Yazan, çizen, konuşan herkes Türkiye’de ve “Türkiye için” demokrasi istiyor. Acaba herkes, farzımuhal patronla işçi, memurla devlet, askerle Kürt aynı demokrasiyi mi istiyor?
Madem söz oraya geldi, ordan başlayalım. Abdullah Öcalan Kürtleri ne kadar temsil ediyorsa Kürtlerin o ölçüde “Demokratik bir Cumhuriyet” istedikleri anlaşılıyor. Kürtlerin istediği “Demokratik Cumhuriyet”in bugünkü devlet yapısını ve tanımını değiştirmeyi şart koştuğu da anlaşılıyor. Galiba istedikleri, Kürt kimliğinin anayasasına şimdilik bir dipnot olarak dercedildiği bir demokrasidir. İlginç ve Türkiye için çok özel bir demokrasi!
Fazilet Partisi ve diğer İslami akımlar (tarikatlar vb.) tarafından temsil edilen toplum kesimlerinin de bir demokrasi talebi var. Bu talep de tıpkı Kürtlerin talebi gibi, Cumhuriyet’in tanımını, en azından laiklik yorumunu zorluyor ve yeni bir devlet biçimi olarak yeni bir demokrasi kurulmasını şart koşuyor. Bu da Türkiye için ilginç ve özel bir demokrasi.
Ordunun nasıl bir demokrasi istediği de açıkça belli. O kendi avuçlarında bir demokrasi olsun istiyor. Bugünkü devlet yapısına dokunmayan ve mevcut demokrasinin sınırlarını zorlamayan böyle bir demokrasi zaten var. Dilini düzeltmek ordu için yeterli. Siyasi partiler yelpazesinin demokratikleşme ufkunu da ordunun tercihleri belirliyor ve eşitliyor.
Sermaye sınıfının istediği “demokratikleşme” sermaye birikimi açısından en elverişli koşulların yaratılmasından ibaret. Bunun nasıl bir demokrasi olduğunu TÜSİAD’ın taleplerine bakarak anlayacaksak, emek-sermaye ilişkilerine bugünkünden farklı bir yorum ve açılım getirmeyen bir demokrasi olmasını istedikleri besbelli.
Bu değişik demokrasi istekleri için ortak bir teorik çerçeve de zaten var. Avrupa Birliği’nin aday üyeler için şart koştuğu “Kopenhag Kriterleri”... Her toplum kesiminin kendisi için istediği demokrasiyi, biraz kesip biçerek ve biraz ekleyerek Kopenhag Kriterleri’ne sığdırmak mümkün.
O halde bir sorun mu var?
Evet var. En başta işçi sınıfı olmak üzere, milyonlarca çalışan emekçi acaba kendisi için nasıl bir demokrasi istiyor, bu henüz belli değil.
Genel kanı, bunun pek önemli olmadığı, diğer toplum kesimlerinin demokrasi taleplerini az çok karşılayan bir demokratikleşmenin emekçilere de kâfi geleceği yönündedir.
Bu kanı yanlış da değildir. Emekçilerin, konuşulan, yazılan, çizilen ve “herkes”çe istendiğine hükmedilen ve karşılığını “Kopenhag Kriterleri”nde bulan bir demokrasiden daha fazlasını isteyip istemediklerini gösteren bir işçi ve emekçi gündemi henüz yok. Oluşmamış.
Bundan kolaylıkla ve doğru olarak, emekçilerin demokrasiyle pek ilgilenmedikleri sonucu çıkarılabilir. Evet, işçilerin ve emekçilerin bugünkü derdi iş ve ekmek, demokrasiyle ilgilendikleri yok.
Emekçiler böyle de sol (sosyalistler) nasıl? Türkiye’de solun nasıl bir demokrasi istediği henüz açıklık kazanmamıştır. Seslendirilen demokrasi taleplerinden fazla veya eksik olarak sol ne istemektedir? Demokrasi istemektedir de, bu zaten herkesçe bir boyutu dile getirilen demokrasi talebinin aynısı mıdır? Bu noktada solun kendisi için –bu genel kabul olarak aynı zamanda işçiler ve emekçiler için anlamına da gelir– nasıl bir demokrasi istediğini kesin bir dille ortaya koyan her hangi bir programa rastlanmıyor.
DEMOKRASİ “BİÇİM”DİR, “HAYAT” DEĞİL
Solun kendine has özel bir demokratikleşme talebi olmayınca da bundan haklı olarak onun da herkesin istediği demokrasiyi istediği sonucu çıkarılıyor. Demek ki Kopenhag siyasi kriterleri, üç aşağı beş yukarı, Türkiye solunun demokrasi talebini de karşılıyor. İşte bu nedenle solun demokrasiye ve demokratikleşmeye bakışı diğer toplum kesimlerinin ortalama ortak demokrasi talebi içinde eriyip kayboluyor. Solculuk demokratlığa dönüşüyor. “Demokrat” olmayı açıktan reddedemeyen solculuk da bu noktada ancak şu polemiği geliştirip kendi özgün kimliğini isbata çalışıyor: “Onlar samimi ve tutarlı demokrat değil, ben tutarlı ve samimi demokratım.”
Demokrasi konusunda özgün bir konsept geliştirememiş olmak ve “demokratikleşme” ile ilgili sorunlara sınıflardan ve sınıf mücadelelerinden arınmış bir sorunmuş gibi bakmak doğal olarak böyle bir yol açar.
Demokrasinin emekçi halk kitleleri için de bir anlam ifade edebilmesi için konuya, “sınıf indirgemeci” olmayı da göze alarak, komünistlerin baktığı yerden bakmaktan başka çare yoktur. Böyle bir bakış yoksa, işçilerin ve emekçilerin gündeminde demokrasi diye bir sorun da olmaz.
Emekçi sınıfların somut çıkarıyla bağlantılı bir konsept olabilmesi anlamında solun bir demokratikleşme projesi geliştirebilmesi için “demokrasi” adı verilen şeyi önce doğru anlamış olması gerekir. Bunca deney ve tecrübeden sonra “doğru” anlamaması için bir sebep de olmamalı. Ama var. Kendine özgü bir sınıf perspektifi geliştiremediği ve koşullar da zorladığı zaman sol, “demokrasi” denilen şeyden herkesçe anlaşılan şeyi anlamak zorunda kalıyor. Sol da katılınca işin rengi kavramın içeriğini altüst edecek ölçüde değişiyor. Demokrasi mutlaklaşıyor, ebedileşiyor, dayandığı sınıf gerçekliğinden bağımsız bir hikmete dönüşüyor.
Lenin’in vaktiyle, herkes yerini bilsin diye işaret ettiği gibi, demokrasi “biçim”den başka ne olabilir ki? Bu gerçeği sıradan emekçilerin kolayca kavramaları, abartmamaları, gündemin ilk sırasına koymamaları, demokratlaşmamaları, laf cambazlığından kaçınıp söylenen her şeye kendi yaşam pratikleri açısından bakmaları, demokrasi allamesinin sandığı gibi ahmaklıklarından değil, onların demokrasiyle kendi gerçek çıkarları arasındaki diyalektiği demokrasi ulemasından daha iyi kavramış olmaları nedeniyledir.
Demokrasinin “biçim” olması onu önemsizleştirmediği gibi, “yaşam” olarak algılanması da önemini arttırmaz. Her ne ise öyle algılanması bilhassa işçi ve emekçi sınıflar açısından, burjuva sınıfın hegemonik üstünlüğünün geçerli olduğu toplumsal koşullarda, sınıf çıkarlarının korunabilmesi bakımından büyük önem taşır. Ayrıca demokrasinin biçim olduğu gerçeğinin kavranması demokratikleşme sorunlarına çözüm bulabilmek bakımından da işçi ve emekçi sınıf siyasetine kolaylıklar sağlar. Demokrasiyi felsefe haline getirmekle onun içeriği değişip zenginleşmez; bu işle zaten burjuva sınıfı meşguldür. O, emekçi hareketin direnç ve kararlılığını ölçerek ve daha çok da dara düşen başını kurtarmak gerektiği zaman demokrasinin içini “zenginleştirebilir”.
MÜLK EDİNME ÖZGÜRLÜĞÜ MÜLKSÜZLEŞTİRME ÖZGÜRLÜĞÜDÜR
“Demokrasi” denilen devlet biçiminin olduğundan başka bir şeymiş gibi algılanması Marksizm tarafından her zaman işçi sınıfı için sınırlayıcı, ufuk daraltıcı bir sapma olarak görülmüş ve bunda de her zaman haklı çıkılmıştır. İster ilkel bir demokrasi olsun, ister gelişkin, demokrasi denilen şey nereye doğru ve ne kadar gelişirse gelişsin, işçi sınıfının tarihsel ufkuna açılmamıştır. Bunun sebebi çok basittir. Demokrasi dediğimiz şey “sömürü” denilen şeyi, yani insanın insanı istismarını “özgürlük” olarak içselleştirmiş ve kendi gelişmesini bunun üzerine temellendirmiştir. Özgürlük denilmiştir ama, “teşebbüs özgürlüğü”, “mülkiyet özgürlüğü” “kâr etme özgürlüğü” demokrasiler tarafından “özgürlüklerin anası” olarak tanımlanmıştır. Kâr etme özgürlüğü “sömürme özgürlüğü”dür. Mülk edinme özgürlüğü “mülksüzleştirme özgürlüğü”dür. Sömürüyü “özgürlük” olarak içselleştiren demokrasinin ister biçim olsun, ister yaşam, sömürülen insanlar için gerçek özgürleşmenin engeli olacağı aşikardır. Bu nedenle, gerçek özgürleşmeye götüren kuram olarak Marksizmin demokrasiye olduğundan fazla bir anlam yüklemesi beklenemez.
Demokrasinin insan soyu için gerçek ve tam bir özgürlük anlamına gelmediğini ve bundan sonra da gelmeyeceğini kavramak için onun gelişim tarihine bakmak yeterlidir. Demokrasinin en iddialı, evreni kuşatıcı ve tüm geleceği kapsayıcı bir misyonla ortaya çıktığı yer 1789 Fransası’dır denir ya, bu büyük devrimin “özgürlükçü anayasası” (uygulanması Thermidor karşı-devrimiyle engellenen 1793 Anayasası) devrimden yüz elli yıl sonra, II. Dünya Savaşından sonraki demokratikleşme döneminde Fransız Komünist Partisi tarafından Fransa’ya yeniden teklif edilecek kadar yetkin bir demokrasi örneğidir. İşte o Fransa’da, devrimden hemen sonra, işçilerin sömürüye karşı mücadele etmesini, fahişelikle eşdeğer bir suç sayarak yasaklıyordu. Demokrasinin gelişmesi de bu yasak ve o yasağı dinlemeyen işçi eylemi mihverinde mümkün oldu. İşçiler elbette bir var olabilme sorunu olarak bu yasağı çiğnediler ve bu yasak üzerine temellenen demokrasi de bir varlık sorunu olarak koyduğu yasağı her defasında biraz daha genişçe tanımlamak zorunda kaldı. Demokrasinin bundan başka bir evrimine de hiç rastlanmadı.
Sömürülen ve sömürüye toptan itirazı olanlar için demokrasiyi kapitalizmin diyalektiği olarak kavramak, gelecek ufkunu kapitalizmin, o halde aynı zamanda demokrasinin ilerisine götürebilmek bakımından önem taşır. Onlar demokrasiden, onunla ancak ve sadece böyle bir ilişki kurdukları zaman istifade edebilirler. Ve hem de böylece kapitalizme takılıp kalmadan yürüyebilirler.
Demokrasi gibi, geliştikçe gelişebilen ve herkesi geliştiren sonsuz bir devinim mecrası varken sömürüye kafayı takmak neden? Şunun için: Sömürüyü sömürülen insanların bulunduğu ve yaşadığı gerçeklik içinden kavramak ve reddetmek başka bir şeydir, sömürülmeyen insan olarak reddetmek başka bir şey. Sömürüyü “özgürlük” olarak içerdiği için demokrasiyi de sömürülen insanların bulunduğu yerden kavramak başka bir şey, sömürülmeyen insanların bulunduğu yerden kavramak başka bir şey olur.
Demokrasiyi kavrayışta bu farkı koymak Marksistler açısından geçmişte de sorun olmuştur, bugün de sorun olmaya devam etmektedir. Çünkü bu bir “kavrayış” farkından ibaret kalmamakta, esas itibarıyla kapitalizme karşı bir “tutum” sorunu yaratmaktadır. “Tutum” sınıfsal olageldiği için de zaten demokrasiyi kavrayış bir “sınıf sorunu”na dönüşmektedir. Marksistlerin bu stratejik çözümlemeyi her yerde her zaman başardıkları söylenemez. Emekçi sınıfların bir çok yerde ve olayda, sadece sermaye sınıfına değil, demokrasiye de yenildikleri çok görülmüştür.
KAPİTALİZM İÇİN TEHLİKE OLMAKTAN ÇIKMIŞ BİR MUHALEFET
Hakim sınıfın hakim çıkarını örten ideolojik hegemonyasıyla bütünleşmiş –ileri– bir demokrasinin emekçilerdeki sınıf bilincini sürekli eriten bir işlevi olmasından ötürü demokrasiye kılı kırk yaran bir ihtiyatla yaklaşan Marksistlere her zaman şu soru sorulmuştur: Hemen bugün sömürüyü ortadan kaldıramıyor, demokrasiyi aşamıyorsun, o halde güncel yararları olan demokrasi ve demokratik haklar mücadelesinden niçin uzak duruyor, yoluna demokratik programlarla devam etmekte ne gibi bir mahzur buluyorsun?
“Dışardan” gelen bu soruyu bir süre sonra Marksistler ve onların etkisi altında olarak da işçi hareketi kendi kendine sormaya başladığı zaman her şey değişiyor ve hakim sınıf hegemonyası işçi sınıfının ve emekçi sınıflar muhalefetinin damarlarına doğru yayılmaya başlıyor. Demokrasi fikrinin hâkim fikir haline geldiği bu durumdan her zaman, her yerde ve her halükârda hâkim sınıf kazançlı çıkıyor. Demokrasinin peşine takılmış bir işçi ve emekçi muhalefeti, sermaye sınıfının kontrolü altına girmiş ve kapitalizm için tehlike olmaktan çıkmış bir “muhalefet” haline geliyor.
Sömürülenlerin sömürenlerle, sömürüyü “özgürlük” olarak içselleştirmiş bir düzlemde (demokraside) buluşmaları ve uzlaşmaları, laf cambazlığına hiç gerek yoktur, hakim sınıf çıkarı ekseninde bir uzlaşmadır ve zaten bu türden uzlaşmalara güvenerek burjuva düşüncesi demokrasiyi “tarihin sonu” olarak ilan edebilmektedir. Eğer emekçi sınıflar demokrasiyle bu tarz bir ilişki içinde iseler orda demokrasi, kapitalizmin hasmını yere serdiği ve kesin zaferini ilan ettiği yerdir. Solun demokratlaşmasının hızlanmasına burjuva sınıfın zafer çığlıklarının eşlik etmesi boşuna değildir.
SÖMÜRÜSÜZ BİR GELECEĞİ İNŞA ETMEK BUGÜNÜ İNŞA ETMEK DEMEKTİR
Sol hareketin dikkatini sömürüye çevirip demokrasiden uzaklaştırmasının “güncel siyasi mücadeleyi” ıskalaması olarak görülmesine gelince. Bu nasıl görüştür diye sorulmaz mı? Neden emekçi sınıfların güncel mücadelesi sömürüye karşı eylemde yoğunlaşırsa bu mücadele güncelliğini yitiriyor da, demokrasi için verilen bir mücadele olursa güncelleşiyor? Sömürü de bugün tıpkı demokrasi kadar “güncel” bir sorun değil midir? Sömürüye karşı mücadele emekçiler lehine olan bir devinim yarattığında, demokrasi nasıl bir şey ki, bundan emekçiler lehine etkilenmiyor? Ama demokrasi için mücadele edilirse, bunun sömürüye son verme mücadelesini ilerleteceği doğru ve cazip bir tez olabiliyor! Bu mümkün müdür? Demek ki, sömürüye karşı mücadelede yoğunlaşmak veya demokrasi mücadelesinde yoğunlaşmak emekçilerin çıkarı yönünden bakıldığında bir “güncellik” meselesi değil, sınıfsal bilinç meselesi olarak görünür. Sömürüsüz bir gelecek “uzakta” ise, uzaktadır ama sömürü en acımasız şekliyle buradadır. Demokrasi de buradadır. O halde sömürüye karşı mücadelede yoğunlaşmaktan bugüne ne çıkar diye emekçiye sorulabilir mi? Sorulursa, sorana bakmak gerekmez mi?
Hem ayrıca, sömürüsüz bir geleceği, sömürülen insanlar yönünden inşa etmek ne demektir? Bu, akıl var, mantık var, bugünü inşa etmek demektir. Bugünü başka bir tür yaşamak fakat başka bir tür gelecek inşa etmek! Bu mümkün müdür? Böyle hayat yaşanmamıştır, duyulmamıştır. Şimdi, bugün neyi inşa ediyorsanız, geleceği de inşa etmektesiniz. Sömürüsüz bir gelecek, bugün, yarın, ötesi gün sömürüye karşı verdiğiniz mücadelede değilse nerdedir?
Konuyu Türkiye solunu da yakından, güncel olarak ilgilendiren boyutlarıyla ele alacak olursak şunu görürüz: Türkiye kapitalizminin gündeminde, AB’ye verilmiş taahhütler demeti olarak bir Ulusal Katılım Programı, bu programın karşılığı olan “Kopenhag Kriterleri” var. “Kopenhag Kriterleri” Türkiye açısından bakıldığında kapsamlı bir demokratik dönüşüm projesi anlamına geliyor. O zaman sorun da yok. Bu kulvar açılırsa Türkiye köklü biçimde demokratikleşmiş olacak. Bütün sol güçlerin ve emekçi sınıf muhalefetinin ve Kürtlerin ve aydınların gücünü bu kulvarda birleştirmek, demokratikleşmeyi kolaylaştıracak. Bu kulvarda Türk tekelci burjuvazisi de var diye, esas mesele sömürüden kurtulmaktır diye, demokrasi kulvarına girmekten ve orada birleşmekten kaçınmak neyin nesi oluyor?
Böyle sorulduğuna bakılırsa, dikkatini sömürüye karşı mücadelede yoğunlaştıran sol Türkiye’nin demokratikleşmesine karşı mı çıkmış oluyor?
DEMOKRASİYİ KİM YIKMAK İSTER
İşçiler ve tüm çalışan emekçi sınıflar için ne var Kopenhag Kriterleri’nde? Bildiğimiz “Demokratik Devlet” var. “Hukuk Devleti” de deniyor buna. Türkiye’nin bugünkü demokrasisi ile kıyaslandığında Kopenhag Kriterleri’ni kapsayan bir demokrasi, ancak köklü bir siyasal devrimle ulaşılması konsepti demokrasi olanların, bu kıyaslamadan çıkardıkları sonucu abartmaları çok doğal. Sorun eğer demokrasiden ve demokratikleşmeden ibaret ise, en ileri tarihsel ufuk çizgisi Kopenhag Kriterleri ile birlikte yakalanmış olacak. Bu “büyük devrim” fırsatı kaçırılır mı?
Peki sonra?
Sömürünün bugünkü Türkiye demokrasisi üzerine temellendirilmesi ile Kopenhag demokrasisi üzerine temellendirilmesi arasındaki fark sömürülen insanların dili ve bilinciyle ifade edilecek olursa hiç fark etmez. Ama bu, aklını demokrasiyle bozmuş olanların aklına uymaz. Demokrasiyi mutlaklaştırmakla onun elde edilmesini karıştırırlar. Ve sorarlar: Hukuk devleti, insan hakları, demokratik hak ve özgürlükler işçilere, emekçilere lazım değil mi? Bugün demokrasiyi kazanalım gerisi kolay!
Bu akıl yürütmenin cazibesine düşmeden yanılgısına bakılmalı. Demokrasi dilinin altında büyük bir bakla saklar. Bu bakla, “demokrasiyi, demokrasiyi tehdit eden eyleme karşı korumak”tan ibarettir. Nedir bu eylem ve nedir demokrasiyi korumak? Demokrasiyi kim yıkmak ister? Bunu söyleyen burjuva önce kendine baksın. Demokrasinin asıl tehdidi onun sınıf çıkarındadır. Faşizmi bilmiyor muyuz? Hangi demokrasi bugüne kadar kendini faşizme karşı savunabildi? Yakın tarih kanıttır: nerede işçi ve emekçiler demokrasiyi savunabildiler, faşizm orada iktidar olamadı, nerede savunamadılar, faşizm orada iktidar oldu.
“Demokrasinin kendini koruma hakkı” kapitalizmin kendini, yani sömürüyü tehdit eden eylemlerden korunma hakkından başka bir şey değildir. Demokrasiyi tehdit eden eylem bazan bir işçi grevi olur, hatta bazan sınıf mücadelesini kışkırtan bir makale. Bazan bu tehdit duvara tebeşirle yazılmış bir slogan dahi olabilir. Demokrasinin kendini on üç yaşındaki bebeklere karşı copla, silahla savunduğunu Türkiye’de hiç görmedik mi? Hadi bizdeki gelişmemiş, ya gelişmişi! Beyaz Muhafızlar napalm ateşinde yanan Vietnamlı çocuklara ağlayan Ohio’lu gençleri kurşunla biçerken bugünkü ABD Demokrasisi’ni koruyorlardı.
Sömürüden kurtulmak istemek, kapitalizmden, o halde aynı zamanda demokrasiden kurtulmak istemek demektir. Bu nedenle emekçinin yıldızı demokrasiyle barışmıyor. Bu nedenle demokrasi bir emekçi sınıf kurtuluşunu temellendiremiyor.
Kapitalizmin durum ve gerçekliği böyledir diye Marksistlerin, emekçi sınıf eyleminin, demokratik hürriyetlerin, insan haklarının, hukuk devletinin öneminden bihaber olduğu, demokrasiyi yıkmak istediği söylenebilir mi? Elbette söylenemez. Böyle bir emekçi sınıf eylemi hiç olmamıştır. Hukuk devleti, insan hakları ve özgürlükler vb... bunlar hem bir yerde demokrasinin bir parçası olarak vardırlar diye işçiler ve emekçiler için otomatik olarak işlemeye başlamıyorlar, hem de bu kavramlar burjuva sınıf tarafından tarih sahnesine sürülmüş olsalar bile, kapitalizm onları gerçek içerikleri ile taşıyabilen bir toplum örgütlenmesi değil. Bu nedenle bu kavramların gerçek içeriği bulununcaya kadar mücadele devam edecektir. Marksizm sömürüsüz toplumun başlangıcında bile bu kavramların işlevi olacağını söyleyerek, hangi sınıfın ve hangi tarihsel konseptin bu kavramlara gerçekten sahip çıktığına dikkatimizi çekmiştir. Bu kavramların gerçekleşmesinin burjuva sınıfa ve demokrasiye bırakılamayacak ölçekte önemli kavramlar oldukları besbellidir. Emekçiler, hayatlarını kapitalizmin pençesinden kurtarmak için mücadele ederken, sadece bu durumda, insan hakları, hukuk devleti ve özgürlükler gibi kavramlar anlam kazanabiliyor. Niçin işçiler ve emekçiler, bu kavramları bir ideolojik hakimiyet örtüsüne dönüştüren demokrasiye ve burjuva sınıfına bıraksınlar ki?
Hüseyin Hasançebi, Kızılcık, sayı 7, s. 46-49.
