KIZILCIK
  • Anasayfa
  • Siyaset
  • Dünya
  • Ekonomi
  • Kültür-Anma
  • Dergiler
  • Yazarlar
  1. Anasayfa
  2. Dergiler
  3. 2000-2014
  4. Sayı 28 (Kasım/Aralık 2006)

Kemalizm

İlhan Selçuk bir yazısında, “Vah zavallı Kemalistler, ya da Atatürkçüler, veya ulusalcılar...” (Cumhuriyet, 29 Mart 2006, Kristal Küre) dediği, kendisinin de dahil olduğu ve yarım yüzyıldır etkili bir öncüsü olduğu kesimi, bugünkü Türkiye ve dünya ilişkileri sistemi içinde Kemalizme düşen misyonu yerine getirmek için hâlâ daha harekete geçmemiş olmakla suçluyor ve bu misyonun ne olduğunu eski Yugoslavya devlet başkanı Tito’dan aktardığı şu alıntıyla tanımlıyordu: “..Ülkemiz kristal bir küredir. Ben Josip Broz Tito, bu küreyi, ellerimle tutarak değil, alttan nefesimle üfleyerek havada tutuyorum. Umarım benim nefesim tükendiğinde birisi bu görevi devralır. Yoksa kristal küre yere düşer ve tuz buz olur... İşte o zaman dünyanın kaderinin korunması başka ülkelere kalır. Nasır benim dostumdur, ancak ondan önce dünyanın geleceğinin korunması Anadolu’ya düşer. Anadolu’da Kemalistler tarafından kurulan devletin temeli bağımsızlıktır. Bu yüzden Anadolu, dünyanın kaderini kurtarma görevini omuzlarına alır.”

Yugoslavya’daki siyasî elitin Türkiye ve Kemalistler hakkında, abartılarak yanlışa vardırılmış bir görüşe sahip olduğunu Miloseviç’in Perinçek’e yazdığı ve Türkiye’yi “Kendini kurtarması dünyayı kurtarmasıdır” diye tanımladığı mektubundan da biliyoruz. Belki de Balkanlardan bakınca Türkiye ve Kemalistler böyle görünüyordur, bilemeyiz, ama bu durumda, yani Türkiye’nin başı belaya girmişken Kemalizmin bir misyonu olabilir mi diye, biz bize düşünmemiz lazım. Hattâ bunu Kemalistlerle –kavga için değil–birlikte yapmak yararlı dahi olabilir.

Türkiye’nin “kristal küre” gibi algılanmasında, temelinde yatan zaaflara uygun düştüğü için bir yanlışlık yoktur. Bunun söylenmesi, Kemalist Cumhuriyetin, Küçük Asya’nın (Anadolu, Misakı millî) zengin beşerî coğrafyasına “aykırı” biçimde kurulduğunun da söylenmesidir. Ancak bu küreyi bugüne kadar ayakta tutmak “Kemalizmin nefesi”ne (üflemesine) bağlanıyor ki, bu hem yanlıştır hem de “Türkiye’nin bütünlüğü” yönünden ürkütücüdür. Küre, Kemalistlerin dehası nedeniyle değil, emperyalistler arasındaki kavga “toprak meselesi” olmaktan çıktığı için bugüne kadar gelebilmiştir. Öte yandan eğer yaşaması Kemalizmin nefesine bağlı hâle gelmişse, bu tam bir felakettir, çünkü Kemalizmin nefesinin tükenmiş olduğu artık çok açık bir şekilde görülmektedir.

Kemalizmin, bugün halk sınıfları üzerinde herhangi bir etkisi kalmamıştır, fakat zaten geçmişte de bir etkisi yoktu. 85 yıl önce devlet kapitalizmi olarak başlattığı ve yolun yarısında kendi eliyle yetiştirdiği tekelci özel sermayeye devrettiği toplumsal modelin bugün artık iflas ettiğini Kemalistlerin kendileri de kabul edecektir. Bu nedenle Kemalizmin başlangıçtaki referanslarına dayanarak yapılmış güncel çağrıların toplumda yankı bulması olanaksızdır. Belki bugünkü belanın 1920’lerdeki ile “benzer” bazı noktaları mevcuttur ama bu sadece şeklî benzerliktir, işin mâhiyeti değişmiştir. Diyelim Türkiye gerçekten de bir kristal küre olarak doğmuş ve bugüne, kendini devlette, orduda, bürokraside ve aydınlarda kodlamış olan Kemalizmin üfürmesiyle gelmiş olsun, ama bugün küre ayakta kalsın diye üflemek, herkesin açıkça gördüğü gibi, Kürtlerin içinden gelmemektedir. Kürtler de üflemiyorsa eğer, küre kaçınılmaz olarak yere düşecektir. Bunu artık Kemalistlerin kendileri de fark ediyor.

Kemalizmden hâlâ medet umuluyorsa burada durup düşünmeye başlamak lazım. Türkiye’nin başını belaya sokan bir Kürt meselesi var, bir de politik İslam meselesi, öyle mi? Bunların ikisi de zaten Kemalizmi şekillendiren sorunlardır. Bu sorunlar, bu nitelikleriyle olmasalardı Türkiye’de “Kemalizm” diye bir şey zaten olmazdı. Bir üçüncüsü de, bugünkü hâliyle Kemalizmin risk algılaması dışına çıkmış bulunan emekçi sınıf soludur. Bunlara Kemalizmi Kemalizm yapan Ermeni ve Rum meselesi de eklenmelidir. Türkiye bu sorunları konuşmaya mecbur olduğu bir açmazda iken belki de ilk susması gereken Kemalizm –Kemalistler değil– olduğu halde, en çok o konuşuyor: Cumhuriyet tehlikede!

Kemalistlere göre birbirini besleyen iki bela birden gelmiştir Türkiye’nin başına. Biri “Kürt meselesi”dir, öteki de “İslamcı politik hareket". Bu hareket bugün hükümettir, işler demokrasiye bırakılacak olursa, bir dönem daha hükümet olacaktır, şimdi devleti adım adım ele geçirmeye çalışmaktadır, süreç tamamlandığında laik cumhuriyeti yıkacak ve bir şeriat devleti kuracaktır. Gelenek, kanun ve nizam Tayyip’in cumhurbaşkanı olmasına elverişli olsa bile, önü kesilmelidir. Kürt meselesi de zaten, Türkiye’nin bu İslama –ılımlı İslam– geçiş ânı zaafından ve ABD’nin Irak’ı işgaliyle oluşan ortamdan yararlanarak Cumhuriyet’in temelindeki ittifakı bozmaktadır. O halde neresinden bakılırsa bakılsın Türkiye Cumhuriyeti “kurulduğu koşulları” yaşamaktadır, bu nedenle Kemalizmi yeniden kuşanmak lâzımdır.

Burada son zamanda, Kemalistler hesabına olumlu puan sayılması gereken bir gelişme gözleniyor. Özellikle Irak’ın ABD tarafından yeniden tanzimine (bölünmesi) girişilmesinden sonraki gelişmeler içinde Kürt meselesinin genişleyen bir önem kazanması ile birlikte Kemalistlerin de bugüne kadar hep AB’nin veya ABD’nin, (solcuların bir kesiminin de emperyalizmin) marifeti saydıkları “Kürt meselesi”ne bu kez "Kürtlerin kendi marifeti" diye bakmaya başladıkları görülüyor. Bu, belki, gerçeğin geç de olsa fark edilmesi anlamında olumlu bir değişikliktir, ancak Kemalizmin değişmez anlama, algılama ve değişmez çözüm şekli bakımından daha da tehlikeli bir sonuca götürmektedir, çünkü Kemalist Cumhuriyetin temelindeki mutabakatın Kürtler tarafından “tek yanlı” olarak bozulduğu suçlamasını içermektedir. Demek ki Kürtler, herhangi bir sebep de yokken, 87 yıl önce attıkları imzayı bugün geri çekmiş olmakla devletin birliğine ihanet etmiş oluyorlar. Bu durumda Kemalistler, bugün Kürtler tarafından “geçersiz” sayılan ve tek yanlı bozulan mutabakatı “tek yanlı olarak korumak”tan başka çare kalmıyor demektedirler! Yani, Kürtlerin bozduğu mutabakatı Türkler bozmayacak, tek yanlı olarak sürdürmeye devam edecek(ler) ve iş varacağına varacak!

İş buraya doğru giderken solun, siyaset acemisi, Kemalizm hakkındaki bilgisi ve tecrübesi nakle dayanan, Kürt meselesine de mazlumdan yana olmak-olmamak diye ahlakî bir yerden bakan, “kaderini tayin hakkı” dese de hangi kader olduğunu kestiremeyen, “sınıf sesi” duyamadığı için bir kısmı Kemalistlere, bir kısmı Kürtlere kulak kabartan genç kuşakları için de birkaç söz yararlı olabilir. Çünkü sonuçta onlar, önemli bir kesimi Kemalizmden kendini bağımsızlaştırmayı başaramamış bir sol mirası –ne kalmışsa– devralmış bulunuyorlar.

Kemalizmin solu yanına almak için herhangi bir çaba göstermesine gerek yoktur. Kemalistlerin böyle bir niyeti ve gayreti de zaten hiçbir zaman olmamıştır. Buna rağmen Türk solunun önemli bir çoğunluğunu Kemalizmden ayrı (uzak) düşünmek de olanaksızdır. Türk solu ile Kemalizm arasındaki ilişkilerin değişmez tuhaf bir diyalektiği vardır. Kemalizmin solu arkasına alarak güçlenmesi ve ilk fırsatta ve esas olarak solu ezmesi Türkiye’nin 85 yıllık tarihinde en az üç beş kez yaşandığı halde bu menfur ilişkinin sürüyor olmasında Kemalistlerin hiçbir kusuru yoktur. Bütün kusur Türk solundadır. Kendi sınıf kaderini ve düşünce evrenini Kemalizmden bağımsızlaştırmayı başaramadığı için tarihini ondan koparamamış ve her zaman en büyük darbeyi de Kemalizmden yemiş olan solun Kemalizme karşı zaafı bugün de güçlenerek sürmektedir.

Türkiye solunun Kemalizme karşı koruyucu bir bağışıklık sistemi geliştirememiş olması birkaç nedenden ileri gelir. Esas neden Türkiye’de Kemalizmin ve solun yüz yıl öncesine rastgelen ortak bir sahnede oluşmalarıdır. Kemalistler bugün zemin farklı olsa bile benzer dekoru kullanarak aynı sahneyi kurmanın boş hayali içindedirler. Solun bir bölümü de kurulan bu sahnede kendine verilecek rolü ezberlemeye çalışmaktadır. 1908’de, 1918-23 arasında, 1960-70 döneminde, Ecevit’le birlikte 1974-80 arası yıllarda, dün daha “28 Şubat vakası”nda hep aynı şey oldu: solun önemli bir çoğunluğu Kemalizm ile aynı çuvalın içine girdi ve büyük hasarla yıktı. Şimdi de aynı şey olacak!

Bu durumda solun Kemalizm hakkında kendini neden böyle sürekli yanılttığıyla ilgili temel soru geliyor akla. Sol Kemalizmi bir “ulusal kurtuluş” düşüncesi olarak tanıyor. Onun “antiemperyalist” bir “millî bağımsızlık savaşı”na öncülük ettiğini düşünüyor. Bu bir saplantı hâline gelmiş ama, Kemalizm kendini böyle gösterdiği ve solu da ikna et­meyi başardığı için böyle olmamış. Kemalizm Kemalizm olduğu günden beri “antiemperya­list” olduğunu söylememiştir!

Buna karşılık oldum olası burjuva sınıf çı­karını korumuş, solu ezmiş, komünistleri kat­letmiş, işçi ve emekçi sınıf mücadelesini en şiddetli yöntemlerle bastırmış, ülkeyi NA­TO’ya sokup emperyalizme bağlamış, “sınıf rüştü”nü ispatlamış olmasına rağmen sol ge­ne uyanmamış, bütün bu yaşayıp gördükleri­ni Kemalizmin kendi “devrimci” çizgisine ihaneti, kararsızlığı, “Atatürkçülük”e dönüş­mesi, vb. gibi yorumlamış, solu ezmiştir di­ye araya husumet sokmamıştır. Hele bugün, o gün hiç değildir!

Solun genelindeki bu zaafı, kendisi zaten “antiemperyalizm”den daha ileri ve “ulus uf­ku”nu aşan bir “sınıf ufku” geliştiremediği için anlamak mümkündür de, aynı zaaf “sı­nıf ufku”na sahip Marksist solda da vardır. Bu zaafı Kemalizm kendi içinden bir “sol Kemalizm” üreterek kullandığı zengin bir tec­rübeye sahiptir. 1960-70 arasında sol Türki­ye’de müşterek “antiemperyalist” bir temayla Kemalizm (Yön dergisi) ile birlikte yüksel­miştir. Bu antiemperyalist mücadelenin öncüsünün işçi sınıfı olduğu ve sosyalizm amacı­na bağlanarak verilmesi lazım geldiği söyle­nir söylenmez, Kemalizmin emek ve sosya­lizm düşmanlığı nüksetmiştir. Ancak yükselen solun büyük kesimi (Mihri Belli-MDD) sos­yalizmi yutkunarak telâffuz etmek ve Kema­lizmin 1920’lerdeki “antiemperyalist” progra­mına iştirak etmek koşuluyla Kemalizmin ya­nında kalmış ve onunla birlikte iktidara yü­rüdüğü zannı içindeyken Kemalist devletin duvarına çarparak (12 Mart) parçalanmıştır.

Bedeli çok ağır ödenmişken bile sol hâlâ Kemalizmden etkileniyorsa, bunun da geçmiş­te yatan sebepleri vardır. Madem Türkiye’de Kemalizm ile solun müşterek bir tarihi var, buna birlikte bakıp eksik kalmış bir şeyler varsa, yerine koyalım. Belki bugünkü “bela” olarak Kürt meselesi ve politik İslam olayı da bir açıklık kazanır.

Kemalizm nasıl “ulusal”dır?

Konuyu Kemalizmin sınıf aidiyetinden baş­layarak geliştirmemiz gerekirdi ama ne Ke­malistler önem veriyorlar sınıf meselesine, ne de artık solun mirası. Sanki tarihin o sayfa­sı kapanmış gibi. Bu durumda Kemalizmin “antiemperyalist” bir “millî kurtuluş” düşüncesi ve eylemi olup olmadığına bakmakla yetinmemiz gerekiyor Bu konu söz cambazlığından uzak, gerçeğin kendisine sadık kalınarak bakılırsa anlaşılması kolay bir konudur.

Kemalistlerin kendi sunumlarından çıkarak ilerleyelim. “Yoktan bir Türk ulusu” yarattıklarını söyler ve övünürler... Bu tezi sorgularsak, yolumuz hemen “Ermeni”, “Rum” ve “Kürt”lere çıkıyor. Varsın çıksın. Bu tezi kurcalayalım ve bir yanlış anlama varsa, birlikte düzeltelim.

Tezin önce yapısı çürük. Ama tezin çürüklüğü Mustafa Kemal’in dehasına zarar vermez. İmparatorlukların (Almanya, Avusturya-Macaristan, Çarlık Rusya’sı ve Osmanlı) birlikte tarih sahnesinden çekilirken arkada bıraktıkları “boşluk”tan bir “ulus” çıkarabilmekse bu deha, acaba nasıl işlemiştir? Yani somut manada ortada bir “ulus” yoktur ama “savaşı” verilerek “yaratılmış”tır! Olmaz, çünkü “yok”tan ulus yaratılamaz. “Ulus” yoksa eğer, “ulusal kurtuluş savaşı” da yoktur. Herkes bilir ki, önce ulusun kendisi oluşmamışsa, “ulus” olmanın bilinci kökleşmemiş ve çıkarı kendini dayatmamışsa ve bu gelişmeyi engelleyen iç (feodal) ve dış (sömürgeci-emperyalist) güçlere karşı geniş toplumsal tabanlı bir mücadele başlamamışsa “ulusal kurtuluş savaşı”ndan da söz edilemez. Nitekim bugün Kemalistlerin kendileri de dolambaçlı bir yoldan bu noktaya geliyorlar. Türkiye’nin yaşadığı ve gittikçe derinleşen bir Kürt meselesi var. Ulusal kurtuluş savaşı verdikten, ulus-devletini kurduktan sonra Kürt meselesinde en küçük demokratik açılma şiddetle karşı çıkan Kemalistler, bu anlaşılmaz hassasiyetlerine gerekçe olarak “Türkiye’nin henüz uluslaşmasını tamamlamamış bir ülke olmasını”nı gösteriyorlar. Bu durumda araya bir yüzyıl girmiş ve hâlâ “ulus” olunamamışsa, nasıl ve ne zaman olunacağını da göstermeleri gerekir. Bunu gösterebilmek için bir asır önce ne kadar ve nasıl ulus olunduğunu irdelemekten ve çıkan sonucu kabul etmekten başka çare var mıdır?

Önce şunu belirtelim ki, Kemalistler haklıdırlar, “Kürt meselesi” denilen şey bir “devlet meselesi”dir. Bunu sadece Kemalistler değil bütün “Türk”ler böyle görür. Kürtlerin de bildiği bir husustur bu. Dolayısıyla Kemalist Cumhuriyet’in bu meselede söyleyebileceği herhangi bir sözü olmadığı gibi Kemalist devlete söylenecek söz de yoktur. Herkes “bir çözüm bulunsun” diye devletin ağzına bakıyor. Güzel. Demek ki meselenin “düğüm noktası” nerde ise, oraya bakılıyor. İyi ama, Kürt meselesi Kemalist Türk devleti ile konuşulamaz ki... Çünkü zaten Kemalist Cumhuriyetin kendisi Kürt meselesinin “Kemalistçe çözüm”üdür. “Ne demek üniter bir devlette Türk-Kürt birliği?” diye sorulabilir. Mümkün ki mümkün olmuş, olabilmiştir. Bu bir ulusal kimlik birliği değil, kader birliğidir. Yani Kemalist Cumhuriyet “örtülü bir Türk-Kürt federasyonu” olarak doğmuş ve bugüne kadar bu vasfıyla gelmiştir. Mustafa Kemal’in siyasî dehasından söz edilecekse bu bağlamda edildiği zaman bir anlam taşır. Bunu kaynağında açalım.

Kemalizmi ve Kemalist Cumhuriyet’in oluşmasını, hem Osmanlı devlet-toplum yapısının, hem de sömürgecilikten emperyalizme geçiş koşullarının bütünlüğü içinde doğru anlayabilmek için ona 1880’lerde başlayan ve 1940’lara kadar gelen bir tarihsel süreç olarak bakmak gerekir. Bu sadece, Kemalizmin oluştuğu “ortam”ı değil, aynı zamanda kendisini anlatır. Daha kategorik ve Kemalist hareketin süreçle doğrudan organik bütünlüğü yakalanmak isteniyorsa, o zaman en azından dikkati, 1908-23 dönemi üzerine yoğunlaştırmak gerekir. Bilhassa 1912 Balkan Harbi yenilgisinden sonra artık bildiğimiz Kemalist Hareketin saf kendisi ile karşı karşıyayız. Ermeni meselesi, Rum meselesi, Kürt meselesi “bu dönemin”, öyleyse aynı zamanda –dolaylı değil– doğrudan Kemalizmin meseleleridir.

Feodal sömürgeci bir imparatorluk olan Osmanlı devlet merkezinde ulus bilinci doğal olarak oluşmadığı gibi, çevreden gelen ve imparatorluğu yeni ulus devletler kurarak bölen ulusal hareketler nedeniyle bir “ulus düşmanlığı” söz konusudur. Son otuz kırk yılına gelinceye kadar Osmanlının merkezinde “ırk” kavramı da yoktur. Ulusal kimlik profili veren her şey ve herkes Osmanlılığın gazabına uğramaktadır. Ulusçuluk dışarıdan, çok geç, sultan bursuyla Avrupa görmüşlerden, “Türkçü” özüyle ve burjuvalaşmada İstanbul’dan ileri geçmiş Kafkas göçmenlerinden gelmiştir. Bu arada, Osmanlı “devlet sınıfı”nın Bakü petrol işletmelerinden nemalandığı, oradan sökülüp gelen Yusuf Akçura’nın, 1908 Rus devriminin en net burjuva profil veren Kadet Partisi’nin (Anayasacı Demokrat) merkez komitesi üyesi olduğu da akılda tutulmalı. Başlangıçta “ümmet”i “millet”le ikame etmeye çalışan etkisiz bir “cereyan”dır. Kimlik sar­sıntısı geçiren Osmanlıya bir tarihsel kök bu­lup çıkarmaktan ibaret bir gayrettir. Kafalarda ve kültürde bu kadardır ama, İttihat ve Terakki içindeki farklı damarlardan biri ola­rak “iktidar” kullanmaya başlayınca (1913) çok dar bir zaman dilimi içinde gelişip pro­fil verebilmiş, hattâ denebilir ki bir “ırk” duygusunu da yaratmıştır. Başka ulusların yüz yıllarını alan ve tarihlerinin içini doldu­ran bir süreç Küçük Asya’da 30-40 yıl içinde bir “Türklük bilinci” biçiminde, ama toplum­sal sınıf geçmişi bulunmadığı için “şuursuz” bir cereyan olarak boy göstermiş, dolayısıyla duru ve net bir uluslaşma sürecinden çok farklı, eldeki devlet eliyle uluslaşma gibi, il­ginç bir seyir izlemiştir. Ulusun içeriği ol­mak gereken halk olayın dışındadır... Dinamik nasıl işlemektedir?

Batı literatürüne yerleştiği şekliyle biri Avrupa, öteki Asyatik olmak üzere iki Osmanlı vardır. Balkan Savaşıyla birlikte Avrupa Osmanlısı emperyalizmin (Finans Kapital) yeni pazar düzenlemesi açısından bitmiştir. Geriye, üzerinde esas olarak Kürtlerin, Ermenilerin, Arapların (en büyüğü), Rumların ve “Türk”lerin, başka pek çok etnik gruplarla (profil verenleri Çerkesler, Keldaniler, vb.) birlikte yaşadığı Asyatik Osmanlı, yani Küçük Asya, Suriye, Mezopotamya ve kısmî Kafkasya toprakları kalmıştır. Finans kapital (emperyalizm) için sıra, yeni dünyaya göre düzenlenmesi gerçekten de çok zor olan burayı düzenlemeye gelmiştir. Alman emperyalizminin umudu ve çıkarı yönünden bu Asyatik Osmanlı’yı bir “Enverland” (Enver Paşa) birliği içinde koruyup topyekûn yutmak, İngiliz-Fransız-Rus emperyalist bloku (İtilaf) için de beşerî sınırlarına ayırıp yutmak hedefi geçerliyken 1. Büyük Savaş ‘a gelinmiştir.

Savaş, bu süreci kesintiye uğratmamış, daha da şiddetlendirmiştir. Arda kalan toprağın Türkleştirilmesi (Arap toprakları hariç) Osmanlı’nın savaş içinde odaklandığı asıl konu haline geçmiştir. Osmanlı için dış cephe (Çanakkale ve doğuda Ruslara karşı kısmî savunma hariç) durgundur fakat içerde İttihat ve Terakki eliyle açılan “İç cephe” Küçük Asya’yı tarihte emsali az görülmüş bir can pazarına çevirecektir. Devlet var, “devlet sınıfı” da var, fakat üstünde temelleneceği toprak ve insan yok, bu nasıl olur! Olur mu olur. Olmuştur. Bugün “tehcir” mi yoksa “soykırım” mı diye bir türlü karar veremediğimiz Ermeni meselesi bu can pazarında çözülecektir. Türkçülük diye masum akademik bir eğilimin, devlette ve siyasette planlanmış bir somut tarih yazımına dönüşmesi halinde sınıf mücadelesi alanını (somut hayatı) kıyamdan kıyama sürüklediği, yani biz “ırkçılık” demesek bile “ırk”ları da yakıp yıktığı görülecektir.

Savaştır bu, niyet-kısmet örtüşmez. Ve birdenbire Ekim Devrimi olur, Çarlık Rusya’sı çekilir, her şey tersine döner. Küçük Asya’nın ortasında ve doğusunda Ermeni neredeyse hiç kalmamış, tek tük Keldani ve “biraz” da (batısında) Rum kalmıştır. Bunların bütün sermaye varlıkları el değiştirip Türklerin ve Kürtlerin eline geçmişken İngiliz emperyalizminin patronajı altında “Mütareke” ve Mustafa Kemal dönemi (aşaması) başlar. Anadolu’nun beşerî coğrafyası değişmiştir artık. Niyetler de değişmiştir. Osmanlıyı etnik temelde bölecek kapitalist dünya pazarına bağlamak planı savaş öncesinde kalmış, emperyalist siyaset “Osmanlı birliği”ni (Arap hariç) korumaya dönmüştür. (Örneğin, Pontus’un ihyası için Bakü’de kurulu göçmen Pontus hükümetinin Trabzon referandumu talebi İngilizler tarafından reddedilir. Savaşın başında ve içinde Ermenilere verilmiş sözler reddedilir. Anadolu’daki Rum varlığı emperyalizmin gözünde bir “asayiş meselesi”ne dönüşür ve Paris Konferansı’nda zaten Yunanistan’a verilen görev, Anadolu’yu işgal etmesi değil, asayişe nezaret etmek olur.) Küçük Asya’nın bölünmesi –ya da bölünmemesi– sadece Türklerin ve Kürtlerin verecekleri karara, bu kararın Avrupa emperyalizminin niyetine ve çıkarına uygun olmasına kalmıştır.

Kemalizmin “ulus”(allık) hikâyesi de bu noktada başlıyor ya, Kemalistler de dahil hepimiz oraya, belki bugüne de bir faydası olur diye, aydınlıkta bakmalıyız. Kim, neye karar vermiştir?

Savaş içindeyken ve esas savaş içerdeyken İttihat ve Terakki’nin Talât-Enver Paşaları (“Kemalist Perinçek” doğru adamın kemiklerine yüz sürmüştür) işbaşındadır. İpler “yüksek teşkilatçı” Talât Paşa’nın eline geçmiştir. Hangi askerin nerde duracağı, ne kadar ve niçin duracağı ondan sorulmuştur. Osmanlı askerine siyaseti öğreten ve yolu gösteren o olmuştur. Şu sıra tarihin bu noktası fazlaca kurcalandığı için biz de belirtelim; burada gözden kaçmaması gereken önemli bir nokta Balkan Savaşı yenilgisi ile İttihat ve Terakki’nin asker kanadının içine düştüğü eziklik, Ermeni soykırımındaki asker rolünü zayıflatan, buna karşılık “sivil” siyasî örgütlenmenin rolünü pekiştiren özel durumdur.

Mütareke başlarken yenilgiden sorumlu kanat (sivil kanat) geri çekilir, denge ters dönmeye başlar. Askerler savaşmıştır, fakat siviller yenilmiştir. Burada Kemalistlerin es geçtikleri, “o dönemde Türkiye’de sınıf yoktu” diyerek Kemalizmin her tür tepeden inmeci baskısına mehaz gösterdikleri somut durumu da es geçmemek gerekir. Tamam, Batılı anlamında modern sınıflar yoktu ama Doğu despotik toplumunun belirleyici özelliği anlamında Osmanlı tepeden tırnağa sınıflı bir toplumdu. Sınıf devleti yoktu, evet, ama “devlet sınıfları” (Dr. Hikmet Kıvılcımlı, Kenan Somer) vardı. Bu devlet-toplum yapısı içinde sınıf hâkimiyeti, aynı zamanda bir devlet memuriyeti –ve devlet– hâkimiyeti olarak biçimleniyordu. Bu da salt bürokratik bir egemenlik anlamına gelmiyordu. Söz konusu olan burjuvalaşmış bir bürokrasiydi. Fabrika ile, atölye ile değil, sermayenin özel görünümlerinden biri olan (doğuran para, faiz) “finans” ile burjuvalaşmış bir “devlet sınıfı” –bürokrasi– idi. Osmanlı iltizam sisteminde (vergileri toplayıp payını alma) gelirin %64’ü Müslümanlarda idi ve bu yetki son Osmanlı döneminde tümüyle askerî ve sivil bürokrasinin elinde toplanmıştı. İşlettiği parası var, fabrikası yok, o halde burjuvazi değil, bürokrasi..! Öyle mi?

O devlette kişinin bürokrasideki yeri, serveti ve ekonomik etkinliği arttıkça yükseliyordu. Bu sistemde savaş devlet sınıfı açısından en kolay ve en çabuk zenginleşme yoluydu. Osmanlı devlet sınıfının, hakiki manada en burjuva Ermeni ve Rumları Küçük Asya’dan çıkarırken 3-5 yıl içinde el koyduğu zenginlik, hesabı bugün bile Koç’u, Sabancı’yı, şu veya bu şehrin kapitalist sınıfının uykularını kaçıracak kadar büyüktür. Kurtuluş savaşının “ulus”u da, “halk”ı da, önderi de, Kemalisti de işte bu sınıftır. İttihat ve Terakki bu sınıf içinde örgütlenmiş ve bu sınıfı örgütlemiştir. Sulh ile birlikte Ermeniler ve Rumlar geri dönecek midir korkusuyla ve bu yönetici devlet partisinin askerî ve sivil kanatları arasındaki gerilimle birlikte Mütareke dönemi başlar.

Bu sınıf üç-beş yılda kazandığı servet, sermaye ve yerel hâkimiyetin elinden geri alınacağı korkusuyla, Mütareke döneminin başında refleks vermeye başlar. “Vatansever”lik falan asla söz konusu değildir. Olsa ne ki, “vatan” da zaten “mülk” değil midir! İşgalci emperyalistlerle (İngiliz-Fransız) yerel planda çok sıkı bir iş birliği içindedirler. 30’a yakın vilâyette, dernekler, cemiyetler biçiminde nefsi ve mülkü müdafaa amacıyla örgütlenen bu “devlet sınıfı”dır. Osmanlı devlet partisi (İttihat ve Terakki), parti ortadan kalkmış, adını değiştirmiş olsa bile etkisinden hiçbir şey kaybetmediği için Mütareke sonrası döneme de vaziyet etmektedir. Anadolu illerindeki “kurtuluş refleksi”ni, yani “elindekini” kurtarma işini örgütleyen, İttihat ve Terakki’den başka kimdir ki?

Osmanlı devlet sınıfının, Anadolu illerinde örgütlediği reflekse Bülent Tanör “Yerel Kongre iktidarları” demiştir. Adlandırma sorun teşkil etmez ama “yerel” denmesi halkın da katıldığı gibi bir yanlışa götürür diye açmak lazım. Yerel değil, Osmanlı devlet sınıfının ve idaresinin yerel uzantıları demek lâzım. Kongre denilince akla “temsil” gibi olmadık şeyler geleceği için devlet sınıfının durumdan görev çıkarması diye belirtmek lazım. Bu yerel örgütlenmeler bir İttihad toparlanmasıdır ve örgüt zinciri üzerinden İstanbul burjuvasına ve hattâ idari açıdan Sultan’ın kendisine kadar uzanan bir merkezi karaktere sahiptir. Verili devlet iktidarının il şubeleri ve yerel zorbalığın kaleleri olan bu “cemiyet” ve “dernek”lere “halk” yakıştırması bir tahrifattır.

“Kürt meselesi” bu düzlemde, çözülür. Osmanlı devlet birliğini yeniden tesis amacı taşıyan bu “yerel” Kongrelerin ilk birlik girişimi olan Erzurum’dakine, Trabzon vilâyeti ve Canik (Samsun) sancağıyla birlikte esas olarak Doğu Vilâyetleri namıyla, Erzurum, Sivas, Diyarbekir, Elaziz, Van, Bitlis gibi Kürt vilâyetleri ve bu saha içindeki bağımsız livaları temsil eden “sivil” (İttihatçı) delegelerin yanı sıra, içlerinde yolu Talât Paşa tarafından açılan Mustafa Kemal’in de bulunduğu, İttihat ve Terakki’nin asker kanadı katılır. Kemalist “Millî birlik” kavramının ilk oluştuğu yer burasıdır, fakat asla Kemalistlerin 85 yıldır savundukları “Millî birlik”e benzemez.

Osmanlı devlet sınıfı temsilcilerinin nezaretinde “Kürtler” ve “Türkler” Erzurum’da birbirlerine, “hiçbir sebep ve bahane ile Osmanlı’dan ayrılmayacakları” sözünü vermişlerdir. Birbirlerinden ayrılmayacakları sözünü vermemişlerdir. (7 Ağustos 1919.) Sivas’ta “Osmanlı memleketleri kısımları yekdiğerinden ve Osmanlı topluluğundan ayrılmaz” demişlerdir. Bu biraz daha belirlenmiş bir söz ama “birlik”te kalmaktan “bütünleşme”ye geçmemiş bir sözdür. (11 Eylül 1919.) Söz Ankara’da vekiller heyetinde “Milletlerin kendi geleceklerini bizzat idare etmeleri hakkı bütün dünyada kabul olunmuş bir prensiptir” biçimine dahi ulaşmıştır. (Elcezire Cephe Kumandanına 27 Haziran 1921 tarihli tamim.) Ayrıca bu sözün içinde, “birinin yek diğerinin gelişmesine karışmayacağı” da vardır.

Esasen dünyanın siyasî atmosferi de, emperyalizmin kendisi için gördüğü ve kendini temellendirmede araç kullanmayı öğrendiği burjuva ulusal devletleri de Kemalizmin ufkunu tayin etmektedir. En uygun olan bir Anadolu Birliği, Kürtlerle Türklerin kendi iradeleriyle bu işi kotarmasına bağlıdır. Bu iki irade, kendi başına anlamında “bağımsız” ve emperyalist finans kapital telkinlerine açık olarak vardı. Kürtlerin bugün, bir örtülü Türk-Kürt federasyonu olarak inşa edilen Kemalist Cumhuriyetin işlemediği, Türkler tarafından işletilmediği, ırkçı ve Türkçü bir üniter devlete dönüştüğü, dolayısıyla başlangıçta verilen sözlere uyulmadığı şeklindeki iddiaları da “duygusal”dır. Bu “hassas denge” karşılıklı olarak gözetilmemiş olsaydı, dünya gidişatı birkaç kere ekseninden kırılırken, suları seksen yıldır hiç durulmayan bu bölgede, bu federasyonun “örtüsü” çoktan kalkardı. Bugüne kadar çeşitli biçimler altında bu örtülü federasyon, Kürt rızasına dayalı olarak sürdürülmüştür. Demek ki Türkler ve Kürtler, başlangıçta birbirlerine verdikleri sözü, bazı “ufak tefek” sapmalarla bugüne kadar tutmuşlardır. Bu nedenle Kemalist Türk devletini, kurulduğu dönemin koşullarında, “Kürt meselesi”nin siyasî manada çözümü olarak adlandırmak yanlış değildir. “Kürt meselesi” dendiği zaman Türkiye’de demokrasiden veya demokratlıktan, insan haklarından, vb. söz ediliyor değildir. Bir devlet biçiminden, belki en çoğu, devletin biçimi ile yurttaşlığının biçimi arasındaki tutarsızlıktan söz edilmektedir. Yani Kürt meselesi, bir “devlet meselesi”dir. Şuraya buraya çekiştirildiği halde, niçin son söz hep devlete kalmaktadır? Demek ki verili durumu ancak “devleti aşan” açılımlarla geçmek ve yeni bir yere gelmek mümkündür. Ondan ötesi siyaset yaptığını sanmaya hizmet eden çocukluklardır.

Gelelim Kürtlerin dünkü rızasından bugünkü itirazına. Kemalistler devletin kuruluşundaki mutabakata Kürtlerin uymadığını ileri sürmektedirler. Bu iddia doğrudur. Ama bugünkü dünya ahvâline baktığınızda hangi söz bozulmamış ki! Tito’nun “kristal küre”sinin yerinde yeller esiyor. Potsdam dünya nizamını elli yıl boyunca temellendirmişti, şimdi nerdedir? Demek ki Kemalistlerin “kristal küre”ye benzettikleri devletlerine üfleyecek yeni bir nefes aramadan önce bir soluk düşünmeleri gerekiyor.

Şimdiki Kürtler “ayrılmama” sözü veren Kürtlerin çocukları değilseler torunları veya toruncuklarıdırlar. Köprülerin altından akan suları bilip davranmak gerekir. Bugünkü Kemalistler ise tıpkı “ata”ları gibi davranıyorlar.

Kemalistler, oradan miras her şeyle övündükleri halde İttihat ve Terakki’nin devamı olmayı bir zillet saymaktadırlar. Kemalist hareketin İttihat ve Terakki’den kesin bir kopuş olduğu şeklindeki algılamaları Erzurum ve Sivas Kongrelerinin aslında İttihat ve Terakki’nin farklı hiziplerinin birliği olduğunu görmezlikten gelmeleri nedeniyledir. Dolayısıyla, bizim burada yaptığımız tahlile katılmazlar. Sivas Kongresi’nin tüm delegeleri “İttihat ve Terakki’yi yeniden ihya etmeyecekleri”ne yemin etmemişler midir! Burada olsa olsa Taner Timur’un “İttihat ve Terakki’nin değişim geçirerek” Kemalizme bâliğ olduğu tezine ödün verilebilir ki, bu tez de zaten Kemalist hareketin bir İttihat uzantısı olduğu gerçeğini destekler.

Türk uluslaşmasının aradan bunca yıl geçmesine, Türkiye’de ne kadar okur-yazar Kürt varsa hepsinin Türkçe öğrenmesine, milyonlarcasının iç güçle birlikte yer değiştirmesine, mayın tarlaları ve jandarma ordusuyla diğerlerinden (İran-Irak Kürtleri) izole edilmesine, her çeşit Kürt siyasetine sistem içinde bir rol verilip içselleştirilmesine rağmen hâlâ bitmemiş olması Kemalistlerce de bir vakıa olarak kabul edildiğine göre, bu konuda artık “tartışılacak” bir şey kalmamıştır; demek ki bizim bundan, Türk uluslaşmasının bu biçim altında, klasik anlamda bir ulus tanımına hiç bir zaman ulaşamayacağını anlamamız gerekir. Kemalistler ve Kemalizm için “çözüm bulamaz”lık demek olan bu halden çıkmak Kemalistlere düşmektedir. Bu aynı zamanda “Kürt meselesinin çözümü” Kemalistlerden geçer anlamına gelmektedir.

Buradan çıkıp Kemalist hareketin “ulusal” (millî) vasfının türetildiği bir başka alana, Kurtuluş Savaşı’nın antiemperyalist bir “millî burjuva devrimi” olup olmadığına bakabiliriz.

Kemalist hareketin dilinden, İttihat’tan devralıp sürdürdüğü bir “millî” vasıf hiç düşmemiştir. Duyan da sanır ki bunun gerçeği hakiki bir “millîcilik”tir.

Kemalist hareketin “siyasî bağımsızlık” veya “ekonomik bağımsızlık” gibi klasik ulusal –ve demokratik– burjuva devrimci hareketlerine mahsus bir özelliği olmadığı apaçıktır. Elbette bunlarla çelişmez ama, bu özellikleri taşımadığı ve bu hedefleri gütmediği için Kemalist devrimin “millî” niteliği daha dar bir alana sıkışmıştır. Burada ilk görülmesi gereken, “ekonomik bağımsızlık” olgusunun o günkü Osmanlı mirası temelinde imkânsız –ya da nedensiz– olduğudur. Bunun ulus olmuş veya olmamış olmakla da illiyet bağı vardır, zira ulus önce ekonomik manada oluşmaktadır. Bilinen bütün burjuva devrimleri bu anlamda, yani ulus temeli şu veya bu ölçüde oluşmuş bulunduğu için “çağrılmış” kaçınılmaz devrimler niteliğindedir. Kapitülasyonlar 1. Büyük Savaş içindeyken ve fiilen, Fransa ve İngiltere düşman kuvvet oldukları için tamamen, müttefik Almanya için kısmen kaldırılmıştır, lâkin bu tamamen askerî sebeplerledir, “ekonomik bağımsızlık” talebiyle bir ilgisi yoktur. Çünkü Osmanlı, kendi iç pazarını talep eden bir sınıf oluşturmuş değildir. Bütün pazar ekonomisi yabancı sermayenin (Finans Kapital) denetimi altındadır. Kaynaklarıyla birlikte Kemalist hareket de “finans olarak” burjuvalaşmıştır. İki yıl gibi “şok” denebilecek kısa bir zamanda Ermenilerin elinden alınan büyük çaplı işletmelerin mülkiyetinin devlete ve İttihatçı sivil eşrafın-tüccarın eline geçmesine rağmen işletme inisiyatifinin Yahudilere verilmesi, Kemalistlere geçen Osmanlı mirasının kapitalizmi devralıp bağımsız (ulusal) biçimde sürdürecek bir miras olmadığını gösterse de, “finansal yönetimi” çok iyi bildikleri görmezlikten gelinemez. Kemalistlerin dayandığı ve palazlandırdığı sınıfa, herhangi bir “sınıfsal tutum”u nedeniyle değil, milliyet (Türk) temeli nedeniyle “millî” denmiştir. Ermenilere ve Rumlara karşı “millî”! Ama Avrupa Finans Kapitalinin (emperyalizmin) işbirlikçisi ve ortağı! Yani Türkiye’de “ulusal burjuva” ya da “ulusal sermaye” dendiği zaman “Türk burjuva” ya da “Türk sermayesi” denilmiş olmaktadır. Bunların, sınıfsal bir tutum demek olan “millî” olmakla ne gibi bir ilgisi vardır?

Türk kapitalizminin inşası dönemi olan Cumhuriyetin ilk yirmi yılına sıkıştırılmış “millî sanayileşme hamlesi” de Kemalizmin “bağımsızlık”çı olduğunu göstermez. Çünkü artık bütün dünyada sermaye ihracına dayalı bir finans kapital (emperyalizm) egemenliği geçerlidir. Türkiye’de burjuva sınıfın Avrupa burjuva sınıfının desteği ile geliştirilmesi Kemalist elitin ütopyasıdır. Bu elitin en radikallerinden olan Mahmut Esat Bozkurt, “Anayasal Cumhuriyet(imiz)in varlık nedeni –raison d’etre– Avrupa’daki burjuva devrimiyle ve burjuvazinin ekonomik durumuyla açıklanabilir. Bizim durumumuzda ekonomik çıkarları ‘burjuva’ sıfatıyla tanımlanabilecek ya da halk ile soylular arasında bir sosyal sınıf olarak durduğu fark edilebilen bir sınıf mevcut değildi” (1921) derken Osmanlı devlet yapısının “sınıfsız” olduğunu da ima eder ama, asıl vurguladığı, Avrupa emperyalist sermayesi ile zorunlu kader birliği ya da kaderini ona emanettir. Bu nasıl “sınıf” olmamış, tek tek kalmış ve devlet kurmuş İttihat elitlerinin vizyonu olabilir? Bozkurt bu sınıfsal derinliği de, kendisiyle çelişse bile kaçırmamıştır: “1908 devrimi yalnızca bu ülkede sınıf egemenliği ilkesine dayanan bir devlet kurabilmişti, bu kesinlikle hayatî bir katkıydı.” İşte Kemalizm: Devlet sınıfının hem Osmanlı ekonomisindeki konumu, hem daha önceki Ermeni ve Rum sürgünlerinden edindiği, hem de 1915/1916 yıllarındaki tehcirlerde el koyduğu “işler durumda” para ve mal zenginliği (servet değil) ile bağlı dinamik burjuva kimliği.

Bugünkü Kemalistler Kemalizm ile sosyal sınıflar arasındaki ilişkiler konusunda atalarından farklı mı düşünmektedirler? Hayır. “Millî” hassasiyetlerinin sınıf özünün hiç değişmediği anlaşılmaktadır. Özelleştirmede, Ereğli Demir Çelik fabrikasının (Kuruluşuna 60’lı yıllarda “2. el, çürüktür, Türkiye’nin kazıklanmasıdır” diyerek karşı çıkmışlardı: –Morisson Süleyman edebiyatı– Devrim gazetesi...) OYAK aldı diye rahat nefes aldılar. TÜPRAŞ’ı Koç Holding aldı, mahkemede Arap sermayesine verilir diye yürekleri ağızlarına geldi (Cumhuriyet gazetesi), yargıya gözdağı verdiler. İşçi sınıfı içindeki etkileri ve uzantıları (DİSK) laik ve Kemalist, o halde doğal olarak “millî” varsaydıkları Koç Holding’e destek için sokağa dökülmeyi telâffuz edebildi.

Ya Kemalizmin “halk”çılığı?

Buraya kadar işaret edilen özellikleriyle Kemalizmin “halkçı” bir ideoloji ya da siyasal düşünce olduğunu ileri sürmek “halksız” Kemalizme en büyük haksızlıktır. Çünkü Mustafa Kemal’in öncülüğü ve dehası, asıl olarak bunca büyük işleri “halksız” başarmış olmasındadır. Kemalistler “antiemperyalist” ve “millî” “bağımsızlık” savaşı verirken “halk”ın bu işe karışmamasına oturup kalkıp dua etmelidirler. Hattâ etmişlerdir de. Gerçi Rus köylü anarşizminin Osmanlı eliti üzerinde bir dönem belli bir etkisi olduğu söylenmiştir, ama amele sınıfına, makinalara saldıran İngiliz işçilerinden (Luddite) mülhem, kötü gözle baktıkları da bilinmektedir. Üstüne titredikleri “millî” burjuva sınıf, “millet sınıfı”dır. Türkiye’de “millet”, o halde “millî” olan her şey, kavramsal alana geçmeden önceki kendi gerçek hâlinde her ne ise öyle kavrandığı zaman gerçek kavranmış olur. Kemalist sözlükte halk “necip”tir, ne yaptığını bilmez. İşte örneği: takiyyeci bir İslamî siyasal partiyi (AKP) iktidar yapacak kadar şaşkın, Kemalizmi siyaset sahnesinden silip süpürecek kadar da ahmak!

Kemalizmin dayandığı sınıfın “millî” yani “antiemperyalist” olup olmadığını son dönem Osmanlı ekonomisi içinden çıktığını düşünerek bakarsak daha iyi görürüz. Bu noktaya Kemalistlerin kör olması anlaşılır bir şeydir, çünkü onların itibar ettikleri bir “emperyalizm” teorileri bulunmamaktadır. Oysa aynı körlük, Kemalizm konusuna mahsus olmak üzere, itibar ettiği bir emperyalizm teorisi olmasına rağmen, Türkiye solu için de geçerlidir. Kemalist Cumhuriyeti ortaya çıkaran koşulları Finans kapitalden (emperyalizm) “bağımsız” çözümleme eğilimi Türkiye solunda, biraz da Stalin’in güttüğü devlet siyasetinin basıncı altında oluşmuş, baskın bir eğilimdir. Bu nedenle Kemalistler, ne zaman emperyalizmle iş birliği yapmış veya sola saldırmışlarsa, bu bir “istisnaî durum” sayılmış, kendi dâvalarına ters düştükleri söylenmiştir. Kemalizmin bundan daha ileri giden sol eleştirisi ya “sekter”dir, ya da marjinal kalmıştır.

Halbuki Kemalizmin doğduğu koşullarda bütün dünyada Finans kapital (Banka+sanayi sermayesi) egemenliği (emperyalizm), kapitalizmi yeni bir aşama istikametinde dönüştürmekte, bu nedenle “ulusal” olan her şey ile çatışmaktadır. Merkez bankası (Osmanlı Bankası) bile yabancı finans kapital olan Osmanlı’da emperyalizmin çatışacağı ne vardır ki? Tuz, Tütün, İpek, Alkol, Balıkçılık, PTT vb. belli başlı ekonomik faaliyet alanları 52 yabancı finans kapital kuruluşunun tekelinde ve yüzde yüz tahakkümündedir. Burada bir siyasal dönüşüm yaşanacak ve bir devlet kurulacak, ama bu süreçte bu mali gücün parmağı olmayacak!

Elbette finans kapitalin girip (sermaye ihracı) dönüştürdüğü bir yerde yerel sermaye birikimi de oluşacaktır, ancak bunun Osmanlı’da, örneğin aynı ilişkiler içindeki diğer İslam dünyası ülkelerinden (örneğin Mısır) farklı olarak tutmadığı, yani “görünür” bir sınıf, hattâ birkaç örnek dışında (M. Kemal birinin damadı olmuştur) finans kapitale “Defol git!” diyebilecek, çıkarı ondan farklılaştığı için cesur bir zümre bile oluşturmadığı zaten bilinmektedir. Dönemin “ulusal burjuva”sından antiemperyalizm ve bağımsızlık için ne çıkar, ne çıkmaz diye toplanan Doğu Halkları Kurultayı’nın Kemalist harekete itibar etmeyişi de (M. Kemal’in delegeleri kurultaya alınmaz) bu nedenledir. Anadolu’daki Kemalist hareketin önderleri anti-emperyalizmin kendi bindikleri dalı kesmek olduğunu bilecek kadar akıllıdırlar.

Kemalistler hiç değilse emperyalizmi (finans kapital) “yurt”larından çıkardıkları için “antiemperyalist” olmalıdırlar.! Tam aksine, onların bu “millî” hamlesi sayesinde Türkiye’deki emperyalist (finans kapital) kuruluş sayısı 116’ya çıkmış, ayrıca bunların yanına 64 adet Türk finans kapital kuruluşunu da (birleşmiş mâlî ve sınaî sermaye) Kemalistler koyarak Avrupa sermayesine entegrasyonu geliştirmişlerdir. Kemalistlerin yarattığı ve “millî burjuva” denilen örneklerden biri meşhur İş Bankasıdır. Kurulduğu yıl, kömür tekelidir. Yanan İzmir’in (bu yangın da netâmelidir ya...) yeniden imarı için çıkarılan tahvilleri eline geçirmiştir. Demiryollarının finansmanını üzerine alır. Ergani bakır madenine el koyar, vb. Delege kartını evde unutanlar, Fırka (CHP) kongrelerine İşbank hisse kağıtlarını gösterip giriyorlardı. Bütün büyük endüstriye hâkim 3’ü devletin 7 banka... (Bugün dahi bu aynı İş Bankasının toplam sermaye hisselerinin önemli bir bölümünün TC’nin devlet partisi Halk Fırkası/Halk Partisi’nin uhdesine emânet edilmiş olmasında –sembolik de olsa– bir keramet görmüyor musunuz?)

Kemalizm bu iken ve bundan başka bir şey değilken, Finans kapitalin ne demek olduğunu iyi bilen, Kautsky, Lenin, Rosa Luksemburg, Hilferding, vb. okumuş Türk komünistlerinin önemli bir kesiminin de tıpkı Kemalistler gibi seksen yıl boyunca inatla “millî” –veya ulusal– burjuva demiş olmasının ayrıca bakılması gereken dramatik bir tarihi vardır.

Türkiye solunda yaygın Kemalizm hakkındaki yanılgıların bir kaynağı da Kemalistlerle Bolşevikler arasındaki ilişkilerdir. Ankara’dan Komintern’e yazılmış bir mektup, amacından ve mahiyetinden bağımsız olarak Türk solcularını etkilemiştir. Oysa bu mektup Komünist hareketle bir iş birliği veya ittifak arayışını değil, politik bir isteği yansıtmakta, Komintern’in Avrupa işçi sınıfı üzerindeki etkisi tarikiyle emperyalist sermayenin Anadolu üstündeki ağırlığının hafifletilmesini hedeflemektedir. Ayrıca, Rusya-Osmanlı Kafkasya ilişkileri Kemalistlere de, Bolşeviklere de, çözülmeden miras kalmıştır ve gerilim nedeni olmaktadır. Bu bölgede “Sovyet” olgusu tutunmakta güçlük çekmektedir. Kemalistler bunu bir alış-veriş aracı olarak kullanmakta başarılı olmuşlardır. Hepsi bu kadardır.

Özetlersek, Kemalist hareket Kürtlere, Ermenilere ve Rumlara ve diğer Küçük Asya ulusal topluluklarına karşı, sadece, ırkçı savrulmaları da barındıran Türkçülüğü anlamında “millî”dir. İttihat ve Terakki’deki egemen ideoloji bunu bütün çıplaklığı ile yansıtmış, uygulamış ve kendi içinden çıkardığı Kemalist harekete devretmiştir. Kemalist hareket, devraldığı ırkçı-Türkçü damarı risk olarak algıladığı her şeye karşı kullanmıştır. Hitler faşizmi ile flört ederken esas itibarıyla faşist modele (Mussolini) uygun bir devlet modeli geliştirmiştir. Bu devlet kendi tarihi içindeki edinimlerine (referanslarına) her an geri dönebilmiş, bu da bize "liberalleşme" veya “faşistleşme” gibi görünegelmiştir. Hattâ bu sağlam argümana dayanarak yanlış “sürekli faşizm” tezleri bile çıkmıştır. Geleceği yere kadar gelebilmiş olan bu devlet, acaba gideceği yere kadar gidebilecek midir? Bu kuşkuludur.

Kemalizmi elbette seksen yıllık Cumhuriyet serüveni içinde bir bütün olarak görmek, Türkiye kapitalizminin gelişmesine paralel değişen siyasal rolünü ve etkisini, nedensel bağları içinde kavramak önemlidir, ancak bugünkü, kendini “sol”, “antiemperyalist”, “millî” ve “halkçı” bir görüşmüş gibi sunan ve hâlâ oltasına takılan solcu bulabilen Kemalizm, doğduğu koşullardaki Kemalizm olduğu için biz burada sadece ona bakmaya çalıştık. Kemalizmin etkisi altına girmekte olan sol görüş ve düşüncelerin Kemalizme gene bizzat kendisi tarafından yakıştırılmış kavramlarla kendini silahsızlandırması güncelde sınıf mücadelesine zarar verdiği ve “sınıf” kavramından kaçan bir eğilimi güçlendirdiği için, ayrıca güncel bir konudur ve bu yönüyle de irdelenmeli ve işlenmelidir.

Tüm gelişmeler sosyalizme hizmet eder

1991’de Sovyetler Birliği’nin çökmesinden beri, dünyadaki tüm sosyalistlerin temel uğraşı, sosyalizm için yeni bir yol-yöntem-model bulmak olmuştur. Gerçekten 1917’den 1991’e kadar geçen 74 yıllık süre boyunca uygulanan Sovyet tipi sosyalizm yalnız kendine özgü bir uygulama modeli yaratmamış, fakat aynı zamanda Marksist teoride de buna uygun temel bir değişiklik yapılmıştır. Buna göre gelişmişlik derecesi ne olursa olsun bir ülkede üretim araçları kamulaştırılırsa o ülkede sosyalizm olur. Nitekim Sovyetler Birliği’nde böyle yapılmış, köylülerin koyunları-keçileri, terzilerin atölyeleri, şoförlerin arabaları ve saire kamulaştırılmıştır. Buna rağmen Sovyet halkları özgürlüğe, eşitliğe ve barışa kavuşturulamamıştır.

Sovyetler Birliği böyle bir çeşit zoraki-tepeden inme sosyalizm yapma cesaretini dünyada ilk defa Sosyalizmi iktidara getiren, devrim yapan ülke olmaktan kaynaklanan prestijinden alıyordu. Eleştiri yapmak kolay, fakat devrim yapmak ve onu sürdürmek zor diyerek eleştiricilerini susturuyor, hattâ onları sosyalizm saflarından dışlıyorlardı. Bu konuda Andre Gidé, Soljenitsin, Koestler gibi daha yüzlerce isim sayılabilir.

Oysa daha devrimden çok önce 1880 yıllarında Engels alt yapının üst yapıyı belirlemesinin Marksizimle ilgisi bulunmadığını belirtmişti. Gerçekten, Engels, C. Bloch’a yazmış olduğu 21-22 Eylül 1880 tarihli mektubunun bir yerinde aynen şöyle demiştir:

“Materyalist tarih anlayışına göre tarihte nihaî olarak belirleyici öğe gerçek yaşamın üretimi, ve yeniden üretimidir. Ne Marx, ne de ben bundan daha fazla bir şey asla söylemedik. O halde, herhangi bir kimse bunu ekonomik öğenin tek belirleyici olduğu biçiminde değiştirirse, bu önerimizi anlamsız, soyut, aptalca bir ifadeye dönüştürmüş olur…”

Demek oluyor ki, Sovyetler Birliği’nin çöküşünden sonraki bu içinde yaşadığımız dönemde üretim araçlarının kamulaştırılmasını ve ülkenin merkezi bir planla yönetilmesini esas alan bir sosyalizm modeli geçerli ve dolayısıyla söz konusu olamazdı. Çünkü böyle bir uygulama bizi Sovyet modeli’ne götürür. Biliyoruz ki bu model 74 yıllık uygulamadan sonra kendi kendine çökmüştür. Yanlışlığı bu kadar açık bir biçimde ortaya çıkmış olan bir sosyalizm modelinin şimdi tekrar denenmesinin yanlış bir iş olacağı apaçıktır.

Sovyet tipi sosyalist modelin bugün artık iyi bir model olamayacağının, üzerinde az durulan diğer bir nedeni, Sovyet Devrimi’ni görmüş ve yaşamış bir dünya burjuvazisinin aynı şeyin tekrarına izin vermeyecek kadar uyanık ve örgütlü olmasıdır. NATO ve Afganistan ve Irak konularında işgal ittifakları bunun örnekleridir. Bu durumda açıktır ki, bir ülkede sosyalistler devrim yapıp iktidara gelseler bile diğer burjuva devletlerin ortak müdahaleleri karşısında iktidarlarını sürdüremeyecekler ve yıkılıp gideceklerdir.

Demek oluyor ki, Sovyetler Birliği deneyiminin çökmesinden sonra aynı yoldan giderek sosyalizm kurmak denemesine girişmek çok yanlış, çok olmayacak bir iştir. Bu noktada fedakâr ve öncü Sovyet halkına haksızlık etmemek için, uyguladıkları yanlış modelin kendilerinin özgür bir seçimleri olmadığını, tersine, o dönemin tarihsel koşullarının bir dayatması olduğunu düşünmeli ve daima hatırımızda tutmalıyız. Gerçekten 1917’yi izleyen devrim yıllarında ne Çarlık rejiminin devrime karşı koyabilecek hâli vardı, ne de dünya burjuvazisinin onlara yardım edecek gücü kalmıştı. Böylece devrim bir erken doğum olarak Lenin ve arkadaşlarının kucaklarına düşmüş ve onlar da onu her türlü ihtimamı ve özveriyi göstererek 74 yıl ellerinden geldiğince besleyip büyütmüşlerdir.

Sosyalizmin, dünyamızın bugünkü durumuna, gidişine uygun bir modelini yapmak için onun –insanlığın ezelden beri özlemi olan– tanımından hareket etmemiz gerekir. Bu tanım, sosyalizmin savaşsız, sömürüsüz, eşitlikçi ve özgürlükçü bir düzen olduğu biçimindedir. Bu tanımın üç temel öğesi vardır. Birincisi, anlaşmazlıkların silah, genel anlamda zor kullanılarak halledilmesi yolunun süreç içinde yeryüzünden ve ülkelerden kalkmasıdır. Gerçi insanlık ülkeler arasında savaşlar konusunda bugüne kadar bazı olumlu adımlar atmıştır. Ülkeler arası savaşlar eskiye göre hem daha azaltılmış, hem de BM örgütü bu konuda olumlu bazı müdahaleler yapmıştır ve yapmaktadır. Ancak son zamanlarda başta ABD olmak üzere birçok gelişmiş ülkenin az gelişmişlere karşı zor kullandıklarını biliyoruz ve bu konuda dünya kamuoyunda nefretle karşılanan vurgulamalar yaptıkları da bilinmektedir. Afganistan’a ve Irak’a karşı uygulanmakta olan zorbalık hareketleri nefretle hatırlanmalıdır. Ne var ki, tüm dünyada az gelişmiş ülkeler kadar gelişmiş ülkelerde de bu tür haksız savaşlara karşı gittikçe güç kazanan bir karşı koyma hareketi gelişmektedir. Dünyamızın bu konuda olumlu bir gelişme içinde olduğunu buruk bir memnuniyetle görmekteyiz.

İkinci öğe, özellikle çalışan kesimlerin yaşam koşulları ve ücret gelirleriyle ilgilidir. Bu yönde de çalışanların büyük çabaları olmuş ve sendikaları aracılığı ile yalnız ülkelerinde değil, uluslararası düzeyde de örgütlenme ve dayanışma yoluna girmişlerdir. 12 Eylül askerî yönetim döneminde dağıtılmış olan DİSK’e ve özellikle onun ceza evlerine hapsedilmiş olan yöneticilerine, Avrupa sendikalarının yapmış oldukları maddî yardımlar hatırlanmalıdır. Bu nedenle işçi sendikalarının sosyalist hareketin en büyük doğal örgütleri olduğu unutulmamalıdır.

Sosyalizmin tanımının üçüncü ve son öğesi özgürlükçü olmasıdır. Gerçekten son yıllarda sosyalizmin ilkeleri arasına insanlar arasındaki cinsiyet (kadın-erkek), din, dil, ırk, aşiret, mezhep, cinsel tercih (eşcinsellik gibi) konularında da farklılıklar bulunduğu düşünülmüş, bu bakımda da yaşamlarını istedikleri gibi düzenlemekte özgür olmaları sosyalizmin temel bir öğesi olarak ortaya çıkmıştır. Günlük basında sık sık görmekte olduğumuz gibi, sözünü ettiğimiz bu konularda tüm dünyada ve ülkemizde çok ciddî savaşım verilmektedir.

Demek oluyor ki, sosyalizm dünya için (insanlarımız için) kaçınılmaz, önü alınamaz bir kaderdir. Her şey ona hizmet etmekte ve yaşam o doğrultuda kararlı bir biçimde ilerlemektedir.

Sosyalist mücadelenin örgütlerine gelince: hiç kuşku yoktur ki, sosyalist mücadele, örgütlü bir biçimde yapılacaktır. Bu örgüt bir ya da birkaç parti, bir ya da birkaç sendika, bir ya da birkaç dernek ve böyle biçimlerde olabilir. Yoksa eskiden olduğu gibi tek bir çelik disiplinli parti bugün artık ne gereklidir, ne de mümkündür.

Hatırlayalım ki Sovyetler Birliği döneminde sosyalizm için siyasal mücadele, önce ülkedeki burjuva-kapitalist iktidarı yıkmayı ve yerine sosyalist-işçi sınıfı iktidarı kurmayı gerektiriyordu, yani mücadeleye tersinden başlanıyordu.

1917 Devrimi’nde Çarlık Rusyası’nın feodal toplumunda ve gelişmiş dünya kapitalist ülkelerinin birbirlerini hırpalamış ve halsiz düşürmüş olduğu koşullarda böyle bir ters ya da sırasız iş yapılması olanaklıydı. Fakat burjuvazinin aynı gafleti bir daha göstermesini beklemek artık söz konusu değildir. Böyle bir şey hayal bile edilemez.

Bu durumda artık sosyalist mücadeleyi sadece burjuva-kapitalist siyasal iktidara karşı yürütmenin önemi kalmayacak ya da azalacak ve onların yerine eğitim, sağlık, spor, tarım, sanayi gibi alanlara egemen olmak ön plana çıkacaktır. Söylemeye gerek bile yoktur ki, bir ülkede sosyalist mücadele bu düzeye çıkmışsa onun sonucu bir taraf için kahredici (aşırı yıkıcı), karşı taraf için de ihya edici (aşırı iyi) olmaz.

Sosyalist hareketin tek bir parti tarafından yürütülmesi başlangıçtan beri, Ekim Devrimi’nden sonra da ve zamanımızda da kabul edilmiş bir düşüncedir. Bu düşünce özellikle Sovyetler Birliği etrafında kümelenmiş sosyalist partiler için geçerli olmuştur. O partiler her konuda olduğu gibi parti konusunda da Sovyetler Birliği’ni kendilerine önder seçmişlerdir. Gerçi bu konuda bazı ülkelerde sapmalar olmuşsa da, temel çizgi her ülkede tek bir parti olmasıydı. Ancak bugün böyle bir kurala gerek kalmadığını düşünüyorum. Bu durum özellikle Türkiye için geçerlidir. Türkiye’nin hem nüfusu kalabalık, hem de toprakları geniştir. Sınırlarımız içinde çok sayıda farklı dinsel, etnik, vb. guruplar yaşamaktadır. Ayrıca ekonomik gelişmişlik bu bakımdan da farklıdır. Hattâ bazı sosyalist partilerimizin uzun zamandır kurulu olmaları, başkan ve yönetici kadrolarının özellikleri bakımından dikkate alınmaları da düşünülebilir. Yani çok partili bir sosyalist mücadeleye hoşgörü ile bakılabilir. Bugün zaten Türkiye’deki durum böyledir. Ve bu durum insanlarımızın karşılaştıkları sorunları çözmek için ayrı ayrı mücadele etmelerine elverişlidir.

Bu yazıyı Marx’tan yapacağım bir alıntıyla sürdürmek istiyorum; “....Ben ekonomi politiği incelemeye Paris’te başlamıştım ve bu incelemeye Bay Guizot’un hakkımda verdiği sınır dışı edilme kararı sonucu göçmek zorunda kaldığım Brüksel’de devam ettim. Ulaşmış olduğum ve bir kez ulaşıldıktan sonra incelemelerine kılavuzluk etmiş olan genel sonuç kısaca şöyle formüle edilebilir: varlıklarının toplumsal üretiminde, insanlar aralarında zorunlu, kendi iradelerine bağlı olmayan belirli ilişkiler kurarlar: bu üretim ilişkileri, onların maddî üretici güçlerinin belirli bir gelişme derecesine tekabül eder. Bu üretim ilişkilerinin tümü toplumun iktisadî yapısının, belirli toplumsal bilinç şekillerine tekabül eden bir hukukî ve siyasal üst yapının üzerinde yükseldiği somut temeli oluşturur. Maddî hayatın üretim tarzı, genel olarak toplumsal, siyasal ve entelektüel hayat sürecini koşullandırır. İnsanların varlığını belirleyen şey, bilinçleri değildir, tam tersine, onların bilincini belirleyen, toplumun maddî üretici güçleridir. Bunlar gelişmelerinin belli bir düzeyinde o zamana kadar içinde hareket ettikleri mevcut üretim ilişkilerine, ya da bunların hukukî ifadesinden başka bir şey olmayan mülkiyet ilişkilerine ters düşerler. Üretici güçlerin gelişmesinin biçimleri olan bu ilişkiler, onların engelleri hâline gelirler. O zaman bir toplumsal devrim çağı başlar. İktisadî temeldeki değişme, kocaman üst yapıyı büyük ya da az bir hızla alt üst eder. Bu gibi altüst oluşların incelenmesinde, daima, iktisadî üretim koşullarının maddî altüst oluşu ile –ki, bu, bilimsel olarak kesin olarak saptanabilir–, hukukî, siyasal, dinî, artistik ya da felsefî biçimleri, kısaca, insanların bu çatışmanın bilincine vardıkları ve onu sonuna kadar götürdükleri ideolojik şekilleri ayırt etmek gerekir. Nasıl ki, bir kimse hakkında, kendisi için taşıdığı fikre dayanılarak bir hüküm verilmezse, böyle bir altüstlük dönemi hakkında da, bu dönemin kendi kendini değerlendirmesi göz önünde tutularak, bir hükme varılamaz, tam tersine, bu değerlendirmeleri maddî hayatın çelişkileriyle, toplumsal üretici güçler ile üretim ilişkileri arasındaki çatışmayla açıklamak gerekir. İçerebildiği bütün üretici güçler gelişmeden önce, bir toplumsal oluşum asla yok olmaz. Yeni ve daha yüksek üretim ilişkileri, bu ilişkilerin maddî varlık koşulları, eski toplumun bağrında çiçek açmadan asla gelip yerlerini almazlar. Onun içindir ki, insanlık kendi önüne, ancak çözüme bağlayabileceği sorunları koyar, çünkü yakından bakıldığında, her zaman görülecektir ki, sorunun kendisi ancak onu çözüme bağlayacak olan maddî koşulların mevcut olduğu ya da gelişmekte bulunduğu yerde ortaya çıkar. Geniş çizgileriyle, Asya üretim tarzı, Antik Çağ, feodal ve modern burjuva üretim tarzları, toplumsal-ekonomik şekillenmenin ileriye doğru gelişen çağları olarak nitelendirilebilirler. Burjuva üretim ilişkileri toplumsal üretim sürecinin en son uzlaşmaz karşıtlıktaki biçimidir—bireysel bir karşıtlık anlamında değil, bireylerin toplumsal varlık koşullarından doğan bir karşıtlık anlamında: bununla birlikte burjuva toplumun bağrında gelişen üretici güçler, aynı zamanda, bu karşıtlığı çözüme bağlayacak olan maddî koşulları yaratırlar. Demek ki, bu toplumsal oluşum ile, insan toplumunun tarih-öncesi sona ermiş olur.” (1)

Toplumsal gelişmeler bakımından geçerli olan Marx’tan yaptığımız bu alıntının ana fikri bireylerin davranışları bakımından da geçerlidir. Örneğin, daha önce tatmamış olduğumuz yemekleri, meyveleri hiç özlemeyiz: ya da hiçbir ilişki kurma olanağımız olmayan Hollywood’un film yıldızlarıyla evlenmeyi aklımızdan bile geçirmeyiz. Yani olanaksızı arzulamayız. Bu davranış özelliklerimiz nedeniyle içinde yaşadığımız sınıflı toplumların bir çok haksızlıklarına katlandığımızı görüyoruz.

Toplumsal tarih üzerine düşünmenin en zor yanı onu anlamlı dönemlere ayırmaktır. Çünkü insanlık tarihinin herkes için geçerli olacak bir bölünme kuralı yoktur. Örneğin Marx bölünmenin kuralı olarak üretim güçlerinin örgütlenmesini almış ve buna göre tarihi, tarih öncesi dönem, esaret dönemi, feodalizm, kapitalizm ve sosyalizm olarak beş döneme ayırmıştır. Ayırmaya esas olarak da Avrupa’yı ve buradaki gelişmeleri almıştır. Buna göre Japonya, ABD, Türkiye, Hindistan, Çin ve ilaahir ülkelerdeki gelişmeler de Avrupa’nın bir uzantısı olarak düşünülmüştür.

Bu duruma göre, yalnız kendi ülkemizdeki yenilikler ve değişmeler değil, fakat dünyanın diğer ülkelerindeki değişmeler de bizim ülkemizin sosyal-hukukî-ekonomik yapısını etkileyecektir. Biraz önce yukarıda Marx’tan yapmış olduğumuz alıntıda çok açık bir biçimde ifade edildiği gibi, toplumdaki bu tür değişmeler gelişi güzel değil, fakat belirli ve toplumu belirli bir çizgide daha ileri götüren bir yol izlerler. Zaten böyle olmasaydı insanlık bugünkü ileri durumuna erişemezdi.

Ayrıca 2. Dünya Savaşı’nın sona ermesinden bu yana tüm dünyada hem politik hem de ekonomik-teknik açılardan çok büyük değişiklikler olduğunu göz önünde tutmalıyız. Bunların bazılarını şöyle sıralayabiliriz: Afrika’nın, Asya’nın büyük bölümlerinde egemen olan müstemleke sistemi sona ermiş ve bu ülkelerin kalkınmaları temel bir konu olarak dünya gündemine girmiştir. Sovyetler Birliği ve müttefikleri geçtiğimiz yüzyılın sonlarına doğru, 1990’lardan önce yaşamışlardır. Dünyada bilim ve teknoloji alanlarında hâlâ devam etmekte olan çok önemli icatlar ve gelişmeler sağlanmıştır. Özellikle bilgisayar alanındaki gelişmeler uygulama alanlarında her gün genişlemekte ve derinleşmektedir. Bu konudaki gelişmeler benim bilgi düzeyimi aştığından daha etraflı açıklamalar yapmaktan çekiniyorum. Fakat hemen hemen tüm okuyucularımın yakından tanıdıkları cep telefonlarının insan yaşamında sağladıkları kolaylıkları ve imkânları hatırlatmakla yetineceğim.

Şunu da tekrar söylemek isterim ki, tüm bu gelişmeler, hem bizde, hem başka ülkelerde yaşam kalitesini sosyalizm doğrultusunda ileri götürmektedir. Öyle ki son dört yılın gericiliği ağır basan siyasal iktidarına rağmen ülkemizdeki gidiş böyle olmuştur.

Bu yazıyı on yıl kadar önce yazılmış bir makalemden yapacağım aşağıdaki alıntı ile bitirmek, ancak ondan önce emperyalizm hakkında çok kısa bir bilgi vermek istiyorum: Bilindiği gibi emperyalizm kapitalist sermayenin büyüyerek kendi ülkesine sığmaması ve az gelişmiş ülkelere akmaya başlaması demektir. Bu olay 1870’lerden itibaren başlamıştır. Marx ve Engels bu olaya değinmemişlerdir.

“... Gelişmemiş ülkeler, diyelim Türkiye için yapılacak en geçerli iş emperyalist ülkelerden de yararlanarak ülkeyi geliştirmeye çalışmak ve böylece emperyalist ülkelerle arayı kapatmak ve giderek onların gelişmişlik düzeyine çıkmaktır. Bu gerçekleştirildiği ölçüde ülke gelişmiş kapitalist ülkeler tarafından ezilmekten, sömürülmekten ve onların yönlendirmeleri altında kalmaktan kurtulmuş olur. Emperyalist ülkelerin, özellikle Avrupa, Amerika ve Japonya’nın birbirleriyle rekabet halinde olmalarını bizim gibi ülkelerin gelişmeleri açısından iyi bir fırsat olarak değerlendirebiliriz.

İşte bu noktada sosyalistlerin karşısına eski Sovyet tipi sosyalist mücadele stratejisi aşılması olanaksız bir engel olarak çıkmaktadır. Bildiğimiz gibi bu strateji kapitalizmin ülkeyi kalkındıramayacağı varsayımına, daha doğrusu inancına dayanır. Bundan ötürü sosyalistler her şeyden önce siyasal iktidarı ele geçirip üretim araçlarını kamulaştırarak kapitalizme son vermek zorunda olduklarını düşünürler. Ülkenin ekonomik olarak geliştirilmesi ve sosyalizmin inşâsı bundan sonra gündeme gelecektir. Bu stratejinin doğal bir sonucu olarak sosyalistler kapitalizmin yönetimindeki ülkenin geleceği hakkında daima karamsarlık ifade etmişler ve bunu siyasal çalışma ve propagandalarının temel bir ögesi hâline getirmişlerdi. Bu konuda o kadar ileri gidilmiştir ki, ülkenin kalkınmasını sağlayacak ve hattâ emekçilerin doğrudan yararına olabilecek projelere bile karşı çıkılmıştır. Bunun en bilinen örneği TİP’in (Türkiye İşçi Partisi) 1960’lı yıllarda Boğaz Köprüsü’nün yapılmasına karşı çıkmasıdır. Kısacası sosyalistler, benimsedikleri Sovyet tipi sosyalist strateji gereği olarak, günlük yaşam içinde ekonomik gelişmeye karşı olumsuz bir tavır sergilemişler ve daima en karamsar yorumları yapmışlardır. Yani sosyalistler emperyalizmle mücadele konusunda kendi kapitalist devletlerine yardımcı olmamışlar, olmayı ihanet saymışlardır. (Ancak, unutmayalım ki bunu şu ya da bu sosyalist parti ya da hareketin değil, kapitalist devletin yapması gerekir.)

Bu durum, sosyalistlerle, onlardan ümit ve aydınlık bekleyen, çalışan sınıfların sıcak bir biçimde kucaklaşmalarını da önlemiş, hattâ aralarına soğukluk ve güvensizlik sokmuştur. Bu geçmişte böyle olmuştur, gelecekte de, eğer eskisinin yerine kapitalist gelişme ile bağdaşık yeni bir sosyalist strateji bulup konulmazsa, gene böyle olmaya devam edecektir.

İşte, sosyalizm için eski (Sovyet tipi) mücadele stratejisi yerine, kapitalizmin giderek silikleştirilip aşılmasını amaçlayan ve bunun için de demokratik mücadeleyi özellikle de katılımcı demokrasiyi temel bir araç olarak gören yeni bir stratejinin (modelin) konulması, başka yararların yanı sıra, bu söz konusu çelişkinin ortadan kaldırılmasının da tek yoludur. Gerçekten bu yeni modele göre ülkenin gelişmesi sosyalizmle çatışmaz, tersine onun gerçekleştirilmesini kolaylaştırır. Ayrıca bu modelde ülkenin geliştirilmesi sadece sermayedar burjuvaziye bırakılmamış, emekçi sınıfların da, yönetime katılma yoluyla, bunda gittikçe artan bir rol sahibi olmaları öngörülmüştür. Zaten modelin can alıcı noktası buradadır. Diğer bir deyişle, ülkenin kalkınma-gelişme süreci aynı zamanda ülkenin sosyalistleşme süreci de olacaktır. Demek oluyor ki emperyalizmin baskı ve sömürüsünden kurtulmaya önem veriyorsak bunu ancak yeni bir sosyalist model çerçevesinde yapabileceğimizi bilmeliyiz. Bunu yapmadan eski usul anti emperyalist sözler söylemek sadece söz söylemek olur, bir şey yapmak ya da bir yol göstermek olmaz.

Emperyalizmin diğer yanına sınıfsal yüzüne ya da sınıfsal yanına gelince: Emperyalizm bu yanıyla karşımıza tüm kapitalist dünyadaki (büyük) sermaye sınıflarının ittifakı olarak çıkar. Bunların karşısında da tüm dünyanın işçi ve diğer emekçi sınıfları yer almıştır. Doğaldır ki her ülkenin çalışan sınıflarının mücadelesi, artık bir bütün oluşturan (iç içe geçmiş bulunan) dünya sermayesinin kendi ülkesindeki kesimiyle mücadelesidir. Ancak dünya sermayesinin yüksek düzeyde bütünleşmiş olmasından ötürü bu mücadele zamanımızda uluslararası bir nitelik kazanmıştır. Ancak ne var ki, bu uluslararasılık yalnız sermaye tarafı için söz konusudur. Emek tarafı henüz sermaye tarafıyla kıyaslanabilecek bir bütünleşmeden uzaktır. Bu nedenle önümüzdeki dönemde sosyalistlerin gündeminin birinci maddesi emeğin de, kendine özgü bir biçimde, uluslar arası bir bütünlük ve dayanışma düzeyine çıkmasını sağlamaktır. Bunun bir anlamı, artık bir ülkenin tek başına sosyalist olamayacağı, sosyalizmin tüm ülkelerde birbirine koşut bir gelişme göstereceğidir. Bunun diğer bir anlamı, artık dünyamızda sosyalizm ve kapitalizme karşı mücadeleden ayrı olacak bir de anti-emperyalist mücadelenin söz konusu olmadığıdır.” (2)

(1) Marx ve Engels. Seçme Yapıtlar. Cilt 1. S.609-612. Sol Yayınları.
(2) Sadun Aren. Sosyalizmin Yeni Yolu Üzerine. S.74-76.

Samuel Beckett

Piyesin gelmeyen kahramanı yazarından ünlüydü

SamuelBeckett-scSamuel Beckett 13 Nisan 1906’da Dublin’de doğdu. Annesi dindar bir Protestandı, ama Samuel (kısaca Sam) dine ilgi duymadı, sıkıcı buldu. 13 yaşında ağabeyi Frank’ın okuduğu Kuzey İrlanda’daki Portora Kraliyet Lisesine gönderildi. Oscar Wilde’ın da öğrencilik yaptığı bu okul sert disipliniyle bilinirdi. Sam parlak bir öğrenci değildi, ama kriket, boks, yüzme gibi sporlarda başarılıydı. Yazmayla hiç ilgisi yoktu, arkadaşları onun ileride olsa olsa yüksek bir memur olacağını düşünürlerdi. Oysa, yaşamının ve yapıtlarının da kanıtlayacağı gibi bürokrasiye intisab etmek Beckett’in en son yapacağı şeydi.

1923 güzünde üniversite eğitimi için Dublin Trinity College’e girdi. Okul kendisini “protestan kudretinin eğitsel ve dinsel evi” diye tanımladığına göre muhafazakâr nitelikteydi. Anıa Beckett entelektüellerin, edebî ve siyasî şahsiyetlerin devam ettikleri pub’lara gidip gelmeye başladı. O yıllarda sinema salgını vardı ve genç Sam, Charlie Chaplin. Laurel-Hardy ve Marx Kardeşler’in (Türkiye’de gösterildiği isimle Arşak Palabıyıkyan’ın) hiç bir filmini kaçırmıyordu.

Trinity College’de Latin dilleri okudu. 1928-30 yılları arasında Paris’te Yüksek Öğretmen yetiştiren Ecole Normale Superieure’de İngilizce okutmanlığı yaptı, tekrar Dublin’e gelerek bu kez mezun olduğu üniversitede Fransızca okutmanı oldu. Oradan Londra’ya geçti, Hitler Almanyası‘nın ilk yıllarında çeşitli Alman kentlerini dolaştıktan sonra 1937’de Paris’e yerleşti.

Fransa 1940’ta Naziler tarafından işgal edilince “maki”ye katıldı. [Yaygın Akdeniz bitki örtüsü olan “maki” (macquis) halk dilinde Mukavemet hareketinin adıydı, mukavemetçilere ise “macquiard” (makiyar) deniyordu.] Gestapo tarafından saptandığı için Güney Fransa’ya gidip ücra bir köyde tarım işçisi olarak kendisini kamufle etti. Bu arada, geceleri de roman yazıyordu (Watt). 1944’te, Fransa’nın kurtuluşundan sonra, direniş hareketindeki yararlılıklarından dolayı iki kez ödüllendirildi. İrlanda’ya gidip bir süre ambülans sürücülüğü yaptı, tekrar Paris’e gelerek ABD’li ve Britanyalı Müttefik askerlerinin tedavi gördüğü bir İrlanda hastanesinde tercümanlık yaptı. Sonra Paris’e yerleşti. Eserlerini önce Fransızca yazıyor, sonra İngilizce’ye çeviriyordu.

Çok sayıda insanın ölümüne, mağlup olsun, galip olsun savaşan ülkelerin yıkımına yol açan büyük savaşlar edebiyata, sanata da yansırlar.

Birinci Dünya Savaşı sırasında yayınlanan Dadaist Manifesto, sonra doğan fütürism, sürrealizm. sinemada Alman ekspresyonizmi gibi akımlar savaşın ürünüydüler. Ya bir çeşit kaçıştılar, veya tepkiydiler, ya da karamsardılar. Bunlardan fütürizm faşizme vardı, Alman ekspresyonizminin korktuğu başına geldi, Nazizm doğdu, güçlendi iktidara geldi. Dadaizm, sürrealizm varoluşçuluğun yolunu açtılar, sanat ve düşün yaşamına katkılar getirdiler.

İkinci Dünya Savaşı aydınlara, sanatçılara birincisinden beter bir umutsuzluk verdi, savaşın eşi görülmemiş vahşetini yaşadılar. Sonradan ortaya çıkan gerçekler ise onları daha büyük bir irkilmeye itti. Zehirli gazın sadece kamp barakalarında değil, seyyar kapalı kamyonlara kadar kullanıldığı bilimselleşmiş “endüstriyel soykırımlar”ın yapıldığını öğrendiler. 6 milyon Yahudiyi öldürmeye kurşun mu yeterdi, gaz odalarını icat edip tasarruf yapmak, az maliyetle çok insan öldürmek varken?

Bu çaptaki insansızlığın yıkıcı şokları bir yana, savaş bitti diye sevinemediler, çünkü savaşın sonlarında kendilerinin kurtarıcısı diye ortaya çıkmış ABD iki nükleer bombayı iki kentin üstünde patlatıvermişti. Derken Sovyetler Birliği de atom bombası sahibi oldu, onu hemen hidrojen bombası izledi, bir-iki yıl öncesinin savaş müttefiki olan iki süper güç arasında kıyasıya bir nükleer silah yarışı ve tırmanışı başladı.

İşte “absürd tiyatro” bu ortamda doğdu: Beckett, Jean Genet, lonesco, Pinter, Arthur Adamov değişik yapıtları ve üslupları ile bu akımın yazarları oldular. Beckett önce roman türünde Molloy, Malone Ölüyor ve Adlandırılamayan adlı üçlemesini yayınlandı.

Onu 1952’de Godot’yu Beklerken izledi. Bu oyunun başkahramanı, asla gelmeyen Godot, dünya çapında ünlü oldu, pek çok insanın diline yerleşti. Oyundaki yegâne karakterler olan kloşar tipli Vladimir ile Estragon’un adını kimse bilmedi, ama gelecek diye bekleyip durduktan bir türlü gelmeyen Godot’nun adı yazarınınkini de fersah fersah geçti. Vladimir’le Estragon’a on milyonlarca kişi daha katıldı, fakat Godot hiç bir zaman gelmedi. İnsanlarsa onu beklemekten vazgeçmediler.

Sözsüz Oyun (1956), Oyunun Sonu (1957), Mutlu Günler (1960), Acaba Nasıl (roman, 1961 ), Piyes (1963), Gel ve Git (1965), Tüm Düşenler (1975), Bir Parça Monolog (1980), Ne Nerede (1983) diğer belli başlı yapıtları arasındadır. 1969’da Nobel Edebiyat Ödülünü alan Beckett 1989’da öldü.

Kızılcık, sayı 28 (Kasım/Aralık 2006).

Hiçbir devrim kendi çağını aşamaz

Hiçbir felsefe, diyordu Hegel, kendi çağını aşamaz. Devrimler de hiçbir zaman kendi çağlarını aşamıyor. Ekim Devrimi hariç değil.

Peki, neydi Ekim Devrimi? Emperyalizmin 20. yüzyıl başlarındaki ilk ve olgunlaşmamış döneminde proletaryanın, sivil toplumda toplumsal hegemonyayı fethetmeden önce ve onu da fethedebilmenin zorunlu önkoşulu olarak, siyasal toplumda egemenliği fethetmeyi amaçlayan Leninist (“Marksist-Leninist”) sosyalist devrim tipiydi. Henüz 20. yüzyıl sonundaki denli olgunlaşmamış tekelci kapitalizm koşullarına uygun düşüyordu. Ekim Devrimi’nin kendi çağını, işte emperyalizmin Lenin tarafından 1915-16 yıllarında çözümlenen bu ilk ve olgunlaşmamış dönemi oluşturuyordu Bir başka deyişle, dünya çapındaki ulusal mali sermaye egemenliğinin yerini, niteliksel bir dönüşüme yol açmak üzere, henüz uluslarüstü mali sermaye egemenliğine bırakmaya başlamadığı çağdaş küreselleşme öncesi dönem.

Ekim Devrimi’nin “güncellik” ya da “evrensellik” niteliği işte bu “çağ” ile sınırlıydı. Emperyalizmin bu ilk dönemi aşıldıkça, Ekim Devrimi’nin güncellik dönemi, evrensel bir model oluşturma dönemi ve öyleyse Marksizmin Leninist aşaması da aşılacaktı. Leninist emperyalizm çözümlemesinin ana hatlarıyla geçerli olduğu tarihsel dönemin güncelliğini yitirmesiyle birlikte Leninist sosyalist devrim tipi de güncelliğini yitirecek, yeni bir sosyalist devrim tipiyle aşılma zorunluluğu gündemdeki yerini almaya başlayacaktı.

Günümüzde örneğin Michael Hardt ve Antonio Negri’nin İmparatorluk ve Çokluk gibi çalışmaları, Marksizmin yeni bir gelişme aşamasına geçilmesinin ilginç belirtilerinden biri olarak da değerlendirilebilir.

Leninist dönemde devrimcilik, sınıflar savaşımını proletarya diktatorasına dek götürme girişimi anlamına geliyor, ancak proletarya diktatorasının kurulup pekiştirilmesine yönelik teorik ve pratik etkinlikler devrimci bir praksis değeri taşıyordu. Proletarya diktatorasının kurulması ya da pekiştirilmesine değil ama “bırakılması”na, tarihsel ve teorik zorunluluk olmaktan çıkarılmasına yönelik Marksist teorik ve pratik etkinliklerin, Marx ile Engels’in Paris Komünü’nü izleyen dönemlerinde ayrıksı bir biçimde de olsa taşıdıkları devrimci niteliklerini, sarmalın bir üst halkasında yeniden kazanabilmeleri için Marksizmin çağdaş küreselleşmeye öngelen Leninist aşamasının aşılması, çağdaş küreselleşme dönemine karşılık düşen yeni bir gelişme aşamasının başlaması gerekiyordu.

Son çözümlede “20. Yüzyıl Jakobenliği”ne bağlı devrimci devlet terörizminden başka bir şey olmayan Sovyetsel proletarya diktatorasının, örneğin devletin sönmeye başlama sürecini ertelemesi gibi, özgürlükçü sosyalizmin çoğulculuk ve özyönetimsel katılımcılık gibi özniteliklerini de olsa olsa bir süre ertelemekten öte bir sapma göstermemesi gerekirdi. Öyleyse Sovyet deneyimi, komünizmi her bireyin özgür gelişmesini herkesin özgür gelişme koşulu olarak benimseyen Marksist bir sosyalist devrim bürünümü olarak, özgürlükçü sosyalizmin bu ve benzeri özniteliklerini dıştalayabildiyse buna, Ekim Devrimi’nin ya da Sovyetsel proletarya diktatorasının temel ilkelerinden çok, her halde Sovyet deneyiminin somut gerçekleşme koşulları yol açıyordu.

Emperyalizmin 20. yüzyıl başındaki ilk ve olgunlaşmamış evresindeki devrimci gerilimin yatışmış gibi göründüğü günümüzde, Marksizmin çağdaş küreselleşme sürecine karşılık düşecek yeni bir dönem ya da gelişme aşamasında, Ekim Devrimi’nin tersine, siyasal toplumda siyasal egemenliğin değil, sivil toplumda toplumsal hegemonyanın fethine öncelik verilmesi gerekecek gibi görünüyor. Gene de günümüzdeki Ekim Devrimi, Marksist gelenek içinde yer alan bütün kazanımlar gibi, Marksistlerin tükenmez esin kaynaklarından biri olarak kalıyor.

Anlı şanlı komünistlerin “son kullanım tarihleri”nin geçmesi (aslında hiç geçmez; Althusser’in deyişiyle, bilimsel bilgiye açılmış “Matematik kıt'a” var oldukça, Thales’in; bilimsel bilgiye açılmış “Fizik kıt'a” var oldukça, Galileo Galilei’nin; bilimsel bilgiye açılmış “Tarih kıt'a” var oldukça, Karl Marx’ın “son kullanım tarihleri”nin hiç geçmeyeceği gi, alında hiç geçmez), evet, anlı şanlı komünistlerin “son kullanım tarihleri”nin geçmesi, aslında onların kusuru değil, yaşanan ve gelişen komünist düşüncenin erdemidir.

EKİM DEVRİMİ VE MARKSİZM

Rusya’da Ekim Devrimi ile başlayan süreç, Marksizm-Leninizm bayrağını 72 yıl dalgalandırdıktan sonra, 1989’da başarısızlıkla sonuçlandı. Marksizm-Leninizm, XX. yy’ın ilk yarısının, özellikle Rusya koşullarından esinlenen devrimci Marksizmiydi ve devrimci Marksizm olarak Rusya koşulları dışında da esinleyici bir güç taşıyordu.

Paris Komünü’nün 72 günde uğradığı başarısızlık, Marksizm-öncesi sosyalist akım ve düşüncelerin aşılmasına yol açmıştı. Sovyet Devrimi’nin 72 yılda uğradığı başarısızlık, Marksizmin de aşılmasına mı yol açacak?

İrdelemeye bir soruyla başlayabiliriz: Tarihsel bir yanılgı mıydı Ekim Devrimi, yoksa tarihsel bir zorunluluk mu? (Ama belirlenimcilik, Marksizmin olgucu bir yorumunun tarih, toplimbilim ve ekonomi politik gibi insan bilimlerine soktuğu ve tarihsel diyalektiği anlaşılmaz bir duruma getiren bir saptırma olduğuna göre, belirlenimci bir Marksizm çağrışımına yol açmamak için, belki de tarihsel bir zorunluluktan söz etmemek gerekirdi!)

Her neyse, gene de konumuza gelmek için Sovyet tarih doktoru Vladimir Melniçenko’nun Sovyet tarihçi ve Bilimler Akademisi muhabir üyeleri Pavel Volobiyev ve Yuri Polyakov ile yaptığı eski bir konuşmadan yararlanabiliriz. Konuşmanın fransızca bir özeti ("Rêvolition d’Octobre: l’êvênemen majeur du XXê siêcle ou une erreur tragique?") Socialisme: Thêorie et Pratique (stp) dergisinin Kasım 1990 tarihli 11. sayısında (s.4-14) yayınlanmıştı.

Konuşmada anımsatıldığı gibi, Birinci Dünya Savaşı sırasında Rus kapitalizmi, savaşın gerginliklerine dayanamamış ve uzun bir bunalıma girmişti. 1917’de bu bunalım, tüm iktisat sisteminin tam bir dağılmasına yol açtı. Rusya ulusal bir çöküntüye gidiyordu. Bunalımdan farklı olarak dağılma, umutsuz bir çıkmaz oluşturuyordu. İktisat sisteminin bu çöküşü, Rus kapitalızminin tarihsel olarak tükendiğini ve halkın gözünden düştüğünü ortaya koyuyordu.

Sosyalist devrim ve sosyalizme geçiş “klasik” Marksizme göre, üretici güçlerin yüksek (ve kapitalist üretim ilişkilerinin daha da gelişmesini engellemeye başladığı) bir gelişme düzeyini öngerektiriyordu. Oysa, Rusya’daki durum bu değildi. Yani Ekim Devrimi “Marks’a göre” değil, “Lenin’e göre” yapıldı. Yeni tarihsel dönemin gerçeklerine dayanan Lenin, sosyalist devrim konusunda Marksizmde büyük bir değişikliğe yol açtı. Lenin özellikle, kapitalist bir ülkenin sosyalizme hazırlık derecesi ile üretici güçlerin gelişme düzeyi arasındaki dolaysız bağlantıyı yadsıyordu. Rus sosyalist devrimini Lenin, dünya sosyalist devriminin başlangıcı olarak görüyordu. XX. yy. başına doğru dünya kapitalist sistemi, sosyalizme geçebilecek kadar olgunlaşmıştı. Sosyalizmin sanayileşmiş Batı ülkelerinde zafer kazandıktan sonra Lenin, sosyalist dönüşümlerini gerçekleştirebilmek için geri Rusya’ya maddi, teknik ve örgütleyici bir yardımda bulunacağı umudunu taşıyordu. Ancak Lenin tasarımlarını, salt bu umuda da dayandırmıyordu. Yaptığı somut tarihsel çözümleme, Rusya’nın her şeyden önce ağır sanayi, taşımacılık ve kredi alanlarında “belli bir gelişme düzeyi”ne eriştiğini ortaya koyuyordu. Batı'da olduğu gibi Rusya’da da kapitalist tekeller ve büyük bankalar ağır basıyordu. Yani sanayi sektörü sosyalizme geçişin bazı öncüllerini içeriyordu. Kırlarsa henüz burjuva demokratik bir devrimin eşiğinde yaşıyordu. Kırlarda sosyalizmin hiçbir öncülü yoktu. Rusya’da sosyalizmi Lenin, bir solukta benimsetip yaymayı öngörmüyordu. Ülke iktisadî bakımdan buna hazır değildi. Lenin başlangıçta bankaların, tekellerin ve toprağın ulusallaştırılması, üretimde işçi denetimi gibi sosyalizme yönelik geçiş önlemlerine girişmek zorunluluğundan hareket ediyordu.

Lenin’e göre savaş, gelişmeyi hızlandıracaktı. Öyle ki 1917’de savaşın üç yılda Rusya’yı otuz yıl ilerlettiğini söylüyordu (Nisan Tezleri). İktisadî yıkımın genişlik ve derinliği Rusya’da felaket boyutlarına varmıştı. Kapitalizmin azgelişmişliği, göreli güçsüzlüğü, Rus devrimini kolaylaştırıyordu. Ve burjuvaziye bu proleter devrim, köylülerin feodal toprak sahiplerine karşı devrimi ile birlikte gidiyordu.

Şöyle özetlenebilirdi Lenin’in düşüncesi: Ülke geriydi. Savaş ve iktisadî yıkım ülkeyi ulusal bir felaketin kıyısına getirmişti. Aynı zamanda ülke, güçlü bir devrimci potansiyele sahipti. Öyleyse klasik tarihsel gelişmeyi devrimci yoldan değişikliğe uğratmak, sosyalizmin öncüllerinin “tamamen” olgunlaşmasını beklememek gerekiyordu. Ülkenin gelişmesini sağlayabilecek güçten yoksun burjuvaziyi devirerek işçi ve köylü iktidarını kurmak ve ardından bu temel üzerinde üterici güçleri geliştirmek gerekiyordu.

Kapitalizmden büsbütün vazgeçmedikçe ve toplumsal yaşamın bütün alanlarında tepeden tırnağa yenilenmedikçe ülke ne ulusal felaketten kaçınabilir, ne de toplumsal düzeyde canlanabilirdi.

Aslında Lenin’in “sosyalist plan”ı ülkenin burjuva-feodal rejimin bunalımından kurtulmasını, savaştan ve yıkımdan kaçınmasını, 1917’de girdiği çıkmazdan çıkmasını amaçlayan bir pratik önlemler programından başka bir şey değildi. Rusya’nın toplumsal gelişmesinin somut sorun ve gereksinmelerine somut bir yanıttı. Sanayi uygarlığına götüren yolun Rus varyantını simgeliyordu. Ekim Devrimi ve bu varyant, Batı Avrupa varyantından farklıydı.

Peki neden sosyalist bir nitelik kazandı bu devrim?

Şubat 1917’de Rus çarlığının devrilmesinden sonra, sosyalizm ya da kapitalizmden başka bir seçenek, başka bir gelişme yolu yoktu. Yalnızca bu seçeneklerden birinin çeşitli gerçekleştirilme biçim ve yöntemleri söz konusu edilebilirdi.

Şubat 1917 Devrimi, çarlığı yıktıktan sonra, barış sorunu, toprak sorunu, yıkım ve açlığa karşı savaşım sorunu, işçi sorunu ve etnik sorunlar gibi genel demokratik ve/ya da ulusal bir nitelik taşıyan sorunların hiçbirine bir çözüm getirememişti. Devrimci süreci sosyalizme doğru yönelten içsel nedeni de işte bu olgu oluşturacaktı.

İşçiler, askerler, köylüler, demokrat aydınlar, yoksul köylü katmanlar, milyonlarca emekçi harekete geçmişti. Yığınlar karşı konmaz bir biçimde yenilenme, sosyal adalet, yaşamlarının düzelkilmesi, demokratik kazanımların pekişme ve geliştirilmesi doğrultusuna yöneliyordu. 1917 burjuva cumhuriyeti geniş halk yığınlarının özlemlerini yerine getirememiş, çıkarlarını karşılayan toplumsal reformlara girişememişti.

Ya sovyetler iktidarı ya da karşıdevrimci asker diktatorası arasında bir seçim yapmak durumunda kalan halk çoğunluğu, sovyetlerden yana çıktı. Ancak devrim, devrimin erekleri ve görevleri karşısındaki tutum yalnız nüfus katmanlarına göre değil, aynı bir sınıf, aynı bir katman ya da aynı bir grup içinde de değişiyordu. Siyasal görüşlerdeki bu ayrılık tarihsel, coğrafî, etnik, vb. etkenlere dayanıyordu. Ayrıca devrim açısından önemli olan çoğunluk, aritmetik çoğunluk değil, ülkenin dirimsel merkezlerinde toplanan etkin ve etkili bir çoğunluktu. Siyasal güçlerin 1917 gücündeki dağılımı üzerine Lenin'in sonradan (16 Aralık 1919) yaptığı çözümleme, derinlik ve belirginlik bakımından günümüze kadar eşsiz bir çözümleme olarak kaldı. ("Kurucu Meclis seçimleri ve proletarya diktatorası" başlıklı makalenin II. ve III. bölümlerine bakınız.) Lenin bu çözümlemede Bolşeviklerin Petrograd, Moskova, sanayi merkezleri, Baltık donanması ve başkent Petrograd'a en yakın cepheler gibi dirimsel merkezlerde sahip oldukları çoğunluğun, zaferi önceden belirlediğini ortaya koyuyordu.

Bu merkezler dışında kalan ve karşı devrimin direnişi ile karşılaşan işçi ve askerlerin ezici çoğunluğu da ya Bolşevikleri destekliyor, ya da en azından sosyalist bir yönetimden yana çıkıyordu. Ayrıca köylüler de “Tüm iktidar Sovyetlere” belgisini, yani devrimin belgisini destekleyeceklerdi. Bolşevikler toprak üzerine köylülüğün çıkarlarını yansıtan bir kararname çıkartacaklardı. Ve köylülüğün istenci, Bolşeviklerin eylemi ile örtüşüyordu. Kırsal burjuvazi, kuşkusuz sosyalist düşünceler taşımıyordu. Ancak feodal topraklara konmak umudu ile bu düşüncelere karşı da çıkmıyordu.

Ensonu “Tüm iktidar sovyetlere!” belgisinin demokratik içeriği sayesinde aydınların önemli bir bölümü de devrimden yana çıkacaktı. Ayrıca bir çok ulusal devinim, umutlarının gerçekleşme güvencesini devrimde görüyordu. Böylece nüfusun ezici çoğunluğu, şu ya da bu biçimde sosyalizmi yeğliyordu.

Buna karşılık büyük ve orta burjuvazi, feodal toprak sahipleri ve yüksek memurlar, aydınlar, generaller ve subaylar gibi iktisadî, ideolojik ve siyasal bakımdan burjuvazi ve toprak sahiplerine bağlı çevreler sosyalist yönelime karşı çıkıyorlardı.

Aslında sosyalizmi yalnız Bolşevikler savunmuyordu. Nitekim Bolşevikler ve öteki sosyalist partiler arasında bir koalisyon sorunu, daha Ekim Devrimi’nden önce ortaya çıkıyor ve 1917 sonlarında, hemen her hafta biçim ve içerik değiştirerek, gündemin değişmez maddesini oluşturuyordu. Ekim-Kasım 1917’deki II Sovyetler Kongresinde Menşevikler ve sağ Sosyalist Devrimciler, toplumun bütün katmanlarınca desteklenen bir kabine kurulması üzerine Geçici Hükümet ile görüşmelere başlamayı öneriyorlardı. Ancak Geçici Hükümet daha yeni devrilmişti ve onu yeniden canlandırma girişimleri devrimin bu zaferinin yadsınmasından başka bir anlama gelmiyordu. Böyle bir koalisyon düpedüz saçma olurdu. Sovyetler kongresinde bu öneri öfke ile karşılandı ve sağ sosyalist liderler Kongre binasını terketti. Tek partili Sovyet hükümeti kurulur kurulmaz, sosyalist koalisyon sorunu yeni bir yoğunlukla ortaya çıktı. Kasım 1917’de Rusya Demiryolu İşçileri Sendikası “türdeş bir sosyalist hükümet” kurulması isteğini ortaya sürünce, Bolşevik MK üyelerinin çoğu, çoğunluğun Leninist partide kalması koşuluyla böyle bir koalisyon önerisini olumlu karşıladı. Azınlıksa, Menşevikler ve Sosyalist Devrimciler ile ne pahasına olursa olsun bir koalisyondan yanaydı. Bu sorun üzerindeki tartışma, partinin doruğunda ciddî bir bunalıma yol açacaktı. İktidarın alınmasından sonra Bolşevik parti içinde patlak veren ilk bunalımdı bu. Lenin ve izleyicilerinin katı tutumu yüzünden, belki bütün uzlaşma olanakları kullanılmamıştı. Ancak sağ Sosyalist Devrimciler ile Menşeviklerin tutumunu da unutmamak gerekirdi. Bir yandan sosyalist belgiler atan bu partiler, bir yandan da devrimin gelişmesini engelliyor, burjuvazi ile anlaşma siyaseti izliyorlardı. Bu partilerin liderleri Leninist parti ile aralarındaki bağı açıkça ve kaba bir biçimde koparıyor, iktidara gelen Bolşeviklere karşı duydukları nefreti saklamıyor ve onlara karşı gericilik ve karşı devrim ile bağdaşıyorlardı.

Öyle görünüyordu ki ne 1917 sonu ve 1918 başında, hele ne de daha sonra, sosyalist partilerin koalisyonu olanaklıydı. Yalnız potansiyel bağlaşıkların, yani Bolşeviklerin, Menşeviklerin ve Sosyalist Devrimcilerin tutumlarındaki katılık bakımından değil, ayrıca en azından Petrograd’daki yığınların sertliği bakımından da olanaksızdı. 1917 güzünde “uzlaşmacı”, “Sosyalist Devrimci” ve “Menşevik” sözcüklerini küfür olarak kullanan bu yığınlar, Bolşeviklerin sol sosyalist devrimcilerle bağlaşmasından başka bir hükümet bağlaşmasına olanak tanımıyordu. Böyle bir olanaksızlık, belki Rusya’da demokratik bir sosyalizmin temellerinin atılmasını da engelliyordu.

Ekim Devrimi gene de tarihsel bir zorunluluktu: Kesintisiz bir toplumsal gelişme koşulu, böyle bir devrimi gerektiriyordu. Ancak hiçbir tarihsel zorunluluk, yol açtığı hiçbir girişimin başarısını güvence altına alamıyor. Çünkü başarı da, başarısızlık da, sonunda insanlara bağlı. Sovyet deneyiminin başarısızlıkla sonuçlanmasından Marksist kuramı sorumlu tutmaksa, Hiroşima’da patlatılan atom bombasından Madame Curie’yi sorumlu tutmaktan farksız.

MARKSİZM ÖLDÜ MÜ, KALDI MI?

Kesin olarak yeni bir dünya görüşü, olmakta olan yeni bir yaşam biçimi içinde de, önemi ilkin tikel bir disiplinin sınırlarını aşmayan bir öğreti ya da yöntembilimsel bir ilke içinde de örtükçe varolabilir (Jacques Texier, Gramsci ve Felsefe, Birey ve Toplum Yayınları, Ankara, 1985, s.29.) İnsanların eyleminde, yaşama ve savaşım verme biçimlerinde, onların praksisinde örtükçe içerilen bir dünya görüşü olarak “Marksizm”, kuşkusuz henüz alnında böyle bir ad taşımaksızın, Marx ve Engels’in yapıtlarına öngelse de, kuramsal Marksizmi ister istemez Marx ve Engels’in yapıtlarıyla başlatmak gerekiyor: Başlatmak ve bitirmemek!

Marx ve Engels sosyalizmi bilimsellleştirmeye çalışıyorlardı. Sosyalizmi bir etik olarak değil, tarihsel bir kategori olarak benimsiyorlardı. Sosyalizmi bilimselleştirme çabaları, tarihi bilimselleştirme çabalarıyla örtüşüyordu. Tarihi bilimselleştirme çabaları tarihsel materyalizme, sosyalizmi bilimselleştirme çabaları bilimsel sosyalizme yol açtı. Bir de felsefeleri vardı kuşkusuz. Ancak sonradan diyalektik materyalizm, praksis felsefesi gibi adlar verilen felsefeleri, bu bilimsel çabalarında içkindi. Felsefelerini belirtik bir duruma getirebilmek için çok az yapıt verebildiler. Çünkü bu felsefenin örtükten belirtiğe geçebilmesi, hazırlanıp tamamlanmış bir “sistem” olmadığı için, bilim ve praksisis gelişmesiyle birlikte, özgül felsefel çabaların da gelişmesine bağlıydı. Bilim ve praksis gibi, onlarda içkin bu yeni felsefenin de ucu açıktı. Daha önceki felsefelerin oluşturduğu anlamda bir “sistem”, yani somut tarihten bağımsız olarak, daha önceki dizgelerden doğan kapalı ve tamamlanmış bir dizge oluşturmuyordu. Marksist felsefenin bu ayırt edici özelliği, felsefeyle birlikte Marksizmin üç oluşturucu parçasını meydana getiren ekonomi politik ve siyaset bilimi için de geçerliydi. Çünkü Marksizmin her oluşturucu parçasında öteki iki uğrak örtükçe içeriliyordu. Kapalı ve tamamlanmış bir “Marksist sistem” yanılgısına düşenler, Marksizmi ya sözcüğün kötü anlamında bir ideoloji, yani “dogmatik ve kesin bir sonsuz doğruluklar dizgesi” durumuna getiriyor, ya da Marksizmin gene sözcüğün kötü anlamında, yani geçersizleştiği anlamında aşıldığını ileri sürüyorlardı. Sözcüğün iyi anlamındaki ideoloji ya da “organik ideoloji” ise, Antonio Gramsci’nin deyişiyle: “sanatta, hukukta, iktisadî etkinlikte, bireysel ve kolektif yaşamın bütün belirtilerinde örtük olarak kendini gösteren en yüksek dünya görüşü” ya da “belirli bir yapının zorunlu üstyapısı” anlamına geliyor (Hapishane Defterleri, Seçmeler, Onur yayınları, İstanbul, 1986, s.267, 198 ve 253.)

Peki, hiç tamamlanmayacak, gelişme olanaklarını hiç yitirmeyecek, hiç sona ermeyecek ve bu anlamda hiç aşılmayacak mıydı Marksizm? Elbette tamamlanacak, elbette aşılacaktı. Örneğin daha 1937’de Benedetto Croce, kuramsal Marksizmin İtalya’da ve bütün dünyada 1900’e doğru sona erdiğini yazıyordu.

Ancak biraz acele ediyordu. Şundan ki Marksizm, dünyaya gelmesini sağlayan koşullar aşılıncaya (Sartre), öyleyse gelişmiş sınıfsız toplum ütopyası gerçekleşinceye, “zorunluluğun egemenliği” yerini “özgürlüğün egemenliği”ne (Engels) bırakıncaya kadar yaşayacaktı. Sınıflı toplumla sınırlıydı Marksizm. Bir tarih ve siyaset teorisi olarak, gelişmiş sınıfsız toplumda aşılacaktı.

Gramsci’nin özellikle üzerinde durduğu bir konuydu bu. Şöyle yazıyordu:

“Praksis felsefesinin kendini tarihsel bir bakış açısından, yani felsefel düşüncenin geçici bir evresi olarak kavraması… tarihsel gelişmenin belli bir noktada zorunluluğun egemenliğinden özgürlüğün egemenliğine geçişle belirginleşeceğini olumlayan ünlü tezde belirtik olarak dile getirilmiştir.” (Hapishane Defterleri, agy., s.263.)

"Ama praksis felsefesi de her ne denli tarihsel çelişkilerin bir dışavurumu ve hatta bilinçli olduğu için en tam dışavurumuysa da, bu onun tarihsel olarak var olmayan ve henüz var olamayan 'özgürlüğe' değil 'zorunluluğa' bağlı olduğu anlamına gelir. Öyleyse çelişkilerin ortadan kalkacağı tanıtlanırsa, örtük olarak praksis felsefesinin de ortadan kalkacağı, yani aşılacağı tanıtlanmış olur." (Hapishane Defterleri, agy., s.265.)

“Zorunluluktan özgürlüğe geçişin doğa için değil, insan toplumu için olduğunu da söylemek gerekir. Hatta birleşmiş bir dünyada, tüm praksis felsefe dizgesi geçerliği kalmamış bir duruma gelebilirken, zorunluluğun egemenliği sırasında ütopik olan bir çok idealist görüşün, ya da hiç değilse onlara ilişkin kimi görünümlerin, geçişten sonra 'doğruluk' durumuna gelebileceklerini, vb. olumlamaya dek bile gidilebilir.” (Hapishane Defterleri, agy., s.267.)

Marksizm ölmedi! Güncel tarihe içkin bir dünya görüşü olarak da, bilimsel ve felsefesel bir girişim olarak da, daha uzun bir zaman yaşayacak gibi görünüyor

SOSYALİZM POTURUNU ÇIKARIYOR

Sosyalizm ve/ya da komünizm, bir kültür ve uygarlık projesidir. Siyaset ve siyasal sınıf savaşımı, bu projenin amacı değil, aracıdır.

Bu projeyi salt devletin fethi ve önceden saptanmış bir toplum biçiminin kurulmasına yönelik bir örgütlenme ve siyasal sınıf savaşımına indirgemek, amacı araca indirgemek, sosyalizm ve/ya da komünizme yönelik bir kültür ve uygarlık projesini kendine yabancılaştırmak anlamına geliyor.

Sosyalizm ve/ya da komünizm, “âteşle abı yeksan” etmeye yönelik bir kültür ve uygarlık projesi oluşturuyor. Parçalanmış dünyanın liberalizm-komünizm karşıtlığından, birleşmiş dünyanın liberalizm-komünizm bireşimine geçişi simgeliyor.

Bir gün, belki de sonradan komünizm denebilecek bir durum gerçekleşirse, herhalde bu durum o güne değin kimsenin beklediği gibi bir “komünizm” olmayacaktır.

Ekim Devrimi ile başlayan süreç, gerek “tek ülkede sosyalizm” zorunlu seçeneği, gerekse bunun sonucu olarak sömürge ve yarı sömürge ülkelere öncelik kazandıran dünya devrimci stratejisi ile sosyalizme potur giydirmeye, onu “ulusalcılaştırmaya”, köylüleştirmeye yol açtı. Şimdi sosyalizmin poturunu çıkarması, yeni baştan kentlileşmesi söz konusu. Ayrıca, küreselleşme de kentlileşmenin yolunu açıyor.

Sosyalizmin poturunu çıkarma süreci bilimsel teknolojik devrim ile örtüşüyor ve bu örtüşmenin sosyalizmin yeni baştan kentlileşme sürecini etkilememesi olanaksız.

Bilimsel teknolojik devrim proletaryanın yapısını, sınıfsal içeriğini de değiştiriyor. Birinci sanayi devrimine yol açan ve bu devrimle sağlamlaşan koşullar içinde ücretli üretken kol emekçilerinden oluşan proletarya, gitgide ücretli üretken kafa emekçilerinden oluşmaya başlayan bir sınıf durumuna geliyor. Birinci sanayi devrimi verileri ile kuşatılan “klasik” Marksist iktisadî ve siyasal düşüncenin devlet olarak örgütleneceğini ve demokrasiyi bu yoldan fethedeceğini öngördüğü proletaryanın sınıfsal içeriği ile çagdaş proletaryanın sınıfsal içeriği arasındaki gitgide gelişen bu ayırım, başka şeyler arasında, üretim araçlarının toplumsal mülkiyeti sorununda devletin tuttuğu yerin önemini yeni baştan tartışmak ve bugüne kadar düşünülmeyen yeni toplumsal mülkiyet biçimlerini düşünme zorunluluğuna yol açıyor. Birinci sanayi devrimi ile belirginleşen koşullar içinde gelişen proletaryanın sınıfsal içeriği (ücretli üretken kol emekçisi) ve bu devrimin verileriyle kuşatılan Marksist iktisadî ve siyasî düşünce, gerçekten de sosyalizmin kurulmasında üretim araçlarının toplumsal mülkiyetine “devletçi” bir nitelik kazandırıyordu. Örneğin Engels’e göre proletarya devlet iktidarını ele geçiriyor ve üretim araçlarını önce devlet mülkü durumuna dönüştürüyordu. Ve böylece proletarya olarak kendini ortadan kaldırırken, tüm sınıf farklılıkları ile sınıf karşıtlıklarını ve devlet olarak devleti de ortadan kaldırıyordu. Devletin tüm toplumun temsilcisi olarak gösterdiği bu ilk etkinlik, yani üretim araçlarına toplum adına el koyması, aynı zamanda onun devlete özgü son etkinliğini de oluşturuyordu. (Anti-Dühring) Şimdi ise proletaryanın sınıf yapısında gerçekleşmeye başlayan yeni dönüşümler, üretim araçları üzerindeki devlet mülkiyetinin “klasik” Marksizmde taşıdığı eski önemini tartışılabilir bir duruma getiriyor.

Yeni toplumsal mülkiyet biçimlerini düşünmek zorunluluğundan söz ediyorum. Texier’ye göre “Marx insanların ancak çözebilecekleri sorunları önlerine koyduklarını yazıyordu. Bu tezin dar olmayan bir yorumuna yardımcı olmak için, gerçeklikte insanların çözebilecekleri ve çözmeleri de gereken kimi sorunları, onlara somut bir çözüm getirebilecek duruma gelmelerinden çok önce koydukları da eklenebilir. Üstyapıların değeri, işte böyle açıklanır. Felsefe ile tarihin, ya da ussal düşünce ile gerçeğin, tamamlanmış bir durum olarak değil, ama ara vermeden gerçekleşen bir süreç olarak anlaşılması gereken bu özdeşliği, Marksizmin felsefesinin “saltık tarihselcilik” olduğu yolundaki Gramscigil olumlamayı anlama olanağını verir. (Gramsci ve Felsefe, agy., s.3.)

Bu durumda ortaya bilimsel çözümden çok, belki “bilimsel bir ütopya” çıkacaktır. Ama bilimsel çözümlere giden yol, genellikle bilimsel ütopyalardan geçmiyor mu? Yeni toplumsal mülkiyet biçimleri sorunu da şimdilik, öyle sanıyorum ki, ancak bilimsel ütopya düzeyine, geçici, tartışmaya açık ve mutlaka tartışılması da gereken çözümlere bağlanabilir.

Kendi payıma “kışkırtıcı” bir örnek verebilirim. Diyebilirim ki üretim araçları mülkiyetinden yoksunluk ya da sömürü artık, ücretli üretken kafa emekçilerinde, ücretli üretken kol emekçilerinde olduğu gibi yoksullaşma ve alıklaşmaya, hiç değilse bu sözcüklerin eski anlamında bir yoksullaşma ve alıklaşmaya yol açmayacak. Bu durumda sosyalist evrede bile, yalnız tüketim araçları için değil ama kimi üretim araçları için de belli bir özel mülkiyet alanı öngörülemez mi?

Üretim araçları üzerindeki geleneksel bireysel özel mülkiyet ve kapitalist özel mülkiyetten sonra, aslında üretim araçlarının çeşitli öteki toplumsal mülkiyet biçimleriyle de kuşatılmış yeni bir toplumsal mülkiyet biçimi olarak “toplumsal özel mülkiyet” denebilecek yeni bir özel mülkiyet kategorisi ve buna karşılık düşebilecek yeni bir “özel” girişim alanı öngörülemez mi? Kimi ücretli üretken kafa emekçileri bu yeni özel girişim alanının işverenleri olarak da etkinlik gösteremez mi? Ve gene ücretli üretken kafa emekçisi çalıştıran bu nevzuhur ‘kapitalistler”, kapitalistliklerini sürdürebilmek için yürürlükteki kâr oranının giderek altında kalan bir kâr oranından gitgide daha düşük bir kâr oranıyla yetinmek zorunda kalmaya başlayacakları zaman, artık emeğin sömürü oranından çok “sermaye”nin sömürüsünden söz etmek gerekmeyecek mi?

Gerçi altın yumurtlayan tavuğun kesilmeyeceği söylenmiştir. Ama kaz gelecek yerden tavuğun esirgenmeyeceği de söylenmiştir.

Örnek olsun: Macar Elçiliğinin davetiyle Sadun Aren, 1969’da Macaristan’a gitmişti. Yeni kitabının bir yerinde şöyle anlatıyor:

"Macaristan hakkında bir şeyler okumuştum. Kolhozlarda her aileye dört dönüm toprak verildiğini biliyordum. Onu görebilir miyim diye sordum. 'Burada herkes toprağını kolhoza devretti' dediler. Nedenini de şöyle açıkladılar: 'Biz Budapeşte’ye çok yakınız. Akşamları Budapeşte’ye sinemaya, tiyatroya gideriz, eğer kendi toprağımız, hayvanımız olursa ailecek gidemeyiz. Sonra burada herkesin bir ay izin hakkı var. Onu da ailecek kullanamayız, onun için biz bağımsız toprak sahibi olmaktan vazgeçtik,” dediler. Tabiî bu bana şunu düşündürdü: Bize daima, 'Köylünün toprağa hasreti var. Köylü toprak sahibi olmak ister. Onun bütün güvencesi toprağıdır. Kolhoz filan pek yürümez, o hasreti gidermek için toprak vermek lazım, küçük mülkiyet daima olacaktır,' derlerdi. Fakat gördüm ki mülkiyet hakikaten ayak bağı da olabiliyor. Marx’ın şematik bir ifadesidir: Teknoloji geliştikçe üretim gelişir. Mülkiyet ilişkileri, geliştikçe toplumu geliştiren bir güç olmaktan çıkıp ayak bağı olmaya başlar. O zaman yeniden devrim gibi bir şey olur, üretim ilişkileri değişir, yeni üretim ilişkileri gelir vs. diyordu. Burada çok açık bir şekilde mülkiyet ayakbağı oluyor. Onun için de o kadar makbul bir şey olmaktan çıkıyor. Demek ki teknoloji gelişirse … böyle şeyler olabilir. Mülkiyetin insanların her zaman özlediği bir şey olmadığını, şartlara göre mülkiyet hakkının pekâlâ önemini yitirebileceğini görmüştüm.” (Sadun Aren, Puslu Camın Arkasından, İmge Kitabevi, Ankara, 2006, s.179.)

Evet, sosyalizm poturunu çıkarıyor, çıkaracak.

S28 kapakNasıl?
KIZILCIK

Son mâli kriz ve etkileri

Kutupların efendisi bu ise...

Hizbullah niçin kazandı?

Hayat ağacı
Bu mudur? / Suç ortakları / Huy / Bay Radikal / Ne biz söyleyelim, ne siz işitin... / Bu böyle nereye kadar? / Mertek ve çöp / Hrant Dink'ler için / Lübnan'a Türk askeri / Şakaşvili şeffaflığı / Ne için ne? / İtlâf! / CHP ve AKP / Eleştiri mi, hakaret mi? / En çelebisi / Şecaat arzederken... / NATO'nun geleceği uğruna...

Tüm gelişmeler sosyalizme hizmet eder
Sadun Aren

Hiçbir devrim kendi çağını aşamaz
Kenan Somer

Çin
İzzettin Önder

Kerteriz
Halim Togan

Eski Başkan Carter'a mektup
Yalçın Yusufoğlu

İmparatorluğun "yükselen pazar"ları
Tevfik Çavdar

Çağımızın eylemsiz tanığı mıyız?
Güray Öz

Sol Parti ve WASG
Engin Erkiner

Zeki Kılıçarslan ile söyleşi (Görüşen: Kızılcık)

Kemalizm
Hüseyin Hasançebi

Ölümü güzelleştiren eğitim emekçisi
Osman Özkan
Ahmet İnce

Sanat-Kültür-Kitap
Picasso ve Guernica'sı
Ayfer Coşkun

Nobel

Beckett yüz yaşında
Orhan Aydın

İbsen
Yalçın Yusufoğlu

İki şair, iki ayrı söylem
Yaşamla hesaplaşmanın birbirine benzemeyen iki yolu
Konur Ertop

Kılı kırk yaran bir bilim adamı, kabına sığmaz bir devrimci
Sungurbey
K.E.

Muzaffer Buyrukçu
Orhan Duru

Federico Garcia Lorca
Yalçın Yusufoğlu

Ermeni trajedisini konu alan en başarılı romanlardan biri
Güneş o yaz hiç doğmadı
Ragıp Zarakolu

İnternette Kızılcık turu
Hazards dergisi / Halkevleri Derneği

Belge
İnsan Hakları Derneği'nin 25 Ağustos tarihli basın açıklaması
İHD

Piyesin gelmeyen kahramanı yazarından ünlüydü
Samuel Beckett

Sayı 28'in tamamına buradan (PDF - 9,02 MB) erişebilirsiniz.

© KIZILCIK 2000–2026. Tüm hakları saklıdır. · Hakkımızda