Kürtler ne istiyor? Bu soruya kendini muhatap sayan Türkler’in kısmı âzâmisi nedense –sağcısıyla solcusuyla– Kürtler için kendileri ne istiyorlarsa, Kürtlerin de aynısını istemesinden yana.
Bunun çeşitli tezahür biçimleri var. Kürtlüğünü yaşamak ve Kürt kalmak isteyip de salt istemekle kalmayan ve Diyarbakır askeri cezaevinden canını zor kurtaran Kürd’e “terörist” ya da “terörist yardakçısı” demekten, Türk milliyetçiliğinin ve gizli açık Türk milliyetçilerinin kol gezdiği bir ortamda Kürt milliyetçisi olmayı en hafif tâbirle ayıplamaya, ya da “Kürt’le biz kardeşiz, ona babamızın toprağından bir çakıl bile vermem!” demeye kadar. Burdan bakınca Kürt sorununun hem sahiden bir Türk sorunu, hem de nasıl, ne biçim bir Türk sorunu olduğu daha iyi anlaşılır.
Kürtlerin ne istediğini sahiden bilmek mi istiyorsunuz? Bunu “Kürtler”e sormak işi kolaylaştırır sanmayın, kolaylaştırmaz, bilakis yokuşa sürer. Çünkü o zaman “Kürtler”in ne istediğinin altından birtakım Türkler’in ne istediği çıkar, ya da Kürtler arasında her kafadan bir ses çıktığını görüp hangisine kulak vereceğinizi şaşırırsınız. Tam da Kürt meselesinin bu topraklarda sanki hiç Kürtler yaşamıyormuş gibi “çözülmesini”, yani çürümeye bırakılmasını isteyen bazı Türklerin istedikleri şey!
Kürtlerin ne istediği en iyi –dolaylı da olsa– bunca yıldır genel ve yerel seçimlerde kullanılan oylardan bellidir. En son genel seçimde DTP’li bağımsız adaylar toplam 2 milyondan fazla oy aldı. Yüzde on barajı gibi kasıtlı bir ucube ile seçmen iradesine zorba devlet müdahalesi olmasa, DTP’nin ya da ona mümasil başka bir partinin ne kadar oy alacağı bellidir.
DTP için ne deniliyor? En azından, açık konuşmadıkları söyleniyor. Demek ki bunu diyenler, açık konuşulsa ne denileceğini pekâlâ biliyorlar... Tepelerine asılı “terörist”/ “terorist işbirlikçisi” satırı olmasa DTP’liler belki daha açık konuşabilirlerdi ama o da şimdiki “suskunluk”larından daha anlamlı olmazdı.
Esas olarak Doğu ve Güneydoğu’da ve ülkenin kimi başka yerlerinde yaşayan Kürt ya da Türk yurttaşların oylarıyla seçilip TBMM’ye gönderilen DTP’lilerin “açık konuşmamak”la suçlanmaları bir gerçekliğe işaret ediyor: PKK gerçekliğine. Bu ne demek? Kürtlerin ne istediği sorusuna Kürt sorunu/Türk sorunu bağlamında çözüme götürücü net ve somut bir cevap aranıyorsa, PKK ne istiyor –ya da Kürtlerin talepleri konusunda ne diyor– ona bakmak gerekiyor demek. Bu, PKK ne diyorsa o olur demek değil. Ama eğer çözüm isteniyorsa, onun çözüme dair ne dediğini kaale almak en azından aklı selimin gereğidir. 25 yıldır bu ülkede “Kürtler” ya da “Kürt sorunu” denildiğinde PKK ile yatılıp, PKK ile kalkılmıyor mu? O halde..?
Evet, bu kadar basit.
Basiti karmaşıklaştırmaya her katkı –“Kürtlerin gerçek temsilcisi kim?”, “DTP’liler kendi içlerinde bölündüler”, vb...– çözümü en azından geciktirmeye katkıdır. Ne zaman? İki günde bir kimbilir kaç “teröristin öldürüldüğü”, giderek de nerdeyse bir o kadar “askerin şehit olduğu” çatışma ortamının gitgide bacayı sarmakta olduğu bir sırada...
DTP sözcülerinin sık sık, üzerlerine varıldıkça, “Biz kan dökülmesin istiyoruz,” demelerini ciddiye almak gerekir. Bunu ciddiye almayanların dökülen onca kanda – “terörist” kanı olsun, şehit kanı olsun– sorumluluk payı vardır. Kan dökülmesini isteyenler ve umursamayanlardan gayri herkes bu söyleme kulak vermeli ve şehit anaları gibi, öldürülenlerin de analarının acılarını ciddiye almalı, bunun hakkını vermek için üzerine düşeni yapmalıdır. Kan dökme üzerinden siyasetle bu sorun çözülmez, sadece kan dökülür. Görmüyor musunuz her gün nasıl dökülüyor?
Kürtler ne istiyor sorusunun muhatabı, kim ne derse desin, bugün artık, 25 yıldan sonra, bellidir. Gereğini bir gün dahi geciktirmeden yerine getirmek devletin ve devlet adına iş görenlerle buna talip olanların görevidir. Bunu yapmak yerine, düşük “yoğunluklu çatışma” adı verilen ve giderek bu ad altında müzmin bir iç savaş boyutuna ulaşmakta olan kardeş kavgasını sürdürmenin stratejik ve taktik, diplomatik ve ekonomik, vb... sorunlarıyla uğraşıp durmak, kan dökmekte habire uzmanlaşıp maharet kespetmeyi siyaset yerine ikame etmek, her yıl, her ay, her hafta, her gün bunca yurttaşın devlete emanet hayatlarını suistimal etmektir. Bundan ne kadar erken geri dönülürse herkes için o kadar iyi olur.
Sorun, “şiddetin son bulması” değil, son bulmasını el birliğiyle sağlama sorunudur. Bu bir.
İkincisi, kardeşlik gönüllü birlikte somutlanır. Durmadan birlik, beraberlik sözleri edip sonra da ülkenin halkıyla ve topraklarıyla birliğini “stratejik ortak” ABD’ye rehin veren anlayışlardan ve politikalardan Kürt sorununun çözümüne de, Türkiye’nin birliğinin korunmasına da hiç bir hayır gelmeyecektir. Kürt sorununun çözümü ülke halkının –Kürdüyle ve Türküyle– hâline ve geleceğine sahip çıkmasının bir türevidir. Bunun bütün boyutlarıyla bir bağımsızlık sorunu olduğunu, bağımsızlık sorununun da işte asıl bu olduğunu idrak etmenin zamanıdır. Ama bu yetmez: Gereği yapılmalıdır.
