Bülent Ecevit sessiz gitti. Oysa Türkiye’nin gürültülü bir tarihî dönemine damgasını vuran üç beş siyasetçiden biriydi. Bu ülkeye beş kez başbakan oldu. Hem hangi ülkeye! Soğuk Savaş’ın açtığı kanyonun tam kıyısında, Batı’nın sınır karakolu bir ülkeye. Kendi sıska toplumunun sırtından sermaye birikimini hızlandırmış, gözü kara bir kapitalizmi tahkim etmeye çalışan acımasız ve zalim bir burjuva sınıfın, sadece ekonomisini değil, siyasetini, askeriyesini, açık-gizli tüm devletini, eşkıyasını ve tarikatını evirip çevirdiği bir ülkeye. Yetmez, NATO’nun önemli bir kanadını Sovyet sosyalizmine karşı ayakta tutmakla mükellef olduğu için iliklerine kadar militer bir devlet inşa etmek zorunda olan bu ülkeye. Bu ülkede Ecevit’in ütopyasına, yalanına ve gerçekliğine, düşüncesine ve siyasî eylemine değmemiş ve ondan etkilenmemiş tek bir hayat bile yoktur. Ayrıca Bülent Ecevit herhangi bir burjuva siyasetçisi de değildir, kendisine “sol”(cu) demiştir ve “sol”(cu) kavranmıştır, bu nedenle Türkiye solunun tarihiyle ilintili ve ister minnet veya sitem ifade etmek, isterse kendine ders çıkarmak için olsun her solcu tarafından didik didik edilmesi gereken bir siyasî şahsiyettir.
Ayrıca Ecevit siyasette kariyer yapmaya başladığında Türkiye’de, kendi kısa kapitalist tarihinde ilk kez kıran kırana gerçek sınıf savaşları da başlamıştı. Bakan, başbakan olarak görevler alıp hükümetler kurduğu, siyasî parti lideri olarak cumhurbaşkanları atadığı, bu halkın kaderini ilgilendiren sayısız karara imza attığı elli yıla varan bu dönemde gün oldu devlet halkın, gün oldu halk devletin boğazına sarıldı. Her yerde olunamaz, herkes olamaz, fakat Bülent Ecevit böyle bir ülkede hem “devlet adamı” hem de “halk adamı!” olarak yükseldi. Bu bilmece de çözülmelidir.
İttihatçı aydın tipinin Türkiye’deki son ve en parlak temsilcisi sayılan bu parlak siyasetçinin giderken birlikte götürdüğü bazı vasıfları hakkettiğine en azından toplumun “görünür” çoğunluğu inanmış olmalı ki herkes arkasından hakkını helâl etti, defter kapandı. Nedir alıp götürdüğü vasıflar? Solcu idi. Solun “ulusalcı” olanı idi. “Ortanın solu” (CHP) siyasetinin mimarlarındandı. “Emekten yana”, “halkçı”ydı. “İşçilerin dostuydu, onlara grev hakkını vermişti.” “Ne ezilen, ne ezen, insanca, hakça bir düzen”ciydi. Hangi “Ortanın solcusu” bir daha ağzına alabilmiştir; “Toprak işleyenin, su kullananın” lâfını. İzmir Konak Meydanında toplanan kalabalığı, Kordonboyu’nun lüks apartmanlarını gösterip “Bunları siz yaptınız, içinde kimler oturuyor?” diye kışkırtma cesaretini gösterebilmişti. ABD askerî, Avrupa mâlî ambargosuna maruz kaldığı günlerde, “Bizi çok sıkıştırmayın, duvarın ötesine geçeriz,” dahi demişti. Milyonlar ona boşuna oy vermemişti. Üstüne üstlük zarif bir adamdı. Öztürkçeci, şair, barışçı, dürüst. Devam etsek daha neler var! Almanya’daki göçmen Türk işçilerine, “Bana sosyalist derlerse, buna sevinirim,” demesi, 12 Eylül faşist darbesi için, “Bunu ABD yaptırdı” gibi sözler ederek emperyalizme kafa tutması...
Ecevit bunları söylemiş midir? Ona mâl edilen bu vasıflar, bu yakıştırmalar gerçek midir? Ecevit bunları hakketmiş midir? İttihatçı olup da İttihatçı siyasî geleneğe ve bu geleneği temsil eden bugünkü elit aydın zümreye karşı açtığı savaş samimî midir? Mülkiyet ilişkilerine dokunmayı ima eden sözler ve programlarla iktidar olan bu “ulusal kahraman”, söylediklerinin ve yazdıklarının binde birini yapmak için tek bir adım atmış mıdır? Kimin ve neyin siyasetini yapmıştır ki, sözü ile eylemi arasına bu kadar derin uçurum girebilmiştir? Bu sorulara Ecevit’in somut siyasal pratiğine bakılarak doğru cevaplar bulunabilir. Bakalım.
Önce konuyla ilgili bir hafiflik, bir sorumsuzluk, bir terbiyesizlik var, bu bertaraf edilmeli. Emekten yana söz ve programlarla iktidar olup milyonların kaderine hükmetme gücünü eline geçiren, fakat buna karşılık Türkiye’ye emekten yana tek bir çivi dahi çakmamış olan Ecevit’in ısrarla kişisel özelliklerine, “dürüst”, “kendiyle tutarlı”, “centilmen”, “şair” olmasına bakılmıştır. Siyasette ve siyasetçide bunlar kişinin kendinedir, fazladan ne işe yarar ve kimi ilgilendirir? Siyaseten dürüst müdür, dürüstse kime dürüsttür, önem taşıyan budur.
SOLA KARŞI “SOL”CU
İlk şuna bakalım: “Size grev hakkı verdim!” Ecevit bunu ömrü boyunca hep işçilerin başına kakmıştır. Kim vermiş, nasıl vermiş? Yalan bile değil, saçma. Olabilir mi? Durup dururken işçilere grev hakkı verildiği görülmüş müdür? O halde zemine ve zamana göz atmak lazım. Şöyle olmuştur: Menderes döneminde (1950-1960) tarıma 55 bin traktör, köye binlerce kilometre yol girmiştir. O güne kadar bilinen buğday, tütün, fındık, pamuk, kenevir, afyona ek olarak bütün mahsul ticarîleşmiştir. Keban Barajı inşaatı, Ereğli demir-çelik fabrikası, Bursa Renault ve Tofaş otomobil fabrikaları, Gebze-Dilovası hattında yeni bir endüstri kuşağı, vb... Karayolları, limanlar, vinçler... Türkiye yoğun bir sanayileşme sürecine girmiştir. İçerden “ithal ikamesi”, dışarıdan “emperyalist sermaye ihracı” gibi görünen bu gelişme Türkiye kapitalizminin kabuk değiştirmesinden başka bir şey değildir. Sanayileşen kentlerin varoşlarına kırdan çözülen nüfus döşek-yorgan yığılmıştır. Kabına sığmaz ve gittikçe “sınıf” havasına giren bir işçi kalabalığı “görünmüş”tür. Bu kalabalık, yavaş yavaş fabrikaları savaş alanına çevirmeye başlamıştır. Emek-sermaye boğazlaşması büyümüştür. Siyaset bu yeni “hadise”ye göre şekillenmektedir. İşçiler tarafından işçilerin haklarını savunan, hattâ ağzından ara sıra “sosyalizm” sözcüğünü dahi kaçıran bir parti (TİP) kurulmuş, işçiler arasında sesi çıkmıştır. Aydınlarda gidişata toptan itiraz ve nisbi sollaşma temayülü görünmüştür. Ve nihayet “Grev hakkı” isteyen muazzam bir “işçi kalabalığı” âdeta bir “sınıf”mış gibi Saraçhane Meydanı’nı (1961) doldurmuştur. “Sınıfmış gibi” sözü boşlukta değildir. Çünkü işçilerdeki bu kaynaşmanın arkasındaki güç “sendikalar” değil, hemen arkasından TİP’i kuracak olan sınıf bilinçli sendikacılardır. Anayasa hazırlığı içinde olan askerî yönetim ve emrindeki hukukçu sivil zevat durumu görmüştür. Yapılan anayasaya sendikalara “grev hakkı” eklenmiştir. Böylelikle grev, Anayasada serbest, mevcut kanunlarda yasak bir şey olmuştur. Ayrıca o Anayasa, iki yıl içinde uygun kanun çıkarılmasını da emretmiştir. Sonra seçim yapılmış, bir İnönü hükümeti kurulmuş, Ecevit o koalisyon hükümetinde Çalışma Bakanı olmuştur. Anayasanın emrettiği süre dolduğu için o kanunu o hükümet “mecburiyet”ten çıkarmıştır (1963) ve bunu yaparken de, grev hakkını silip süpüren “lokavt” hakkını sermayeye sunmayı ihmal etmemiştir. Bununla Ecevit, “işçi dostu” olup çıkıvermiştir. İşçi dostu olmak böyle kolay ve bu kadar ucuz mudur?
Ecevit’in “işçi”yle ve “hareketi”yle yakın ilişkileri daha sonraki, solculuğunun yükseldiği ve Türkiye’yi etkisi altına aldığı yıllardır (1973-1980). Ecevit bu dönemde işçi hareketini etkilemekle kalmamış, solun daha da soldaki devrimci, sosyalist, komünist örgüt ve akımlarının da büyük çoğunluğunu kuyruğuna takma becerisini göstermiştir. Solla ve işçi-emekçi nitelikteki toplumsal sınıflarla ilişkilerinin gerçek yüzü bu dönemde şekillenmiştir ve işçi-emekçi hareketine bakışı mensubu ve lideri olduğu Kemalist ana siyasi akımın genel ideolojisinden ve geleneksel çizgisinden bağımsız değildir. Sermaye düzeninin “sorunsuz” işlemesi için kendi modelini ileri sürmüş ve uygulamıştır.
Bu modelin sırrı, sermaye birikim sürecinin işçi sınıfına “dur” diyebileceği bir yerden yönetilmesindedir. Türk tekelci sermayesinin güvenini, bunu becerebileceğine ikna ettiği ölçüde kazanmıştır. Siyaseten makbul sayılıp yükseltilmesi de bu özelliği nedeniyledir. Sosyal demokratik solculuk başka niçindir? Ecevit modelinin özelliği, devletin işçi üzerine tanklarını sürdüğü zamanlarda da devlete duracağı noktayı göstermek için aynı denklemin kurulmasını zorunlu kılar. Bu da bir “çap” sorunudur, Ecevit’te yoktur. 12 Eylül faşist askerî darbesinin ayak sesleri gelirken ve onun partisinden de bir çok siyasetçi askerî cunta ile gizli ittifak ilişkilerine girmişken o, Allende’ye benzetilmiş olan o, örgütünü ve siyasi gücünü harekete geçirmek yerine, halkı seyirci kalmamaya, “tribünlerden sahaya inmeye” çağırmıştır. Halk kavramıyla, yerli yersiz, onun kadar oynayan sorumsuz bir siyasetçi az bulunur. “Düşünür”dür ya, halka dur, devlete yürü dediği zaman “Bu ne biçim solcu?” diye sorulmuş, o da, “Bizim solculuğumuzun sınırını halk çizer” gibi, halk karşıtı siyasetinin bütün günahlarını halka yükleyebileceği ilginç bir cevap vermiştir. “Bu siyaset cambazlığının yutulduğunu sanmıştır,” derdik ama ne yapalım ki Türkiye’de bal gibi yutulmuştur! Bu noktayı, bugüne ders çıkarmak bakımından da açmak gerekir.
Ecevit’in 2 seçim kazanıp 3 hükümet kurduğu, eğer solculuğunu halka borçlu olduğu doğruysa kendini “solcu” olarak ortaya koyduğu 1973-80 arası dönemde Türkiye’de İşçi hareketi dendiğinde Türk-İş ve DİSK, emekçi hareket denecekse buna eklenecek TÖB-DER, TMMOB, vb. örgütler vardır. Sol siyasî akımlar bu örgütlerin içinde ve tabanında etkilidirler. Bu ahvalde sol siyasi hareket(ler) gittikçe kitlesellik kazanan bir gelişme içindedirler. Türkiye hızla “yönetilmesi güç” bir ülke konumuna geçmektedir. Sandıktan sürekli olarak Ecevit çıkmaktadır. DİSK’i Ecevit(çiler) yönetmektedir. Bir ara DİSK’in tepesinde tepeden inme etkinlik kurabilen TKP de “anti-emperyalist bir millî burjuva” olduğunu varsaydığı Ecevit’in kuyruğundadır. En kitlesel sol siyasî hareket olarak Dev-Yol da Ecevit’in eteğinden ayrılmamıştır. Bizzat Ecevit’in partisi içinde de, Süleyman Genç’lerin, Kemal Anadol’ların başını çektiği bir “saylavlar!” (solcular) grubu oluşmuştur. Yani Ecevit sadece kitlelerin değil, solun da büyük bir kesiminin sempatisini ve güvenini kazanmıştır. Devrimci işçi hareketi olarak DİSK’in tepesindekiler, Kemal Türkler, TKP’liler her seçimde “Ecevit’e destek” çağrıları çıkarmayı alışkanlık edinmişlerdir. Daha da ileri gitmişler, kendi hayalhanelerinde (TKP’liler) kurdukları siyasal düşleri için “Ulusal Demokratik Cephe” çağrıları yapmaya başlamışlardır. Güya “büyük oynamış”lardır! Çağrının muhatabı olan Ecevit, dönüp yüzlerine bile bakmamıştır. Komünist, işçi hareketine tepeden hükmetmeye dayalı bu klasik “millî burjuva” siyaseti, –eğer var idiyse– faşizme karşı bir direniş inşa etme imkânını da dumura uğratmıştır.
Ecevit’in gerçek yüzünü biz bu dönemde, hükümet başkanı olarak işçilerle boğaz boğaza geldiği kavşaklarda görürüz. İşçi düşmanı yüzü bu zamanlarda açığa çıkar. İşçilere 1 Mayıs kutlamasını yasaklarken (1979), işçi patronu Halil Tunç’la işçi ücretlerini dondurmak için “sosyal sözleşme” yaparken, işçi namusu kanıtlanmış Abdullah Baştürk’ü ve benzerlerini partisinden tasfiye (1977) ederken bize hakiki Ecevit görünür. Bütün bunları yaparken “işçi dostu” ve “solcu” yönü yüzüne vurulunca, “Kimseye diyet borcum yok!” (1979) diyerek umudunu ona bağlayan sola da hakkettiği dersi fazlasıyla verecektir.
Bu dönemin siyasal derslerinin işe yaradığı ve solun bunları içselleştirdiği varsayılabilir; ancak öyle olmadığını daha sonraki –ve bugünkü– sol siyasette de görüyoruz. Tıkandığı ve açılımlar aradığı 90’lı yıllar sonrasında Türkiye solu, gene kendini bağımsızlaştırma, böylelikle bağımsız bir sınıf siyaseti oluşturma noktasında yetersiz kalmış, “Zeytin Dalı” (İtalya), “Gökkuşağı” (ÖDP) gibi artistik hayallerle oyalanmış, kendi pratik siyasal tarihinden bile ders çıkarmada mecalsiz olduğunu göstermiştir.
Bülent Ecevit’in ve siyasetinin niteliği hakkında soldaki yaygın yanılgıların bir kaynağı da, Türk tekelci sermayesi ile çelişkiye düştüğü (1978-1979) darbe öncesi son hükümet dönemidir. TÜSİAD günlük gazetelerde sayfa dolusu ilanlarla hükümeti devirme çağrıları yapmaktadır. Büyük sermaye Ecevit’ten, sermaye karşıtı bir siyasal çizginin takipçisi olduğu için şikâyetçi değildir. Ecevit emek-sermaye arasında “adil” bir paylaşım yönünde, Avrupa sosyal demokrasisininkine benzer bir şey önermemiş, buna niyet bile göstermemiştir. Şikâyet Ecevit’in, beceriksizliğiyle ilgilidir. Yükselen emekçi muhalefetini dizginlemekte, solun bir kesiminin gözünü boyamasına rağmen yetersiz kalmıştır. Ekonomik dengeler altüst olmuş, Türkiye kırk yıl boyunca içinden bir daha çıkamayacağı enflasyona sürüklenmiştir. Faşist sokak çeteleriyle, katliamlarla, Alevi-Sünni çatışmalarıyla baş edemeyen Ecevit, işçi grev ve direnişleriyle de baş etmekte âciz kalmaktadır. Genel grev ve siyasî grevler sıradan olaylar haline gelmektedir. İpin ucu kaçmaktadır. Tekelci büyük sermaye gözünü faşizme dikmiştir. Söylenen, Ecevit gitsin, Demirel gelsin değildir; demokrasinin rafa kaldırılması, emekçi muhalefetinin yasaklanması, solun ezilmesi istenmektedir. İran büyük bir “İslamî devrim” gerçekleştirmiş (1979), emperyalizmden bağımsızlaşmıştır. Türkiye buna karşı da tahkim edilecektir. Faşizmin ayak seslerini duymayan kalmamıştır. Sol yelpazenin, bölük pörçük de olsa bütün kesimlerinden gelen çağrı, faşizme geçit vermemek için yapılacak şeyi birlikte yapmaktır. Ecevit bu çağrılara kulağını tıkamıştır.
“ORTANIN SOLU” KEMALİZMİN SAĞIDIR
Ecevit “ortanın solu” denilen hareketin simgesidir. Bu hareket nedir? İsmet İnönü’nün bir röportajda (Abdi İpekçi, 1966) CHP’nin, sosyalist bir parti olmadığının altını çizmek için “Ortanın solu’ndadır” demesi Ecevit’in siyasette önünü açan bir dönemeçtir. Ne olduğu anlaşılmayan fakat tartışması hiç bitmeyen Ortanın Solu sözcüğünü temellendirmek Ecevit’e düşmüştür. Ona göre bu söz, “Partinin sosyal yenileşme döneminin bilincine varması”dır.
“Ortanın solu”nun ortaya atılması Türkiye solu tarafından genel olarak, yükselen ve parlamentoya da girip güçlü bir ses çıkarmaya başlamış olan TİP’in (sosyalist hareketin) önünü kesmek için bir manevra olarak yorumlanmıştır. Bu doğru değildir. Doğru olan, Ecevit’in söylediğidir. Kapitalizmin hamle yıllarıydı. Menderes döneminde Tarıma 55 bin traktör birdenbire girmişti. GAP’ın iskeleti kurulmuştu. Türkiye kapitalizmi yeni bir hamle başlatmıştı (ithal ikame). Önce Ereğli, arkasından İskenderun, Türkiye demire, çeliğe, otomotive, alüminyuma, plastiğe, cümle sanayiyi ikameye yönelmişti. Büyük kentleri poturlu-şalvarlı işçiler dolduruyor, varoşlar doğuyordu. Kapitalizm yükselirken hep öyle olur. Kapitalizmin bu yeni hamlesinin kırda ve kentte yarattığı yeni sınıf çelişkileri ve toplumsal altüst oluş, düşünce ve siyaset sahnesini de şekillendiriyordu. Türkiye beklenmedik biçimde bir kader tartışması içine girmişti. Türkiye niçin kalkınamıyordu? Aydınlara bunun sebebi ABD’ye bağımlılık olarak görünüyor, neredeyse tümü birden Batı ittifakından çıkmayı, “millî” (bağımsız) bir kapitalist gelişme yolu izlemeyi öneriyorlardı (Yön Bildirisi). Bu bildiri Kemalist düşünce ve siyasette “sağ”-“sol” bölünmesini başlattı. “Sol-Kemalizm”in ciddi bir entelektüel etkinlik ele geçireceği ve “sağ-Kemalizm” olan CHP’nin devletçi, despot merkez geleneğini sıkıştıracağı bir sürecin yolunu açtı. Öte yandan işçi-emekçi hareketi ise bir yandan eylemini genişleterek ve bir yandan da politikleşerek yükseliyordu (TİP). 1965’lere gelindiğinde, Türkiye’nin kısa parlamenter tarihinde Meclis’e ilk kez sosyalistler giriyor ve Ecevit’in “sosyal değişim” diyerek fark ettiği bütün bu gelişmeler CHP merkezini, Ecevit’in de mensubu olduğu Kemalist geleneğin sağ kanadını sıkıştırıyordu.
“Ortanın Solu” burada, CHP’nin kendi içini onarma teşebbüsü olarak ortaya çıktı.
Ecevit burada parladı ve partisinin genel sekreteri oldu. Değişen bir şey olmamıştı çünkü bunun toplumun gerçek gündemiyle bir ilgisi yoktu. CHP’yi yükselen sol hareket ile yarıştırmaya Ecevit’in vizyonu yetmezdi. Türkiye kapitalist gelişmenin, sanayileşmenin, kırdaki ilişkilerin çözülmesinin ve kentleşmenin hakkını verircesine, yeni bir arayışın içine girmişti. Devrimci gençlik hareketi dünyada 12 ülkede kabarmış (1968), bunlardan biri de Türkiye olmuştu. Başbakan (Demirel) işçi eylemlerine “Komünist ayaklanma provası” (15-16 Haziran) demeye başlamıştı. Üstelik bütün bunlar Sovyet sosyalizminin dünyada yükselen prestijine paralel bir gelişme olarak gerçekleşiyordu. Ortada ne CHP, ne de Ecevit vardı. 12 Mart askerî darbesi bu koşullarda oldu.
Ecevit darbenin ertesi günü, “Bu darbe bana karşı yapıldı,” demedi. Muhtıracı askerî cunta Demirel’i düşürüp (1971) CHP’nin kapısını çaldığında, Ecevit önce susarak bekledi. Askerler İnönü’den, CHP’den şeklen istifa edecek bir başbakan istediler. On bir gün sonra İnönü Nihat Erim’i verdi. Ecevit bunun üzerine, “Muhtıra bana karşı verilmiştir,” diyerek genel sekreterlikten istifa etti. On bir gün beklemiş olmasının, başbakanlık için askerlerden teklif beklemekle ilgili olup olmadığını ise hiçbir zaman söylemedi. (Bizce, öyle bir teklifi beklediğini söylemek her şeye rağmen insafsızlık olur.)
12 Mart askerî rejimine ve onun siyasal alanı yeniden tanzimine karşı Bülent Ecevit’in ciddi bir muhalefeti yoktur, CHP’nin içiyle meşguldür. İnönü’yü “devirip” CHP’ye genel başkan olmuştur. Kendi bu gelişini gene kendisi teorileştirmiş, bunu İttihatçı geleneğin bitirildiği, siyasetin kapıkullarının işi olmaktan çıkıp yeni bir kimlik kazandığı, halklaştığı bir “devrim” olarak nitelemiştir. Burada kendini askerî cuntaya karşı göstermek gibi bir moment yakalamış, üyesi Faruk Gürler’i Sunay’ın yerine cumhurbaşkanı seçtirmek isteyen cuntaya karşı direnip başardığıyla övünmüştür. Bu da yalandır. Demirel ve partisi direnmişlerdir. Ecevit’in “direnci”, genelkurmay başkanıyla (Semih Sancar) görüştükten ve ordunun da karşı olduğunu öğrendikten sonra nüksetmiştir! Üstelik bu “direniş” –her ne ise– ona, partisindeki önemli bir grubu da (Kâmil Kırıkoğlu grubu) katamamıştır.
12 Mart askerî bir rejimdi, baskıcıydı. Siyasî alanı hırpalamıştı. Halkın canını yakmıştı. Bu, halkın tarafından bakılınca görünendi. Öte yandan 12 Mart, işini yapmış, solu ve işçi-emekçi hareketini sindirmişti. Gidebilirdi. Yapılacak seçim rejimi normalleştirecekti. Yeni kurulmuş olan büyük sermaye örgütü TÜSİAD, “demokrasiye dönüş” planını, (Ertuğrul Soysal) İnönü’yü devirip partisine lider olmuş Bülent Ecevit üzerine kurmuştu. Askerlerin de görüşü bu yöndeydi, sağın oylarını bölsün ve Demirel’in yeniden yükselişini önlesin diye, İsviçre’ye kaçmış olan Necmettin Erbakan’ı ülkeye çağırıp parti (Millî Nizam) kurmasını sağlamışlardı. Bu cuntacı askerlerin bir kısmı (Muhsin Batur, Kemal Kayacan) daha sonra Ecevit’in partisinden yeniden siyasete döneceklerdi. Ekim’de (1973) yapılan seçimden CHP büyük parti olarak çıktı ve Erbakan’la, “Büyük Tarihsel Uzlaşma” dediği, bir yıl sürecek koalisyonu kurdu.
Türkiye’deki siyasî koalisyon hükümetleri klasik örneklere benzemezler. Bu hükümetlerin “ortak program”ları kâğıt üzerinde kalır. Koalisyonu oluşturan partiler kendi programlarını uygulamaya devam ederler. Ecevit-Erbakan koalisyonu da böyle olmuştur. Her iki parti de yapmak istediklerini ya da yapacaklarını fazlasıyla yapmışlardır. Yani “Ortanın solu” 1973’te iktidar olmuş, ayrıca Ecevit’in daha sonra (1978) kuracağı tek başına hükümetle birlikte test edilmiştir.
Ecevit’in adını “demokratik sol” yaptığı (1974 CHP kurultayı) “Ortanın solu” kavramı üzerinde –bu kavram nice yıllar Türkiye solunun önemli bir bölümüne sanki Türk siyasetinin “orta”sından farklı bir şeymiş gibi göründüğü ve peşinden koşturduğu için– bir parça duralım. Gerçekten de Ecevit’in, toplumsal hayata ve emekçilerin yaşamına hiçbir yansıması olmamış olsa bile “demokratik sol” programının yoksulları, ezilenleri, küçük toprak sahibi çiftçileri ve bir ölçüde de küçük esnafı “gözeten” bir dili vardı. Ancak bu program sözde “yeni bir düzen” vadetse bile düzenin ne temellerine, ne de genel çerçevesine dokunuyordu. Toprak reformu dahil mülkiyet ilişkilerini tartışmıyordu. Ondan beklenen de bu değildi. Gelir dağılımını yoksullar lehine iyileştirmesi umulurdu, ancak bu konuda bile niyetli ve kararlı olduğu görülmemişti. Devletin klasik araçlarını kullanıyor, taban fiyatı ile köylüleri, ütopik “örnek gecekondulaşma” ile varoşları kazanmak istiyordu. Ekonomiyi sorunsuz işletmenin çaresini “işçilerin fedakârlığı”na endekslemiş biriydi. Arslan Başer Kafaoğlu, 1973’te seçimi kazanınca ona, devlet hazinesindeki birikimi kullanıp dar gelirliyi memnun etme siyasetini önerdi. Ama o tam tersini yaptı. Ondan sonra da her kurduğu hükümetin değişmez temel stratejisi, “kemer sıkma” politikası oldu. Son siyasî görevi (1998-2001) beş yıllık kemer sıkma programı olan bir hükümetin başbakanı olmaktı. Biri bir aylık, iki hükümet kurduğu bu dönemde, şimdi bugün Türkiye’nin içinden nasıl çıkacağını bilemediği birçok adımı da o attı. Dünya Ticaret Sistemine (DTÖ), Avrupa Birliği’ne bütün taahhütleri veren de odur. Bütün bunları, “ulus devletçi” iken yapıyordu. Devrilip gitmesi ABD’nin Irak’ı işgal planına, “ulus devletçi” olarak karşı çıktığı gerekçesiyle açıklandı. Öyle midir?
Öyle değildir. Birinci Irak Savaşı’ndan önce de Ecevit “Saddamcı” damgası vurulacak kadar Irak’ın işgaline karşıydı. Irak savaşsız teslim alınamaz mı? Cevabını aradığı soru buydu. Saddam’ı ikna etmeye Bağdat’a kadar bile gitmişti. Saddam Ecevit’in teklifine tahammül edemediği için diplomatik nezaketi hiçe sayarak onu kovmuştu. Bülent Ecevit kovulmasını Saddam “deli”dir diye anlatmıştı. Saddam’ı “delirten” teklifinden söz bile etmemişti. İkinci Irak Savaşı’ndan önce de Bülent Ecevit aynı nedenlerle “savaşa karşı” idi. İttihatçı tarih ve Türkiye algısının doğal sonucudur Ecevit’in Irak politikası. Bu gelenek için Irak sorunu Türkiye’nin Kerkük ve Musul siyasetinden ibarettir. İsmet Paşa’da “Kerkük ve Musul sorunu” hep var olmuştur, bunu Ecevit’e aynen geçirmiştir. Bu heves, Irak Saddam’ın olursa ve kalırsa ancak Türkiye’de diri kalabilir ve dış politika yapmayı kolaylaştırabilir bir hevesti. Nitekim ABD gelip Irak’ı işgal edince bu tarihsel zemin hepten silinip gitti ve Türkiye Güneydoğu’sunu kurtarma gayreti içine düştü. Yani Ecevit’in barışçılığı ve savaş karşıtlığı, geleneksel Türk devlet siyasetinin Irak parantezine sadakatinden kazanılmış ucuz bir paye idi. Kıbrıs devletini ortadan kaldıran savaşa karar verdiği zaman da gene koşullar Ecevit’in adını, Yunanistan askerî cuntası bu dolayımda düştüğü için, “Yunanistan’a demokrasiyi getiren adam”a çıkarmıştı.
BÜLLENDE-ALLENDE
Bülent Ecevit’in Türkiye’de, özellikle 1973-80 arası dönemde, işçi ve emekçilerin veya çalışanların, daha genel bir ifadeyle dar gelirli yoksulların taleplerini içeren bir program veya siyasete samimi olarak sahip çıktığı tezi tamamen kof bir iddia olduğu, öyle olduğunun hayatta zerre işareti bulunmadığı halde siyasetten ve dünyadan böyle biri imiş gibi çekilip gitmesi, Türkiye siyasetinin hafıza yoksulluğu ile açıklanmalıdır. Ecevit’in ağzından düşürmediği, parti belgelerine de geçmiş, CHP’nin klasik çizgisine göre hayli ileri ve hattâ dönemin sosyalist ve radikal sol akımların ileri sürdükleri taleplerin bazılarına çok yaklaşan hedefler seslendirdiği bilinmektedir. “Toprak işleyenin, su kullananın olacak” demiştir, fakat bunun çağrıştırdığı, Sovyet tipi toprak mülkiyeti sistemini kastetmediği de bilinmektedir. Dediği aslında CHP’nin Cumhuriyet sonrası dönemde sık sık lafını ettiği ama daha çok Kürt feodal sınıfa gözdağı vermek maksadıyla kullandığı bir temadır. Yani Ecevit bununla, Kürt ağasına “toprak reformu yaparım ha!” demektedir. Gerçekte ise CHP ve Ecevit, “tapu’nun delinmesi”nden, ecelinden korkar gibi korkmaktadır. Belki de Türkiye’de, Kemalist Cumhuriyet’in temeline konulabilecek en büyük dinamit toprak reformuydu. Çünkü Cumhuriyet, Kürtlerle yapılmış böyle bir zımni mutabakatı içermektedir ve Ecevit’e gelinceye kadar CHP bu temel sözleşmeye bağlı kalmıştır. Ecevit’in bunu bilmiyor olması hiç mümkün müdür! Ecevit’in lâfını ettiği “toprak reformu!” Güneydoğu’daki kapitalist gelişmenin tescil edildiği bir “hukuki düzenleme”den başka bir şey değildir; çoğu hazine arazisi olmak üzere Güneydoğu’da sınırlı miktarda verimsiz topraklar ve sahiplerinden “rıza ile” satın alınmış bazı araziler, “zılliyet senedi” kabîlinden kâğıtlarla halka, ama Ecevit hükümetinden sonra gelen Milliyetçi Cephe hükümeti tarafından dağıtılmış, ve bu kâğıtlar beklendiği gibi, bir yıl içinde, birkaç tabaka tütün parası denebilecek fiyatlarla eski sahiplerine geri dönmüştür. Ama Ecevit’in “toprak reformu” gibi radikal bir demokratik burjuva reformdan söz etmesi bile ona “Büllende” denmesi için yetmiştir. Bu yakıştırma, bilinen Demirel densizliklerinden biridir.
Latin Amerika’da kimi solcu partilerin ve liderlerin programlarında toprak reformunun eskiden beri önemli bir yer tuttuğu, Kıtanın Latin yarısında topraksızların ve yoksul köylülerin dillere destan mücadelesi bilinmektedir. Şili’de, Nikaragua’da, Peru’da, ve Brezilya’da, Küba’da, bugüne gelirsek Bolivya ve Venezuela’da, solcu lider ve partiler samimi olduklarını gösterecek ölçüde, yoksullara büyük miktarda toprak dağıtmışlardır. Buralarda sol partilerin yoksullukla mücadele için ciddi işler yaptığını bilmeyen yoktur. Allende Şili’de toprak reformuyla yetinmemiş, yoksulluğa son vermek için kapsamlı bir sosyal program geliştirmişti. Bugün Venezuela’da Chavez bir yandan toprak reformunu derinleştirmeye çalışmaktadır, öte yandan planlı ve ancak “gözü kara” solcularda görülen bir cesaretle, çok geniş bir servet transferi politikası izlemektedir ve bunu, emperyalistlere ait tekelleri, onların mülk ve imtiyazlarını millîleştirerek gerçekleştirmektedir. Ecevit’in millîleştirme diye bir derdi hiçbir zaman olmadığı gibi, NATO üyesi bir ülkede buna nasıl kalkışacağı da tartışılmamıştır.
Demirel’in Büllende benzetmesi daha çok, Bülent Ecevit hükümetinin, Kıbrıs devletinin kuzey kesimini işgal etmesi üzerine gelişen dünya siyaseti içindeki konumu ve 12 Mart hükümeti tarafından benimsenmiş olan “Haşhaş ekimi yasağı”nı kaldırması üzerine ABD’nin Türkiye’ye uyguladığı askerî ve hemen arkasından Avrupa’nın (Ortak Pazar) uyguladığı mâlî ambargo ile ilgilidir. Ecevit bu durumda, gene “söz”den ibaret “millî siyaset” çizgilerini kalınlaştırdığı bir dış politikaya yönelmiş, içeride gene kendi eliyle yükselttiği milliyetçi rüzgârı arkasına alarak daha güçlü çıkacağını umduğu fakat gerçekleştiremeyeceği bir seçim manevrasına yönelmiştir. Bu dönemde, bir ara, “Bizi çok sıkıştırmasınlar, duvarın öbür tarafına geçeriz,” gibi, İnönü’ye öykünme, geri yutamayacağı kadar büyük bir lâf etmiştir, ancak bu lâf da diğerleri gibi sadece “lâf”tir ve Ecevit’in dış politikada Türkiye’nin Batı’nın emperyalist yalnızlaştırma siyasetinden kurtulmak için gösterdiği herhangi bir gayreti olmamıştır. Yapabildiği tek şey, Tito’nun Yugoslavya’sı ve Kaddafi’nin Libya’sı ile olan ekonomik ve siyasî ilişkileri süsleyip vitrine çıkarmaktan ibaret kalmıştır. Belki burada bir de, sosyalist Yugoslavya’dan esinlenerek uydurduğu, “Köy-Kent” ismini verdiği komik girişimini hatırlatmak gerekir. Kısaca, Ecevit’in siyasî saltanat dönemlerinde onun Allende’ye benzetilmesini gerçekçi kılacak cüretkâr tek bir adım atılmamış ve Büllende benzetmesi Süleyman Demirel’in iltifatından ibaret kalmıştır! Sözü ile icraatı arasında hiçbir zaman, hiçbir tutarlılık bulunmadığı, İttihatçı siyaset geleneğinden ayrılmadığı ve halka güvenmediği için zaman içinde halk da Ecevit’e güvenmemiş, o da çok kişiye “halkçılık”mış gibi yutturmayı gene başaracağı aydın düşmanlığına varan yeni bir manevra ile en has İttihatçı olmayı seçmiştir. İttihatçı siyaset geleneğini onun bitirdiği, bu siyaset geleneğinin zamandan ve zeminden hiç etkilenmeyen, değişmeyen, hep aynı kalan kör bir gelenek olduğunu zanneden aydın fantezisidir. Ecevit, siyasetteki son yirmi yılını keyfince yönettiği, kasaba aydını tipiyle doldurulmuş bir partiyle götürmüştür. Bu parti (DSP) dikkat buyurulsun, “demokrasinin vazgeçilmez unsurları!” olan diğer partilere benzemez. Bu parti “oyuncak” da değildir, Ecevit onunla iktidar olmuştur. Bu parti en az İttihat ve Terakki kadar devlet(in) partisidir.
MİLİTARİSTTİ
Türkiye Soğuk Savaş döneminin kanyon kıyısı devletlerinden biridir. NATO’ya girdikten sonra çok güçlü ve karmaşık bir militarist devlet inşa etmiştir. Daha doğrusu, kuruluşundan militarist devletini emperyalist Batı ittifakının soğuk savaş siyasetinde kullanacağı bir askerî aygıta dönüştürmüştür. Bu devlet sadece görünür ittifaklarıyla değil, “alttan ilişkilerle” Batı’nın militarist odakları tarafından başı bağlanmış bir devlettir. “Derin devlet” konusu her açıldığında, bu militarist bağlantının üstünü örten bir demagoji kampanyası da otomatik olarak başlatılır. Derin devletin, devlet içinde bir “paralel devlet” olduğu ima edilir. “Kerkük ve Musul’dan geriye kalana milletin hassasiyeti” diye tarif edilir. Çokça söylenmiştir, gene mi anlaşılmamıştır? Çağlayangil, “Altımızı CIA oydu,” derken (12 Mart) şaka mı yapmıştır? Kenan Evren darbesini Başkan Carter’a haber veren ulak, “Bizimkiler başardı!” derken hangi ilişkileri kastetmiştir? Bu nedenle bu dönemde (1950-2000) Türkiye’de siyaseti üçü açık olmak üzere sayısız müdahale ve sistemdeki mevcut vesayet hakkı ve yetkisi ile, ordu belirlemiştir. Bülent Ecevit’in siyasî yükselişi ve çöküşü, “halkçılığı” ve devlet adamlığı bu parantez içinde gerçekleşmiştir. Elli yıllık bu galeride göze çarpan “sivil siyasetçi” portreleri içinde en has “devletçi” olduğu için en has militarist olanı da odur. Diğerleri militarist devlete boyun eğmiş ya da hizmet etmiş veya bu gücü kullanmışlardır ama yine de iyi kötü bir sivil geleneği temsil etmişlerdir. Bülent Ecevit ise bu militarist devleti yüceltmiştir. Bunun Kıbrıs’a asker çıkarması ve mihverli Ecevit afişleri bastırmasıyla, Kıbrıs’ta diplomasi dışı (askerî güç, gizli kadro mukavemeti, vb.) yolları ilk kullanan (1963-1964) hükümetin de üyesi olmasıyla ilgisi yoktur. Bunlardan ayrı olarak, siyasî zihniyet sistemi Türk devlet militarizmine göre oluşmuş bir siyasetçidir ve diğer siyasetçilere göre “düşünür” sayılması bu özelliği nedeniyledir.
Dünyadaki ve Türkiye’deki olayları algılaması ve bunlara karşı tavrında devletle hiçbir zaman çelişkiye düşmemiş olması, onun has militarist özelliğini gösterir. Amerikan askerî ve Avrupa’nın mâlî ambargosu başladığında (1974) Türkiye’de “kıtlık” da başlamıştır. Halk en temel ihtiyaçlarını bulmakta bile güçlük çekmektedir. Ama devlet, daha sonra Demirel’in, “70 sente muhtaçtır” diyeceği duruma henüz düşmemiştir. Hazinesinde 9 milyar doları vardır. İktisatçılar (A. B. Kafaoğlu) bu paranın halkın karnını doyurması için harcanmasını yazmaktadırlar. Böyle bir Türkiye’de Ecevit’in “istikbal”i algılama şekli tam tersinedir. Halkı devleti için seferberliğe çağırmakta, tersanelerini işletip çıkartma gemileri inşa edebilmek için halktan küpe-yüzük toplamaktadır. “Millî ordu” refleksini okşamaktadır.
KİŞİSEL ERDEMLERİ
Bülent Ecevit’in kişisel özelliklerine çok vurgu yapılmıştır. Siyasette dürüstlüğün, nezaketin, oturup kalkma âdâbının en yüksek normu olarak gösterilmiş, bu özellikleri hatırına siyasetteki yanlışlarının hoş görülmesi bile istenmiştir. Sanki bu tür “adam”ın kıtlığı var! Siyasette kıt denecekse, siyasi tarih siyasetçiyi bunlarla tartmaz. “Rumla kardeş olduğunu gurbette anladığı”nı şiirinde yazmıştır ama siyasî sicili de, son ve en kitlesel Rum tehcirini (1963) yapmış olan hükümetin kararında imzası bulunduğunu gösteriyor. “F tipi cezaevi” olayı onun başbakanı olduğu hükümet tarafından uygulamaya sokuldu ve büyük mahkûm katliamını da o hükümet, hem de onun partisinden bir bakan (Hikmet Sâmi Türk) marifetiyle gerçekleştirdi. Yönetemediği zaman sıkıyönetimle yönetmekte tereddüt bile etmemiş, 1974 ve 1978’de olmak üzere iki kez sıkıyönetim ilan ederek demokratik hak ve özgürlükleri askıya almaktan kaçınmamıştır. Ama kişisel özellikleri arasında, siyasette turnusol niteliğinde bir “değer” olan ahde vefa yoktur. Bu yoksa eğer, siyasetçinin de beş kuruş değeri yoktur. Güç eline geçince kellesini ilk kestiği, İnönü’ye ve ekibine karşı parti içinde verdiği mücadelede en büyük destekçisi olan ve genel başkanlığı ele geçirmesinde belirleyici katkı sağlayan Kâmil Kırıkoğlu ekibi olmuştur. 12 Eylül cuntası partisini kapattığında kendisinden “liderlik” bekleyen arkadaşlarından kaçmış, askerî cuntanın tasarruflarına karşı meşrû bir nefis mücadelesini başlatmak yerine bir kenarda oturup beklemeyi seçmiştir.
Aslında siyasî özelliklerinden saymak gerekir ama kişisel özelliğini de resmettiği için burada kaydetmek gerekir ki, Türkiye’nin 25 yıldır meşgul olduğu “Kürt meselesi”ne bakışına generaller dahi zaman zaman “insanî” boyut eklemek zorunda kalırken Bülent Ecevit bu soruna sadece “ekonomik boyut”tan bakmış, başka da tek söz etmemiştir. “Pülümür’lü Kadın” ona Türk mü, Kürt mü, Ermeni mi olduğu belli olmayan, aslında “belli olması” önemli de olmayan bir “fosil” gibi görünmüştür. Bu onun “insan”ı tarihsel hareketi içindeki gerçekliği ile kavramaktan uzak olduğunun göstergesidir. Türkiye’de herhangi bir insanın bu hissiyata erişmesi, ancak kendini “Türk devleti”nin özüne, felsefesine yerleştirmesiyle, insanın bütün varlık sorunlarını “devletin varlığı ve bekası” ile açıklamasıyla mümkündür. En devletçi siyasiler bile son yirmi yıl içinde devlet-toplum ilişkileri tartışmasında klasik Türk devlet anlayışı hakkında birkaç söz söylemişlerdir. Ecevit bu tartışmaya hiç girmemiştir. Tek söz söylememiştir. Devlet algılaması Alpaslan Türkeş’ten hiç farklı olmamıştır. Seçilmiş milletvekili Merve Mecliste yemin ederken kalabalık grubuna yaptığı linç çağrısı, kendini nasıl birden İstiklal Mahkemeleri yerine koyabildiğine işaret etmektedir. Hangi kesitten bakılırsa bakılsın, Ecevit budur.
SONUÇ OLARAK
Kızılcık’ta, sık sık ele alınan konulardan birinin “solun eleştirisi” olması okurun dikkatinden kaçmıyor. Buna itiraz klasiktir: Sol birbiriyle ve kendisiyle uğraşmasın, sağ siyaset ve ideolojiyle, sermaye sınıfı ile uğraşsın. Demokratik sol veya sosyal demokrat veya ortanın solu, ne fark eder, birleşsin ve emekçilerin kurtuluşunun yolunu açsın. Kendi bağımsız sınıf çizgisini oluşturmadıkça, bunu örgütsel bazda temellendirmedikçe, Ecevit şu bu gibi biri gitse öbürü gelen sermaye ve devlet solundan kendini ayırmadıkça, ne kendisi gerçekten sol olabilir, ne de solculuğun bir anlamı. Siyasete, sıfıra müncer olduktan sonra veda edip giden Bülent Ecevit gerçeğinden sol olsa olsa bunun dersini çıkarabilir. Bu er veya geç olacaktır.
“Yiğidi öldür ama hakkını yeme!” Bu uyarı Ecevit’in “soldan eleştisi”ne değil, “sağdan eleştirisi”ne denk gelir. Sağ gerçekten Ecevit’i hep eleştirdi, ölürken ve öldükten sonra bile, ama hakkını da verdi. Sol onu öldürmedi ki hakkını da verebilsin. Biz verelim: Onun “ulusal solculuğu”, düşünülmüş, planlanmış, güncel siyasetin ötesine geçmiş ve Kemalist Türk Cumhuriyeti’nin bekası temelinde derinleştirilmiş bir siyasal stratejiye dayanıyordu. Burada halkın selameti devletin selametine koşulludur. “Ulusallık”a çekilen değil, ulusalcılığını taşıran emperyal bir solculuktur. Türkiye’yi büyük ölçüde Osmanlı olarak görür. Misak-ı Millî’nin üç noksanından ikisi düzeltilmiştir (Hatay ve Bulgaristan-Türkiye tampon sınırı), üçüncüsünü de (Musul) düzeltmek için fırsat kollanmalı, bulunursa kaçırılmamalıdır. Sağı da, sermayeyi de heyecanlandıran bir solculuktur Ecevit’in ulusal solculuğu. Bugün soldaki ulusalcılığın da götürdüğü yer burasıdır. Ecevit’te çıkış yolu olarak aranan şey solda çıkışsızlığın sonucudur. Solun çıkışsızlığı sürüyor.
