Kapitalizmde “insanlık” soyut bireylerin oluşturduğu kitlesel bir hacim, ya da “kütle” olarak bir anlam ifade eder. “İnsan” denildiğinde, tek tek kişileri değil, “insanlığı” öne çıkaran, insanı −her biri kendi adına bir varlık olarak yüz milyonlarla ve milyarlarla sayılan tek tek gerçek bireyleri− sermayenin çıkar/tahakküm çarkları ve ideolojik ufkunca belirlenen soyut bir “insan” kategorisi içinde eriterek hiçliğe mahkûm eden anlayış. Ya da, bir başka yönüyle, kişinin sözde “toplum”a feda edilmesindeki olumsuzluğu “insanlık” adına doğal sayıp sıradanlaştıran anlayış.
Oysa hayatı yaşayan, “insanlık” değil, somut insanlardır. Kapitalizmin gerçekliğini yaşayan da onlardır. O gerçeklik, “insanlığa” atfedilen özgürlük, esenlik, sanat, bilim, hayat kalitesi gibi kazanımlara ve değerlere, her birinin harcında bütün o tek tek bireylerin emeği, kavgası, özverisi −hayatı− olduğu halde, büyük çoğunluk içinde bir azınlığın el koymakta olmasında somutlanıyor. Sözgelimi, çağdaş tıpta elde edilen göz alıcı ilerlemelerin çok büyük bir bölümü, yeryüzünde yaşayan insanların muazzam çoğunluğu için, en azından henüz, elde edilmemiş ilerlemelerdir; varlıklarıyla yoklukları birdir; insanlık için, eğer insanlık muazzam çoğunluğu da kapsıyorsa, sadece bir potansiyeli ifade ederler. O potansiyelin kuvveden fiile geçmesi, herkes için gerçek, somut kazanıma dönüşmesi o dönüşümün önündeki engellerin kalkmasına bağlıdır. Ona da, tabii, çıkarı ve işlevi, toplumdaki ve dünyadaki yeri, konumu o engellerin sürmesiyle kaim olanların varlığı engeldir. Bir karaciğer nakli niçin o kadar pahalı? Ya da, tersine, niçin çok küçük azınlık için öylesine sudan ucuz? Öyle olmayı nasıl sürdürüyor? Daha ne kadar sürdürür? Bir başka deyişle, birileri başkaları yerine −insanlık adına!− yaşamayı daha ne kadar ve nasıl sürdürürler? Niçin sürdürsünler? Değişken fiyatlı hayat ve ölüm değişmez kader midir?
Bu duruma itiraz, kişisel bir tercih ya da ahlaki tavır sorunu değildir. Sömürü toplumunun –günümüzde kapitalizmin− nasıl işlediğini, o işleyişin doğurduğu sonuçları kavrama sorunudur, O nedenle de, çağdaş dünyayı değişim ve sürekli oluşum haliyle doğru algılayıp tanıma ve geleceğe bakış, dolayısıyla bugünün sorumluluğunu yüklenme sorunudur. Sorumluluğu yüklenme gereği, ayağı yere basan nesnel bir ihtiyaçtan doğar. Kapitalist egemenlik sistemi, adı üstünde, içerdiği her şeyle, en başta da devlet destekli sermaye olgusuyla, zora düşürülenler üzerinde zorluların tahakkümüdür. Karaciğer naklinin dünya nüfusunun ezici çoğunluğunu oluşturan insanların her biri için ödenemeyecek kadar pahalı olması hem o tahakküm nedeniyledir, hem de aynı tahakkümün sürmesini sağlıyor. Karaciğer naklinin maliyeti −daha doğrusu, o maliyetin çok küçük bir azınlıkça ödenebiliyor olmasının “vazgeçilemez” bir zorunluluk olduğu anlayışı− yeryüzünde her yıl, her gün kaç insanı vaktinden önce ölmeye mahkûm ediyor? Buna karşı çıkmak ve tahakküme direnmek, direnmenin gerekçelerini irdelemek, yoIunu yordamını düşünmek, vb. salt ve soyut bir ahlak sorunu mudur?
Sistem, bütün tezahürleriyle hiç değişmeyen, insanları daha iyi yaşatacak kazanımlara hepten kapalı, statik, durağan bir olgu değil elbette ama, burjuva ideolojisi ve onun üzerinde temellendiği pratik, o kazanımlar alanında ilerlemeyi insanlığa bir tür doğal ayıklanma süreci olarak dayatıyor. Bu süreç, tıpkı doğada olduğu gibi, muazzam boyutlarda israfı öngörüyor. İnsan hayatının ve dünyaya insan-katkısı her birikimin ve potansiyelin harcanıp heder edilmesidir bu. Kapitalist rasyonellik harcanabilir mal niteliğinde somut hayatların toplam hacmi üzerinde kazanç/kayıp hesabına dayandığı ölçüde, yaşanılan onca hayat insan türünün “zorunlu fire” hanesine yazılıyor: insanlar kendi doğrudan eylemlerinin ürünü olduğu halde üzerlerine çöküp onları ezen bir süreci yaşamaya mahkûm edilirken, insan, düşünen canlı varlık olarak da inkâra uğruyor. Milyonlarca yıllık evrimin harika ürünü insan beyni, milyarla sayılan her birinin şöyle ya da böyle içerdiği onca birikim ve potansiyelle birlikte kapitalist gerçekliğin sunağında soyut “nesnellik” tanrısına kurban ediliyor, heder olmaktan kurtulabildiği kadarıyla da hayatın ve toplumun evrimine onca çeşitli, karmaşık kültür süreçleri dolayımıyla katkısı ya engelleniyor, ya da olabildiği kadarı giderek çarpıtılıyor, yozlaştırılıyor, çığırından çıkıyor.
Evrim sarmalında “koşullar”a en iyi uyum sağlayanın önü açılsın… iyi de, koşulları da kapitalist gerçekliğin en kıyıcı olumsuzlukları belirliyorsa? İşin içinde baskı, şiddet, zulüm, savaş, vb..., hatta nükleer saldırı tehdidi de varsa? Buna tepki göstermemenin bir adım ötesi sosyal Darwinizm’dir. Yoksa Malthus da mı haklıydı? Sorun ölüm mü kalım mı olunca kimin kalacağına, kimin öleceğine ve her yeni doğanın da vadesinin ne olacağına nasıl karar verilir? Kimler karar verir? “Kimler?” sorusu bu bağlamda bir anlam taşımıyorsa, tarih nedir? İnsandan soyutlanmış, kendiliğinden bir süreç mi? Ya da insan nedir? Tarihten, toplumsal ilişkilerden ve onların evriminden soyutlanmış bir rastlantı, salt doğal (maddi) süreçler ürünü mü? Malthus haklı değildi. “Halk”ına “yaşama alanı” isteyen Hitler de haksız ve suçluydu. Ortadoğu/Avrasya petrol ve doğalgaz kaynaklarına göz diken Bush yönetimiyle Hitler ve hempaları arasında niceliksel bir fark mı var? Onlar daha mı az suçlu? Hitler’in yerine piyasayı koymak, mutlak “öznel irade”nin yerine “nesnelliğin” mutlak iradesini, dayatmalarını koymaktan başka neyi değiştiriyor? Hiç bir şeyi değiştirmiyor ama bir şeylerin de değişmesi gerekmiyor mu?
İnsanın kendine −insan oluşuna− bakışı sorunudur bu. İnsanın piyasaya bakışı, kendine bakışıdır: kendini ele verişi... Piyasa nedir, ne anlamda, ne ölçüde “nesnel”dir? Güçlünün −gücün nerden, nasıl derlenip toparlandığına bakılmaksızın− güçsüzü kovalayıp yok ettiği kapalı av alanı: piyasa budur. Dev şirketlerin daha küçükleri yiyip yutarak daha da büyürken arada on binlerce, yüz binlerce, giderek dünya çapında milyonlarca çalışanı işsizliğe, yoksulluğa ve yoksunluğa mahkûm etmesine Afrika savanlarında dişi arslanların yavrularını beslemek için geyikleri avlayıp yemelerini seyreder gibi seyirci kalınabilir mi? Son yılların moda kavramı “öteki”nin piyasanın labirentleri içinden ona baktığını görmeyen ya da görmezden gelen bir “insan” kendini ne gözle görmektedir acaba?
Piyasayla gelen ve giden her şeyi karşı çıkılamaz olağan bir nesnellik sayanlara ahlaki zaaf atfetmeniz boşuna olabilir; ama onlara gönül rahatlığıyla ağız dolusu sövebilirsiniz! Onlar size, bunun kasırgaya sövmek olduğunu söyleyeceklerdir. İnsanın kasırgalara söve söve kasırgayla başa çıkmayı başardığını, öyle insan olduğunu bilmezler. İnsan eninde sonunda −ne de olsa!− bir hayvansa, yine de hayvan kalmayı reddetmiş bir hayvandır. Hayvan kalmayı marifet sananlara sövmekten başka ne yapılabilir?
Yeryüzünde eşitsizliğe, yoksunluğa, köleliğe, başkaları uğruna pisi pisine ölmeye −birilerinin öznel iradesiyle biçilmiş değişken kadere− itiraz bir ahlaki tercih sorunu değildir, kısacası. Eğer öyle ise, o da ancak, ayağı hayatın ve dünyanın nesnel gerçeklik zeminine bastığı ölçüde, somut ihtiyaçların ve taleplerin gerçekleşme potansiyelinin kuvveden fiile geçmesini sağlayacak düşünce ye eylem boyutunun ifadesi olarak, üzerinde durulmaya değer bir anlam taşır: dünyanın geleceğe ertelenebilir mutasavver değişiminin değil, bugüne dair zorunlu değişiminin, mehazını bugünün gerçekliğinden alan ön-habercisidir. Dünyayı değiştirecek, hayatı dönüştürecek devrimci süreç meşruiyetini ve imkanlarını ya da, deyim yerindeyse, “ütopik geçerliliği”ni buradan alır.
“Ütopya”ya giden yol açılmadıkça, dünyanın gerçekIiği, onca yokluk ve yoksulluk, eşitsizlik, savaş, açlık, hastalık ve ölüm… yeryüzünde yaşanan cehennem sürdükçe, hep de sürecekmiş gibi göründükçe, insanların büyük bir bölümünün genel eğilimi, suyun en kolayına gelen yoldan akması gibi, maverada karar kılmak, yeni ya da yeniden keşfedilen bir muştu olarak bir “cennet” umuduna sarılmak olur. Çünkü mavera –“bu alemin ötesi”− bin yıllardır birbirini izleyen sömürü ve tahakküm sistemlerinin bütünleyici cüzzü olarak toplumların duygu, bilinç, kültür dokusuna işlemiştir. “Din halklara ve insana lazımdır!” tekerlemesi sistem egemenlerinin ve sözcülerinin dilinden hiç düşmemiştir. Bugün de Latin Amerika’nın en güney ucundan Sibirya’nın uzak tundralarına, Güney Afrika elmas madenlerinden İskandinavya’nın kutup komşusu orman işletmelerine kadar her yerde mavera takıntısı –kitaplı/kitapsız yerleşik dinler, mistisizm, astroIoji, falcılık, şeytana tapma, Hint fakirizmi, uzaylılarla iletişim, vb., vb…− zihinleri ve bilinçleri önce meşgul, sonra da işgal ediyor. Denize düşen yılana sarılıyor demek geliyor insanın aklına ama, aslına bakarsanız, yılana düşülmüştür ve sarılacak deniz bulunamamaktadır. (“Yılana düştüm, denize sarıldım...” demişti Can Yücel, 12 EyIül’ün en karabasanlı günlerinden birinde.) O da deniz olmadığından değil, denize inen yol haramilerce kesildiğindendir!
Mavera −bir yandan− yokluğa, yoksunluğa mahkum edilen yığınlar içinde sayıları gittikçe artan tek tek kişileri dinsel dogmaların cazibesi ya da “olağandışı”nın hayaliyle oyalar, zihin ve beden enerjilerini afaki spekülasyonlara, özlem ve beklentilere boğarak saptırırken, bir yandan da yine bütün bunları aklayan, olumlayan birtakım “yeni” görüşler, “modernist” aklı sorgulama adına akla cephe alan post-modernizm safsatası sayesinde emperyalist metropollerin tuzukuru düşünce dünyasında felsefi meşruiyet, itibar ve yaygınlık kazanıyor, düzen bekçiliğine soyunan “parlak düşünürler” eliyle bütün dünyaya yayılıyor. Her türlü tatminsizliği bilfiil yaratan kapitalizmin −insanın insanı sömürmesinin, harcayarak tüketmesinin− değişmez kader olduğu, işsiz güçsüz ortaya salınan ya da salınma tehdidi altında çalıştırılan yığınların ve onlarla içiçe yetişen yeni kuşakların zihnine kazınıyor. Dünyayı ve evreni, hayatı anlamak isteyen her sınıftan taze zihinlere bütün tatminsizliklerin doğrudan sorumlusu olduğu iddia edilen “modernist aklın” alternatifi olarak aklın “ötesi”nin, dinin ve her türlü mistik, aşkın inancın, geleneğin, batıl pratiğin cazibesi sunuluyor.
“Birbirlerine güven ve karşılıklı sorumluluk duyan insanlar yeni koşullara kolay uyum sağlarlar... toplumda birlik ve bütünlüğü sağlayan bağlar ekonomik değişmenin basıncı altında dağılıyor... Yeterince serbest ticarete sahip olmamak ana sorunumuz değil. Ana sorun, bir zamanlar aile ve din aracılığıyla bir arada tutulan toplumların manevi bütünlüğünün giderek dağılması...” (Cumhuriyet, 6 Şubat 1995.)
İlginç, değil mi? Bunları yazan, “tarihin sonu”nu getirdikten topu topu beş yıl sonra, şu ünlü Fukuyama’ydı. Tarihin sonunda gelip durduğu yerde, “manevi bütünlük” için geriye, bir zamanlara bakıyordu...
Doğruydu söylediği! Toplumu bir arada tutan “manevi harç” gökteki hayale değil, dünyadaki gerçekliğe bağlar insanı. İşlevi budur. Kişinin üzerine beşikten mezara yığılan toplumsal/tarihsel kültürün ayrılmaz bileşeni olarak, soyut “nesnel”liğe isyanı soğurup onun ardındaki somut çıkar ve tahakküm ilişkilerinin yeryüzündeki hükümranlığının sürmesine icazet, kaba ve yalın zora örtük geçerlilik sağlar. Mavera tutkusunun altında, bu dünyanın düzeninin kişide doğurduğu besleyip sürdürdüğü onulmaz tatminsizlik yatar. Bütün sınıflı toplum dinleri, kişinin tatminsizliğe katlanıp dünyanın “böyle gelmiş, böyle gider” kurulu düzenini onaylamasına elverir bir ahlaki kurallar ve davranışlar çerçevesi, bir değerler sistemi oluşturarak kurulu düzene katlanma “içgüdüsü”nün ya da kültürünün pekişip kökleşmesinde kaba ve yalın zoru arka planda içkin tutan önemli bir rol oynarlar. Bu bakımdan bütün diğer sınıflı toplum ideolojileriyle aynı işlevi paylaşırlar. Sonuç, kişinin uysal ve uyumlu, itaatkâr yurtdaş olarak düzenle “barış içinde” yaşatılmasıdır. Kişi kendi rızası ve onayıyla, yaşatılmak istendiği gibi yaşayarak “barış”ı −teslimiyeti− içselleştirir; inancı dolayımıyla, toplum düzenine, devlete, egemenlerin üstünlüğünün temel meşruiyetine sahip çıkar. Kimi durumlarda tam sahip çıkmasa bile, onunla arasında sorun yaratmadan “yaşama”yı sürdürür. Sömürüyü, eşitsizliği, zenginliği ve yoksulluğu, birilerinin başka birilerine her zaman şükran ve minnet borçlu olmasını, vb. evrenin yaradılışındaki “hikmet”in tecellisi olarak görür. Birey olarak kendi somut, özgür varlığının inkârına teslim olur, kendisi gibi herkesin de Tanrının ya da bir “yüce güç”ün iradesine tabi olduğu düşüncesiyle teselli bulur. Baskı ve zulüm karşısında “kader”e sığınır. Dinin vazettiği daha birçok şeyle hiç de bağdaşmadığını pekâlâ gördüğü, bildiği bu hayatı kendisi bilfiil yaşadığı için çoğu zaman hiç de aklına yatmayan o kaderi tevekkülle karşılamayı öğrenir. Tevekkül –“İşimiz Allaha kaldı…” deyiminde görüldüğü gibi− akla yatmayan olumsuzluk karşısında çaresizliğe (olumsuzluğa değilse de çaresizliğe) katlanmak, boyun eğmektir. Allaha sığınmayı aksiyomatik olmaktan çıkarır, hayatta kalabilmenin ayağı yere basan pratiğine çevirir. Din (özellikle büyük, müesses dinler için geçerlidir bu) son derece etkin ve etkili bir terbiye, yola getirme ve yoldan çıkmayı önleme aracıdır. Egemenlerin, “Din halka lazımdır!” tekerlemesi bu bağlamda, “Din egemenlere lazımdır!” demekten başka bir şey değildir.
Ne ki işler her zaman, her yerde böyle “yolunda” gitmiyor. Çünkü “ötedeki dünya” özlemi bu dünyanın gerçekliğinden kaynaklanıyor ve sürekli bu dünyanın ahvaliyle besleniyor. Öyle olduğu için de, o özlemin kendisi bu dünyayı her an sorguluyor ve yargılıyor. O yargının, “bir yüce Tanrı”nın hikmetine güvenmekle ya da tevekkülle dindirilemeyen, zorbalıkla da bastırılamayan öfke, itiraz, isyan duyguları doğurduğu zeminler ve zamanlar oluyor. Öyle zamanlarda ve zeminlerde dünyanın ahvalinden umudu kesip yine dine atıfla dünyayı bir başka mutasavver haliyle sahiplenme, üzerinde hak iddia etme gibi bir başka tavır da beliriyor. Mavera takıntısının kendisi, zaten, bir tür “kurtuluş” arayışıdır. Hayatı yaşanılmaz kılan koşullara itirazı içerir. Acze düşürülenlerin isyanıdır. Kalpsiz bir dünyanın kalbi olduğu söylenmiştir.
Böyle durumlarda dine yöneliş bu dünyaya dair acil taleplerle (kişinin toplumdaki konumuna ve kişisel meşrebine göre ya daha çok kazanç, daha az sıkıntılı bir aile ve iş hayatı, daha çok iktidar, nüfuz, itibar, vb., ya da iş, ekmek, özgürlük, adalet, insan yerine konma, vb.) bütünleşir. Çoğu halde de aktif siyasete dönüşür. Genellikle Müslüman ülkelerde epeydir görüldüğü gibi, din siyasallaşır.
Siyasallaşan dinde yalnız değişik bir hayat özlemi değil, yaşanan hayatı değiştirme isteği ve ciddi gayreti, cehdi de vardır. Nitekim siyasal İslamda öne çıkan ağırlıklı dinamik İslam değil, siyasettir. Bir başka deyişle, siyasal İslam İslami olduğu için değil, siyasal olduğu için dikkate alınmaya değer somut ve gerçek bir anlam ifade eder. Militan dindar da, dindardan çok, militandır. Böyleleri, genellikle, onlara yaşatılan hayatı daha fazla sürdürmemekte belli bir kararlılık taşıyanlardır. İstedikleri, salt ve basit bir eskiye, “asrı saadet”e dönüş, dinin dogmalarını, katı vecibelerini öne çıkaran geçmişteki bir hayat tarzının bugüne taşınması değil, bugünden geriye bakınca o tarzda mündemiç olduğu varsayılan, hayata ve insana yaraşır kimi değerlerin (neyseler) bugünün hayatını düzeltmede geçerli kılınmasıdır. Bu bakımdan, siyasal İslam tipik bir toplumsal muhalefet hareketi özellikleri taşımaktadır. Dinamizmini Müslüman ahalinin yaşadığı hayat koşullarına duyulan tepkiden devşiriyor. Bu tepkinin iç ve dış manipülasyona açık olduğu doğrudur; ama salt manipülasyonla hiç bir toplumsal/siyasal hareket yoktan var edilemez. Temel dinamikleri oluşturan ve besleyen maddi zemin ve koşullar kendi bağlamlarında doğru irdelenmelidir. Siyasal İslamın temel dinamiği Müslümanların kimlik kavgası değil, sınıf mücadelesidir. Bu bakımdan, çoğu Latin Amerika ülkesinden Güney Kore’ye, Filipinlerle kadar, vb. her yerde öne çıkan Müslüman olmayan halk hareketleriyle aynı kategorik özellikler sergiler. Bunu iyi kavramak gerekiyor. Yoksa sorunu “irtica” denilen bir soyutlamaya indirger, işin içinden çıkarsınız. Çıktığınızı sanırsınız! Değiştirilmek istenen (çünkü artık zor yaşanılır hale gelen ya da bu haliyle yaşanılabilirliğinin sınırları ötesinde bir başka ufuk, bir başka gelecek arayışını doğuran) bugünün hayatı olduğuna göre, istenilen değişim ister istemez bugünün gerçekliği temelinde olacaktır. “Bugün” olduğu yerde durdurulup geriye, “dün”e dönülemez. Kimse de zaten onu istememektedir. Hareket, geçmişten kalma ideolojik söylemi ne olursa olun, temelindeki dinamizmle, fiilen, bugünün dünyasını yenileştirmek istemektedir, eskitmek değil. Din bir sığınak olmaktan çıkarak dünyayı ve hayatı sahiplenip değiştirme yolunda bir mevziye dönüşmektedir.
Din adına ya da “din kardeşliği” ağırlıklı itiraz ve siyasi mücadele temel karakteri itibariyle bir “hayatta ve ayakta” kalabilme, önü tıkalı gelişme yollarını açma kavgasıdır. Ardındaki maddi çıkarların homojen olmaması, ayrı çıkar sahiplerinin kavgada sonuna kadar bir arada kalmalarına değilse de, bir süre bir araya gelip birlikle yürümelerine engel değildir.
Diri, söyleminde olduğu kadar, karşıladığı ihtiyaç dolayımıyla özünde de taşıdığı “kurtuluş” referansı nedeniyle egemenlik sisteminin hegemonik işlerliğinin ayrılmaz bir parçası olduğu için, bizatihi bu işleyişiyle o referansı diri de tutar, yeniden üretir. O kadar ki, kişisel olarak ciddiye alındığı hallerde “Tanrının bir kulu”nun ya da “sokaktaki adam”ın hali onu o hale koyanlardan kimilerinin de vicdani ve düşünsel yaşantısında yankı bulabilir. Sömürülenle sömüren, sömürünün somut tecellilerine itirazı gündeme getiren bir “kardeşlik” özleminde buluşabilirler. Toplumsal dokuyu çürütüp dağıtan, anlayışsızlığı, kini ve öfkeyi, husumeti, müşterek çaresizliği hayatın dokusuna sızdıran soyut nesnelliğe itirazda yan yana gelebilirler. İnsan ilişkilerinde, ailede, meslek hayatında, iş âleminin kıyıcı rekabet ortamında, vb. her türlü sadakat bağının çözülüp yok olmasına, karşılıklı anlayışın, sevecenliğin, dayanışmanın dışlanmasına, namus ve erdemin içine kapalı birimlerin dar havzaları dışında iki paralık olmasına ve acıya, aşağılanmaya, yalnızlığa mahkûmiyetin genelleşip olağanlaşmasına ayrı ayrı isyan ederken, o isyanı dinden kaynaklanan ortak kültürel referanslarla hayata geçirme çabasında birleşebilirler. Varlığı hiçe indirgenmişlerin büyük çoğunluğu oluşturduğu bir toplamda genel manevi tatminsizliği giderecek, çaresizliğe çare olacak bir kurtuluş özlemini paylaşabilirler. Din, rızkda, esenlikde, gelecekte hiç bir ortak yanları olmayanların da ortak yanıdır. Ezileni, çaresizlikten Tanrıya sığınırken adeta sürgüne gidiyormuşçasına bir öksüzlük duygusuna kapılmaktan kurtarırken, ezenin de başkasına reva gördüğü haksızlığın kefaretini şimdiden ödediği duygusuyla o haksızlığın sürüp gitmesinde payına düşen sorumluluktan sıyrılmasını sağlar.
Bunlar hep, yanılsama kökenlidir ve sürekli yanılsamayla beslenir. Doğru. Ama yanılsama, “gizli el” ortalıkta dolaşmaya başlayalıberi modern sınıflı toplumun temel gerçekliği olmuştur. Yaşanan hayatta sürekli tatminsizlik üreten süreçleri temelli geçersiz kılacak ekonomik, siyasal, toplumsal koşulları yaratma mücadelesi öne çıkıp önde gittiğini herkese göstermedikçe, dinden beslenen yanılsamayla, salt, yanılsama olduğu başına kakılarak başedilemez.
Müslüman ülkelerde dinin ve dinci akımlar dalgasının kabarıp sorun olmasının had safhada ekonomik sömürü ve eşitsizlik koşullarında sefalet ve meskenet içinde, çoğu zaman açlık sınırında, hastalıktan, eğitimsizlikten kırılarak, çocukların ve gençlerin her türlü gelecek umudu adeta kasıtla yok edilerek siyasal ve toplumsal baskı altında tutulan geniş kitlelerin kendilerine yaşatılan hayata tepkisiyle doğrudan bağlantılı olduğu çok açık ve genellikle bilinen bir olgu. Sorun burada düğümleniyor. Sömürgeciliğin ve emperyalizmin toplumsal evrimi geciktirdiği, çarpıttığı, çıkmaz yollara soktuğu bütün bu tür ülkelerde, Pakistan’da, Cezayir’de, Bengladeş’de, Endonezya’da, vb., ya da Filistin’de, bütün Arap ülkelerinde yaşanan hayatı ve tek tek hayatları düşünün. Türkiye’de ipliği çoktan pazara çıkmış Batıcı-liberal politikaların sultası altında toplumun on yıllardır süren çıkışsızlığını düşünün. Her birinde mevcut geri toplumsal yapı ve yeni-sömürgeci ya da emperyalist ilişkilerle örülü despotik iktidar olgusu İslamcı hareketin hemen hemen tek muhalefet kanalı olarak büyümesine, önü şöyle ya da böyle kesilip büyüyemediği zaman diri kalmasına yol açmıyor mu? Batı tipi liberal muhalefet, olduğu kadarıyla, mevcut iktidar yapılanması içinde erimiş gibidir. Sol muhalefet, meşrebine ve rengine göre, liberal ya da İslamcı muhalefet tarafından soğurulmadığı ya da kendisi onların kanatları altına sığmadığı ölçüde yasa dışı, meşruiyet özürlü, hattâ açıkça lanetlidir. Üstelik, reel sosyalizmin başına gelenlerden sonra pusulasını şaşırıp demoralize olarak kendi kendini pasifize etmiştir. Kitleselleşmeye yatkın ciddi bir muhalefet için tek etkin çıkış yolu “din kardeşliği”ne atıf yapan, onun üzerinde kendini yükseltmeye çalışan “İslamcı”lıktır. Vaktiyle kader ve tevekkül Müslümanları tek tek kişiler olarak uysal ve itaatkâr, aynı zamanda kanaatkâr kılmaya yeterken mevcut kurulu düzen adına toplumu zaptu rapt altında tutmaya da yarıyordu. Şimdi aynı Müslümanlar −yer yer çoğunlukla, yer yer de giderek çoğalarak− hareketleniyorlar; “zapt”tan kurtulmak, “rabıta”yı başka yerde aranmak için kitle boyutunda ayağa kalkıyorlar.* Kendi toplumlarını da, dünyayı da kendileriyle meşgul ediyorlar. Bunun esas nedeni Batı kapitalizminin kendi gelişim dinamikleridir. Kapitalizm “insanlığa” vaadini tutmayacağını, zaten öyle bir niyetinin hiç olmadığını bu defa ayan beyan açık ediyor. “Olabilecek en az sayıda insanın… mutluluğu”! Batı kapitalizmi kendi gelişkin, ileri, uygar toplumlarını bile adım adımı iç-sömürgeleştirmekteyken, eski sömürgelerine reva gördüğü gelecek, “komünizm belası”nı da savuşturduktan sonra, o geleceği onlarla eşitçe ya da adilce paylaşmak mı olacaktı? Bu toplumların insanları kendileri için öngörülen geleceğin şimdiki hallerinden kurtulmak değil, daha beterine mahkûmiyet olduğunu nicedir kavramaya başladılar. Dünyanın gerçekliği kafalarına dank ediyor. Kapitalizmin doğurduğu olumsuz sonuçlar karşısında bütün umut kapılarının kapalı, her kapıyı kilitleyen gerçekliğin de “herkesin değilse de” dünyanın ve insanlığın hayrına olduğunun ilan edildiği koşullarda yeni bir asabiyet onlar harekete geçiriyor.
Bu noktada, din “kardeşliği”nin gerçekte ne olduğuna da bakmak gerekir.
O zaman, İslam kimliği sorunsalını öne çıkaran her renkten ve meslekten “medeniyetler çatışması” teorisyenlerinin ne gibi bir kafa ve niyet karıştırıcı işlevle gündemi işgal ettikleri daha iyi anlaşılır.
Eşit olmayanların −ve olmaları da öngörülmeyenlerin− kardeşliğidir din kardeşliği. Herkesin her an birbirini tarttığı, güven bunalımının alttan alta, sık sık da akut hallerde kendini dışa vurduğu bir “kardeşlik”: gemisini kurtaran kaptan kardeşliği! Sınıf mücadelesinin bir ürünü olduğu halde sınıf olgusunu ve çelişkisini inkâr ederek sermayenin safında yer almaya kendini adamıştır. Dış sömürüye karşı çıkıp içerde süregiden haksızlığa, adaletsizliğe, baskıya, hiçe sayılmaya itiraz ederken, bütün bunları gündemde tutan ve hep tutacak olan ekonomik tercihlere ve dünya görüşüne dayalı maddi süreçlerin esiridir. Kısacası, kapitalist gelişmeye, biraz parası olan kardeşin hiç parası olmayan kardeşi zenginleşmesine adanmış bir “kardeşIik”tir. Batı kapitalizminin sultası altında, hayata geçen ekonomik/toplumsal uygulamaların ve siyasetin sonuçlarını sorgular, iş temellerini sorgulamaya ve değiştirmeye gelince, orada durur. Geriye kalan, eşitliğe, özgürlüğe, adalete, insanlığa ve “vahyin hikmeti”ne dair, en son moda post-modern terminolojiyle cilalanmış tumturaklı vaaz ve afakî spekülasyondur. Sorgulamayı sonuna kadar götürebilmek için İslamın kendi paradigmasının dışına çıkmak gerekir. Çıkıldığı yerde İslam kalmaz: kavga (siyaset) kalır. Bu başka bir kavgadır. Buna niyetli ve hazır olmayan İslam “kardeşlik”i, sömürü toplumunun tahakküm ilişkilerini ve onlara yataklık eden bütün değerleri şu ya da bu biçimde sürekli yeniden üretmeye ve bu yolda kendini de berhava etmeye her an adaydır.
Sosyalist sol, din kardeşliğinin ardındaki dinamikleri klasik ilerici-gerici takıntısından, büyük sermaye/devlet mahfillerinden pompalanıp duran “irtica” paranoyasından uzak durarak doğru tespit etmeli, bunu yaparken, içerdiği potansiyelin ne olduğunu enine boyuna teşhirden bir an geri durmamalıdır.
* Ayağa kalktıkları için de, bizde vaktiyle İslam dinini tevekkül ve meskenet kaynağı olarak görenlerin şimşekleri üzerlerine yağıyor.
