Bu yazıyı yeni savaş rüzgarlarında Dünya ve Türkiye ekonomilerini irdelemeden kaleme almak, yani bu dalga hiç yokmuş gibi bir ekonomik analize girmek yanlış olurdu. Bu nedenle yeni koşulları içinde dünya ekonomisinin ve bizim ekonomimizin nereye gideceğini anlamak üzere ağırdan aldım.
YANLIŞ TAHMİNLER
Televizyonda, 11 Eylül olaylarından sonra Fatih Altaylı’nın Teke Tek programında bana sorulan bir soruya karşı, bu baskın sonunda içine girilen savaş konjonktürünün durgun Amerikan ekonomisini canlandırıp, aranan kanı getireceğini söyledim. Ancak derinliğine yapılan tahliller durumun böyle olmadığını gösteriyor. Bush yönetimi aslında “nükleer kalkan” projesiyle, yerlerde sürünen Amerikan ekonomisini yeni bir harcama enjeksiyonuyla ayağa kaldırma niyetindeydi. Ama bunu ne bağlaşıklarına ve ne de Rusya, Çin ve Hindistan gibi artık sesleri daha gür çıkan büyük nüfuslu ülkelere kabul ettirebilmişti. Bu kez uğranılan saldırı yeniden silah harcamalarını parmaklayarak sarsılmış ekonomisini, onunla beraber sarsılan hegemonik gücünü arttırabilir mi? Etekleri zil çalan yetkililere bakılırsa, bu soruya onların EVET yanıtını verdikleri anlaşılıyor. Durum tıpkı 1941 yılı Aralık ayındaki duruma benziyor.
7 Aralık 1941’de Japon uçak gemilerinden kalkan uçaklar Amerikan Deniz Kuvvetleri’nin Hawai adalarında bulunan üssünü baskın biçiminde bombalamıştı. Pearl Harbour Baskını denen bu operasyonda, o gün üste bulunmayan uçak gemileri ve deniz uçakları hariç Amerikan donanması tamamen savaş dışı bırakılmıştı. Başkan Roosevelt olayı Amerikan halkına anlatırken, “tarihte ulusumuzun uğradığı en büyük felaket” ifadesini kullanıyordu. Ama bu “felaket” Amerikan ekonomisinin 1929 bunalımından kalma bütün yaralarını sarma gibi bir büyük hizmet gördü. Bazı yazarlar, özellikle Paul Baran, yazı ve kitaplarında bu savaş olmasaydı, ABD ekonomisinin, yeniden 1929’daki gibi bir bunalıma düşmese bile, gösterdiği büyük kalkınmayı gerçekleştiremeyeceğini ısrarla belirtmiştir. Bu konuda rahmetli Ergin Günçe tarafından Türkçeye çevrilmiş kitapta yeterli ve inandırıcı kanıtlar vardır. Amerika’yı bugün yönetenler bu örneğe bakıp savaş makinesinden bir umut bekliyorlar. Talep eksikliğinden gelen depresyon ve durgunluklarda talep toplamını silah harcamalarıyla şişirerek tedavi etmek bazı hallerde mümkündür. Örneğin, 2. Dünya Savaşından sonra ABD ekonomisinde 1950 yılları başında gelen durgunluk, Kore Savaşının getirdiği silah harcamalarıyla aşıldığı gibi, 1955’den sonraki durgunluk da Vietnam Savaşının getirdiği konjonktür sayesinde aşılmıştır. Bunlar doğrudur.
BORÇLANMAYA DAYANAN EKONOMİ
Ama ekonomik olaylar geçmişe bakıp geleceğe ezbere reçete yazılacak kadar basit değildir. Bazen geçmişteki ilaçlar, içinde bulunulan zaman parçası için geçerli ve tedavi edici olamaz. Buna en önemli örneği Türkiye ekonomisinden verebiliriz. Geçmişte döviz kurlarının yükselmesi sonucu daima dış satım önemli biçimde artmıştır. 1985’de, 70’lerde, Turgut Özal’ın devalüasyonunda hep böyle olmuştur. Ancak bu kez 2000 yılından 2001 yılına döviz kurları %120 gibi görülmemiş bir oranda artmış olduğu halde ihracat artışı hemen hemen sıfırda kalmıştır. Geçen zaman parçasında aynı bir ulusal ekonomi öylesine yapı değişikliğine uğrayabilir ki, eski önlemler sonuç getirmeyebilir. ABD ekonomisi içinde durum şimdi böyle görünüyor.
Amerikan ekonomisi şişirildiğinin aksine çok zor durumdadır. Ekonominin yatırım kaynağı her şeyden çok, borçlanmaya dayanmaktadır. Kurum kârlarının, borç servisine oranı gitgide düşmektedir. 1970’de kurum (şirketler ve benzerlerinin) kârları borçlanmaların %34’ü iken, 1990’da %15’e ve 2000 yılında %5 düzeyine kadar inmiştir. Şirket kapitalleri gitgide azalıyor ve kârın her yıl artan bir oranı borç faizlerine gidiyor. Bu durumda eski anlı şanlı Amerikan şirketleri varmış gibi hayaller kurmak, hayal sahiplerini hüsrana götürür. ABD ekonomisi 1967 yılına kadar dış ticaret açığı vermezdi. O yıldan sonra başlayan dış ticaret açığı 1990’da 300 milyar, 2000 yılında ise 450 milyar doları buldu. Şimdi yarım trilyon dolara doğru gitmekte. Görüldüğü gibi Amerikan ekonomisi artık başına buyruk bir ekonomi değildir; ürettiğinden çok tüketmekte ve bu bozuk gidişi dış borçlanma sayesinde sürdürmektedir. Böyle bir ekonominin 1941, 1950 ve 1955’lerdeki Amerikan ekonomisi ile kıyaslanarak aynı ilaçlarla tedavi edileceğini sanmak yanlış olur. Bir çok kişinin sanısının aksine, bu kadar zayıflamış ekonomiler, bu gibi silahlanma zorlamalarıyla, 1980’lerdeki Sovyetler Birliği ekonomisi gibi çöküşe giderler.
Amerikan ekonomisinin verdiği açıklar sayesinde dünyanın diğer ülkeleri yaşam olanağı buluyor. Amerikan dış ticareti açık vermese, başta AB, Japonya ve hatta Çin ekonomileri üretecekleri bir çok malı satamayacaktır. Bunların tutarı gelecek yıllarda 500 milyar doları aşacaktır.
BİZİMKİLERİN BİLMEDİKLERİ
Bizim solcularımız olsun, sağcı ve orta yolcularımız olsun, dünya ekonomisinin bu halini biliyorlar mı? Bildiklerine dair elimizde bir ipucu yok. Japonya ve AB’nin, arada ufak tefek anlaşmazlığa zaman zaman düşseler de, ABD’ye sarılmaları ve onun isteklerine bir çok halde baş eğmelerinin nedeni de bu noktada yatmaktadır. Amerika bu ölçüde tüketici olmasa, onların ekonomileri de büyük sıkıntılara uğrar.
Bu durumda silahlanma için ekonomiyi savaş ekonomisine çevirme Amerika Birleşik Devletleri’nin kendi seçeneği içinde değildir. Çünkü, ABD şirketlerinin yeni yatırım kaynakları çok sınırlıdır. Bütün umutları Clinton zamanında kendisine vaad edilen bütçe fazlası ve vergilerin hafifletilmesine bağlanmıştı. Bir silah harcamaları artışında burada da umut kalmamaktadır.
Türkiye ekonomisinin haline gelince, burada da söze borç ödemelerinden başlamak gerekir. Türkiye son krize aslında borçlarının ve hem de iç borçlarının faizlerini ödemede sıkıntıya uğradığından girmişti. Bu durum iyiye değil, daha kötüye doğru gelişmiştir. Ödenecek boç faizleri vergi gelirleri toplamını aşmıştır. Üstelik roket hızıyla yükselen yabancı para kurlarının bir sonucu olarak, borçların Türk parası karşılığı hem ana para ve hem de faiz olarak artma yolundadır. Hükumet sanki döviz gelirlerinde durum pek sağlammış gibi bir kısım iç borcu ödemek için, gelecekte ne olacağı, hangi miktara yükseleceği belli olmayan dış borçlara başvurmaktadır.
Öte yandan döviz kurlarının %120 oranında artmasına karşın kendisine umut bağlanan ihracat artışı gerçekleşmemiştir. Temmuz ihracatı, zaten çok düşük olan 2000 yılı ihracatının bile gerisinde kalmıştır. Yedi aylık ihracat artışı, %120 devalüasyona karşın, %10’un altındadır. Şimdi turizm mevsimi de geride kalmış, hükümetin hayalci turizm gelirleri tahminleri de tutmamıştır.
Aslında yaşayan bir varlığa dışarıdan gelen etkiler onu kıpırdatır. %120 devalüe edilen milli paranın ihracat gelirlerini mutlaka önemli bir oranda arttırması gerekirdi. Fakat Türkiye ekonomisi yaşayan değil can çekişen bir ekonomi olduğundan, böyle bir keskin uyarı bile ekonomiyi yerinden kıpırdatamamıştır.
Biz yıllardan beri IMF politikalarının bizim gibi ülkelerde olumlu sonuç vermeyeceğini yazar söyleriz. Bu program ilan edildiğinde tutarsızlıklarını kamu oyuna çeşitli biçimlerde açıkladık. Bunlardan birini hatırlatalım. Yapılacak 15-20 milyar dolarlık IMF-Dünya Bankası ek kredilerinin yaraya merhem olamayacağını, Türkiyenin sorunları yanında bunun çok sınırlı kaldığını belirtirken, özel kesim temsilcileri olsun, yöneticiler ve onların hınk deyicisi televole bülbülleri olsun, bunu çok cömert bir yardım olarak niteliyorlardı. Şimdi bizzat Kemal Derviş, IMF yardımlarının (daha doğrusu kredilerinin) yeterli olmadığını belirtip ek yardım isteneceğini söylüyor.
Ekonomimiz için kırk yıldır yazıp söylediklerimizin hepsi doğru çıkmıştır. Bunlar, yöneticilerin yadsımaları ve IMF’nin göz boyamalarının gerçek yüzünü ortaya koymuştur. O kadar açık şekilde ortaya koymuştur ki, on yıllardır IMF’ye inanmış görünen, çıkarlarını orda gören büyük patronlar bile, hükümetin yanısıra IMF’yi de topa tutmaktadırlar.
Yanlış politikalar ekonomiyi ayağa kaldırma uğruna feda edilen bankacılık kesimini bile eskisinden zor duruma düşürmüştür. Türkiye bankaları, uluslararası sendikasyon kredilerini bile ödeyemiyor ve birer ikişer yabancılara hisse satışı için kuyruğa giriyorlar.
Açık söyleyelim: bu düzende, kapitalist düzende, bu krizden çıkışın yolu yoktur. Halkçı, devletçi ve devrimci bir düzen, yani sosyalist düzen tek tedavi yoludur.
