Hemen konuya girebiliriz. Marksist sosyalist sınıf partisi konusunu tartışacağız. Tartıştığımız konunun, sosyalizmle ilgili tüm konular gibi, içinden süzülüp geldiği bir tarihsel mekânı var. Bu tarihsel mekânı görmeyen, ona dayanmayan hiçbir tartışmanın “özgül ağırlığı” yoktur. Konu “parti” ise, ne var bu tarihsel mekânda?
Yakın tarihte olup biten her şeyi “parti”ler yaptı. Devletleri, orduları, ekonomileri, siyasetleri, devrimleri, değişimleri, sivil toplumları, dinleri, sanatları, kültürleri, bilimleri, bilinçleri, akılları, kinleri, sevgileri, her şeyi “parti” denilen siyasi araçlar yönetti, yönlendirdi. Farkında olalım, olmayalım, hayatı “parti”ler belirledi.
Durum bugün pek farklı değil. İşaretlere bakılırsa yarın da farklı olmayacak. “Parti”ler, maddi ve manevi, hayatı oluşturan tek tek her şeyi ve bir bütün olarak hayatı belirlemeye devam edecek. Özgürlük denilen şeye belki bu kadarı “fazla” gelir ama, özgürlüğe doğru gelişen süreçleri de partiler yönetti, yönetmeye devam edecek.
Bir bütün olarak bütün hayatı yönetirken, parti olgusundan yakasını kurtarıp özgürleştiğini sananların da hayatını yönettiğine göre, onu zorunlu kılan koşullardan kurtulmadıkça “parti”den kurtuluş yok demektir. Düğüm burada çözülüyor. Parti denilen şeyi zorunlu kılan koşullardan kurtulmak için de “parti” zorunlu.
Konumuzun tarihsel mekânında ömürleri farklı bin çeşit parti gördük işittik. Ömrü uzun, yaptıkları unutulmaz, hayatın gidişatını, toplumların kaderini değiştirmiş partiler var. Bunların hepsi “sınıf partileri”dir. Biraz daha ayıklayıcı bakarsak, bu partilerin “temel sınıflar”a ait partiler olduklarını görürüz. İster “kitle partileri” olsunlar, ister ideoloji partileri, hepsinde organik bir iskelet, “öncü” bir misyon vardır. Dayandıkları sınıfların tarihî bir misyonu varsa, bu misyon bu partilerin varlığında kristalleşir. Bu partilerin dayandıkları sınıflarda gördüğümüz dinamizm gerçekte bu partilerin dinamizmidir. Sınıf partilerinin nesnel gerçekliği çözümlemede gösterdikleri “politik hüner” bu “sınıf partileri”ne, belli bir durumda yapabileceklerinden daha fazlasını yapma imkânını da verdi. Arkada bıraktığımız “çağ”da kapitalist toplumlarda bu temel sınıflar, işçi ve burjuva sınıflarıydı. İstisna bazı toplumlarda temel sınıflardan biri “köylü” ise, gidişata bu sınıfın partisinin yön verdiği de oldu. Temel sınıfların henüz gözükmediği toplumlarda ise “dinamik zümreler” öne çıktılar, ama keyfî değil, dışardan belirlenmiş olarak temel sınıflardan birinin konseptini kendi ülkesinde gerçekleştirmeye gayret ettiler.
Akılda kalan, tarihin yapılmasında kitlelere önderlik eden, bu partilerdir. Encamı temel sınıfın mücadelesine bağlı “ara sınıf”ların ve “zümre”lerin de partileri oldu. Bunlardan bazıları, bazı dönemlerde saman alevi gibi parlayıp sonra söndüler. “Ara sınıf”ların palyatif dünya görüşü ile temel sınıflara “öncülük” etmeye kalkan partiler –ve siyasi akımlar– da oldu. Bunlar gerçeğin duvarına çarparak eridiler.
“Parti” konusuyla ilgili tarihî mekândan çıkardığımız bir başka sonuç da şudur:
Ömürlü, temel sınıf “parti”lerinin hiçbiri birbirine benzemedi. Hemen hepsi, şekillenmesi açısından, hem ayağını bastığı ülke zeminindeki gerçeğe, hem de “o an”ki koşulların gerektirdiği biçime ve niteliğe bağlı kaldı. Bu zaten kaçınılmaz bir şeydi. Bunu beceremeyen “sınıf partisi” olamıyor, sınıf mücadeleleri alanından tasfiye oluyordu. Demek ki “özgün”lük, siyasal partiler tarihinin şartıydı. Çünkü, “sınıf” evrensel idi ama mücadelesi, içinde yaşanılan topluma göre, “millî” idi.
Kendi toplumunun özgün şartlarını dışlayan partiler nasıl gerçek birer sınıf partisi olamadılarsa, bu özgün şartları abartan partiler de sınıf partisi olamadılar. Demek ki burada, kapitalizme karşı mücadelenin belirleyici bir diyalektiği vardı. Bu diyalektiği kavrayıp örgütsel hayatına ve mücadelesine yansıtabilen partiler, bir “model” tanımı içine girecek kadar benzeştiler. Parti tartışmasına “genelleme” buradan girmiştir.
Ancak bu “benzeşme”deki sınırı anlamamıza yardımcı olacak bir birikim Türkiye sosyalist solunda vardır. Teorik olarak “sınıf partisi” kalıbını kuşandığı halde “parti” bile olamamış partilerimiz çoktu.
“Sınıf partileri” kavramının üstünde bir de “parti” kavramı vardır. Türkiye sosyalist solunun diline bu kavram, bir vurguyla beslenerek, “parti gibi parti” biçiminde girdi. Çünkü “parti”yi, iğdiş edildiğinde parti olmaktan çıkaran özellikleri vardı. Lenin bunu yakaladığı, yani Aybar’ın eleştirdiği burjuva sınıfın siyasi örgütlenme biçimini sosyalist örgütlenme alanına “aynen” aktardığı için tarihin en büyük devrimlerinden birini yönetme becerisini gösteren partiye ulaşabilmişti.
“Parti” kavramını belirleyen özelliklerin “genel” olmasının bir maddi temeli vardı. “Parti”lerin dayandıkları “temel sınıf” ister burjuva olsun, ister işçi, fark etmiyordu, bu sınıflar, hangi ülkede olurlarsa olsunlar, dünya çapında gerçekleşmekte olan kapitalist ilişkilerin bir parçasıydı. Aralarındaki mücadele dünya çapında gerçekleşiyordu. Bundan dolayı temel sınıf partileri, burjuva ya da işçi enternasyonalinin bir parçası oldukları ölçüde sınıf partisi olabiliyorlardı. Bu nedenle “parti gibi parti” itelemesi, parti tartışmasını fanteziler alanından sınıf mücadeleleri alanına itelemek içindi.
TÜRKİYE’DE SINIF MÜCADELESİ
“Parti” tartışmasının Türkiye’de bugünkü içeriği nedir?
Önce, Türkiye’de sınıf mücadelesi var mı yok mu, ona bakmak gerekir. “Elbette var, bu da soru mu yani?” deneceği belli. Buna rağmen bakmak gerekir.
Türkiye sosyalist solunun kafasında yığınla tartışmalı konu vardır. Sosyalist solun siyasi örgütlenmesinde üstesinden bir türlü gelinemeyen dağınıklık, bu tartışmalı kalmış konular nedeniyledir. Türk sosyalist solu niçin böyledir? On beş yıldır bu soruyu kendimize soruyoruz. Bir parça yol da aldık. Ama gerisini götüremedik. Niçin götüremedik? Bulabildiğimiz yanıt şundan ibaret: “şeflerin tekkeci zihniyeti...”, “toplumsal kültürümüzde, Makyavel’in de tespit ettiği, ben merkezci, ‘sultan’lık zihniyeti...”, “az olsun, benim olsun pintiliği...”, “Asya toplumunun içe dönük tarikatçılığı...” vb.
Hepsi zırva. Böyle de, niçin böyle?
Kızılcık’ta daha önce yazıldı: İlerletici tek şey sınıf mücadelesidir. Sınıf mücadelesinin bir mantığı vardır. Bu mantığı sonuna kadar götürmek şarttır. Ancak o zaman sonuç alınır. Mücadelenin belli bir noktasında duraklamak, karar ve yön değiştirmek, yeniden başka bir yerden başlamayı denemek, bütün bunlar sınıf mücadelesini yarım bırakır. Türkiye’de sınıf mücadelesinin sonuna kadar götürüldüğü görülmediği için bu alanla ilgili kavramlar boşlukta kalmış, içi dolmamış, tartışmalar skolastik mahiyete bürünmüştür. Yani ne “şef”lik sistemi sorumlu bundan, ne tekkecilik, ne de başka bir şey. Bunlar birer sonuçtur.
Bugüne bakalım: Hayatın kaba gerçekliği ortalığı kasıp kavuruyor. Kelimenin beylik anlamında Türkiye’de sınıf mücadelesi yok denebilir mi? Yetmiş milyonun yarıdan fazlası güncel uygarlık kriterlerine göre “aç” ve “yoksul” yaşıyor. Sınıflar, zümreler, şu bu, “herkes” birbirinin boğazına sarılmış. Ama bu “herkes”, sınıflar değil. Bu görünüyor. Bu mücadelenin içinde işçiler, emekçiler de var, ama nasıl var? Sınıf bilinciyle, yani sınıf “hali”nde değil. Bu yüzden mücadele bir yerden bir yere götürmüyor. Mücadelenin ne işe yaradığı da belli olmuyor. Böyle bir mücadele, mücadelenin başka biçimi yoksa yine de kaçınılmazdır ama bir işe yaramaz. İşçi ve emekçileri, ezilen açları ve yoksulları bulundukları yerden bir adım ileri taşımaz. Toplumu da değiştirmez, onun tarihi gidişatını da. Böyle bir mücadelenin “kendinde” bir mantığı olsa bile hedef seçebilir bir mantığı yoktur. Buna sınıf mücadelesi değil “sınıf dalaşması” demek daha doğrudur.
Olan budur. Olmayan, siyasi anlamda sınıf mücadelesidir. Siyasi anlamdaki sınıf mücadelesinin bir ayağı elbette öncelikle “sınıf dalaşması” dediğimiz, ekonomik mücadeledir. Ekonomik çıkarlar etrafında dönen sınırlı bir mücadele bile yoksa, zaten orada siyasi anlamda da bir sınıf mücadelesi olamaz. Ekonomik çıkarlar için kavga toplumun altını üstüne getirse bile, bir sınıfın toptan hedefinin bir parçası değilse sınıf mücadelesi değildir. İşçi ve emekçi sınıfın Türkiye’de DİSK’i KESK’i, vb. var ama siyasi anlamda bir sınıf mücadelesi olmadığı için sonuç yok. Ekonomik çıkar mücadelesi sendikalarda görünür ama şart da değildir, sendika olmasa da böyle bir mücadele olur. Hele günümüzde sendikalar, ekonomik mücadele örgütleri olmaktan da neredeyse çıktılar. Hatta denebilir ki bu hal ve yapılarıyla salt ekonomik mücadeleye zarar vermeye bile başladılar. DİSK ve KESK olmasa belki de işçiler ve memurlar, doğal varlıklarının devamı zorunlu kılmış olacağından, işverenin yakasına daha bir “özgür” yapışacaklar. Gene yenilecekler belki ama yenilgilerinin bir “anlamı” olacak. Yenilgileri, mücadelenin ileri aşamaları için ders olacak. Bugünkü sendikal mücadele ne biçim bir mücadele ki, biz yenildiklerini de fark etmiyoruz, kazandıklarını da!
Sosyalist-sol, sınıf mücadelesinin diğer ayaklarını geliştiremediği için bütün dikkatini ekonomik mücadeleye çevirmiş, bakıyor. Sosyalist solun içinde yığınla “sekt” var. Hepsinin dikkati işçi-emekçi hareketinin üzerinde. Bir atölyede üç işçi kafadar bulup gazete verebiliyorsa, geleceğe dair umutlanıyor. Küçücük grevleri efsaneleştiriyor. Bu işçi-emekçi kavrayışı temelden yanlış bir kavrayış. Hele Marksizm adına ise, Marksizmin alaya aldığı bir kavrayış. İşçi bulunca sevinmek, bulamayınca üzülmek!
Türkiye’de açık ki sendikal mücadele diye bir şey yok ve bu sosyalistlerin moralini bozuyor. Kendini algılamadaki yanlışlığı ekonomik mücadeleyi algılamasında da var. Yanlış düşünme buradan başlıyor. Sendikaları, emekçileri suçluyor. Mücadele geriledi, işçi-emekçi sınıfların bilinci zayıfladı, şuraya buraya savruldu gibi, aslı astarı olmayan değerlendirmelere sürükleniyor. Yaprak kıpırdamıyor diye hayıflanıyor. Sebep-sonuç bağını tersten kurup bulandırıyor. Şunu, “düşünmesi” değil, Marksizmden dolayı zaten ezbere bilmesi lazım: Sendikal mücadele patron sınıflar emekçilere göz açtırmadığı için gerilemez. Demokrasi yok, işçi hakları kullanılamıyor diye işçi kavgadan geri durmaz. Sendikacılar beceriksiz, sınıfına ihanet eden adamlar oldukları için sendikalar zayıf düşmez. Zaten ekonomik manada da sendikal mücadeleden medet ummak doğru değildir. İşçi-emekçi mücadelesi niçin zayıf? Sendikalar niçin ağlanacak vaziyette? İşçiler neden sokağa dökülmüyor, fabrika işgalleri, direnişler, grevler ülkeyi boydan boya sarmıyor? Sahi niçin? İşçi-emekçi sınıflar, arkada kalan “çağ”daki misyonlarını yitirdikleri için mi? İş buraya varıyor...
İşçi sınıfının ekonomik mücadelesi kendi dışındaki nedenlerden dolayı geriler. Yeniden hatırla(t)mak şart. Sınıf mücadelesinin ekonomik mücadeleden gayri, biri ideolojik, diğeri siyasi mücadele olmak üzere, iki ayağı daha vardı. Bu iki mücadele, sermaye sınıfları için de geçerliydi, işçi-emekçi sınıflar için de. İdeolojik ve siyasi mücadele emekçi sınıflar yönünden ayrı bir önem taşırdı. Çünkü bu mücadelede –geçtik, devletten– bütün tarih, bütün geleneksel düşünce ve yapılar, dinler, kültürler (sivil toplum) sermaye sınıfının arkasındaydı. Emekçiler güçlü bir ideolojik ve siyasi mücadele verebildikleri zaman, ekonomik (sendikal) mücadeleyi de ayağa kaldırabiliyorlardı. Sendikal hareketin veya genel olarak ekonomik mücadelenin gerilemesi, ideolojik ve siyasi mücadelenin gerilediği dönemlerle örtüşüyordu. Sınıf mücadelesi bir bütün olarak yürütülemiyorsa, onun ilk ve temel ayağı olan ekonomik mücadele de yürümüyordu. Sınıf partisi, işte bu denklemi çözüyordu.
Türkiye’de bugün durum tam da budur. İsteyen daha yakından da bakabilir. Türkiye’de sermaye sınıfı iyice köşeye sıkışmıştır. Güncel pratik gereksinmeleri açısından değil, geleceğe dönük tarihsel garantileri açısından sıkışmıştır. Niçin? Sermaye sınıfına karşı verilen güçlü ve topyekûn bir sınıf mücadelesi ile karşı karşıya olduğu için mi? Hayır. Kapitalist dünya genel olarak krizde olduğu için. Kaderiyle ilgili sorunlarla boğuştuğu için. Hangi kapitalist sınıf köşeye sıkışmamış ki Türk sermaye sınıfı sıkışmasın? Sermaye sınıfı eğer bugünkü açmazında da işini güncel pratik anlamında görüyorsa, tekerine çomak sokacak bir mücadele olmadığı içindir.
Geldik ucu sosyalistlere uzanan soruya. İdeolojik ve siyasi açıdan güçlü bir emekçi sınıf mücadelesi yoksa, bunun sorumlusu emekçiler değil, sosyalistlerdir. Başka kim olabilir ki? Sosyalistler yokken de böyle bir mücadele olabilecek olsaydı, sosyalistlere ne gerek vardı? “Zincirlerinden başka kaybedecek şeyleri oldu” diyerek sorumluluğu sırtımızdan atıyoruz. Yok hayır, artık işçi sınıfı, Marksizmin onda gördüğü tarihi misyonu yerine getirmekten uzaklaştı, diyen teoriler icat ediyoruz.
Şöyle bakmak gerekmez mi: Sosyalistler sınıf mücadelesinin ideolojik ve siyasi ayaklarını oluşturmakta zaaf içinde oldukları için ortada sınıf mücadelesi denebilecek bir mücadele yok. Olumsuz her şey sosyalistlerin durumu nedeniyledir.
“Toplumsal ilerleme”nin sınıf mücadelesinden başka sebebi, zemini, açıklaması yoktur ama burada söz konusu olan “yönetilen” bir sınıf mücadelesidir. Sınıf mücadelelerini, geçmişte olduğu gibi bugün de “parti” adı verilen örgütlerin yönettiğini, siyaseti ciddiye alan hiç kimse tartışmadığına göre dikkati bu konu üzerine toplamak gerekir. Sosyalist mücadele olmazsa olmaz silahından yoksunken emekçi mücadelesini yöneten bir siyasal irade yaratılmamışsa sınıf mücadelesinden ne beklenir ki? Burjuva sınıfın becerdiklerine bakarak sosyalistler kendileri için ders çıkarabilirler. Türkiye’de sınıf mücadelesinde sermaye sınıfı kendi tarafını, siyasi gücü paralize olduğu ahvalde dahi pekâlâ yönetiyor. Kendi sınıf partilerini gizli-açık koalisyonlarla birleştiriyor. Kendi çıkarını “merkez” ilan edip bu “merkez”e hâkim olmayı beceriyor. “Partileri” beceremezse, son çare olarak başka araçlara başvurmayı akıl edebiliyor. Devlet olarak örgütlenmiş bir sınıf olduğu için böyle araçları da var. “İşçi sınıfının partiden başka silahı yok” denilmiş olması bundandır. Türkiye’de sınıf mücadelesinin emekçi tarafı yönetilmiyor. Çünkü bu tarafta “yönetici” parti yok. Sosyalistlerin temel meselesi budur. Çözemediklerini gördükçe geri durdukları görevleri budur. Sosyalistlerin bugün her şeyden önce düşünüp konuşması gereken temel mesele budur.
Türkiye sosyalist solu “parti” meselesini hiç konuşmamış, tartışmamış bir sol değildir. Bu tartışmanın da bugünkü gerekli tartışmaya ışık tutması bakımından hatırlatması gereken yönleri vardır. Denebilir ki, geçmişte bir türlü çözüme kavuşturamadığımız için, meseleyi lüzumundan bile fazla tartışıyorduk. “Sınıf partisi” konusundaki tartışma eksenimizi, arkada kalan çağın en etkili, bir de büyük bir işçi devrimini ve yetmiş yıl süren bir sosyalizmi kurma denemesini yönetmiş olan Bolşevik Komünist Partisi oluşturuyordu. Rusya’ya özgü yönleri ağır bassa bile, bu parti evrensel bir modelmiş gibi, tartışılmaz bir siyasal örgütlenme kriteri olarak algılanıyordu. Bunda sakınca yoktu, çünkü “o devirde” icraatına karşı olanlarda bile bu partiye karşı derin bir hayranlık duygusu vardı.
Tartışıyorduk da ne oluyordu? Mutlak bir örgütlenme kriteri olarak benimsediğimiz söz konusu parti modelinin ancak minyatürü sayılabilecek partilerimiz oluyordu. Bu minyatür partilerle sınıf mücadelesini “yönetmek” mümkün olamıyordu. “Daimîlik” meselesini bu partilerle çözmek imkânsızdı. Partilerin biri kapanıyor, beşi açılıyordu. Partileşmemiş sosyalist “hareket”ler de vardı. “Hareket” bir Latin rüzgârıydı. Yerinde bir anlam taşıyordu, ancak Türkiye’ye nakledildiğinde doku uyuşmazlığı doğuyordu.
Geçmişte bir “ekseni” olan bu tartışmanın iyi kötü bir anlamı vardı, en azından belli bir parti kültürünün ve partililik bilincinin oluşmasına hizmet ediyordu. Ayrıca o günkü iktidar kurgularımızın ikna edici stratejik bir temeli de vardı. Sadun Aren bu kurguyu, özüne dokunmaksızın şöyle özetliyordu: “Parti”lerimiz için dış iktidar dayanakları vardı. Bazı partilerimiz için bu dayanak SSCB, bazıları için Çin, bazıları için Arnavutluk’tu. Biz, kurgumuzda, bir biçimde iktidara geliyor, bu dış desteği arkamıza alarak ayakta kalıyorduk. Ya da bu dış desteğin doğrudan müdahalesiyle iktidara geliyor, hızla sosyalizmi kurmaya başlıyorduk. Bu kurgu üstelik hayal mahsulü de değildi. Kujinski İkinci Savaş'ın ardından Doğu Avrupa’da kurulan proletarya diktatörlüklerinin “bir dış olgu” olduklarını söylerken, belki de –Yugoslavya hariç– hiçbirine haksızlık etmiyordu. O dünyaya ve o tartışmaya geri dönülebilir mi? Artık o tartışmanın ekseni olan olgular yok olup gitmiştir.
O tartışmaya geri dönmedik ama ileri de gidemedik. İleri gidemediğimiz için sosyalist siyasi örgütlenme pratiği açısından eski halimiz geri döndü. Yani sosyalist örgütlenme açısından Türkiye’de, eskisinden de geri bir “yeni durum” var.
Gerçi şimdiki duruma da tartışarak geldik. Çoğumuz dünyanın altının üstüne gelmekte olduğunu 80’li yılların ikinci yarısından itibaren fark ettik. Zaman ve zeminin değişmeye başladığını algıladığımızı gösteren bir tartışma kanalı açtık. Bu kanal üzerinde on-on beş yıl kadar ilerledik. Birlikte ilerlemenin güçlükleri karşısında pes ettik. Güç olan, “tartışma” idi. Türkiye sosyalist solu “tartışma”yı bilemiyordu.
Burda da sosyalist solumuzla ilgili şu tespitin üstünden atlamayalım: “Tartışma” her yerde sosyalistleri ve yönetmekte oldukları mücadeleyi ilerleten, geliştiren, hedefine yaklaştıran bir işlev görürken bizde tartışma şaşmaz biçimde tam tersi sonucu veriyor. Bizim tartışmamız bölünme, parçalanma, dağılma anlamına geliyor! Oysa hayatı tartışmakla geçen ve bize de evrensel bir doğruymuş gibi görünen bir mücadelenin başındaki adam (Lenin), “Biz Rus Marksistleri 17 yıl tartıştık ve bir de baktık ki, hedefin eşiğine gelmişiz,” biçiminde bir laf etmişti. Bu laf bize uymuyordu. Belki de biz, kazara doğru bir tartışma yaparız da ilerleriz, büyürüz, birleşip bütünleşiriz, siyaset sahnesinde güç olup ciddiye alınırız korkusuyla tartışmaktan korktuk. Çözmeyi umduğumuz sorun ortada kaldı.
MARKSİZMİ ALGILAMA SORUNU
Eski durum geri geldi dedik ama bu bile iyimserliktir. Daha kötü durumdayız. Eski sosyalist siyaset sözde bile olsa iyi kötü bir sınıf pratiğine bağlanıyordu. Sosyalist örgütlenme kendi minderini oluşturmaya dönüktü. Yani sermaye sınıfından “bağımsızlık” diye bir dert vardı. Ekstremdi ama, hiç değilse bir legalizm eleştirisi, parlamentarizm eleştirisi vardı. Şimdi böyle bir eleştiri olmadığı gibi, mevcut “sosyalist sekt”lerin hemen tamamına “yeni bir başlangıç yapabilmek” adına şu Meclis’te birkaç koltuk kapabilmek hevesi hâkim. “Ortaklık”lar ancak bu amaç için ve seçimden seçime akla geliyor. Olmasın değil elbette ama bundan ibaret olması sorun!
Türkiye’de emekçi sınıf hareketini bir bütün olarak yönetecek bir sınıf partisi yaratmak, bugünden yarına bir beklenti olamaz. Sosyalistlerin zaaflarından bağımsız pek çok nedeni var bunun. Bir bakıma dünyanın gerçekliğinden kaynaklanıyor bu.
Bu gerçekliği işçi-emekçi sınıfın hem çıkarı, hem de tarihî misyonu açısından çözümleyecek, Marksizmden başka ve daha ileri bir dünya kavrayışı henüz yok. Bu nedenle, bu dünya gerçekliğini çözümleyip Türkiye’de sınıf mücadelesinin gidişatını yönetmeye talip bir “sınıf partisi”nin Marksist bir parti olması zorunluluğu var.
Ama bu önerme sorunu çözmek şöyle dursun, yeni sorunlara yol açıyor. Yakın dönem sol-içi tartışmalarda bunu da gördük. Bugün Marksizm nedir, Marksist parti nedir? Bu soru dikildi karşımıza. Gerekçesi de, “dünya değişti” idi. Dünya değişir de Marksizm değişmez miydi? O halde hangi Marksizm?
Elbette önerilen “herhangi bir Marksizm” değildir. Dünya mı değişti? Kapitalizm mi, emperyalizm mi değişti? Ne kadar ve ne yönde değişti? Bu değişmelerin sınıf mücadelesi üzerindeki etkileri nedir? Bu soruları kendine soran bir Marksizme ihtiyaç vardır. Önerilen de bu sorulara kendi sistematiği içinde yanıt arayan ve yanıt buldukça ve bulduğu oranda gelişen bir Marksizmdir.
Böyle bir tartışmaya sosyalist sol hiç girmedi. Yukarıda işaret ettiğimiz türden sorulara Marksizmin bir yanıtı var mıdır, anlaşılamadı. Dolayısıyla dünyayı yeni durumunda kavrayıp açıklayacak eleştirel Marksizmin önü açılamadı. Marksistler hiç tartışmadılar değil, tartıştılar. Ama ya “düşünmekten tasarruf”(!) edebilmek için, ya da pek bilinen “konformist” alışkanlıkları nedeniyle, sorulara kendi cevaplarını vererek değil, daha çok Marksizm dışı düşünce kaynaklarında üretilmiş yanıtları, sorgulama zahmetine bile katlanmadan alıp tartıştılar. Bu düşünce kaynakları kapitalistler için üretmiyorlar o yanıtları. Çünkü kapitalistlerin düşünceye ihtiyaçları yok. Onlar işlerine bakmayı tercih ediyorlar. Bu düşünceler, Marksist düşüncenin geliştirilemediği bir dönemde, Marksistler için üretiliyor. Böyle böyle, Marksistler için yeni bir kavram silsilesi oluştu. Bu yeni kavram silsilesi içinde bir tartışma, tartışmaya benzemiyor.
Yeni dünya durumu ile ilgili olarak ileri sürülen “yeni” kavramlardan en üstte olanı “küreselleşme”dir. Bu kavramı benimseyip kullanan Marksistlerin sayısı az değil. Ama bu üst kavrama adım adım geliştirdikleri, kendilerine ait bir soyutlama yolundan varmadılar. Kavramı hazır buldular. Beğendiler. Ardından da altını doldurmaya başladılar. Kavram en üstteki belirleyici kavram olduğu için tıpkı yüz yıl önceki emperyalizm tartışmasına benzer bir tartışmaya götürdü. Sosyalist mücadelenin dünya çapındaki kaderini belirleyecek böyle bir tartışma, tıpkı gene yüz yıl öncesinde olduğu gibi, Marksistleri birleştirmek yerine, ayrıştıracaktı. Öyle oldu, oluyor.
Yanlış yerden başlatılan her tartışma yanlış bir tartışmadır. Küreselleşme tartışması da öyle. Habire zihin bulandırıyor. Çünkü kavramın hem sunuluşu, hem de kabul ediliş biçimi Yeni Dünya durumunun kavranışını engelliyor. “Küreselleşme” kavramı, kabul edilir edilmez kabul eden düşüncenin, bu dünya ve bu hayata dair diğer bütün rezervlerini de teslim alıyor. Tıpkı “akıl” kavramının hâkim sınıf çıkarı üzerinden kurulduğu için hâkim olduğu biçimiyle bir çağ boyunca gerçek aklı teslim alması gibi. Bunun, tanrı kavramındakine benzer bir sırrı var. En yüksek soyutlamaya kendinizi teslim etmekle soyutlama yeteneğinizi yitirmiş oluyorsunuz. Bu da Marksizmin geliştirilmesinin önünü tıkıyor. Marksizm eleştirel bir düşüncedir. Küreselleşme, burjuva platformda biraz daha “esnek”, hiç değilse her şirkete –ya da ulusa– bu rekabetten pay alma şansını teorik olarak veriyor, oysa Marksizme taşındığında ya kabul edeceksiniz ya da ret. Yani ya küreselleşme, ya Marksizm!
Marksizmin kendisini tartışmalı hale getiren bir Marksist tartışma, anlamı olmayan bir tartışmadır.
Bu tartışma sosyalist mücadelenin yeniden örgütlenmesi tartışmalarını da etkiledi. “Parti” kavramını gözden düşürdü. Sınıf partisi kavramı belirsizleştirildi. Sınıf mücadelesi somut bir şey olmaktan çıktı, ne olduğu anlaşılmaz, nerde nasıl geçtiği kestirilemez bir şey oldu. Doğru dürüst bir eleştirisi ortaya konulmadan reel sosyalizm tecrübesi rafa kaldırıldı, dersleri kaale alınmadı. Parti tartışmasına oradan hiçbir şey aktarılamadı.
Hadi buna “beceriksizlik” diyelim, ama öyle de demiyoruz. Beceriksizliğimizi teorileştiriyoruz. Çünkü böyle bir alışkanlığımız var, yakamızı bırakmıyor. Örnek verelim. Marksizmle ilişkisini zaman zaman “Marksizme katkı” sınırlarına yakın bir seviyede götürebilmiş olan Kenan Somer dostumuz tarihin arşivine kaldırılmış her şeyi “işi bitmiş” sayıyor.
Parti meselesini tartışabilmek için Marksist siyasal pratiğin “arşiv”ine ihtiyacımız olduğunu ben de sanmıyorum. Çünkü bu nihayet sınıf mücadelesinin ihtiyaçlarıyla belirlenen bir araç. Demek ki şimdiki ihtiyacı anlamak daha önemli.
Sosyalist mücadele alanına bakalım. “Sosyalizm amaçlı” pek çok siyasi partimiz var. Yenileri de kuruluyor. Kurulanların kapsadığı sosyalist yekûndan kat kat fazla “partisiz” Marksist sosyalist olduğunu da görürsek, sosyalist amaçlı başka daha pek çok partimizin olacağını da kestirebiliriz. Peki bu partiler, sosyalist örgütlenme ihtiyacının, sınıf partisi ihtiyacının karşılığı olan örgütlenmeler midir? Yani şimdi, bugün, sosyalist mücadelenin ihtiyacı, bu partiler midir? Eğer öyle ise gerçekten, sosyalist mücadelenin gereksinmesi olan sınıf partisi yönünden, hatta “parti” kavramı yönünden bildiklerimizin hepsini unutmamız gerekecektir.
Parti siyasi iktidar olmak için kurulur. Bunu ne kapitalistler tartıştı, ne sosyalistler. Tartışılacak nesi var? Kapitalistler gene tartışmıyorlar. Ama sosyalistler tartışıyor! Biz de dünkü geçmişte böyle bir tartışmanın özeti içinden, neyi niçin tartıştığımızı pek anlayamadan geçtik. Hatta teorileştirdik bile: “Partinin iktidarı değil de, temsil ettiği sınıfın iktidarı...” gibi. Üstelik geçmişten ders çıkarmış edası içinde.
Bozulmadan önceki ezberimiz “bilimsel” idi, çünkü bu hep böyle oluyordu. Parti iktidarsa, temsil ettiği sınıfı iktidar olarak örgütlemiş olduğu için iktidardı. Parti devletse, demek ki temsil ettiği sınıf kendisini bu parti aracılığıyla “devlet olarak” örgütlemeyi becermişti. Bunda bir terslik mi var? Niçin var? Parti bazen siyasal alanın tamamını tek başına elinde tutuyor, bu da sınıfın siyasal alanı tek başına doldurması anlamına geliyordu.
Artık böyle olmasın!
Nasıl olsun?
Bunu bilemedik. Bu konu, yani “parti”mizin iktidarla ilişkisi konusu konuyla ilgili ezber bozulduktan sonra, Türkiye’de sosyalistlerin kem küm tartıştıkları bir konu olarak kaldı. Niye kaldı? Çünkü sosyalistler için “devrim” ve “iktidar”" gibi sorunlar ufkun içindeki sorunlar olmaktan çıkmıştı. Oysa tartışma “iktidar zamanı” ve “iktidara geliş biçimi”yle ilgili bir tartışma değildi. Sınıf mücadelesinin ideolojik ve siyasi boyutunun “günün gereksinmeleri doğrultusu”nda nasıl yönetileceğiyle ilgiliydi.
“İktidar” amaçlı sosyalist örgütlenme Marksistlerimiz nezdinde yolu ikiye ayırdı. Bu yol ayırımı eskiden de vardı ama muğlaktı, reel sosyalizmin çöktüğü yerden itibaren güya berraklaştı. Hatta Kenan Somer’in uyarıları bağlamında teorileşti. “Siyasi iktidarı” ele geçirmek için sosyalist örgütlenme ve mücadele –hiçbir demokrasi sosyalistlere ve sosyalizme böyle bir hak ve imkân tanımadığı için– “demokrasinin dışı”ndan yürümek zorundaydı. Bu tür partilere, terim tam yerine oturmasa da, “askerî tarzda örgütlenmiş devrimci parti” dedi Kenan Somer. Bu partilerin militer tipte örgütlenmesinin askeriye özentisinden kaynaklandığını elbette söylemiyordu. Askerî devrimci nitelikteki sosyalist partilerin sınıf dayanağı olan sanayi proletaryası tam da öyle olduğu, bu sınıfın mücadelesi o gün öylesini gerektirdiği için “zorunlu olarak” militer karakterde örgütlendiklerini söylüyordu. Bu partilerin programlarında “siyasi iktidar” amaç değil, toplumsal hegemonyayı kazanmak için bir araçtı. Bunu yapmayı amaçlamışlardı, ortaya reel sosyalizm çıktı. Kurdukları sosyalizmin defteri dürtülünce biz de bu partilerin defterini dürdük.
Dürdük de yerine ne koyduk? Sosyalist mücadele için örgütlenme tartışmasına “yeni” bir boyut kazandırdık. Bunu da, tabii, tam da bu işte işe yaradığı için Marksizmin arşivinden almayı da ihmal etmedik. “Önce sivil toplumda hegemonya” dedik. Sınıf partimiz bundan böyle önceliği buna vermeli. Bu da, “bugünün gereksinmesi” olarak “sivil devrimci parti” oluyordu.
Bu parti iktidarı almak için örgütlenmeyecekti. Sivil toplumda hegemonyayı kazanma mücadelesine girişecek, buna göre örgütlenecekti.
Bu iki “farklı” sosyalist örgütlenme anlayışı Türkiye’de yan yana geldi. Ancak birleşemedi.
Birleşemez mi?
Birleşmesin. Birleşmesi de gerekmiyor. Ama reel sosyalizmin tarihinden ortak dersler çıkarmak mümkündür. Tamam, Bolşevik Partisi artık yok ama, öyle söylenildiği gibi “iktidar delisi” bir parti de değildi. Hatta siyasal alanı tekeline almıştı ama buna da baştan istekli değildi. Sivil toplumda –ya da toplumda– hegemonyayı ele geçirmek o gün için de önemliydi ve bu partinin teorik donanımı bu konsepti de içeriyordu. Nasıl içermeyecekti ki? “İktidar delisi” olan partilere iktidar mı veriliyordu? Bu partinin Devrim’e “fırsat” demesi de fırsatçılığından değil, Rusya’nın o günkü “siyasi gerçekliği”nden kaynaklanıyordu. O parti Kışlık Saray’a “iktidar alma”ya gitmemişti. Kısa döneme sıkışmış bir dizi yoğun gelişmelerden sonra adım adım, ve nihayet de 7 Kasım’dan önce 4 Kasım’da Smolni Enstitüsü’nün alt salonunda, Köylü Sovyetleri Kongresi’yle “toplumda iktidar” olmuştu. Kışlık Saray’a gidişi, ordaki fuzuli bir işgali ortadan kaldırmak içindi. Sivil toplumda hegemonyanın önceliğine vurgu yapanlara, tasarladığınız “iktidara geliş biçimi”nin resmini yapın desek, acaba bundan daha güzel bir resim yapabilecekler midir? Reel sosyalizm tecrübesinden ders çıkarmak için “didikleyici” olmamız lazım.
Şimdi ne olacak?
Birlikte düşünelim. Sınıf mücadelesini üç ayaktan yönetip yönlendirecek bir parti yok diye pek derdi olan da yok. Olmalı. Sınıf partisi Marksist olmalı diyen de yok. Demeli. Parti iktidara asılmalı. “Toplum” ona bu iktidarı vermedikçe iktidar olamayacağına göre “iktidar korkusu” niçin? Bu olmadıkça siyasal pratikleri itibariyle sosyalist partilerimiz “demokrasiye asılmak”tan ileri gidemiyorlar. Demokrasiye asıldıkça da onunla birlikte daha nelere asıldıklarını ve nelerden koptuklarını göremiyorlar.
Siyasi iktidar için örgütlenme ile sivil toplumda hegemonyayı ele geçirmek maksatlı sosyalist örgütlenme, bu haliyle kısa menzilli düşüncelerdir. Bunlar geçiş düşünceleridir ve ancak geçici geçiş partilerini temellendirebilirler.
Bunların ayrı durmasına itiraz etmenin bir anlamı yoktur ama lüzumu da yoktur. Vahim olan, “kendine yetme” halidir. Kendisi de iddiası kadar büyük olmayan parti(ler) sınıf mücadelesinin bugünkü sorunlarının hakkından gelemez(ler).
Sivil toplumda hegemonyaya öncelik veren bir parti fikri çıkış noktamız olsun. Sivil toplumda şimdi kimin hegemonyası var? Sermaye sınıfının. Bu sınıf aptal mıdır ki avucundaki sivil toplum hegemonyasını sosyalistlere kaptıracak? Diyelim Fatsa’da sosyalistler sivil toplumda hegemonya kurdulardı da, Fatsa iktidarına yansıyan bu hegemonya idi. Değil Fatsa, bir nahiye, bir köy olsa bile bırakmazlar. Sivil toplum sanki sermaye sınıfının bakmadığı, görmediği, ne olup bittiğini “izlemek” ne kelime, iğneden ipliğe elinde tutmadığı bir yerdir. Sermayenin ilmik ilmik kendine ördüğü bir yerdir sivil toplum. Sivil toplumda kuş uçsa haberi olur. Sosyalistler burada hegemonya tesis etmeye kalkışacaklar da sermaye o ülkeyi yakmayacak. Olacak iş midir?
Sermaye bunun siyasi iktidarı kaybetmekten daha vahim, tarihsel inisiyatifi elden kaçırdığı bir felaket olacağını kestiremeyecek... Düşünce midir? Iğdır’da bir çoban düşünün, kavalı yok, ya da Ümraniye’de bir işçi, kömürü yok. Bu ihtiyacın onu götüreceği ilk durak “esnaf” mıdır? Evet. Kimdir bu “esnaf”, düşündünüz mü? Ciğerine kadar örgütlenmiş biridir. Sivil toplumdadır. TESK ya da TOBB üyesidir. Kredisini, ihalesini, vadesini, vb. bu mekanizma içinden çıkarır. Biri bir yerde kazara “saf” mı değiştirmiştir, anında Ankara’dan duyulur. Hadi buyurun sivil topluma...
Demek ki bugün bir “sınıf partisi” anlamında sosyalist örgütlenme sorunu, siyasal iktidarı veya sivil toplumda hegemonyayı kazanmaya dönük iki ayrı devrimci varyant önermesinden dolayı çatallaşmıyor. Böyle açıklanması, bir tür örtülmesi içindir. Sorun, sosyalizm yolunu “Kapitalizmin demokratik gelişme varyantı” olarak algılamaktan geçiyor. Sosyalist partilerimizden bir kısmı böyle bir algılama içindedirler. Bu konu yeterince teorileştirilemediği için bu tür partilerimizin teorik besinleri de “Birikim” dergisinden ibarettir. Devrimciliği, Marksistliği cepte tutup, günün icabı “demokrasiye asılan” sosyalist partilerimiz de, demokrasi diye diye aynı noktaya gideceklerdir.
Oraya, kapitalizmin demokratik gelişme varyantına sivil devrimci Marksist bir parti nosyonu ile girilemez. Çünkü böyle bir kulvar, geçmişte belki sadece sosyaldemokrasi için, o da dinamik bir işçi hareketine dayandığı yerde ve zamanda vardı, artık onun için de kalmamıştır.
Orası, en diri ve geniş olduğu dönemde bile sosyalizm için mücadelenin likide olduğu bir yerdir. Sosyalistlerin orda işi ne?
Kavramları iğdiş etmeden, sağa sola bükmeden konuşursak dünya ve bizim meselemiz anlaşılır bir meseledir. “Emekçi sınıf” Afrika toplumlarında bile çoğunluktur. Ara sınıflar diye bir şey kalmamıştır. Çalıştıranlar dışında kalan herkes ücretli emekçi olmuştur. Bu kütlenin bugün ortaya çıkardığı her eylem anti-kapitalist dolayımlıdır. Bilinçli bir eylem değildir ama asla plebce bir başkaldırı da değildir. Tarihsel olarak kusurludur. Kaçınılmaz böyledir, çünkü kapitalizm için de yeni bir durum söz konusudur. Bir “yönelim” olarak değil, “zorunlu” olarak, seçeneklerden seçilmiş bir seçenek olarak değil, nesnel olarak, bize Kautsky’nin verdiği “süper emperyalizm” kavramını anlamlı kılan bir yeni durumdur kapitalizmin durumu. Sosyalist örgütlenme tartışmasının bu gerçeği atlayarak ilerlemesi imkânsızdır.
Kapitalizmin “demokratik” veya şu bu değil, hiçbir gelişme varyantı kalmamıştır. Şurda burda “geliştiği” biçiminde gösterilen şey, “gelişme”den başka bir şeydir. Teknoloji gelişiyor fakat tıkanmış kapitalist ilişkiler açılamıyor. Açılması şart. Şart olanı yapıyor. Çalışanlara saldırıyor. Mümkün olan en büyük çoğunluğun mutluluğu diyordu bir zamanlar, şimdi diyemiyor. Kendi “zorunlu” gelişmesinin kaçınılmaz sonucu, en küçük azınlığa mutluluk şiarını, eski vaatlerinin yerine geçiriyor. Türkiye’de de aynen böyle oluyor ve biz sosyalistler seyrediyoruz. Sosyalist partilerimiz yok mu, var. O halde niçin hâlâ seyirciyiz?
Bu soru zamansız veya yersiz bir soru mu?
