Din tartışması bütün dünyada gene alevlendi. Siyaset ve devlet alanında en az ekonomi kadar din de konuşuluyor. Bunda dinin kendisinden başka bir sebep var, ancak tartışmada din “sebep”i örtüyor. Buradan, dünya gerçekliğinin görülüp anlaşılmasını güçleştiren bir kafa karışıklığı doğuyor.
“İdare” zorlaştığında hep böyle olur. Demek ki dünyanın idare edilmesi zorlaşmıştır.
Türkiye’nin “idare”si de zorlaşıyor.
Gerçek bağlamından koparılmış bir din tartışması, en az dinin kendisi kadar saçmadır. Dinin anlaşılmasını da zorlaştırır. Ama sadece din değil, demokrasi de böyle tartışılıyor. O da gerçek bağlamından koparıldı, koparılınca saçma sapan bir hallere uğradı. Biz din üzerinde duralım.
Yazılan, çizilen, söylenen her şey “sınıf”la bağlanıp anlaşılmayınca kafa karıştırıyor. AKP iktidarı ve icraatı için “Din adına geldiler, yaptıkları işe bak. Liberalleştiler!” deniyor. Hemen herkes bu görüşte. Dini, “din adına gelenler”den daha ciddiye almak değilse nedir bu? “AKP solun sloganlarını ve potansiyel sınıf tabanını elinden aldı, ‘geleceğin solu’ çıksa çıksa buradan çıkar,” da deniliyor. (M. Belge.) Sınıfsız bir sol arayan –ve uman– herkes bu düşüncede. “Din endişe verici biçimde zayıflıyor,” deniliyor. (Rahşan Ecevit(ler)) Bir yerlerden erkene gelmiş seçim kokusu alanların da düşüncesi bu. “İslam anti-emperyalizmine umut bağlayan Marksistler var,” deniliyor. (Kızılcık dergisinin Irak’taki direnişe ilişkin görüşlerine gelen muhtelif eleştiriler.) Emperyalizm diye bir şey kalmadı diyenlerin de “yeni sol”u böyle.
Konuyu açalım. Kızılcık’ın Afganistan, Irak, Iran ve genel olarak İslam dünyasında, 11 Eylül ile birlikte yükselen ABD karşıtı mücadelelerle ilgili “olumlu” görüşleri, Marksist dost çevremiz tarafından, sol adına ve emperyalizme karşı “dinden bir şeyler –ya da boş şeyler– beklemek” gibi algılanıp yorumlandı. Hem dine “antiemperyalizm” gibi olmadık bir misyon yüklemek, hem de olmayan emperyalizme “anti” olup “ulusalcılık”a geri dönmektir diye eleştirildi.
Kızılcık din ile polemik yapmıyor; din hakkındaki görüşlerle polemik yapıyor. Din ile polemik –insanı çarpar diye değil, akıl ve izan dışı olduğu için– zaten yapılmaz. Dinin, insanın gerçek özgürleşmesine engel gücü, gerçek bağlamından koparıldıkça artar. Din tartışmasında yapılan bu olduğu için Kızılcık dinin dünyevî işlevine vurgu yapmakta yarar gördü. Dinden insanlık için artık bir yarar/zarar üretilmesi imkânsızlaştığı için, ortalıkta dolaşan “din”in din olmadığına dikkat çekti. Dinden bir şeyler çıkabilir de demedi hiçbir zaman. Diyemez, çünkü Kızılcık insanın özgürleşmesi adına dinden değil, dinden imandan çıkmışlığını din aracılığıyla ileri süren insandan bir şeyler çıkıp çıkmayacağının düşünülmeye değer olduğuna dikkat çekti. Bunu anlamamak veya dine misyon yüklemek diye anlamak din hakkında, dinin kendisinden daha derin bir yanılgı içinde olmakla açıklanır. Bu yanılgı bugün sol düşünce ve siyaset alanında fazlasıyla var ve felsefi bir yanılgı da değildir. Sınıfsal-ideolojik bir yanıIgıdır. Siyasetle ve sınıf mücadelesiyle, “sınıf mücadelesi”ni sınıfların modern “varlığı”ndan ibaret gören önermeyle, o halde dünya gerçekliğini değiştirmekle ilgili bir yanılgıdır. Elbette kimsenin bizden akıl almaya ihtiyacı yoktur, çünkü bu aynı zamanda bir “tercih”tir.
Çarpık din tartışmasında herkesin yeri anlamlıdır, solun yeri anlamsızdır. Sol, kendi muhakeme kaynağı Marksizm varken yeryüzünde “din” diye bir şey varmış gibi düşünemez. Düşünmesi kendi aklını da karıştırır. Başa dönüp bakmak lazım. Dinin ne olup olmadığı tartışması materyalist dünya görüşünün geliştirdiği bitmiş bir tartışmadır. Dine karşı kesin zafer çoktan kazanılmıştır. Dinin kökünü kurutan bizatihi kapitalizmin kendisidir. Dinin ekonomide, siyasette, kültürde, devlet katında vb. bugünkü artan etkinliğine bakarak materyalist görüşün ya da kapitalizmin dine karşı zaferinden kuşku duymak 150-200 yıl önce tükenen bir tartışmanın gerisine düşmektir. Bu panikten sıyrılmak gerekir. Aksi halde ne Türkiye anlaşılır, ne dünya, ne İran, ne Irak, ne Filistin, ne Afganistan ve ne de İsrail ve Amerika. Böyle bakılırsa dinin kendisi de anlaşılmazdır. Din ile ilgili yanılgı, dinle içli dışlı olmadığı için genellikle soldadır. Dini kullananlar bu yanılgıdan, onu hangi amaç –çıkar– için kullandıklarını en iyi bilecek durumda oldukları için muaftır. Sol din konusunda en azından, “Kadına kölelik öneriyorum,” diyen din şairi İsmet Özel kadar gerçekçi olmalıdır.
Sadeleştirelim: Din basit bir şeydir. Hiçbir gizemi yoktur. Soyutlama potansiyeli sıfır bir çocuk bile içine girebilmektedir. İçine girmesi de, çıkması da kolaydır. “Akıl”la üflerseniz hemen dağılır. Arkasından Âdem Baba, yani somut gerçekliği ile insan çıkar. Bağlandığınız için sizi bağlar, bağlanmazsanız bağlamaz; salt bu bile “insan kaynaklı” bir sorun olduğunu gösterir. Diderot’nun, “dünyanın savaşılması en zor saçmalığı” demesi bundandır. Saçma olduğunun söylenmesi başka, ondan kurtulmak başka konudur. “Gerçek”lik dışı, “akıl dışı” ama bir türlü baş edemiyorsunuz. Her yerde, hattâ hiç olmaması gereken yerde bile var. Hakkından ancak bilim gelir diyenler bile şaşkın, çünkü bilimin kendisi de geliştikçe dindarlaştı. Bu çelişkiyi dinle açıklamaya çalışmak dini dinle açıklamaktır. Bilim nelere kadir olduğunu gördükçe dinin sağladığı güvene, güvenliğe sığınıyor, ya da sığındığı söyleniyor. Çelişkinin arkasında siyaset var.
Din sadece bağlamaz, aynı zamanda insanı dinden imandan çıkarır. Çıkarıyor işte. Bilen bilir, “Dinden-imandan çıkmış” insandan kapitalizm –burjuva sınıf– korkar. Kendinin dini imanı yoktur ama din de, iman da onun meselesidir. Azdırır, ıslah eder, hattâ bilimselleştirir! Dini (saçmalığı) kutlar, “dindar”a (insana) karşı amansız şiddet kullanır.
Çelişkiyi din katında tutmanın içinden zor çıkılır çelişkileri vardır. Din tıpkı devlet gibi, insanın toplumsal doğasında fakat denetimi dışında var olan bir mekanizma ile üretilmiştir. Çıkış noktası soyutlamadır. Din ve devletin varlığı “sınıf”a dayanır ama “sınıf” da bir “temsil” pozisyonu ile başlar. Soyutlama olmadan “temsil” alınamaz/verilemez, Soyutlama, gerçeğin insanın kendisi tarafından insan gerçekliğinin dışına atılıp bağımsızlaştırılmasıdır. İnsan, soyutlamayı (inancı) kendine ürettiğinin farkındadır. İnancının, kendinden koparak bağımsız bir varlık kazanmasına “kendisi için” izin verir. Kendi gerçekliğinin dışına çıkarıp kendine karşı bağımsız bir varlık kazanmasına izin verdiği “şey”in içine daima bir “şerh” koyar. Koyduğu şerh kendi somut toplumsal varlığı ve ilişkileriyle ilgilidir. Koyduğu bu şerh gereği insan, ürettiği her soyut olgunun –veya inancın– elbette “kendi başına” ve “kendi kararı”yla, kendini yeryüzünde (hayatın içinde) gerçekleştirmesini de şart koşmuş olur. En yüksek soyutlaması Tanrı’dan bile kendini ispat etmesini istemesi bundandır. Bunun hiçbir zaman gerçekleşmemesi dinin, soyut inancın çözülmesi, sürekli ve yeniden üretilmesi ise devlettir. Bu nedenle din, devlettir.
Tartışma da zaten bunun üstüne. Türkiye’deki tezahürü nasıl? “Din devleti mi, devlet dini mi?” Hiç fark etmez. İkisi de aynı ve aynı şey söylenmektedir. Kandırmacadır. Din devletine karşı devlet dini veya tersi... Denklemin kurucu ayaklarından “devlet”i sil, DİN, “din”i sil, DEVLET kalır. Duydunuz, böyle olmasa Rahşan Ecevit(ler) gibi biri(leri) niçin “Türkiye’de din, endişe verici biçimde zayıflıyor” desinler ki?
DSP partiler içinde en –hatta en derin– devlet partisidir. Devletin AKP elinde, AB’ye yönelik zayıflığından şikâyetçidir. Muradını tersinden anlatmaktadır. Bu da “siyaset”tir. Zihnin zihinle çatıştığı soyutlama alanı burası. Ne zararı var tersinden söylemenin? Din istemesi gerçekte devleti istemesidir. Zayıfladığından korktuğunu söylediği din değil, devlettir. Böyle dedi diye Ecevit(ler) dindarlaşır mı? Aptalca bir soru. Dine devlet isteyenlere karşı devlete din istemek niçin hak değil? Ha bu, ha öbürü. Dinin (devletin) ne idüğünün ifşası!
Din adına gelmişlermişl.. Yaptıklarını yapmaya gelmişlerdir. “Değiştiler”. Hayır, hiç değişmediler. Peki ya gelirken söyledikleri? Allah, melek, ibadet, vs. Öteki ne söyler? Yol, su, elektrik, ihracat, yatırım vs. Bir fark mı görüyorsunuz? Fark yoktur. Halkla ilişkiler sorunudur. Kapitalizm bunları eşitlemiştir. Gelirken söylenen (seçim, demokrasi filan) halkla, geldikten sonrakiler devletle, sınıfla ilişkiler bahsine girmektedir. Dinin bu yalınlığa indirgenmesi “indirgeme” değil, meselenin kendisidir.
Dine soldan “sınıfsal” bakılmasında da sorun var. “Geleceğin solu AKP’den çıkacak” mesela. Ne demek bu? “Kanıp AKP’nin peşine düşen emekçiler uyanıp kendi için sınıf olacak”sa kasıt, söylemek bile fazla. Elbette öyle olacak. Emekçiler sadece AKP’den değil, kanıp bağlandıkları her yerden çözülüp “kendine” geldikleri zaman geleceğin solunu da görmüş oluruz. Ama söylenen besbelli ki bu değil. AKP solun konseptini elinden almış. Sol, bildiği solculukta direttiği için zayıflayıp paçayı dine kaptırmış. Erken davranıp AKP’nin yaptığını yapma becerisini gösterememiş. Niye? Çünkü sol hala kendini sınıf takıntısından kurtaramamış. Bunu fark eden AKP, solu potansiyel olarak içine almış. Dindar-yoksul-dışlanmış emekçiler AKP’nin arkasına yığılmış. Yani AKP solun sınıf tabanını çalmış. Kendini bu tabanla bağladığı için kendi kaderine de mahkûm, arkasına taktığı emekçi kitleleri eğiterek kendi solunu ve sonunu bizzat hazırlayacak! Söylenen budur. Buradan sol mu çıkar, başka bir şey mi? AKP’nin –ya da AB’nin deyin isterseniz– ufkuna indirgenmiş bir sol anlayışı, özlemi çıkar.
Sol, tamam, siyasetten ve hayattan dışlanıp likidasyona uğramıştır. Soyut bir özgürlük ve demokrasi söylemine sıkışıp kalmıştır. Bunda, AKP solu çaldı diyenlerin, AKP tarafından çalınabilecek bir sol yaratmak için gösterdikleri gayretin payı vardır. AKP ranttır. Feodal rant değil, kapitalist ranttır. Sermaye feodal ranta karşıdır ama kapitalist rantın kendisidir. Varoş deyip geçtiğiniz yer, cami, medrese, vb. her yer, ranttır. Dinin kendisi bizzat, oluşturduğu piyasa ile büyük bir ranttır. Bunda şaşılacak bir şey mi var? AKP’de bundan başka bir hikmet mi var?
Din doğru (temeline bağlı) anlaşılsa yapılmayacak bir eleştiri de, “Dinin altında buzağı aranıyor,” denmesidir. Yani dinin dindar insanların şahsında somut sınıf mücadelesi merceğinden görülmesine soldan gelen tepkidir. Bu yanılgı, din hakkındaki diğer yanılgılardan daha vahim bir yanılgıdır,
Eleştirdiği, Irak’taki dinci grupların ya da kurumsal dinin ABD işgaline karşı mücadelesine “sempati” ile bakan soldur. Oysa sol bilmez mi ki, “din gericiliktir”!...
Bunun anlamı son tahlilde şudur: Karşılıklı “fanatizm”, İslam uygarlığı ile Siyonist-Hıristiyan uygarlığı karşı karşıya getirmiştir. Ortadoğu’ya kasıp kavuran, Irak’ı cehenneme çeviren çatışma aslında farklı “değerler sistemi” arasında bir çatışmadır. Bu çatışmayı önlemek ve insanlığı yaklaşan felaketten kurtarmak için “değerleri ortaklaştırmaktan” başka çare de yoktur. Herkes kendini bir “öteki” yerine koyarsa çatışma biter. “Öteki”, yani “yabancı”, İslam’da somutlanmaktadır. Evrensel değerler ve bu değerleri barındıran sistem Batı’nınkidir. Farklı değerler sistemini ortaklaştırmanın geçerli zemini, Batı’nın değerler sistemidir. Akıl orda, sağduyu orda, demokrasi ve özgürlükler ordadır. Çatışma mı var? Batı’yı destekle, barışa hizmetin olsun!
Barış için Batı’yı desteklemeyip, Irak’taki Batı’ya cephe alıp, orda direnen Müslümanın (İslamın değil) öfkesini, kinini, kendini ve yurdunu savunma refleksini hiçe saymak da Batı’nın değerler sistemini yeterince sorgulamamaktan gelen bir çelişki değil midir?
Dinin herhangi bir nedenle her yükselişinde dönüp Marx’ın din hakkındaki “yanılgısı” keşfedilir. Ne demişti? Modern sanayi ve kapitalizm dini ortadan kaldırmıştır. Demek ki kaldırmamış denir. Çuvallama burdadır. Marx’ın dediği yüzde yüz doğruydu, bugün de doğru. Din yoktur artık. Varmış gibi gördüğümüz şey kapitalizmin kendisinden başka bir şey değildir. Hangi bağlamda söylendiği hatırlanmalı: “Sanayi ideolojiyi, dini, ahlakı, vb. mümkün olduğu kadar yok etti ve bunu yapamadığı zaman da onları apaçık yalanlar hâline getirdi.” (Alman İdeolojisi.) Demek ki hem yok etmiş, hem “yalan” hâline getirmiş. Görüyorsak, gördüğümüz “yalan”dır denmiş. Bunu böyle anlamadan din karşısında yere ayak basılamaz ve din anlaşılamaz. Din daha önce hangi işe yarıyor idi ise, kapitalizm ile birlikte de o işe yaramıştır. Ama artık eski din olamaz, “yeni din”dir. Maddî serveti elinden alınmış ve fakat servetin büyümesine katkısı teslim edilmiştir. Bütün kutsal kitaplar kapitalizme tercüme edilerek yeniden yazılmış (yorumlanmış)tır. Hayatla (kapitalizm gerçeği) “saf kitap” arasındaki çelişki üstünde zıplayıp duran din artistlerinin saçma sapan, hiçbir işe yaramayan bir ahlaktan başka bir şey elde edemiyor olmaları bu nedenledir. Kapitalizmin “helal” kıldığı, fakat hâlâ dinde “haram” kalmış bir şey mi var, çaresini söyleyen bulsun. Türkiye bütçesinden ve helalinden en büyük paylardan biri bunu yapmakla görevli kuruma (Diyanet) niçin aktarılıyor? Kapitalizm olmayan bir din nasıl, nerde olabilir? Din olan yerde kapitalizm olmayan bir din nasıl var olabilir? Kapitalizmin hükmünün geçmediği “kapitalist olmayan” bir yer var mı ki orda kapitalizm olmayan bir din var olabilsin? Modern toplum bu nedenle ve bu manada dini ortadan kaldırmıştır. Marx’ın söylediği de budur. Dinsel “görünen” her şey, “ufo” değilse eğer, somut bir ilişki tarafından taşınmıyorsa nasıl görünebilir ki?
Din politikaya bulaşmasın, temiz kalsın... Ne demektir bu? Din devlettir, kapitalizmdir, politikadır da. “Ne Orta Çağ Katoliklik ile, ne de eski dünya politika ile karnını doyurabilirdi. Tam tersine, şurada Katolikliğin, burada politikanın niçin başrolü oynadığını açıklayan şey, orada yaşayan insanların hayatlarını kazanma biçimidir.” (Marx.)
Din midir şimdi yükselen? Rantçı kapitalist sermaye midir aslında varoşlardan, camilerden, Hizbullah mahfillerinden gelip TÜSİAD’ın kucağına oturan? Sorunun biri bu. Bir diğeri, İslam mıdır, din midir ABD emperyalizmine karşı “şurda”, “burda” yükselen? Bir soru da budur.
Cevap tektir: Din yoktur!
