1991’de Sovyetler Birliği’nin çökmesinden beri, dünyadaki tüm sosyalistlerin temel uğraşı, sosyalizm için yeni bir yol-yöntem-model bulmak olmuştur. Gerçekten 1917’den 1991’e kadar geçen 74 yıllık süre boyunca uygulanan Sovyet tipi sosyalizm yalnız kendine özgü bir uygulama modeli yaratmamış, fakat aynı zamanda Marksist teoride de buna uygun temel bir değişiklik yapılmıştır. Buna göre gelişmişlik derecesi ne olursa olsun bir ülkede üretim araçları kamulaştırılırsa o ülkede sosyalizm olur. Nitekim Sovyetler Birliği’nde böyle yapılmış, köylülerin koyunları-keçileri, terzilerin atölyeleri, şoförlerin arabaları ve saire kamulaştırılmıştır. Buna rağmen Sovyet halkları özgürlüğe, eşitliğe ve barışa kavuşturulamamıştır.
Sovyetler Birliği böyle bir çeşit zoraki-tepeden inme sosyalizm yapma cesaretini dünyada ilk defa Sosyalizmi iktidara getiren, devrim yapan ülke olmaktan kaynaklanan prestijinden alıyordu. Eleştiri yapmak kolay, fakat devrim yapmak ve onu sürdürmek zor diyerek eleştiricilerini susturuyor, hattâ onları sosyalizm saflarından dışlıyorlardı. Bu konuda Andre Gidé, Soljenitsin, Koestler gibi daha yüzlerce isim sayılabilir.
Oysa daha devrimden çok önce 1880 yıllarında Engels alt yapının üst yapıyı belirlemesinin Marksizimle ilgisi bulunmadığını belirtmişti. Gerçekten, Engels, C. Bloch’a yazmış olduğu 21-22 Eylül 1880 tarihli mektubunun bir yerinde aynen şöyle demiştir:
“Materyalist tarih anlayışına göre tarihte nihaî olarak belirleyici öğe gerçek yaşamın üretimi, ve yeniden üretimidir. Ne Marx, ne de ben bundan daha fazla bir şey asla söylemedik. O halde, herhangi bir kimse bunu ekonomik öğenin tek belirleyici olduğu biçiminde değiştirirse, bu önerimizi anlamsız, soyut, aptalca bir ifadeye dönüştürmüş olur…”
Demek oluyor ki, Sovyetler Birliği’nin çöküşünden sonraki bu içinde yaşadığımız dönemde üretim araçlarının kamulaştırılmasını ve ülkenin merkezi bir planla yönetilmesini esas alan bir sosyalizm modeli geçerli ve dolayısıyla söz konusu olamazdı. Çünkü böyle bir uygulama bizi Sovyet modeli’ne götürür. Biliyoruz ki bu model 74 yıllık uygulamadan sonra kendi kendine çökmüştür. Yanlışlığı bu kadar açık bir biçimde ortaya çıkmış olan bir sosyalizm modelinin şimdi tekrar denenmesinin yanlış bir iş olacağı apaçıktır.
Sovyet tipi sosyalist modelin bugün artık iyi bir model olamayacağının, üzerinde az durulan diğer bir nedeni, Sovyet Devrimi’ni görmüş ve yaşamış bir dünya burjuvazisinin aynı şeyin tekrarına izin vermeyecek kadar uyanık ve örgütlü olmasıdır. NATO ve Afganistan ve Irak konularında işgal ittifakları bunun örnekleridir. Bu durumda açıktır ki, bir ülkede sosyalistler devrim yapıp iktidara gelseler bile diğer burjuva devletlerin ortak müdahaleleri karşısında iktidarlarını sürdüremeyecekler ve yıkılıp gideceklerdir.
Demek oluyor ki, Sovyetler Birliği deneyiminin çökmesinden sonra aynı yoldan giderek sosyalizm kurmak denemesine girişmek çok yanlış, çok olmayacak bir iştir. Bu noktada fedakâr ve öncü Sovyet halkına haksızlık etmemek için, uyguladıkları yanlış modelin kendilerinin özgür bir seçimleri olmadığını, tersine, o dönemin tarihsel koşullarının bir dayatması olduğunu düşünmeli ve daima hatırımızda tutmalıyız. Gerçekten 1917’yi izleyen devrim yıllarında ne Çarlık rejiminin devrime karşı koyabilecek hâli vardı, ne de dünya burjuvazisinin onlara yardım edecek gücü kalmıştı. Böylece devrim bir erken doğum olarak Lenin ve arkadaşlarının kucaklarına düşmüş ve onlar da onu her türlü ihtimamı ve özveriyi göstererek 74 yıl ellerinden geldiğince besleyip büyütmüşlerdir.
Sosyalizmin, dünyamızın bugünkü durumuna, gidişine uygun bir modelini yapmak için onun –insanlığın ezelden beri özlemi olan– tanımından hareket etmemiz gerekir. Bu tanım, sosyalizmin savaşsız, sömürüsüz, eşitlikçi ve özgürlükçü bir düzen olduğu biçimindedir. Bu tanımın üç temel öğesi vardır. Birincisi, anlaşmazlıkların silah, genel anlamda zor kullanılarak halledilmesi yolunun süreç içinde yeryüzünden ve ülkelerden kalkmasıdır. Gerçi insanlık ülkeler arasında savaşlar konusunda bugüne kadar bazı olumlu adımlar atmıştır. Ülkeler arası savaşlar eskiye göre hem daha azaltılmış, hem de BM örgütü bu konuda olumlu bazı müdahaleler yapmıştır ve yapmaktadır. Ancak son zamanlarda başta ABD olmak üzere birçok gelişmiş ülkenin az gelişmişlere karşı zor kullandıklarını biliyoruz ve bu konuda dünya kamuoyunda nefretle karşılanan vurgulamalar yaptıkları da bilinmektedir. Afganistan’a ve Irak’a karşı uygulanmakta olan zorbalık hareketleri nefretle hatırlanmalıdır. Ne var ki, tüm dünyada az gelişmiş ülkeler kadar gelişmiş ülkelerde de bu tür haksız savaşlara karşı gittikçe güç kazanan bir karşı koyma hareketi gelişmektedir. Dünyamızın bu konuda olumlu bir gelişme içinde olduğunu buruk bir memnuniyetle görmekteyiz.
İkinci öğe, özellikle çalışan kesimlerin yaşam koşulları ve ücret gelirleriyle ilgilidir. Bu yönde de çalışanların büyük çabaları olmuş ve sendikaları aracılığı ile yalnız ülkelerinde değil, uluslararası düzeyde de örgütlenme ve dayanışma yoluna girmişlerdir. 12 Eylül askerî yönetim döneminde dağıtılmış olan DİSK’e ve özellikle onun ceza evlerine hapsedilmiş olan yöneticilerine, Avrupa sendikalarının yapmış oldukları maddî yardımlar hatırlanmalıdır. Bu nedenle işçi sendikalarının sosyalist hareketin en büyük doğal örgütleri olduğu unutulmamalıdır.
Sosyalizmin tanımının üçüncü ve son öğesi özgürlükçü olmasıdır. Gerçekten son yıllarda sosyalizmin ilkeleri arasına insanlar arasındaki cinsiyet (kadın-erkek), din, dil, ırk, aşiret, mezhep, cinsel tercih (eşcinsellik gibi) konularında da farklılıklar bulunduğu düşünülmüş, bu bakımda da yaşamlarını istedikleri gibi düzenlemekte özgür olmaları sosyalizmin temel bir öğesi olarak ortaya çıkmıştır. Günlük basında sık sık görmekte olduğumuz gibi, sözünü ettiğimiz bu konularda tüm dünyada ve ülkemizde çok ciddî savaşım verilmektedir.
Demek oluyor ki, sosyalizm dünya için (insanlarımız için) kaçınılmaz, önü alınamaz bir kaderdir. Her şey ona hizmet etmekte ve yaşam o doğrultuda kararlı bir biçimde ilerlemektedir.
Sosyalist mücadelenin örgütlerine gelince: hiç kuşku yoktur ki, sosyalist mücadele, örgütlü bir biçimde yapılacaktır. Bu örgüt bir ya da birkaç parti, bir ya da birkaç sendika, bir ya da birkaç dernek ve böyle biçimlerde olabilir. Yoksa eskiden olduğu gibi tek bir çelik disiplinli parti bugün artık ne gereklidir, ne de mümkündür.
Hatırlayalım ki Sovyetler Birliği döneminde sosyalizm için siyasal mücadele, önce ülkedeki burjuva-kapitalist iktidarı yıkmayı ve yerine sosyalist-işçi sınıfı iktidarı kurmayı gerektiriyordu, yani mücadeleye tersinden başlanıyordu.
1917 Devrimi’nde Çarlık Rusyası’nın feodal toplumunda ve gelişmiş dünya kapitalist ülkelerinin birbirlerini hırpalamış ve halsiz düşürmüş olduğu koşullarda böyle bir ters ya da sırasız iş yapılması olanaklıydı. Fakat burjuvazinin aynı gafleti bir daha göstermesini beklemek artık söz konusu değildir. Böyle bir şey hayal bile edilemez.
Bu durumda artık sosyalist mücadeleyi sadece burjuva-kapitalist siyasal iktidara karşı yürütmenin önemi kalmayacak ya da azalacak ve onların yerine eğitim, sağlık, spor, tarım, sanayi gibi alanlara egemen olmak ön plana çıkacaktır. Söylemeye gerek bile yoktur ki, bir ülkede sosyalist mücadele bu düzeye çıkmışsa onun sonucu bir taraf için kahredici (aşırı yıkıcı), karşı taraf için de ihya edici (aşırı iyi) olmaz.
Sosyalist hareketin tek bir parti tarafından yürütülmesi başlangıçtan beri, Ekim Devrimi’nden sonra da ve zamanımızda da kabul edilmiş bir düşüncedir. Bu düşünce özellikle Sovyetler Birliği etrafında kümelenmiş sosyalist partiler için geçerli olmuştur. O partiler her konuda olduğu gibi parti konusunda da Sovyetler Birliği’ni kendilerine önder seçmişlerdir. Gerçi bu konuda bazı ülkelerde sapmalar olmuşsa da, temel çizgi her ülkede tek bir parti olmasıydı. Ancak bugün böyle bir kurala gerek kalmadığını düşünüyorum. Bu durum özellikle Türkiye için geçerlidir. Türkiye’nin hem nüfusu kalabalık, hem de toprakları geniştir. Sınırlarımız içinde çok sayıda farklı dinsel, etnik, vb. guruplar yaşamaktadır. Ayrıca ekonomik gelişmişlik bu bakımdan da farklıdır. Hattâ bazı sosyalist partilerimizin uzun zamandır kurulu olmaları, başkan ve yönetici kadrolarının özellikleri bakımından dikkate alınmaları da düşünülebilir. Yani çok partili bir sosyalist mücadeleye hoşgörü ile bakılabilir. Bugün zaten Türkiye’deki durum böyledir. Ve bu durum insanlarımızın karşılaştıkları sorunları çözmek için ayrı ayrı mücadele etmelerine elverişlidir.
Bu yazıyı Marx’tan yapacağım bir alıntıyla sürdürmek istiyorum; “....Ben ekonomi politiği incelemeye Paris’te başlamıştım ve bu incelemeye Bay Guizot’un hakkımda verdiği sınır dışı edilme kararı sonucu göçmek zorunda kaldığım Brüksel’de devam ettim. Ulaşmış olduğum ve bir kez ulaşıldıktan sonra incelemelerine kılavuzluk etmiş olan genel sonuç kısaca şöyle formüle edilebilir: varlıklarının toplumsal üretiminde, insanlar aralarında zorunlu, kendi iradelerine bağlı olmayan belirli ilişkiler kurarlar: bu üretim ilişkileri, onların maddî üretici güçlerinin belirli bir gelişme derecesine tekabül eder. Bu üretim ilişkilerinin tümü toplumun iktisadî yapısının, belirli toplumsal bilinç şekillerine tekabül eden bir hukukî ve siyasal üst yapının üzerinde yükseldiği somut temeli oluşturur. Maddî hayatın üretim tarzı, genel olarak toplumsal, siyasal ve entelektüel hayat sürecini koşullandırır. İnsanların varlığını belirleyen şey, bilinçleri değildir, tam tersine, onların bilincini belirleyen, toplumun maddî üretici güçleridir. Bunlar gelişmelerinin belli bir düzeyinde o zamana kadar içinde hareket ettikleri mevcut üretim ilişkilerine, ya da bunların hukukî ifadesinden başka bir şey olmayan mülkiyet ilişkilerine ters düşerler. Üretici güçlerin gelişmesinin biçimleri olan bu ilişkiler, onların engelleri hâline gelirler. O zaman bir toplumsal devrim çağı başlar. İktisadî temeldeki değişme, kocaman üst yapıyı büyük ya da az bir hızla alt üst eder. Bu gibi altüst oluşların incelenmesinde, daima, iktisadî üretim koşullarının maddî altüst oluşu ile –ki, bu, bilimsel olarak kesin olarak saptanabilir–, hukukî, siyasal, dinî, artistik ya da felsefî biçimleri, kısaca, insanların bu çatışmanın bilincine vardıkları ve onu sonuna kadar götürdükleri ideolojik şekilleri ayırt etmek gerekir. Nasıl ki, bir kimse hakkında, kendisi için taşıdığı fikre dayanılarak bir hüküm verilmezse, böyle bir altüstlük dönemi hakkında da, bu dönemin kendi kendini değerlendirmesi göz önünde tutularak, bir hükme varılamaz, tam tersine, bu değerlendirmeleri maddî hayatın çelişkileriyle, toplumsal üretici güçler ile üretim ilişkileri arasındaki çatışmayla açıklamak gerekir. İçerebildiği bütün üretici güçler gelişmeden önce, bir toplumsal oluşum asla yok olmaz. Yeni ve daha yüksek üretim ilişkileri, bu ilişkilerin maddî varlık koşulları, eski toplumun bağrında çiçek açmadan asla gelip yerlerini almazlar. Onun içindir ki, insanlık kendi önüne, ancak çözüme bağlayabileceği sorunları koyar, çünkü yakından bakıldığında, her zaman görülecektir ki, sorunun kendisi ancak onu çözüme bağlayacak olan maddî koşulların mevcut olduğu ya da gelişmekte bulunduğu yerde ortaya çıkar. Geniş çizgileriyle, Asya üretim tarzı, Antik Çağ, feodal ve modern burjuva üretim tarzları, toplumsal-ekonomik şekillenmenin ileriye doğru gelişen çağları olarak nitelendirilebilirler. Burjuva üretim ilişkileri toplumsal üretim sürecinin en son uzlaşmaz karşıtlıktaki biçimidir—bireysel bir karşıtlık anlamında değil, bireylerin toplumsal varlık koşullarından doğan bir karşıtlık anlamında: bununla birlikte burjuva toplumun bağrında gelişen üretici güçler, aynı zamanda, bu karşıtlığı çözüme bağlayacak olan maddî koşulları yaratırlar. Demek ki, bu toplumsal oluşum ile, insan toplumunun tarih-öncesi sona ermiş olur.” (1)
Toplumsal gelişmeler bakımından geçerli olan Marx’tan yaptığımız bu alıntının ana fikri bireylerin davranışları bakımından da geçerlidir. Örneğin, daha önce tatmamış olduğumuz yemekleri, meyveleri hiç özlemeyiz: ya da hiçbir ilişki kurma olanağımız olmayan Hollywood’un film yıldızlarıyla evlenmeyi aklımızdan bile geçirmeyiz. Yani olanaksızı arzulamayız. Bu davranış özelliklerimiz nedeniyle içinde yaşadığımız sınıflı toplumların bir çok haksızlıklarına katlandığımızı görüyoruz.
Toplumsal tarih üzerine düşünmenin en zor yanı onu anlamlı dönemlere ayırmaktır. Çünkü insanlık tarihinin herkes için geçerli olacak bir bölünme kuralı yoktur. Örneğin Marx bölünmenin kuralı olarak üretim güçlerinin örgütlenmesini almış ve buna göre tarihi, tarih öncesi dönem, esaret dönemi, feodalizm, kapitalizm ve sosyalizm olarak beş döneme ayırmıştır. Ayırmaya esas olarak da Avrupa’yı ve buradaki gelişmeleri almıştır. Buna göre Japonya, ABD, Türkiye, Hindistan, Çin ve ilaahir ülkelerdeki gelişmeler de Avrupa’nın bir uzantısı olarak düşünülmüştür.
Bu duruma göre, yalnız kendi ülkemizdeki yenilikler ve değişmeler değil, fakat dünyanın diğer ülkelerindeki değişmeler de bizim ülkemizin sosyal-hukukî-ekonomik yapısını etkileyecektir. Biraz önce yukarıda Marx’tan yapmış olduğumuz alıntıda çok açık bir biçimde ifade edildiği gibi, toplumdaki bu tür değişmeler gelişi güzel değil, fakat belirli ve toplumu belirli bir çizgide daha ileri götüren bir yol izlerler. Zaten böyle olmasaydı insanlık bugünkü ileri durumuna erişemezdi.
Ayrıca 2. Dünya Savaşı’nın sona ermesinden bu yana tüm dünyada hem politik hem de ekonomik-teknik açılardan çok büyük değişiklikler olduğunu göz önünde tutmalıyız. Bunların bazılarını şöyle sıralayabiliriz: Afrika’nın, Asya’nın büyük bölümlerinde egemen olan müstemleke sistemi sona ermiş ve bu ülkelerin kalkınmaları temel bir konu olarak dünya gündemine girmiştir. Sovyetler Birliği ve müttefikleri geçtiğimiz yüzyılın sonlarına doğru, 1990’lardan önce yaşamışlardır. Dünyada bilim ve teknoloji alanlarında hâlâ devam etmekte olan çok önemli icatlar ve gelişmeler sağlanmıştır. Özellikle bilgisayar alanındaki gelişmeler uygulama alanlarında her gün genişlemekte ve derinleşmektedir. Bu konudaki gelişmeler benim bilgi düzeyimi aştığından daha etraflı açıklamalar yapmaktan çekiniyorum. Fakat hemen hemen tüm okuyucularımın yakından tanıdıkları cep telefonlarının insan yaşamında sağladıkları kolaylıkları ve imkânları hatırlatmakla yetineceğim.
Şunu da tekrar söylemek isterim ki, tüm bu gelişmeler, hem bizde, hem başka ülkelerde yaşam kalitesini sosyalizm doğrultusunda ileri götürmektedir. Öyle ki son dört yılın gericiliği ağır basan siyasal iktidarına rağmen ülkemizdeki gidiş böyle olmuştur.
Bu yazıyı on yıl kadar önce yazılmış bir makalemden yapacağım aşağıdaki alıntı ile bitirmek, ancak ondan önce emperyalizm hakkında çok kısa bir bilgi vermek istiyorum: Bilindiği gibi emperyalizm kapitalist sermayenin büyüyerek kendi ülkesine sığmaması ve az gelişmiş ülkelere akmaya başlaması demektir. Bu olay 1870’lerden itibaren başlamıştır. Marx ve Engels bu olaya değinmemişlerdir.
“... Gelişmemiş ülkeler, diyelim Türkiye için yapılacak en geçerli iş emperyalist ülkelerden de yararlanarak ülkeyi geliştirmeye çalışmak ve böylece emperyalist ülkelerle arayı kapatmak ve giderek onların gelişmişlik düzeyine çıkmaktır. Bu gerçekleştirildiği ölçüde ülke gelişmiş kapitalist ülkeler tarafından ezilmekten, sömürülmekten ve onların yönlendirmeleri altında kalmaktan kurtulmuş olur. Emperyalist ülkelerin, özellikle Avrupa, Amerika ve Japonya’nın birbirleriyle rekabet halinde olmalarını bizim gibi ülkelerin gelişmeleri açısından iyi bir fırsat olarak değerlendirebiliriz.
İşte bu noktada sosyalistlerin karşısına eski Sovyet tipi sosyalist mücadele stratejisi aşılması olanaksız bir engel olarak çıkmaktadır. Bildiğimiz gibi bu strateji kapitalizmin ülkeyi kalkındıramayacağı varsayımına, daha doğrusu inancına dayanır. Bundan ötürü sosyalistler her şeyden önce siyasal iktidarı ele geçirip üretim araçlarını kamulaştırarak kapitalizme son vermek zorunda olduklarını düşünürler. Ülkenin ekonomik olarak geliştirilmesi ve sosyalizmin inşâsı bundan sonra gündeme gelecektir. Bu stratejinin doğal bir sonucu olarak sosyalistler kapitalizmin yönetimindeki ülkenin geleceği hakkında daima karamsarlık ifade etmişler ve bunu siyasal çalışma ve propagandalarının temel bir ögesi hâline getirmişlerdi. Bu konuda o kadar ileri gidilmiştir ki, ülkenin kalkınmasını sağlayacak ve hattâ emekçilerin doğrudan yararına olabilecek projelere bile karşı çıkılmıştır. Bunun en bilinen örneği TİP’in (Türkiye İşçi Partisi) 1960’lı yıllarda Boğaz Köprüsü’nün yapılmasına karşı çıkmasıdır. Kısacası sosyalistler, benimsedikleri Sovyet tipi sosyalist strateji gereği olarak, günlük yaşam içinde ekonomik gelişmeye karşı olumsuz bir tavır sergilemişler ve daima en karamsar yorumları yapmışlardır. Yani sosyalistler emperyalizmle mücadele konusunda kendi kapitalist devletlerine yardımcı olmamışlar, olmayı ihanet saymışlardır. (Ancak, unutmayalım ki bunu şu ya da bu sosyalist parti ya da hareketin değil, kapitalist devletin yapması gerekir.)
Bu durum, sosyalistlerle, onlardan ümit ve aydınlık bekleyen, çalışan sınıfların sıcak bir biçimde kucaklaşmalarını da önlemiş, hattâ aralarına soğukluk ve güvensizlik sokmuştur. Bu geçmişte böyle olmuştur, gelecekte de, eğer eskisinin yerine kapitalist gelişme ile bağdaşık yeni bir sosyalist strateji bulup konulmazsa, gene böyle olmaya devam edecektir.
İşte, sosyalizm için eski (Sovyet tipi) mücadele stratejisi yerine, kapitalizmin giderek silikleştirilip aşılmasını amaçlayan ve bunun için de demokratik mücadeleyi özellikle de katılımcı demokrasiyi temel bir araç olarak gören yeni bir stratejinin (modelin) konulması, başka yararların yanı sıra, bu söz konusu çelişkinin ortadan kaldırılmasının da tek yoludur. Gerçekten bu yeni modele göre ülkenin gelişmesi sosyalizmle çatışmaz, tersine onun gerçekleştirilmesini kolaylaştırır. Ayrıca bu modelde ülkenin geliştirilmesi sadece sermayedar burjuvaziye bırakılmamış, emekçi sınıfların da, yönetime katılma yoluyla, bunda gittikçe artan bir rol sahibi olmaları öngörülmüştür. Zaten modelin can alıcı noktası buradadır. Diğer bir deyişle, ülkenin kalkınma-gelişme süreci aynı zamanda ülkenin sosyalistleşme süreci de olacaktır. Demek oluyor ki emperyalizmin baskı ve sömürüsünden kurtulmaya önem veriyorsak bunu ancak yeni bir sosyalist model çerçevesinde yapabileceğimizi bilmeliyiz. Bunu yapmadan eski usul anti emperyalist sözler söylemek sadece söz söylemek olur, bir şey yapmak ya da bir yol göstermek olmaz.
Emperyalizmin diğer yanına sınıfsal yüzüne ya da sınıfsal yanına gelince: Emperyalizm bu yanıyla karşımıza tüm kapitalist dünyadaki (büyük) sermaye sınıflarının ittifakı olarak çıkar. Bunların karşısında da tüm dünyanın işçi ve diğer emekçi sınıfları yer almıştır. Doğaldır ki her ülkenin çalışan sınıflarının mücadelesi, artık bir bütün oluşturan (iç içe geçmiş bulunan) dünya sermayesinin kendi ülkesindeki kesimiyle mücadelesidir. Ancak dünya sermayesinin yüksek düzeyde bütünleşmiş olmasından ötürü bu mücadele zamanımızda uluslararası bir nitelik kazanmıştır. Ancak ne var ki, bu uluslararasılık yalnız sermaye tarafı için söz konusudur. Emek tarafı henüz sermaye tarafıyla kıyaslanabilecek bir bütünleşmeden uzaktır. Bu nedenle önümüzdeki dönemde sosyalistlerin gündeminin birinci maddesi emeğin de, kendine özgü bir biçimde, uluslar arası bir bütünlük ve dayanışma düzeyine çıkmasını sağlamaktır. Bunun bir anlamı, artık bir ülkenin tek başına sosyalist olamayacağı, sosyalizmin tüm ülkelerde birbirine koşut bir gelişme göstereceğidir. Bunun diğer bir anlamı, artık dünyamızda sosyalizm ve kapitalizme karşı mücadeleden ayrı olacak bir de anti-emperyalist mücadelenin söz konusu olmadığıdır.” (2)
(1) Marx ve Engels. Seçme Yapıtlar. Cilt 1. S.609-612. Sol Yayınları.
(2) Sadun Aren. Sosyalizmin Yeni Yolu Üzerine. S.74-76.
