Küresel kriz tartışmasının ilk safhasını geçtik, krizin kime neye mal olacağının hesabına geldik. Piyasalar küçülüyor, üretim daralıyor, işsizlik artıyor. Kapitalistler krizi durduramıyor. Bundan ne çıkar? Lâfa bakılırsa büyük savaşlar çıkacak, kapitalizm yıkılacak, küresel bir kaos gelecek! Bunu diyenlerin amacı belli. İşçileri, emekçileri korkutuyorlar. Kapitalistlerin krizden bir an önce kurtulmaları için işyeri kaybı, ücret kaybı, sosyal hakların kaybı gibi “küçük” meseleler üzerinde mızıkçılık yapılmasını istemiyorlar. İşçiler yönünden korkunun ecele faydası yok. Şunun şurasında üç ay bile geçmedi, milyonlarca işçi işinden atıldı. Türkiye’de işinden olan işçi sayısı kayıt içinde 600 bini, toplamda 1 milyonu aştı. Dar gelirli milyonlarca insanın ekmeği, aşı küçülüyor. Rızkı daraldıkça daralıyor.

Artık akıllı olalım. Küresel kriz küreselleşmenin krizidir. Dünyayı kurtaracağı söylenen gelişme, dünyayı batırmıştır. Hangi küreselleşme? Bütün düşlerimizi bağladığımız, insanlığı kurtaracağına inandırıldığımız küreselleşme... Herkese refah topluma ebedî demokrasi getirecekti. Küreselleşmeye karşı çıkanlar zirzop deli, hattâ dinozor ilan edilmişlerdi. Komünist dinozorlardan vazgeçtik, Chavez gibi, Morales gibi, Taliban veya Saddam ya da Miloseviç gibi, birkaç kendini bilmez, karşı konulması olanaksız ve bu nedenle herkesin uyması gereken küreselleşmeye karşı işediler diye lânetlendiler.

Dünya ticaretini katlayarak büyüten Küreselleşme kapitalist zenginliği herkesin kapısına ulaştıracaktı. Şimdi ne oldu da bütün bunlar birdenbire ters döndü? Bunu açıklamak küreselcilerin görevidir. Sınıf mücadelesi kapitalizmin küresel gelişmesini engelledi desek doğru değil, çünkü hiçbir yerde böyle ve bu çapta bir sınıf mücadelesi, küreselleşme başladığından beri olmadı. Tevessül edenler olduysa, küreselleşme hatırına tepelendiler. “Millî” veya “ulusal” veya “anti-emperyalist” hareketler küresel pazarı darlaştırdı, emperyalizmin millî pazarlara girmesine engel oldu da böyle oldu diyebilirdik ama, bugün o da yok. Dünya ticareti dünyadaki üretimden çok daha hızlı gelişirken kriz patladı. Hadi diyelim ki, kapitalistlerin altını çizerek söyledikleri gibi olsun, yani kapitalizm iyi yönetilemedi de böyle oldu, buna kim inanır? Küreselleşmeciler demiyor muydu; kapitalizmi artık kapitalistler değil, kendini ücret sisteminin dışına çıkarabilmiş, vicdanı ve eli hür, yakası altın yeni bir kurtarıcı sınıf yönetmektedir diye? Krize ilk giren sektör olduğu söylenen finansal dünyayı, bokundan boncuk çıkmış bu ip canbazları yönetmiyor muydu?

Yirmi yıl her gün kafamıza çakıldığı için hadi bir de biz hatırlatalım: Özelleştirme ve serbest piyasa bütün sıkıntıları çözmeyecek miydi? Özelleştirilmeyen bir şey mi kaldı yeryüzünde? O halde bu ne? Devletçi uygulamalar, emredici planlamalar mı krize soktu kapitalizmi? Böyle bir şey olmadı. Devletçilik ve planlamacılık, solcuların da katıldığı liberal merasimlerle gömüldü. Küreselleşme zaten tam da istendiği gibi, işçi haklarını ve bütün emekçilerin ve dahi emeklilerin sosyal haklarını tek tek budayarak gelişti. Küresel varsayımın doğrulanmasına ramak kalmıştı ki kapitalizm krize gömüldü. Dünya Bankası Başkanı buna “insanlık krizi” dedi. Şimdi biz burada kalkıp bu küreselleşmeci solcu ve sosyalistlere, insanlığa karşı suç işlediniz desek, ne demiş oluruz? En azından kapitalizme, kapitalist sömürüye hizmet ettiklerini ve kapitalizmin işlediği tüm suçlara ortak olduklarını söyleme hakkımız var. Çünkü bu kriz kapitalizmin krizidir ve bedelini, kim ne derse desin ve hangi ülkede olursa olsun işçi ve emekçiler ödeyecektir. Krizden bir an önce çıkılmasını savunan tüm görüşler ve bunun için ortaya atılan bütün paket programlar, kapitalistlere hizmetin yeni aşamasını oluşturmaktadır.

Küreselleşmeciler, bilhassa bunların dünyaya sol tarafından bakanları, gene kapitalistlerin ve kapitalizmin yanında duruyorlar. Krizi izleyecek vahametten bahsediyorlar: İşsizlik sosyal krize götürecek. Sosyal krizler siyasî krizlere dönüşecek. Hükümetler birer birer devrilecek. Başladı bile. Letonya’da düştü. Macaristan’da sallanıyor. İzlanda’da düştü, Ukrayna düştü düşecek. Siyasî krizler rejim krizlerine dönüşecek. Demokrasiler tehlikeye düşecek. Totaliter rejimlerin yeniden doğuşuna tanık olacağız. Allah göstermesin ama, dış savaşlar, iç savaşlar kapıyı çalacak. Zenginler ile fakirler, işsizler ile işi olanlar birbirini boğazlayacak. Keynes demişti, silahlanma olur diye. İsrail-İran, Pakistan-Hindistan nükleer savaşı veya ABD-İran savaşı çıkabilir. Kuzey Kore’de savaş patlayabilir, Çin devreye girebilir, vs... Kriz de zaten onlara göre aslında bir küresel ısınma, bir küresel beslenme krizidir. Bir avuç ahlâksız finans kapitalistinin açgözlülüğü nedeniyle çıkmıştır demeye getiriyorlar.

Türkiye’de bizler çok dikkatli olmalıyız. Yoksa bölünürüz, ulusal birliğimizi korumalıyız. Sendikalar sorumlu davranmalı, işsiz kalanlara sadaka bağlanmalı, kemerler sıkılmalı, demokrasiye saygı gösterilmeli, “ülkemiz” sakınılmalıdır... Falan filan! Bir an önce bu masallardan uzaklaşmak, işin özüne bakmak gerekir.

Kapitalistlerin ne yapmak istedikleri, diğerlerinin ne yapmaları gerektiğini gösterir. Küresel krizle birlikte gözler yeniden “devlet” faktörüne çevrildi. Devlet(Ier) krize el koysun istendi. Bu o kadar yaygın bir istek oldu ki, sanki “devlet küçülsün” histerisi bu dünyada düne kadar hiç yaşayamamış gibiydi. Zaten devlet(ler) de kriz doğar doğmaz doğal sınıf refleksi olarak batan şirketleri ele alarak kurtarmaya başlamıştı. Gelişmiş kapitalist devletler, dünya millî gelirinin yüzde 25’i büyüklüğünde 14 trilyon doları, batan şirketleri kurtarmaya tahsis etmekte zerre tereddüt göstermediler. Bu yapılan, “ekonomiyi kurtarmak”tır diye alkışlandı. Oysa yapılanın “ekonomiyi kurtarmak” ile herhangi bir ilgisi yoktu. Kapitalist ekonomi “Ekonomiyi kurtarmak!” diye bir hâdiseyi kaldıramazdı. Devletin yaptığı, kapitalist sınıfın krizden zarar gören kesimini kurtarmaktan başka bir şey değildi. Savaşla, iç savaşla, sınıf savaşlarıyla korkutulan halk yığınları da devlet müdahalesini bekler duruma sokuluyordu. Öyle ki, Kapitalizmin krizden kurtulmasını kapitalistlerden ve kapitalist devletlerden daha çok, işçi ve emekçi örgütleri ister hâle geliyordu.

Solcular, sosyalistler de aynı kulvardalar. Bunlar da batan şirketlerin geçici olarak devlette kalıp kurtarılmasına, kapitalizmin yeni bir açılımı olarak bakmaya başladılar. Hattâ bundan bir “devlet sosyalizmi” dahi çıkabileceği söylendi ve yazıldı. Chavez bile Obama’ya, “sosyalizme gidecek bir süreci başlatması”nı tavsiye etti, tıpkı bir zamanlar bizim Bülent Ecevit’in, “Bana sosyalist denirse, bundan memnuniyet duyarım” demesi gibi. Bu bize, “iyi kapitalizm” rüyası hepten çöktüğü halde, çaresizliklerde yeniden depreşebildiğini gösteriyor.

Kapitalizme ve kapitalistlere krizlerin bedelini halka ödetmek için önemli bir imkân bahşeden bu saçma görüşün komünistler tarafından “görüldüğü yerde ezilmesi” gerektiğini söylemekte yetinip kriz şartlarında işçi ve emekçi mücadelesinin ne olması gerektiği konusuna geçelim. Devlet, kapitalizmi krizden nasıl kurtaracak? Kriz dönemleri mevcut demokratik ve yasal çerçeveyi yetersiz kılar. Bu nedenle krizler aynı zamanda kapitalistlerin devlet baskısına en çok ihtiyaç duydukları kritik dönemlerdir. Devlet baskısını istedikleri gibi ve istedikleri yönde kullanamazlarsa kriz derinleşecek, “sosyal patlama”lara doğru gelişecektir. Sosyal patlama dedikleri bir de giderek bilinçli bir “sınıf patlaması”na dönüşürse inisiyatifi hepten kaybedebilirler. Kapitalizmin büyük (küresel) krizlerinden devlet kırbacını kullanmadan çıkıldığı görülmemiştir. Kriz dönemlerinde devletin işe el koymasının yaygın bir beklenti hâline gelmesi bu nedenledir. Beklentinin toplumsal yaygınlık kazanması kapitalistlerin, krizin bedelini çalışanlara ödetmek bakımından işini kolaylaştırır. Aklı başında olanlar bile devletin işe el koymasını savunur hâle gelirler. Solcular, sendikacılar bu rüzgârın içine girerler. Devlet kapitalist krizlere kapitalistlerin çıkarı açısından el koyar. Bunu kapitalist sınıfın devleti olduğu için değil, krizden kapitalizm yararına çıkışın tek mantıksal yolu bu olduğu için yapar. Devlet açısından mantıksızlık olanı, krizde işçileri, emekçileri korumaktır. Çünkü, işçilerin kriz dönemi taleplerini yerine getirmek, krizi kapitalizmin felaketine sürüklemek demektir. Bunu hiçbir kapitalist devlet yapmaz. Yapmak istese de yaptırmazlar.

Daha trajik olanı, bugün kapitalist devletlerin iflas eden özel bankaları devletleştirmesine soldan verilen, yukarıda bahsini ettiğimiz destektir. Batan dev özel şirketlere kurtarılmak için devlet tarafından el konulmasını “sosyalizm”e işaret gibi gören aklıevvellerin sayısı hiç de az değil. Sınıf ve tarih şuurundan bu kadar yoksun kalınması şaşırtıcıdır. 1929 buhranından çıkış süreci aynı zamanda dünya çapında büyük bir devletleştirme süreci olmuştu. Kapitalistler için esas olan kapitalizmin kurtarılmasıdır. Bu nedenle kapitalist sınıf için devletleştirme de, en az özelleştirme kadar kutsaldır. Devletin krize müdahalesi aksayan sermaye birikim sürecini yeniden işletmek içindir. Krizde sadece kapitalistler değil, işçiler ve diğer emekçi-yarı emekçi toplum kesimleri de devletin etkinleşmesini, elbette kapitalistler için değil, kendileri için istemektedirler.

Krizlerdeki emekçi talepleri daha çok işin, istihdamın korunmasına odaklanır. Bu odaklanma, krizin işçi hareketi için zaaf ânı olduğu varsayımından kaynaklanan bir yaklaşımdır. Oysa kriz kapitalistler için zaaf ânıdır. Kapitalizmin üzerine gidilecekse, krizde daha çok gidilmelidir. Diyelim aynı gemideysek, kriz dönemlerinde işçilerin gemiyi terk etmesi gerekir. Kapitalistlerin çıkarıyla işçilerin çıkarını ayrıştırmanın en elverişli fırsatı krizlerdir. Böyle anlaşılmazsa, işçi sınıfının en yaşamsal talepleri bile, yeter ki krizden çıkılsın diye, kapitalistlerin hizmetine verilmiş olur. Örneğin DİSK, haftalık çalışmanın bir saat indirilmesini önerdi. Çalışmanın kısaltılması işçilerin “işçi” olduklarından beri ve işçi olmalarından dolayı baş talebidir. Bu talep krizde ileri sürülmesindeki maksatla birlikte, kapitalizmin hizmetine sunulan bir talep haline gelmektedir. Krizlerde esnek çalıştırma son mertebesinde kullanılmak istenir. DİSK’in önerdiği daha az çalışma, esnek çalışmanın mantığı ile bütünleşir. Diğer taraftan, gene işsizler iş bulsun veya kayıt dışı çalıştırma son bulsun diye devletin istihdam üzerindeki vergi ve prim yükünü hafifletmesi talebi öteden beri ve son yıllarda yoğun olarak, kapitalistlerin başta gelen talebidir. Krizle birlikte bu talep, işçilerin talebi olarak ileri sürülmeye başlandı. Kimin eli kimin cebinde gibi, zihinler ve çıkarlar birbirine karıştı. Krizde değişik sınıfların çıkarının birleştiğini zannettiğimiz için böyle oluyor. Daha açıkçası, krize “ekonomik-aritmetik” bir olaymış gibi bakılmasından kaynaklanıyor. Böyle saçmalık olmaz ve bu saçmalıktan kendini ilk kurtarması gereken de, işçi örgütleri, eğer varsa işçi siyaseti olmalıdır. Krizin doğru anlaşılması da, krizden en az zararla çıkılması da ancak sınıf çıkarları temelinde siyasallaştırılmasıyla mümkündür. Kapitalistlerin “Türkiye batmasın, Türkiye kurtulsun!” feryatları krizi siyasallaştırmaktır. İşçilerin de aynı şeyi kendi sınıfları açısından yapabilmesi gerekir. Kapitalizm “ekonomi” ve ekonomik ilişkilerden ibaret değildir. Toplumsal ilişkilerin tümüdür ve bu ilişkilerin en başta geleni siyasal ilişkilerdir. Siyasal ilişkiler, başka türlüsü tasavvur edilemeyecek ölçüde sınıfsal ilişkilerdir. Kriz sınıfsal ilişkiler üzerindeki örtüyü kaldırır. Kapitalistler ne yapmak istiyor, buna bakılırsa işçilerin ne yapması gerektiği apaçık çıkar ortaya. Kapitalistler kendi çıkarlarını dayatıyorlar. Devletle, hükümetle, IMF ile, krize karşı önlem paketleriyle dayatıyorlar. İşçi sınıfının bir dayatması var mı? Yok. Talebi var! Taleplerinin kapitalistlerin talebiyle uygun düşmesi var. Ya da uygun düşmemesi korkusu var. Bu düpedüz karşı sınıfın krizinin derinleşmesinden korkmak, krizden kurtulması için ona yol gösterip imkân sunmaktır. Bu da başka bir krizi, işçi sınıfı hareketinin krizini gösterir. İşçi hareketinin siyasallaşmadığını, siyasi bilinçten uzak olduğunu kanıtlar. Şu formülasyona gidilebilir: Krizden çıkılamazsa, kriz uzayıp giderse, kriz işçi ve emekçileri mahvederse iş, dişe diş mücadeleye varacaktır. İşin oraya varması, doğasındandır. Mademki işin doğası budur, krizde mahvolmamak için işçi hareketinin dişe diş mücadeleyi göze alması gerekir. Böyle bir mücadeleye uygun siyaset yok, şu veya bu sınıf örgütlenmesi yok. Elbette yok. Biz burada sadece işin oluruna dikkat çekmekle yetiniyoruz.