“Shakespeare dışında başka hiç bir İngiliz şairi böylesine duru, melodik şiirler yazmamıştır.”
William Blake (1757- 1827) İngiliz romantizm akımının önde gelen bir ismi. Ressam ve şair. Nevi şahsına mahsus, ilginç bir kişi. Dini inancı çok güçlü ama Kilise karşıtı. Cezalandırıcı, intikamcı bir Tanrıdan hiç hazzetmiyor. Sosyal adalet ve kadın özgürlüğü savunucusu. Çekirdekten yetişme gravür ustası. Hayatını hep sanatıyla kazanmış, kıt kanaat yaşamış. Resimleri “naif” değil. Hiç bir kalıba, ekole sığmıyor. Şiirleri İngiliz edebiyatının doruk noktaları arasında sayılıyor. Hakkında bir fikir verebilmek için, İngiliz edebiyat eleştirmeni Maurice Bowra’nın bir yazısından kısa bir bölüm yayınlıyoruz. Şiirleri Cevat Çapan Kızılcık için çevirdi.
“...Blake’in, insanın canlı ruhunu tutsak alıp öldüren kısıtlamalara karşı çıkan trajik bilinci salt kişisel bir yönelim değildi: içinde yaşadığı topluma ve çağın gidişine itirazından kaynaklanıyordu. Toplumun, yoksul ve sıradan bireylerine çektirdiği eziyete, kuralların ve yasaların etkinlikle işleyebilmesi için kaçınılmaz görünen insan malzemesi israfına öfkeyle isyan ediyordu. Londra şiirinde, yurtdaşlarının onca övündükleri ‘beratlı özgürlük’lerini kendince değerlendirir, yadsınamayacak çirkin olguları deşer.
Baca temizleyicisi çocuk, asker, orospu kardeşlik yerine korkuya dayalı bir sistemin tipik kurbanlarıdır onun gözünde. Her biri, toplumda işlerin ‘yolunda’ yürümesini sağlayan ikiyüzlülüğün bir veçhesidir. Baca temizleyicisinin yaşamaya mahkûm olduğu hayat, Kiliselerden destek görmektedir; askeri ölüme süren, Saraydır; fahişenin mesleği ona evlilik yasalarınca dayatılmıştır. Hakikatle yalan, doğal mutlulukla doğa dışı baskı arasındaki çelişkileri vurgular Blake bu üç örnekle...
Hayat Şarkıları’nın* insanı şaşırtıcı yanı, büyük heyecanlarla ve acımasız hicivci bir mizacın ağırlığıyla yüklüyken, aynı zamanda son derece lirik olmalarıdır. Shakespeare dışında başka hiç bir İngiliz şairi böylesine duru, melodik şiirler yazmamıştır. İlkbahar, sevgi, ölüm gibi temel konular üzerine değil, günlük hayat üzerine kendine özgü karmaşık görüşlerini sergiler bu şiirlerde Blake. Mucize o ki, yorum ve açıklama gerektirebilecek temaları işlerken yapyalın şiir yaratmayı başarmıştır... Derin heyecanına ve aykırı fikirlerine rağmen biçimde mucizevî bir ahenk, hoş seda tutturmuştur. Bu başarısında, yaratıcılığına kattığı ısrarlı titizlenmenin büyük payı var... Nihai biçimi buluncaya kadar ne çok değişiklik yaptığı, elyazmalarından anlaşılıyor. Ne yaptığını çok iyi biliyordu. Ulaşmak istediği sonuç hakkında daha baştan açık seçik, kesin fikri vardı...”
Sanat tarihçisi E. H. Gombrich, William Blake’in resimleri hakkında şunları yazıyor:
“...Blake, akademik resmî sanata hiç değer vermezdi, kurallarına, ölçülerine karşıydı. Kimilerine göre, zırdeliydi; kimilerine göre, zararsız bir çatlak. Çağdaşlarından çok azı onun sanatına inandı. Yardımcı oldular, aç kalmadı. Bazen başkaları için, bazen de kendi şiirlerini resimlemek için gravür yaparak hayatını kazandı...
Kafasında kurduğu hayallerle öylesine iç içe yaşıyordu ki, canlı modelden çalışmayı reddediyor, kendi ‘iç gözü’nün gördüğünü çiziyordu. Deseninde kusur bulmak kolaydır ama, o zaman da sanatı tam anlaşılamaz. Ortaçağ ressamları gibi o da eşyayı doğru resmetmeyi önemsemezdi, çünkü hayalinde gördüğü her figürün anlamı onun için o kadar önemliydi ki, doğru çizim olmasa da olurdu ona göre. Rönesans sonrası sanatçılar arasında geleneğin genel kabul gören değer ölçülerine bilinçli olarak ilk baş kaldıran odur. Çağdaşlarının onun eserleri karşısında şiddetle irkilmelerine şaşmamak gerekir. İngiliz resim sanatının en önemli temsilcilerinden biri olduğunun anlaşılması için nerdeyse yüz yıl geçmesi gerekti.”
* Blake’in 1794’te taş baskı nüshalarını kendisi düzenleyip resimleyerek yayınladığı şiirler.
***
Kaplan
Yalım yalım yanan kaplan!
Gecenin ormanlarında
Hangi ölümsüz el ya da göz
O korkunç uyumu çizdi sana?
Hangi dipte, hangi gökte
Yanar gözlerindeki ateş?
Hangi kanatlarla yükselebilir?
O ateşe dokunmaya?
Hangi omuz, hangi hüner
Kalbinin kaslarını büker?
Ve kalbin başlayınca atmaya
El ayak nasıl titrer?
Hangi çekiç, hangi zincir?
Beynin hangi fırında pişti?
Hangi örs, hangi avuç
O güçle boğuşmaya yetti?
Yıldızlar pes edince,
Göğü gözyaşına boğunca,
Bakıp gülümsedi mi o da?
Seni de mi yarattı, o Kuzuyu yaratan?
Yalım yalım yanan kaplan!
Gecenin ormanlarında,
Hangi ölümsüz el ya da göz
O korkunç uyumu çizdi sana?
Hasta Gül
Ah gül, hastasın sen
Uluyan fırtınada
Geceleri kanatlanıp uçan
O görünmeyen kurt
Nasılsa bulmuş senin
O kızıl zevk yatağını
Gizli karanlık aşkı
Kemirip tüketiyor hayatını.
Londra
Özgür Thames’in aktığı kıyı boyunca
Bir bir sokakları dolaşıyorum da
Bitkinlik ve acının izlerini görüyorum
Rastladığım herkesin yüzüne baktığımda.
Her insanın inleyişinde,
Her çocuğun bağırışında,
Her seste, her yasakta, aklın
Yarattığı zincirleri duyuyorum.
Baca temizleyicisinin sesi
Nasıl da ürkütüyor kararan Kiliseyi,
Bahtsız askerin iniltisi nasıl
Kanıyla akıyor Saray’ın duvarından.
En çok da gece yarısı, kulağında
Genç fahişenin laneti, ana kuzusu
Bebeğin gözünü sakatlayan
Ve gelin yatağına belalar yağdıran.
O ayaklar
O ayaklar yürüdü mü eski çağlarda
İngiltere’nin yemyeşil dağlarında,
Tanrının kutsal Kuzusu dolandı mı
İngiltere’nin güzelim çayırlarında?
Ve o tanrısal güler yüz
Işıdı mı tepelerimizde?
Kudüs de burada kuruldu mu,
Bu Şeytansı Bacalar arasında?
Yanan altın yayımı getirin bana,
Bana arzu dolu oklarımı getirin,
Mızrağımı getirin ey bulutlar!
Bana ateşten arabamı getirin!
Ben dönmem bu Düşünce Savaşından.
Ne de kılıcım elimde uyur,
Biz Kudüs’ü kuruncaya dek
İngiltere’nin yemyeşil topraklarında.
Kızılcık, Sayı 7 (Nisan 2001), s. 60-61.
