Kasım ve Şubat krizleri Türkiye kapitalizminin iç ve dış müdahale ile yeniden yapılandırılmasının araçları olarak işlev görüyor. Takatten düşen “Ortadoğu Kaplanı”na şok tedavi yöntemi uygulamak için Amerika’dan kalkıp gelen en son görevli, geldiğinin ertesi günü, ayağının tozuyla, boşuna, “Kriz, fırsattır,” demedi. Evet, kriz fırsattır da, neyin fırsatı? Yeniden yapı lanma ne?
Sözgelimi, şu ünlü “Temiz Türkiye!”, “Temiz toplum!”, “Bravo Temizel/Tantan/Sezer!” nidaları eşliğinde başlatılıp sürdürülen “şaibeli banka” operasyonlarının ucu geldi geldi nereye dayandı? Ziraat, Emlak, Halk Bankalarının tasfiyesine... Bu bankalar çok şikayet edilen “populist siyaset” araçları: küçük çiftçiye, esnafa, konut edinmek isteyen orta hallilere, vb. “ucuzluk” sağlıyor. Bunu kâr getirici iş olarak değil, devlet (siyaset) zoruyla yapıyorlar. Kapitalizmin “gelişmekte olan pazar” ekonomilerinde böyle ucuzluk olamayacağı için, zarar ediyorlar ve açığa düşen finansman sorunlarını para piyasasında yüksek faizle borçlanarak çözmeye çalışıyorlar. Çözemiyorlar, zararları yığılıyor.
Kriz patlayıp da finans sistemi paraya sıkışınca Merkez Bankası (devlet) oralı olmadı ve bu üç bankanın “görev zararları” bardağı taşırdı.
Aslında bu görev zararı denilen şey, devletin altına girip de ödemediğ i borç. fiimdi deniyor ki: bu borç şöyle ya da böyle –”hepimizin gayretiyle” – ödenir. Ödenecek de. Ama bu üç banka artık bu işlerle, yani “ucuzluk” sağlamakla filan uğraşmayacak. Her biri tezelden küçültülüp, çalışanları işten atılıp hep bir arada özelleştirilecek. Görev zararı diye bir şey de kalmayacak. Yani öyle bir görev olmayacak. Tabii, görev olmayacak denir mi, denmiyor ama, çiftçiyi, esnafı, vb. kollamanın maliyeti bütçeden çıkacak deniyor.
Nasıl çıkacak?
Kamu bankalarının “görev zararı” diye bir şey icad ederek şimdiye kadar adeta paralel bütçeyle iş görür gibi karşılıksız harcama yapan devlet bundan sonra hangi hakiki bütçeden bu maliyeti karşılayacak?
Karşılamayacak!
Karşılamaya kalkarsa, “popülizm” batağından nasıl kurtulacak?
Kurtulmanın yolu, bu bankaların müşterilerini ortada bırakmaktır. Ya da o hizmeti yeniden yapılandırılacak özel bankalar sistemine emanet etmektir. O zaman ucuzluğu arayın ki bulasınız! Ne ki “ucuz” hizmetten –ne kadar ucuzsa...– yine siyaset gereği tam vazgeçilemeyeceği için, şöyle ya da böyle bir devlet subvansiyonu yine devreye girer. (“Zaten herkes, Amerika bile, yapmıyor mu?”) Bunun maliyeti nasıl karşılanır? Burası Türkiye, Amerika değil! KDV ve sair her türlü dolaylı verginin, temel ihtiyaç maddeleri ve kamu hizmeti fiyatlarının alabildiğine arttırılmasıyla karşılanır. Yani sürmesinde yarar görülen “ucuzluk” da, özel girişime yeni iş ve kazanç alanları açılarak yine çalışanlara finanse ettirilir. TOBB Başkanı F. Miras bir ara, tam da zamanını kollayarak, “Son krizden biz TOBB olarak otuz trilyona yakın kârla çıktık, bu parayı “normal koşullarla” (şimdi yapıldığı gibi tefeci faizi alınmadan demek istiyor) ihtiyaç sahibi esnafımıza, vb. aktarmaya hazırız ama Halk Bankası bizim olsun!” demedi mi? Dedi. Evet, kriz, fırsattır! (Bu otuz trilyon sadece TOBB’a –büyüklü küçüklü her bir TOBB üyesine değil, tüzel kişilik olarak TOBB’a, dara düşen Türkiye’nin düze çıkarılması için “Ulusal Kurtuluş Savaşı” ilan eden TOBB’a!– düşen pay. 21- 23 Şubat tarihleri arasında Merkez Bankası’ndan eski fiyatla çıkıp yeni fiyatla giren 2,5 milyar doların kimlere gittiği devlet sırrı gibi saklanıyor... Kriz, fırsattır. Krizde vurgun, helaldir!)
Ne var ki, “temiz” kapitalizmin kaymağını F. Miras’lara filan yedirmezler. Küresel sermaye ne güne duruyor? IMF ve Dünya Bankası –onların arkasında Prezidan Bush 2 ve ABD Büyük Elçisi–Derviş’in “kriz yönetimi masası”nın başında boşuna oturmuyorlar.
“Kriz” operasyonu, temelde, “stratejik partner” Türkiye’nin ekonomisini, yeniden yapılandırılacak bankalar sistemi ve bütün işe yarar alt yapısıyla ucuza satın alarak, çalışan halkın halini ve geleceğini küresel sermayenin çıkar tekerine doğrudan bağlama operasyonudur. Dört yıl önce G. Kore’de olanlar şimdi burada oluyor.
“Kriz Masası”nda birikmiş yüz sayfayı aşkın döküman –ince elenip sık dokunmuş IMF/Dünya Bankası “öneri”leri– iç tüzüğü yenilenmiş TBMM’nde yasaya bağlanmak için sıraya girdi. Derviş, işin aciliyetini her fırsatta vurguluyor. Yasalar çıkmadan, onca heyecanla beklenen dış kaynakların harekete geçmeyeceğini ısrarla tekrarlıyor. “Krize çare” diye geldi, IMF’nin krizi derinleştirerek ülkeyi uluslararası sermayenin mezat yerine çevirme operasyonunu yönetiyor.
Bütün bunlar nasıl oluyor? Küresel sermayenin yaptırım gücü ne? Ulus-devlet! Dünyanın egemenlerinin işini gerektiği gibi görebilmek için kendini yeniden yapı landırıyor.
Türkiye’nin programlanması yeni aşamalara dogru hızla ilerliyor. Yakında sıra, programın ikinci ayağına, yani “temiz kapitalizm”e geçmemizi engelleyerek bütün belaları başımıza sardığı söylenen şaibeli siyasetçilerden kurtulmamızı sağlayacak siyasal üstyapı operasyonuna gelecek...
