Ragıp Zarakolu Kızılcık dergisinin geçen sayısında “Ermeni Jenositi” başlıklı yazısında Osmanlı Ermeni Olayı’nı, Kendi Kaderini Tayin Hakkını engellemek bakımından insanlık tarihinin en trajik olaylarından biri olarak tanımlıyordu. Gerçekten de öyledir. Ancak konuyu açmak gerekir, çünkü Osmanlı Ermeni Olayı’nın ilginç bir tarihsel diyalektiği vardır. Bu diyalektiği açıkça görmek için hem Kendi Kaderini Tayin Hakkına çok yönlü bakmak, hem de bugüne kadar kullanılmamış veya kullanmaktan kaçınılmış bazı yeni kavramları devreye sokarak konunun karanlığa itilmiş bazı yönlerini bugünkü tartışmaya katmak gerekir. Ermeni Meselesi, milliyetçi Ermeni tarih görüşüyle inkârcı Türk tarih görüşü arasındaki tartışmaya sıkışıp kaldığı için yeterince açıklık kazanamıyor. Osmanlı Ermeni Olayı’nın, gizlendiği için “gizemli” kalmış izini sürmeye “Kendi Kaderini Tayin Hakkı”ndan da başlanabilir. Hattâ bu, Türkleri, tarihin bu dönemine ve bu olaya gözlerini biraz daha açarak bakmaya da cesaretlendirebilir. Çünkü, Osmanlı devlet formatı için değil ama, o dönem, “Türk Milleti” için de, tıpkı Ermeniler ve diğer bazı Osmanlı milletleri gibi, Kendi Kaderini Tayin Hakkını arama ve elde etme dönemidir.
“Kendi Kaderini Tayin Hakkı” ilkesi ABD başkanı Wilson tarafından 1914 yılında açıklandığında, İtilaf Devletleri tarafından kabul görmüş, ama aynı zamanda 1. Dünya Savaşı’nın “felsefesi” ve amacı hâline getirilmişti. Bunun anlamı açıktı. Amaç, düşman Mihver devletler safında yer alan üç imparatorluğun, Alman, Osmanlı ve Avusturya-Macaristan imparatorluklarının ulus-devletlere ayrışmasının yolunu açmaktı. Sebebi, Avrupa kapitalizminin emperyalizm aşamasına evrilmesiyle birlikte sömürgeciliğin temeli olan “toprak meselesi”nin önemini yitirmesi ya da yeni bir hüviyete bürünmesiydi.
Kendi Kaderini Tayin Hakkının parçalaması muhtemel imparatorluklardan biri olan Osmanlı İmparatorluğu’nda o tarihlerde bu ilkenin harekete geçirdiği beş “millet” vardı. Bunlar, Ermeni, Rum, Arap, Kürt ve Türk milletleriydi. Kendi Kaderini Tayin Hakkı ilkesi bunların beşine birden sesleniyordu. İşin ilginç tarafı ve tarihin bu dönemini tam olarak kavramak bakımından anahtar roldeki durum şuydu: Bu beş milletin tek devleti vardı. Bu devlet “Türklerin devleti”ydi. Osmanlı İmparatorluğu devletinin aynı zamanda “Türklerin devleti” olduğu tarihen zaten biliniyordu ve ayrıca 1908’deki devrimde bir kere daha tescil edilmişti. Kendi Kaderini Tayin Hakkı, diğer Osmanlı milletleri gibi “Türklerin devleti”ni yöneten İttihat ve Terakki Partisi’nin de (Jöntürkler) gönlüne yatmıştı. Kendi devletinin ortadan kalkmakta olduğu açıkça görülürken bu devletin sahibi (iktidarı) olan bu parti Kendi Kaderini Tayin Hakkına zorunlu olarak sıcak bakıyordu, çünkü, ya millet olarak devletsiz kalacak, ya da elindekini kendi ulus-devletine dönüştürecekti. Devlet sahibi bir “millet” için devletsiz kalmak, sadece tarihin değil, zaman ve mekânın da dışına düşmek anlamına gelirdi. Talât Paşa, Berliner Tageblatt’ın İstanbul muhabiri Dr. Feldmann’a verdiği bir demeçte, “Bizim tutumumuzu, millî ve tarihi gereklilik belirlemişti,” dediğinde bunu kastetmişti. Nitekim İttihat ve Terakki’nin “kısmen dönüşmüş” devamı olan Kemalist hareket, Kendi Kaderini Tayin Hakkı ilkesi üzerinden yürüyerek ve Kürtleri de ikna ederek, Cumhuriyeti kuracaktı.
1. Dünya savaşından önceki durumda Osmanlı’da siyasetin temel sorusu şuydu: Aynı siyasal coğrafya üzerinde birlikte yaşayan bu beş ayrı Osmanlı milleti, aynı topraklarda beş ayrı ulus-devlet kurup birlikte yaşayabilecekler miydi? Bunu çatışmasız yapabilirler miydi? Beş ayrı Kendi Kaderini Tayin Hakkının aynı mecraya akıtılması barışçıl bir süreçle mümkün olabilir miydi? 1. Dünya savaşı başlarken diğer Osmanlı milletlerinden farkı “devletin sahibi” olmakla sınırlı Türkler açısından sorun bu şekildeydi. Türkler Osmanlı devletinin sahibi oldukları için doğal olarak soruna devlet şuurundan bakıyorlardı. Kendi Kaderini Tayin Hakkı olsun, fakat bu tek biçimde kullanılsın istiyorlardı. Ermeni, Arap, Rum, Kürt milletleri, etnik kimliği ile birlikte burjuva sınıf kimliğini de 1908’de açığa vurmuş olan Türk devletine “iltihak” etmeliydiler. Kendi Kaderini Tayin Hakkı, her millet için aynı zamanda “iltihak” hakkını da içermekteydi. Türklerin bakışı daha baştan tek taraflıydı. Beş milletin tek devleti elinde olduğu için diğer milletlerin kendi devletine “iltihak” etmesini “isteme” hakkı Türklerindi. Ama Türkler “istemekle” yetinmediler, bunu “dayattılar”. 1914-1923 arasında Küçük Asya’nın tarihini bu “dayatma” belirledi.
Türklerin, Kendi Kaderini Tayin Hakkı ilkesinin sadece dayatmacı biçimine veya aynı anlama gelen rızaya dayalı başka biçimlerine ilgi duyması nedensiz değildi. Dönemi ve Ermeni Olayı’nı tam olarak anlamak için bu özel nedeni göz ardı etmemek gerekir. Türklerin amacı Osmanlı kapitalizmini ele geçirmekti. Osmanlının son yüz yılında ticaret önem kazanmış, sermaye birikimi hızlanmıştı. Ermeni ve Rumlar piyasa koşullarında önemli bir sermaye birikimi sağlamışlardı. Türkler de aynı dönemde bir tür sermaye birikimi sağlamış, burjuvalaşmanın yol ve yordamını öğrenmişlerdi. Ama Türkler bunu piyasada değil, sahibi oldukları devlette gerçekleştirmişlerdi. Türklerin burjuvalaşması ile piyasada, serbest ticaret temelinde burjuvalaşma farklı şeylerdi. Bu farkı belirtmek için bilimsel literatüre “görev sömürüsü” veya “devlet sınıfı” gibi kavramların ilavesi zorunlu olacaktı.
Burada eklenmesi gereken bir şey daha var: Piyasada burjuvalaşanlar, Müslüman olmayan (Rum, Ermeni) Osmanlı milletleriydi. Devlette kapitalistleşen Türkler ise Müslümandı. Bu nedenle Osmanlı kapitalizmi için kavga, aynı zamanda bir Müslüman-Hristiyan kavgasına dönüşmekteydi. Demek ki Küçük Asya’nın Avrupa emperyalizmine entegre bir kapitalist kale hâline getirilmesi ile aynı zamanda bir Müslüman kalesi hâline getirilmesi, kaçınılmaz biçimde örtüşecekti. Bu bilinç, İttihat ve Terakki’nin damarına girmişti.
1914’e gelindi. Almanya işe el koydu. Emperyalistler arası ilk cihanşümul savaş başladı. Türkler Almanya’nın itmesiyle kendilerini, hiç istemedikleri bir savaşın içinde buldular. Savaş Almanya’nındı ve bir Avrupa savaşıydı. Osmanlı, Alman savaşının bir unsuruydu. Ermenilerin durumu da savaşın bir parçasıydı. Bu diyalektik ilişki, savaş sırasında Enver Paşa’yı da gölgesine almış Alman subay Humann tarafından kolay ve güzel özetlenecekti: “Türk hükümeti Ermeni meselesini cebren hallederek harbe ve Avrupa’nın işgaline yardımcı oluyor.” (1) Bu nedenle 1. Dünya Savaşı sırasında Küçük Asya’da ne olduysa, bir anlamda ve önemli bir ölçüde Almanya’nın savaşı için ve Almanya’nın elinden oldu. Tarihin bu döneminin üstü zamanın külüyle örtülmüşken son otuz yılda Ermeniler konuyu yeniden ısıtmayı başardılar. Bugün artık Osmanlı Ermeni Olayı’nı “Türklerin Ermenilere uyguladığı soykırım” olarak gören devlet sayısı otuzdan fazladır. Bu doğal. Ancak bu devletler arasında Almanya da var. İşte bu doğal değil. Alman parlamentosu, “Türkler Ermenilere soykırım yaptı,” diyen kararını 2005 yılında aldı. Bunu Avrupa’ya ait bir değer olduğu ileri sürülen “hatırlama kültürü” ile açıkladı. Türk devleti, “Yapılan, dostluğumuza aykırıdır,” demekle yetindi. Daha fazlası söylenmeliydi: Almanya Ermeni Olayı’nı hatırlıyor ama kendini hatırlamıyor. Hayret! Almanya’ya yardımcı olmak gerekir. Almanya 1915-1916 Ermeni Olayı’nın içindeydi, başındaydı. Ermeni tehciri ve katliamlarını planlayan, karar veren, uygulamayı yöneten, Alman devletinin kendisiydi. Osmanlı “taşeron”du. Almanya bu işin içine nerden ne zaman geldi ve niye girdi, bakalım:
Alman tekelci sermayesi dişlerini Osmanlı pazarına 1880’lerden itibaren geçirmeye başlar. Osmanlı ordusunun yenilenmesi işinin Almanya’ya ihalesi Osmanlı pazarının emperyalistler arasında el değiştirmesi sürecinin de başlangıcıdır. Bu atak için uygun politik zemin, İngiltere, Fransa ve Rusya’nın en çok el attıkları Osmanlı zaafı olan Ermeni Meselesi’nde Abdülhamit’i zımnen destekleyen Bismarck tarafından hazırlanmıştı. Önce Colmar von der Goltz’un başkanı olduğu Alman askerî ıslah heyeti gelir. Arkasından Alman silah endüstrisi de gelir. Krupp’un topları, mavzer, Deutsche Bank gelir. Osmanlı’ya her gelen Alman, ister asker olsun, ister diplomat, silah ve çelik tekellerinin mümessili olarak gelir. İlişkilerin hızla ve “özel” bir biçim alarak gelişmesinde Almanya’nın Osmanlı’yı Ermeni siyasetinde desteklemesi önemli kolaylık sağlar. Almanya’nın askerî ilişkiler üzerinden Osmanlı’ya girmesi kısa sürede, ekonomisi, mülkiyesi, devleti, siyaseti, ideolojisi üzerinde büyük etki sahibi olmasıyla sonuçlanacaktır. Almanya ilişkilerinin gelişmesi Osmanlı’nın ticaret yapısını temelinden değiştirir. İngiltere ve Fransa’nın Osmanlı pazarından aldıkları pay azalırken Almanya’nın payı olağanüstü bir hızla artar. 1880’de Almanya ve Avusturya-Macaristan’ın Osmanlı dış ticaretindeki payı yüzde 18 iken, 1909’da bu pay yüzde 42’ye yükselir. 1880-1914 döneminde Osmanlı’ya gelen yabancı sermaye yatırımının yüzde 41’i demiryolları, yüzde 23,5’i bankacılık ve yüzde 10’u da sanayi alanındaydı. (2)
Anadolu’da, 1915-16 yıllarında gerçekleşmiş olan Ermeni Olayı’nın birinci dereceden sorumlusunun Almanya olduğunu, Almanya’nın Osmanlı Ermenilerine bakışı açıklar. Bismarck, “Osmanlı İmparatorluğu’nun teba milliyetlerinden hiçbirinin tek bir Alman askerinin feda edilmesine değmeyeceği” görüşündeydi. (3) Osmanlı ordusunu ıslaha gelen ilk Alman askerî heyeti başkanı, Osmanlı ordusunda mareşalliğe yükseltilmiş Alman generallerinden von der Goltz, 1894-1896’daki Abdülhamit dönemi Ermeni katliamlarının ardından, “Türkiye için tasarlanan jeopolitik strateji temelinde geleceğin Türkiye’sinin Hıristiyan unsurlarından kurtulmuş tam bir İslam ve Asya ülkesi olarak planlandığını” biliyor, söylüyor ve savunuyordu. (4) Büyük savaş görünür adımlarla yaklaşırken, Osmanlı ordusu ve sivil idaresi üzerinde otorite denebilecek bir etkiye sahip bu Alman generalin kafasında Ermeni meselesinin nasıl çözüleceği daha da berraklaşacak, Şubat 1914’te, Alman-Asya Cemiyeti’ndeki bir oturumda; “Ermenilerin, Anadolu’dan Mezopotamya’ya göçürülmeleri ile Osmanlı İmparatorluğu yeni birtakım pürüzlerden ve güçlüklerden korunmuş olabilecektir,” diyecekti. (5)
Almanların Osmanlı Ermenilerine nasıl baktığının ipuçlarını veren bu görüşler kişisel değil, devlet görüşüdür. Alman devletinin Osmanlı politikasında konu şu temel çerçeveye Kasım 1896’da kavuşmuştur: “1) Kurnaz ve fesat bir ırk olan Ermeniler, kendi ulusal varlıklarının tehlikeye düştüğü duygusunu yaşayan Türkleri kışkırttılar; 2) Almanya’nın mutlak olarak hiçbir çıkarı olmayan bir ırkın lehine duruma müdahale etmesi için hiçbir neden olmadığı gibi, bir Hristiyan halkın lehine Hilâle karşı bir Haçlı seferi başlatmak Alman siyasetinin vazifesi de olamaz; … 3) Türkiye’nin bütünlüğünü başka şekillerde tehdit eden tehlikeler ve Türkiye’deki çok sayıda Alman’ın ekonomik çıkarları düşünülürse, ... ‘Ermenistan’daki kıyımlar’ genel tablo içinde küçük kötülükler olarak görülmelidir.” (6)
Abdülhamit’in 1894-1896 tarihlerinde uyguladığı, 200 bin kişinin öldürüldüğü ileri sürülen Ermeni katliamları hakkında temel tutumu yukarıdaki gibi olan Almanya’nın Osmanlı’ya desteği sadece politik değildir, aynı zamanda “fiilî”dir. İmparator II. Wilhelm Rusya, İngiltere ve Fransa’daki büyükelçiliklerine bu ülkelerdeki Ermeni milliyetçileriyle ilgili bilgi toplama, Türkiye’deki sefirine tüm Türkiye’deki konsoloslarına Ermenilerin lehine müdahale etmemeye; yerel otoritelerin Ermenilere muamele etme tarzına karışmamaya; kendi bölgelerinde yaşayan Ermeni tüccarların, zanaatçıların, vb. tam bir listesini hazırlamaya teşvik etme yetkisini vermişti. (7) Almanya’nın bu fiilî ve politik desteğinin karşılığı, Bağdat Demiryolu hattı imtiyazının ve Haydarpaşa garı yapımının Almanlara verilmesidir. Alman devletinin Osmanlıya desteği kesintisiz sürmüş, Alman imparatoru II. Wilhelm 1909’da, üstelik olaya Ermeniler lehine hemen müdahale etmesine imkân veren bir durumda bulunmasına rağmen Adana Ermeni olayları için, “Ermenilerden bize ne?” demiştir. Alman ıslah heyetinden Friedrich Naumann aynı olay üzerine “Türklerin bu tutumunu bir ölüm-kalım mücadelesi olarak görmeliyiz,” diyordu. Alman devletinin Ermeniler hakkındaki bu görüşü aynı zamanda Alman toplumuyla kolayca ilişki kurabilmiş bir görüştür. Misal, bir Alman coğrafyacı olan Ewald Banse’nin, dememiş olsa bile dediğinin söylendiği şu görüşü irkilticidir: “Ermeni sorununu ortadan kaldırmak için Ermenileri ortadan kaldırmak gerekir.” (8) Doğrulayıcı bir başka örnek daha: Haftalık Frankfurter Zeitung gazetesi, “Bilgisi ve yüksek ticari yeteneği sayesinde, idraki eksik Türklere sürekli tüccar, vergi memuru, bankacı ve acente olarak yarar sağlayan, bu arada Türkler fakirleşirken kendisinin zenginleşmesi, genelleme doğru değilse de birçok durumda haklı olarak, Ermeni’nin Doğu’da en nefret edilen insan olması sonucunu getirmiştir,” (9) diye yazmaktaydı.
Geçelim 1914 yılına, Almanların Osmanlı ordusunu ve devletini ele geçirmesine, İstanbul’u işgal etmesine, Türkleri savaşa sokmasına, tehcir kararı almasına, katliamları yönetmesine...
1914-1918 döneminde Osmanlı devleti denildiğinde akla “normal” bir devlet gelmemelidir. Askerî, mülkî ve ekonomik, tüm kararların alınmasında devlet âdeta devreden çıkmıştır. Padişah, Hükümet, Meclis ve Ordu üst yönetimi devlette fiilen yoktur. Her kademeden her türlü devlet iradesi Prusya modeli bir yeni yapıda toplanmıştır. Bu yapı, aynı zamanda Osmanlı savaş karargâhı olan Harbiye Nezareti’dir. Harbiye Nezareti artık devlettir ve Alman devletine teslim edilmiştir. Alınan bütün kararlar, yapılan planlar, ekonomik, sosyal ve siyasal olanları da dahil, başında şeklen ve Sultan’a vekâleten Enver Paşa’nın bulunduğu Harbiye Nezareti’nde alınmaktadır. Harbiye Nezareti hükümetten habersiz dış ticaret ve dış borçlanma yapabilmektedir. Ticari imtiyazlar verme, el koyma, ticari sözleşmeler yapma tekeli vardır. Ahalinin bakır eşyasını toplayıp Almanya’ya sevk etmesi, Rusçuk üzerinden gelen 297 sandık Alman altınına el koyması ve bu gibi binlerce tasarruftan sivil Türk idaresinin (Hükümet, Meclis) haberdar olması imkânsızdı. Kararların hayata geçirilmesinde veya diğer devlet organlarının da kararı hâline getirilmesinde İttihat ve Terakki Partisi’nin bir saat düzeni içinde işleyen emsalsiz, askerî nitelikteki siyasi mekanizması kullanılmaktaydı. Bu duruma devletin eksen değiştirmesi de denebilir. Bunu, hattâ, daha sonra Türkiye’de ve dünyada örneklerini göreceğimiz “parti devleti” olarak da tanımlamak mümkün. Osmanlı Devleti “kabuk devlet” olarak yerinde kalıyor, fakat devlet iradesi başka bir yerde, örgütlü siyasal gücün elinde tecelli ediyordu.
Bu yeni devletin profiline Ali İhsan Paşa’nın şu sözlerinden gidebiliriz: “16 Ağustos 1914 Pazar günü, Alman sefiri Wangenheim, müşir Liman von Sanders Paşa, umumî karargâh erkânıharbiye ikinci reisi Bronsart Paşa, donanma komutanı Amiral Souchon, Albay von Kress, Alman ataşemiliteri, Enver Paşa’nın yanında toplandılar. Biz Türklerden bu toplantıya sadece Bronsart Paşa’nın yardımcısı Hafız Hakkı Bey’in katılmasına izin verilmişti. Von Kress o sırada harekât Şubemizin Şefiydi.” (10) Batılılar bu devlete “Cermenleştirilmiş devlet” dediler. Osmanlı devletinde olup da yeni devlette olmayanlardan bu duruma sayısız yakınma gelmişti. “Enver Paşa tüm cephe gezilerine yüksek rütbeli Alman subayları yanına alarak gitmekteydi.” (11) “Alman Askerî Yardım Heyetinin her gün ülkede olup biten her şeyi izleyebilecek bir konumda olmasına ve politik olsun, askerî olsun devletin tüm sırlarının Almanlara emanet edilmesine karşı çok yaygın ve zaman zaman Almanları da ‘tezgâh bozulacak’ endişesine iten hayıflanmalar yaygındı.” (12) “Soykırım”ın idare edildiği merkez olarak bilinen Genel Karargâhtaki II. Şubenin başında Yarbay Sievert’in bulunması bile devletin ne ölçüde Almanların eline geçtiği hakkında fikir verebilirdi, çünkü II. Şubenin işlevlerinden birinin ölüm tarlalarındaki operasyonları gerçekleştiren Teşkilat-ı Mahsusa çetelerinin tertiplenmesi ve konuşlanması ve yönetilmesi olduğu savaştan sonra açıklık kazanacaktı. (13)
Almanların Osmanlı askerî ve mülkî idaresini tümden devralıp Türkiye’de bir “ithal iktidar” kurduklarını söylemiş oluyoruz ki, bu kadar da değil diyenler çıkacaktır. Az biledir. Türkiye’de devleti ellerine almalarının yasal dayanağı gizli anlaşmalardı. Lakin Almanların Türkiye’de, bu gizli anlaşmaları da aşan bir iktidar kullandıkları gözden kaçırılmamalı. Bunların ne türden anlaşmalar olduğunu, Maliye Nazırı Cavit Bey anılarında, bir Osmanlı-Alman anlaşması hakkında Alman büyükelçisinin ağzından aktardığı, “Karşı tarafı bağlamayan bir avukatlık sözleşmesi hükmünde,” dedikten sonra öğrenecektik. (14) Bu gizli anlaşmaların el yazısı asılları imzalayanların cebindeydi ve bazı örnekleri savaştan sonra ele geçmişti. İmzalayanın cebinde gezen böyle gizli anlaşmalar yapılmasını, yapılan ilk temel ittifak anlaşmasının da üstünkörü olması sağlamaktaydı. “Başkumandan vekili (padişahın vekili) ve Harbiye Nazırı Enver Paşa tarafından 22 Temmuz 1914 tarihinde Almanlara askerî ittifak önerilmişti. Bu, Alman koruması talep eden bir öneriydi. Almanya öneriyi Osmanlı ordusunun sevk ve idaresinin Alman subaylara devredilmesi şartıyla kabul ediyordu.” (15). Bu gizli anlaşmaların Alman devletinde nasıl bir hak ve yetki biriktirdiğini ise, Alman başbakanı İstanbul elçisine şöyle duyurmuştu: “Savaş hâlinde Almanya, Alman askerî ıslahat heyetini Türkiye’nin emrine verecek. Türkiye, Harbiye Nazırı ile askerî heyet başkanı arasında varılan anlaşmalara uygun olarak, adı geçen askerî heyetin, ordunun genel kumandasında tam anlamıyla etkili olmasını garanti eder.” (16)
Osmanlı’da 1914’lerde devleti ele geçirmek, esas itibariyle Osmanlı ordusunu ele geçirmekti. 1913’te İttihat ve Terakki iktidarı aldıktan (Bab-ı Âli baskını) Enver, Talât, Cemal Paşa’lar eksenli yeni bir iktidar merkezi teşekkül ettikten sonra gizli anlaşmalar hızla yapılmaya ve işlemeye başladığında önce İstanbul’a, 1913 yılı sonunda General Otto Liman von Sanders başkanlığında 70 kişilik Alman askerî heyeti gelecek ve ordunun devredilmesi başlayacaktır. Ardından bu sayı 800’e çıkacaktır. Liman von Sanders Türk ordusu genel müfettişliğine, Albay Bronsart von Schellendorf Türk genelkurmay başkanlığına ve Türk Silahlı Kuvvetleri başkomutan yardımcılığına, General von der Goltz, Sultan’ın askerî danışmanlığına, Kurmay Albay Kress von Kressenstein ordu komutanlığına, Amiral von Usedom Boğazlar kumandanlığına, diğer bütün Alman subayları, bir üst rütbe ile bütün orduların kurmay başkanlıklarına, orduların, kolorduların, tümenlerin komutanlıklarına ve anahtar noktalarına oturacaklardır. Harbiye Nazırlığı fiilen Almanlara verilecek, her şey Berlin’e bağlanacaktır. Müttefik savaş karargâhlarının tümünün Berlin’e bağlanması Almanya’nın 1. Dünya Savaşı’nda uyguladığı örgütlenme modelinin bir sonucuydu. Bütün bunlara anlaşılır diyen birinin gene de aklı, genç ve alt rütbe bir Osmanlı subayı Enver Paşa eksenli bir sürecin tuhaflığına takılır kalır. Savaştan sonraki İttihat ve Terakki sorgulamalarında Sadrazam Sait Halim Paşa’ya sorulmuş, “Talipli kimse yoktu ki!” cevabı alınmıştır. Bu cevap Osmanlı’da savaştan önceki ortamı ve devlet durumunu pek güzel anlatır.
Burada, “devletin devri”nden kastın ne olduğunun daha iyi anlaşılması için belki şunu da söylemek gerekir: Bu “devir” işini yapan İttihatçı önder kadrolara Kemalist Türk devleti “yurtsever” itibarı göstermiştir. Bunda bir yanlışlık yoktur. Çünkü, Devletin bu kadrolar üzerinden Almanlara geçmesinin devlete veya vatana ihanetle herhangi bir ilgisi yoktur. Tam tersine, “vatanın selâmeti” içindir bu; devletin Almanlara devri en yüksek Türk yurtseverliği olarak anlaşılmalıdır. Burada sorun gelir, devletin siyasi örgütlenmesine dayanır. Bu siyasi örgüt İttihat ve Terakki’dir ve karşısına konulacak başka bir siyasi güç yoktur. Bütün imparatorluk bu partinin şef kadrosunun eline geçmiştir. Partinin beyni önce vezir, sonra başvezir Talât Paşa’dır. “Padişah İttihat ve Terakki Komitesine karşı acz içindedir. Komitenin birkaç ileri geleninden başkasını tanıyamadım. Kimler olduklarını öğrenemedim. Saraya damat olduktan sonra Enver’in ilk işi 1914 Ocak ayında 1100 kadar subayı aniden emekliye sevk etmesi oldu. Enver derhal Askerî Şûrayı da kaldırdı. Şûra Osmanlı ordusunun daimî kurumlarındandı. Osmanlı ordusunun en seçkin birliği 80 bin mevcutlu jandarmadır. Alman askerî heyetinin gelişinden birkaç gün sonra Enver jandarmayı Harbiye Nezareti bünyesinden ayırıp başında Talât Paşa’nın bulunduğu Dahiliye Nezaretine bağladı.” (17)
Bütün düzenlemeler belli bir devlet yapısının ortaya çıkması içindir ve kolay anlaşılır bir devlet değildir bu. Belki bu noktada “devletsiz” bir toplumun ruh halinden söz etmek ve şunu eklemek gerekir: “İttihad her şeye perde arkasından hükmeden inhisarî bir hizipti. Büyük imparatorluk gizli bir sır perdesinin arkasında faaliyet gösteren sekiz şahsın elindeydi, fikirleri susturamadığında silaha sarılan bir oligarşi.” (18) Geriye, “Türk” olan Enver Paşa’nın varlığının devlette Türk varlığı olup olmadığı kalır. Döneme bakışta önemli sorudur. Ama hiçbir şeyi değiştirmez. 1915’te Alman Dışişleri Bakanlığı’nın bir temsilcisinin kaleme aldığı raporda anlatılan Enver Paşa’nın “varlığı” şu kadarcıktır: “Enver büyük savaşın yönetimini yalnız Alman genelkurmayının yapabileceğini, kendisinin Alman genelkurmayının bütün emirlerine uyacağını ve uymak istediğini söyledi.” (19) Bu noktaya İsmet İnönü şu açıklığı kazandırmıştır: “Ancak kendisi zayıfladıkça, askerî kabiliyetlerinin ve vasıtalarının mahdut olduğunu anlamaya, öğrenmeye başladıktan sonra, nihayet Alman sevk ve idaresinin bir vasıtası hâline gelmesi zaruri olmuştur.” (20)
Devleti ele geçirme bahsinin sonsözünü gene bir Alman devlet belgesinden alalım: “Türkiye... esaslı bir eğilimi olmadığı halde Almanya tarafından savaşa çekildi. Savaş araçlarını ve savaşı yürütmek için gerekli olan parayı Almanya’dan aldı. Savaş planlarını Alman ordusunun liderleri yaptılar... Kararı Alman birlikleri verdi. Almanlar gelmeden önce Türkler Kafkas cephesinde sadece yenilgi aldılar. Almanya olmadan Türkiye sevk ve idare edemez, yani o da Almanya’nın isteklerine göre yönetmek zorundadır ve bu nedenle Türklerin girişimlerinde, her şeyden önce Ermeni tehciri gibi olaylarda sorumluluğa ortaktır. Tehcir ilk planda bir askerî önlem oldu ve bu yüzden Türkiye’deki Alman ordu yöneticilerinden gizlenmedi. Gerçekten de plan Mareşal V. d. Goltz’un da önüne konuldu ve onun tarafından onaylandı.” (21)
Osmanlı devletinin Almanlar tarafından ele geçirilmesi olayı İstanbul’un işgalini de içermiştir. İşgal Yavuz ve Midilli (Goeben ve Breslau) olayıdır. Deniz gücü dengesini Ruslar aleyhine değiştirebilecek kadar vurucu kuvvete sahip bu gemiler, çok bilinen kurgunun aksine, İstanbul’u işgale geldiler. İzinsiz geldiler. Çanakkale’den girişlerine kim tarafından izin verildiği tesbit edilemedi. 9 Ağustos 1914 tarihinde Alman imparatoru adına Viyana’ya gönderilen, “Gemilerimiz savaşa hazır olsun veya olmasın, derhal İstanbul’a gitmelidir. İstanbul Boğazı’ndan Karadeniz’e çıkmalı, orada Rus donanmasını bulup imha etmelidir,” emriyle geldiler. İstanbul’u korkuttular. “İkna” ettiler. Almanlar Eylül-Ekim 1914 aylarında İstanbul basınını da harekete geçirip, hararetli bir kışkırtıcılık ve propaganda faaliyetine soyundular. “Besleme basın” oluşturdular. (22) 29 Ekim günü hükümet İttifak antlaşmasının iptalini tartışırken Talât Paşa, “Hükümetin ve İstanbul’un Alman toplarının tehdidi altında olduğunu unutuyorsunuz,” diyerek açtığı pencereden hükümet üyelerine, namluları Bab-ı Âli’ye çevrilmiş bu iki gemiyi gösteriyordu. Doğruydu çünkü, Osmanlı donanma komutanı Amiral Usedom, “İstanbul’u yakarım!” diyordu. İstanbul’un Alman işgali altına girdiği ve Osmanlı hükümetinin rehin alındığı besbelliydi. Alman gemileri, Berlin’den aldıkları emirle yanlarında 14 parça Osmanlı savaş gemisiyle birlikte Karadeniz’e açılıp Rus donanmasını bombaladılar. Bunu duyan Sadrazam Sait Halim Paşa, “Bağrımızı ateşte yaktılar; yazık oldu Osmanlı Devleti’ne!” diye bağırıp çağırmaktan başka bir şey yapamayacaktı. (23) 2 Kasım 1914’te Rusya Osmanlı devletine savaş ilan etti. 5 Kasım 1914’te İngiltere ve Fransa Rusya’yı izlediler. Olan oldu!
Bu olupbittiye şaşırmamak gerekir. İsmet İnönü’ye göre de Osmanlı devleti bir Alman devletiydi: “Bu esnada Harbiye Nezaretinin daireleri de birer Alman reisin idaresine verilmişlerdi. Ordunun bütün merkezî idaresinde ve büyük kumanda mevkilerinde bulunan mütehassıslar vasıtasıyla Liman Paşa, bütün ordu teşkilâtını ve ordudan geçen bütün devlet muamelatını biliyordu. Liman Paşa bürosunda ve kıtaat içinde çok çalışkan bir hayat geçirirdi. Genelkurmayda ve Harbiye Nezaretindeki bütün Alman daire reisleri kendi işleri için Liman Paşa’ya şifahi takrir verirlerdi. Ordunun sulh ve sefer zamanı bütün işlerini belki Harbiye Nazırından daha iyi biliyordu. Alman ıslah heyetinin bu idare usulü hükümetler arasında kararlaştırılan esas anlaşmanın icabı sayılıyordu. Bütün bu çalışmaların bir sene sonraki cihan fırtınası için Türkiye’de hazırlık tedbirleri olduğu sonradan meydana çıkmıştır.” (24) Ya da Yarbay Şerif Bey: “Harbiye Nezaretinin kapıları kapandı. Ve içeriye, iş sahiplerinden başka kimse giremez oldu. Alman ıslahat heyeti vazife başına geçti. Bu ıslahat heyetinin yardımı ile muameleler, fazla formalitelerden kurtularak, sade bir tarzda devam etmeye başladı. Ve ordumuz orduya, subayımız subaya benzedi.” (25) Şu da bir fikir verecektir: “Osmanlı Genelkurmayı bütün önemli kararları, sefer planlarını ve her harekâtı Alman Genelkurmayı’nın emir ve denetimi altında yapar hâle gelir. Bu döneme ait günlük idari kayıtlar Alman subaylar denetiminde ayrı bir şekilde arşivlenir. En üst düzey komutanlar dahil, hiçbir Türk subayı plan ve yazışmalardan haberdar olamaz. Uygulama savaş sonuna kadar devam eder.” (26) İstanbul’da olanların ancak işgal altında olabileceğini Alman Büyükelçi Wangenheim’in devletine gönderdiği bir raporda açıkça görmekteyiz: “Ona –Sadrazam’a– Karadeniz’e yapılacak baskında Türklerinkinden önde gelen Alman çıkarlarını gözetmeye zorlanmış olduğumuzu söyledim. Gemiler Türkiye’ye ait oldukları halde Alman kimliğine sahip olduklarından Türk Bahriye Nezareti’nin doğrudan emir komutası altında olamazlar. Diğer kabine üyelerine tekrarladığım açıklamalarımın bir etkisi olduğu görülüyor.” (27) Bir ülkede başka bir ülkenin çıkarının öne geçmesi, ancak o ülke öbürünün işgali altındaysa mümkündür. İstanbul’un Alman işgali altında olduğu inkâr edilemez bir olgudur.
Ermenilerin tehcir edilmesini de Almanlar istedi. Tehcir kararı, şeklen Osmanlı hükümeti kararnamesidir. Karar savaş gerekçesiyle alınmıştır. Milliyetçi Ermeni tarih görüşü “savaş gerekçesiyle” olmadığını söyler. Olayın soykırım olduğunu ileri sürmek için böyle bir açıklamaya gerek yoktur ama Tehcir kararının savaşla bağının koparılması Almanya ile olan bağının da koparılmasına hizmet etmektedir. Almanya olaydan koparılınca sahnede, birinin diğerini boğazladığı, Türkler ve Ermeniler kalmaktadır. Türkler (ve Kürtler) Ermenileri, Hristiyan oldukları için yok etmektedirler. Olayı açıklarken din faktörünü kullanmak yanıltıcıdır. Türkler Ermenilerden belki bin kat daha az dindardır. Tarihin bu dönemine Franz Mehring’in tanıklığında bakılsa daha doğru olacaktır: Mehring, Brats’ın şu görüşünü, başka amaç için kullanılmamak kaydıyla kabul etmiştir: “Turan’dan Avrupa’ya iki halk geldi. Macarlar ve Müslüman Osmanlı. Macarlar dindar oldukları için manevi dünyalarını geliştirdiler, Avrupalı oldular. Müslüman Osmanlı Avrupalı olamadı. Çünkü dindar olmadığı için manevî dünyası da gelişmemişti.” (28) Olaya bir dinler çatışması unsuru ilave etmenin ne kadar saçma olduğunu Fritz Bronsart von Schellendorf’un yerine Osmanlı Umumi Karargâhına Erkânıharp Reisi olarak gelen Korgeneral Hans Friedrich von Seeckt’in, "Savaşın gereklilikleri Hristiyan, duygusal ya da politik kaygıların açıkça silinmesini şart koşar," demesinden de anlarız. (29) Savaştan hemen sonra Enver, Talât, Cemal Paşa’ları kaçıran adam da budur.
Ermeni Tehciri, Alman savaş planına Goltz Paşa’nın kaleminden şu stratejik temelde kaydedilmişti: “1) Rusya neredeyse yüzyıldır uyruk milliyetleri korumak istediği bahanesiyle, Türkiye’nin içişlerine müdahale ediyor. 2) Sonuçta imparatorluğun tüm Türk olmayan milliyetleri kendilerini Türk hakimiyetinden kurtarmışlar ve Türkiye’nin toprakları iyice küçülmüştür. 3) Balkan Savaşı krizinden yararlanarak, Ermeni sorununu yeniden ısıtan Rusya’nın yeni bir reform projesi ortaya atmaktaki gizli amacı, Türk topraklarının daha da küçültülmesidir. 4) Türkiye’nin başına yeni bir felaket sarmamak için, Van, Bitlis ve Erzurum gibi Rus-Türk sınır bölgelerine komşu vilayetlerinde yaşayan yarım milyon Ermeni’nin tahliye edilmesi şarttır. Bunlar güneye nakledilerek, Halep ve Mezopotamya bölgelerinde yeniden iskân edilmelidir.” (30) Osmanlı genelkurmayında Tehciri idare edecek olan Harekât şubesidir. Bu şubenin başındaki “Albay Otto von Feldmann belirli bölgelerin Ermenilerden temizlenmesi görüşündedir. Feldmann Türkiye’nin Ermenilerden temizlenmesi eyleminde Alman subayların bizzat görev yaptıklarını da belirtiyordu.” (31)
Tehcir kararının ilkesel olarak alındığı toplantının fotoğrafı da çekilmiştir: “1914 yılı Aralık’ında, Osmanlı Genel Karargâhında Erkânıharp Reisi olan Tümgeneral Fritz Bronsart von Schellendorf Enver Paşa’dan, seçilmiş birkaç nazırın da katılacağı olağanüstü gizli bir toplantı (konferans) düzenlemesini ister. Talât Paşa hatıralarında bunu yazmıştır. (32) Toplantıya Enver ve Talât Paşa’ların yanı sıra İttihat ve Terakki Partisi’nin güçlü isimleri de katılır. Liman von Sanders ve Goltz Paşa gibi Alman generaller de toplantıya katılmışlardır. Alman askerler bu toplantıya, ordunun geri bölgesindeki Ermenilerin sabotaj ve cinayetleri konusunda bir doküman sunarlar. Almanlar için bu sorun stratejik bir savaş sorunudur. Toplantıda Almanlar İttihatçı askerî yönetimden gerekli önlemlerin alınmasını isteyeceklerdir. Talât Paşa olayı İngiliz parlamenter Aubrey Herbert’e, “Ermenilere karşı gerekli önlemlerin alınması yönünde Almanlardan baskı gördük,” diyerek açıklayacaktır.” (33) ABD büyükelçisi Morgenthau da Ermeni tehcirinden Almanları sorumlu tutar. Anılarında, Alman Büyükelçisi Wangenheim, askerî ataşe Binbaşı Humann, Amiral Usedom ve Amiral Souchon’dan Tehcir kararını Osmanlı’ya telkin edenler diye söz eder. Mareşal von der Goltz ve Yarbay Feldmann’ı komplo ortaklığı ile suçlar. (34) “Tehciri Almanlar telkin ve emretti, fakat katliamları bizzat Osmanlı yaptı,” görüşü de yanlıştır. Osmanlı’nın tarihinde başka toplu katliamlar vardır, bilinir, ancak Ermeni Tehciri bunların hepsini aşan bir organizasyondur ve dönemle ilgili az çok objektif bir değerlendirmesi olan herkes burada yatan bit yeniğini görebilmiştir. Henry Morgenthau, “Türkler modern tehcir yöntemlerini Almanlardan öğrenmişlerdi ve yine modern çağlarda halkların kitle olarak sürülmeleri fikri de tamamen bir Alman buluşuydu,” (35) demişti. Almanya Tehcirin uygulanması aşamasında da kendisiyle tutarlıydı. Kıyı İstihkâmları Genel Müfettişi Amiral Guido von Usedom, “Ermeniler Alman zaferi bakımından önemli bir engel teşkil etmektedir, dolayısıyla uzaklaştırılmaları gerekir,” diyordu. (36) Duyabilen herkes duymuştu! Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun Trabzon Konsolosu Kwiatkowski, Viyana’ya gönderdiği bir yazıda, “Güvenilir Alman kaynaklarından edindiğim bilgilere göre, Ermenilerin zararsız hâle getirilmesi düşüncesi Almanya tarafından ortaya atılmıştı.” diyerek Almanya’yı jurnallıyordu. (37)
“Almanlar tehcir kararını aldırdılar, orda durdular!” Olur iş midir! Osmanlı Savaş Genel Karargâhında ulaştırma müdürü Yarbay Boettrich, Bağdat Demiryolu inşaatında çalışan binlerce Ermeninin tehcirini imzasıyla emretmiş, Boettrich ayrıca tehcirin şiddete başvurularak yapılmasını da istemiştir. (38) Yani tehcirin amacı başka, yarattığı sonuç başka değildir. Zorunlu göçü emredenlerin göçü yönetenlere şiddet kullanma hakkını vermesi bir şeyi, öneriyor olması ise her şeyi anlatır: “soykırım” denilen sonucun, ulaşılması amaçlanan sonuç olduğunu gösterir. Kölnische Zeitung, 10 Ekim 1915 tarihli nüshasında, “Yapabilecekleri başka bir şey olmadığı için Türkler kılıçlarını çekti, bu şaşırtıcı değil. Türkiye’nin de bizim gibi ölüm kalım mücadelesi verdiği bir savaşta Ermenilerin haince ayaklanması, Türklerin savaş düzenine büyük zarar verdi. Olayın suçlusu İngiliz ve Rus altınlarıdır,” diye yazıyordu.
Olaydaki Alman kokusunun ortalığı sarması ayrıca nedensiz değildi. 1. Dünya Savaşı’nda sıra Ermenilere gelmeden önce etnik temizlik Almanlar tarafından Alsace’da ve Belçika’da uygulanmıştı. (39) 1. Dünya Savaşı içinde Osmanlı mülkü tabir caizse, tehciri soykırımdan, toplu katliamı telefattan, göçü ölümden ayrıştırmamızı güçleştiren bir platforma dönüşmüştü. 900 bin civarında Osmanlı Müslüman yurtdaşı ölmüştü. Ermeni meselesi elbette bu genelleme içine sokulup örtbas edilemez, ama durumu tam olarak kavramak için de gerçeğin bu fotoğrafı ihmal edilmemeliydi. Tehcir kararından önceki tehcirleri de Almanlar başlattı. 13-26 Nisan 1915 tarihleri arasında İstanbul’daki Ermeni cemaatinin liderlerinin toplu halde tutuklanmaları görünürde bir Osmanlı devlet tasarrufudur. Ancak bu olaydan hemen iki gün sonra Erkânı Harbiye Reisi Bronsart Ermenilerin tehcirini emretmiştir. Tehcirin içine şiddeti sokan da yine Almanlardır. (40) Almanlar katliam yönetiminde gizliliğe pek dikkatliydiler. Demiryolu genel müdür yardımcısı Franz Günther, imzası Alman olan bir tehcir belgesi için, “Düşmanlarımız bu belgeyi ele geçirirlerse Almanların Ermeni mezalimini önlemek için sadece hiçbir şey yapmamakla kalmayıp, bu alanda bazı emirler çıkardıklarını da kanıtlayabilecekler,” diye büyük korku geçirmiştir. (41) Almanlar, uyguladıkları ve uygulattıkları Ermeni Tehciri’nin zorunlu bir savaş önlemi olmasına rağmen kendilerine çıkaracağı faturadan korkmaktaydılar. Bilançoyu gören elçi Metternich hükümetine yazıyordu: “Her hâlükârda bizim bu davranışımızı düşmanlarımızın ayıplayabileceğini, Ermeni katliamında suç ortağı olduğumuzu ve hiçbir devlet yardımı Ermenilerin yoksullaşmasını telâfi etmeye yetmese bile hâlâ soygunların bir kısmını da bize yıkabileceklerini kavramak zorundayız.” (42) Ermenilere karşı uygulanan operasyon Osmanlı Harbiye Nezaretinin, dolayısıyla Berlin’deki ana savaş karargâhının yönetiminden hiç çıkmamıştır. Ekim 1915’te Urfa’daki Ermeni semtine karşı askerî harekâtı Suriye’deki Alman Kurmay subayı Eberhard Graf Wolffskeel von Reichenberg yönetiyordu. Mart 1915’te Türk birliklerinin Zeytun’a gönderilmesi emrini bir Alman subay vermişti. (43) 1915 yılında Ermenilerin kuşatıldığı Musa Dağ’daki Türklerin komutanı bir Almandı. Ermeni katliamlarını açıklarken Teşkilat-ı Mahsusa öne çıkar. İttihat ve Terakki’ye bağlı “gizli” bir teşkilat gibi resmedilir. Bu anlamda zaten İttihat ve Terakki’ye bağlı olmayan ne vardır ki? Örgüt Harbiye Nezareti bünyesinde “gizli”dir! Bütçesi ordan ve örtülü ödenektendir. Örtülü ödeneği dolduran, Almanya’nın yolladığı altın sandıklarıdır. Bronsart Paşa’nın da Teşkilat-ı Mahsusa üyesi olduğuna dair deliller savaştan sonra Kuşçubaşı tarafından açıklanmıştır. Kafkaslardaki Teşkilat-ı Mahsusa birlikleri ile gönüllüler üzerinde “tek komuta yetkisine sahip” olan Alman binbaşı Stange’ydi. (44) Ayrıca Teşkilat-ı Mahsusa’nın Doğu Anadolu ve Kafkasya’daki faaliyetlerini yöneten merkez Berlin’deki savaş karargâhı içinde özel bir birimdi. Erzurum Alman konsolos yardımcısı Scheubner-Richter sıradan bir diplomat değil, Alman gizli servisi tarafından özel olarak Ermeni meselesinin hallinde Alman aklının kullanılması için atanmış biriydi. Irkçı bir Almandı ve sonraki yıllarda Hitler’in Münih (Birahane) ayaklanmasına iştirakten öldürülecekti. Tüm bölgede, İttihat ve Terakki’nin önderlerinden Bahattin Şakir ile müşterek çalışmaktaydı.
Toparlayalım: Ermeni tarih görüşü Osmanlı Ermeni Olayı’na kılı kırk yaran bir titizlikle bakmaktadır. Dürüst ve objektif Ermeni tarihçiler çoktur ve olayın aydınlanmasına katkıları büyüktür. Bunların çoğunda “Türk düşmanlığı” diye bir duygu ve düşüncenin zerresi yoktur. Kanıtları neredeyse tümden karartılmış bu olayı araştırırken yer yer Almanların izine rastladıklarını da yazmış ve söylemişlerdir. Ancak bundan daha ileri gitmemişlerdir. Ermeni tarih çalışmaları daha çok olayın “soykırım” olduğunu kanıtlamaya odaklandıkları için gözlerini “olay mahalli”ne dikmişler, siyasi alana bakmamışlardır. “Olay mahalli”ne bakanlar birbirini (Türklerin gördüğü) veya biri diğerini (Ermenilerin gördüğü) boğazlayan Türkleri ve Ermenileri görmektedirler. Fakat bir de “karar mahalli” vardır. Asıl oraya bakmak gerekir. Sadece “olay mahalli”ne bakarak “soykırım” tanımına ulaşmak belki mümkündür ama bu, tarihî gerçekliğin tümü demek değildir. Karar mahallinde iradesini Alman devletine terk edip aradan çekilmiş bir Osmanlı devleti var. Bu nedenle Ermeni Meselesi tartışmasına katkıda bulunmak isteyenler Alman devletinin rolünü bu tartışmaların merkezine koymalıdırlar. Bu yapılırsa ancak iki devletin (Almanya ve Türkiye) işbirliği içine girmeleri mümkün olabilir. Almanya olaydaki birinci dereceden sorumluluğunu kabul ettikten sonra gerisi kolay olacaktır. Tartışma Türkler açısından başka bir mecraya geçecektir. Türkiye’nin kendi geçmişiyle yüzleşmesi çok kolaylaşacaktır.
(1) C. Dinkel, [“German Officers...”, Armenian Review (1991); aktaran Vahakn N. Dadrian, Ermeni Soykırımı Tarihi, Belge Yay., İstanbul: 2008, s. 383, dn. 39. Ed. not: Alıntılanan ifade, kitapta “savaş zamanından ve Avrupa’nın meşguliyetinden faydalanmak” şeklinde geçmektedir.]
(2) Hüseyin Şahin, Türkiye Ekonomisi, Ezgi Kitabevi, Bursa: 2000, VI. Baskı, s. 24.
(3) Die Grosse Politik [der Europäischen Kabinette 1871-1914], C. 5: Neue Verwickelungen im Osten 1885-1887, Berlin: 1926, s. 117, dn.
(4) Colmar Freiherr von der Goltz, [“Stärke und Schwäche des türkischen Reiches”], Deutsche Rundschau, XXIV, 1 (Ekim 1897), s. 104, 106, 109, 110, 118; [aktaran Dadrian, Ermeni Soykırımı, s. 372, dn. 16.]
(5) Artem Ohandjanian, Armenien. Der verschwiegene Völkermord, Böhlau, Viyana: 1989, s. 208.
(6) Alman Dışişleri Bakanlığı Siyasi Sorunlar Dairesi Yakındoğu İşleri Başdanışmanı Alfons Mumm von Schwarzenstein tarafından Kasım 1896’da devletin temel siyasi tutum belgesi olarak açıklanmıştır. Friedrich Naumann, Asia, 8. Baskı (Berlin, 1911) s. 2, 134, 137, 139, 145; aktaran Dadrian, Ermeni Soykırımı, s. 157.
(7) Dadrian. Ermeni Soykırımı, s. 165.
(8) Tamer ve Andrea Bacınoğlu, Modern Alman Oryantalizmi, Ankara: 2001, s. 200-201.
(9) 12 Ekim 1915 tarihli 41 sayısı.
(10) [Ali İhsan Sâbis,] Harp Hatıralarım. Cilt 1, s. 171. [Nehir yay., İstanbul: 1990, s. 251]
(11) Ahmet İzzet Paşa, Feryadım, Cilt 1, s. 94.
(12) Şevket Süreyya Aydemir, İkinci Adam, Cilt 1, 3. Baskı, s. 86.
(13) Sabah, 12 Aralık 1919; Fuat Balkan, [“Beş Albaylar”], Yakın Tarihimiz, Cilt 2 (1962) s. 297; aktaran Dadrian, Ermeni Soykırımı, s. 369.
(14) aktaran Şevket Süreyya Aydemir, Enver Paşa, Cilt 3, Remzi Kitabevi, s. 389.
(15) Carl Mühlmann, Deutschland und die Türkei 1913-1914, Politische Wissenschaft 7 (1929) s. 70-80; aktaran Dadrian, Ermeni Soykırımı, s. 366.
(16) Ulus gazetesi, Tefrika (Ekim-Kasım 1968); aktaran Aydemir, Enver Paşa, C. 3, s. 63.
(17) Liman von Sanders, Türkiye’de Beş Sene, çev.: Osmanlı Genelkurmayı Askerî Tarih Encümeni Çeviri Heyeti, Yeditepe Yayınevi, s. 31-36.
(18) Tarık Zafer Tunaya, Türkiye’de Siyasi Partiler 1859-1952, İstanbul: Doğan Kardeşler, 1952, s. 758.
(19) Mühlmann’dan aktaran Aydemir, Enver Paşa, C. 3, s. 66.
(20) İsmet İnönü, Burçak Yayınlarından çıkan hatıratı (1969); aktaran Aydemir, Enver Paşa, C. 3, s. 409.
(21) [Alman Dışişleri Bakanlığı Siyasi Arşivi,] 1918-11-25-DE-001; PA-AA/R 14105; A 51050, pr. 30.11.1918 p.m. (25 Kasım 1918).
(22) Rusların harp sırlarını içeren “Beyaz Kitap”ında Alman devletinin bu faaliyetine şöyle bir gönderme yapılmıştır: “Alman Büyükelçisi, bazı Osmanlı gazetelerine, harp tahrikçiliği için para dağıtmış; Tanin’e 2000, Tasvir-i Efkâr’a 1500, İkdam’a 1500, Sabah’a 1000, Tercüman-ı Hakikat’e 500 Osmanlı lirası vermişti.” aktaran Asaf Muammer, Harp ve Mesulleri, İst. 1334 [1918], s. 18-19.
(23) Amiral F. Kress von Kressenstein, [Türklerle Beraber Süveyş Kanalı’na,] çev.: M. B. Özalpsan, İst. 1943, s. 9-10.
(24) İsmet İnönü, Hatıralar, Bilgi Yayınları, 1985, s. 88.
(25) Aktaran Aydemir, Enver Paşa, C. 3 s. 46.
(26) Hayrullah Gök ve Mesut Uyar, “Bir Arşiv Yağmasının Hikayesi”, Toplumsal Tarih, Sayı: 83, Kasım 2000, s. 6-7.
(27) Grosses Haupquartier, Cilt 185. Türkei 18, Kayıt No. 505, 21 Eylül 1914; Wangenheim’dan Müsteşar Zimmermann’a; aktaran Dadrian, Ermeni Soykırımı, s. 394.
(28) [Franz Mehring]
(29) Hans Meier-Welcker, Seeckt (1967) s. 154; aktaran Dadrian, Ermeni Soykırımı, s. 387.
(30) Krikoris Balakian, Hai Koghkotan…, Cilt 1 (Viyana: 1922) s. 32-3; aktaran Dadrian, Ermeni Soykırımı, s. 373-374.
(31) Carl Mühlmann, Deutsch-Türkische Waffenbündnis… (Leipzig: 1940) s. 292; aktaran Dadrian, Ermeni Soykırımı, s. 383.
(32) Cemal Kutay, Talat Paşa’nın Gurbet Hatıraları, Cilt 3 (İstanbul: 1983), s. 1197.
(33) Aubrey Herbert, “Talât Pasha”, Blackwood’s Magazine, CCXI II (Nisan 1923) s. 426, 436; aktaran Dadrian, Ermeni Soykırımı, s. 375.
(34) Vahakn N. Dadrian, İttifak Devletleri Kaynaklarında Ermeni Soykırımı, çev. Ali Çakıroğlu, Belge Yay. 2006, s. 152-153.
(35) Taner Timur, Türkler ve Ermeniler, [İmge Yay., 3. Baskı, Ankara: 2007, s. 65.]
(36) Morgenthau, Ambassador (1918) s. 49, 365, 395; aktaran Dadrian, Ermeni Soykırımı, s. 386. Ya da Mühlmann, Deutsch-Türkische Waffenbündnis… (Leipzig: 1940) s. 292.
(37) Viyana Avusturya Devlet Arşivi, HHSA PA XII 463 Trapezunt, 22 Ekim 1915, Nr.70/P; aktaran Ohandjanian, Armenien, s. 213.
(38) Grosses Hauptquartier, Cilt 194. Türkei 41/1, A32610, kayıt no. 6882, 3 Ekim 1915; aktaran Dadrian, Ermeni Soykırımı, s. 384.
(39) Amiral von Tirpitz’den bahisle Fritz Fischer, Griff nach der Weltmacht, Düsseldorf: 1967, s. 99.
(40) İngiliz Yüksek Komiseri Nevile Henderson, 22 Mayıs 1923. FO371/58/E5523, dosyalar 106-7; aktaran Dadrian, Ermeni Soykırımı, s. 376.
(41) İngiliz Yüksek Komiserliği belgeleri. FO371/5265/E7556, 22 Temmuz 1920. [Günther’in] mektubu 28 Ekim 1915 tarihli; aktaran Dadrian, Ermeni Soykırımı, s. 385.
(42) 1916-04-03-DE-002; PA-AA/R 14091, A9024 pr. 4.7.1916 a.m; BoKon/100; 10/12 3749 ve 1/477(1915), Rapor. Pera, 3 Nisan 1916. (Raporun 23 Aralık 1915 tarihli 729 nolu eki); aktaran Wolfgang Gust (Derl.), Alman Belgeleri. Ermeni Soykırımı 1915/16, çev.: Zekiye Hasançebi, A. Takcan, Belge Yay. (İstanbul: 2012), s. 679.
(43) V. Bryce ve A.J. Toynbee (Derl.), The Treatment [of Armenians…], Belge 64, s. 258; aktaran Taner Akçam, İnsan Hakları ve Ermeni Sorunu, İmge Kitabevi, Ankara: 1999, s. 259.
(44) Raporlar, ATASE Arşivi, 2950, Kayıt H-3, Dosya 1-49, TCGB, [Birinci Dünya Harbi’nde Türk Harbi, Kafkas Cephesi: 3. Ordu Harekâtı, C. 2, Kitap 1,] s. 614-615.
