Türkiye ekonomisinin içinde bulunduğu durumun ve bundan çıkış yollarının irdelenmesi, öncelikle hem ekonominin iç dinamiklerinin, hem de dışsal ögelerin incelenmesini gerektirir. Bu nedenle, asıl konumuz olan çıkış yollarının tartışılmasına ulaşabilmemiz için, fazla zaman yitirmeden ve çok kısa olarak ekonominin geçmişe yönelik seyir defterine ve bu defterin sergilediği rotaya göz atmakta yarar görmekteyim. Ancak, önce yöntemle ilgili birkaç şey söylemem gerekmektedir.
Tüm ekonomilerin incelenmesinde geçerli olduğu gibi, Türk ekonomisinin incelenmesinde de geçerli olan yöntem, ekonomiyi bir tür canlı uzviyet gibi ele alarak, bu uzviyetin iç organlarının ve bunların çevre ile ilişkisinin ve çevreye uyum sağlama süreçlerinin ve sonuçlarının odağa koyulmasını içerir. Yöntem olarak bu analiz metodunun sosyal ve doğa bilimlerine uygulanışındaki temel farklılık, doğa bilimlerine göre sosyal bilimlerde çok sayıda değişkenin varlığı ve bunların davranışlarının öngörülmesindeki büyük güçlüklerdir. Buna ilaveten, sosyal bilimlerin süjeleri, doğa bilimlerindekinden farklı olarak, önceden kodlanmış ve objektif davranış kalıplarına sahip olmayıp, anlık davranış değişiklikleri sergileyebilecek akıl ve irade ile teçhiz edilmiş olmalarıdır. Ancak, bu son ögenin fazlaca büyütülmemesini haklı kılan iki önemli faktörün de göz önünde bulundurulması kaçınılmazdır. Bunlardan biri, süjeler ve/veya gruplar arasındaki hegemonik ilişkiler, ikincisi ise, merkez hakim ögeden çevreye yayılan ve çevreyi mutlak denetim altında tutabilen ideolojik ışınlamalardır. Böylece, sosyal alanlardaki akıl ve idrak sahibi olduğunu varsaydığımız bireysel ögeler, kendilerinin de fazla farkedemediği bir yöntemle, merkez kararları doğrultusunda davranışa yönlendirilip sürüklenirler. Hal böyle olunca, sosyal bilimlerdeki inceleme yöntemleri ile doğa bilimlerinde uygulanan yöntemler arasında oldukça yakın bir benzerlik kaçınılmaz olmaktadır.
Böyle bir analiz yöntemi ile yapılan yaklaşımın doğal sonucu olarak, o ana dek yaşanmış olan tüm olayların ve devinimlerin, çok karmaşık sosyo-ekonomik dinamiklerin etkisi altında geliştiği ve bu nedenle temel dinamiklerin radikal biçimde değiştirilmediği durumda planlanan sonuçların da elde edilemeyeceği yargısına ulaşılır. Hatta böyle bir analiz yönteminin belirleyici ve yönlendirici olmak yerine, tanımlayıcı ve tarif edici nitelikte olduğu da ileri sürülebilir. Ben de sosyal dokuların çok güçlü içsel ve çevresel sosyo-ekonomik dinamiklerin altında şekillendiğini düşündüğüm için, hazır reçete vermek yerine, bazı düşünce kırıntılarımı sergilemek istiyorum. Daha da ileri giderek, gerekli ve etkili çıkış yolları imiş gibi bir dizi sanal önlemi sergilemenin, güçlü dinamikleri hafife almak ve bu yönde kamuoyunu yanıltmak anlamına geleceğini de düşünüyorum. Ancak, böyle düşünmenin, sessiz kalmaya değil, tam tersine, toplumu etkin dinamikler hakkında düşünmeye ve bilinçlendirmeye yönlendirmesi gerektiğine inanıyorum. Aşağıdaki açıklamamı da bu düşüncelerimin ışığı altında yapıyorum.
* * *
Türkiye ekonomisini, 1920’lerden başlatarak ele almak fazla doğru değildir. Çünkü, İmparatorluk’tan devralınan sosyo-ekonomik miras, genç Cumhuriyet’in tabanını oluşturmaktadır. Böylesi bir karmaşık doku içinde meseleye baktığımızda, derhal iki önemli belirleyici olumsuzlukla karşı karşıya gelmekteyiz. Bunlardan birincisi, Cumhuriyet tam bir maddi ve zihinsel çöküntü ve birikimsizlik üzerine kurulurken, Batı aleminin birinci sanayi aşamasını kapatıyor olduğudur. İkinci olumsuzluk ise, kapitalist aleme doğmuş olan Cumhuriyet’in, bu sistemde hamle yapılabilmesi için gerekli dış ve/veya iç sömürü kaynakları ndan mahrum olmasıdır. Bu durumda, doğuşuna izin verilen, ve sistem içine alınan Türkiye, kaçınılmaz olarak kendisinden çok farklı ve güçlü bir sosyo-ekonomik yapılanmadaki merkez kapitalizmin etkisi altında tüm gelişmelerini yaparken, şekillenmesi de merkezin gereksinimlerini karşılayabilecek biçimde gerçekleşmiştir. Şöyle ki, merkez, ürünleri için piyasa aradığında Türkiye devrededir; merkezin eskimiş teknolojik birikimini aktaracak pazar aradığında Türkiye devrededir; merkezde birikmiş finans sermayesine yüksek faiz aradığında Türkiye devrededir, ilh.. Ne yazık ki, bu politikalar içeride zengin zümreler oluştururken, aynı anda, ekonomiyi de her geçen gün daha şiddetle kanatmı ş ve bugünkü konumuna taşımıştır.
Bu çok kısa özet şunları netleştirmemize yardı m etmektedir: kapitalist ilişkiler ağı çerçevesinde, (1) uluslararası ekonomik ve siyasal ilişkiler güçsüz ekonominin aleyhine çalışmaktadır; (2) herkes kendi çıkarını güderken toplumsal çıkar güdülmüş olmuyor.
Türkiye’nin içine sürüklenmiş olduğu sorunlar böylesi bir ilişkiler ağı ortamında gerçekleşmiş olduğundan, aynı ortamda ve dinamikler içinde bu sorunlardan kurtulmanın yollarının kapalı olduğu da açıktır. Zira, aynı ortamda kalındığı sürece, merkez hakim güç Türkiye ekonomisi üzerinde, doğrudan ve/veya içerideki işbirlikçileri kanalı ile dolaylı olarak etkili olacak, ekonominin merkeze kanamasını sürdürecek ve sorunların derinleşmesine de neden olacaktır. Nitekim, tam da bu olmuştur! Bu durumdan çıkıp, ekonomik sorunların çözüm rayına oturtulabilmesi için, çevresel ve içsel oluşumların aksine, ulusal kaynaklar üzerinde ulusal hakimiyetin tesis edilerek, kaynakların ulusal çıkarlar yönünde mobilize edilmesi kaçınılmazdır.
Ulusal kaynakların ulusal kararlar doğrultusunda ve ulus çıkarı yönünde kullanılması ifadesi, ilk bakışta fevkalade şık durmakla beraber, kapitalist alemde ve güç ilişkileri içinde yaşanması olası geçiş güçlüklerinin, hatta olanaksızlıklarının bir tarafa bırakılması durumunda dahi, böyle bir uygulamanın olağanüstü güçlüklerle karşılaflacağını bilmek zorundayız. Zira, kapitalist merkez güç, çevredeki kapitalist ekonomileri ekonomik ilişkilerle sömürür, kapitalist olmayanları ise amansız bir mücadeleyle çökertmeye çalışır. Türkiye, kapitalist koşulları gördüğüne ve yaşadığına göre, bu sistemden dersini de almış olmalıdır. Ancak, ikinci durumda, yani gelişme rayının değiştirildiği durumda da, Türkiye rahat bırakılmayacaktır. Bu nedenle, geçiş sorunları bir tarafa, Türkiye sosyalist bir aşamaya geçtiğinde de, tutunabilmek için, çok güçlü olmalıdır.
Ekonomik anlamda güç üretimden gelir. Yüksek katma değer yaratan ve teknoloji yoğun üretimin iki önemli koşulu vardır: yüksek düzeyde tasarruf (yani, maddi sermaye) ve yüksek vasıflı insan gücü (yani, beşeri sermaye). Bence Türkiye’nin en fazla sıkıntısını çektiği konular da, maalesef, bu ikisidir. Üstelik de, bu iki konuda ciddi birikim olmaması bir yana, tam tersine, ciddi bir yük ve erime söz konusudur. Zira, Türkiye’nin verimsiz maddi sermaye altyapısı gerekli birikimi oluşturmaktan uzak olduğu gibi, sıfırdan başlamak yerine varolan altyapıdan başlamak daha da maliyetlidir. Aynı dezavantaj insan sermayesi alanında da söz konusudur; varolan, ortalama 3,5 yıllık eğitimle donatılmış 60 milyon dolayındaki insan gücü, insan sermayesi oluşumunu sıfırdan başlatılması halindekinden çok daha fazla kaynak ve zaman gerektirir. Başka bir ifade ile, varolan verimsiz ve ikinci sınıf sanayi alt yapısı ve eğitimsiz ve vasıfsız yüksek miktardaki nüfus, ekonominin kalkındırılması için avantaj değil, büyük bir dezavantaj oluşturmaktadı r.
Olası bir sosyalist rejimin oluşturulması halinde ülke kaynakları bugünküne göre genel halkın ve toplumun yararı doğrultusunda daha fazla kullanılabilir. Ancak, sosyalist sistemin idamesi ve başarıya ulaştırılması ve böylece merkez kapitalizmle mücadele edilebilmesi için, yüksek oranda tasarruf ve birikim yanında, kısa sürede yoğun eğitim kampanyasına da girilmesi gerekmektedir.
Türkiye’nin bugünkü sistemde varlığını sürdürmesi halinde ise, geçici olarak ve/veya geçişe zemin hazırlamak üzere, şu temel önlemlere başvurması kaçınılmazdır. Böyle bir yürüyüş planı içinde, yukarıdakinden fazla farklı olmayan, şu ilkelerin benimsenmesi gerekmektedir. Sistem içi yaklaşım tartışmalarında da yine karşımıza çıkan ilk sorun, maddi ve beşeri sermaye birikimi eksikliğidir. Burada da eğitim ve insan yetiştirme yanında, maddi sermaye yatırımı yapılması da esas olmalıdır. Kaynak sorunu üç tür önlemle gündeme getirilmelidir. Bir defa, yolsuzluk ve batak alanlarla, bunların müsebbibleri sorumlu tutularak, bunlarla mücadele edilmeli ve bu kayıplar ilgili kişilere ödetilmelidir. İkinci olarak, adil olmayan gelir dağılımda yüksek pay alanlardan vergileme yoluyla yüksek kaynak aktarımı yapılmalıdır. Bu amaca yönelik olarak, servet vergisi de gündeme getirilmelidir. Üçüncü olarak da, ileriki dönemlerde yaratılacak katma değerlerin giderek büyük bölümünün kamusallaştırılması yoluna gidilmelidir. Bunun yolu da özelleştirmeden değil de, tam tersine, kamusallaştırmadan geçer. Böylece, geçmişten sarkan maliyetler hafifletilip, gelecek için gerekli olan kamusal fonlara sahip olunabilir.
Türkiye üzerindeki büyük dış borç yükü de moratoryum, konsolidasyon ve/veya konversiyon yöntemleri ile ertelenmelidir. İç borç sorunu da benzer yöntemlerle ertelenebilir ve bunların bir bölümü de vergi yolu ile kamulaştırılabilir.
Yüklerin hafifletilerek, belirli plana bağlanması nın hemen ertesinde asıl mesele olan yeniden yapılanma programı da uygulamaya konulmalı dır. Yeniden yapılanma, hiç bir biçimde özelleştirme ya da yabancılaştırma anlamında anlaşılmamalıdır. Buradaki yeniden yapılanma kavramı ile, teknolojiye yönelik üretim tabanı üzerinde istihdam ve ihracata yönelik ileri bir ekonomik alt yapının kurulması amaçlanmaktadı r.
Belirtmeye gerek yok ki, yukarıda söylenenler ve benzerleri, bunların kağıt üzerinde ifade edilmeleri kadar kolay değildir. Şimdiye dek gerçekleştirilen uygulamaların toplumun genel çıkarının aleyhine, belirli kesimlerin ise yararına olduğu ortadadır. Buna karşın, yukarıda kısaca açıklananların ise, belirli kesimlere yarar sağlamayıp, tüm topluma daha fazla yarar sağlayabileceği açıktır. Buna rağmen, bunların uygulanmasının ise, fazla olanaklı olmadığı açıktır. Bunun nedeni, çıkarları zarar görecek olan dış güçlerin baskısı yanında, adaletsiz ve dengesiz gelir ve servet dağılımı sonucunda toplumun dar bir kesiminin toplumsal kaynakların yönetimi üzerinde de etkin ve hakim olmasıdır. Görülüyor ki, kaynaklara hakim olmak, aynı zamanda, siyasal kararlar üzerinde de etkili ve hakim olmayı; siyasal kararlar üzerinde etkili ve hakim olmak ise, ikinci aşamada kaynakların temerküzüne neden olmaktadır.
Toplumlarda şu hata sıkça yapılmaktadır. Ekonomik alt yapı değiştirilmeden salt siyasal erkin ele geçirilmesi ile, daha etkin ve adil bir vergi sisteminin kurulabileceği ve toplumsal kaynakların toplumun yararı doğrultusunda daha etkin mobilize edilebileceği yolunda bir düşünce geliştirilmektedir. Oysa, her ekonomik yapı kendi siyasal üstyapısını da oluşturur ve toplum üzerinde ekonomik ve onun uygulama aracı olarak da siyasal baskı kurar. Ancak, sistemi yumuşatmak ve meşrulaştırabilmek için sıkışık anlarda hafif gevşetmeler yaşanıyor olabilmekle beraber, bu tür açılımları mutlak kazanım olarak değil, toplumsal bilincin çelinmesi için verilen tavizler olarak görmek gerekir. Bunun en tipik örneğini de, sıkça ve yanlış olarak sosyalizmle karıştırılan sosyal demokrasi ve sosyal politikalar oluşturmaktadır.
Kapitalist merkeze giriş kapıları İkinci Paylaşım Savaşı ertesinde kapanmıştır. Bugünkü koşullarda, teknolojinin, pahalı olması yanında, çok kısa süreler içinde hızla değişmesi, onun kopya edilmesini dahi engellemektedir. Diğer yandan da, reel sosyalizmin krizde olması gibi olumsuz koşullar da gelişmekte olan ekonomilerin arayış ufkunu karartmaktadır. Ancak, birikimli toplumsal bilincin nelere gebe olduğu belli olmaz!
