KIZILCIK
  • Anasayfa
  • Siyaset
  • Dünya
  • Ekonomi
  • Kültür-Anma
  • Dergiler
  • Yazarlar
  1. Anasayfa
  2. Dergiler
  3. 2000-2014
  4. Sayı 32 (Kış 2008)

Türklerle Kürtler

“Kürt meselesi” Türklerle Kürtler arasındaki bir meseledir. Eski bir meseledir. Evrim geçirmiştir. Evriminin temeli Osmanlı-Türk kapitalizminin evrimidir. Evrimi boyunca azmıştır, sinmiştir, vs. Ama hiçbir zaman bugün olduğu kadar, “başa belâ” bir mesele olmamıştı. Türk devletini ve siyasetini gerçi her zaman korkutan bir meseleydi ama bugün, araya giren uzun yıllardan sonra Kürt sorunu Türkiye’yi, devleti ve toplumuyla kritik bir noktaya getirmiştir. Denebilir ki, Kürt meselesi, özüne uygun söylenmemiş her sözün boş söz olduğu bir durumdadır.

Buraya gelineceği belliydi veya kaçınılmazdı. Önce gelinen yere bakmak lazım. Türk devlet ve siyaseti Kürt meselesinde kendini bir açmaza sokmuştur. Bu açmaza girilmiş olmasının, Kürtlerle Türklerin tek devlet çerçevesi içinde bir araya geldikleri dönemin koşullarında saklı faktörleri vardır. Kemalist Türk devletinin kuruluşuyla sonuçlanmış o günkü Kürt-Türk müşterek iradesi, kim ne derse desin, bir “çözüm”dü ve Türklerle Kürtlerin müşterek uzun bir yolculuğunun da başlangıcını oluşturmuştu. O gün kurulan o iç denge ve içine oturduğu bölgesel denge ile bugüne kadar gelinebilmiş olmasını tesadüf görmemek gerekir, çünkü bu arada dünyanın ve sayısız ülkenin haritası birkaç defa değişti, fakat Kemalist Türk Cumhuriyeti’nden bir çakıl taşı bile kopmadı. Her iki toplumun o günkü hâkim sınıfsal güçleri yönünden “ayrılma”nın veya “birlikte olma”nın getirisi götürüsü enine boyuna tartışılmamış değildir. Erzurum ve Sivas kongrelerinin ve Ankara’da oluşan ilk Kemalist hükümetlerin ve döneme damgasını vuran politikaların bu temel yeniden kuruluş tartışması ekseninde şekillendiği bilinmektedir. Demek ki Kürtlerle Türklerin müşterek “Kemalist proje”si eften püften bir proje değildir. Nice fırtınalarda, sallanmış fakat yıkılmamıştır. Bir de yaşadığı 85 yılın “iki dünya bloğu” çimentosu vardı, kendi beşerî temeline hayli yabancı bir üniter devleti ayakta tutabiliyordu. Ama artık bu, Kemalist Türk devleti için referans olmaktan çıkmıştır.

Bugün başka bir Kürt meselesi vardır ve asıl anlaşılması gereken, budur. Bugünkü Kürt meselesi, altmışlı yetmişli yıllarda yükselen sınıf mücadelelerinin birikimi üzerinden, ama PKK ile birlikte başlamıştır. PKK başlangıçta dar ve içe kapalı sol bir örgütlenme niteliğindedir. İlk genişlemesi, Kürtlerdeki tarihsel sol-sosyalist-komünist birikimi yanına çekmesiyledir. Örgütlenmenin ve siyasî mücadelenin, şiddete ve silaha dayalı olanları dahil, bütün biçimlerini benimsemiştir. PKK’nin bu gün en çok itiraz gören özelliği böyle bir örgüt olmasıdır. Ama burada önemli bir genel vaziyet gözden kaçırılmaktadır. Çünkü o günkü dünyanın, Avrupa’dakiler de dahil, bütün sol-sosyalist-komünist örgütlenmeleri, Kenan Somer’in yerinde benzetmesiyle askerî ve yarı askerî siyasal örgütlenme biçimleridirler ve şiddeti siyasî mücadelenin ayrılmaz bir parçası olarak görmektedirler.

Hatırlayalım. Bu başlangıç ve gelişme döneminde PKK ile Kürt halkını birbirinden ayırmak bütün benzer olaylarda olduğu gibi, elbette mümkündü. PKK ayrılıkçı bir hareketti. Halbuki aynı devlet çerçevesi içinde yaşamakta uzun bir tecrübeye sahip halklar, hayat kendileri için çekilmez hâle gelinceye kadar ayrılmayı istemezler. Türkler ve Kürtler arasındaki ilişkiler seksen beş yıl boyunca böyle olmuştu. PKK’yi dar bir silahlı mücadele örgütü, Kürt toplumunu da ondan ayrı görmek mümkündü. Burada, yani Kürt meselesinin PeKeKe ile birlikte başlayan yeni aşamasında Türk devlet ve siyasetinin ve bu siyasetin ifade ettiği Türk kapitalist sınıf çıkarlarının oynadığı rol önem kazanmıştır. Türk devletinin ve tüm siyasetinin PKK ile mücadelesi Kürt halkını canından bezdirmiştir. Bu devlet tutumu “yanlış” değildir, Kemalist Türk devletinin değişmez temel tutumudur. PKK olmasa da tek bir Kürt kalkıp, “Ben ayrılmak istiyorum!” dese, Türk devleti onunla mücadeleyi, Kürt halkıyla mücadeleden ayıramaz.

İşte özü bu olan süreç yirmi yıldan fazla sürmüş, Kürt halkının zihinsel yapısında önemli değişiklikler yaratmıştır. PKK bu süreçte, yoksul Kürt köylü hareketi tarzında genişleyerek önemli bir toplumsal taban kazanmıştır. PKK’nin edindiği bu toplumsal güç siyasal alana da gelmiş, aynı politik çizgiyi savunan Kürt partileri milyonlarca Kürt oyu alarak Kürtlerin nüfus çoğunluğunu oluşturduğu illerde ve ilçelerde belediye başkanlıklarının çoğunu kazandıkları gibi parlamentoya da girerek Türkiye’deki Kürt meselesinin basit bir “terör sorunu” olmaktan öte bir şey olduğunu göstermişlerdir. Bu gelişmelerden sonra PKK’nin ayrılıkçı kalması elbette ki mümkün olmazdı, politik körlük olurdu. Türkiye’deki Kürtlerin çoğunluğunu siyaseten temsil eder duruma gelmiş olduğuna inanmanın ve somutta böyle bir desteğin görünür olmasının gerektirdiği yeni ölçüler kaçınılmaz olarak PKK’nin izlediği siyasal hattı da şekillendirecekti. Türkler ile aynı devlet çerçevesi içinde kalmakla ayrılmak gibi seçenekler daha hassas tartılacaktı. Ayrıca bunu, uluslararası konjonktür de belirliyordu. ABD’nin Irak’ı işgali ve bu işgalin Kuzey Irak’ta Kürtlerin devlet kurma yolunu genişletmesi PKK’nin çizgisini etkileyen gelişmelerdi. PKK bugün, Türkiye’li Kürtlerin çoğunluğunun da öyle istediği varsayımına dayanarak, Türklerle aynı devlet çerçevesi içinde kalmayı savunduğu bir noktaya geldi. Gelinen noktayı daha iyi seçebilmek için DTP’nin söylediklerine, parti programına yazdıklarına ve Meclis’teki grubunun açık çağrılarına bakmak yeterli olacaktır. DTP’nin programına yazdığı ve PKK’nin de aynı sonuca varmak istediğinden kuşku duyulması için hiçbir neden olmayan talep, Kürt kimliğinin tanınması temelinde Kürtlere tam bir kültürel özerklik ve yerel ekonomik kaynakların kısmî yönetimini de içeren dar bir siyasî otonomidir. DTP, Türk devletinin bunu kabul etmesi halinde “mesele”nin çözümünü garanti etmektedir. Bu talep Türk kapitalizmini sarsmadan Türklerdeki klasik uluslaşma bilincini nevrotik mecralara sürüklemeden gerçekleştirilebilir bir talep olarak kabul görmezse eğer, daha uzun vâdeli, bölgedeki tüm Kürtleri birleştiren bir federasyon için mücadele PKK’nin perspektifinde var gibi gözükmektedir. Kendini bölgedeki Kürtlerin en büyük kesimi olduğu gibi kapitalist gelişme temeli bakımından en ileri durumda olan Türkiye Kürtlerinin siyasal öncüsü olarak gördüğüne ve hatta İran Kürtlerini de büyük ölçüde örgütlemeyi başardığına göre, PKK’nin böyle bir perspektif sahibi olmasında şaşılacak bir durum yoktur. Kürt dünyasında diyelim, yerleşik geleneksel güçlerin çemberi dışına çıkan her Kürt, her üç ülkede de PKK’ya yönelmektedir.

Burada bir noktanın daha açıklık kazanması gerekir. Devlet, kendi öyle düşünmediği halde kendi toplumuna ve dünyaya PKK’nin bir “terör örgütü” olduğunu anlatmaya çalışmaktadır. Bunun düzeltilmesi gerekir. PKK’ye destek vermek veya onu meşrû saymak için asla değil, ama Kürt meselesini doğru anlamak için. Meseleye gerçeklik üzerinden bakılmalıdır. Aslında devletin bildiği bir şeydir dedik, yanlış mıdır? Türk devleti silahlı mücadeleyi de benimsemiş siyasî örgütlerin ve partilerin yabancısı olan bir devlet midir? Bir kere bu devlet kendi kuruluşunu böyle bir partiye borçlu olduğu gibi, ayrıca böyle nice siyasî partiyi veya hareketi himayesine almış, korumuş ve kullanmış bir devlettir. Ne çabuk unutuldu, uzantısı bugün dahi Meclis’te olan, 12 Eylül öncesi dönemde şiddeti ve silahlı mücadeleyi ilke olarak benimsemiş ve uygulamış, devlet ve siyaset tarafından kullanılmış, Demirel’in kurduğu koalisyonlara girmiş bir parti var mıdır, yok mudur? DTP PKK için “siyasî örgüt” dedi diye yaygara koparanlar samimi değildirler. Şiddet kullanmakla siyasî sonuca ulaşmak zor, hattâ imkânsızdır diyebilirsiniz ama, şiddet kullanıyor diye bir siyasal örgütü siyaset yapmıyor, siyasî örgüt değildir diye nitelerseniz, işin içinden çıkamazsınız. Şu akıl yürütme de kendi içinde çelişkilidir: PKK dediğiniz topu topu 3-5 bin silahlı adamdan ibarettir. İyi ama, “Devlet dağa adam çıkmasını engellemekte güçlük çekiyor” diyenler de emekli generaller değil mi? O zaman 3-5 bin adam meselesinin aynı zamanda bir mekân ve istihdam meselesi olduğunu da anlamak gerekmez mi? Hem DTP’ye PKK’nin uzantısı diyeceksiniz, hem de Kürt halkını PKK’den ayırdığınızı söyleyeceksiniz. PKK kavramıyla darlaştırdığınızı sandığınız örgütlenmenin bugün onlarca AKP’li milletvekilinin yakın aile çevresine kadar uzandığını fark ettikçe şaşırıp kalıyorsunuz. Besbelli ki böyle bir PKK literatürünü devlet oluşturuyor ve medya yaygınlaştırıyor, PKK’ye karşı şiddet politikasının sürdürülebilir olması için.

Gelinen noktaya PKK ve Kürtler açısından baktıktan sonra, Türk devlet ve siyaseti ve Türk toplumu açısından da bakalım. Ama iyi bakalım. Çünkü Türk tarafından bakılınca sorun alabildiğine vahimleşmektedir. Kürt meselesine Türklerin tarafından bakıldığında değişik bazı başlıklar altında ele alınması gereken şu hususlar dikkati çekmektedir: Kürtler durdular, durdular, şimdi de keyifleri geldi uluslaşmaya kalkıştılar! Kapsayıcı bir Türk Kimliği altında ne güzel uluslaşıyorduk. Tamam, Türk devleti yeterince demokratik olamadığı için, tatsızlıklar olmadı değil ama bunları birlikte ve karşılıklı anlayış içinde düzeltebiliriz. Silahla ve şiddet kullanarak bir yere varılamaz. Yoksulluk diyorsanız, bu sadece Güneydoğu’da değil, Türkiye’nin her yerinde var. Bırakın silahlarınızı, gelin Ankara ovasında siyaset yapın...

PKK üzerinden Kürtlere duyurulan en yaygın Türk yaklaşımı bugün budur ve devlet siyasetini besleyen görüş de budur. Günümüzün demokrasi ve insan hakları âdâbına uysa bile Kürtlerle Türkler arasındaki meseleye uymamaktadır. Böyle şey olmaz, hiç olmamıştır. PKK’nin veya DTP’nin güttüğü siyasetin “uluslaşmak”la bir ilgisi yoktur. Türkler için bu böyle olmayabilir. Onlar için “uluslaşma” denilen gelişme klasik tarihsel şemanın “yaygın istisna”sı olarak tersinden başlamış olabilir. Türkler önce devletleştikleri, ardından sınıflaştıkları bir süreçten sonra yukarıdan ve zora dayalı bir sınıf hareketiyle uluslaşmaya başlamış olabilirler. Uluslaşmaları böyle özel bir süreçtir diye Türkler, doğal uluslaşma süreç ve yasalarından bihaber, şaşkın ve bununla ilgili politikalar öğrenip geliştirmekte âciz de olabilirler. Ama ne yapalım ki tarih Kürtleri bugüne, Türkleri verdiği gibi vermiş değildir. Modern devletle kıyaslayarak “aşiret” dediğimiz bir sistem içinde koruyup geldikleri “Kürtlük”leri var. Siyaseten ve zorla bölünmesinden önce “dil” ile birbirine bağlanmış somut ekonomik sahaları var. Dinin şu veya bu varyantı içinde toplanmış ve belli bir ifade biçimi kazanmış oluşları var. Azınlıkta ve baskı altında oldukları yerde geliştirdikleri sayısız ama kendileri yönünden anlamlı ortak korunma refleksleri var. Sayılan ve sayılmayan bu ve benzeri, kimi olgun, kimi ham ortak özelliklerini yan yana koyup baktığımızda “Kürt” denilen tarihsel kategoriyi içine alıp taşıyan doğal bir millet sistemleri var. Böyle olduğu için zaten, geçtik geçmişteki huysuzluklarından, dikkafalı bir PKK’leri, DTP’leri, doğru veya yanlış sadece kendilerini ilgilendiren korkuları, özlemleri, reddiyeleri, ütopyaları, politikaları var. Bunlar VAR! Siz etnik diyebilirsiniz, bu bir ulusal kimliktir. Görünür olması da yeni değildir. Türk devletinin kuruluşuna bu kimliğin şerhi düşmesin diye Kemalist yönetici ekibin gösterdiği siyasî maharet unutulmamalıdır. Kısaca bugünkü Kürtler Türklerden, olmayan bir şeyin kendilerine atfedilmesini değil, olan bir şeyi tanımalarını talep etmektedirler. Kendini olması gerekenden fazla önemsediği için “Türk aydınlanması” diye tepinip duranlar için “Kürt aydınlanması” mı eksik, onları “ulus” saymamız bakımından? Bir bu mu eksik kalıyor? Bu da var! Türk aydını bunu nasıl görmezlikten gelebilir ki? Türk devletinin bugün bile hâlâ, öldürmekle, hapse atmakla, sürgüne göndermekle bitiremediği kadar çok Kürt aydını yetişmemiş midir? “Diyarbakır” adı, duyan herkeste özel çağrışımlar yaratıyorsa, bu niçindir? Aydınlanması olmamış olsaydı Kürt meselesi diye, koskoca Türkiye’yi ve hattâ bütün bölgeyi sarsan bir mesele olabilir miydi? Türk aydını, özellikle Türk solcu aydınları bunu bilmiyor olamaz. Yakın elli yılın İstanbul, Ankara üniversitelerini, politik sol partileri, hareketleri, dernekleri, matbuatı, darbeler ve sıkıyönetimler müktesebatını, MİT kayıtlarını, Kürtçe yazılamadığı için Türk edebiyatı sayılan ve fakat yazıldığı dilde bile iğreti duran koskoca edebiyatı gözünüzün önünden hızla geçirin. Bunlar dururken “Kürtler aydınlanmamıştır” diyen biri, en azından ar ve hayadan yoksundur.

Kürt solcuları, sosyalistleri ve komünistleri Türk solcuları, sosyalistleri ve komünistleriyle yakın elli yıl içinde aynı mücadelede etle tırnak gibi oldular. Bunu Kürt kimliklerini inkâr ederek, eriterek veya “aşarak” yapmadılar. Asimile olarak yaptıkları hiç söylenemez. Sadece Kürt ve Türk emekçilerinin sınıf mücadelesini birleştirmek için yaptılar. Kürt aydınları, “kendileri için” olanın aynı zamanda Türkler için olanla örtüştüğünü görmenin aydınlık bilinci ile hareket ediyorlardı. Kürtlerdeki bu saygıya değer birikimi özellikle bugünün Kemalist aydınlarının da hatırlaması yararlı olacaktır. “Ayrılıkçılık” önce aydının zihninde doğar ve işte o, “birlikçi” Kürt aydınlarının zihninde doğmuştur. Diyarbakır cezaevinin bugün bile hâlâ dışarıya sızmamış ve hesabı sorulmamış tüyler ürperten vahşeti biliniyorsa, iki milyona yakın Kürt köylüsü yerinden yurdundan edilmiş, tehcire tabi tutulmuşsa, Kürtlere karşı işlenmiş faili meçhul siyasî cinayetlerin sayısı binleri çok çok aşmışsa, Kürt aydınları tamamen susturulmuşsa, bölgede hayat yirmi yıldır her yönüyle çekilmez hâle getirilmişse, Türk milliyetçiliğinin en azgın ve en çirkin tezahürleri Kürtlere karşı her yerde ve her vesile ile “bayrak”laştırılmışsa, hattâ bu yoldan bu ülkede Milliyetçi-Faşist-Liberal iktidar blokları dahi kurulmuşsa, bir zamanlar Ermeniler üstüne sürülmüş Hamidiye alayları türünden yarı resmî, yarı illegal “özel kuvvetler”le Kürtlere hayat zindan edilmişse, hatta NATO’nun en büyük ikinci ordusu kendini teknik, eğitim, yetenek ve yapı bakımından Kürtler üzerinden geliştirmekle övünüyorsa, adına ilk kez Türk generallerinin “savaş” dediği en uzun savaş yaşanmış ve yirmi yıldır da yaşanıyorsa, dönüp Kürt aydınlarını milliyetçi oldular diye suçlamak, unutkanlıktan başka bir şey değildir.

Burada söz, Türk milliyetçiliği ile Kürt milliyetçiliği konusuna geliyor. Büyük yanılgı yaratan ve “mesele çözülsün” diyenleri dahi önce açmaza ve sonra da Türk milliyetçiliğine hizmete, dolayısıyla Kürtlere karşı tüm devlet muamelesini desteklemeye, hatta ırkçılık sınırında gezinen bir Türk şovenizmine mahkûm eden bu yanılgı noktasında biraz duralım. Liberalleri, solun önemli bir kesimini, bazı sosyalistleri ve hattâ komünistleri, aklı selim sahibi demokrat Türkleri, “Barış!”, “Barış!”, “Birlikte yaşamak!” diye yollara dökülen aydınları ve sanatçıları, yazarları, çizerleri vb. kapsayan yaygın bir görüş, Türk milliyetçiliği ile Kürt milliyetçiliğini aynı kefeye koymakta reddetmektedir. Milliyetçilik kötü olduğuna göre, birbirini azdıran bu iki milliyetçilik, birlikte suçlanmaktadır. Bu, solcuların, sosyalistlerin, komünistlerin elbette en önce ama aklı selim sahibi herkesin, hattâ burjuvaların ve bu sınıfın siyasetçilerinin de uzak durmaları gereken büyük bir hatadır. Elbette milliyetçiliğin iyisi olmaz, ama birine karşı çıkarken öbürüne sabır ve anlayış göstermek diye bir şey vardır. Türk de böyle bakmıyorsa yanlıştır, Kürt de. Örneğin DTP’nin eski eşbaşkanı, Diyarbakır Milletvekili Aysel Tuğluk’un görüşü (Radikal İki, 23 Aralık 2007): Tuğluk, her sosyalistin altına imza atabileceği yazısında Türk ve Kürt milliyetçiliğine “aynı yer”den bakarak karşı çıkıyor. Kürt milliyetçiliğinin de tıpkı Türk milliyetçiliği gibi kötü olduğunu, bu memlekette işlenmiş her melaneti birlikte işlediklerini söylüyor. Bu ses Kürtlerin tarafından gelen “sosyalistçe” bir ses olduğu için ilginç ve dikkat çekici. Her Kürt sosyalisti zaten böyle düşünmektedir, bunu biz biliriz. Ama bu ve benzeri sözleri alıp Türkçeye tercüme edemeyiz. Türkler bu meselede Türk oldukları, yani imtiyazlı oldukları, tarihleri boyunca Kürt halkını incitecek çok şey yaptıkları, dillerine, kültürlerine, ideoloji ve siyasetlerine yasak koydukları yerden bakarak düşünmek zorundadırlar. Kürtçe söylendiğinde doğru ve hattâ güncel durum açısından iç ferahlatıcı bile olabilen Tuğluk’un sözleri güzel, hattâ bilimsel de olabilir ama bu tarafa geçtiğinde politik yönden sakatlıkla malûldür. Kürtler, aynı devlet çerçevesi içinde Türklerle olan ilişkilerinin, bu ilişkiler “ulusal” veya “etnik” kaynaklı bir ezen-ezilen ilişkisi olduğu için değiştirilmesini istiyorlarsa eğer, o zaman Türk milliyetçiliği ile Kürt milliyetçiliği aynı şey değildir ve bunları aynı kaba koyarak “çözüm” sayılabilecek yolları açacak bir politika üretmek olanaksızdır.

Ezen-ezilen veya haklı-haksız milliyetçiliğini, yoktur birbirinden farkı ve biri ötekini üretir diyerek aynı kefeye koymanın başka bağlamdaki bir başka örneğini alalım. Bu görüşün, kişisel bir değeri bulunsa bile siyaseten hiçbir değeri yoktur ve bu sadece Türkiye’de Kürt meselesi bağlamında değil, artık tamamen başka bir düzleme geçmiş bulunan “Ermeni meselesi”nde de böyledir ve “mesele” denilen şeyin halledilmesine en küçük bir katkı sağlamamaktadır. Baskın Oran (Radikal İki, 30 Aralık 2007), “Bizim ‘milliyetçi/ulusalcı’lar ile Ermenilerin ‘milliyetçi/ulusalcı’ları birbirine memeden süt veriyor” diyerek bilinen bir şeye bir kere daha dikkat çekiyor ama bu “siyasî mesele” nasıl halledilecek, onu söyleyemiyor. Her iki milliyetçilik de yere batsın! Tamam batsın da, çözüm? O yok! Oysa bilinir ki “Ermeni meselesi”nde biri alacaklı, öteki borçlu iki milliyetçilik çatışmaktadır. Hrant Dink gibi bu “alacak-verecek” dâvasının dışında olduğu için Ermeni milliyetçisi olmayan Ermenilerin mevcudiyeti elbette çok değerlidir ama “dâva”nın dışında bir şeydir. Bu kadar güzel bir Ermeniye elbette her iki taraf da düşman olacaktır ama bunun şimdiki “dâva” ile bir ilgisi yoktur. Ermeni milliyetçiler ne kadar alacaklı olduklarını bile saptamışlar, 14,5 milyar dolar istiyorlar. Bir de Ardahan’ı istiyor olabilirler! Türk milliyetçileri de belki buna karşılık Batum’u isterler! Ama çözüm kimin kime ne verip ne alacağı noktasında değildir, böyle bir borç-alacak meselesi var mıdır, yok mudur onu bilmek ve kabullenmektir. Diğeri alacaklı-borçlu arasındaki bir meseledir, Baskın Oran’ın meselesi değil. Bu “dâva” herkese zarar veriyor, bitsin artık naifliği siyaset değildir! Oran da bilir ki, her “dâva” görülür de öyle biter.

Aysel Tuğluk’un şu yanlışını düzelterek konuyu açalım: “Marksist-Leninist literatüre dayanan teşkilatların sakız gibi kullandığı ‘ezilen ulusun milliyetçiliği olmaz’ temelsiz bir propaganda deyimidir.” Gerçekten öyle midir? O zaman onlar nasıl olmuş da Marksist olabilmişler? Marksist-Leninist literatürde yoktur böyle bir şey. Ezilen ulusların ulusalcılığından Marksist özgürleşmeci hareketlere hayır gelmez gibi bir görüşü bir ara Rosa Luxemburg savunmuştur ama kabul ve itibar gördüğü, üstelik sakız gibi çiğnendiği söylenemez. Kaldı ki Luxemburg bunu, tam da Tuğluk’un kullandığı bağlamda kullanmış, ezilen ulus milliyetçiliğinin sosyalistlerin makbul göreceği milliyetçilik olmadığını anlatmak istemiştir. Dönemin Marksist düşünürlerinden –ve özellikle de siyasetçilerinden– sert tepki görmüş bir görüştür bu. Marksist literatüre bu konuda politik yol gösterici en sağlam kavrayışı Lenin sokmuştur. Konuyla ilgili bir kafa karışıklığı varsa –bilhassa yeni kuşak sol görüşlerde var görünmektedir– Marksist-Leninist literatüre bir kere daha bakılmalıdır.

Kürtlerin bugünkü milliyetçiliği Türkiye’de, aynı devlet çatısı altında, Türklerin yararlandığı tüm imtiyazlardan eşit biçimde yararlanmayı içeriyorsa, bunun ötesine taşmıyorsa, bunda Marksist solun, desteklemek veya işbirliği yapmak için olmasa bile anlamak ve anlayış göstermek için karşı çıkacağı hiçbir şey yoktur. Kürt milliyetçiliği, Kürtlere özel bir imtiyaz talep ediyor mu, karşı çıkmak için buna bakmak gerekir. Üstelik bir Türk Marksist solcusu, Türklerle eşit olmayı talep eden Kürt milliyetçiliğini Türk milliyetçiliğinden ayrı tutup anlayışla karşılıyor, yani Kürtlerin özgürleşmesini savunuyorsa bunu, Kürt milliyetçiliğini hoş gördüğü için yapmıyor, “İrlanda’nın (Kürt) özgürleşmesi İngiliz işçi sınıfı (Türk Marksistler ve Türk emekçiler) için soyut bir adalet ve dil sorunu değil, kendi toplumsal özgürleşmesi’nin ilk koşulu olduğu için” (Marx, Lettre à Sigfrid Meyer et August Vogt, s.363) yapıyor. Bunu Türkiye’nin bugünkü durumu açıkça doğruluyor. Kürtler özgürleşemediği ve özgürleşmeleri istenmediği ve Türkler de Kürtlerin özgürleşmesini layıkıyla savunamadıkları için Türk işçi ve emekçileri üzerindeki sömürü ve bütün Türk toplumu üzerindeki baskı derinleşmektedir. Burda kalsa iyi. Türk toplumu ayrıca topyekûn olumsuz, sağlıksız bir süreç geçirmektedir. Her türden saldırı ve istismara açık bir toplumsal zaafiyet sergilemektedir. Hiçbir şeye itirazı bulunmayan bir toplum görünümü vermektedir. Siyaset alanı tümüyle çürümüştür, kokmaktadır. Okumayan, okuduğunu anlamayan, ağzından çıkanı kulağı duymayan, tarih şuuru bulunmayan, açgözlü, doymayan, kurnazlaşan, kuralsızlaşan, arsız, birbirini yemeye teşne, sınıf bilincinin yeşermediği, demokratik reflekslerini tümden yitirmiş, korkan, çaresiz, kendine pek benzemeyen bir toplum görünümü vermektedir. Böyle bir toplumda umut ışığı yakabilmesi, bir varsayımı olması gereken Türk solu ve Türk işçi ve emekçi sınıf mücadelesi hepten gerilemiş, sönmüş ve hattâ büyük oranda kendi cebine üflemekten daha fazlasına gücü ve imkânı bulunmayan Türk ulusçuluğunun kuyruğuna takılmış olmasaydı, kendi özgürleşmesi için mücadelesi diri olsaydı, Kürtlere devlet muamelesi, ilk ve en keskin itirazı Türklerden, Türk işçi ve emekçi sınıflarından görseydi, şoven Türk siyaseti meydanı bugünkü gibi boş bulabilir miydi? Yani mesele Marksist-Leninist literatüre, girmişse eğer, Tuğluk’un tartışma konusu yaptığı yerden değil, Kürt milliyetçiliğinin savunulması için hiç değil, Türklerin özgürleşmesinin koşulu olduğu için girmiştir.

Lenin’de bu yaklaşım daha da gelişir ve ezilen ulus milliyetçiliğini hoş görmeye kadar derinleşir. Lenin’in ulusal meselelerde, yani alabildiğine kaypak ve sadece burjuvalar için ilkesel olan bu zeminden “ilke” olarak çıkardığı tek şey, ayrılmayı da içeren kendi kaderini tayin hakkıdır ki, zaten o da bir burjuva sınıf ilkesi olarak doğmuştur. Lenin bu ilkeyi “tek istisnamız budur” diyerek almış ve Rusya’nın alabildiğine karmaşık belli tarihsel koşullarında işçi sınıfı siyasetine uyarlamıştır. Türk solundaki yaygın unutkanlık nedeniyle değil, Türkiye’de bugün yaşanmakta olan soruna soldan nasıl bakmak gerektiğini çözmek için Lenin’i hatırlatalım:

Lenin’in ulusal soruna ilişkin görüşü, Ekim Devrimi’nden sonraki Rusya’nın somut koşullarının somut tahlilinden çıkmıştır. Çarlık çerçevesi içindeki bütün uluslar devrimle birlikte bağımsızlıklarını ilan etmişlerdir. Lenin’in başında olduğu parti ve devlet bütün bu ulusların bağımsızlığını hemen tanımıştır. Bağımsızlaşan bu uluslar değişik yönlere sürüklenmiştir. Bazılarında burjuvalar, bazılarında işçi-köylü sovyetleri, bazılarında da burjuva sınıfla uzlaşmayı savunan Menşevik solcular iktidara gelmişlerdir ve hemen hepsinde, tarihten süzülüp gelen köklü sebeplerden dolayı milliyetçilik baş göstermiştir. İç savaşa sürüklenenleri de vardır. Bütün mesele Lenin’in başında bulunduğu Rus işçi devletinin bunlara nasıl davranacağı noktasında düğümlenmiştir. Bu noktada Lenin’le ilgili olarak sanılan veya propaganda edilenle gerçeklik birbirine taban tabana zıttır. Soğuk savaş boyunca SSCB içindeki ülkelerin Rusya’ya karşı kışkırtılmasında kullanılan milliyetçi propagandanın başlıca malzemesi olan “büyük Rus şovenizmi” çarpıtması solcuların da bir kısmının kulağına girmiştir. Lenin’in yönettiği devletin Kızıl Ordu’nun ayrılan Polonya’yı işgal ettiği, Gürcistan’a girip Bolşevik Sovyet’i iktidara getirdiği, bağımsızlığını ilan eden bütün bu ulusları, zorla bolşevikleştirip Rusya’ya bağladığı söylenir. Böyle bir şey olmamıştır. Polonya işgale uğramıştır ama ayrıldığı için değil, Ukrayna’yı işgal edip sonra da Almanya’ya teslim ettiği için. Yani Polonya burjuvazisinin Rusya’ya karşı yürüttüğü düşmanca saldırı nedeniyle. Ama Lenin, bağımsızlık ilan eden Ukrayna burjuvazisiyle de, milliyetçi-ulusalcı eğilim içine giren Gürcistan orta katmanları, ticaret ve esnaf sınıfı ve milliyetçi-sol aydınlarıyla da, bağımsızlıklarına saygı temelinde sonuna kadar uzlaşmayı savunmuştur. Bu konuda Lenin’de gördüğümüz şey radikal bir enternasyonalizmdir ve ayırdedici özelliğini, Bolşeviklere karşı en çok istismar edilmiş olan Gürcistan olayında gösterir. Gürcistan’lı Bolşevikler (Mdivani) hem bir Kafkasya federasyonuna girmekten yana değildirler, hem de Rusya ile “hemen” o gün için birleşmeye karşıdırlar. Bolşevik yönetimden Stalin ve Orjonikidze, ulusalcılıkla suçladıkları Mdivani’nin itirazlarına ve Lenin’in karşı çıkmasına rağmen Gürcistan’ı işgal ederek Bolşevik Sovyet iktidarını kurarlar.

Milliyetçiliğe herkesten çok karşı olan Lenin Gürcistan’daki, Rus düşmanı milliyetçiliğe karşı olmadığını, “Ezen ulusun ulusçuluğu ile ezilen ulusun ulusçuluğu arasında, büyük bir ulusun ulusçuluğu ile küçük bir ulusun ulusçuluğu arasında ayrım yapmak gerekir. (Lenin, La question des nationalités ou de l'«autonomie», c.3, s.891-893)” diyerek göstermiştir. Lenin bunu, Gürcistan milliyetçileri temizdir, masumdur, dürüsttür diye değil, ulusçuluğun bir kapitalist gelişme normu olduğunu, ulusların hak eşitliğinin kapitalizmde söz konusu olmadığını bildiği için yapmaktadır. “Ezilen, bağımlı, hak eşitliğinden yararlanamayan uluslar ile ezen, sömüren, hakların tümünden yararlanan ulusların birbirinden açıkça ayrılması”nı, ulusların hak eşitliğinin yolunu açmak için savunmaktadır. (Cilt 22, s.163)

Lenin bu konuda açık ve samimi olmaktan yanadır. Aynı devlet içindeki ulusal-etnik vb. toplulukların tam eşitliği için verilen savaşı destekler. “Ulusların eşitliği (ulusların) özgür karar verme hakkını içerir.” (c.20, s.448) diye bilhassa vurgular. Bunu savunmaktan kaçınmanın baskıyı savunmak demek olduğunu, öyle düşünenlere (R. Luxemburg) hatırlatır. “Sınırları halkların kendileri belirlemeli” der. Zaten tıpkı Engels gibi, (Anti-Dühring) “ulus” olgusunun halk yığınlarından bağımsız bir hadise olmadığını düşünür. Marx, her ulusun ulusal bir devlet kurma isteğine modern çağın özelliği olarak bakmıştır. Engels, Lenin öyle bakmıştır. Bugün de kendiyle tutarlı komünistler öyle bakmaktadırlar. Bu mutlak böyle olsun diye değil elbette. “Uluslar toplumların evriminde burjuva dönemin kaçınılmaz bir ürünü ve biçimidir” diye gördükleri için (Lenin, c.21, s.68) bu konuda dirençli bir konuma sahiptirler. Mademki “Ulusal devlet kapitalizmin bir kuralı ve normudur,” (Lenin. c.20, s. 442) ve “New-York Devleti ulusal ayrılıkları öğütmekte olan bir değirmene benzemektedir,” (Lenin, c.20, s.26-27) aynı devlet çerçevesi içinde kapitalist gelişmesini –ve modernleşmesini– sürdürme gayreti içinde olan iki ulus-toplum için süreç farklı yönlerde işleyecek demektir. Aynı devlet çerçevesi içinde ama aralarında eşitlik ilişkisi kurulmadığı için Türkler baskıcı, Kürtler de baskı gören olmuşlardır ve bunda şaşılacak bir şey de yoktur. Demek ki egemen milliyetçi Kürt zümresi Kemalist Türk burjuvazisi ile halvet olurken eşitsiz bile olsa bu ilişkiyi benimsemiştir veya çıkarına görmüştür. Şimdiki Kürt milliyetçiliği ise “eşitlik” istemektedir. Yani Türklerle birliğinin kuruluş modeline itiraz etmektedir. Yapılacak iş bunu anlayışla karşılamak ve yeni durumda geçerli olabilecek çözüm yollarını araştırmak ve bulmaktır. Bugünkü temel sakatlık, çözüme giden yolun açılmasında asıl engellerden biri, Türkiye’de budur, yani Kürt milliyetçiliği ile Türk milliyetçiliğini aynı kaba koymaktır. Tuğluk veya Nuray Mert’in, desteklenmesi ve hattâ alınıp büyütülmesi gereken yaklaşımlarında gözden kaçırdıkları için eksik bıraktıkları nokta burasıdır. Tamam, ulusalcılık da, yurtseverlik de yere batsın ama hangi mantık silsilesi içinde? Siyaset mantık değil midir? Önce hangi milliyetçilik batsın, arkasından hangisi, kim batırsın ve bunlar kapitalist toprağa gömülebilir şeyler midir? “Siyasî çözüm” demek yetmez, siyasî çözümün bizzat kendisini de ortaya koymak gerekir.

Gelelim “siyasî çözüm”e veya herhangi bir çözümle sonuçlanacak bir yola girilmesine. Kolay bir mesele değil bu. Sloganla olmaz. Hayal kurmakla da olmaz. Sert bir gerçekliği vardır bu türden sorunların ve çözümün üstesinden gelecek güçlerin sahneye çıkması şarttır. Kürt meselesine siyasî çözümü, Türkiye’nin, bölgenin ve dünyanın çözüm potansiyellerinden bağımsız düşünmeye olanak yoktur. Türkiye’nin bulacağı herhangi bir çıkış yolunun bir şansının olabilmesi, dünyanın temel gidişatı ile uyum hâlinde olmasıyla mümkündür. Kürt meselesinde bir çözüm yoluna girebilmek için ya şimdiki güç ilişkilerini değiştirmek ya da bu ilişkilerin değişmesini beklemekten başka çare yoktur. İkincisi, yani güç ilişkilerinin değişmesinin beklenmesi, sorunun çözümünün AB veya ABD’nin veya ikisinin birden birlikte öngörecekleri, bu arada elbette Rusya’nın razı olduğu bir Ortadoğu perspektifinden çıkacağını söylemiş olmaktır. Nitekim şimdilik “çözüm” daha çok bu yol üzerinde ihtimal dahiline girmektedir. Ancak bu perspektifte çözümün ne ve nasıl olacağı belli değildir. PKK’nin en azından örgüt politikası olarak şimdilik uzak durduğu, budur. Bu yola daha çok Kuzey Irak Kürtleri ve Barzani-Talabani hareketi baş koymuş gözükmektedir. Türk devlet siyasetinin başka çözüm yollarına koyduğu tıkaçlar nedeniyle bu yol Ortadoğu’daki bütün Kürtlerin giderek artan ölçüde ilgisini çekmeye namzettir. Kemalistlerin çok korktukları ama kaçamadıkları, hattâ kendi inisiyatifleriyle kendilerini mahkûm etmeye yöneldikleri ihtimal budur.

Bu durumda Türklerin Kürt milliyetçiliğini arttıracak ve onları ayrılmaya itecek bir tutumdan kendini sakınması gerekirken tam tersi olmakta ve devlet siyaseti savunulmaktadır. Sorsak Türk solcularına, komünistlerine, “Türkiye’yi emperyalizme böldürtmeyiz!” diyecekler, bu da politika olacak! Peki, buna gücümüz yetiyorsa niye daha kolayına yetmesin? Mademki birlik ve bütünlüğü çok seviyoruz, Türklerle Kürtler, oturalım, meseleyi birlik ve bütün içinde çözebilmenin yollarını arayalım. “Birlikte yaşamak mı?” Güzel de zaten 85 yıldır birlikte yaşamıyor muyuz? Gel şu kapitalist ilişkiler içinde birlikte yaşayalım! Hani solculuk sınıfçılıktı. Bunu böyle dedikten sonra Amerikancı veya emperyalist çözümlerin peşine takıldıkları için Kürtlere kızmaya ne hakkın var? Bu olmaz. Hattâ, sen becerdin ve Türk işçi ve emekçilerini ulusçuluktan, yurtseverlikten, Türk şovenizminin etkilerinden kurtardın da bir sınıf siyaseti yoluna soktun, fakat Kürtler gene gelmediler, onlara yine kızmayacaksın. Kürtler Lenin’i duyar da, seni duymaz. Sen, yani biz, Türkiye olarak bu sorunu nasıl çözeriz? Bilmiyoruz ama bilinen bir şey var: Kürt meselesi devlete rağmen, fakat devletle çözülecek bir meseledir. Bu da, mevcut güçlerin yanına yeni, hiç olmayan ya da potansiyel olarak olup da fiilen bulunmayan yeni bir güç konulmasını, mevcut Türk siyasetini etkisizleştirecek yeni bir Türk siyasinin üretilmesini gerektirmektedir. “Siyasî çözüm” denilen şeyden ancak o zaman söz edilebilir.

“Yeni bir güç” ve “yeni bir politika” denilince solcuların aklına kendileri gelmektedir. Hayır. Kastedilen solcular, sosyalistler, komünistler değildir. Bugün, yarın ve öbür gün, onların ortaya böyle bir güç koymalarına olanak yoktur. Önce onlar kendilerini ciddiye aldıklarını gösterecekleri bir şeyler yapmış olurlar, sonra da başkaları ve genel olarak Türkler bunun farkına varır da, yeni bir güç oluşur. Buna kim inanır? Tam yirmi yıldır Türkiye’de solun birleşmesi, bir sınıf hareketi oluşturması, siyasette yeniden görünür hâle gelmesi konuşulmaktadır da, bu yönde dişe dokunur bir ilerlemeye rastlanmış mıdır? Kastedilen, solcuların işe el koyması değildir. Solcuların bu sorunun çözümünde olsa olsa, geliştirecekleri bir tutum, politika olabilir. Bu zaten var deniyorsa, demek ki yokmuş!

Ama olabilir. Önce şunu görmemiz gerekir: Bu meselede “sınıf siyaseti” emekçilerin çıkarına olan siyasettir. Emekçilerin çıkarına bir siyasettir diye sadece emekçileri kapsamaz. Ulusalcıları da, Kemalistleri de, solcuları da, sağcıları da, illa sınıf olarak bakılacaksa, burjuvaları, işçileri, işsizleri, aklı selim sahibi herkesi kapsar. Kürt meselesini devlete rağmen çözüme doğru itecek güç buradan çıkabilir. Buraya seslenmek gerekir. Buna uygun bir politikayı yaygınlaştırmak gerekir.

Denecektir ki, çok geç kalındı. Çözüm artık hepten imkansızlaştı. Değildir. Bir tür çözüm olarak görülen Kürtlerin susup oturması, bugüne kadar yaşadıkları gibi yaşamaya razı olmaları imkânsızlaşmıştır. Diğer çözümler, hiç el atılmadığı, dile getirilmediği, siyasete güçlü biçimde dahil olamadığı için yokmuş gibidirler. Çözüm arayışına buradan başlamak gerekir.

Başlamak için, bu sorunun bir çözümü vardır düşüncesini yeniden kurabilmek için şu zannı ortadan kaldırmak gerekir. Zannedilmektedir ki, “memleketin bölünmesi” korkusu Türk milliyetçiliğini, tıpkı 1920’lerdeki gibi şaha kaldırmıştır ve bu da çözümü güçleştirmektedir. Hayır. “Memleket bölünecek!” korkusu körüklendikçe bunu yapanlar farkında olmadan toplumda bir “çözüm” potansiyeli oluşturmaktadırlar. “Bitsin artık bu mesele” bıkkınlığı yaygınlaşmıştır, bu da iki tarafı keskin bir vaziyettir. Dayanılmaz bir yere, “Bölünecekse bir an önce bölünsün de biz işimize bakalım!” çığlıklarının duyulması muhtemel bir noktaya doğru gidilmektedir. Bu toplumsal korkuyu görmek ve politikaya mal etmek, nasıl bir politika sorusuna verilecek yanıtlardan biridir. “Ulusalcı” feryatlar Kürt meselesi hakkındaki bilinmezliği ve 85 yılın örtüsünü kaldırmakta, konuyu Kemalist cumhuriyete dönüşürkenki çıplak haliyle görmemizi kolaylaştırmaktadır. Bu tür konulara hiç aklı ermeyen ırkçı milliyetçi Türklerin “Erzurum’da kongre yapalım” demeleri bile konuya vakıf hâle geldiklerine tipik bir işarettir. Evet, hattâ Samsun’a da yeniden çıkılabilir! Gerekirse oradan Erzurum’a da gidilir. Niye? Kürtlerle konuşmaya! Nasıl bir politika sorusuna burdan da bir yanıt çıkacaktır.

Kürt meselesine çözüm olacak bir politikanın bugünkü sorunu “ayrılmak” mı yoksa “birlikte kalmak” mı değildir. Ya da Kürtlerin siyasal talebi şudur budur ama Türk devletinin razı olacağı cinsten değildir vb. ince ayrıntılarla uğraşmak başka bir şeydir, ama tartışma her nedense buna yoğunlaşmaktadır. Kürtlerle Türkler arasında “sınır” olacak mı, olmayacak mı, olacaksa nereden geçecek aculluğu tam aksine, çözüme açılacak yolları tıkamakta veya geciktirmektedir. Konuyu böyle tartışmak kendini halkların yerine koymaktır. PKK kendini Kürt halkının yerine koyup öyle konuşuyor diye tartışmak veya buna itirazı olmak Kürtleri ilgilendiren bir sorun olarak anlaşılmalıdır. Marksistlerin, solcuların, sosyalistlerin, bu sorunu artık çözelim diyenlerin işi bu olmamalıdır. Burada itiraz edilmesi gereken Türk devletinin kendini Türk halkının yerine koyarak izlediği politikadır. Türk halkı konuşmadığı, sustuğu için devlet rahattır. Oysa henüz, “ulusalcı” yayılmaya rağmen bu konuda hâlâ Türk halkı başka, Türk devleti başkadır. Devlet Türk halkını kazanmaya da çalışmamaktadır. Koyu sansürler koyarak Türk halkının izlenen devlet siyasetine itirazını örtmektedir. Generaller siyasî alana tümüyle egemen olmuşlar ve hükümete yapılacakları artık “tavsiye” etmek yerine, dikte etmektedirler. Bir kısım Kürtler bu noktaya gelinir korkusuyla 22 Temmuz seçiminde AKP’ye meylettiler ama korktukları noktaya gelindi bile. Bu durumdan hiçbir Türk memnun değildir. PKK’yı bitirme siyasetinin aslında Kürt-Türk çatışmasını ülke düzeyine yaymak anlamına geldiğini sıradan Türkler bile anlamaya başlamıştır. Balkonlardan sarkıtılan bayrakların sayısının artması, olayın vahim bir istikamete gitmekte olduğunu fark eden bulanık bilince işarettir. Rahatının bozulmasından korkan bütün kesimler konuyu özüne uygun bir tartışma mecrasına götürecek yeni bir politikaya duyarlı duruma gelmektedirler. Gelmemişlerse, çalışılır, gelirler. İktisat uleması borsa üzerinde durduğunun yüzde biri kadar PKK ile savaşın ekonomik ve toplumsal maliyeti üzerinde dursa besbelli ki fukara millette şafak atacak! Bugüne kadarki maliyetin 300-500 milyar dolar mertebesinde tahmin edilmesi bile Türkiye’de işçilerin, emekçilerin, memurların, işsiz orta katmanların çektikleri dayanılmaz ekonomik sıkıntılarda Kürt meselesinin dahlini görmelerini kolaylaştır maktadır. Ekonomik çöküntü sadece dar gelirli ve yoksullukla boğuşan sınıfların çöküntüsüdür. Hâkim sınıf durumundakiler, büyük cari açıkları nasıl kapatıyorlarsa, savaş masraflarını da halkın sırtına bindiren değişmez politikayı rahatça uygulayarak kapatıyorlar. El atıldıkça çalışanları sokağa dökmüş olan Sosyal Güvenlik Reformu’nu çıkarmakta acele etmeleri, acele kaynaklara ihtiyaçları olduğu içindir. Sıra halkın alyanslarına, kurban derilerine el koymaya gelecektir. “Can ve mal vatana feda” propagandası aralıksız, bu nedenle pompalanmaktadır. Kıçı Batı’ya döner diye yüzü kıbleye varmayan “islami” sermaye kesimi, TÜSİAD’la birbirini karşılıklı kollayarak hem savaşı, hem kendi işini götürüyor. Buna bir diyecek yoktur. Ama halka söylenecek söz vardır. Solcular bu konuda, genel kabul gören soyut kavramlara, simgelere zarar gelir diye somut çalışmıyorlar. Söz konusu vatan olunca gerisi teferruat oluyor. Somut soruna geçebilmek için yakayı bu saplantılardan sıyırmak gerekir. Sosyalist, solcu, elbette gözü tok bir siyaset izler. Paranın hesabını sormaz. Ama şunun hesabını sorar: Bir sorti kaç ilkokuldur, hastanedir? Bunu sormaya, önce kendimiz için başlarsak belki arkasından Kürtler için de sormak gelir akla? Ulusal sorun dediğiniz şey ekonomiden bağımsız bir şey midir?

Öncesini bırakalım, Türk devletinin Kürtlere karşı, üstelik onların azınlık, vb. değil, düpedüz “millet” olduklarını da ekleyerek güttüğü politika, her zaman tartışmalı olmuş bir politikadır. Hakkını yememek için söyleyelim, bu müzmin meselede bugünkü Türk devletinden tek itiraz çıkmazken, bu devletin gençlik döneminde az gürültü çıkmamıştır. İsmet “Takrir-i Sükûn” diye diretirken Karabekir, özü ekonomik entegrasyon olan bir projeyi savunuyordu. Bursalı vekil Emin Bey “sıkıyönetim yerine ılımlı, yumuşak bir politika”dan yanaydı. İsmet İnönü Kürtlere Türk kimliğini kabul ettirmek ve tepkileri bastırmak siyaseti güderken itiraz, Kürtlerin kimliğine ve itibarına saygı yönündeydi. Bunlar şurda burda, sokakta değil, devletin tepesindeki tartışmalardı. Oysa bugün aynı devletten aykırı tek ses gelmiyor. Devlete rağmen ama devletle birlikte çözüleceğini bilerek konuyu yeni baştan ele almak ve tartıştırmak, bu nedenle çözümün kendisinden daha büyük önem taşıyor. Devleti başka bir çözüm arayışı içine sokmak, Türkiye’de Türkler tarafından üretilecek yeni bir Kürt politikasının ekseni olmalıdır.

Kürt milliyetçiliğini ayrı bir yere koymadan genel olarak milliyetçiliğe ve özel olarak Türk milliyetçiliğine karşı mücadele verdiğini sanarak havanda su dövüldüğünü fark etmek de gerekir. Kürt milliyetçiliğini anlamaya çalışmak ve gerekirse ödün vermek, Türk milliyetçisi açısından olanaksız bir şeydir. Bu nedenle, dikkat edin, Kürt milliyetçiliğinin her türden eleştirisi, örtülü veya açık, Türk milliyetçiliğine varmaktadır. Kemalist Türk devletinin kurgusunu ve yerleşik ideolojisini tartışmayan her şey buna varır. Demek ki Türk milliyetçiliğini etkisiz hale getirmek ve çözüm yoluna sokmak için ilk yapılması gereken şey, zorunlu olarak Kürt milliyetçiliğini ayırmak, eğer eşit hak talebindeyse, aklın sınırı içinde “haklı” bulmaktır. Aslında günümüz dünyasında ister işgale karşı direniş ya da etnisite veya mezhep veya kültür temelinde özgürlük arayışları olsun, ister sınıf mücadeleleri veya antiemperyalist mücadeleler, bunların tümü gelip sonunda haklı-haksız şablonuna oturmaktadır. Bu sorunları çözüm yoluna sokabilmek için izlenecek politikalar, kitabî formüllerden değil, somut durumdan üretilmek zorundadır. Kürtlerin talepleri bu şablona uymakta mıdır? Belirleyici kriter bu olmalıdır.

Türklerde bugün yaygın olan ve yaygınlaştığı gözlenen his, kendilerine ait bir vatanı “başkaları”yla paylaştıklarıdır. Osmanlı mülk bilincinin Kemalist cumhuriyete geçmiş bu şeklinde bu vatanda Türklerden başka milletlerin de bir hakkı bulunduğunu, ama bu hakkın “köle olmak” olduğunu Kemalist öncülerden (Mahmut Esat Bozkurt) öğrenmiş bulunuyoruz. Unutmamak lazım, Mahmut Esat Bozkurt Kemalist kadrolar içinde şaşılacak kadar “en solcu” olanlarındandır ve Türkiye’de zaman zaman yükseldiğine tanık olduğumuz “sol-Kemalist” akımın mensuplarının da Kürt meselesinde olduğu gibi Ermeni, Rum, Süryani, vb. sorunlarda izledikleri –veya devlete önerdikleri– politikaların referans noktası niteliğindedir. Buraya girilmiştir, açmaz buradadır. Bu mecradan çıkılmalıdır.

Bugünkü koşullarda yeni bir Kürt politikası üretip topluma anlatmanın araçları yok denecek kadar az olsa bile, DTP vardır ve bu noktadan çıkarak Türk liberaller, solcular, sosyalistler, aydınlar ve sanatçılar ve bilhassa hâlâ aklı başında duran sendikacılar, mesleki örgütlenmeler, gençlik ve kadın örgütleri, mevcut partiler, “bu mesele çözülsün artık” diyen herkes, işini gücünü bırakıp bu sorunla ilgilenmeli, politika oluşturmaya katkıda bulunmalı ve yaygınlaştırmalı, aklı ve vicdanı bütün kimler kalmışsa medyadakiler bu gayrete omuz vermeli, “her telden” yerine tek telden bir politik yoğunluk oluşturmanın önemi ve aciliyeti kavranmalıdır.

Gündemi gerginleştiren ve toplumu iç çatışmalara doğru sürükleme potansiyeli taşıyan olgu PKK’dır. PKK’yı Kürt toplumundan, Kürtlerin tümünü kapsayacak bir yaklaşımla ve “politik manada” ayrıştırmak, çözüme giden yolları açacak bir ilke oluşturmak bakımından elbette gerek ama bunun yolu PKK’yı devlet ve hükümet ağzıyla lânetlemek değildir, çünkü bu zaten “politika” değildir. Devlete, “Git PKK ile konuş,” denmesi de doğru değildir. Kördüğüm hâline götüren, bu noktaya sıkıştırmaktır. Buradan hızla uzaklaşmak gerekir. PKK ordadır, somuttur ama Kürt halkı da orda ve somuttur. Türkler PKK’nın değil, Kürtlerin muhatabıdır. Türkler çözüme, –bu veya bir diğeri, belki daha demokratik veya bundan daha despot, fark etmez– kendi devletleriyle ulaşacaklardır.

En etkili politika Türklerle Kürtlerin eşit haklarla aynı devlet kapsamı içinde yaşamalarını savunmakla olur elbette. Türk milliyetçiliğinin törpülenmesi bunun için gereklidir. Kürt milliyetçiliğinin ayrı ve “haklı” görülmesi de, güçlenmesi için değil, aksine onun da törpülenmesi için gereklidir. Bunu Kürtlerin bu saatte bile yapmaları, “istedikleri gibi yaşamak” hakkına kavuşmaları koşuluyla mümkündür. Bu ekseni koruyan, yani Kürtlere güven veren böyle bir politikanın oluşturulmasında PKK, olumlu veya olumsuz, faktörlerden biri değildir. Sorunun PKK ile özdeş bir sorun olarak görülmesini Türk devleti istiyor ve Türk toplumunun basireti burada bağlanıyor. DTP böyle bir politikaya muhatap olabilir mi?

Bize göre olabilir ve olmaya çalışmalıdır. Kendini Kürtlerin politik temsilcisi yerine koymakta ise, hattâ buna mecburdur. Bunu yapabilmek DTP için elbette kolay değildir, çünkü Kürtler adına ve Kürtlerin yaşadıkları yerlerde politika yapmaktadır ve Kürtlerin yaşadığı genel durumun siyasî sentezinden başka bir şey değildir. DTP’nin, çözüme dönük bir Türk politikasının muhatap olması ihtimalini zayıflatmak için devlet ve parlamentodaki bütün partiler işbirliği halinde çalışmaktadırlar. Tekelci Medya, çığırından çıkmış bir sorumsuzlukla, DTP’ye karşı izolasyon siyasetini yaymaktadır. DTP bu kuşatmayı yarabileceği strateji ve taktikleri üretebildiği ölçüde başarılı olabilecektir. Kürtlerin taleplerini esnek bir formülle siyasî programına yazmış olması, devlette elbet öfkeyi körüklemiştir ama Türk toplumuna, yarattığı kısmi öfkenin yanı sıra, konu üzerine düşünüp tartışma merakını da aşılamıştır. Merak edebilen bir toplumda hâlâ hayat işaretleri var demektir.

Ömer Bedri Canatan, Kızılcık, sayı 32, s. 10-18.

Kânunusani suikastının güncelliği

Vatansever paşa Topal Osman’ın heykelini yaptırmıştı

Siyasi tarihimizin Ocak ayı suikastlarından ilki ve en büyüğü Trabzon’da işlenmişti. En yenisi ise geçen yıl İstanbul’da işlendi. İlkinde öldürülenler Türkiye Komünist Fırkası’nın kurucularından on beşiydi.

Partinin önde gelen ismi (Giresun 1883 doğumlu) Mustafa Suphi İstanbul’da hukuk okumuş, Sorbon Siyasal Bilimler’den lisansüstü diplomasi almış, Fransız sosyalist partisinin ünlü ismi (emperyalist savaşa karşı çıktığı için öldürülecek olan) Jaures’le tanışmıştı. Dönünce gazetecilik ve muallimlik yapar. İttihatçıların aleyhine dönünce Sinop Kalesine “nefyedilir.” 1914’te Kaleden kaçıp Sivastopol’e geçer. Osmanlı-Rusya savaşı nedeniyle Türk olduğu için Kazan Türkleri arasına gönderilir, Bolşevikleri tanır. 1917’den sonra Müslüman Türkler arasında siyasi çalışmalar yapar, 10 Eylül 1920 günü anavatandan gelmiş değişik gruplarla ve Rusya topraklarındaki Türkiyeli solcularla Bakü’de toplanan Kongre’de parti kurulur. M. Suphi, Ethem Nejat ve arkadaşları Komintern’in uyarılarına rağmen Anadolu’ya gitmek isterler. Heyet 28 Aralık’ta Kars’a gelir.

Teşkilat-ı Mahsusa (MAH) her uğradıkları şehirde İslami inançları kışkırtarak karşı gösteriler düzenler.

Erzurum’a ulaştıklarında daha geniş çaplı olaylar organize edilince Trabzon’a gitmek isterler. 16 kişi olarak Trabzon’a gelirler, ama kente sokulmadan doğruca limana götürülürler, “Batum’a gönderilecekleri” söylenir. Bu işi yapmakla görevli olanlar kayıkçılar kâhyası Yahya ve çetesidir. Yahya heyettekilerin silahlarını, para, saat ve diğer kıymetli eşyalarını alır, Mustafa Suphi’nin eşini alıkoyar,  15 kişi bir tekneye bindirilirler. Karadenizli olan Suphi teknenin ahşap aksamlı olduğunu (uzun yol teknesi olmadığını) görünce, başlarına gelecekleri anlar, karşı koymaya kalkarlarsa da, Yahya’nın haydutları baskın gelir. Tekne denize açılır, katiller arkadan başka bir tekneyle yetişerek hepsini kurşunlayıp, süngüleyip sulara atarlar. Katliam 1921 yılı Ocak (Kânunisani) 28’i 29’a bağlayan gece vuku bulmuştur. Ankara hükümeti olayı deniz kazası diye açıklar.

MAH’ın Trabzon çetesi olan Yahya Kâhya’ya bu cürmü Ankara’yla yakın irtibatlı, Giresunlu MAH’çı Topal Osman sipariş etmiştir. Osman gözü kanlı, eli kanlı bir katildir. İlk ününü Balkan Harbi’nde Rum köylerini basarak, kadın erkek, çocuk, yaşlı öldürerek ve Rumları bölgeden kaçırtarak elde etmiştir. 1915-16’da Tehcir’de aynı gücünü Ermenilere, 1920’de ise Koçgiri’de Kürtlere karşı kullanmıştır. Ermeni tehcirindeki suçları nedeniyle hakkında arama emri varken Kazım Karabekir tarafından asker kaçaklarını yakalamak için görevlendirilmiş, tecziye yerine, taltif edilmiştir. Zira Osman yakaladıklarının bir bölümünü çetesine katacak, zorbalık gücünü arttıracaktır. Kemal Paşa daha sonra o gücü kendi muhafız birliği yapar.

Yahya Kâhya’nın oğlu “Türkiye’de Sol Akımlar” kitabını yazan Mete Tuncay’a mektubunda babasının o zamanki koşullara göre vatani vazifesini yaptığını ve “asıl katilin bugün tapınılan bir kişi olduğunun bir gün mutlaka anlaşılacağını” yazar.

Böyle olayların belgesi olmaz, bulgulara akıl yürütmeyle varılır. Ama tarihçi Halil Berktay’ın dedesi (Erdoğan, İlhan ve Alpaslan Berktay’ın babaları) Halil N. Berktay olayın Ankara’dan gelen şifreli bir telgrafla emredildiğini ve şifreyi çözmüş subayla sonraları tesadüfen tanıştığını söyler.

Ayrıca, Kâhya 1922 tarihinde bazı yolsuzluklar nedeniyle Sivas’ta yargılanıp yakayı kurtardığında Temyiz Mahkemesi Ceza Dairesi Reisi Hasan Fehmi Bey, akrabası E. H. Tepeyran’a (Oktay Akbal’ın dedesidir) yazdığı mektupta suçluluğuna inandığı Yahya’yı birtakım “nüfuzlu” kişilerin himaye etmesi nedeniyle serbest bırakmak zorunda kaldığını teessürle belirtir. Esasen bu gibi hayati emirleri Karabekir’in tek başına verebileceğini sanmak Ankara-Erzurum arasındaki hiyerarşik ilişkiyi bilmemek olur.

Yahya Kaptan yanında bir kaç avenesiyle 3 Temmuz 1922 akşamı öldürülür. Öldürenler Topal Osman’ın adamlarıdır. Katiller katilleri temizlemişlerdir. Yahya’nın 15’ler cinayeti konusunda ileri geri konuştuğu, “Kafamı kızdırmasınlar, yoksa konuşurum!” gibi sözler ettiği için öldürüldüğü söylenir.

Derken, Topal Osman bir vazife daha ifa eder: 26 Mart 1923 akşamı yemeğe çağırdığı Trabzon mebusu Ali Şükrü Bey’i öldürür. Meclis’te 2. Grup diye adlandırılan muhaliflerin lideri Ali Şükrü kaybolunca tepkiler büyür, bir kaç gün sonra cesedi tarlada bulunur. Osman’ın bağ evi kuşatılır. İddiaya göre önce Çankaya’yı basacağını söyler, sonra teslim olur, ama ateş edilir, ertesi gün ölür.

Böylece 15’leri Yahya Kâhya, Yahya’yı Topal Osman, Osman’ı da jandarma öldürünce 15’ler cinayeti de faili meçhul!! kalır. Osman Ağa’nın kabri bir süre sonra memleketine naklolur. Anıt mezara konulur.

Konunun günümüzle ne ilgisi mi var?

Ergenekon çetesi tutuklu zanlılarından ünlü Veli Küçük Paşa on yıllar sonra ünlü Osman’ın heykelini yaptırıp Giresun’a hediye eden kişidir. Ama iki olay arasındaki asıl ortak yön onların çete olmaları değil, her ikisinin vatan için adam öldürdükleri de değil... Onbeşler suikastıyla Hrant Dink cinayeti arasındaki ortak noktanın her iki olayda da tetikçilerin Trabzon’lu olmaları da değil.

Asıl müşterek yanları her iki çetenin de hikmetinin kendilerinden menkul olmadığı, yüksek mercilerden sadır olduğudur.

Nazım Hikmet Onbeşler için şöyle demişti:

1921 / Kânunisani 28 / Karadeniz / Burjuvazi / Biz / Onbeş kasap çengelinde sallanan / Onbeş kesik baş / Onbeş arkadaş / Yoldaş  / Bunların sen isimlerini aklında tutma / fakat / 28 Kanunisaniyi unutma.

Nasıl unutalım ki, aradan doksan yıl geçti, cürümler aynı, mücrimler aynı. Adları değişiyor, makamları değişiyor, tıynetleri değişmiyor. Ne fiiller tarih oluyor, ne failler.

Arif Damar

"Toplumsalcı dünya görüşünden, gerçekçi sanat anlayışından vazgeçmeden çağcıl bir şiir yazma başarısını gösterdi." Memet Fuat

Arif Damar şiir serüvenine 1943'te başlamıştı. "Arif Barikat" diye imzaladığı şiirlerinde 2. Dünya savaşında yurtlarını savunanları, barikatlarda çarpışan direnişçileri, cephelerde can veren savaşçıları anlatıyordu:

"...................
Saatlerce dövüştükten sonra
bir avuç erkek
                ve bir de kadın
32-arif-damar-cizgilerleson silah sesleri de kesildi.

Gözleri hayretle açık
                ayakları ürkek
bir ihanet dakikası gibi
                korkak ve titrek
geçti düşman askerleri üzerlerinden.
Belki, birdenbire bir şey olur diye
dökülmüş sigaraları bile incitmeyerek.
Artık büyük sükûneti konuşabilir barikatın:
Uyuyorlar,
sanki gelecek günlerde uyanacaklarmış gibi
sanki çalışmaktan yorulup
bir ağacın gölgesinde yatmışlar gibi
                uyuyorlar.
..................."

NÂZIM HİKMET ŞİİRİ

Bu şiirleri cezaevindeki Nâzım Hikmet'in yazarak takma adla yayınlattığını sananlar olmuş. Yıllar sonra Arif Damar şöyle diyecektir:
      "Nâzım'ın etkisi belki 1951'e kadarki bütün şiirlerimde yer yer sezilebilir. Ben dünyayı değiştirmek istiyordum. Nâzım'dan ayrı olayım, özgün, başka olayım diye bir sorunum yoktu." 1
      "Şiirlerimi Nâzım'ın sanırlardı. Hoşuma giderdi. Oysa hiç de iyi bir şey değildi bu, kimseye benzememek gerekliydi."

1945'te yayınlanan "Hissen Yok Bu Akşamda Senin" şiirini Ataç, beğendiğini söylemiştir.:

"...................
Bugün günlerden cumartesi,
dün yazdığın mektup,
ancak, dört gün sonra eline değecek karının.
Senin orada eskisi gibi sesin işitilecek,
sesin teselli edecek
düşünür gibi gülecek,
kısaca: Yaşayacaksın.
Çocuğun o akşam yazdığı cevapta
bahsedecek
çiçek açtığından
bahçenizdeki ağaçların.
...................”

Ancak, takma adı için ozana "O barikat görmüş mü? Değiştirsin adını." diye de haber gönderir...

32 arif-damar-bir-soguk-demirciGARİP ŞİİRİ

Genç Arif Damar, Garip şiirine de, Ataç'a da ısınamamıştır. Garipçilerin yazdıklarından, "Okuru yormayan, sıkıntıya sokmayan, avutan, kolaya gelen bir şiirdi ve Ataç da destekliyordu" diye söz edecektir. Çok sonraları özeleştirisini yaparken Garip şiirine yaklaşımı da değişecektir:
      "Şiirin tekniği yönünden, sadeleştirilmesi ve şairanelikten kurtulması yönünde Garip şiiri ileri bir adımdır."
      "1940 Kuşağı gerçekçileri, eski gerçekçiler Türk şiirinin sonraki gelişmesinde çok önemli katkılar getiremediler."
      "Altın Zincir'den (Altın Zincir: Upton Sinclair'in kavgacı toplumculukla beslenmiş yapıtı) başka kitap bilmezdik. Sanat kuramını ordan öğrendik tek."
      "Devrimci sansür vardı o zaman. Ancak toplumsal sorunlar sanat konusu olabilirdi. Kişisel sorunlar şiire giremezdi. Ama şairler, yayınlamasalar da, gizli gizli o şiirlerini yazıyorlardı. Nâzım Hikmet'in hapishanede aşk şiirleri yazdığını 20 sene sonra öğrendik. (...) Sevmenin ciddi bir iş olduğu bilinci, ne yazık ki toplumcu çevrelerde çok geç uyandı."
      "Çatık kaşlıydı bizim şiir. Aşk şiirlerimi bile gizlice yazdım ben. 1948'de yazdığım bir aşk şiirimi 81'de yayınladım ancak."
      "Bizler muhtevacıydık (Muhteva: İçerik, öz). Ataç, 'Şekli önemsememek muhtevayı önemsememektir' diye altını çizerdi bunun, ama biz muhtevacı olduğumuz için Ataç'ı okumazdık bile. Şairaneliğe karşı olmayı Ataç'tan öğrendim ben."

 İKİNCİ YENİ

 Garip şiiri gibi İkinci Yeni'ye de Arif Damar önceleri ağır eleştiriler yöneltmiştir:
      "Boyuneğer bir şiirdir İkinci Yeni. Şiirleriyle muhalefet yapmamışlardır. Çünkü biçimini almışlardır Batı'nın tek."

Ancak zamanla İkinci Yeni'yle ilgili bu görüşleri de değişecektir:
      "Yeni biçim olanakları arayışı ve getirişiyle önem kazandı. Uzak çağrışımlarla anlatma tekniğini, imgede zenginliği geliştirdi."
      "Garip ve İkinci Yeni, toplumsal değerler açısından bakılırsa, eleştirilebilir. Ama bunları bir sanat hareketi olarak alırsak, her iki akım da şiirimizi değiştirmiştir."

 Ozanın kendi şiiri de değişmiştir. İlk döneminde 1940 Kuşağı toplumcu gerçekçiliğine bağlıydı:
      "'Günden Güne'de 'Dayanılmaz' şiiri vardır, açık şiirdir o. Yüksek sesle okunması gereken bir şiirdir. 57'ye kadar yazdıklarım bu türdendir, geniş yığınların anlayacağı türden."

Garipçilerle İkinci Yeni'ye bakışının değiştiği ikinci döneminde ise, eskiden eleştirdiği ozanların uyguladığı tekniklerden o da beslenmeye koyulmuştur:
      "1951'deki 'Dayanılmaz' şiirinden sonra şiirimin yüksek sesi yitiyor. (...) Yeni bir anlatım biçemi bulmak, geliştirmek zorundaydım. 'Alıcı Kuş'a kadarki on yıllık dönemimde 'Kedi Aklı', 'Saat Sekizi Geç Vurdu' bir bakıma o arayışın ürünleri sayılabilir. Bu dönemimde şu özellikler görüldü-görülür: Dolaylı anlatım, uzak çağrışımlar, alegori, toplumcu mesajı şiirin derinliklerinde eritmek..."

İMGELERLE ANLATMA

      "Benim şiirimde, evet, uzak çağrışımlar vardır, ama, kopuk, mantıksal ilintisi olmayan, anlamı aydınlatmayan imgelere kesinlikle rastlanmaz."
      "İmgelerle anlatma yolunu seçtim. (...) Konu sınırlamasını yıkıyorum. En kişisel sorunları bile gündeme getiriyorum. (...) Kişisel derken, toplumsal yaşamımızdan kopuk değildir gene de. Ama işte, daha geniş tutuyorum çerçeveyi."
      "Hemen şimdi aklıma gelen 'Yol Gider Ah Nasıl da' ile 'Salı' şiirim var. Konu da, biçim de değişiktir bunlarda. Eğretileme olsun, imgeler olsun, bunlar yenidir. Ritme önem veriyorum ayrıca. Bir yandan da, açık söyleyeyim, daha akılda kalıcı olmak istiyorum. Ama ne yazık ki; yalnız şairler anlıyor bu şiirleri, eleştirmenlerinse pek anladıklarını sanmıyorum."

Arif Damar şiirinin izleklerini "Bağımsızlık savaşlarının yiğitleri, döğüşenleri, ölenleri, yurdumdaki sınıf çatışmaları içinde beliren durumlar, yengiler, yenilgiler, işsizlik, yoksunluk, sömürü, mutlu bir düzene duyulan özlem" diye sıralar.
      "Umutsuzluk bilinç eksikliğidir. (...) Bilincini yeterince derinleştirmemiş, dünyanın nereden gelip nereye gittiğini kavrayamamış insanlar umutsuzdur." da der. Umudun ozanıdır o:

32 arif-damar-gitme-kal"TUZBURNU FENERİ
Hey gardiyan gardiyan
Gel de bak parmaklıklardan
Tuzburnu Feneri değil
Umudun şimşeği çakan.”
(Bozcaada Cezaevi, 1984, 11 Haziran)

Siyasal görüşleri yüzünden başı çok derde girmiş olan ozanın sanat-siyasa ilişkisine yaklaşımı zamanla değişmiştir. Artık,
      “Politika yapanlar günlük faydayı gözetiyorlar. Gelişen politik olayları konu edinen şiirler bekliyorlar. Şiir böyle bir şey değil. Şiirin etkisi uzun erimlidir.” demektedir.

Toplumcu gerçekçi sanat anlayışını şöyle değerlendirir:
      “Sosyalist ve realist olduğumu hemen söyleyeyim. Ama şunu da söylemeliyim ki sosyalist realizmle kendimi sınırlamıyorum. Giderek birçok kimse gibi sosyalist realizmin sanat ve edebiyatın gelişmesini engellediği görüşündeyim.”
      “Artık toplumcu-gerçekçilikle kendimi sınırlamıyorum. Böyle bir anlayış sonucu Sovyetler'de çok kötü romanlar yazıldı, kötü resimler yapıldı.”
      “Ben toplumcu şiir okurunun, elimden geldiği kadar şiir beğenisine katkıda bulunmak, o beğeniyi geliştirmek isteğindeyim. Bu okurun çoğunluğu kendi düşüncelerini bildiği şiirleri estetik yanını fazla önemsemeden beğeniyor, kabul ediyor. Bunlar iyi, güzel insanlar, şiirden estetik tad almaları, şiiri bu yönüyle de sevebilmeleri için çaba göstermeliyiz. Sanatın en başta gelen işlevi, insan düşüncesini, insan beğenisini geliştirmektir.”

YENİLİKÇİ BİR OZAN

Kendisini, “Ben yenilikçi bir şairim. Biçimi sürekli araştıran, geliştiren bir şairim.” diye tanımlar. Titizliğine, sabırlı, uzun çalışmalarına örnekler gösterir:
      “Titiz bir adamım. 'Gitme Kal' şiirim için tam 6 ay, 'Ölüm Yok ki' için 3 ay geceli gündüzlü çalıştım. Kolay söyleyişlerden kaçındım, imgelerle söylemeye çalıştım daha çok.”

Söyleyiş ustalığıyla içerikte derinliği birleştiren kısa şiirleri için,
      “Gerek 'Günden Güne'de, gerekse 'İstanbul Bulutu'nda beyitler, küçük şiirler, rubailer yazmam şiirimi, özü, daha sağlam biçime kavuşturmak, anlamı şiirin derinliklerinde eriterek estetik heyecanı sağlamak, öz-biçim sorununu kesin bir çözüme götürmek isteğimle ilgilidir.” der. Sözünü ettiği kısa şiirlerden birkaçı şunlardır:

32 arif-damar-kulliyen-red-fl“İlle görmek için mi beklenir güzel günler
Beklemek de güzel”

İSTANBUL BULUTU
Bulut gelir pare pare
Ada'da Moda'da ak
Haliç üstünde kara
Topkapı'da karışır kayıplara

İKİLİ
Bir de 46'da böyle aldandı ağaçlar
Çiçekler yandı soğuktan cız etti içim

Arif Damar'ın şiirini sonuçta toplumcu dünya görüşüyle yarım yüzyılı dolduran şiir işçiliğinin kazandırdığı deneyimler beslemiştir.

21. Yüzyıl Avuntusu

modern-times-reszdKızılcık'ın geçen (31) sayısında yayınlanan “Sanayi devrimi ve çağı aşılmıştır” başlıklı yazısında Ömer Özkan , benim gibi düşünenlere, şunları yazdı: "...Sanayi çağı gerek dinamikleri, gerekse kurumları açısından etkinliğini, başatlığını kaybetmiştir. Kapitalizmin –ve onunla birlikte sosyalizmin– aşıldığı dünyada yeni bir ekonomik/toplumsal sistemin, yani globalist sürecin başladığı, bilginin üretim faktörü olarak devreye girmesinden, tarihsel itici güçlerin ... ve küresel oluşumların engel tanımamalarından... ulus devletin aşıldığından, AB projesinin hızla ilerlemesinden anlaşılmaktadır. Bundan böyle kesinlikle 'bilgi çağı' sözkonusudur. …Sayın Çebi, kapitalizm –yeni liberalizmin nesnel temeli– sanayi devriminin dinamikleriyle hayat bulan bir sistemdir. Sanayi devrimi ömrünü tamamladığı için sosyalizm gibi kapitalizm de aşılmıştır...Bilgi çağı koşullarında sermaye düşmanlığına gerek yoktur…Sermaye birikimine karşı çıkmak tarihsel ilerlemeye karşı çıkmaktır. Marksizmin özüne karşı gelmektir. Proletaryanın çıkarları, emeğin, emekçi sınıfların çıkarları biçimindeki dünkü sol söylem terk edilmeli, 'insanlığın çıkarları' söylemi güncelleştirilmelidir. Siz Marks gibi değil, Lenin gibi düşünüyorsunuz, sayın Çebi. Proletarya diktatörlüğünün bundan böyle hiç bir biçimde uygulanma şansı yoktur. Bu nedenle mülksüzleştirenlerin mülksüzleştirilmeleri de gerçekleşmeyecektir. Sayın Somer'in 'toplumsal özel mülkiyet' arayışı kategorik olarak daha doğrudur. Çalışan kitlelerin fonlarında büyüyen bir başka sermaye daha vardır ki, henüz bu sermaye üretimin dışındadır. Fakat bu sermaye akıl almaz ölçülerde yoğunlaşmaktadır. Asıl bu, toplumsal tabanı giderek genişleyen ve âtıl olmaktan çıkma aşamasında olan kamusal sermaye çok önemlidir. Marx bu gerçeğe parmak basmış, 'sermaye birikimi hızlandıkça, sermayenin sınıfsal özellikleri kaybolur ve toplumsal nitelikleri ağır basar' demiştir. Gelecekte sermayenin toplumsallaşması gerçekten yeni bir hız kazanacak ve özel mülkiyetin yeniden biçimlenmesi süreci yeni toplumsal biçimler doğuracaktır..."

Anlaşıldığı kadarıyla Ömer Özkan şunun kavranılmasını istiyor: Sanayi devriminin yarattığı çağ sona ermiştir. Yeni bir devrimin içinden geçmekteyiz. Içinden geçmekte olduğumuz devrim, "Bilimsel Teknik Devrim"dir. Sanayi devrimi, kapitalizm ve sosyalizm şeklinde iki tür olmak üzere sanayi toplumunu yaratmıştı. Şimdi "Bilimsel Teknik Devrim" "Sanayi Çağı'nı, dolayısıyla onun toplumsal örgütlenme biçimleri olan kapitalizmi ve sosyalizmi sona erdirdi ve kendi çağını, yani "Bilgi Çağı"nı ve bu çağın toplumu olan "Bilgi Toplumu"nu yarattı. Bu durumda kapitalizme karşı sosyalizm için mücadelenin de bir anlamı kalmamış oluyor. Kapitalizme karşı sosyalizm için mücadelenin sanayi çağında bir anlamı vardı. Marksizm/Leninizm o çağa mahsus bir düşünce ve pratiği temsil ediyordu. Hala Marksizm-Leninizmden bahsetmek "geri kafalılık"tır. "Sınıf"lardan, hele "işçi sınıfı"ndan ve onun tarihsel misyonundan sözetmek saçmalıktır. Bilimsel Teknik Devrim işçi sınıfının kendisini ve ona biçilen tarihsel misyonu iptal etmiştir. Bugün ve bundan sonra geçerli olan "insanlık" ve "insanlık için çalışma"dır. Bu "Komünist toplum"dur... Globalizasyon (Küreselleşme) komünizme götürmektedir.

Ömer Özkan "düşünme"nin dozunu kaçırmış. Söylenecek söz bırakmamış. Ancak "Bilimsel Teknik Devrim" vurgusuyla düşünen pek çok Marksist yazar, düşünür ve siyasetçi var. Bunlar şimdilik, Ömer Özkan gibi dozunu kaçırmıyorlar. Gerçeklikten (Marx) ve somut durumun somut tahlilin(Lenin)’den kopmadıkça tartışmaya değer tezler ileri sürüyorlar. Tezlerini şöyle özetlemek mümkündür: Sanayi devrimi ile birlikte doğmuş ve gelişmiş bulunan kapitalist üretim ilişkileri ve sınıfsal ilişkiler artık geçerliliğini yitirmiş ve "Bilgi Çağı"nın toplumsal ve sınıfsal ilişkilerine geçilmiştir. Sanayi çağında geçerli olmuş varsayımlarla oyalanmak vakit kaybıdır. Marx'ın düşüncesine dayanarak "Yeni Çağ"ın mantığına uygun yeni varsayımlar üretmemiz gerekir. Lenin'in varsayımı üzerinden, o hâlâ geçerliymiş gibi düşünmekle bugünkü dünyayı kavramamız olanaksızdır.

"Bilimsel Teknik Devrim" adını verdikleri gelişmenin kapitalizmin niteliğini değiştirdiği varsayımını Marx'ın düşüncesine dayanarak ileri sürenlerin Marksist düşünceyi sığlaştırdıklarını söylememiz gerekir. Bunun kusuru onlarda değil, Marx'ın düşüncesinin kendisindedir. Marx'ın düşüncesi üzerinden kurulmuş yüzelli yıllık bir düşünce ve eylem çizgisini toptan yok sayıp, ama gene Marx'ın düşüncesinden yola çıkarak, içinde sınıflar mücadelesinin olmadığı, işçi sınıfının misyonunun ortadan kalktığı, sınıfsız topluma geçiş için "mülksüzleştirenlerin mülksüzleştirilmesi"nin zorunluluk olmaktan çıktığı bir tasarıma ulaşmak, kuramsal değer taşıyan bir şey üretmekten çok, "film montajı"na benzemektedir. "Mülksüzleştirenlerin mülksüzleştirilmesi” ile başlayıp biten Marx'ın düşüncesinden çıkarak "Bilgi Çağı"na mahsus yeni mülkiyet arayışlarına girişmek, boş gayret gibi gözükmektedir. Ama önce, kavramakta zorlandığımızın sık sık yüzümüze vurulduğu şu, "Bilimsel Teknik Devrim" kavramı üzerinde duralım: Bilimde (ne ise!) ve teknolojideki gelişmeleri Bilimsel Teknolojik Devrim adı altında mitleştirme saplantısı otuz yıl kadar önce, o günkü reel sosyalist ülkelerde başlatıldı. Reel sosyalizmin teorisyenleri sosyalizmin kapitalizmle girdiği "kalkınma yarışı"nı kaybetmiş olmasının nedenlerini Bilimsel Teknik Devrim kavramıyla açıklamaya başladılar. Ancak bu öyle bir açıklama tarzıydı ki, reel sosyalizmin dünya üzerindeki etkinliğini kapitalizme armağan etme planının teorik kılıfı diye keşfedildiği halde, hastalık derecesinde bir kapitalizm hayranlığına dönüşüyordu. Kapitalizm bu devrimi başarmış, ama reel sosyalizm dışında kalmış oluyordu. Yani Bilimsel Teknik Devrim kavramı, aynı zamanda bir reel sosyalizm eleştirisi olarak kullanılıyordu. Marksist kökenli Bilimsel Teknik Devrimci düşünür tipi Reel sosyalist mirasın uzantısında şekillendi. Bunlar daha sonra Batı'dan "küreselleşme" (globalizasyon) kavramını da alarak konseptlerini genişlettiler. Dünyayı bu iki yeni "uydurulmuş" kavram üzerinden kavrayıp açıklamaya, kapitalistlerden çok, solcu ve sosyalist aydınlar itibar ettiler.

"Bilimsel Teknik Devrim"ci Marksistler önümüze, kafa karışıklığı da içeren tezler çıkarıyorlar. Örneğin bilginin ve bilgisayar sistemlerinin makinaya ve üretim sürecine en azından 70 yıldır uygulandığının farkında olanlar "BTD" yerine "Üçüncü Sanayi Devrimi" tanımını tercih ediyorlar. Bunlara göre insanlık tarihi bakımından getirisini ve götürüsünü bugünden tam olarak bilemediğimiz yeni bir sayfa açılmıştır. Biz bugün, açılan bu yeni çağın öncüllerini hissedebiliyoruz. Hissedebildiğimiz öncüller bize, dünya tarihinin yeni bir çığırının açıldığı (Arno Peters), açılan bu çığırda sosyalizmin "bilgisayar sosyalizmi" olacağını gösteriyor. Ama bütün bunlar yaşam gerçekliğiyle yüzleşmemiş, "öncüllere dayalı hissiyat" oldukları için tutarlı varsayım düzeyine erişemiyorlar. "Bilgi çağı”nda zaten meteoroloji haberleri bile artık "Hava '- 8' derece olacak ama '-12' derece hissedilecek" biçiminde verilmiyor mu? Burada Marx’ın düşüncesini sığlaştıran nokta; ona dayanılarak “hissedilmesi”dir. Oysa Marx'ın "hissedilen"e göre değil, gerçeklik ne ise ona göre düşünmekte çok inatçı olduğu bilinmektedir. Eserini yaşanmış ve yaşanmakta olan bütün bir insanlık tarihi üzerine bina ettiği, eserinde eseri ağırlığınca dipnot düşmesinden belli değil midir? "Bilimsel ve Teknik Devrim" üzerine ise cek-cak eklerinden arınmış bir düşünce kurulamıyor. Sunulduğu kadarıyla ve biçimiyle, üretici güçlerde yaşanmakta olan bir kapitalist devrimden başka bir şey olmaması gereken Bilimsel Teknik Devrim dünya çapında geçerlilik kazanmış hangi sonuçlarıyla bize kendini gösteriyor? Bilimsel Teknik Devrimcilik 1980'lerde başlayan neoliberal ekonomilerin ve siyasetlerin yükselişiyle kendini gösterdi. "Bilgi toplumu" denilen toplum da ayırdedici tarihsel özelliğini bize, devletçi kapitalist ekonomilerin tasfiyesinde, serbest ticarette ve neoliberal devlet ve hukuk tipinin (DTÖ ve Küresellik) ortaya çıkmasında gösteriyor. Sol düşüncenin demokrasi kabızlığına tutulması da aynı sürece paraleldir. Halbuki, neoliberal devlet denilen bugünkü kapitalist devlet tipinin klasik faşist devlet tipiyle büyük benzerlikler gösterdiğini ve gelişen kapitalizmin kendi klasik tarihsel temeli olan demokrasiyi inkâra yöneldiğini esasen 20. Yüzyılın her iki yarısındaki gelişmelerderden ve bu döneme ilişkin demokrasi analizlerinden biliyoruz. "Yeni sol" ile sosyal demokrasinin savaş sonrası Avrupası’ndaki temel polemiği bu merkezdeydi ve Yeni Sol bu tartışmayı kazanmıştı. "Bilimsel Teknik Devrim" denilen gelişmeye en çok atfedilen şey üretimi aşırı biçimde hızlandırıp dünyaya bereket saçtığı, çalışmayı eziyet olmaktan çıkardığı ve "boş zaman"ı artırdığıyla ilgilidir. Bu savı, hattâ, Bilimsel Teknik Devrim kol emeğinden ibaret olan işçi sınıfını üretim sürecinin dışına çıkardı noktasına vardıranlar da bir hayliydi.

Her geçen gün daha az çalışma gerektiren yeni teknolojilerin sürekli artan verimliliği açısından bakıldığında çalışmanın eziyet olmaktan çıkıp azaba dönüşmesi, çalışma zamanının daha uzaması arasındaki çelişkiyi nasıl açıklayacağız? Bu ayrıca bugünün sorunu değil. Avrupa'da 25 yıl önce sendikaların başlıca gündem maddesi, teknoloji verimliliğinden doğan zamanın, cüzi de olsa bir bölümünün çalışanlara verilmesiydi. Bu mücadelede, çalışanlar bir saniye bile kazanamadılar. Marx, "İşçi için hayat çalışma bittikten sonra başlar," demişti ve kapitalizm, bolluk ve berekete boğulduğu durumda bile işçiye bundan zırnık koklatmıyordu. Zenginleştiren olması gereken iş ve işin örgütlenmesi bugün tümüyle askeri bir faaliyettir. Kapitalizm, "Yeni ekonomi" adı altında yeni bir hegemonya felsefesi geliştirmektedir. Emek verimliliğini artırma eksenli bu felsefe çalışma zamanını en son salisesine kadar planlamaya odaklanmıştır. Kapitalizmde bugün abartılı planlama mutlak planlamaya dönüştü. Sadece üretim değil, tüketim, sosyal ve kültürel, hatta düşünsel ve moral olan, yani insana dair her şey, dışına çıkıldığında sistemi dağıtacak önemde katı planlama kalıpları içine sokulmuştur. Kimin nerede öleceği ve nereye gömüleceği dahi katı bir plan içinde, âdeta kesinleşmiştir. Kapitalizmin bütün başarısı bu planlama kabiliyetine yorulmaktadır. Tamamen kâr maksimizasyonuyla ilgili olan bu kapitalist eğilim açıkken, ilginçtir, Reel Sosyalizm en çok planlamacı bir ekonomi olmakla eleştirilmişti. Bilgisayar dahil yeni teknolojilerin, bütün dünyayı, bütün dünyanın bilgisiyle ve imkanlarıyla ve ihtiyaçlarıyla planlamaya teknik destek sağladıkları doğrudur. Özelleştirme denilen şey de aslında her şeyi dünya çapındaki katı kapitalist planın içine sokmak, lokal planlamayı öldürmek içindir. Böylece dünyanın tek(el)le yönetilmesi imkan dahiline girmiştir.

Oysa dünyaya objektif bakabilen herkes bilimsel ve teknolojik gelişmelerin sınai devrime eklendiğini görmektedirler. Söylemek için henüz erken ama, gelişmelerin kapitalizmin gelişmesine yeni bir dinamizm kazandırdığı söylense, buna belki bazı kanıtlar bulunabilir ama olayı Bilimsel Teknik Devrim adı altında, sanayi devrimini bütün sonuçlarıyla ve perspektifiyle birlikte tarihe gömen ve yeni bir dünya toplumu yaratan mucizevi yeni bir devrim diye vurgulayanlar ipin uçunu kaçırmaktadırlar. Sanayi devriminin "devrim" olduğunu, üretimdeki ve tüm toplumdaki ilişkileri altüst ettiğini, ortaya yeni toplumsal sınıflar çıkardığını birileri kırk dereden su getirip anlatmamışlardı. Sanayi devrim kendini anlatmıştı. Ama "Bilimsel Teknik Devrim"i ve "Küreselleşme"yi daha çok solcu havariler anlatıyorlar. Kapitalistlerin böyle bir devrimden haberleri yok. Bilimsel Teknik Devrim vurgusunda ideolojik bir çarpıtma saklı. Bu çarpıtma kendini, kapitalizme karşı mücadeleyi yeniden yorumlamak, bu mücadelenin araçlarını ve biçimini zenginleştirmek yerine bu mücadeleyi saptırmak ve tasfiye etmek şeklinde gösteriyor. Kavramın Marksist açıdan kullanımı, Reel sosyalizmin hem kendi mantığı doğrultusunda gelişemeyişini, hem de kapitalizm karşısında uğradığı yenilgiyi "ekonomi"den ibaret görüyor. Bu bakış açısından kapitalizm de, sosyalizm de "ekonomi", Marx da "ekonomist" oluyor. Fakat bu öyle bir ekonomi ki, özel mülkiyet olgusunu, sömürüyü, işçi sınıfının mevcudiyetini, emek ile sermaye ilişkisinin tarihsel karakterini ve kapitalizmin içinde barındırdığı diğer ölümcül çelişkileri yok, bunların aşıldığını varsayıyor. Şurada mallar ve hizmetler yığını var, öbür tarafta da tüketiciler. Marx'ın düşüncesinden çıkarak böyle bir "ekonomi" olabilir mi? Oluyor. Bilimsel Teknik Devrim'den alınan inanılmaz güçle, Kautsky'e Lenin'e, Stalin ve Mao'ya ve bu simge isimlerin temsil ettiği amansız sınıf mücadelelerine hiç uğramadan komünizme varılabilir mi? Bu görüş zaviyesinden ve gelişen ekonomiyle varılacaksa varılıyor. Varsın varmasına da, Marx'ı niye alet ediyor? Marx'sız böyle hattâ böylesi binlerce "düşünce" kurulabilir ama Marx'la olmaz. Niye olmaz? Marx yanlış veya doğru görmüş farketmez, komünizme götüren yolun zorunlu uğraklarını "siyasal devrim", "proletarya diktatörlüğü" ve "mülksüzleştirenlerin mülksüzleştirilmesi" olarak gördüğü için olmaz.

Bilimsel Teknik Devrim büyüteciyle dünyayı görmeye ve açıklamaya çalışanlar, Reel sosyalizme ilişkin geçmişi de aynı uyduruk araçla açıklamak zorunda kaldıkları için gerçek evren içinde değil, göğün başka katlarından sesleniyor gibidirler. Reel sosyalizm niye çökmüş? Bilgisayar yapamadığı veya kullanmayı beceremediği için! Yani Bilimsel ve Teknik Devrimcilere göre 20. Yüzyıldaki mücadele, çatışan iki varsayımın kardeş kavgasıydı. Mesele hangi tarafın günde kaç fırın ekmek çıkardığından ibaretti. Reel sosyalizm, çağının koşullarını yarıp çıkamadığı için onunla birlikte sosyalizm seçeneği de yokolmuştu. Tarih gelip Bilimsel Teknolojik Devrim ve demokrasi çengelinde asılı kalmıştı.

"Bilimsel Teknik Devrim"cilerin varsayımını anlaşılmaz kılan bir diğer nokta Bilimi ve Teknolojiyi tek başına bir şey ifade eder bir "özne" gibi görmeleridir. Bu varsayımda, mülksüzleştirenleri mülküsüzleştirmeye dönük mülküzler mücadelesi özne olmaktan çıkıyor, "Bilimsel Teknik Devrim"in kendisi özne oluyor. Kârdan kendini arındırmış bir dünya ekonomisi ve tek dünya devleti varsayımı bir yeni sosyalizm türü gibi ama kapitalizmin uzantısında gerçekleşecek bir durum olarak öngörülüyor. Kârsız ekonomi kapitalizm değildir ve bu eğer doğru ise dönüp dolaşıp geleceğimiz yer Lenin'in perspektifidir. Dünya çapında "sorunsuz" işleyen bir sosyalist ekonominin üretim, dağıtım ve tüketim süreçlerinin bir bütünlük içinde yönetilmesi bilgisayar sistemleri ile düne göre yarın daha bir mümkün olacaktır elbette, ancak bugün tartıştığımız konu bu değildir. Tartıştığımız, buraya başka bir devrime veya devrimlere ihtiyaç olmaksızın, en büyük devrim sayılan Bilimsel Teknik Devrim ile gidilip gidilmeyeceğidir. Bilimsel Teknik Devrimcilerin en cüretkâr görüşlerinden biri de, Marksist varsayımdaki işçi sınıfını devreden çıkarmalıdır. Bu iddia, çıplak manada ima ettiği ile gülünç bir iddiadır, çünkü işçi sınıfının sayıca azaldığı, üretim süreçlerinde belirleyici faktör olmaktan çıktığı, yerini bilgisayara ve otomasyona devrettiği aklı başında bir tez değildir. Tam aksi olmaktadır. İşçi sınıfının en çok devrede olduğu, diyelim ki en azından Avrupa'da ve Rusya'daki etkin varlığıyla bile bütün insanlığın kaderini belirler bir güç kazandığı 20. Yüzyılın ilk yirmi yılındaki sayısından 50 kat daha fazla "işçi" bulunmaktadır bugün dünyada. Marksist anlamda "işçi sınıfı", ayrıca, "sayı" değildir. Kapitalist toplumdaki en temel çelişkinin iki ucundan biridir ve bir "ilişki" biçimi anlatır. Kendisine yüklenmiş bir anlamı taşımaz, Hegel diliyle, "kendinde olan" bir anlamı taşır. Toplumsal mânâda üretimin ve toplumun ve toplumsal ilişkilerin yeniden üretilmesinin unsurlarındaki her gelişmeyle birlikte işçi sınıfı da gelişmektedir. Işçi sınıfı sanayi devriminin ortaya çıkardığı bir sınıftır, burjuva sınıfla birlikte doğmuştur ve o sınıfla birlikte ancak ortadan kalkacaktır. Kapitalist gelişmenin ileri safhalarında yaka rengi değişik işçi zümreleri veya katmanları oluştular da bu sınıfa eklendiler değil, işçi sınıfının organik bütünlüğü içinde ortaya çıktılar ve işçi sınıfını geliştirdiler. Kapitamizm gelişmesini sürdürüyorsa, onunla birlikte işçi sınıfı da gelişiyor, yeni görünümler ve renkler kazanıyor. Işçi sınıfının ekonomik ve siyasi mücadelesi dünya çapında gerilemiştir, eski etkisini kaybetmiş, vizyonu değişmiş veya çarpılmış gibi görünmektedir ama kendisi tarihsel potansiyeli ile birlikte niye yokolsun? Marksizmi ve onu anlama ve yorumlama biçimini, böylesine radikal biçimde değiştirenlerin kullandıkları kavramsal araçların çoğu politik alanla ilgili olup, politik alanda Marksizm adına yaşanmış yenilgilerden esinlenmektedirler. Sınıf mücadelesi içindeki işçi ve emekçileri ve gittikçe sayısı işçi sınıfının da boyunu aşan işsizleri ve diğer toplumsal hareketleri ufuksuz ve umutsuz bırakan bu kavramsal araçlar aslında sermaye sınıfının işini kolaylaştıran bir işlev görmektedirler. Hattâ bu kavramlarla burjuva sınıf bizzat kendi sınıfsal hegemonyasını pekiştirmektedir.

Bilimsel Teknik Devrimcilerin yanılgısından mı, yanlışlarından mı yoksa kastlarından mı sözetmek gerekir bilinmez ama, insanı dehşete düşüren görüş "Bilimsel Devrim" ya da "Bilgi Devrimi" veya "İletişim Devrimi" denilen içi boş paranteze veya da içi emperyalizm dolu küreselleşme parantezine, olağanüstü anlamlar yüklemeleridir. Bu hem de Marx'ın düşüncesi adına öylesine hesapsız ve sorumsuz ölçüde yapılmaktadır ki, Marx'ın düşüncesi ve "Marksizm" olarak yaşanmış tarihsel pratik bir tuş "tık"lamasına indirgenmektedir. Bilginin sayılması, bir yere konulması ve ordan alınıp, eğer üretim süreciyle ilgili ise kullanılması sanki yeni bir şeymiş gibi sunulmaktadır. Oysa bu, "âdem" kadar eski bir olaydır ve hep vardı. Bilgi disketten önce kâğıtta, kâğıttan önce taşta, ondan da önce hafızada biriktiriliyor, üretimde ve lâzım olduğu yerde kullanılıyordu. Bilginin "değer" yaratması da yeni bir şey değil. Kaldı ki değer yaratan da hâlâ o değil. "çalışma" başından beri zihinsel ve fiziksel faaliyetin bütünlüğü olarak zaten vardı. "İletişim"miş. Graham Bell'den daha büyük bir iletişimci biliniyor mu? Sadece kadim olguların bugün "hız" kazanmış olmasında hikmet aranmaktadır. Oysa "hız" aynı zamanda "artık zaman"dır ve bunun üzerine de amansız bir sınıf mücadelesi gelişmektedir. Bilimsel ve teknolojik gelişmenin kapitalist toplumdaki sınıf çelişkilerini ortadan kaldırdığı şöyle dursun, en azından bu çelişkileri yumuşattığının söylenebilmesi için mülkiyetini elinde tutana kazandırdığı "artık zaman"ın bir kısmını çalışanlarla paylaşması gerekirdi. Bilimsel teknik devrim denilen şeyin ürettiği zamandan, çalışanlara da kendiliğinden bir kaç saniye bahşedildiği nerede duyulmuştur?

Bilimsel ve teknolojik mahiyetli gelişmeleri tarihsel bir devrim gibi kavrayışta vahim olan bir diğer nokta, Marx'a dayanılarak kapitalizmin aşıldığının söylenmesidir. Yani kapitalizm emek ile sermaye arasındaki çelişkilerden, üretim toplumsallaşırken mülkiyetin özel kalmasından, zenginliği bir tarafta toplarken öteki tarafa yoksulluğu bırakmasından, emek sömürüsünden, kısaca tüm çelişkilerinden kurtulmuştur denilmesi. Burada durum, Marx'ın “Alman ahmaklığı” dediği, fakat derken bile spekülatif de olsa, tartışmaya bir değer atfettiği için aynı zamanda övmüş bulunduğu zihinsel oyunun ötesine geçilmekte, konu ciddiyetini yitirmektedir.

Reel sosyalizmin çökerkenki "parlak buluşu" olan "Bilimsel Teknik Devrim"ciliği, aslında temel işlevi olan "Marksist düşüncenin çözülmesi" bağlamında tartışmak gerekir. Böyle tartışıldığı zaman konu ister istemez 20. Yüzyıldaki komünizmin siyasal serüvenine bağlanmaktadır. Bilimsel Teknik Devrim tapıncının Marksist olanı bu süreçten kaynaklanmaktadır. Marksizmin salt Marx'a indirgenmesi gibi saçma sapan ilk "bilimsellik", reel sosyalizm kaynaklıdır. Bunun anlamı, Marks'tan sonraki işçi sınıfı düşüncesinin ve siyasal pratiğinin artık geçerli, açıklayıcı olmaktan çıkmış olduğunun varsayılmasıdır. Bu indirgeme Reel sosyalizmin yıkılmasından önce, son elli yılda kademe kademe gerçekleşmiş bir süreçtir. Marksizm dediğimiz, bir bütünlüğü ifade eden genel çerçevenin önce Avrupa ayağı, sırasıyla sosyal demokrasinin Marksizmi toptan ve Avrupa Komünist partilerinin ise Leninizmi (proletarya diktatörlüğü) reddetmesi ve "Avrupa komünizmi"ne yönelmesiyle çöktü. Sözkonusu olan elbette Marksizmin sadece düşünce olarak reddedilmesi değildi, aynı zamanda ve asıl olarak Marksist sınıf eyleminin de reddedilmesiydi. Reel sosyalizm de birden bire çökmedi, bu düşünsel ve politik süreçte adım adım çöktü. Rusya merkezli sosyalist sistem, önce Stalin'i Marksizmin dışına çıkardı, arkasından Mao'yu ve sistem içindeki benzerlerini ayıkladı. Sosyalizmin kapitalizme karşı temel tutumunu politik planda çatışmadan uzlaşmaya (Detant) dönüştürdü. Bu uzlaşma dünya çapındaki emekçi sınıf pratiğini Avrupa'dan başlayarak olumsuz etkiledi. Tabiî bu gelişme nedensiz değildi, bir maddi temeli vardı. Sosyalist sistem ve Rusya kapitalizme karşı verilen yarışta geride kalıyordu. Yarış sadece ekonomik alanda değildi, genel olarak bir toplumun kurumsal gelişmesiyle ilgili bütün alanları kapsıyordu. Sistemin ikinci en büyük gücü Çin "önemli olan kedinin fare tutmasıdır, siyah veya beyaz olması değil" diyerek geç kalmış bir vahşi kapitalizme yöneldi. Arkasından Rusya kulvar değiştirip sosyalizmi "demokrasi" (Gorbaçov) ile kurtarmaya girişti ve aynı anda çözülüverdi. Böylelikle Reel Sosyalizm yeryüzünden çekildi. Bu nesnel gelişmeden sonra, elde Marksizm diye bir şey kalmıyor ya da salt Marx'ın düşüncesine atfedilen bir Marksizm kalıyordu. Işte bu "Marksizm" şimdi "Bilimsel Teknik Devrim" diye elde ele dolaşmaktadır. Bilim ve teknik sahasındaki gelişmeler, sanayi devriminin ve toplumunun içinden ve onun uzantısı ve aynı toplumsal ilişkilerin bir parçası olarak ortaya çıkmış olsa bile, yaratttığı sonuçlar bakımından kapitalizmi değiştirmemiş midir?

Bu soruya, Ömer Özkan'ın verdiği cevabı vermeyen polemikler gelişmektedir. Bu yeni durumun, kapitalizme karşı mücadeleyi güçlendirmek bakımından kavranması önemlidir. Şu üç tez ileri sürülmektedir: (1) "Bilimsel ve Teknolojik Devrim üretimin yapısını değiştirdi" (2) "Kapitalizm küreselleşti, başka bir şey oldu" (3) "Değişen Kapitalizm işçi sınıfının yapısını değiştirdi".

Bu iddialara gelmeden önce, Bilgisayar sistemleri ve ağları anlamında Bilimsel ve Teknolojik gelişmelerin mali sermaye hareketini hızlandırdığı ve desteklediği görülmektedir. Bu hız ve etkinlik, üretim araçlarının mülkiyetinin mali piyasalar ve borsalar üzerinden düzenlenmesini ve değiştirilmesini, dikkate değer ölçüde mümkün kılmıştır. Bu sisteme entegre olan ülkelerin ekonomi üzerinden siyasetlerinin de denetlenmesi imkân dahiline girmektedir. Kısaca, hemen her ülkede emperyalizme bağımlılık görülmedik ölçüde artmış ve derinleşmiştir. Mali sermayenin egemenlik sisteminin dışına çıkmak en radikal bağımsız siyasetlerle bile imkansız görünmektedir. Bu kumpasın içinde her ülkede burjuvaların da bir korkusu vardır, emekçilerin de. Nesnel durum, nerede emperyalizme saldırıyorsan, orada kapitalizme de saldırıyor olduğun bir ilişki yaratmıştır. "Bağımsızlık" olgusunu tek başına bir şey ifade etmekten çıkaran, anlamsızlaştıran bir gelişmedir bu. Bu durum, emekçilerdeki "korku"yu daha da pekiştirmektedir. Dünyanın bu "yeni düzenlenişi"ne karşı yine dünya çapında bir itiraz gelişip güçlenmediği için emekçilerin korkusu sürmektedir. Bu korku, elbette global bir analize ve genel bir bilince değil, bireyin güncel pratiğiyle olan bağına dayanmaktadır.

"Bilimsel ve Teknolojik Devrim"in, üretimin yapısını değiştirdiği, kapitalizmi küreselleştirdiği, işçi sınıfını yeni bir sınıf haline getirdiği, sınıf mücadelesini başka mecralara taşıdığı, ortaya yeni devrimci sınıflar çıkardığı, bu ve benzeri nedenlerden dolayı sosyalist varsayımı yeniden kurmak gerektiği gibi tezlere gelince, bunları Bilimsel ve Teknolojik gelişmelerin kapitalizme ne gibi hayatiyetler aşıladığı açısından tartışmanın bir anlamı yoktur. Herkes görüyor ve kapitalizmin kendisi de bunu gösteriyor. Dünyanın bugünkü somutluğu, Bilimsel Teknik Devrim denilen şeyi ve sonuçlarını da içeriyor. Bunun sosyalizm için mücadeleye neler kattığını, önüne ne gibi engeller çıkardığını birlikte tartışmak daha anlamlı görünüyor.

"Bilimsel Teknik Devrim" dünyayı görmemize engel olmamışsa, anlamamıza ve açıklamamıza da engel oluşturmaz.

Devlet meselesi

kukla3“Yok kanun. Yap kanun!” –Enver Paşa.

“Bu özdeyiş”in günümüzde “çağın ruhu”yla uyumlu olmadığını düşünenler yanılırlar, yanıldıklarını da bilmezler. Ne ki işin ilginç yanı bu değil. Sözde jakoben İttihatçı zihniyete alternatif diye öne sürülüp ardına destek yığılan AKP olgusunun iç yüzünü bir kez daha sergilediği için ilginç.

Despotik ve tutucu Merkez (devlet) karşısında mazlum ve değişimci Çevre’nin (“halkımız”) temsilcisi ve fedaisi ilan edilen AKP ricalinin ibreti âlem yönetim anlayışı... 1912 Osmanlı Meclis-i Mebusan seçimi İttihatçıların “sopalı seçim”i diye ünlenmişti. 2007 TBMM seçimi AKP’lilerin (millî görüşçüler demekte ne mahsur var?) “kömür çuvalı seçimi” diye şimdiden tarihe maloldu!

Değişen bir şey mi var?

Varsa ne?

Merkez bankası Ankara’dan İstanbul’a taşınsın mı, taşınmasın mı? Bizim ilgi alanımıza girmiyor. (Hâmiş: TV’de haftanın dört akşamının Hacı Ecvet’i M.Barlas şakayla karışık pekâlâ ciddiyetle “Niye Diyarbakır’a taşınmasın?” dedi. Bundan kim ne anladı bilemeyiz ama biz –her zamanki fesat aklımızla– anlayacağımızı anladık ve Türk devletinin en şedit bir emekli generalinin dahi aklına gelmeyecek bir şovenizm harikası önerinin mümai leyhin ağzından işitilmesine doğrusu şaşmadık.) Hâmiş bu kadar.

Ama başbakanın sergilediği “Yok kanun. Yap kanun” zihniyeti fazlasıyla ilgi alanımız içinde. Bu kafayla karşı karşıya olunmasaydı ne iyi olurdu herkes için ve de ülke, toplum ve insanlık için diye değil de, bu kafadan bu tür temennilerle kurtulmanın mümkünü olamayacağına göre ne yapılması ve nasıl yapılması gerektiğinin bir kez daha bu münasebetle gündemimize girmesinde âcil yarar gördüğümüz için.

Kafaları ve yürekleri her fırsatta Tayyip Bey ve takımının dediklerine ve yaptıklarına basan belli bir allâmeler güruhuna bakılırsa bu ülkede ille de ele alınıp âcilen çözülmesi şart olan bir devlet meselesi var. Devlet meselesi deyince hemen ve her şeyden önce kadın başı örtülsün, örtülmesin kavgası gündemi işgal ediyor. Üniversitede okumak isteyen genç kızın başının örtüsü herkesi en başta meşgul eden devlet meselesi oldu çıktı. Ne yapmalı ki genç kızlarımız üniversitede okuma hakkından yoksun kalmama adına dinî inançlarının hiç değilse bir tek gereğini yerine getirebilsinler?

Yok kanun. Yap kanun!

İstanbul’da Tuzla tersanesinde her ay ortalama 8-10 işçi “kaza” yoluna ölüyor, ya da ömür boyu sakat kalıyor. Bunu önlemek için var mı kanun? Var! Var da, kim dinliyor kanunu? Dinletmek için, “Yok kanun. Yap kanun!” diyen var mı, peki? Bazen yapacakları tutuyor da, onu da yürürlüğe sokup uygulatmayı üç beş yıl erteledik diyerek nisyana terkediyorlar. Kim? Mazlum Çevre’nin despot Merkez ile cebelleşen fedaileri! Unakıtanlar, şunlar bunlar... Despot mespot, artık Merkez’de biziz onunla cebelleşenler de. Var mı bir diyeceğiniz! diye kabadayılık taslayanlar...

İşçinin hayat memat meselesi devletin meselesi mi? Tuzla tersanesinde çalışan işçi yaşıyormuş, ölmüş, neden, nasıl ölmüş, devleti ne ilgilendirir? Tuzla tersanesinin yıllık ekonomik büyümeye katkısı ne? İhracatta kaç milyon dolarlık yeri var? Hazineye ne kadar vergi geliri sağlar? Alınan/alınacak onca dış borca teminatın ne kadarını karşılamaya yarar? Türkiye’yi şurdan alıp şuraya götürmekteki payı nedir... Tersane, üç, beş, on işçisi de eksilse yine tersanedir. Ölen ölür, ölmeyenler bizimdir! Bu bir.

İkincisi: Halkımızın Merkez Bankası’nın İstanbul’da yeri yöresi çoktan belirlenmş bir muhite taşınmasına karar vermiş olan fedailerinin en baştan başlayarak tümünün İstanbul’un yeniden imarı ve “kentsel dönüşümü”ne ya da yoktan yeniden var edilmesine canla başla katkı yapan ve daha da yapmak isteyen kaç inşaat şirketinde sermaye ortağı olduklarını bileniniz var mı? Neyi ne kadar biliyorsunuz? Bilmek istiyormusunuz? Bileceksiniz de ne olacak?

“Kısa çöp uzun çöpten hakkın alacak!” Uzun çöpten “kısa çöp hakkını” değil, uzun çöp hakkını, yani “hak” ne ise tümünü AKP’liler kendileri alacaklar. AKP budur.

Merkez Bankası İstanbul’a ya taşınacak ya taşınacakmış! Yok mu kanun? Yap kanun!.. M.Bankası başkanı olacak zat (eşinin başı boşu boşuna örtülü değil!) Ankara’dan taşınmaya karşıymış, istemiyormuş. Niye istifa ederim demiyormuş? Başkan olmaya cesareti var da olmamaya niye yok?

Yoktur.

Öleni gideni ölür gider, kalanlar... kimindir?

Aleviler

kukla2AKP 22 Temmuz'da Kürtleri bölerek “Türk”, şimdi de Alevileri bölerek “sünnî Türk partisi” olmaktan çıkacağını umuyor. İşin esası nedir? Türkiye'de sınıf, din, etnisite veya mezhep esasına dayalı siyasi parti kurma yasağı vardır, fakat sadece Kürtlere ve Alevilere uygulanmaktadır, Sünnîlere ve Türklere işlemez. Kürtler bu yasağı, komünistlerin eskiden yaptıklarını yaparak deldiler.

Alevilere yasak, Kenan Evren'in 1982'de parti kurmak serbestleşirken onlara (A. Haydar Veziroğlu), "Gidin Halkçı Parti veya SODEP içinde siyaset yapın," demesiyle konuldu. Aleviler öyle yaptılar, hattâ bu yasağı sevdiler de. SODEP, sonra SHP, büyük kentlerde ve özellikle varoşlarda neredeyse bir Alevi partisi oldu. Beş yıllık SHP yerel iktidarında belediye rantları ekseninde hızla sınıfsallaştılar, bir bölümü bayağı zenginleşti. Baykal o siyasi geleneği kendinde birleştirince Aleviler etkinliklerini yitirdiler, rant paylaşımının dışına düştüler.

Bilinir ki Aleviler geniş ölçüde sol parti ve akımlara ilgi göstermişlerdir. On binlerce sol-sosyalist Alevi kadro vardı. Sosyalizm 90'larda yıkılınca durum değişti. Alevi sol kadroların çoğu, "Alevicilik" yapmaya başladılar. Sol kadrolarda bu gibi eğilimler Türkiye'ye de mahsus kalmadı. Hindistan'da pek çok komünist sosyalizmde varolan idealin Budizm'de de bulunduğunu düşündü. Ortadoğu'da Arap dünyasında sol-sosyalist kadrolar, İran, Lübnan ve Filistin örneğinde de olduğu gibi, İslamî akımların içine girdiler. Marksizmin yerine, siyaset yapmaya daha elverişli olduğunu düşünerek dine meyleden solcular bu yeni konumlarında etkinlik kurmada gecikmediler. Gerçi Alevilerin içe dönüşleri "kendi kültürleri"ne dönüşleri olarak anlaşıldı ama, ötekilerde de farklı değildi. Dönüş İslam Kültürü’neydi.

Türkiye'de doksanlı yıllardan itibaren Alevi örgütlenmeleri çoğaldı ve güçlendi. SHP ve CHP'de etkinliği kırılanların ilgisi kendi kültürlerine yoğunlaştı. Sivas katliamı sonrasında bu örgütlenmeler savunma refleksine dönüşerek derinleşti. Sunnî İslamcı hareketin politik yükselişi Alevileri daha bir kendi içine döndürdü. 28 Şubat’ta biraz nefes aldılar ama korkuları sürdü. AKP iktidara gelince, Alevilerin korkusu daha da arttı. CHP de Alevilerin artan, “Laiklik elden gidiyor!” korkusunu işleyerek onları yanında tutma gayreti içine girdi.

AKP 22 Temmuz’da, güya Özal'a özenerek, soldan (Ertuğrul Günay) ve Alevilerden (Reha Çamuroğlu), kendisine tek bir oy bile getirmeyeceğini bildiği halde, heveslisi olduğu "merkez" meşrûiyeti"ni simgesel olarak kazanmak için, listesine isimler aldı.

Ama bu isimler "çürük". Alevilere de en çürük halkadan çengel atmaya çalışıyor. Reha Çamuroğlu'nun geçmişini herkes biliyor. Gençliğinde solcu imiş, Troçkist olmuş, anarşist olmuş, daha sonra Alevicilik yapmış, ardından DP'li, DYP'li, ÖDP'li vesaire olmuş. Girip çıkmadığı delik kalmamış. En sonunda AKP'ye girip milletvekili olmuş, şimdi de Alevileri AKP'ye taşıyacakmış! Tutar mı? Hayır. Rant paylaşımının dışına itilen Alevilerin bir kısmı AKP ile ilişkiye geçmeye zaten hevesli. Bunlar küçük ihale Alevileridir, başka türlü nasıl varolacaklar? Alevilerin geniş kitlesi ise AKP'ye yüz vermedi, vermiyor. Ayrıca Aleviler AB nezdinde de etkili politika yapabiliyorlar. Avrupa'ya Türkiye'de, Kürt meselesine benzer bir Alevi meselesi olduğunu hissettiriyorlar. Bu sorun AB tarafından sık sık hükümetin önüne konuluyor. O da Alevilere “Cemevi” sadakası vererek “iyi niyet”li olduğunu sözde kanıtlamış olacak!

Bir de, tabiî, AKP'nin, yüzde elliye yakın oy almış olsa bile karnında yumuşak noktalar var, buralara beklenmedik anda bir ok girebilir. Nitekim az kaldı, 22 Temmuz'dan önce bu zayıf yerlerinden birinden ağır yara alıyordu. Milyonluk “Bayrak mitingleri” aslında Alevi mitingleriydi. İslamcı politik yükselişten korku, Alevileri bu vesileyle devletin ve bir kere daha CHP'nin kucağına itmişti. AKP'nin yerinde kim olsa, bu gelişmeden korkardı. AKP sendeledi ama TÜSİAD sayesinde toparlandı ve bu vartayı atlattı.

Her iktidar gibi AKP de, karşısında “Kürtler”, “Aleviler”, “İşçiler”, vb. gibi, muhalefet blokları bulunsun istemez. Alevileri ilk hamlesinde ikna edemedi ama ikna olmaya hazır kesimlerini yakaladı. Buradan girip Alevileri yanına çekemese bile ne kadarını tarafsız kılabilir? Göreceğiz. Zaten “Alevilik” de böyle bir şeydir. “Kürt” ya da “İşçi” gibi, uğruna direnilen şeyi anlamlandıracak bir özelliği yoktur.

Ama biz Alevilerin, rant paylaşımından pay alma istekleri de dahil bütün taleplerini "Kızılcık” olarak destekliyoruz. Yeter ki yaptıkları, özgürleşmelerine yarasın!

Kuru gürültü

kukla1Türkiye'de siyasî analiz kapasitesi uzun süredir “ordu” ile “AKP” arasındaki çatışma varsayımını aşamadı, siyaset bu noktaya hapsoldu. Bunun kuru gürültü olduğu ve esas olarak sermaye birikimini kolaylaştırmaya yaradığı giderek açıklık kazanıyor.

Neymiş ordu ile hükümet arasındaki görüş veya yaklaşım farklılıkları ya da zıtlaşma noktaları? Ordu laik cumhuriyeti savunuyor, AKP ise laik cumhuriyeti bir “ılımlı İslam cumhuriyeti”ne dönüştürmek istiyor diyorlar. Gül'ün cumhurbaşkanı yapılmak istenmesi hükümetin, istenmemesi TSK'nın pozisyonunu ifade ediyormuş!

22 Temmuz seçiminden önce politikleşmiş toplumda bu zıtlaşma üzerinden derin bir kutuplaşma yaşandı. Gerilim seçim sonuçlarına AKP lehine yansıdı. Sözkonusu zıtlaşmanın aslı faslı olmadığını, sırf kuru gürültü olduğunu biz hep söyledik, açıkladık öyle olduğu şimdi ayan beyan anlaşıldı.

Ordu ile AKP'nin ters düştükleri varsayılan ikinci nokta Kürt meselesiydi. Ordu PKK'nin silahla bitirilmesini, hatta bu amaçla ABD'ye rağmen Kuzey Irak'a operasyon yapılmasını savunurken, AKP ve hükümet bu konuda “sağduyu” çizgisini temsil ediyor, Kürt meselesinde “siyasî çözüm”e yakın duruyor deniliyordu. Bu yüzden kendini bu varsayıma inandıranlar seçimde orduya (CHP-MHP) karşı AKP (ABD)'ye oy verdiler, Kürtlerin de yarısı bunu yaptı, ama bunun da kuru gürültü olduğu anlaşıldı.

AKP ile ordu arasında var olduğu varsayılan üçüncü uzlaşmazlık noktası, “Laik Cumhuriyet” ve “Kürt Meselesi”nde Hükümetin ABD günüdümüne girdiği, Türk ordusunun bu bağlamda hükümete, dolayısıyla ABD'ye karşı bir tutum ve siyaseti be-nimsediğiyle ilgiliydi. Bu yanılgının da meyvesini AKP ile ABD yedi. Ordu ile AKP arasında zıtlaşma olacak da o arada sermayenin (TÜSİAD) burnu bu kokuyu almayacak... Olabilir mi? TÜSİAD mı AKP’ye destek olmak için Türk ordusuna ve şahlanan ulus-devlet ruhuna karşı çıkacak, bindiği dalı kesecek? AKP, İslamı özgürleştirecekmiş ama ordu izin vermiyormuş! Safsatanın daniskası. AKP'nin klasik sağ seçmeni çekmesine ve konsolide etmesine hizmet ediyor.

AKP Kürt meselesini siyaset alanına çekip yumuşatacak ve bir uzlaşma çemberi içine alacak ama ordu izin vermiyor! Bu da “uyanık” Türk li-berallerin ve yılana sarılan çaresiz Kürtlerin oyunu AKP'ye yöneltiyor. Siyaset hâlâ burada, buradan çıkamıyor.

Þimdi durum ne? Ordu-AKP elele.

Kim kazandı? AKP kazandı. Ordu kazandı. TÜSİAD kazandı. Bir de tabiî, hayali bir Ordu-AKP ve Ordu ABD zıtlaşmasına bel bağlamış olan “ulusalcı”lar kazandı. Bütün bunlar kazandığı ve kazananlar bunlar olduğu için ABD kazandı.

Bu açmazdan hangi akılla çıkılır? Bütün dünyada ekonomi ve siyaset iliş-kilerini istisnasız ABD mi belirliyor? Bu, en tekil olguları bile açıkladığı sanılan bir varsayım. Dışına çıkanların, hayat hakkı olma-yacağı söyleniyor. Direnenler var ama, yok değil. Lübnan'da, Irak'ta, Afganistan'da, Pakistan'da, İran'da, şurda burda direniyorlar. Türkiye'de direnen yok. Çünkü Türkiye’nin başı, îslamcı-liberal-ulusalcı- solcu, vb. aynı kaba işeyenlerle bağlanmış, Türkiye her şeyi ve herkesi ile ABD'nin kumpasına sıkışmıştır. Onun itelediği vadiye doğru yürümektedir. Bu yoldan çıkmak veya sapmak direnenlerin yanına savrulmak gibi algılanmaktadır. Felâkete kucak açacak bir büyük ahmaklık sayılmaktadır. Direnme fikri büyük bir korku kaynağı olmuştur. Korku kurumsallaşmıştır. O kadar ki, salt bu korkuya karşı savaşmak bile bir sınıf mücadelesi sorunu olmuştur.

Türkiye'yi bugün içinde bulunduğu duruma sokan, hemen her kesimi yanıltan ve şaşırtan, AKP ile ordu arasında bir hadise varmış varsayımının sürgit devam ediyor olması, sözkonusu korkunun emekçiler dahil toplumun bütün sınıflarının üstüne çullanmış olması, buna alternatif bir siyasetin bugünden yarına değil, bugünden otuz yıl sonrasına bile gözükmüyor gibi görünmesi nedeniyledir. Sermaye için her şey iyiye gidiyor. TV'lerde ordu Kandil'i bombalarken, hükümet de sosyal güvenlik haklarına karşı radikal bir saldırı başlattı. Başka zaman olsa, ateşle oynamak olurdu bu. Ateş mateş yok. Türkiye'de sınıf ateşi diye bir şey kalmadı. Semayenin yolu, siyaseti –bugün AKP, yarın ola ki bir başkası ile– Türkiye’nin tartışılmaz yolu, siyaseti oldu. Bunun alternatifi sahiden yok mu? Var. Var ama o alternatif emekçiler deneylerinden (yani yaşadıklarında) öğreneceklerini öğrenmekte geç kaldıklarını kavradıklarında çıkar ortaya. Onlar harekete geçmedikçe, hiç bir şey olmaz. Bugünün büyülenmiş, basireti bağlanmış emekçisinin harekete geçmesi için, kendi acil, somut çıkarını sözde toplum çıkarı – “gelecek”, “memleket”, “vatan millet”!– uğruna tırpanlanıp ayaklar altına alınmasına karşı ayağa kalkma iradesini göstermesine ihtiyaç var.

Türkiye 'gerildi!

İslamcılar ve ırkçılar ve liberaller ve aklı erenler ve ermeyenler hep birlikte "özgürlük" istediler. Türbanı üniversitelere soktular. Laikler hayret ettiler. “Bu ne cüret!” dediler. “Yeni bir peygamber mi geldi?” diye soranlar oldu. Türkiye'nin gerilmesinden korkuldu.

Türkiye tuhaf bir ülke. Başbakan çıkıyor, üniversite rektörlerine ve herkese çıkışıyor. Türban, laiklik filan sizin ne üzerinize vazife? Bırakın onu Diyanet İşleri Başkanlığı konuşsun. Siz haddinizi aşmayın..!

İyi mi?

Türbandan, Allahtan, bayraktan, Kürtten, vb, geriliyor da bu ülke, asıl gerilmesi gereken yerden hiç gerilmiyor. Ya da öyle sanılıyor. Kürt, türban, Allah, bayrak, aslında Türkiye'nin gerginliği bunlarla örtündürülmek ve örtülmek istendiği için her biri ayrı ayrı gerginliğin nedeni gibi görünüyor.

Türkiye'nin gerçek gerginliğinin yaşayan tarafları bir yanda emektir, öbür yanda sermaye. Bu gerçek, tartışmanın her iki tarafınca da bir türlü görülemediği için hiç ağıza da alınmıyor diye gerçeğin ta kendisi olmaktan çıkmıyor. Gerginliğin tarafları sınıf mücadelesini simgeler üzerinden veriyorlar. Tabiî bu da gerçek bir sınıf mücadelesi olamıyor, gerçekliği olan sonuçlar doğurmuyor.

Şaşılacak bir yanı yok bunun. Her toplumun hayatında olmuştur ve olur. Bu gibi durumlarda Allahsızlar dindar, dindarlar banker, işçiler imam olur. Sınırları keskin belirli kavramlar birbirini döller ve piçleşirler.

Bu öğütücü, yıpratıcı, öldürücü, yamultucu durumdan nasıl çıkılır?

"Somut durumun somut tahlili" ile.

Bu yeterli cevap değil elbette. Daha çoğu gerekir. Daha çoğuna da yine somut durumun somut tahlili ile gidilir. Şu kadarı herkesçe biliniyor ve bugünkü siyasal ve moral gerginliğin kaynağı da bu olmalı: Böylesi durumlardan "toplum"la veya "birey"lerle çıkılamaz. "Sınıf"larla çıkılır. Gerginliğin asıl kaynağından soyutlamayla uzaklaşılarak değil, somutlamayla gerginliğin çok yakınına, kaynağına inilerek çıkılır.

Türkiye'nin bugünkü, derindeki, örtülü gerginliğini "örtü" üzerinden sürdürmenin sınırına gelinmiştir. Türkiye inceldiği yerden kırılacaktır. Türkiye’nin incelen yerlerinden biri Kürt meselesidir, görünüyor. Diğeri sınıf meselesidir, görünmesin diye her şey yapılıyor, her mel’anet, alçaklık mübah sayılıyor, ama seziliyor.

"Nerden incelmişse, ordan kırılsın" demek olmaz. Kırılırsa sen kaybedersin, kırarsan sen kazanırsın. Bu iş öyle Tayyip Erdoğan işi “kazan-kazan”, yani “Sen kazan, ben de kazanırım. Ben kazanırsam sen de kazanmış olursun”la çözülecek iş değil.

Kazanmazsan kaybedeceksin!

S32 kapakTürkiye "gerildi!"KIZILCIK

Kuru gürültü

Aleviler

Devlet meselesi

Hayat ağacı
Ne tipi? / Cinayet değilse ne? / İşçinin "hak"lanması / Anti-metro / Partizanca / Nükleer / Mahsusa / Onlar ve onlar / Hitler sendromu / Türk-İslam sentezi / Niçin okuyamıyorlar / Cinayeti kim gördü? / "Yes men..." / Siyaset mi, yoksa... / Non pasaran! / Ölmemeyi seçtiler diye... / Gri / Kuantumcular / Sorumlulukla sorumsuzluk

Türklerle Kürtler
Ömer Bedri Canatan

Barışın yolu ve siyasi demokrasi
Yalçın Yusufoğlu

Deneysel katliamlar
Yavuz Alogan

Biyoyakıt tuzağı
Tanay Sıdkı Uyar

Biz devrimi kiminle yapacağız?
İ. Barut

Demokrasi
ya da kafayı demokrasiyi kazanmaya takmak
Halim Togan

21. yüzyıl avuntusuHüseyin Hasançebi

Sanat-Kültür-Kitap
Henry Moore ve taşa söz geçirmek...
Ayfer Coşkun

Toplumsal sorunların beslediği şiir ustalığı
Arif Damar
Konur Ertop

Kalın çizgilerle edebiyatımızın dünü
Hüseyin Cevahir

İnternette Kızılcık turu
StreetNet International / Ekoloji Kolektifi

Belge
Fırtınasızlık öncesi gürültü
Perihan Maden (Radikal)

Vatansever paşa Topal Osman'ın heykelini yaptırmıştı
Kânunusani suikastinin güncelliği

Sayı 32'nin tamamına buradan (PDF - 7,07 MB) erişebilirsiniz.

© KIZILCIK 2000–2026. Tüm hakları saklıdır. · Hakkımızda