“Yeni bir dünyanın önsezisini” dile getirdi
Manifesto kendinden önceki sosyalizmi Sir Thomas More’un "Ütopya"sıyla betimlemişti. "Ütopik sosyalizm" terimi, bizde eski tercüme metinlerde "hayalci sosyalizm" diye geçer. Nitekim, üç kurucusundan biri olan Charles Fourier (1772-1837) Stendhal’in sözleriyle "büyük hayalci" bir "sosyal düşünür"dü, Marx’a göre ise "yeni bir dünyanın önsezisini ve düşsel anlatısını" yazmıştı.
30’una dek aile mesleği kumaş ticaretiyle uğraştı, ülkeleri gezdi, sonunda −insanları kandırarak kendi kendini aşağıladığını söyleyip− ticaretten çekildi. Fourier, Devrim’in çocuğu, Aydınlanma’nın mirasçısıydı. Bu miras kulluktan çıkıp bireyleşmeyi, hükümdarın tebaası ve senyörün serfi olmaktan kurtulup yurttaşlaşmayı öngörmekteydi. İşte, devrim olmuştu, ama hiç de öyle adil ve yaşanılası bir toplum doğmamıştı. Eski efendilerin yerini, yenileri (burjuvazi) almıştı. İşçilerin durumları, çalışma koşulları feciydi; ticaret emeğin sırtından geçinmekti, asalaklık faaliyetiydi, yoksulluğun üzerinden servet edinmekti; aile ise bencilliği besliyordu, kadın-erkek eşitsizliğinin ta kendisiydi ve cinsel baskıyı haklı göstermenin olağan yeriydi. "Uygar" denilen toplum sapkın, barbar, yabancılaşmış, ataerkil ve baskıcı bir toplumdu; insanları bireyciliğe, açgözlülüğe ve rekabete teşvik etmekteydi. Sosyal-iktisadi yapıya örgütsüzlük, akıl dışılık ve zor egemendi; uygarlık çözemediği, sürekli olarak yeniden ürettiği sorunlar ve çelişkilerle bir kısır döngü içindeydi. Şu halde, yeni bir toplum, yeni tür insan ilişkilerini yaratmak gerekiyordu.
Burjuva devrimi, sanayi devrimi, genişletilmiş yeniden üretim gibi ekonomik, sosyal, siyasal olgular ulus, birey, sosyal sınıflar, insan hakları, genel oy, vb. kavramlarını getirmişti. Bunlar düşünceyi daha ileri arayışlara itti, büyük değişmelerle kalınmamalı, daha ilerilere gidilmeliydi. Tam o dönemde, sanattaki Romantizm akımı düşünürlerin toplumsal arayışlarında belli bir rol oynadı. Romantikler, değişmelerden hoşlanmıyorlar, sanayi devriminin insan üzerinde olumsuzluklar yarattığını, yeni toplumu bireylere ayrıştırdığını düşünerek, eski toplumun yaşam tarzına ve insan ilişkilerine özlem duyuyorlar, aklın her şeye egemen olmasını olumsuzluyorlar, gelişim karşısında muhafazakâr bir tutum takınıyorlardı. Öte yandan, sanatta, felsefede normlara ve standartlara karşı çıkarak, bireyin düş gücünün belirleyiciliğini savunarak, özgürlükçü bir işlevle toplumdaki devrimcilere esin veriyorlardı. Filozoflar, insan aklını engellediği için Kiliseyi itham etmişlerdi; romantikler ise, aklı her şeyin üzerine çıkarmakla insanı "ruhsuz ve düşünen bir makine"ye çeviriyorlar diye filozofları suçladılar. Onlara göre, Aydınlanma, Orta Çağ’ın kalıplarının yerine Newton fiziğini geçirmişti. Aklın mutlaklaştırılması hayal gücünü, duyarlığı, duygululuğu, doğallığı, kişinin iç dünyasının zenginliğini ve dolayısıyla özgürlük duygusunu köreltmekteydi. İnsan kendisini kurtarmalı, Rousseau’nun dediği gibi gerçek özgürlüğü keşfetmeliydi. Akılcılığın empoze ettiği alışkanlıklar, kurallar, gelenekler, standartlar bir yana konulmalıydı, filozoflar akla vurgu yaparak tüm insanların aynı olduğunu öne çıkarmışlardı; onlarınki, insanların ortak yanı üzerinde durmaktı. Fakat aslolan insanlardaki farklılığı ve herkesin unique (benzersiz) olduğunu görmekti. Kant, "Sapere Aude! (Öğrenmeğe Cesaret Et!)" demişti. Romantikler, "Kendin Olmaya Cesaret Et," dediler, 18. yy.ın aşırı akılcılığının panzehiri oldular, zihnin ardındaki ruhu ortaya çıkardılar.
İşte, hayalci sosyalistleri ve onların en hayalcisi Fourier’yi anlamak için, burjuva devrim çağının bütün bu endüstriyel, sosyal, siyasal, kültürel ve düşünsel özelliklerini düşünmek gerekir. O, kapitalizmin lideri İngiltere’yi iyi tanımış, "laissez-faire, laissez-passer," liberalizminden, fabrika yaşamından nefret etmişti. Önerileri, tabii ki, düşseldi, ama onun düş gücünün önemi, insanlığın sanayi toplumu evresini atlayarak, daha ilerideki bir yaşam tarzını tasavvur etmeye çalışmasındaydı.
Fourier, bugünkü ölçütlerle bile, tam bir feministti. Kısıtsız cinsel özgürlük başta olmak üzere kadının özgürleşmesini savunuyor, bir toplumun uygarlık düzeyinin, kadının özgürlüğüyle ölçüleceğini söylüyordu.
Andre Breton’un, "Colorado’nun Grand Canyon’u kadar yüksek" dizesiyle nitelediği Fourier, denediği toplum mühendisliğiyle değil, ama kapitalizm eleştirisiyle bugün de önemli bir düşünürdür.
Kızılcık, Sayı 9 (Ekim 2001).
