“Sosyalist hareket krizde!” “İşçi hareketi krizde!” Söylenmesi kolay, açıklanması zor kavramlardır bunlar. Ancak dünya hayatının son yirmi yılına bakınca sosyalist hareketin ve işçi hareketinin içinde bulunduğu durumu anlatmıyor da değil. Ne zamandan beri diye baktığımızda, 90’lı yılların başından beri dünyada sosyalist düşünce ve eylem bakımından durgun, sıkıntılı, kasvetli bir durum olduğu apaçık anlaşılıyor. Ülkeleri ve dünyayı sarsan, kapitalizmi ve kapitalist sistemi zora sokan büyük ve genel ve süreklilik gösteren işçi grev ve direnişlerine rastlanmıyor. Sanki İngiliz madencilerin ünlü greviyle birlikte tarihin bu sayfası kapandı gibi. Sendikaların tabanı bütün ülkelerde alabildiğine daraldı, sendikalar sendika olmaktan çıktı ve ekonomik işçi örgütlenmesinin bu sarsılmaz modeli tarihsel işlevini yitirdi gibi. “İşçi hareketi krizde” diyenin kullandığı kriterler bunlar olmalı. Siyasal işçi örgütlenmesi bakımından da durum aynı. Marksist kurama dayandığı savındaki “Devletçi sosyalizm” uygulamasını yürüten komünist veya sosyalist partiler, Rusya’dan başlamak üzere, önce ekonomik ilişkileri, sonra da yeni ekonomik ilişkilere uygun olarak kendilerini değiştirdiler. Buna komünist siyasetin dünya çapında likidasyonu demek tam doğru olmasa bile yanlış da olmaz. Batı Avrupa komünist partileri.de:.sınıf ve seçmen tabanlarını büyük ölçüde yitirdiler ve siyasetteki etkileri neredeyse sıfıra indi. Komünist ve sosyalist siyasi hareketlerin bütün dünyada etkisini kaybetmesi, sol siyasi yelpazenin tümünü kapsadı. “Sosyalist hareket krizde” diyenin kullandığı kriz kriterleri de bunlar olmalı.

Komünist ve sosyalist siyasi hareketin dünya çapında ve neredeyse “duvar yıkılır gibi” birdenbire yıkılmasından doğan boşluğu dolduracağı varsayılan sosyal demokrat siyaset de benzeri bir akıbete uğradı, Willy Brandt’ın öngörüsü gerçekleşmedi. Aksine, sosyal demokrasi, sosyal hakları budayan tekelci sermaye programının uygulamasına talip olarak tarihsel pozisyonunu kaybetti ve işçi hareketi üzerindeki etkisini büyük ölçüde yitirdi. Sosyal demokrasinin durumunu da işçi hareketi krizinin bir parçası saymak, krizin derinliğini ve boyutlarının genişliğini görmek bakımından yararlı olur. Sosyalizmin ve işçi hareketinin dünya ölçeğindeki bu durumu elbette Türkiye solunu da içine aldı. Türkiye’de sosyalistlerin ve solun tümünün siyasal etkisi ortadan kalktı. Buna paralel olarak sendikalar etkisini yitirdiler, daraldılar. İşçi hareketi sustu. Türkiye tam bir “sömürü cenneti” oldu. Türkiye’de sosyalist hareketin ve işçi hareketinin durumunu “kriz” olarak değerlendiren görüşlere “Kızılcık Dergisi” olarak aynen katılıyoruz.

Ne var ki, çizdiğimiz bu “kriz tablosu” yaklaşık yirmi yıldır seyrettiğimiz bir tablodur. “Büyük yenilgi”nin ilk şokları geçtikten sonra bütün dünyada ve Türkiye’de sosyalistler, krizden nasıl çıkılır sorusuna kafa patlatıyorlar. Siyasi partiler, hareketler kuruyorlar. İşbirlikleri yapıyorlar. Ancak aradan yirmi yıl geçti, krizden çıkışın çaresini buldukları söylenemez. O zaman şu soru geliyor: Sosyalistler krizi niçin aşamıyorlar, yoksa bu, çaresi olmayan bir kriz midir? Aranan çarenin bulunması geciktikçe “bu çaresiz bir krizdir!” diyenlerin sayısının hızla arttığını da gördüğümüze göre, “çaresiz değildir” diyenlerin durumu ciddi biçimde gözden geçirmeleri gerekir.

İlk adımda bir kördüğüm var: “Canlanıp yükselen bir işçi hareketi yoksa sosyalist hareket nasıl yükselecek?” Aynı soru aynı sorunu deşmek için, “Sosyalist siyasi hareket örgütlenip yükselmedikçe işçi hareketini kim canlandıracak?” biçiminde tersinden de sorulmaktadır. Aslında bu sorunun tersi düzü yoktur da, kriz nedeniyle varmış gibi görünmektedir: Sosyalist siyaseti de yükseltecek bir emekçi sınıf hareketi beklentisi, emekçi sınıf hareketinin krizden nasıl çıkabileceğine dair herhangi bir fikri olmama halinden başka bir şey değildir. Düşüncemizi döndürsek dolaştırsak, aslında “kriz” dediğimiz şeyin tam da bu olduğunu anlarız. Türkiye’ye ve özele indirgendiğinde şu gibi başka şeyler de anlatır: Sosyalist hareketin krizde olduğu tespiti, sosyalistlerin kafaca krizde olduklarını da ima eder. Krizdeki sosyalist siyasi düşünceyi eleştirsen şöyle der: “İşçi yürüdü de biz mi gerisinde kaldık?” Ya da, “İşçi demokrasi bile istemiyor, sosyalizm nesine!” Buraya savrulmuş bir sosyalist düşüncenin kendi krizinden kurtulması, çünkü o kendinin krizde olduğunu henüz kavramamış olduğundan dolayı imkânsızdır. Sosyalist düşünce ve siyaset, salt kendi düzleminde değil, sınıf temelini oluşturan “işçi hareketi” ile birlikte krizde olduğuna göre çok özel anlamı olan bir krizden söz ediyoruz demektir. “İşçi hareketi” ile “sosyalist siyasi hareket(ler)” arasında zorunlu bir diyalektik bağ mevcuttur. Sosyalist siyasetin ve işçi hareketinin, dünyanın bütünü için geçerli bu ortak krizi, vahim bir dünya ahvaline götürmüştür. Şapkası olmayanlar saçını yolup önüne koysun da düşünsün.

“Çare vardır!” diyen ve çare arayan sosyalistlerin bugün oturup kendilerine sorması gereken ilk soru şudur: Buraya nereden geldik? Bu soru yirmi yıldır soruluyor elbette ama cevabı, “nerden geldikse geldik, buraya geldik” oluyor. “Büyük Yenilgi”den ders çıkarmayı umursamayan tutum krizden kurtulmaya çalışmak yerine kendini krizin dışına atmayı tercih ediyor. Nereye attığını ise binlerce örneğinden görüyoruz. Sosyalizmin yaşadığı krizi derinden kavramanın tek yolu, geldiği ve gideceği yolu bilmektir.

Bilenler bilmeyenlere anlatmalıdır. İşçi hareketi ve sosyalist hareket buraya nice sıcak ve soğuk savaşlardan geçti de geldi. Dileyen buna, kapitalizm ile sosyalizmin, emek ile sermayenin, özgürlük ile köleliğin kanlı kapışması diye de bakabilir. 1917’de dünya hayatının temel varsayımı (sınıflı toplum) ile oynanmıştı. Kıyamet bundan kopmuştu. Ne demek “özgürlük!”, üstelik bir de “somut özgürlük!” denmişti özgürlüğün ne olduğunu dahi bilmeden özgür olmak isteyen cahil fukaraya. Aklın alacağı gibi değildi. “Tarihin yanılgısı”ydı. Yok edilmeliydi. Marks, “ihtimal böyle (dramatik) olacaktır!” demişti de inanmamıştık. Topu topu somut bir “eşitlik ve özgürlük” varsayımı kurmuştuk. Oyun oynadığımızı sanıyorduk. Olmadığını gördük! Soyut özgürlükten yana olanlar somut özgürlük isteyenleri tepelediler.

Şimdi “işçi hareketi krizde” diyoruz ya, bu tepelenmiş hareketi kastediyoruz. Yenilmiş korkmuş bir hareket. Başına aynı bela gelir diye “Somut özgürlük” istemekten, korkuyor. Birçok, bir sürü, bir yığın sosyalist siyaset, “gerçekçi” veya “objektif” olma adına ve “işçi korkmasın” diye işçideki korkuyla bütünleşiyor, somut özgürlüğün sözünü dahi etmiyor, gece gündüz, soyut özgürlük nutukları atıyor. Arkasından, “sosyalist hareketi yükseltecek işçi hareketi var da ben gerisinde mi kaldım?” diye, kendine sorması gereken soruyu başkasına soruyor.

“Büyük yenilgi” yenilenler için her şeyde yenilgi oldu. 1917’den buyana sürmüş ve yenilgiyle bitmiş sınıf savaşına bakmak ürpertici olsa bile, adını koymaktan korkmamalı. “Sınıflar” bu savaşa, sadece askeri ve siyasi güçlerini sürmediler. Bütün düşünsel ve sanatsal kuvvetlerini, (dinlerini, imanlarını, müziklerini, edebiyatlarını, heykellerini, resimlerini, bilim ve sanat dağarcıklarını, her şeylerini) de savaşta sonuna kadar kullandılar. En genelinde bir ideolojiler savaşı yaşandı. Kapitalist uygarlıkla Emek cephesinin yeni uygarlık iddiasının savaşıydı yaşanan. Sosyalistlerin yenildiği yerden başlayan ve bizim kriz dediğimiz şey, sosyalist düşünce ve siyasetin üstüne bir de, bu eksendeki estetiğin de yenilgisidir.

“Büyük yenilgi”yi salt sosyalizmin yenilgisi gibi kavramak da yanlıştır ve hatta en büyük yanlış da budur. Komünist alan krizdedir de, dışındaki alan diridir sonucu çıkar bu yanlıştan. Dünya ölçeğinde “İşçi hareketinin krizi” dediğimizde zaten krizin kapsamını sosyalist siyasetin dışına çıkarmış ve genişletmiş oluruz. Bu asla kriz tanımını sulandırmak ya da bulandırmak anlamına gelmez. İşçi hareketinin krizi, sosyalizmin farklı gen ikizi “sosyal demokrasi”yi de kapsar. Eşitlikçi ve özgürlükçü işçi mücadelesini, “proletarya diktatörlüğü”ne varmasın diye “demokrasi”den koparmadığı için kapitalizmden de koparamayan sosyal demokrat siyaseti de sosyalizmin krizi içinde görmek, krizin nasıl derin ve çok boyutlu bir kriz olduğunu kavramak bakımından şarttır. Komünist ve devrimci sol siyasi hareketler kapitalizmin dışında tuttukları mevzileri kaybederken sosyal demokrat siyasi hareketler de, vaktiyle kapitalizmin içine sığdırmayı başardıkları demokratik ve sosyal programlarını terk etmek zorunda kaldılar. Böylece kriz bilinç, ideoloji ve siyaset düzeylerinde dünyanın bütün işçi ve emekçilerini içine aldı. Türkiye sosyalist solunda “sosyalizmin krizi”ni salt komünist siyasi eylemin krizi gibi algılayanlar bu krizden bir an önce kurtulmak için hop sıçrayıp kendilerini sosyal demokrasiye atıyorlar. Böylece bokunda boncuk var sandıkları demokrasinin içine düşüyorlar. Demokrasinin içinde kapitalizmden başka bir şey olmadığını gördüklerinde ise başlıyor saçmalama: Kapitalizm kendini aştı. Sanayi devrimi çağı aşıldı. Bilimsel devrim çağına girildi. Küreselleşme başladı. Hukuk da hukuk ve biraz da adalet!

Krizi ve kapsamını tespit etmemiz krizden çıkışın çaresini vermez. Sosyalist düşünce ve siyasetin krizdeki durumu ne merkezdedir, buna da bakmak lazım. Bütün dünyada sosyalist siyaset(ler) “Büyük yenilgi”yi, temel sosyalist varsayımın yıkılışı olarak algıladı. Dehşetin içine düştüler. Korktular ve geri kaçtılar. Yirmi, otuz, elli yıl önce tuttukları mevzilerin çok çok gerisine, hatta 1917 öncesine, nefs-i müdafaa hattına çekildiler. Her krizden çıkılır, demek ki bundan da çıkılır postülasına tutunarak zamana sığındılar. “Nasıl çıkılır?” diye sormakta geciktiler. “Ne yapacağını bilemez” bir durumda “bir şeyler” yapmaya çalışmakla yetindiler. Yaptıkları her ne ise onu, sosyalizm adına işe yarar, sonuç alıcı bir şey olup olmadığından kuşku duyarak, adını “geçici” koyarak yaptılar. Kapitalizmin önlerine koyduğu kalın zırhı, “sosyalizme geçit yok!” duvarını neresinden ve nasıl deleceklerine kafa yoracakları yerde, çömelip duvara yaslandılar. Bütün dünya soluna hâkim olan bugünkü vaziyet budur: Yeniden diriliş mümkün müdür, nasıl mümkündür?

Buna cevap kim verecek? Her halde her ülkenin kendi sosyalistleri. “Büyük yenilgi”den Türkiye’nin sosyalist solu en ağırından etkilendi. Siyasetten çekildi. İdeolojik yenilgiyle sonuçlanan iç tartışmalardan geçti. İşçi ve emekçi sınıflarla mevcut tüm bağlarını yitirdi. Yirmi yılda bir şeyler yaptı yapıyor fakat yaptığı, krizden çıkmaktan çok krizdeki kendi halini örgütlemekle ilgili. Kapitalizme karşı yitirdiği mevzilerine bir türlü geri dönemedi. Sınıf dinamikleri bir rüzgâr estirmediği ve bu yüzden bir sınıf itibarı da bulunmadığı için sınıf düşüncesinden ve siyasetinden gittikçe uzaklaştı. Emek-sermaye çelişkisine göre mevzilenmeyi umutsuz bir gayret olarak gördüğü andan itibaren geçmişinden de koptu. Bir kısım sosyalist solcu, sanki sınıfı olmayan bir şeymiş gibi “Küreselleşme” denilen yeni emperyalist hegemonya tarzına karşı duracağım derken ulusçuluk batağına, bir kısmı da, “kapitalizmin demokratik gelişmesi” umuduna bağlanarak siyasi liberalizme gitti. Geride, işçi ve emekçi sınıf hareketinin devrimci siyasi mücadelesine götüren “sosyalist hareketin yeniden kuruluşu” için mücadeleye azmedenler kaldı.

“Sosyalist hareketin yeniden kuruluşu” için mücadeleye azmedenler var diye krizden çıkılır mı? Çıkılmaz. Krizden ancak, Türkiye’de sosyalizmin mirası ne veriyorsa, onunla çıkılır. Ancak bu noktaya Lenin’in gölgesi düşmezse gene bir şey çıkmaz. Niye Lenin ve niye gölgesi? Krizde olan, “Kendi somut durumu!”na değil, somut duruma bakar. Somutlukta işçi ve emekçi hareketinin durumu nedir ve niye böyledir, anlamaya çalışır. Somuta nasıl bakılacağının Lenin’den daha yüksek örneği ne görülmüştür, ne de hayal edilebilir. Sosyalizm için mücadelenin çeşitlisi denenmiştir. Dönüp her birine yeniden bakamayız. Bakarsak kafamız karışır. Ancak hepsinin doğruladığı tek bir şey vardır. Buna Lenin dikkat çekmiştir: “Devrimci düşünce yoksa devrimci mücadele de yoktur” demiştir. Devrimci siyasi düşünce, devrimci siyasi eylemin önkoşuludur. Demek ki Türkiye’de sosyalist solun önce devrimci siyasi düşüncesini ortaya koyması gerekmektedir. “Düşünce”ye kılı kırk yarıp bakmak bunun için şarttır.

“Büyük Yenilgi”yi kabul ettikten sonra sıra çözümlemeye gelir. Çünkü “yenilgi”ler de en az “zafer”ler kadar karmaşıktır. Yenilen düşünce midir, siyaset midir, örgüt müdür? Taktik mi yenilmiştir, yoksa strateji mi? Yenik düşünceyle yeni bir mücadele verilemez. Ama her yenilgi de düşüncenin yenilgisi değildir. Mesela, Marksist siyasal pratiğin herhangi bir yenilgisi, Marksist düşüncenin yenilgisi anlamına gelmez. Bu elbette bir tartışma konusudur. Ama skolastik tartışılamaz. Somut bir dayanak olmalıdır. Bu somut dayanak Lenin’de vardır, çünkü yenilmeyen tek siyasi düşünce “Lenin düşüncesi”dir. Bugün, bu çağda, sosyalizmin krizinden çıkmakla ilgili tartışmaya bundan daha düzeyli ve anlamlı bir dayanak bulunamaz. Lenin yenilmiştir, fakat düşüncesi yenilmemiştir. Ne demek bu, “Lenin düşüncesi” nedir? “Lenin’in düşüncesi”, o olmadan sosyalizm için mücadele olmaz dediğimiz, “devrimci siyasi düşünce”dir. Lenin düşüncesinin ne olduğunu bilmekten daha önemlisi, ne anlama geldiğini bilmektir. Marks’ın “düşünce gökten düşmez” demesinin siyasal somutu Lenin’dir. “Hazır” hiç bir düşünce Lenin düşüncesi olamaz. Lenin düşüncesi, devrimci özelliğini bize sadece somut bağlamda veren düşüncedir. Tek dayanak olması Lenin düşüncesinin, sosyalist siyasi mücadelenin tarihte yaşadığı en ağır, bugünkünden çok daha ağır bir krizde oluşmasıyla ilgilidir. O halde bugün, Lenin düşüncesine yaklaşmak için somut bağlam nedir, onu görmek lazım.

Sosyalizmin büyük yenilgisini (ve krizini) sosyalist mücadelenin 150 yıllık birikimi önlemeye yetmediyse bugünkü krizden de bu birikimle çıkılamaz. Daha fazlası lazım, bu da Lenin’dir. Şu anlama gelir: Temel tutum sosyalizme Burjuva düşüncesinden gelen eleştirinin toptan reddi olmalıdır. “Dışarıdan” gelen bu eleştiri “içeriden” nerede kabul gördüyse sosyalist düşünce orada yenilgiye uğradı. Direnen sosyalizm düşüncesi olamayınca sosyalizmin pratiği de aynı eleştiriye boyun eğdi. Sosyalizmi burjuva cenahtan gelen eleştiriye göre düzeltmeye kalkışan sosyalistler daha ilk adımı atar atmaz kapitalist varsayıma katılmış oldular. Bu demektir ki, sosyalizmin, düşüncesini ve siyasal pratiğini krize götüren, içeriden ve kendinden gelen eleştiriyi bastırması, dışarıdan gelen eleştiriye katılmasıydı. Bugün hâlâ sosyalistler dünyada ve Türkiye’de, sosyalizme burjuva âlemden gelen eleştiriyi “içselleştirmek!” ve “bilimselleştirmek!”le uğraşıyorlar: Devletçi olunmayacak. Demokrasi olunacak! Sosyal temeli bulunan bir piyasa ve rekabet düzeni olacak. Birey olunacak. Özgür olunacak...

Bu yola giren sosyalistlerle neo-liberal kapitalist düşünce arasındaki farkın giderek silindiği süreç böyle başladı. Leninci siyasi tutum burada yoktu.

LENİN VE DEMOKRASİ

Burjuva düşüncesinin sosyalizme karşı bugün hâlâ rağbet bulan ve sosyalist cenahta kafa karıştıran ve demokrasinin yeniden keşfine heveslendiren eleştirisi “Demokrasi” ve “Özgürlük” üzerine olanıdır. Bu eleştiri Marks’a yönelik olanından beri vardır. Lenin, Stalin, Mao, Kastro, bütün sosyalist düşünceler bu eleştiriden nasibini almışlardır. Bu eleştiri, Soğuk Savaş Cephesi’nin sosyalizme temel saldırısıydı. Türkiye’de bu saldırıyı Kemalizm bir adım önde olmak üzere bütün burjuva ideolojiler birlikte yürütmüşlerdi. Bunun emperyalist bir Soğuk Savaş siyaseti olduğunu bildiği halde saldıranlar cephesinde yer alan sosyalistler (Aybar, Belge vb.) de oldu. “İyi niyet” “iyi yer”e götürmez dedikten sonra verdiğimiz isimler bağlamında eklenecek tek şey, bunların “kötü niyetli” olmadıklarıdır!

Lenin’in siyasi düşüncesini, günümüzün sosyalist krizinden çıkış gayretlerinde bir paradigma olarak yeniden inşa etmedikçe krizden çıkış hiç de kolay olmayacaktır. Türkiye sosyalist solu, bunu bir düşünsün hele! Lenin’in “demokrasi”yi önemsemediği, yalandır. Demokrasinin ne olduğunun doğru anlaşılması için gösterdiği gayret buna kanıttır. “Özgürlük” ise Lenin’in kendisidir.

Ne demişti Lenin? “Demokrasi bir devlet biçimidir” demişti. Uydurmuş muydu? Hayır. Sadece (demokrasi diye) somut durum neyse, adını koymuştu. Demokrasinin devlet biçimi olarak kavranmadığı, yani sadece “siyasal demokrasi” olarak kavrandığı durumda sosyalistler için yol açacağı kafa karışıklığını Lenin, Çarlığın devrildiğinin hemen ertesinde bizzat kendi partisinde ve arkadaşlarında görmüş ve düzeltmişti. Bu “düzeltme”nin, tarihsel gelişmenin ana doğrultusunu düzeltmek kadar etkili ve derin bir düzeltme olduğunu, hem Avrupa’nın, hem de Rusya’nın ve bu eksene dâhil bütün dünyanın yüzyıllık işçi hareketi tarihinden görebilmekteyiz. Lenin kapitalizmden ve onun sınıf demokrasisinden kopmakla demokrasiden kopulmuş olmayacağını söylüyordu. Aksine, her bakımdan daha ileri götürülmüş bir demokrasiye (proletarya hegemonyası), elbette gene sınırlı ama kapsamı daha geniş bir demokrasiye gidileceğini vurguluyordu. Marks’ın da öngördüğü fakat “demokrasi” demek yerine, aynı anlama geldiği için “diktatörlük” dediği, Lenin’in demokrasi hakkında söylediğinden başka bir şey değildi.

Lenin’in demokrasiye ilişkin görüşünden kopmakla, ondakinden daha gelişmişini başka hiç kimsede görmediğimiz “özgürlük” düşüncesinden de kopmak aynı şeydir. “Demokrasi” ve “Özgürlük” diye diye, denilmiş olan nedir? Bu iki kavramın en gelişmiş komünist kavranışının hakkından gelinmek istenmektedir. Lenin’deki demokrasi ve özgürlük kavrayışı “Davranış ilken bakımından, beğenmiyor olsan da toplumun genel gelişme ilkesine uyum göster” gibi Kantçı bir görüşle ikame edilmektedir. Edilirse ne mi olur? Şu olur: İşçi ve emekçiler sınıfı, tek tek bireyler olarak değil, ondan önce ve onu da kapsamak üzere, demokrasiden “anonim” (sınıf) olarak dışlanmış olur. Demokrasinin somut sınıf bağlamından koparılmış herhangi bir tanımı Lenin’e göre işçi ve emekçi sınıf için demokrasi anlamına gelmez. Ama bu demokrasi, yani demokrasinin kapitalizm olanı, çağdaş liberal görüşle ne kadar işlenirse işlensin, dikey ve yatay olarak ne kadar genişlerse genişlesin, gene “sınıf sınırı” içinde kalacak, gene işçi ve emekçi sınıfı içermeyecektir. Kapitalizmdir çünkü bu. Somut tarihi yapısı gereği, “sol”culuk arkada bırakılmadan gerçek özgürlük denilen şey “verili özgürlük”e indirgenmeden “eşitlik ve özgürlük için mücadele”yi kapitalizmin şu veya bu gelişme varyantıyla bütünleştirmek olanaksızdır. Lenin’le savaşmadan “demokrasi meselesi”nin üstesinden gelinemez. Çünkü Lenin’de sorular ve cevapları çıplaktır: Demokrasi hiçbir şey midir? Elbette bir şeydir. Nedir? Diktatörlüktür. Kimin diktatörlüğüdür? “Ne bilelim?” olmaz, kimin diktatörlüğü ise, onun diktatörlüğüdür. Diktatörlük lafını beğenmedin mi? O zaman şunu de: Kimin demokrasisi ise, onun demokrasisidir. Peki, işçinin demokrasisi olur mu? Yaparsan, yapabilirsen olur. Nasıl yani? İşçi diktatörlüğü aynı zamanda demokratik bir biçim kazanmışsa, işçi demokrasisidir. Öyle olmasa da şöyle olsa olmaz mı? Nasıl? “Şart mı yani? Demokrasi burjuvanın demokrasisi ve burjuvanın diktatörlüğü olmaktan çıksın, fakat işçi demokrasisi ve işçi diktatörlüğü de olmasın.” Ne olsun? “Herkesin demokrasisi” olarak kalsın. Güzel. Olsun da nasıl olsun? Diyalogla. Kiminle? Burjuvalarla. İşte burjuva karşında duruyor, meseleyi onunla konuş: “Çatışmayı bırakalım” de. “Grevler, lokavtlar olmasın” de. “Çıkarlarımızı demokraside birleştirelim” de. “Demokrasi ne senin, ne de benim, hepimizin olsun” de. Burjuva sana elbette “olsun” diyecek ama olmayacak. Demokrasi de kendisi için öyle olsun diyor zaten. Olmasın diyen aklı başında tek bir burjuva demokratı bile yok. Ama “herkesin” olmuyor. Niye olmuyor? Sol yeterince demokratlaşmadığı için mi? Hayır. Tam aksine, demokratlaştığı için. Çünkü demokrasi paylaşılabilir bir şey değil. Ya onun demokrasisi olabiliyor, ya da benim veya da senin. “Herkesin demokrasisi”, uzlaşsan da olmuyor, uzlaşmasan da. Sen diyorsun ya “demokrasi uzlaşma rejimidir”, kendini kandırıyorsun. Lenin sana “ahmak” demişti, bunu hatırlıyor musun?

Özgürlük!, Özgürlük! diyorsun. Bu da güzel. Özgürlük siyaset, “Özgürlük Sol Siyaset!” Bunlar da güzel. Ama şu var: Lenin düşüncesinden kopmanın en kötüsü “özgürlük” ile ilgili olanıdır. Bu ilişki yeniden kurulmadan sosyalist hareketin krizinden çıkmaktan bahsetmek imkânsızdır. Lenin düşüncesinde “insan” ile ilgili her şey somut olana bağlandığı için “özgürlük” kavramı da somut bir içeriğe kavuşmuştur, Lenin’de özgürlüğü sınırlayan her şey düşman ilan edilmiştir. Lenin’in “haşin bir siyasetçi!” olmasının gerçek nedeni ancak, özgürlük kavramına en üst basamağından, insanın canıyla, kanıyla temasa geçtiği basamaktan bakılırsa anlaşılabilir.

Lenin’den kopmak, özgürlükten kopmaktır. Bunu tam, en hakkıyla anlayabilmek için Lenin’in düşüncesinden daha öteye, “nasıl bir adam olduğu”na da bakmak gerekirse, bakmak gerekir. Özgürlük konusunda iki çarpık söz edebilenler dâhil bütün özgürlük kuramcıları, acaba beni nasıl gösterecek diye tarihin aynasına bir göz atmaktan kendini alamamıştır. Lunaçarski’nin tanıklığı ile söylersek, Lenin tarihin aynasına bir kez bile dönüp bakmadı. Bu kadarını söylemek yetmez, biraz daha vurguya ihtiyaç var. Solun, sosyalizmin biyografi hazinesinde Lenin’den önce ve sonra, bir benzeri yoktur ki, sadece düşüncesini değil, hayattan aldığı lezzetleri de varsıllar dünyasından kesin bir çizgiyle ayırmış olsun. Kim bunu yapan insan? Dikkat buyurulsun, Tolstoy’la bile edebiyat savaşına girişebilen bir insan. Niye? Çünkü özgürlük sancısı Lenin’in “baktığı” değil, yaşadığı yerde idi. Lenin’in durduğu yerde özgürlüğün tadı yenmesindeydi. Orada özgürlük kimsenin vermediğidir. Uzlaş, yalvar, yakar, alamadığındır. Orada özgürlük rızaya hepten kapatılmış bir insan meşrebidir. Serttir, dobradır. Özgürlük gerçeklikte insan meramından başka bir şey değildir. Lenin’in durduğu yerde özgürlük söz olamaz, eylem olmak zorundadır. Çünkü çıkıp oradan kurtulmaktır özgürlük. Yakayı oradan (kapitalizmden) sıyırmadıkça özgürlükten söz eden, sadece eyyamcıdır. Canını dişine takacaksın. Kendini oradaki insandan değil, sıradan insandan ayıracaksın. Kendini sıradan insandan ayırmadıkça insanlığından rahatsızlık duyacaksın.

Lenin’in “özgürlük” anlayışına ve kavrayışına eleştiri baltayı taşa vurmaktır. Onda “örgüt” vurgusunun özgürlük kavramının önüne geçtiği söylenmiştir. Hâlâ söylenmektedir. Hatta şimdilerde, insanı örgütsüz, havada sallamanın tadına varıldığı için bilhassa söylenmektedir. Lenin ile “özgürlük” arasındaki ilişkiyi bu şekilde eleştirmeyi ancak, özgürlüğü demokrasiye sığdırabilen bir ahmak akıl edebilir. Hâlbuki Lenin’de örgüt özgürlüğün kriteri olarak değil, silahı olarak konulmuştur.

Lenin’in toplam siyasi eyleminde geçimsiz, kindar, öfkeli, sabırsız ve intikamcı olduğu ileri sürülmüştür. Öyledir de. Ama azıcık kafasını yoran kişi, bunları söylemekte “toplam siyasi eylem”den söz ettiğini bilir ve Lenin’deki toplam özelliklerin vurduğu hedefi görür. İşçiler Avrupa’da kapitalizmi yıkmaya ayaklandıklarında onlara “demokrasi” dersi vermeye kalkanlar “sabır” önermişlerdi. Lenin sabırsızdı. “İntikamcı” olmamayı önermişlerdi. Lenin intikamcıydı. Burjuvaya karşı kininizi içinden atın denmişti işçilere. Lenin “kindar”dı. Lenin’e göre, kapitalizme kindarlık gütmeyenin ruhunun bir yerinde mutlaka aktif kölelik geni uyuyordu. Lenin siyasal terörizme somutta hep karşı oldu fakat “ilkesel düzeyde” karşı çıkanlara ukala ve cahil dedi. Bakın dünkü ve bugünkü hayatımıza, Lenin’in haklı mıymış?

Denecektir ki, Lenin’in açtığı kulvarda, Lenin’in söylediği somut “özgürlük” filizlenmedi, ya da filizlendi fakat kurudu. Bu nedir?

Bu kışkırtıcı bir sorudur. Çokça sorulması, kafa yorulması gereken bir sorudur. Ama sosyalistlere özgürlük dersi vermeye kalkan sosyalistlerin hiç sormadıkları, hatta sormaktan kaçtıkları ve dahi soracakları tutsa bile geç kaldıkları bir sorudur. 20. yüzyılın somut özgürlük için yanmış kor ateşi soyut özgürlük hayali ile küllenmektedir. Bu nedenle dünya koyu bir atalete sürüklenmiştir. Bu atalete kancayı bir yerinden takıp çekmedikçe yeni bir özgürlük ateşi yanmayacaktır. Yeni bir özgürlük ateşi yeni ve doğurgan bir buhran demektir. Demokrasi ve özgürlük gibi dertleri hayatın somutluğunda irdelemeden beklenen buhran da doğmayacak, yani “Gal horozu” artık bir daha hiç ötmeyecektir. O zaman hakikaten niye Lenin’in özgürlüğü, Lenin’in açtığı kulvarda kurudu?

Bunu çözmek için zihinsel fırıldaklar çevirmeye hiç gerek yoktur. “Eşitlik” ve “Özgürlük”, insanın iki has değil, tek ve en has ütopyasıdır. Diğer bütün insani ütopyalara baskındır. Nedeni açıktır. “İnsan” kavramlaştırmasını son noktasına kadar taşımaya olanak tanımaktadır. İnsanda “insani öz” yaratmaktadır. Bu ütopyanın ağır yara aldığı bir dünya durumu, kötü durumdur. Dünya bugün kötü bir dünyadır. Bu noktaya tarihin özel bir eylemi ile gelinmemiştir. Tarihin özel bir insanı da yoktur. İnsanın bugün zilletini çektiği şey, kendinin kendinden türettiği şeydir.

“Eşitlik” ve “özgürlük” kavramları bize ikiz kavramlarmış gibi gelir. İkizleştirilmeleri anarşizmin fantezisidir. (Bakunin.) Marks eşitlik ve özgürlük kavramları arasında böyle bir ilişki hiç kurmadığı halde Marksist siyasal pratikte de aynı şeyi gördük. Hatta Marksist siyasal pratik, somut sınıf ve kitle bağları nedeniyle, gene ikiz kalmaları kaydıyla “eşitlik” kavramını “özgürlük” kavramının önüne koydu. Somuttan başladı.

“Eşitlik” kavramının “Özgürlük” kavramıyla bağının gevşetilerek eşitliğin öne konması masum bir operasyon olmadığı için sonuçları da masum olmamıştır. Eşitlik özgürlüğü boğmuştur. Marksist siyasi pratiğe kendi içinden yöneltilmesi gereken en önemli eleştiri bu olmalıdır. Çünkü, “Eşitlik” ve “Özgürlük” kavramları, biz onları muhayyilemizde “ikiz” kılsak bile, tarih boyunca onlar, biri ötekini dışlayan kavramlar olarak gelişmişlerdir. Özgürlük eşitliği, eşitlik ise özgürlüğü yanına yaklaştırmamıştır.

Kavramların birbirine husumeti toplumsal gelişme tarihinin en güçlü dinamiğini teşkil etmiştir. Eşitliğin ayağa kaldıran dürtüsü olmasaydı, “özgürlük” mücadelesi diye bir şey olmazdı. “Düdinghausen kavalcısı” Meryem Ana’ya vekâleten “mera eşitliği”ni uyuyan köylülerin kulağına üfürmeseydi, Münzer isyanı Avrupa’yı altüst etmeyecekti. Özgürlüğün döl yatağı eşitsizlerin öfkesindedir.

Ancak iş burada kalmaz. Döllenmedikçe döl yatağı doğurmaz. Eşitlik sadece bir “durum”dur. Kanunla, fermanla, devletle ilan edilir edilmez insanlar artık “eşittir”. İlan edilmekle iş bitmez. Sürekli kılınması için “korunması” şarttır. Eşitliği sürekli kalmak, ilan edenin boyun borcudur. Bozana, bozarak niyete kılıcını anında sallamalıdır.

Bu nedenle “eşitlik” kendi dışında ve kendisinden güçlü bir “koruyucu”yu gerekli kılar. Bu devlettir. “Eşitlik”, tabiatı gereği kendini devlet olarak örgütlemek zorundadır. “Eşitlik” durumunu elde etmiş bir toplumun eşitliği devlet düzeyinde ilke haline getirmesi, devleti ilke haline getirmesiyle sonuçlanmıştır. Devlet ancak toplumun kendindeki iradeyi kendi dışına teslim ettiği bir durumda ilke haline gelebilir. Leninci siyasal pratiğin kulvarında “özgürlük” gelişip serpilmediyse, bunun sebebini esas olarak toplumun eşitliği en büyük moral kazanım olarak benimsemesinde aranmalıdır.

Lenin’i bir de Gorki’nin gözüyle öldürelim: “Ben ne, ‘acı çekmek, tek kurtuluş ve gufran yoludur’ diye adım başında vaizler verilen Rusya’da, ne de başka bir yerde, mutsuzluktan, kederden, acı çekmekten Lenin kadar derinden ve bütün benliğiyle nefret eden, tiksinen, iğrenen insan görmedim. Bence Lenin’i büyük kılan asıl özelliği, acı çekmenin, yaşamın temelli ve kaçınılmaz bir parçası değil, ortadan kaldırılması gereken ve insanların ortadan kaldırabileceği bir musibet olduğuna yana yana inanışıdır.”

Hüseyin Hasançebi, Kızılcık, sayı 37, Yaz-Güz 2009, s. 61-67.