Anayasa’da değişiklik “Türkiye anayasasını, yani siyasal rejimini yeniliyor”muş gibi sunuldu. Toplumun algılaması bu değil, tabii. Çünkü halkın derdi başka. Yığınlar başka sorunlarla meşgul. Ama sunum biçimi insanı çileden çıkarıyor. Rejim değişiyor, demokratikleşiyormuş!

Yığınların Anayasa ile, demokratikleşme ile ilgilenmemeleri hem iyidir, hem de kötü. Bize, kötü olan yanı daha hayırlı olur gibi gözükmektedir. Yığınlar ilgilense ne ile ilgilenmiş olacaklardı? Elbette yapılan değişikliklerin sunumuyla. Yani kandırmacayla. Yığınlar ilgilenmeyerek kandırmacayla ilgilenmemiş oluyorlar. Bu hayırlıdır.

Yığınlar rejim sorunlarıyla yakından ve gerçekten ilgilenmeye başlasınlar, siz görün o zaman koparılacak kıyameti! Yığınların ilgisizliğinden yakınanlar o vakit, rejim elden gidiyor diye feryad edecekler. Şimdilik o noktadan uzaktayız.

Gene de kandırmacayı yüzlerine vurmak gerekir. Güya Türkiye’de siviller ilk kez bir anayasa yapmış oluyorlar. Bu parlamento ve bu sivil siyaset anayasa değiştirecek, yeni bir rejim yapacak! Nerden çıktı bu? Şimdiye kadar neredeydi?

Bir de sanılıyor ki, dışardan, AB’den gelen istektir Parlamentoyu harekete geçiren. Yalandır. İstek içerden gelince bu iş olur ve içerden gelmektedir. TÜSİAD’ın gündemine girmiştir de ondan.

Değişiklikler tatmin edici olmazsa durum vahimmiş. AB bizi almazmış, dışlarmış. AB’nin aldığı sen değilsin, ben değilim zaten, Türkiye’nin sermaye sınıfıdır. Fakir fukara AB’ye, karnını doyursun diye mi alınacak? AB’ye alınan sınıfın işini bozacak şeyi AB niçin istesin? Fakir fukara niye karnını doyuracakmış ki zaten?

Değişiklikler uygarlık gereği imiş...

Öyle midir?

Düşünce, “faaliyet” nitelemesiyle, yine suç olacak, cezalandırılacak. Hatta suçtur-değildir tartışmasına konu olmuş belirsiz bazı “düşünce suçu” alanları da “suçtur” tanımı içine alınıp netleştirildi. Parti kapatma zorlaştırılıyor denilerek partiler üzerinde yeni baskı uygulamalarına kapı açıldı. İdam cezası hiç olmaması gereken yerde, siyasi alanda, kalıyor...

Kimin uygarlığı, neyin uygarlığı?

Neden özgürleşme istek ve inadını sokağa, memlekete, dünyaya yayıp özgür bir uygarlığı kovalamak değil de, illa ki hazır bir “Avrupa uygarlığı”nın kuyruk sokumunda uygarlıktan nasiplenmek.

Bu değişikliklerin işçiye, emekçiye, Kürtlere, sömürü düzenine itirazı olanlara verdiği ne? Hiç! AB’ye doğru ilerleyip de hukukta, özgürlükte, insan haklarında geriye gitmek! Bu bazı akılcıkların almadığı bir çelişki mi? Hayır. Bugünkü ahvalde bile “AB Demokrasisi” tasarı mı, şimdi bu tasarımın peşine takılan somut demokrasilerin gerisindedir. Ulusal demokrasiler AB Demokrasisi’ne katılıp daralmakta, daralarak katılabilmektedir. Ulus-devletlerin sandıktan, seçilmek denilen şeyin her türlüsünden, hatta seçilmişlerce atanmaktan ve onlara hesap vermekten muaf, uluslar-üstü finans merkezlerine bağlı kurullar tarafından kuşatılması, bu konuda bir nebze muhakemesi olanların tüylerini kaldırmıyor mu?

Şeffaflık! Ne için? Uluslararası tahkimle, DTÖ, GATS, vb. uygulamalarıyla ve TÜSİAD’ın bastırması yla uluslararası sermayenin işini kolaylaştırmak, çıkarını kollamak için!

Sıra şuna gelmiştir: Yeni bir Türkiye lazımsa ve kime yeni bir hayat lazımsa, işçiler, emekçiler, ezilenler ve mevcut sistem tarafından dışlanan milyonlar da bu yeni hayata ortak olacaklarsa, yeni bir anayasa lazımdır ve bu anayasa mutlaka, hayatın bu “yeni ortakları”nın dilinden çıkmalıdır, onların dertlerine, sorunlarına cevap verir olmalıdır. Bu “Yeni Hayat”ın temel çizgileri tartışılıp belirlenerek ve ilk temel taşları bu yeni ortaklar tarafından hayatın pratiği içinde yerli yerine konularak, hayat hayatın gelişmesinin ve özgürleşmesinin engellerinden ayıklanarak...

Bunlar olduktan sonra anayasaya ne gerek var elbette, ama onlar olurken ve oluncaya kadar, oldukları nın kayda geçmesi ve dokunulmaz kılınması için anayasalara ihtiyaç olacaktır. Anayasalar, “Ne kadar özgürlük veriyorum,” klasiğinden çıkıp, “Şu kadar özgürlük istiyor ve alıyorum,” anlayışıyla yazılmaya başlandığında, işin esası ve özü anlaşılmış demektir. En genelinde toplumu, öncelikle de çalışan yoksul halk kitlelerini ve onların çıkarı üzerine kurulmuş eylem ve düşünceyi, yani onların eylem ve düşüncesini atak kılan, devleti ve hakim sınıfları savunmada bırakan bir ilk anayasanın kazanılması özgürleşmeye giden yolun başlangıcıdır.

“Bunlar olmaz ve ulaşılmaz amaçlardır, bir orta yol bulalım,” diyenlerin çokluğu ve pintiliğidir yolu tıkayan. Önce bu pintiliğin üstesinden gelinmeli ve siyaseten çoğunluk olunmalı. Sayımda çoğunluk değil, siyaseten çoğunluk!