Artık “küreselleşme mi, emperyalizm mi” sorusunu sormuyoruz. Hayatın bizzat kendisi, 5-6 yıl öncesine kadar pek moda olan bu soruyu cevaplandırmış vaziyette. Küreselleşmenin emperyalizm olmadığını iddia edebilmek için herhalde son 5-6 yıldır Utah1filan gibi bir yerde yaşamak lazım. Dolayısıyla, dünyanın ahvali üzerine olan bu kısa yazıda söze bence artık gündemden düşmüş bir sorunsaldan hareketle başlamak yerine, bazı gözlemlerimi soru-cevap biçiminde sıralamak istiyorum. Yazının sonuna doğru da yaşadığımız emperyalist dönemin özelliklerinden yola çıkarak kimi siyasi değerlendirmeler yapmayı deneyeceğim.
1. İçinde yaşadığımız dünyanın bu tarihi anını nasıl görüyoruz?
Garip ve sıkıntılı bir dönemden geçtiğimiz açık. İster Irak'taki duruma bakalım, ister ABD ekonomisinin haline --dolayısıyla dünya ekonomisinin2—, emperyalist kapitalizmin can çekiştiğini görüyoruz. Öte yanda ise, adeta doğmakta güçlük çeken kapitalizm sonrası hayallerimiz. İçinde bulunduğumuz durum Gramscivari bir paradoks, hem de sanki kronikleşmiş gibi.
2. Gündemimizdeki en acil sorun nedir?
Ticari medyada bile rastlananlar: ne zaman nerede vuracağı belirsiz uluslarası terör, ekolojik problemler, küresel iktisadi kriz, yoksulluk, v.s.. Bir de medyada rastlanmayan, bence bunlardan da önce farkına varılması gereken sorun, kapitalizmin alternatifsizliği fikrinin yaygınlaşmış ve bizzat bu düzenden muzdarip olanlarca benimsenmiş olması. Yani, düzeni değiştirmesi beklenen aktörler ikna edilmişlerdir. Kafalara kazınan şudur: “Kapitalizm nihai sistemdir, daha iyisi olamaz, maceracılık devri kapanmıştır.” Aldığı biçim ne olursa olsun (3. yol türü sağ sosyal demokrasi, AB reformculuğu, İslami hak ve adalet düzeni) bu mesnetsiz söylemi her dakika soluyan yığınların gözleri boyanmakta, Sol içinde uyanık olması beklenen unsurlar bile atalete, yılgınlığa ve oradan da reformculuğa kapılmaktadır. Sonuç Sol’un siyasi anlamda etkisizleşmesidir. Uzunca bir süredir toplumu dönüştürmenin asli kurumu devlete dönük siyaset yapmak terkedilmiştir. Yerine sivil toplum örgütçülüğü gelmiştir.
3. Küresel kriz nasıl yaşanmaktadır?
İlkin şunu görmemiz gerekir: bir değil, iki büyük kriz birlikte yaşanmaktadır; ve bunlar birbiriyle iç içe geçmiştir. Ekolojik kriz ve sosyo-ekonomik kriz. Her ikisi de kapitalizmin yapısal özelliklerinden kaynaklanmakta ve insanlığın geleceğini tehdit etmektedir. Kapitalizm derinleşerek yaygınlaşırken hayatın her safhasına meta ilişkileri hakim olmaktadır. Ve de bu aşamada esas olarak emperyalist dinamikler bu gidişatın hızını ve ritmini belirlemektedir.
4. Ekolojik kriz abartılmakta mıdır, ne kadarıyla gerçektir?
O kadar gerçektir ki, 32 yıl önce dünyayının kimi elit şahsiyetlerden oluşan meşhur Roma Klubü bile 'Büyümenin Sınırları' başlıklı manifestoyu yayınlayarak, utangaç bir biçimde de olsa kapitalist gidişatın akıbetinin parlak olmadığına dikkati çekmek zorunda kalmıştır (metnin Malthusçu tonu Roma Klubü’nün desteklenebilecek kestirimlerinden bizi alakoymamalıdır). O günden bugüne geldiğimizde durum düzelmek bir yana vahimleşmiştir: dünya nüfusu 3.7 milyardan 6.4 milyarın üstüne çıkmış (2050'de 10 milyar olması beklenmektedir); tarım alanlarının yüzde 40'ı kullanılamaz hale gelmiş, ormanların yarısı yokedilmiştir; hava trafiği 6 kat artmış, Antarktika üstündeki ozon deliğinin büyüklüğü, ABD’nin yüzölçümünün 3 katını aşmıştır. Ve bütün bunlar olurken dünyanın GSYİH ile ölçülen yıllık ekonomik zenginliği 16 trilyon dolardan 37 trilyona, yani 1972'deki GSYİH'nın yaklaşık 2.5 katına çıkmıştır.3
5. Bütün bunlardan kapitalizm mi sorumludur? Sermayenin egemenliğinin boyutları nedir?
Kısa cevap evettir. Dünyanın, doğanın hızla kendini yeniden üretemeyecek duruma sürüklenmesinin nedeni sermayenin sınır tanımaz aşırı birikim dinamiğidir. Büyümezse ölen, bu sermaye dediğimiz toplumsal ilişkinin yayılması sınırsızdır ve arsızdır; hayatımızın girilmedik alanı kalmamıştır. Dünyanın yüzde 60'ı, sömürülmek üzere hazır ve nazır emek gücü birliklerine dönüştürülürken, geri kalan yüzde 40, safra misali kaderine terkedilmiştir. Artık neoliberal dünyamızda 3 tür insan vardır4:
--Besililer grubu (1.5 milyar): yıllık geliri 7,500 doların üzerinde olup, özel otomobille ulaşımını sağlayan, meşrubat ve şişelenmiş, fabrikasyon su içen, et, şeker ve yağ ağırlıklı biçimde beslenen, ısısı mekanik biçimlerde kontrol edilen mekanlarda yaşayan ve giyim kuşamında imaja özen gösteren zevat;
--Zar zor idare edenler grubu (3.3 milyar): yıllık geliri 750 dolarla 7,500 dolar arasında olup, kamu taşımacılığına bağımlı, tahıl ve sebze ağırlıklı biçimde beslenen, barınma koşulları nispeten ilkel, paketlenmemiş ürünleri de kullanan ve musluk suyu içen “orta sınıf;”
--Marjinaller grubu (1.1 milyar): yıllık geliri 750 doların altında olup, ulaşımını hayvanlarla sağlayan, yeterince beslenemeyen, barınamayan, içilebilir su bulmakta zorlanan, yırtık pırtık giyinen 'ahali.'
Bu vahim durum o kadar gözler önündedir ki, bizatihi bu durumun kurumsal ve küresel sorumlularından Dünya Bankası utanmadan yoksulluk üzerine araştırma projeleri yaptırarak imajını düzeltmeye girişmiştir.
6. Çevre ülkelerin konumu, yeri nedir bu tabloda?
Çevre ülkeler nüfusunun çoğunluğu bu tatsız tablonun alt iki kümesini oluşturmaktadır; bu kesimler için küreselleşme dibe vurma yarışı şeklinde yaşanmaktadır. 3. Dünya ülkelerinin otonom kalkınma, sanayileşme girişimleri, sistem dışı çözüm arayışları aşırı borçlandırma, o da olmazsa açık ve kapalı güç kullanımı yoluyla tıkalı tutulmaktadır. Ayrıca, küreselleşen kitlevi tüketim kültürü desteğinde apolitikleşme yaygınlaşmaktadır.
Şimdi bu noktada, uzunca bir parentez açarak dünyanın gidişatına ilişkin demografik iki gözlem yapmak istiyorum.5 Bilindiği gibi dünya nüfusu çeşitli sınıflandırmalara tabi tutulagelmiştir. Hayli somut bir sınıflandırma şehirliler ve şehirli olmayanlar --çoğunluğu köylü olan kırsal nüfus yani-- ayrımıdır. Yaşadığımız dönemin bir özelliği de ilk kez şehirli nüfusunun kırsal nüfusu aşmak üzere oluşudur –bu dönüm noktası için BM'in projeksiyonu 2007 yılıdır. Bu iki grubun maddi gerçeklikleri açısından dünyanın gidişatını temelden belirleyeceğini düşündüğüm gelişmeler şunlar:
Şehir nüfusunun dünya ölçeğinde gösterdiği patlama gerçekten olağanüstü düzeyde: 1950'de nüfusu 1 milyonu aşan şehir sayısı 86 iken bugün bu sayı 400'e ve bu şehirlerde yaşayanların sayısı da 3.2 milyara erişmiş durumdadır. Bu ivmenin yakın dönemde düşmesini beklemediğimiz gibi, yeni doğanların ve şehirlere göç edenlerin, dünya şehirli nüfusuna gündelik katkısının 1 milyon civarında olduğunu da biliyoruz. Bu eğilimin esas vehameti, şehirler, büyüklüklerine, gecekondulaşmanın ve sefaletin yaygınlığına göre bir iç tasniften geçirildikten sonra ileriye dönük kestirimlerde bulunmaya giriştiğimizde ortaya çıkıyor. New Left Review dergisinin editörlerinden Mike Davis geniş bir literatürü tarayarak, özellikle BM'in son yayınlarından ve kendi gezi müşahadelerinden yararlanarak bizim için bu tür bir yakın gelecek tablosu çizmiş durumda. Davis’in yazısının ayrıntılarına burada girmeme imkan yok. Yalnız şunları kaydedelim: Kırsal nüfus 2020 itibariyle mutlak olarak azalırken dünya nüfusu 2050'de 10 milyara erişmiş olacak. Dolayısıyla, bu demografik değişimin sonucunda şehirlerde gerçekleşecek şişmenin de yüzde 95'inin 3. Dünya şehirlerinde olacağını bildiğimizden ortaya çıkacak durumun dehşetini kestirebiliriz. Davis'in de dikkatle altını çizdiği ve benim de katıldığım husus bu sürecin doğru tahlili için Güney’deki ülkelere dayatılan iktisat politikalarının asli neden olduğunun kavranmasının gerekliliğidir. Şehir nüfusunun patlayışını sebeb olarak teşhis etmek ya da politikacıların basiretsizliğine vermek yerine, küreselleşme realitesinin özü olan neoliberal politikaların kırsal nüfusu yerinden edici, şehirlerdeki varoşlara savuran niteliğini görmek gerekiyor. Tabii, standart 'kalkınmacı' yaklaşımın benzer süreçleri, yani eskiden yaşanmış şehirlere göçü, esas olarak, yaratılan yeni istihdam imkanlarının cazibesine bağlayarak açıklayışı artık bugünün gerçeklikleri karşısında tamamen çökmüş durumdadır. Büyüyen işsizler ordusunun, enformal sektör çalışanlarının, marjinal kesimlerin, artık şehirli sefaletinin kızgın aktörleri olarak giderek herşeyi zorladıklarını yaşıyoruz, gazetelerde (yazarlarsa!) okuyoruz. Bu zorlayışın alacağı biçimleri, taşıdığı potansiyelleri önceden kestirmek zor olmakla birlikte, milyonlar için İslam'ın ve özellikle Latin Amerika'da Hristiyanlığın şimdilik ideolojik cazibe merkezlerini oluşturduğunu teslim etmek durumundayız.
Şimdi, ikinci gruba, kırsal nüfusa, şehirli olmayanlar kesimine gelince, tarımsal üretime ilişkin bazı nicel tespitler yapmak elzem. Bu alanda da Samir Amin'in çizdiği tablo, Davis'in gözlem ve değerlendirmelerini zenginleştiren nitelikte. Amin'e göre, dünya tarımsal üretimini, bir yanda kapitalist işletmeler bazında üretim yapan Kuzey Amerika, Avrupa, Avustralya ve Latin Amerika'nın güney ucu ('gelişmişler'), diğer yanda da 3 milyarlık bir kırsal nüfusa tekabül eden 'geride kalanlar' olarak tasnif etmek mümkün. 'Gelişmişler' kesiminin tahıl üretimindeki üretici başına yıllık verimliliği 1000 ile 2000 ton arasında. 'Geride kalanlar'ı ise teknolijiden (Yeşil Devrim) nasibini alan küçük kesim ve alamayanlar olarak iki alt sınıfta topladığımızda, ilkinin yıllık verimliği üretici başına yılda 10 ile 50 ton tahıl iken, diğer kesimin --çoğunluğun yani—verimliği 1 tonu geçmiyor! Bence, bu 2000'e 1 şeklindeki oran, şu anda yaşadığımız eşitsiz gelişmenin, tarımsal verimlilik farklılaşmasında ifadesini bulan inanılmaz bir fotoğrafıdır. Küreselleşme dinamiklerinin vahşeti, ya da eşitsiz gelişmenin somut ifadesi ancak bu fotoğrafa tarihsel derinlik kattığımızda tam olarak ortaya çıkıyor: 2000'e 1 şeklindeki tarımsal verimlilik oranı, daha 1940'larda sadece 10'a 1 düzeyinde idi; tarım ürünlerinin göreli fiyatlarındaki son 50 yıllık yüzde 80 düzeyinde muazzam düşüşü de dikkate aldığımızda sefaletin maddi tabanı iyice belirmektedir. İşte bizzat bu dinamikler, yani kırsal alanda topraksızlaşma, geçinememe ve göçe zorlanma yukarda değindiğimiz şehirli sefaletini besliyor. Samir Amin'in katkısı bu süreci küresel sermaye birikiminin doğal sonucu olarak değerlendirmesinde ve ortaya çıkan durumun, sınıfsal nicel boyutlarını da belirleyerek 'yoksulluk' olgusunu aşan bir yoksunlaştırma safhası (pauperization) olduğunu göstermesinde. Karşı karşıya olduğumuz durumun, geçinebilmek için gerekli gelirden yoksun olmanın (yoksulluğun yani) ötesinde, modernleştirilmiş yoksulluk, yani toplumsal hayatın bütün boyutlarına ait imkanlardan yoksunlaştırma süreci olarak kavranması gerekiyor.
7. Kapitalizm bu tıkanmayı aşamaz mı?
Yine kısa cevap hayırdır. Kapitalizm içinde bulunduğu kargaşayı aşacak, ikili krizi yönetebilecek kapasiteyi yitirmiştir. Ekolojik krizin çözümü sermaye birikiminin dizginlenmesi anlamına gelir. Bu da bizatihi kapitalizmin mantığına aykırıdır. Sistem durmaksızın büyümek, ya da yokolmak ikilemi üzerine kuruludur. Büyüyerek varılan coğrafya yönetilemez, parçalanmaya mahkum bir coğrafyadır. Milliyetçiliğin ve etnik çatışmaların canlanması bu çelişkili durumun beklenen ve dışa vuran sonuçlarından bazılarıdır.
8. Çözüm nerededir?
Çözüm projesinin adı, sosyo-ekonomik krizin yanısıra, ekolojik krize de cevap veren, 21. yüzyılın sosyalizmi anlamında ekososyalizmdir.Sosyalizmin kapitalizmi aşarken dayanacağı öncüller klasikleşmiştir.Hatırlayalım, bir kere sermaye kristalleşmiş emek oluşunun yanısıra, aynı zamanda emekçiler üzerinde tahakkümünü kuran bir toplumsal ilişki biçimidir. Dolayısıyla, sosyalizmin amacı, üretim araçlarından kopartılarak, yabancılaştırılmış doğrudan üreticilerin özgür gelişimini sağlamaktır. Önceki sosyalist deneyimler ve günümüzün ekolojik duyarlılığı bu projenin tüketimi körükleyen, gözükara üretim fetişizmi ile gerçekleştirilemeyeceğini göstermiştir. İhtiyaçların bizzat kendilerinin yeniden tanımlanarak dönüştürüldüğü, yani Marx'ın dili ile kullanım değerlerinin değerlendiği, mübadele değerlerinin değersizleştiği bir sosyalizm anlayışından sözetmekteyiz.
Şu genel siyasi sonucu çıkarabiliriz. Sol'un yaratıcı politikalar, alternatifler üretebilmesi, 'yoksulluk varsa gelir dağılımını düzeltir, sorunu çözeriz' türünden düzen-içi söylemleri terketmesine bağlı. Düzen-içi söylemlerin dışından beslenmek, Sol'un varolan kurumların içinde (ya da yanında) gündelik politikaya katılmaması, mücadele etmemesi anlamına gelmiyor. Tam tersine, mesela, DTÖ'nün Cancun toplantısının iflası, önemli ölçüde, yukarda kısaca değindiğim, kırsal alanlarda ağır bir biçimde hissedilen dinamiklerin ve bizzat aynı dinamiklerin beslediği şehirli sefaletinin Sol tarafından gündemde tutuluşunun sonucudur.Bazı 3. Dünya ülkelerinin varolan uygulamaları nihayet sorgulamaya başlaması kendiliğinden olmamıştır.
Vurgulayalım, yaşadığımız sistemik yoksullaşma sürecini daha uzun dönem için ve kalıcı bir biçimde durdurulabilmemiz, ancak piyasa fetişini merkezine yerleştirmiş, idealize bir kapitalizm söylemini topyekün reddederek ve deşifre ederek, küreselleşme karşıtı kesimlere bile nüfuz etmiş 'liberal virüs'ü söküp atmaktan geçiyor. Ancak o zaman mümkün olan diğer dünyayı tahayyül etmeye başlayabileceğiz.
***
Ekososyalist Manifesto’nun oluşturulması fikri ilk kez 2001 yılında Joel Kovel ve Michel Löwy tarafından Paris yakınlarında Vincennes’de ekoloji ve sosyalizm üzerine olan bir toplantıda dile getirildi.. Benim de oluşturulan metnin ilk imzalayıcıları arasında olduğum Manifesto daha sonra Capitalism, Nature, Socialism dergisinin Mart/2002 sayısında yayınlandı. Bildiğim kadarıyla henüz dilimize çevrilmemiş olan Manifesto’nun İngilizce ve İspanyolca versiyonlarına Kovel’in web sitesi yoluyla da erişilebilir: www.joelkovel.org/newreadings.html.
1. Utah, ABD’nin oldukça tutucu ve dış dünyaya kapalı eyaletlerinden biri olup, ayrıca son başkanlık seçimlerinde Bush’u en cansiparene destekleyen eyalet olma sıfatını kazanmıştır (% 71.1).
2. Öyle ya, ABD ekonomisi hem mal satabilmek, hem de mal satınalabilmek için karşılıksız para basmak zorunda kalmış, tükettiğini üretemeyen ucube ve sürdürülemez bir yapıya dönüşmüş vaziyette. Bu durumun dünya ekonomisini nasıl olup da krizin eşiğine getirdiğini Cumhuriyet gazetesinde yayınlanan uzun bir söyleşimde açmaya çalıştım (13 Aralık 2004).
3. Bu verilerin de bir kısmının kaynaklandığı yeni ve önemli bir Marxist çözümleme Joel Kovel’in The Enemy of Nature: The End of Capitalism or the End of World’dür (Zed Pres, 2002).
4. Bu tasnif New School’dan sınıf arkadaşım Hintli iktisatçı Rajani’nindir (Kanth).
5. Aşağıdaki değerlendirmeler ve sayısal bilgiler bu yakınlarda yayınlanan çok önemli iki makaleye dayanmaktadır: Mike Davis. 2004. “Planet of Slums” (Gecekondular Gezegeni). New Left Review. Mart-Nisan; Samir Amin. 2003. “World Poverty, Pauperization and Capital Accumulation” (Dünya Sefaleti, Yoksunlaştırma ve Sermaye Birikimi). Monthly Review. Yazının bu bölümündeki gözlemlerin biraz farklı bir versiyonu Küreselleşme: Emperyalizm, Yerelcilik, İşçi Sınıfı kitabımın 2. baskısına (İmge Yayınları, 2004) yazdığım girişte de ele alınmıştır.
