsal gücü eline aldığı anda eşitliği hemen kurabilir. Fiziki olanı eşitlediğiniz takdirde insanlar otomatik olarak eşitlenmektedirler. Bu eşitliği bir güçle kurduğumuzu düşünelim. Bu güçten artık, eşitlik durumunu korumak zorunda olduğunuz için hiçbir zaman kurtulamayacaksınız demektir. Eşitlik ancak, kendisinden daha güçlü bir irade varsa yaşayacaktır. Dolayısıyla, bir yerde güç, bir yerde eşitlik bulunacaktır. Eşitlikten kendi kendini korumasını beklemek abestir. Rus devriminin ilk bildirisi “Sizi eşit kıldım!” demek olmuştur. Gerçekten de herkes aynı anda eşitlenmiştir. Bundan, amacı değiştirmeyen bir “manevrayla” (NEP) geri dönülmüş, ama sonra tekrar, kaçınılmaz biçimde aynı yola yeniden girilmiştir. “Eşitlik” bir “güç”ten, ama kendisi dışında bir güçten doğar. An meselesi, karar meselesidir. Elbette aynı zamanda “devlet” meselesidir. Hiçbir felsefî önerme “Eşitlik”ten daha kolay gerçekleştirilemez. Eşitliğin kendini devlet olarak örgütlemesi ile özgürlüğün kendini devlet olarak örgütlemesi farklı şeylerdir. Eşitlik, devleti kendi dışında, kendi himayesi için, yani himayesine girmek için örgütler. Örgütlediği devlet ne kadar kuvvetli ve hattâ ebedî ise, eşitlik de o ölçüde garanti altında ve kalıcı olacaktır. Oysa özgürlüğün devlet olarak örgütlendiği durum bambaşkadır ve bu da sınıfsaldır. Özgürlüğün sınıfsal olmayan tanımı yapılamaz. Özgürlüğünü devlet hâline getirmeyi başaran Fransız burjuva sınıfı (1789) işte “Özgürlüğün diktatörlüğü!” diyerek (Marat) noktayı koymuştur. İşçi sınıfı da aynı şeyi söyleyebilirse, sorun kalmayacaktır.
Bugün artık eşitlik ve özgürlük kavramları arasındaki ilişkiyi yeniden kurabiliriz. Bu aynı zamanda gereklidir de. Çünkü muazzam bir tecrübe yaşanmıştır ve bunun bundan sonraki sosyalizm için mücadeleye çok yönlü etkileri olacaktır. Bu aynı zamanda sosyalizmin silahlarını yenilemesi, yeni bir değerler sistemi oluşturması, daha güçlü varsayımlar geliştirmesi bakımından da üstünde durulması gereken bir konu olacaktır. Olmaya, olumlu veya olumsuz, başlamıştır da.
Özgürlük kavramıyla sosyalizm arasındaki ilişkinin daha geniş ve daha derin bir perspektif içermesi, işçi sınıfının yapısında, diğer sınıflarla ilişkilerinde, kapitalist toplumu sosyalist topluma dönüştürmede büyük potansiyelleri olan tekelci mülkiyetin güç ve yapısındaki değişmeyle yakından ilgilidir.
Şu sıra dünyanın, sınıf mücadelesi yönünden “hareketli” gözüken bölgelerine ve tek tek noktalara bakıldığında, bunların “özgürleşme” mücadelesi olduklarını söylemek güçtür. Güçtür çünkü bunların her biri emperyalizmin yerel ekonomik ve siyasî ilişkiler sistemine karşı varlık savunması temelinde gelişen mücadelelerdir. En azından şimdi böyledirler. Eşitlik ve özgürlük ilişkisi açısından bakıldığında bu hareketlerin sosyalizme dönük bir dinamiği vardır. Neresinde vardır? Bunlar daha çok eşitlik veya adalet fikrini güçlendiren veya bu fikirlerin motive ettiği hareketlerdir. Varsa eğer, yerel sosyalist güçler de bu hareketlerin içinde veya yakınında durmaktadırlar. Bunlar “özgürlük” konusunda ses vermeyen hareketler oldukları halde dünyanın dört bir yanındaki “özgürlükçü” sol, sosyalist, komünist çevreler, kişiler, bu hareketlere “barış” dışı saiklerle destek ve sempati göstermektedirler.
Felsefî ve siyasî anlamda özgürlükçü olduklarından kimsenin zerre şüphesi bulunmayan ve çoğu da dünyanın tanıyıp saygı duyduğu aydınlar olan bu insanlar bu hareketlerde “özgürleşme” adına ne bulmaktadırlar? İşin sırrı da buradadır. Bizim görmediğimiz, ama onların gördüğü hiçbir şey yoktur, bu eşitlikçi, adaletçi, yaşamaya soluk arayan toplumsal hareketlerde. Bu hareketleri destekleyen insanlara “Batı'nın vicdanı” diye bakmak da haksızlıktır. Onlar kimsenin vicdanı olmak istememişlerdir. Sadece iyi çözümlenmiş bir özgürlük anlayışına sahip oldukları için sağlam bir yerde durmaktadırlar. Çünkü, eşitlik ve özgürlük varsayımı nasıl kurulursa kurulsun, bu mücadeleler olmaksızın asla özgür olunamayacağının bilincidir burada söz konusu olan. Neresinden bakılırsa bakılsın, insanın başkaldırısı olarak görünen ve dünyayı bir cehenneme çevirme potansiyeli taşıyan bu hareketlere bir de ayrıca hangi çivileri söktükleri, hangi dipten gelen dalga üzerinde sörf yaptıkları yönünden bakmaya çalışanların ancak özgürlükten söz etmeye hakları vardır. Bu noktaya iyi bakılmazsa tıkanmış dünyanın yolunu açmak için, “Lenin’e dönmek” ten söz edenler olabileceği gibi, “Stalin’e dönmek”ten söz edenler de olacaktır. “Stalin’e dönmek” burada herhangi bir toplumun kendi doğal gelişmesini yaşamak istek ve iradesinden başka bir şey değildir. “Lenin’e dönmek” ise özgür olabilmek için her şeyden önce kendini özgürleştirmektir!
Dünyanın “özgürlükçü” potansiyelinin hemen bütün birikimine tek başına sahip olan Batı’ya baktığımızda ne görüyoruz? Özgürleşme dâvasını “demokrasi”ye bağladığından beri Batı en son ve en tam özgürlükten vazgeçmiş görünüyor. Bunu üstelik kendi demokrasi tarihini baskı altına alarak yapabiliyor. Batı’nın, sınıf kıyamlarına karşı en vurucu silahı felsefesiydi. Şimdi yerinde yeller esiyor. Batı’daki işçi sınıfının içinden unuttuklarını yeniden hatırlamak gibi sesler gelmiyor değil ama... “Yeni şeyler söylemek lâzım” elbette ama hafıza büsbütün boşalmış ise, yeni şeyler de söylenemiyor. Demek ki özgürleşebilmek için eşitlikçi tüm düşünceleri, inançları ve mücadeleleri çöpe atmak gerekmiyor, çünkü bu mücadeleler olmaksızın özgürleşme de olamıyor. Ve elbette, ufkunu demokrasinin ufkuyla sınırlamış özgürleşmeci düşüncenin de bir hükmü bulunmuyor.
Hüseyin Hasançebi, Kızılcık, sayı 30, s. 70-79.
