“Sivil toplum” kavramı Türk solunun gündemine 60’lı yılların sonunda, 70’li yılların başında girdi. Çok da derinlemesine tartışıldığını ya da etkili olduğunu sanmıyorum, ama “Avrupa Komünizmi” tartışmalarıyla birlikte yeniden konuşulmaya başlandığını hatırlıyorum. Kuşkusuz sivil toplum kavramı her defasında da Gramsci ile bağlantılı olarak tartışıldı. Marksist teorisyen ve politikacının ölümüne kadar süren tutukluluk günlerinde geliştirdiği ve daha sonra şifrelerini çözmeye çalışanlar tarafından da çok anlaşılır bir şekilde sistematize edilemeyen tezleri her şeye rağmen solu etkiledi. Gramsci’nin tezlerini Marks’taki sivil toplum kavramıyla karşılaştıranlar ve bu doğrultuda yorumlayanlar olduğu gibi bu iki ele alış arasında derin farklılıklar bulanlar da oldu.

“Sivil Toplum” ve bununla bağlı olarak “Sivil Toplum Kuruluşları” kavramları 1980 darbesinden sonra bir kere daha ve önceki yıllara oranla daha etkin, ama kavramın içeriği köklü bir şekilde değişerek Türkiye’nin gündemine girdi. Darbe sonrası ağır baskı koşullarında muhalefet neredeyse bir siyasi hareket gibi etkili oldu. Gerçekten de o günlerde askeri darbeye karşı her türden muhalefet gerekliydi ve direniş umudu veren, en azından direnci canlı tutan aydın çabalarının büyük değeri vardı. Bu muhalefet hareketleri, yurtdışındaki Türklerden ve özellikle mültecilerin örgütlediği dayanışma hareketlerinden destek gördüler. Avrupa ülkelerinin, Avrupa Birliği’nin ise etkin bir karşı çıkışı söz konusu olmadı. Darbenin lideri kısa bir süre sonra Avrupa ülkelerini ziyaret edebildi. O dönemin sessiz Avrupa’sı ile bugünlerin buyrukçu Avrupa’sını karşılaştırmak pek çok açıdan ilginç olabilir. Dönemin siyaset dışına itilmiş partileri ve liderleri ise kurulu düzeni yeniden ihdas etmek için çaba gösterdiler. Ama onlar bile Avrupa’nın desteğini kazanamadılar. O karanlık günlerde ortaya çıkan cesaretli direnişler, örneğin Aydınlar Dilekçesi girişimi ve benzerleri bugün gördüğümüz STK hareketlerinden esasta farklıydılar. Farklılığın temel nedeni bir kuruculuk çalışmasının hareketi değil, saldırıya karşı mevzileri savunma hareketi olmalarıdır. Aşağıda değineceğim ama, bugünün STK’ları yeni bir kurulu düzen oluşturmaya çalışan yerel ve uluslar arası piyasa güçleri ile birlikte bir kuruculuk çalışmasının figüran aktörleri konumundadırlar.

Darbe yılları solun hemen her kesiminin ağır darbe yediği, 80 öncesinde toplumsal hareketin etkin ve kitlesel kuruluşları olan ve “Demokratik Kitle Örgütleri” adı verilen hareketler, darbenin yasakladığı ya da zamanın yasaları gereği yasadışı çalışan siyasal hareketler kadar hatta onlardan daha fazla etkilendiler darbeden. Hemen hemen tümü kapatıldı. Üyeleri tutuklandılar, mesleklerinden oldular. Aynı dönem yine bilindiği gibi sol yayınların, marksist eserlerin yasaklandığı, genel olarak da okumanın yazmanın pek kötü ve tehlikeli bir iş olarak tanıtıldığı yıllardır. Bu yasakların çok etkili olduğu, etkilerinin hala sürdüğü kesin.

80’li yılların sonu dünya çapında neoliberal saldırının da yoğunlaştığı etki alanını hızla genişlettiği,aynı zamanda sosyalist sistemin sallanmaya başladığı, deyim yerindeyse “sonun başlangıcı” diye tanımlanabilecek yıllardır. Türkiye’de izlediğimiz gelişmelerin benzeri belirli bazı farklılıklarla, ama kitlesel direnişlerin, aktif sendikal mücadelenin eritilmesi anlamında Avrupa ülkelerinde de yaşandı. Bir yandan marksizmi geliştirme iddiasındaki “Avrupa Komünizmi”, “İtalyan modeli” vb. çabalar, Sovyet Bilimler Akademisi ile hesaplaşırken, zirveye çıkmış olan barış hareketi ve sendikal hareket de sosyalist ülkelerdeki çözülmeyle paralel olarak güç yitirmeye başladı. Bizde darbe eliyle gerçekleştirilmiş ortalığı düzleme hareketi, Batı’da düzenin sivil toplumcu, inisiyatifçi, sınırları pek güzel çizilmiş “özgürlükçü” hareketleriyle başarıya ulaştı. Medyanın tüm gücüyle “köhne”, “suçlu”, “kriminal”, “başarısız”, “insanları açlığa mahkum eden”,”özgürlük düşmanı” sosyalizme karşı açtığı savaş hükümetler, siyasi partiler ve bilcümle STK’lar tarafından desteklendi. Avrupa’da hukukun kendi değerlerini o kadar pervasızca çiğnediği bu dönem bu açıdan ancak Hitler ve Bismark dönemiyle kıyaslanabilir. Federal Almanya bir anlaşmayla birleştiği DDR’in geçmiş her eylemini yargılamaya büyük önem verdi; o dönemin yetkililerini mahkum etmek için olağanüstü çaba harcadı. O kadar ki, DDR’de yaşayan rejim muhalifleri bile hüsn-ü kabul görmediler, kendilerini kanıtlamak için bin dereden su getirdiler.

Bu tarihlerden sonra “sivil toplum” kavramı bu kez gerçek sahipleri tarafından yazılıp çizilmeye başlandı. Artık yıkılıp gitmiş olan sosyalizm bir tehlike olmadığına göre, yapılacak iş, düzeni sağlamlaştırmak, daha önce verilmiş ödünleri geri almak, muhalifleri uysal, paylaşımcı, uzlaşmacı STK’lar haline getirmekti. Bu da Avrupa’da başarıyla yerine getirildi. 80’lerin asi Yeşilleri bir çırpıda kotlarını çıkarıp şıklaştılar. Şimdi sendikaların dişleri sökülmüş, toplu sözleşmeler sıfır ya da eksi ücret artışlarına bağlanmış, işten atmalar için gerekli sendika desteği sağlanmış, piyasa her şeyin temel ölçüm aracı olarak kabul ettirilmiştir.

Kısacası artık politika, piyasa ve sivil toplum üçgeni kurulmuştur ve bu sivil toplumun, benzer kavramlar mullanmalarına rağmen, Gramsci’nin sivil toplumu ile bir ilgisi yoktur. Gramsci’den miras bu kavram şimdi tepe tepe kullanılıyor ve kafaları karıştırmaya devam ediyorsa, aradaki farkın iyice görülmesi için çaba harcamakta yarar vardır. Bu da kısaca Gramsci’ci sivil toplum kavramı üzerinde durmakla yapılabilir. Bunu yapalım ki, Gramsci gibi değerli bir marksist ile bugünün sivil toplumcuları, ciddi bir yol arayışı, strateji kurgusu ile neoliberal sivil toplum birbirine karışmasın.

Bir kere daha baştan söylemekte sakınca yok; Gramsci’nin daha sonraki deşifreler, sadeleştirmelerle şekillenen sivil toplum kuramı bir iktidar kuramıdır. Gramsci’de sürekli değişen ve içiçe geçen kavramları anlama çabasını bir yana bırakmadansöyleyelim; iktidarın, devletin, ekonominin sivil toplumca kuşatılması, teslim olmaya zorlanması, böylelikle değiştirilmesi stratejisidir. Marks’ın 1845 yılına yani Alman İdeolojisi’ne kadar sık kullandığı, daha sonra ise yerine daha kapsamlısını, daha doğrusunu ikame ettiği için pek tercih etmediği “sivil toplum” kavramı, hem 1845 öncesi hem sonrası üretim ilişkileri kavramından farklı bir anlamda kullanılmaz. Kısacası Marks sivil toplum kavramını kullandığı her metinde üretim ilişkileri alanını anlatmış, bu alandan farklı değişik, onun dışında bir başka ilişkiler alanından söz etmemiştir. Marks’a göre sivil toplumun gelişimi kişilerin özel çıkarlarının sınıf çıkarları olarak kendini göstermesiyle gerçekleşmiştir. Gramsci’nin yaklaşımı ise biraz değişiktir. O sivil toplumu yalnız sınıflarla, katmanlarla değil daha çok tek tek bireylerle tanımlamaktaydı. Bu yaklaşım sınıfları inkar eden bir yaklaşım değildi, ama sivil toplum olarak genişletilmiş ve sivil toplum içinde de belirli grupların diğerleri üzerinde siyasal, moral entelektüel hegemonyasını öngören bir formülasyondu.

Marks’ın sınıf mücadelesine dayanan formülü Gramsci’de “sivil toplum”, “hegemonya”, “rıza” ve “iktidar” kavramlarının eşliğinde tümüyle farklı bir stratejiye dönüşür. "Sivil toplum",(Gramsci bunları siyasal partiler, sendikalar,ama onların dışında gazeteler, dergiler, edebiyat çevreleri, kiliseler, her türlü dernekler; sivil toplum güçleri olarak sayar) devletle ilişkisi kapsamında, o içiçelik alanında "hegemonya" kurma yoluyla kendisini, tüm yapıyı, yani devleti ve ekonomiyi etkileyecek ve böylelikle ekonomi dönüştürülecek ve maddi temellerinden yoksun kalan devlet kuşatılarak teslim alınacaktır. Gerçekçi ya da tutarlı bulabilir ya da bulmayabilirsiniz, ama bu bir iktidar stratejisidir. Bu stratejideki sivil toplum ile neoliberal saldırının sivil toplumu, sivil toplum kuruluşları arasında hiç bir ilişki ve benzerlik yoktur. Hatta tam tersini söylememiz gerekiyor, Gramsci’nin sivil toplumu iktidarı kuşaratak teslim almayı, ekonomiyi ve devleti işçiler emekçiler lehine değiştirmeyi hedeflerken, neoliberal sivil toplum kuramı, kapitalist devletin yığınları etkisizleştirmeyi hedefleyen, onları “piyasacı demokrasi” içinde örgütleyerek, sistemi korumanın araçlarına dönüştüren ve batıda pek güzel işleyen, pratik değeri olan bir kuram olarak piyasadadır.

II

Neoliberal “sivil toplum” kavramını anlayabilmek için bu kavramı bir alt kavram olarak kullanan “yönetişim”i ele almak zorundayız. Son on yılın bu gözde kavramı kelime olarak kökeni çok eski olmakla birlikte doğrudan doğruya Dünya Bankası çıkışlıdır. Yönetişim İngilizce “Governance” sözcüğünün Türkçesi olarak dilimize girdi. İlk kez Dünya Bankası tarafından 1989 yılında Afrika ile ilgili bir raporda yer aldı. Raporda ele alınan sorun “Yönetişim krizi” olarak tanımlandı. Terim hızlı bir şekilde geliştirildi ve 1992 tarihli “Governance and Devolopment” başlıklı bir başka Dünya Bankası yayınında, içerik olarak daha da zenginleştirildi. Dünya Bankası bu rapordan sonra kredilerini de bu yönde, özellikle Kamu Reform Tasarılar için yönlendirilmeye başlamıştır.

Daha sonra Dünya Bankası’nın yardımına OECD koştu. 1995 yılında OECD tarafından “Küresel Yönetişim-Global Governance- Komisyonu” kuruldu. Bu komisyonun yenilediği governance-yönetişim kavramı daha net bir kavram olarak karşımıza çıktı. Komisyonun tanımı şöyle: “Governance, bireyler, kurumlar, kamu ve özel sektör unsurlarının ortak işleri birlikte yönetme biçimlerinin toplamıdır. Çatışan ya da farklı çıkarların uyum ve işbirliği sağlanarak harekete geçirilmesiyle işleyen süreçtir. Uyumu sağlamakla yükümlü formel kurum ve rejimleri kapsadığı gibi, insanların ya da kurumların ya uzlaşmaları ya da bunun kendi çıkarına olduğuna ikna olmaları (abç) üzerine doğmuş olan informel düzenlemeleri de kapsar.” Bu tanımda önemli olan ögeler şunlardır: Yönetişim bir süreçtir; uzlaşma uyum üzerine kuruludur; uzlaşırsınız, uzlaşmazsanız ikna edilirsiniz; yönetişim kamusal ve özel sektör unsurlarını aynı anda içerir. Bu tanımlama küresel düzeyde de aynı özellikleri taşıyor. Kısacası bu tanımın ögeleri devlet, özel sektör ve sivil toplum, yani onun temsilcisi sivil toplum kuruluşlarıdır.

Birleşmiş Milletlerin bir başka belgesinde şu ifade daha açıklayıcıdır: “Governance devleti kuşatır, ama devleti aşarak özel sektör ile sivil toplumu da kapsar.” Bu arada sivil toplum kuruluşlarının tarifi de aynı metnin içinde yer alıyor. “Sivil toplum örgütleri, toplumu gönüllülük esasına göre örgütleyen birliklerdir. Kapsamında sendikalar; NGO’lar; cinsiyet, dil kültürel ve dinsel grupları, hayır grupları, işveren birlikleri, sosyal-spor klüpleri, kooperatifle ve yerel kalkınma örgütleri, çevre grupları, mesleki birlikler, akademik ve siyasa üreten kurumlar, medya yer alır.” Yönetişim kavramına uygun olarak devletin yeniden biçimlendirilmesi çabaları sanıldığı gibi AKP’nin “Kamu Yönetim Reformu” tasarısı ile başlamadı. Bu konuda ilk etkili çabalar Kemal Derviş’in Dünya Bankası kökenli ve etkili bir bürokrat olarak Ecevit Hükümeti’ne alınmasıyla güç kazandı. Bu konudaki ilk resmi belge de “Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı” adını taşıyordu, yazarı Kemal Derviş’ti. Belgenin son paragraf şöyledir: “21. yüzyılda güçlü ve saygın bir devlet olabilmek için üretken ve güçlü bir özel sektörün, sağlıklı bir piyasa ekonomisi için de sosyal destek ve yasal denetleme görevini yapan bir devletin önemi çok iyi anlaşılmıştır. Güçlü ekonomiyi, güven içinde çalışan bir özel sektör, etkin bir devlet ve geniş bir sosyal dayanışma (siz sivil toplum diye okuyun) yaratacaktır.”

Peki işliyor mu bu sistem? İşliyor. Türkiye’nin şu son yıllardaki durumuna bakarsanız çok çok iyi işlediğini bile söyleyebilirsiniz. Sivil toplum kuruluşlarımız, BM tarafından STK’la arasında sayılan TÜSİAD, MÜSİAD vb. özel sektör kuruluşları ve medyamız, kitlesel olmasalar bile gönüllü olan diğer STK’larımız canla başla çalışıyorlar. Avrupa Birliği’nden müzakere tarihi alabilmek için Brüksel’e akın eden STK’larımızın sayısı 250’yi geçmişti.

III

Artık sivil toplum kavramını ve sivil toplum kuruluşlarını 1980 darbesinin ve 1990 sonrası dönemin yarattığı sanrıdan, halüsinasyondan kurtularak kavramaya çalışmanın zamanıdır. 12 Eylül darbesinin etkisi daha geçmeden, sosyalist sistemin yıkılışı, çözülüşü ile ikinci bir darbe yiyen solun bir kesimi, sivil toplumculuk yoluyla yeni düzene uyum sağlamayı yeğledi. Bunun “radikal” bir görüntü altında olabilmesi için gerekli koşulları ise Kürt hareketi, Kürt sorunu, demokrasi ve insan hakları konularındaki tutumlar, politikalar sağladı. Böylece bir yandan çok radikal görünmek mümkün oluyor, bir yandan da sisteme uyum sağlanabiliyordu. Açık ve zorlayıcı Batı desteği de bu “radikalizmi” oldukça tehlikesiz hale getiriyordu. Her iki sorun da sonradan sivil toplumcular tarafından sağa çekilmiş ve sol içerikleri boşaltılmıştır. Doğruları, yanlışları bir yana büyük acılardan geçmiş Kürt hareketleri, Kürt örgütleri de marksizmle varolduğunu iddia ettikleri ilişkiyi bir yana bırakmış, umutlarını, Türkiye ile Avrupa Birliği arasında kurulacak bağlantıya, daha doğrusu AB’nin zorlayıcı dış faktör olarak etkisine bağlamışlar, ABD’nin Irak saldırısından sonra ise en azından belli kesimleri, emperyalistlerle işbirliğinden medet umar hale gelmişlerdir. Aynı şey demokrasi ve insan hakları savunucuları için de geçerlidir. Bugün artık açık açık AB yanlısı olduklarını ilan edebiliyorlar. ABD’nin Irak’a saldırısı sırasında gördüğümüz gibi açık Amerikancı bir tutum alanlar zda var. Kimileri ise iktidarının gerçekleştirdiği yasal değişiklikleri, Türkiye’nin genel gidişinden soyutlamayı da ustaca başararak, “devrim” olarak niteleyebiliyorlar. Bu çevreler tarafından demokrasi de giderek “serbest piyasacı demokrasi” olarak tarif edilmeye başlanmış, insan hakları ise soyut bireysel haklara indirgenmiştir.

Burada sivil toplumcu arkadaşlarımıza destek olan en büyük faktör, Türkiye’deki kurulu düzenin, küreselleşme ile, yeni dünya düzeni ile yaşadığı iddia edilen sorunlardır. Ama kurulu düzen, gördüğü şiddetli baskı nedeniyle zaten bu sorunları çözmek için ciddi bir çaba içindedir. Avrupa Birliği ve ABD bu konuda kurulu düzene yardımcı olmakta, kurulu düzeni belirli konularda uyaranları da STK’lar aracılığı ile etkisizleştirmektedir. Ama unutulmaması gereken kurulu düzenle hesaplaşmak için Batı desteğinin sahte bir destek olduğudur. Kurulu düzen de, kurulmakta olan düzen de Batı ile sıkıca bağlıdır. Neoliberal rüzgarlar kurulu düzeni çoktan teslim almış durumdadır. Zaten kurulu düzenin Batı ile işbirliği o kadar eski ve köklüdür ki, arada bir ortaya çıkan ve Batı’yla hesaplaşma havası veren çıkışlar hiç inandırıcı olamamaktadır. Kurulu düzen pek çoğunun sandığı gibi 1920’lerde kurulmuş düzen değildir. O düzen çoktan yıkılmış yerine başka bir kurulu düzen geçmiştir. Şimdi ise bir yenisi sıradadır. Birinden diğerine geçişler çok fazla sancılı olmamakta, Batı desteği ile sorunlar çözülmektedir.

Başka türlü söyleyelim: Gerçekte çatışma kurulu düzenle, kurulmakta olan düzen arasında değildir. Kurulu düzenin kurulmakta olana evrilme süreci 24 Ocak kararları ve 80 darbesiyle geliştirilmiş, bu gün ise son durağa yaklaşmış bir süreçtir. Çatışma kurulu düzenle, sivil toplumcu, 2. Cumhuriyetçi arkadaşların saf tuttuğu kurulmakta olan düzen arasında değil, işçiler, köylüler, çalışanlar ile düzen arasındadır.

Kurulu ve kurulmakta olan düzenle mücadele etmenin yolu ise Batı ile yani emperyalizmle mücadele etmekten geçiyor.

IV

Yönetişim kavramının Türkiye’ye transferi kavramın gerçek sahipleri tarafından yapılmıştır. İlk tanışma toplantısı önceki peşrevler bir yana bırakılırsa 19 Eylül 2000 tarihinde gerçekleştirildi. Toplantıyı Dünya Bankası,Avrupa Birliği, OECD ve TÜSİAD ortaklaşa düzenlediler. Toplantıyı düzenleyenlere bakıldığında niyet konusunda bir fikir sahibi olmak olanaklıdır, ama bu toplantıyla birlikte resmen harekete geçildiğini söylemek gerekiyor. Bu tarihten sonra konuyla ilgili propaganda çalışmaları hızlanmış özellikle yönetişimin katılımcı özelliği üzerinde her fırsatta durulmuştur. Katılımcılık kuşkusuz hızla çoğalan ama toplumu örgütledikleri izlenimini hala veremeyen sivil toplum kuruluşları için önem taşıyan bir havuçtur. Gerçekten de katılımcılık yönetişimin ayrılmaz bir özelliği gibi görünüyor. Yönetişimin katılımcılık tanımı şöyledir: “Devletin siyasal ve yönetsel karar alanlarına devlet dışında duran toplumsal unsurların yer alması ya da bu alanlara etki edebilme mekanizmalarına sahip olması.” Bu tanım pek güzeldir. Sivil toplum kuruluşları ile devlet karşılıklı etkileşiyorlar ve ortaya yönetişim çıkıyor. Kuşkusuz burada kimlerin, nereye, nasıl katıldıklarını görmek gerekir. Yönetişimin üçlü sacayağını hatırlayalım. Birinci ayak; devlet ya da bürokrasidir, İkinci ayak piyasanın ana unsuru olarak özel sektördür, üçüncü ayak ise kısaca toplumsal kesimler deniyor, ama biraz açalım; işçiler, köylüler, emekliler, gençler, işsizler, kadınlar, engelliler, çevreciler, cinsel tercihleri farklı olanlar, hayvan hakları koruyucuları, pancar üreticileri, pamuk üreticileri, fındık üreticileri....dilediğiniz ve örgütleyebildiğiniz kadar uzatabilirsiniz. Yüzlerce örgütü ifade edebilmek için en iyi ortak adlandırma ise Sivil Toplum Kuruluşları STK’lar oluyor. STK denilince yukarıda sayılan kesimleri ya da onların çıkarlarını “temsil eden” örgütlerden söz ediliyor. STK’lar genellikle kitlesel kuruluşlar değildir. Onların kitleye değil, projeye gereksinimleri vardır. Bu örgütler geçici olabilir, kalıcı olabilir, ekonomik amaçlı çıkar örgütleri ya da dernekler gibi üyelerinin çıkarlarıyla ya da toplumsal sorunlarla bağlı olabilirler. Sorun bunların kimler tarafından nasıl ve hangi yönde mobilize edilecekleridir.

Çok da önemli değil aslında. Yönetişim formülünün esası serbest piyasanın etkinliğinde bir örgütlenme modeli olmasıdır. Bu üç ayaklı modelde ayaklardan birisi pek cılızdır ve onun yaşayabilmesi birinci ayak olan devletin hoşgörüsüne, ikinci ayağın her türden desteğine ve uzlaşmacı karakterine bağlıdır. Model modern piyasacı devletin “örgütlü toplum” amacına çok uygundur ve Batı’da çok iyi işlemektedir.

Sıra Türkiye ve Türkiye gibi ülkelere gelmiştir. Herkesin bildiği ama pek söylemek istemediği ise meydanın boş olmadığı gerçeğidir. Sivil toplumcularımız marksizmin yeniden ve belki daha güçlü toplumsal ve siyasal hareketler olarak ortaya çıkmasından hiç hoşnut değildirler ve bu nedenle de “tarihin sonu” gibi söylemlerden pek hoşlanmaktadırlar. Kendilerini “radikaller”, “devrimciler” solu ise “muhafazakarlar” “statükocular” olarak yutturmaları artık pek olanaklı değildir. Çünkü kurulu düzen, izzet-ü ikbal ile bab-ı hükümetten çekilmiş, kurulacak düzen epeydir kurulu düzene dönüşmüş bulunuyor. Bundan böyle kurulu düzeni “radikal” görünerek savunmak imkansızdır. STK’larımızın eğer gerçekten demokrasi ve insan hakları için mücadele etmek ya da sisteme muhalefet etmek ve onu çalışanlar ve nihayet bireyler yani insanlar yararına değiştirmek niyetleri varsa, gerçekleri görmelerinin ve yeniden muhalefet örgütlerine dönüşmelerinin zamanıdır.

Muhalefet olmanın ön önemli koşulu ise yerel, ulusal, ya da uluslararası, her alanda birinci ayakla ilişkiyi kesmektir.

***

* Bu yazıda “yönetişim” kavramı ile ilgili bilgiler ve yorumlar için Sonay Bayramoğlu’nun Praksis dergisinin 7’inci sayısında yer alan “Küreselleşmenin Yeni Siyasal İktidar Modeli” ve yine aynı derginin 9’uncu sayısında yayınlanan Prof. Dr. Birgül Ayman Güler’in “Yönetişim: Tüm İktidar Sermayeye” başlıklı çalışmalarından yararlandım. Gramsci ile ilgili değerlendirmeler için başvurduğum kaynaklar ise Perry Anderson; Gramsci, Hegemonya, Doğu/Batı Sorunu ve Strateji ( Alan yayıncılık, Mart 1988), Norberto Bobbio/Jacques Texier; Gramsci ve Sivil Toplum (Savaş Yayınları, Kasım 1982) ile Metin Çulhaoğlu; Bin Yıl Eşiğinde Marksizm ve Türkiye Solu, (YGS Yayınları, Temmuz 2002) adlı kitaplardır.