Başkanlık seçimleri vesilesiyle Bush’un sofu bir protestan olduğu, Beyaz Saray’daki küçük kiliseye her gün gidip dua ettiği, tanrıyla konuştuğu ve bugünkü misyonunu kendisine tanrının verdiğine inandığı uluslararası ve yerli medyada bir kez daha dile getirildi. Hatırlanacağı üzere Bush, 11 Eylül’den sonra Afganistan seferine çıkarken bu seferi “haçlı seferi” olarak adlandırmıştı.

Avrupa’nın Amerika adını verdiği kıtaya fetih seferleri 1500’lerin ilk yıllarından itibaren başlamıştı. Oysa, Avrupa’nın daha önce de fetih seferleri vardı ve o seferler batıya değil doğuya doğru yapılmıştı. Esasen doğuya yapılan seferler başarısız kaldıktn sonra –küre şeklinde olduğu daha sonra öğrenilmiş-- dünyada batıya gide gide doğuya varılacağı fikriyle batıya doğru yola çıkılmış, orada bir kıta olduğu öğrenilince o kıtaya yüklenilmişti.

Avrupa’lıların amaçlarına ulaşamadıkları haçlı seferleri, pek çok ülkenin o seferlere katılması ve toplanan ordularla uzak mesafelere gidilerek savaşılması açısından kendi çağında büyük çaplı ve o anlamda “küresel savaşlar”dı.

MARX’A GÖRE HIRİSTİYANLIK

1840’lar Prusyası’nda “Rheinischer Beobachter”adlı muhafazakâr Hıristiyan bir gazete “feodal ve Hıristiyan sosyalizmi” savunuyor, halkı mutlakiyet rejimine karşı değil, burjuva muhalefete karşı mücadeleye çağırıyordu. 1847 yazında bu doğrultuda çıkan bir yazı dizisinde, Prusya Dini İbadet Bakanlığı’nın himayesi altındaki Magdeburg Başkardinalinin görüşlerine yer verdi. Marx Belçika’daki Alman göçmenlerinin gazetesi Deutsche-Brüsseler-Zeitung’ da yanıt yazdı. Kardinalin “Komünizmin tüm o sıkıcı söyleminden kendimizi kurtarabiliriz, ehil kimseler Hıristiyanlığın sosyal prensiplerini geliştirdikleri takdirde, Komünistlerin söyleyecek lâfı kalmayacaktır” şeklindeki sözlerine cevaben Marx’ın ayırdığı paragrafları okuyalım:

“Hıristiyanlığın sosyal prensipleri on sekiz yüzyıldır yeterince gelişmiş olmalı, bu nedenle onları kardinallerin daha fazla geliştirmesine ihtiyaç yoktur.

Hıristiyanlığın sosyal prensipleri antik çağda köleliği haklı göstermiş, Orta Çağ’da serfliği yüceltmiştir, şimdi ise, yüzünü biraz kasvetle buruşturarak da olsa, proletaryanın ezilmesini savunduğuna şüphe yoktur.

Hıristiyanlığın sosyal prensipleri bir hakim sınıfın, bir de ezilen sınıfın varlığını şart görür ve ikincisinin birincisinden hamiyet dilenmesini öğütler.

Hıristiyanlığın sosyal prensipleri gökteki bütün rezaletleri mazur gösteren Başkardinali aklar ve dolayısıyle o rezaletlerin yeryüzünde de sürmesini haklı görür.

Hıristiyanlığın sosyal prensipleri ezenin ezilene reva gördüğü tüm aşağılık muameleleri ezeli günahın ya da başka günahların kefaretinin adil bir şekilde ödenmesi veya Tanrının o sonsuz aklıyla insanları sınaması sayar.

Hıristiyanlığın sosyal prensipleri korkaklığı, alçalmayı, kişinin kendi kendini aşağılamasını, boyun eğmeyi, teslimiyeti, kısacası ayaktakımı olmanın bütün yönlerini öğütler, proletarya ise kendisine ayaktakımı muamelesi yapılmasına izin vermeyecektir, bunun için belki ekmeğinden de çok, cesarete, özgüvene, gurura ve bağımsızlık duygusuna sahip olması gerekmektedir.

Hıristiyanlığın sosyal prensipleri sinsi ve riyakârdır, proletarya ise devrimcidir.” [“Der Kommunismus des Rheinisches Beobachters” K. Marx - F. Engels, “Werke ” (Bütün Eserleri ), Dietz Verlag, Berlin, 1976, C.6, sf. 231.]

Marx “Hegel’in Hukuk Felsefesinin Eleştirisine Katkı”ya önsözünde (1844) dini şöyle betimliyordu:

“Dine dair dinsiz eleştirinin temeli şudur: Dini insan yapar, insanı din değil. Gerçekte, din, insanın henüz bulmadığı veya bulup da yitirdiği vicdanı ve duygusudur. Ne var ki, insan dünyanın dışında soyut bir varlık değildir. İnsan denilen varlık, insanın dünyasıdır, devlettir, toplumdur. Bu devlet ve bu toplum tersyüz edilmiş bir dünya bilinci olan dini üretir, çünkü bu devlet ve toplum tersine çevrilmiş dünyadır. Din işte bu dünyanın genel kuramıdır, ansiklopedik özetidir, halka göre biçimlenmiş mantığıdır, manevi onur vesilesidir, coşkusudur, ahlâki müeyyidesidir, törensel tamamlayıcısıdır. kendi kendisini teselli etmesinin ve haklı görmesinin genel nedenselliğidir. İnsan özünün fantastik şekilde gerçekleşmesidir, çünkü insanın özü diye hiç bir sahici gerçeklik yoktur. Bu nedenlerden dolayı, dine karşı mücadele etmek demek, dinin ruhani bir hoş koku oluşturduğu dünyaya karşı dolaylı mücadele demektir.

Dinen acı çekmek, hem gerçek acının bir ifadesidir, hem de gerçek acı çekmeyi protesto etmektir. Din ezilen yaratığın iç çekmesidir, kalpsiz bir dünyanın kalbidir, ruhsuz koşulların ruhudur. Halkın afyonudur.

Halkın aldatıcı mutluluğu olarak dini ortadan kaldırmak, onun gerçek mutluluğunu talep etmek demektir. Mevcut durum hakkındaki illüzyonlara son vermeği istemek, illüzyonları öngören durumların kendisine son vermeği istemektir. Bu nedenle, dinin eleştirilmesi, dinle taçlanmış gözyaşı nehrini eleştirmeğe başlamaktır

Eleştiri hayali çiçekleri o çirkin ve boğucu zincirden koparıp atmıştır, insanın o zinciri taşıması için değil, ondan kurtulması ve canlı çiçeği alması için öyle yapmıştır. Dinin eleştirilmesi insanın aldatmacalardan kurtulması, kendi gerçekliğine uygun olarak, aldatılmayan bir insan gibi düşünmesi, davranması, Akıl’a ulaşması, kendi yörüngesini, kendi güneşini bulmasıdır. Din insanın etrafında dönen sahte bir güneşten başka bir şey değildir.

Öyleyse, tarihin görevi, hakikatin ötesindeki dünya ortadan kalkar kalkmaz bu dünyanın hakikatini inşa etmektir. Tarihin hizmetindeki felsefenin acil görevi ise insanın kendine yabancılaşmasının kutsal biçiminin maskesi indirilince, yabancılaşmanın kutsal olmayan biçimlerinin de maskesini sıyırıp atmaktır. Böylece, gökyüzünün eleştirilmesi yeryüzünün eleştirilmesi, dinin eleştirilmesi hukukun eleştirilmesine ve ilahiyatın eleştirilmesi siyasetin eleştirilmesine dönüşecektir.

Bizim övdüğümüz Luther tanrıya itaat bağını bertaraf etmiş, ama yerine ikna bağını ikame etmiştir. Otoriteye inanmayı kaldırmış, yerine inanmanın otoritesini koymuştur. Papazları birer meslek ehli haline getirirken, aslında meslek ehlini papaz yapmıştır. İnsanı kendi dışındaki dinsellikten özgürleştirmiş, ama dinselliği insanın bizzat içine yerleştirmiştir. Bedeni zincirlerden kurtarırken, kalbi zincirlemiştir.

Buna rağmen, şayet Protestanlık gerçek çözümü getiremediyse bile, sorunun doğru bir konuluşunu getirmiştir. Artık meslek sahibinin kendi dışındaki papaza karşı mücadelesi yoktur, kendi içindeki papaza karşı, bizzat kendisinin papazca doğasına karşı mücadelesi vardır... Alman tarihinin en radikal olayı olan Köylü Savaşı ilahiyat yüzünden hüsrana uğramıştı. Bugün de bizzat ilahiyatın kendisi hüsrana uğruyor, Alman tarihinin en özgürlüksüz gerçekliği olan statükomuz felsefe karşısında tuzla buz olacak.” (K. Marx – F. Engels, “Werke” Dietz Verlag, Berlin, 1974, C. 3, sf. 174-175)

Radikal olmak demek meseleleri kökten almak demektir. İnsan için kök gene insanın kendisidir. Alman teorisindeki radikalizmden yana olmak, onun pratik enerjisinden yana olmaktır, bu ise dinin enerjik ve olumlu bir tarzda bastırılmasının bir parçasını oluşturur. Dinin eleştirilmesi insanın insana üstün olduğunu ileri süren doktrini yıkar, böylelikle insanı alçalmış, kullaşmış, kendi haline terkedilmiş ve aşağılanmaya müstahak bir varlık haline getiren tüm toplumsal ilişkileri altüst eder. (K. Marx – F. Engels, “Werke”, Dietz Verlag, Berlin 1976.C.4, sf. 13.)

HAÇLI SEFERLERİ

Arapça ve Osmanlıca’da “Ehl-i Salip”, Türkçe’de “Haçlı” denilen kavram sadece İslam dünyasında değil, tüm dünyada da olumsuz ve pejoratif bir bir anlam taşır. Negatif anlamda ve haksızca yapılan toplu ve şiddetli saldırı için kullanılır.

Bu olumsuzlama, 1095 ila 1291 arasında tarih yapraklarında yer alan haçlı seferlerinin karakterine uygundur.O seferler 1492’yi takiben yapılan yeni kıta seferlerinin öncelidir ve her ikisi arasında çeşitli benzerlikler vardır. Daha da önemlisi, insanlık tarihinde pek bol olan utanç sayfaları arasında haçlılar özel bir yer tutar. Hıristiyanlığın söylemindeki insan sevgisi ve İsa=sevgi imgesinin nasıl bir düzenbazlık, Vatikan’daki papalığın ne menem bir gericilik olduğunun iki asır sürmüş yadsınamaz kanıtıdır. Teksas Dükalığından gelip, tahta çıkan eski prens, yeni hükümdar II. Bush da dünyaya demokrasi götürdüğünü söyleye söyleye Irak’ta daha şimdiden 100.000 kişiyi öldürmüştür. Irak’ı önce yıkmış, süonra da Irak’ın el koyduğu parasıyla ABD ve Britanya şirketlerine ihaleler verip, inşa faaliyetine girişmiştir. Yani fiilen Irak’ın servetlerini talan etmektedir. Ve nihayet, haçlıları anımsamak, günümüzde medeniyetler çatışması savını bir kültürler karşıtlığı, din kaynaklı medeniyetler ihtilafı gibi tanıtmak, Batı toplumuna İslam’ı ve farklı kültürleri düşman ya da potansiyel düşman gibi göstererek, saldırganlığın asıl nedeni olan sınıf ve devlet menfaatlerine din ve kültür kılıfı geçirmek sahtekârlığını sergilemeğe yarar.

Haçlılar konusunda değişik ülkelerden vakanüvislerin (kronikçilerin) tarihe tanıklıkları vardır: Bizanslı —imparatorun kızı-- Anna Komnena’nın “Alexiade”ı, Edessa’lı Ermeni Madteos’un ve Suriye’li Mikhael’in kronikleri, Arap İbn al-Kalanisi’nin “Şam’ın Tarihi ” İbn Cubeyr’in “Seyahatname”si, Usame’nin anıları, İbn al-Athir’in yazdıkları, Latin’lerden Tyr’li Guillaume’un anlattıkları bunlar arasındadır. [ Haçlı Seferleri üzerine çeşitli tanıklıkları içeren metinlerden yola çıkarak aktaran Michel Bolivet’nin “Les Turcs au Moyen Age des Croisades aux Ottomans” başlığını taşıyan kitabını dilimize Ela Güntekin Alkım Yayınlarından “Orta Çağ’da Türkler, Haçlılardan Osmanlılara” adıyla çevirdi.]

Bizans imparatoru I. Alexios Komnenos Anadolu’ya yerleşen Türklere karşı ordusunu güçlendirmek için Avrupa’dan paralı asker istedi. Papa II. Urbanus ise bu isteği Doğu’ya bağımsız ordular göndermek için çarpıtarak kutsal toprakları kurtarma çağrısında bulundu, İslama karşı savaşacaklara bütün günahlarının bağışlanacağını vaadetti, ayrıca Kudüs’e kadar gidip, hacı da olacaklardı. Amacı, yoksullardan, sabıkalılardan, hırsız ve katillerden, topraksız köylülerden oluşan kara kalabalıklardan talan yoluyla zengin olma vaadiyle ordular toplayıp, onları züğürt silahşör şövalyelerin emrine vererek, Doğu’ya göndermekti.

Böylece Avrupa’nın bir çok ülkesinde suç işleyecek, geçtikleri topraklardaki insanlara zarar verecek, yağma yapacak, ırza geçecek, insan öldürecek çapulcu ve haydut sürüleri oluşturuldu. Bizans ordusunun disiplini altına girecek ücretli askerler yerine, yağmacı kalabalıkların geleceğini gören I. Alexios Komnenos o orduların geçeceği Bizans topraklarındaki hasarın az olması için önlemler almağa çalıştı. Toplanan haydut ordularının daha çok Fransız, İtalyan, Alman ve Normanlardan oluşmaktaydı. 1096’da ayrı kollardan gelen ordular Konstantinopolis’e sokulmadılar, kentin dışında aylarca bekledildikten sonra Anadolu’ya geçirildiler ve alınan önlemlere rağmen verecekleri kadar zararı verdiler. Böylece, bütün Haçlı seferlerinde orduların geçtikleri topraklardaki Hıristiyanlar için, kurtarıcılardan kurtulmak baş amaç haline geldi. 1096-97’de birincisi, 1147’de ikincisi, 1189’da üçüncüsü gerçekleştirilen haçlı seferlerinin dördüncüsünde, 1204’te Konstantinopolis’i işgal ve baştan sona yağma ettiler, yakıp, yıkıp, harabe haline getirdiler.

Birinci haçlı seferinde parti parti geldiler, ilk grup Anadolu’ya geçirildikten sonra Nikaia (İznik) civarında Selçuklulara yenildiler. Fakat hemen arkasından gelen başka orduların toplam sayısı 500.000’e varıyordu. [Bunlardan ikinci gelen grup olan Lorraine’li Fransızlar Latin’lerin yaşadığı Pera tarafındaki evleri yağmaladılar, sonra tekrar Haliç’in güney yakasına geçerek Blaharnai (Ayvansaray) semtindeki sur kapısından kente saldırdılarsa da, içeri giremediler.] Anadolu’ya geçip Antiokhea’yı (Antakya) ele geçirdiler, Müslümanlardan aldıkları yerleri Bizans’a teslim edeceklerini söyledikleri halde, sözlerinde durmadılar. 1099’da Kudüs’ü zaptederek yağmaladılar, şehirdeki tüm Yahudi ve Müslümanları kılıçtan geçirdiler, sonra da Kudüs, Tripolis (Trablusşam), Edessa (Urfa) ve Antiokhea gibi kentleri içeren, Suriye ve Filistin topraklarını kapsayan konfederatif bir Latin Krallığı kurdular.

Bu seferde önemli rol oynayan Lauraine’lilerin başındaki iki komutan Bouillon senyörü dük Godefroi ile kardeşi Baudoin de Boulogne’du.

TARİHE TANIKLIKLAR

Haçlı seferlerinin en önemlisi ve istilacılar açısından en başarılısı olan bu ilk seferle ilgili vakanüvislerden bir kaç tanıklığı buraya aktarmak istiyorum.

“Franklar yolları üzerindeki pek çok yeri yağmalıyorlar, kuvvetli savunması olduğu için zaptedilmesi zaman alacak yerleri sonraya bırakarak geçiyorlar ve bir an önce Kudüs’e varmak için acele ediyorlardı. Kudüs surlarını önce kuşattılar, üstüste saldırılardan sonra bir ay içinde kenti ele geçirdiler, sakinlerinin büyük çoğunluğunu oluşturan Sarazenleri (Müslümanları) ve Yahudileri öldürdüler.” [Bu satırlar Bizans imparatorununun kızına aittir. (Anna Komnena, “Alexiade” nakleden Pierre Willemart, “les Croisades ” marabout université, Verviers, 1972, sf. 86.)]

“Franklar yetmiş binden fazla Müslümanı Al Aksa camii içinde katlettiler. Aralarında çok sayıda imam, ulema ve bu kutsal yerde ibadet etmek için kendi memleketini terkederek buralara gelmiş dindarlardı. Franklar al Sahra mescidindeki her biri 3600 dirhem ağırlığındaki kırk gümüş lambayı, tennur denilen ve Suriye ağırlık birimiyle kırk ratl tutan bir büyük avizeyi ve yüzelli kadar orta boy lambayı çaldılar. (İbn al-Athir, Kamel Altevarikh, aktaran, Pierre Willemart, aynı yerde, sf. 86.)

“Godefroi’nun yakın çevresindeki Tancrède kendi hesabına çalışmayı ihmal etmiyor, kente girilmesini sağlayan saldırıdan azami faydayı elde etmek için, Kubbat al-Sahra’daki (Templum Domini) altın ve gümüşleri topluyordu

Provence’lılar kentin düştüğünü görür görmez, katliama katılmakta hiç tereddüt etmediler. Ellerinde kılıç kent sokaklarına daldılar, kendilerine yalvarıp yakaranlara aldırmadan ve kadın, çocuk ayırdetmeden önlerine çıkan herkesi öldürdüler. Yerler o kadar çok cesetle doldu ki, üzerlerine basmadan sokakta yürümek mümkün değildi. Yayalar atlılardan daha saldırgandılar, şehirde dolaşıp duruyorlar ve ellerine düşen Türkleri teker teker veya topluca katlediyorlardı.” (Bu satırları yazan Arden hanedanının resmi kronikçisi Tyr’li Guilliame’du. Aktaran, Willemart, aynı yerde, sf. 93.)

Yazarı bilinmeyen bir başka tanıklıkta ise utangaç bir edayla şöyle deniliyordu: “Haçlılar tüm şehre yayıldılar, altın, gümüş, at, katır ne buldularsa çalıyorlar, evleri soyup soğana çeviriyorlardı.” (Anonim, aynı yerde, sf. 93)

“Müslümanlar önce Haremi Şerif’te direnmeğe çalıştılar, sonra Al Aksa camiine (Süleyman Mabedine) çekildiler. Mabet ve çevresinde çok şiddetli çatışmalar oldu ve Müslümanlar kanlarının son damlasına kadar çarpıştılar. Fakat en sonunda bizimkiler tapınağı ele geçirdiler, çok sayıda kadını, erkeği öldürdüler, bazılarını sağ bıraktılar. Ortada on binden fazla ceset vardı, cesetlerin görüntüsü o denli dayanılmazdı ki, katliamcılar bile kurbanlarına bakamıyorlardı. Ayaklarının ucundan, şapkalarının tepesine kadar her tarafları kan içindeydi...Bir grup insan Al Aksa’nın üst katına sığınmıştı, canlarının bağışlanacağına söz verildiği halde, ertesi gün onlar da kılıçtan geçirildiler, kafaları kesildi veya çatıdan aşağı atıldılar. Kudüs’te cesetler o kadar çoğaldı ki, Temmuz sıcağında kenti koku sardı, hastalık baş gösterdi, o cesetleri sağ kalan Müslümanlara sürüttürerek şehir dışına çıkatttılar.” (Tyr’li Guillaume, aynı yerde, sf. 93-96.)

Bir başka tanıklıkta, Yahudilerin sinagoglara sığındıkları ve haçlılar tarafından ateşe verilen ibadethaneleri içinde diri diri yakıldıkları anlatılmaktadır.

Haçlı orduları Edessa’yı aldıklarında kentin Ermenileri onları kurtarıcı sayıp, sevinçle karşılamışlardı. Fakat, yukarıda da söylediğimiz gibi, Hıristiyanların, kendilerini kurtarmak için gelen Hıristiyanlardan kurtulmakr i çin çabaladıkları çok geçmeden ortaya görüldü. Urfa’lı Ermeni vakanüvis Madteos’un satırlarını birlikte okuyalım:

“Değişik ünvanlardan çok sayıda önemli şahsiyetin hayatı zindanda, işkencede veya çeliğin ucunda [kılıçta] son buldu. Pek çoğunun gözleri kör edildi, elleri, burunları, cinsel organlarının bir bölümü kesildi ve bir haçın ucuna geçirildi. Franklar ana-babalarına duydukları nefretle masum çocuklara da acımasız davrandılar. Bu sayısız cinayet ve eziyetin tek nedeni vardı, o da Ermenilerin sahip oldukları zenginlikleri yağmalamak için doymak bilmez açgözlülüktü. Ülkeleri de zaten bu nedenle ve en haksız, en korkunç yöntemlerle yakıp yıktılar. Bu onların her zaman yaptığı şeydi, kötülük ve düzenbazlıktan başka bir şey bilmediler, her türlü kötülüğü yapmaktan zevk duydular, tek bir iyi veya soylu şey yapmak diye bir kaygıları yoktu. Cinayetlerini bir bir suratlarına sayıp dökmek isterdik; ama cesaret edemedik, ama onların boyunduruğu altına alındık.” (Edessa’lı Madteos, aynı yerde, sf. 104.)

Edessa’nın Musul Türklerince geri alınması üzerine (1144), Papa III. Eugenus yeni bir haçlı seferi için çağrı yaptı.

İkinci haçlı seferinin başında (1147-1149) bu kez Fransa kralı VII. Louis ve Alman imparatoru III. Konrad vardı. Önden gelen Alman orduları geçtikleri yerleri yağmalaya yağmalaya Bizans başkentine vardılar, imparator I. Manuel Komnenos aynı zamanda bacanağı olan Alman hükümdarını kentin dışındaki bir sarayda konuk ettiyse de, askerler sarayı yağmalayınca, ona bu kez Haliç’in kuzeyindeki başka bir saray tahsis edildi. Fransız orduları gelince, bu kez Almanlarla Fransızlar arasında kavga başladı, Almanlar Anadolu’ya geçtiler. Fransızlar Dorylaion (Eskişehir) civarında Selçuklular’a yenildiler, Alman-Fransız orduları Attalia’ya (Antalya) gittiler, III. Konrad yolda hastalanarak ülkesine döndü, diğerleri gemilerle Suriye’ye geçtiler, kuzeye çıkıp Edessa’yı geri alacaklarına, Şam’ı kuşattılar, ama kente giremediler. Böylece ikinci sefer fiyaskoyla sonuçlandı.

Üçüncü haçlı seferi, kendisi Kürt olan İslam lideri Salâh ad-Dîn Ayyubi kumandasındaki Arap, Türk ve Kürtlerden oluşan orduların 1087’de Kudüs’ü geri almaları üzerine başlatıldı, ayrıca Sur ve Antiokhea dışındaki bütün şehirler Haçlılardan temizlenmişti. Bu durumda, papa VIII. Gregorius’un emriyle Fransa kralı Philippe Auguste (II. Philippe), İngiltere Kralı (Aslan Yürekli lakabıyla anılan) I. Richard ve Alman imparatoru I. Friedrich Barbarossa güçlerini birleştirerek yeni bir haçlı seferine çıktılar, Alman orduları Adrianopolis’e (Edirne) vardıklarında Konstantinopolis halkı korku içinde beklemeğe başlamıştı. Bizans hükümdarı II. İsaakios, Friedrich’i Hellespontos (Çanakkale) Boğazı üzerinden Anadolu’ya geçirmeğe çalışıyordu. Almanlar nihayet Kalliopolis’ten (Gelibolu) Anadolu’ya geçtiler. I. Richard ise yol üzerinde Kıbrıs’ı fethetti, Mısır’a çıktıklarında, karşılarında gene Ayyubi vardı. Akkâ önlerinde Müslümanlarla tutuştukları muharebeyi kazandılar, Akkâ’dan Hayfa’ya kadar kıyı şeridini ele geçirdiler, ama kuşattıkları Kudüs’ü alamadılar, sadece Kudüs’te hac serbestiyeti elde ettiler. Bu arada, Fransız ordularıyla, İngiliz ve Alman orduları birbirlerine düştüler, savaşa tutuştular. I. Richard Fransızlara yakalanmamak için ülkesine Adriyatik üzerinden dönmek isterken, gizlice girdiği Viyana’da yakalandı, Kutsal Roma-Germen imparatoru VI. Heinrich’e teslim edildi, büyük bir fidye ödeyerek ve fief olarak geri almak üzere krallığını vererek kurtuldu. (St. Runciman, “A History of the Crusade” 3. cilt, Cambridge, 1954, Türkçesi, “Haçlı Seferleri Tarihi ” I-III, Ankara 1986-87.)

“ŞEHİRLERİN KRALİÇESİ”Nİ KİM YAĞMALADI?

Papa III. Innocentius’un ısrarıyla başlatılan dördüncü haçlı seferi Bizans için tam bir felaket oldu. 1202’de Venedik’te toplanan haçlı orduları Hıristiyan Macaristan kenti Zara’yı işgal edip yağmaladıktan sonra, 1203 yazında Bizans başkentine geldiler, Haliç ağzındaki zinciri kırıp, içeri girdiler, uzun bir kuşatma sonucunda 1204 Nisan’ında kenti zaptettiler ve komutanlarının izniyle üç gün süreyle yağmaladılar. Bu yıkım tarihin gördüğü ender yağmalardan birisidir, olayı anlatan Avrupalı tarihçiler bile utançlarını saklamazlar. O zamana kadar dünyada “Kentlerin Kraliçesi” olarak ünlenmiş Konstantinopolis bu istiladan sonra zenginliği ve görkemini önemli ölçüde yitirecekti.

Yağmada tüm saraylar, kilise ve manastırlar, kütüphaneler, zengin olmayanlarınki dahil bütün evler talan edildi, ikonların, kutsal emanetlerin, değerli eşyaların süslerinin üzerindeki altın, gümüş ve kıymetli taşlar kazınıp alındı veya objeler Avrupa’da satılmak üzere alınıp götürüldü, Ayasofya’ya atlarıyla dalan yağmacılar ikonları, ipek halıları, atlas perdeleri çaldılar veya parçaladılar, kitapları yaktılar, sarhoş ve azgın sürüler yanlarında götürebilecekleri her değerli eşyayı veya dinsel objeyi aldılar, taşımayamayacaklarını tahrip ettiler, kadın, erkek, yaşlı, çocuk demeden önlerine geleni öldürdüler, soylu olsun, halktan olsun kadınlara, genç kızlara, rahibelere, hatta çocuklara tecavüz ettiler. Böylece o sırada dünyanın en muhteşem kenti olan Konstantinopolis’in ihtişamından geriye koca bir harabe kaldı. Kudüs’teki vahşet Konstantinopolis’te de tekrarlanmıştı. Bu kez haçlılar arasında Venedikliler baş rolü oynamışlardı. Sonra da, şehirde 57 yıl sürecek bir Latin devleti kuruldu. (Gunther von Paris, “Die Geschichte der Eroberung von Konstantinopel” Köln-Graz, 1956.)

Gene Papa III. Innocentius’un teşvikiyle 1215’te başlatılan beşinci haçlı seferinde, Macar kralı II. Andreas’ın komutasındaki ordular Akkâ’ya geldiler, başarı kazanamadılar, sadece Dimyat’ı aldılar, Kahire’yi fetih teşebbüsleri sonuçsuz kalınca, Dimyat’ı da bırakıp Avrupa’ya döndüler.

Altıncı haçlı seferine Papa III. Honorius’un teşvikiyle II. Friedrich çıktı, ama savaşmak yerine Mısır’lılarla anlaşmayı seçti. Melik al-Kâmil’le yapıllan on yılık antlaşma uyarınca askerden arındırılmış olması koşiuluyla Kudüs, Nasıra ve Beytüllahim haçlılara bırakıldı.

1244’te Kudüs’ün Müslümanlar tarafından geri alınması ve Latin ordusunun Gazze’de yenilgiye uğratılması üzerine, Lyon konsilince yeni bir sefere karar verildi. Böylece Fransa Kralı (Aziz ünvanıyla anılan) IX. Louis yönetiminde güçlü bir orduyla başlayan yedinci haçlı seferinde, önce Dimyat ele geçirildiyse de, Mansure’de Müslümanlara yenilen kral, bir de esir düşünce, hayatı karşılığı Dimyat’ı geri verdi sefer 1249’da sona erdi.

Ve nihayet haçlı seferlerinin sonuncusu, Antiokhea’nın Latin’lerin elinden çıkması nedeniyle, tekrar Saint Louis tarafından başlatılmak istendi. Sırtına haçlı üniformasını geçiren kral, bu kez Sicilyalıları taciz eden Tunus’lu Arap korsanlarını cezalandırmak üzere, Tunus’a gittiyse de başarılı olamadı, orada öldü (1268-1270.) Daha sonraları zaman zaman haçlı giysilerini giyen ordular Müslümanların üzerine yola çıktılar, ama onlar haçlı seferi niteliğinde olamadılar. Bunlar arasında Osmanlılar üzerine düzenlenen bir seferde İzmir’in bir süre için düşmesi (1344) ve Kıbrıs kralının İskenderiye’yi talan etmesi (1265), Sırp Sındığı (1364), Birinci Kosova (1389), Varna (1444), İkinci Kosova (1448) gibi yenilgileriyle sonuçlananlar sayılabilir.

1453’te Bizans’ın varlığına son verilmesi ve Müslüman Türklerin Balkanlara yerleşmesi sonucu, doğu kapısının kendilerine kapandığını kavrayan Avrupa’lılar yeni aranışlara girişmişlerdir. 1492’de Batı’ya doğru deniz seferinde buldukları topraklara derhal askeri seferlere başladılar, Müslümanlara ve Ortodoks Hıristiyanlara karşı düzenledikleri yağma, talan ve çapulu bu kez yeni gittikleri ülkelerde yerlilere karşı tekrarladılar. (Colombus’un gemisine verilenler hapishaneden getirilen mahkumlardı.) Amaç elbette ki, doğuda olsun, batıda olsun, gittikleri yerlerdeki zenginliklere el koymaktı.

Fransa’daki Chartre’dan gelerek kutsal topraklara yerleşmiş haçlı Foucher, kendisi gibi Avrupa’lı yerleşimcilere (kolonlara) şöyle hitap ediyordu:

“Batılılar, biz artık Doğu’ya yerleştik! Dünün İtalyanı, Fransızı bugünün Celile’lisi veya Filistin’lisi oldu. Dünün Reims’lisi ya da Chartres’lısı artık bugünün Sur’lusu veya Antiokhea’lısıdır. Geldiğimiz yeri daha şimdiden unuttuk, hangimiz orayı sık sık anımsıyor ki? Burada evimiz var, hizmetçilerimiz var ve bir daha geri alınamayacak olan miras hakkımız var. Kadınımız var, belki kadınımız vatandaşımız değil, ama bir Suriyeli, bir Ermeni veya bazen de Hıristiyan olarak vaftiz edilmiş bir Sarazen, daha ne istiyoruz, tıpkı buranın yerlisi olan bir aile gibi yaşamaktayız. Yeri geldiğinde, birden fazla dil konuşuyoruz, bura sakinleri de dillerimizi öğrendiler, birden fazla dil biliyorlar. Yazı dili de bunu doğrulamıyor mu? Aslan da, dana da aynı yiyeceği yiyor. Kolon yerliye dönüştü, göçmen bura sakinleriyle kaynaştı. Gün olmuyor ki, anne-babalarımız, dostlarımız yanımıza gelip burada yaşamaya başlamasın. Aslına bakarsanız, oranın yoksulu, Tanrı sayesinde buranın zengini oldu. Orada meteliği olmayan, burada bir servete kondu. Avrupa’da bir köyü bile olmayan kişi, Şark’ta koskoca bir şehrin efendiliğine yükseldi. Madem ki, Şark bizim isteklerimizi karşılıyor, tekrar gerisin geriye Garba gitmenin ne âlemi var?” (Chartres’lı Foucher, nakleden P. Willemart, “les Croisades” sf. 180.)

Yüzlerce yıl sonra Afganistan ve Orta Doğu’ya sefere çıkan (üstelik, konuyla ilgili ilk konuşmasında “Haçlı seferleri başlattığını” --aynen bu terimle-- bizzat söyleyen) şimdiki Ehl-i Salip Teksas’lı II. George (W) Bush da tıpkı istilacı ataları gibi kutsal metinlerden işine gelenleri almaktır. Örneğin, 11 Eylül 2001 sonrasındaki dönemde II. Bush sefere hazırlanırken, “Bizden yana olmayan, bize karşıdır” demişti. Oysa, yol gösterici ve Tanrının oğlu diye bellediği İsa tam tersini söylüyor: “Bize karşı olmayan bizden yanadır”diyor. (Markos 9/38-41, Luka 9/49-50) [II. Bush o kadar yalnız kaldı ki, 2004 başkanlık seçimleri için yapılan anketlerde yeryüzü nüfusunun sadece % 20’si onu destekliyormuş— Yani, dünyanın % 80’i onun karşısında. (Gazeteler, 9. 9. 2004.) Hatta Francis Fukuyama bile onu reddetti.]

John Hopkins Üniversitesinin bir araştırmasına göre, ABD ve müttefiklerinin Irak’ta öldürdükleri insan sayısı –Felluce katliamları hariç-- 100.000 civarındaymış.

II. Bush, Irak’a ve başka ülkelere saldırmayı ABD adına kuramlaştırmak için 2002 ortalarında “preemptive strike” (önleme vuruşu) terimini telaffuz ettiği 36 sayfalık konuşmasında güncel siyaset ile Hıristiyan söylemini bütünleştirmişti. ABD toplumunda din, içeride kurulu düzene, dışarıda emperyalist siyasete destek çıkan, günün koşullarının öngördüğü yeni yurttaş hakları, cinsel özgürlükler, kürtaj, --yobazlığın hâlâ da bitmeyen itirazlarından-- Darwin teorisinin ders programlarında yer alması gibi konularda devletle toplumun da gerisinde duran en gerici kurumların başında gelir. Samuel Huntington bile, 2004 ortalarında yaptığı bir incelemede ABD’yi dünyanın en dindar devletleri arasında göstermiştir.

SÖMÜRGECİLİK VE HIRİSTİYANLIK

Nasıl ki haçlıların istilacılığı Hıristiyan sofuluğuyla beraberdi, sömürgecilik de öyle olmuştu.

Haçlı seferlerinin temsil ettiği emeller o dönemle mi sınırlı kaldı? Kalmadı. 16. yy. başından, 20. yy.ın ikinci yarısına kadar süren sömürgecilikte de Hıristiyanlık vardı. Marx Kapital’in ilk cildinin, ilkel sermaye birikimine ayırdığı “Sanayici Kapitalistin Ortaya Çıkması” başlıklı 31. bölümünde şöyle der:

“Amerika’da altın ve gümüşün keşfedilmesi, bu kıtanın yerli halkınınköklerinden kopartılması, köleleştirilmesi ve madenleregömülmesi, Doğu Hint Adaları’nın [Endonezya’nın] fethedilip yağmalanmaya başlanması, Afrika’nın, kara derili insanların alınıp- satılmak için avlandığı bir alana dönüştürülmesi, bütün bunlar kapitalistüretim çağının penbe şafağının işaretleriydiler. Bu kırsal gelişmeler ilkel birikimin belli başlı itici gücünü oluşturdular. Bunu, tüm Yerkürenintiyatro sahnesi olduğu Avrupa ulusları arasındaki ticaret savaşı izledi. O savaş Hollanda’nın başkaldırarak İspanya’dan kopmasıyla başlar,İngiltere’nin [Fransa’ya karşı] Anti-Jacoben savaşında dev boyutlara varır ve bugün de Çin’e karşı verilen Afyon Savaşıyla sürmektedir, ilh.”(Karl Marx, Capital, Modern Library, New York, 1965, sf. 823.)

Aynı bölümde sömürgecilikle Hıristiyanlık arasındaki ilişki hakkında söylediklerini ise ise bu kez Alaattin Bilgi’nin çevirisinden okuyalım:

“ Hıristiyanlık konusunda uzman W. Howitt, Hıristiyan sömürgecilik konusunda şöyle diyor: ‘Hıristiyan denilen bu soyun dünyanın dört bir tarafında boyundurukları altına alabildikleri halklara karşı gösterdikleri vahşet ve zulmün bir benzerine hiç bir çağda, ne kadar yabanıl, ne kadar kaba ve ne kadar merhametsiz ve utanmaz olursa olsun, başka hiç bir soyda rastlanamaz.’

Hollanda sömürge yönetiminin tarihi --Hollanda 17. yy.da başta gelen kapitalist ulusuydu— ‘en görülmemiş türden rüşvetlerin, kırımların, bayağılıkların tarihidir.’ Bunların Cava’da köle olarak kullanmak üzere giriştikleri insan hırsızlığından daha karakteristik bir şey olamaz. Bu amaçla insan hırsızları yetiştiriliyordu. Hırsız, tercüman ve satıcı bu Ticaretin başlıca ajanları, yerli prensler de, başlıca satıcılarıydı. Kaçırılan genç insanlar köle vapurlarına gönderilecek duruma gelinceye kadar, Celebes’deki gizli zindanlara atılıyorlardı. Resmi bir rapordu şunlar yazılı: ‘Örneğin Macassar’ın bu kenti gözü doymaz bir hırsın ve zalimliğin kurbanı olan ve ailelerinden zorla koparılan, zincire vurulmuş talihsiz insanların doldurduğu birbirinden korkunç, gizli zindanlarla douludur.’

Malaka’yı ele geçirmek için Hollandalılar Portekizli valiyi satın almışlardı. Vali onları 1641’de kente soktu. İhanetinin fiyatı olan 21.875 sterlini ödememek için Hollandalılar hemen vali konağına gidip onu öldürdüler. Adımlarını attıkları bu yeri kurutup, insandan yoksun hale getirdiler. Cava’nın bir eyaleti olan Bancuvangi’de 1750 yılında nüfus 80.000’in üzerinde iken, 1811’de 8.000’e indi. Tatlı ticaret! (...)

Yerlilere karşı en korkunç davranılan yerler, doğal olarak, Batı Hint Adaları gibi yalnızca ihracata yönelmiş plantasyon sömürgeleri ile, Meksika ve Hindistan gibi yağma alanı haline getirilen zengin ve nüfusu kalabalık ülkelerdi. Ama gerçek anlamda sömürge olan ülkelerde bile, ilkel birikimin Hıristiyanca niteliği kendini ortaya koymaktan geri kalmıyordu. Protestanlığın o asık yüzlü virtüözleri, New England’lı püritenler, 1703 yılında meclislerinin bir kararıyla, her kızılderili başına ve tutsak edilen her kızılderili için 40 sterlin ödül koydu: 1720’de kelle başına ödül 100 sterline yükseldi; 1744’te Massachusetts-Bay belirli bir kabileyi isyancı ilan edince, şu fiyatlar uygulandı: 12 yaş ve daha yukarısı erkek kafası için 100 sterlin (yeni para), erkek tutsak 105, kadın ve çocuk tutsak 50 sterlin, kadın ve çocuk kafası 50 sterlin. Birkaç on yıl sonra sömürge sistemi, aradan geçen zaman içinde, kutsal hacı ataların isyakârca alışkanlıklar edinmiş olan oğullarından öcünü aldı. İngiliz kışkırtması ve parasıyla kızılderililerin baltaları altında can verdiler. Britanya Parlamentosu, vahşi av tazılarını ve kelle kesilmesini “Tanrının ve Doğanın kendilerine bahşettiği vasıtalar” ilan etti.

Sömürge sistemi ticareti ve deniz ulaşımını bir limonluk gibi besleyip olgunlaştırdı. Luther’in ‘Tekelci şirketleri’ sermaye birikimi için güçlü araçlardı. Sömürgeler, tomurcuklanan manifaktürler için Pazar üzerinde tekel aracılığıyla artan bir birikim sağladı. Avrupa dışından apaçık talan, köleleştirme ve katillik yoluyla ele geçirilen servet, anayurda taşınarak sermayeye çevrildi.” (Karl Marx, Kapital, Sol Yayınları, Ankara, 1992, sf. 770-771.)

***

Charlie Chaplin “Şarlo Polis”te, ABD toplumunda polisle papazı, devletle kiliseyi yan yana koyuyor, toplumun Kitab-ı Mukaddes öğütleriyle ve polis copuyla hizaya getirilmesini yerden yere çalıyordu. Aradan doksan yıl geçti, sanatçının saptaması o ülkede ve pek çok ülkede ne yazık ki, hâlâ geçerli.