Türkiye’de genç kuşağın, kendinden önceki genç kuşaklara göre birçok üstünlüğü var. Bilgisayar kullanıyorlar, internetten yararlanıp dünyaya açılıyorlar. Bilgileri daha fazla. Kullandıkları kavramlara nüfuz etme yetenekleri daha büyük. Tecrübeleri de önceki genç kuşaklardan doğal olarak daha fazla, çünkü onların yaşadığı tecrübeyi de eğer isterlerse görebilecek durumdalar.

Hal böyle ama. Şu hal de var: Bugünkü genç kuşak, toplumsal hayatın sorunlarıyla ve bu sorunları yaratan nedenlerle, eski genç kuşakların ilgilendiği ölçüde ilgilenmiyor. Siyasetle ilgilenmiyor. Toplumu organik bir bütünlük olarak görmüyor. İdealindeki iş veya meslekle ilgili bilgi ve beceriyi kazanmaya odaklanıyor ve kendini bu noktada derinleştiriyor ama işini veya mesleğini hangi ortamda ve hangi toplumsal amaç için gerçekleştireceğini sormuyor.

Dünyaya “belli bir bakışı” elbette var ama “genel bir bakış”ı yok. Dünyayı öyle bir dünya gibi algılıyor, hangi dinamiklerle, ne yönde geliştiğine dair bir fikri yok. Çünkü kafasındaki düşüncelerin belli bir ekseni yok.

Bir üstünlüğü daha var bugünkü genç kuşağın kendinden öncekilere göre. Eski genç kuşaklar öğrendikleri azıcık bilgi ile dünyayı fethedebileceklerini sanırlar, bilgilerini sorgulamazlardı. Bilgi-inanç denklemini kuramaz, eylemlerine inançlarıyla yön verirlerdi. Bugünkü gençlerin öğrenme isteği daha fazla. Önüne ne konursa, onu öğreniyor. Bilgi’nin doğru olup olmadığına dair hep kuşkucu ama, doğru olan bilginin yanlış ve haksız amaçlar için kullanılabileceğinden endişe duymuyor. Teknolojiye karşı derin bir hayranlık besliyor, ama bunun bedelinin kimler tarafından ne şekilde ödendiğinin farkında değil.

Belli bir eksene oturmuş düşüncesi olmadığı için, bugünkü genç, toplumsal sorunlara ancak kendi dar penceresinden ve bu sorun “kendi”ne değdiği zaman bakıyor. Aynı soruna bir gün başka, diğer gün başka bir yerden bakıyor. Örneğin işsiz kalmışsa işsizliğin bir sorun olduğunu kavrıyor. Kavrıyor ama toplumsal bir sorun olduğunu görünce, “İşsiz olan yalnız ben değilim, milyonlarca genç işsiz var,” diyerek rahatlıyor. YÖK’e karşı çıkıyor, ancak YÖK’e dokunulunca, birileri ona, “Dokunan şeriatçıdır,” deyince YÖK mücahidi kesiliyor. Kendisi dokunsa nasıl dokunur, ortaya koyamıyor. Toplum Kıbrıs meselesi ile oturup kalkarken kendi görüşü yok. Ya gidip, faşist olduğunu bile bile Denktaş’ın, ya da liberal solcu Talat’ın kuyruğuna takılıyor. Kıbrıs meselesinin ne yüzle, ne hakla “Türkiye’nin meselesi” hâline getirildiğini sormuyor. Türkiye’nin aslında Kıbrıs’ı tartışırken kendini tartışmakta olduğunu anlamıyor.

Başkalarının başka başka amaçlarla belirlediği gündem, kendisi kendine ait bir gündem oluşturamadığı için, onun da gündemi oluyor. AB gelip onu, şimdi içinde bulunduğu açmazdan kurtaracak diye inanıyorsa gelecekle ilgili bütün beklentilerini bu rüyaya bağlıyor. Buna inanmayacak kadar gerçekçi ise, kendi seçeneği üzerinde kafa yormuyor, gidip “ulusal solculuk”un içine giriyor. Oraya, kendinden önceki gençleri beşer onar doğramış faşistlerin de sürüler hâlinde doluşmasındaki sebebi hikmeti, iskeletli bir dünya kavrayışından yoksun olduğu için soramıyor.

Bütün bunları fark edip öğrenmeye yöneldiğinde “kitaptan” öğreniyor. Öğreniyor ama aslında öğrenme yerine, ansiklopedik bilgi sahibi oluyor. Beyni büyüyor ama kasları aynı kalıyor. Kası büyüyen ama beyni küçük kalan insan ne ölçüde hayatın aktörü değil, malzemesi ise, o da o ölçüde hayatı yöneten değil, hayatta yönetilen oluyor. “İşçi” diye yazılan sözcüğün hayattaki karşılığı olan insanın hayatından haberi bile yoktur. Kendisi bir işçi çocuğu olsa bile haberi yoktur. Bu nedenle, görüntüsünden bile nefret ettiği “işçi” olma kâbusundan kurtulmak, tek amacıdır. Burjuvayı da bilmiyor. Burjuvanın çocuklarının beyaz cama da yansıyan hayatlarına özeniyor. Nasıl burjuva olunur ve kalınır, bu hangi kanlı ilişkiler üzerinden gerçekleşir, bu ilişkiler kaç bin veya milyon işçiyi ve çocuklarını aç bırakır, sefil yapar... bunların bağlantısını kuramıyor.

Açıkça kabul etmek durumundayız: bugünkü genç kuşak, aşkla, “sanat”la, “eğlence” ile, turizm ile, sporla, estetik dünya ile, vb. kendinden önceki genç kuşaklardan bin kat fazla ilgilenmektedir. Teknoloji onun bu ilgi alanlarını desteklemektedir. Devlet tekelinden çıkarılmış, piyasaya devredilmiş bir kültür ile yüz yüzedir. Bunun büyük bir avantaj olduğu inkâr edilemez. Ne var ki estetik dünyada seçenekler sonsuz sayıda artarken insan seçiciliği körelmektedir. Gençliğin asıl yaratıcı olacağı bu alanda yaratıcılık, piyasa mekanizmaları aracılığıyla öldürülmektedir. Gençlerin kendilerine ait “yaratıcı” ürünleri piyasa tarafından “tahammül edilir” bulunsa bile, bir kenara, marjinalliğe itilmektedir. Her nedense her şey hemen ticarileşebildiği halde, gerçek insan yaratıcılığı, özgürlüğü kışkırtan estetik, yaygınlaşma kanallarının açılması anlamında bir türlü ticarileşememektedir.

Bugünkü gençlerin “özgür” davranma “güdüsü”nün dünkü gençlerden daha güçlü olduğundan da kuşku duyulamaz. En azından “kapı kulluğu”nu reddetmede daha ileri bir noktaya gelmişlerdir. İyi ama, bireysellikleri, kimlikleri parlamamış, aksine sıradanlaşmıştır. Toplum gençliğin farkında bile değildir. Gençlik “Kapı”dan bağını çözmüş, ama farkında olmadığı bir güç tarafından kapının dışında kıskıvrak bağlanmıştır. Kulağına üflenmiş kriterlerle estetik dünyadan tat almaya çalıştıkça kendisi de görmektedir ki ortaya tatsız tuzsuz bir hayat çıkmıştır.

Hayat kıran kırana bir yarış olarak tarif edilmekte, daha bebek yaşta çocuklar bu yarışa sokulup bugünkü gençler yaratılmaktadır. Vaktinden evvel olgunlaşmış, para kazanmayı öğrenmiş, hesap kitap bilen gençler, yaratılan gençlik kültürünün başarılı örnekleri olarak lanse edilmektedir. Buna, resmi/özel, gittikçe bütün eğitim sistemini etkisi altına alan, “girişimci genç” yetiştirme dalgası eklenmiştir. “Girişimci genç” nedir? Piyasada milyonlarca işsiz insan, emeğini, zamanını, sağlığını, geleceğini satmak için can atan milyonlarca “emek”çi var. Bankalarda, holdinglerde para var. Aklını kullan, sen de parayı bul, emeği satın al, kullan, bütün dünya senin!... İşte “girişimci genç”.

Bu yarış kimseyi özgürleştirmez. Bu “estetik dünya”dan özgürlük çıkmaz. Gençler boşuna umut bağlamasınlar. Anhasını minhasını öğrenmeye çalışsınlar. Öğrenmeye çalışmakla da olmaz. Öğrensinler.

Nasıl öğrenecekler?

Önce şu var sırada, öğrenilmesi yetmez, benliğe sindirilmesi, hayata karşı bir tutum hâline getirilmesi gerekir: İnsanın tarihi, “teferruat”tan ayıklayıp bakarsak, özgürleşme mücadelesi olarak görünür. Özgürlük mücadelesinin temelinde kendi kaderinin başkaları tarafından belirlenmesine kökten itiraz yatar. Nasıl yaşayacağına özgürce karar vermek... Özgürlüğün temeli budur.

Kapitalist toplumda durum nedir, karar nedir? Bugünkü genç kuşak bu soruyu sormuyor. Sorsa farkında olacak. İpler başkasının elinde. Sadece ekonomi dünyasında değil, estetik dünyada da bu böyle. Piyasa bu demek zaten. Görünmez kapı kulluğunun renkli vitrini, başka ne ki? “Özgürlük” burada bir şey olarak tarif ediliyor, burada aransın isteniyor. Oysa hiç orda değil özgürleşmenin imkanları. Özgürlük başka yerde.

Kapitalist toplumda özgürlüğün güdüsü de, imkânı da, sermayenin doğrudan kontrol edemediği alanlarda oluşur, büyük fonlar ayırıp denetlediği alanlarda değil. Kültür dünyamızı, estetik dünyamızı, sermaye sınıfının kuşatması dışında bir yerde kurmadıkça özgürlükten söz edemeyiz. “Sanat” adı altında estetik dünyayı iğrenç bir bataklığa çeviren, insani zaafları kışkırtıp gelire dönüştüren, “yaratıcı düşünce”yi lânetleyen, uçukluk sayan, dili fakirleştiren, cinsel ilişkileri duygudan arındırıp metalaştıran, bütün bunları “medenileşme”nin kriteriymiş gibi sunup gerçek bir insan uygarlığına açılan yolları tıkayan, tek tek genç insan hayatlarının öğütülmesinden geçtik, insanlığa dünyayı dar eden bu gidişatın hakkından gelinmedikçe “özgürlük”ün hayalini kurmaktan da vazgeçilmeli.

Ne bu, gerçekten? Sana genç mi denir, dünyanın altı üstüne gelirken? Tapındığın teknoloji emperyalist sermayenin elinde beş-altı milyar insana dünyayı cehennem ederken, senin, neye ve kime karşı olduğunu bile bilmediğin küçük bireysel itirazların ne iş görür? Bak, Amerikalıların kendileri bile Irak’tan yeni bir “Vietnam” kokusu alıyorlar. Yeni bir paylaşım muharebesi yaratıyorlar. Bu niyet içinde milyonlarca gencin hayatı sönüyor, yok oluyor. Bu olurken sen söz gelimi AB’ye girip kurtulsan, para kazanıp bolca harcasan, hayatın şurasına değil de burasına tutunsan ne çıkar? Senden önceki genç kuşaklardan, her bakımdan daha güçlü ve avantajlı olduğunu kabul etmekte tereddüt etmiyoruz. Onun için de, senin omuzlarına daha büyük ve ağır sorumluluklar yüklüyoruz. Haksız mıyız? Senin şimdi, YÖK’ün çelik kasası içinde pısıp oturmanla 68 gençliğinin göğü fethe çıkmasını bir karşılaştırsak... ne dersin? Kapitalizmin çöplüğünde eşinip duracağını, bir ömrü böyle tüketmek zorunda kalacağını bildiğin halde sessiz boyun eğmenle, avantacı dünyayı toptan reddedip kendi dünyalarını kurmaya kalktıkları için adları ezberlenmiş eski genç kuşakları karşılaştırsak, gücenir misin?

Kapitalizmin ha bire yatırım yaptığı yerdesin. Dışına çıkamıyorsun. Kapitalizm özgürlüğe asla yatırım yapmaz. Senin geleceğine yatırım yapmaz. Aptal mıdır? Seni aptallaştırmak gibi daha kârlı ve kolay bir yol varken, niçin senin gibi tehlikeli bir potansiyelin özgürlüğüne yatırım yapsın?

İstersen bunları bir düşün, seninle konuşulacak daha çok şey var. Konuşuruz.

Ö.  B.  C.