KIZILCIK
  • Anasayfa
  • Siyaset
  • Dünya
  • Ekonomi
  • Kültür-Anma
  • Dergiler
  • Yazarlar
  1. Anasayfa
  2. Dergiler
  3. 2000-2014
  4. Sayı 26 (Şubat/Mart 2006)

Latin Amerika’daki gelişme

Latin Amerika’da hem yeni bir şeyler oluyor, hem de var olan şey yeni bir biçime bürünüyor.

Kıta zaten yoksul çiftçilerin azman tarım tekellerine karşı toprak mücadelesi yönünden öteden beri hareketliydi. Bazıları silahlı mücadele temelinde siyaset yürüten bu hareketler, son on beş yılda sistem içine doğru kayan bir çizgi izlediler ve bu “çözülme” olarak algılandı.

Yoksul çiftçi-köylü hareketlerinin tek başına devrimci mücadelesinin bugünkü dünya koşullarında zaten kendi başına bir değer ifade eden ve gelecek vadeden bir sistem önermesi olanaksızdır. Bu tür hareketler doğal olarak sınırlı bir zümre çıkarını –belli bir yörenin veya bölgenin çıkarlarını– temsil etmektedirler. Böyle olduğu için de şimdiye kadar ancak geçici yerel veya bölgesel iktidarlar kurabilmişlerdi.

Köylü mücadelelerinin yerel veya bölgesel çıkarları aşan bir perspektife kavuşması, “küreselleşme” denilen yeni emperyalizm ile birlikte imkân dahiline girdi. Bu “yeni” emperyalizm dünya tarımını gelişkin merkez ülkeler lehine yeni ilişkilerle tanzim ederken, büyük ve kitlesel yoksullaşmaya yol açan genel bir yönteme başvurmaktadır ve bu yöntem her ülkede üç aşağı beş yukarı aynı sonucu vermektedir. Bu gerçeklik “Küreselleşme”ye karşı uluslararası hareketin köylü –çiftçi– temelini oluşturmaktadır. Diğer yandan “kır”daki bu gelişme sonucu kentlerin kenarlarına uçsuz bucaksız işsiz-evsiz yoksul milyonlarca insan yığılmaktadır. Latin Amerika’da elli yıldır var olagelen bu tabloyu bugün Türkiye, Pakistan, Hindistan, Nijerya vb. hemen her ülkede görüyoruz.

En temel kamusal hizmetlerin özelleştirilmesine kadar derinleşen “küreselleşme”, kırda ve kentlerde biriken işsiz, evsiz, hasta, çocuk, kadın, öğrenci, işçi, çırak, işportacı, dilenci, vb. gibi eskiden yan yana kullanılması bile imkânsız kavramları birleştiren yoksul “halk” yığınları oluşturdu.

Yoksul köylü ağırlıklı olan halk hareketleri Latin Amerika’da Guatemala, Meksika, Kolombiya, Paraguay, Peru ve El Salvador gibi ülkelerde, salt köylü hareketi olarak güçlenmektedir. Şili, Uruguay, Arjantin, Venezuela ve Bolivya’da ise yoksul köylü hareketi kentlerdeki emekçi sınıf ve “yoksul halk” dinamikleriyle birleşerek tarihsel olarak daha ileri bir eşiği zorlamaya başladılar.

Venezuela’da harekete, salt başındaki adam Hugo Chavez’in sözünden, geçmişinden veya bugünkü coşkusundan ya da iktidarda oluşundan bakılırsa çok şey anlaşılmış olmaz. Bu iktidarı kim, ne yaparak ayakta tutuyor, budur önemli olan. Dünyanın patronuna (ABD) ve onun bu ülkede çıkarlarını kökleştirmiş olan tekellerine karşı, “halk hareketi” olarak gelişen eylemin Yeni Dünya Düzeni, MAI, WTO (Dünya Ticaret Örgütü) gibi isimler altında epeydir dünyayı kasıp kavurmaya çıkmış yeni emperyalist saldırı bağlamında öne çıkan bir mantığı var. Halk hareketinin örgütlü davranış referansı Bolivar’ın eski federe ülkesinin bu parçasında zaten bir gelenek olarak varolduğu için halk (kitle hareketi) kendi kendini örgütleyerek eylemini pekiştiriyor. Eski Bolivarcı devrimci hareketin uzantısı olan MVR dışında Komünist Parti, sosyalistler (MAS, PPT), değişik sol partiler ve ağırlıklı olarak petrol, çelik ve maden sektörlerinde örgütlü sol işçi hareketi (UNT sendikası) ve hayatında ilk kez “kendi” toprağı olmuş yoksul köylüler, Chavez’in arkasındaki kitlesel “halk hareketi”nin sınıfsal temelini oluşturuyor. Bu hareket devlet topraklarını ve daraltılmış tekelci sınır üstündeki özel toprakları, kendini besleyen bir toplum hedefiyle yoksul köylülere dağıtıyor. (150 bine yakın aileye 2,4 milyon hektar toprak dağıtıldı.) Mahalle, semt ve sokak komiteleri bazında örgütlenmiş aktif 2 milyonu aşkın eylemci kendi kendini yönetiyor. Hareket öğrencisine bedava süt ve gıda dağıttığı birkaç bin okul açtı. Kübalı 12 bin konuk doktorun halka ücretsiz sağlık hizmeti verdiği gezici ve sabit sağlık merkezleri oluşturdu. Milyonlarca insanı okur yazar yaptı. Evsiz yoksullara ev inşa etti. Bankalar ulusallaştırıldı. Fabrikalarda işçi denetimi kuruldu. Çalışma süresi %13 azaltıldı, vb., vb...

Bir diğer gelişme Bolivya’da, Evo Morales’i devlet başkanlığına taşıyan harekettir. “Koka çiftçileri”nin zaferi değil bu. Morales “Sosyalizmin yolu” (MAS) adını almış, sınıf temeli çiftçi bir siyasî hareketin lideri olarak başkan seçilmiş olsa bile, bu güce, programını işçi hareketinin ve kent yoksullarının taleplerini içerecek biçimde genişlettikten sonra ulaşabildi, çünkü sol muhalefetin önemli ve etkin bir bölümünü, kapsamlı kamulaştırma (petrol ve doğalgaz gibi) talepleriyle ortaya çıkan işçiler ve kent yoksulları oluşturuyor. Ne, öyle saf anlamında “köylü”, ne “işçi”; burada da “halk” ve karşısında tekeller var.

Öte yandan, Şili’de, sosyalistlerin adayı Michelle Bachelet’in başkanlık seçimini kazanmış olması Latin Amerika’da “halk hareketi” niteliğindeki hareketlerin siyasal başarılarından çok daha anlamlı bir gelişmeye işaret ediyor. Michelle Bachelet’in babası Pinochet darbesinde öldürülen bir Allende dostuydu. Bachelet kendisi ağır baskılara maruz kalmış, işkence görmüş, uzun yıllar sürgünde yaşamıştı. Kendi başına, babasız yetiştirdiği üç çocuk anası. Başkan seçilmezden önce Şili’nin savunma bakanıydı; daha önce sağlık bakanı olmuştu. Şimdi, Latin Amerika’nın tarihteki ilk kadın başkanı!

Aynı zamanda bir çocuk doktoru olan bu kadın başkanın seçim zaferi, kapitalizme alternatif arayan bir geçmişin (Allende) dirilişini ima etmektedir. Şili’de politikleşmiş bir köylü hareketi de yoktur. Burada solun, sosyalistlerin siyasal yükselişi klasik sınıf mozaiğine dayanmaktadır. ABD tekelleriyle bitmemiş bir hesaplaşma yeniden doğmaktadır.

İster köylü-çiftçi temeli ağır bassın, isterse kentlerin emekçi sınıflarına dayansın veya bunların belli reform programları temelinde bütünleştiği “Halk hareketi” olarak gelişsin, Latin Amerika’da yükselen şey her hâlükârda uluslarüstü en büyük tekellerin egemenliğini kırmaya dönük bir mücadeledir. Hareketin bazı ülkelerde “sosyalist” etiketli olması sonucu değiştirmez. Nihaî olarak bu hareketleri, halkları kendi deneylerini geliştirdikleri, kendini yönetme ve kaderini belirleme potansiyelini test ettikleri, somut içerikli bir devrimci pratikten süzüldükleri ve en azından karşı oldukları şeye (küresel emperyalizm) tarihî sınırını gösterdikleri devinim olarak görmek gerekir.

Tercümesini de “yeni dil”den yapmak lazım. Bu hareketler bundan otuz-kırk yıl önce sosyalist sistemin yarattığı iklimden, bazıları da doğrudan desteğinden besleniyordu. Şimdi bu yok. Sadece “halk” gerçeği var. Emperyalizm ve tekelci yardakçıları ile karşı karşıya gelen kitleler var. Ne yapılır, ne yapılamaz, buna bağlı. Bu ülkelerde, her birinin kendi özgün durumu ve gerekçesi olmakla birlikte siyasetin genel kuralı işliyor. Radikal siyaset, ancak radikal bir halk hareketi varsa yükseliyor ve iş görebiliyor. Bu bakımdan da sol siyaseti, siyasetin “sollaştırılması” ya da radikalleştirilmesi olarak değil, asla öyle değil, halkın kendi kendine bakışının ve kendini eyleminde var etmesinin kendi somut yaşam ilişkileri temelinde radikalleşmesi olarak kurgulamak gerekir.

Brezilya’ya ise ayrı bakmak lazım. Brezilya bambaşka ve çok büyük bir dünya, orada yerinden taş oynasa dünyanın her yerinde hissedilir. Yani sen burada Türkiye’de ne kadar varsan ve halkla birlikte ne kadar radikalleşmişsen, Lula’dan da o kadarını beklemelisin. Fazlasını bekliyorsan, o senin sorunundur. Siyaset hayallerle değil, somut yapılır.

“Ulusalcılık”

Reel sosyalizmin yıkılmasıyla birlikte Türkiye’nin başını önce liberalizm döndürdü. Herkes bunu düşündü ve konuştu. Liberalizmin tüm dünyada siyasetin “merkez”ine oturacağı varsayımıyla teoriler üretildi. Türkiye’de ilk kez bir liberal burjuva hareket “girişimi” çıktı ortaya ve pek çok “konjonktür komünisti”nin aklını çeldi. Liberalleşme sürecine en geç –o da sadece "Kürt meselesi" nedeniyle– MHP katıldı, ona da “Caddebostan faşizmi” dendi; yani liberal faşist!

Bu dönem öyle bir dönem oldu ki, özelleştirmeye karşı çıkmak en büyük “ayıp”, hattâ geri zekâlılık sayıldı. Emekçi haklarının ve bunun için mücadelenin savunulmasına “dinozorluk”, Nuh Nebi’den kalma çayırlarda otlama dendi. Komünist olmak ve kalmak, artık yeryüzünde somut karşılığı kalmamış, ideolojik veya kültürel bir saplantı yerine kondu. Bu dönem tam bir “rezalet” idi, çok “rezil” türetti. Sonra ne olduysa, “11 Eylül” mü desek, yoksa Irak’ın işgali mi; Kosova mı desek, yoksa Yugoslavya’nın dağıtılması mı, her ne ise, belki de AB’ye girmek veya girmemek... hava birden tersine döndü. Milliyetçilik yükselmeye başladı. Bunun etkisine kapılan solcular, sosyalistler, komünistler kendilerine “ulusalcı”, “yurtsever”, vb. demeye başladılar. MHP eski yerine döndü. Liberalleşenlerin bazıları oturup yeniden düşündüler.

Şimdi bıçak sırtı bir denge durumundayız. Liberalleşme mi ağır basacak, yoksa milliyetçileşme mi? Solcuların, sosyalistlerin, komünistlerin kafaları bu soruyla meşgul. En geri duranları bile, acaba hangisi daha yararlıdır sorusunun kıskacı altında kıvranıyor. Hangisi Türkiye’nin hayrınadır?

Soru böyle sorulursa izinden gitmek kaçınılmaz olur. Hangisi Türkiye’nin hayrınadır? Liberallerle ulusalcılar arasında zaten her zaman tartışma ve çatışma konusudur bu. Bugün iyice alevlendi. Bu, gerçekte, Türk burjuva sınıfının, “tarihsel doğrultu” ile ilgili, kendi iç tartışmasıdır. Ancak çeşitli nedenlerden ötürü solun bütün kesimlerini de –üstelik gene solcu kalmalarını sağlayarak– kendine çeken bir tartışmadır. Solun bir kesimini liberalizme çeker, çünkü en azından bu yol, “özgürleşme” sorunuyla “demokrasi” üzerinden ilişki kurmayı mümkün kılmaktadır. Pürüz, “özgürleşme” ya da “demokrasi” denilen hâdisenin bir “sınıflar hâdisesi” olduğunun örtbas edilmesidir. Bu olursa gerisi kolay. Bu nedenle liberalizmin etkisi altındaki sol, “sınıf” sözünü ağzına almaz: “insan” yeter! Burjuva sınıfın bu iç tartışması solun bir diğer kesimini milliyetçi, ulusal, yurtsever tarafa çağırır. Sol da gider. Niye gitmesin ki, burada bir “anti-emperyalizm” kokusu yok mudur? Küreselleşme de zaten bunu kışkırtmıyor mu?

Burjuva sınıfın burada işi ne peki diye soran bir safdillik de var. Sermayenin başka işi mi olurmuş? Ulus-devlet ne güne var? “Ulusların üstü”ne çıkmış tekeller bile içinden doğdukları pazarın tüm girdisi-çıktısı ile, kuruşuna kadar ilgilenmiyorlar mı? Sol nasıl olsa anti-emperyalist değil mi? Gider. Burası Türkiye olduğuna göre “liberal”/“ulusal” tartışması tek bir sınıfın iki taraflı yavan bir tartışması düzeyinde kalmaz. Tartışmaya doğal olarak politikleşmiş İslam da girer. Sol nasıl iki tarafa da gidiyorsa, politikleşmiş İslam da öyle, her iki tarafa da gider. Nitekim Türkiye’deki “liberal”/“ulusal” tartışması AKP ile birlikte tartışılıyor. Bunu AKP’nin kendisinden çok solcular, sosyalistler, komünistler sorun ediyorlar. Acaba AKP bu tartışmada liberal çıkarları mı, yoksa ulusal çıkarları mı temsil ediyor? Kimi solcuya göre o, kimine göre bu!

Kürtler de var, tabiî. Onlar bu tartışmanın dışında mı kalacak? Onlar da sahneye iki profil birden yansıtıyorlar. Türkiye üzerinden AB’ye girip liberal âlemle bütünleşmek, ya da ABD ile birlik olup “devlet”i kurtarmak! Türk solcuları, sosyalistleri, komünistleri de oturmuş, acaba hangi taraf haklı, hangi taraf daha reel politik, onu değerlendiriyor.

Bu kaba sınıfsal durum solun “liberal”/“ulusal” tartışması –ve kaçınılmaz çatışması– içine girip “taraf” olmasına ve kendine siyasî ikbal aramasına engel teşkil ediyorsa, o zaman “teori” üretmek gerekir. Teori nerden üretilir? Tabiî “Somut durumun somut tahlili”nden!

Teori üretimi başlıyor ve sürüyor: “Eski” bitmiştir, defteri dürülmüştür, “yeni” başlamıştır. Solculuğu, komünistliği emek-sermaye çelişkisine indirgerseniz yanılırsınız. Bunu görmüyorsanız, demek ki siz, “bilgisayara geçememiş”, bilimsel-teknolojik devrimi kaçırmışsınızdır. Emek-sermaye çelişkisini politik alana taşıyamıyorsanız, böyle bir çelişki olmadığındandır. Çelişki AB ile, ABD ile, emperyalizm ile Türkiye arasındadır. Ya çatışarak aşacaksınız, ya da benimseyerek. Sola ikisi de uyar. Çatışma alanını seçenler için solun geçmişi zaten bir hazine. Bu hazinede Kemalizm var, 1968 var, Sultan Galiyev var, Latin Amerika var, şimdi Irak direnişi var, var oğlu var... Tartışan, tarih bilinci ve şuuru olan, iktisadı, siyaseti ve devleti, her şeyin girdisini çıktısını bilenler olduğuna göre bir bildikleri elbette vardır.

Nedir mesele? Türkiye yok olacak. Liberallere göre Türkiye milliyetçiliğin batağına sürüklenirse yok olur; milliyetçi, yurtsever, ulusal taraftakilere göre ise, liberalleşip Batı’nın eline düşerse. Mesele varlık-yokluk meselesi olunca ister istemez bundan 90-100 yıl önce nasıl konulmuşsa öyle konuluyor demektir. Zaten tartışılan da, bitti, defteri dürüldü denilen geçmişin kendisinden başka nedir ki? O halde Türkiye doksan yıl önce batmaktan nasıl kurtulduysa bugün de öyle kurtulur. Ya da, Türkiye’yi doksan yıl önce batırmak isteyenler, bugün de aynı zayıf yerlerine vurmaktadırlar.

Acaba öyle midir? Değildir. 20. yüzyılın ilk çeyreğini, yani “çılgın Türklerin” yoktan Cumhuriyet var ettiklerinin söylendiği dönemi şekillendiren, ortaya o gün çıkmış olan Batı’nın Finans Kapital’idir. İttihatçıların yıpranmış ve kendi kendini şimdiden tasfiye etmiş yeni yetme ırkçı kanadı yerine, pragmatizme ideoloji hâlesi yakıştırmaya teşne Kemalistleri destekleyerek işin içinden çıkmıştır. Derdi Osmanlı’yı sonuna kadar bölmekti zaten, savaşı kazandığı halde niçin bölmedi? Niçin Osmanlı’yı kaldığı kadarıyla iri bir lokma gibi yutmak isteyen Alman emperyalizminin yapacağını yaptı? Niçin Ermenilere, Kürtlere savaş içinde verdiği sözleri unuttu? “Böylesi” daha iyi idi de ondan. Osmanlı Ermenileri ve Kürtleri küseceklerse Bolşeviklere küssünlerdi. Onlar savaşın sonunda ve üstelik her şey yolunda gitmekte iken işin rengini değiştirdiler ve “sınıf meselesi” diye bir mesele çıkardılar. Kendi Ermenilerine de bir emekçi Ermeni devleti kurdurdular. Diasporadan kaç Ermeni burjuva gitti orada yaşamayı seçti? Hiçbiri. Demek ki Ermeni meselesi de bir sınıf meselesi. Kürt meselesi de bir sınıf meselesi. Başka türlü görmek ve çözmek isteyenlere sözümüz yok ama “sınıf meselesi” dışında bir mesele. Sol niçin bu tartışmada var? Konuşacaksa Ermeni sosyalistler konuşsun. Moskova’nın arka mahallelerinden birinde bulunmuş sahipsiz bir Ermeni çocuğunu “Ne yapalım?” diye kendisine getirenlere, “Ermenice bilen bir öğretmen bulun, ona teslim edin,” diyen bir Lenin gelip geçtikten sonra bu meseleyi komünistler böyle mi tartışacaklar?

Türklüğe dokunan yanıyla baksak ne görünür? Burdan görünen tarihin o döneminde, “sınıf solu” denilen güçlerin Marksizmden neşet eden mücadelesinden istifâde etmeye bakan Kemalizmdir. Kemalizm o gün bir tür Türk ırkçılığı olarak şekillenmiştir. Örtüsüne bakmamalı, özüne bakmalı. İsrail devletinin de demokrasisi vardır, işçi partisi vardır falan ama ırkçı bir devlet değil midir? Kemalizm de böyle bir ırkçılıktır. Doğu Halkları Kurultayına kadar sokulmuştur. Bolşeviklerin o günkü siyasal stratejisi buna uygun düştüğü için sınıf hareketinden şartlı kabul görmüştür. Ama bu temas Türk solunu ve komünist hareketini daha sonra çok uğraştıracak ve ona bir dizi yanlışlar yaptıracak olan bir gelişmenin de başlangıcıdır. Mustafa Suphi’nin komünist perspektifi ile Ankara’daki Kemalistlerin programı, birinin ötekini yemesini zorunlu kılacak kadar örtüşmüştür. Bugünkü ulusalcı-liberal çatışmasına 85 yıl önceki bu anomaliye dayanarak girmenin mantıklı bir yanı yoktur. Tarihin bu hassas alanına Kemalist entelektüeller, devletle gönül birliği içinde sık sık el atarlar. Atillâ İlhan buraya Sultan Galiyev’i yerleştirmek için boşuna kalemini ve çenesini yordu. İlhan Selçuk’un da aklı bu noktaya sık sık takılıyor. Şimdi Anıl Çeçen var, Kemalistlere Avrasya teorisi oluşturmaya çalışıyor. Irkçılarla bu konuda bir alıp veremedikleri yok. Faşist general emeklileri bu safta iş tutuyorlar. Sinan Aygün tüccar taifesinin çıkarıyla bu Kemalist Türk yurtseverliğini buluşturmaya çalışıyor. Siyasette prim yapacağa da benziyor bu ulusalcı gelişme. Kürt meselesinin almakta olduğu şekil içinde rol kapmak istediği de açık. Mehmet Ağar, “Kürt meselesini sadece ben çözebilirim,” derken bunu anlayan anlıyor. Burada, Perinçek de var. Olsun. O olsun da, solculuğun işi ne? Bütün bunların toplamından anti-emperyalist bir refleks mi çıkar? Ne gibi bir refleks?

Anti-emperyalizm, değişik yerlerde, değişik biçimlerde ve nitelikte yükselişe geçti. Latin Amerika’da emekçi halk çoğunluğuna dayanarak sol (halkçı-devletçi) programlarla elde edilen başarılar, bugünkü anti-emperyalizmin olumlu hanesine yazılmalı, ama bu kadar. Genel olarak bugünkü anti-emperyalizmi, desteklemeye evet ama, gerici karakterini gözden kaçırmak da sola yaramaz. Bugünkü anti-emperyalizm, bundan önceki ile karıştırılmamalı. 1950’lerden sonra yükselen anti-emperyalizmin en yüksek biçimi Bloksuzlar Hareketi’ydi. Ama o günkü sosyalist sistemin çekim gücü sayesinde milliyetçilikten, ulusalcılıktan, yurtseverlikten yakasını sıyırmıştı. Bu dar tanımları aşan yeni tanımlara yönelmişti. Ganalı Nkrumah Afrika’ya “Afrikalılık” diye, kendi hümanizmini yücelten bir değerler çerçevesi öneriyordu. Latin Amerika anti-emperyalizmi zaten ulusal bayrakların içine girerse boğulacağını bilirdi. Fanon bu anti-emperyalist dünya için iki sistem dışındaki “kendine ait yeni bir evren” diyordu. Sukarno ve bütün Endonezya, ulusal bir aidiyetten hareketle değil, “Asya sosyalizmi” kavramına değen ve paylaşılan bir heyecandan güç alıyordu. Samir Amin bugün oradan beslenerek yaşıyor. Bunun bugünkü anti-emperyalizm ile bir benzerliği var mı?

Gelelim bugüne. Siyasal haritalar üzerine hassasiyet yeniden arttı. Çünkü en yenisi olan Potsdam bozulduktan sonra eskisinin hükmü mü kalır? Sırada 1920’lerin siyasal haritası var. Seyrettiğimiz bu danstır. Her şey bugünün gerçeğine uymak, uydurulmak zorundadır. Bu emperyalizme “yeni” denmesi boşuna değil. Dünyanın “bütün” zenginliğinin tek yönlü emperyalizme akması, kesintisiz akması, akışının garanti altına alınması siyasî harita ile ters düşmüşse haritanın o noktası eskimiştir. Şimdi bu yaşanıyor. Evet ama bu karşı çıkmaya “millî devlet”in de gücü yetmez, ulusalcılığın da. Türkiye ise söz konusu olan, milliyetçilik, yurtseverlik hiçbir şeyi kurtarmaz. Çünkü emperyalizm bunları alıp gitmiyor. Ekmeği, aşı, rızkı alıp gidiyor. İhtiyacı bunadır. Milliyetçi olunca ister sağcı ol, ister solcu, hattâ sosyalist, emperyalizmin derdi bile değildir. Hattâ çok doğru bir yeni tanımla yurtseverliğin en hası emperyalizme yakışır. ABD’de özel bir yasası bile var.

Bu size bağlı değil, eşyanın tabiatı icabı böyle. Irak’ın Baas’ı nedir ki? Yurtsever. Sosyalist bile demiştir kendine. ABD İran’ı onunla vurmuştu. Şimdi onu vurdu diye iş tersine mi döndü? Hayır. Emperyalistler Baas’la arayı düzeltmek için her yolu, aptal oldukları için mi deniyorlar? Ulusalcılık Türkiye’de emperyalizme karşı da kabarmıyor. Emperyalizmin tercihlerine, kendi stratejisi içinde Türkiye’ye biçtiği role itirazdan kabarıyor. “Bu kadar mı? Bize bu kadarını mı lâyık gördün?” dâvası bu. Bu kadar. Bu, tabiî, burjuvan ne ise o kadar meselesidir. Burjuvan (sermaye birikimin) kadar konuşursun. AB’ye de, ABD’ye de ulusalcı itirazın sınırı bu kadardır. Türkiye’yi küçük düşürmüş. Askerin başına çuval geçirmiş. Ermeni meselesini kaşımış. Kürtlere ayrılıkçı cesaret vermiş, vb... Kim küçük düşmüş? AKP hükümeti. İslamcı hükümet. Niye küçük düşmüş? “Küçük” ya da “büyük” olmayı mı temsil ediyor AKP? Yapabileceği bir şey vardı da, yapmadı mı? AKP’ye karşı ulusalcı muhalefet “Memleketi sattı!” noktasından ne kadar daha ileri gidiyor ki? Şeriatçı “şerh”i var yani milliyetçi-Kemalist-yurtsever muhalefetin, “sınıf şerhi” yok! Kapitalistleşmiş dünyanın satılmamış üç metrekare yeri mi kalmış? Kürt meselesi de azdırıyor milliyetçi-Kemalist-yurtsever eğilimi. Arkasında ABD var, AB var, NATO var çünkü. Bu da düpedüz anti-emperyalizm. Düpedüz ama, nedense NATO’yu ve Türkiye’nin NATO içinde yerini görmezden gelen bir anti-emperyalizm. Üstelik, kendi emperyalist amacıyla onun arasında uyum kurmaya her an teşne bir anti-emperyalizm. Kerkük’e gidelim, diyor. ABD he dese hemen onunla uzlaşıp gidecek. Kürtler Musul’u, Kerkük’ü getirsinler, “Federasyon meselesine yeniden bakarız,” diyor. Türkiye satılıyor, yok oluyor, yutuluyor vehminin arkasında dünya yeniden paylaşılırken bize ne düşer iştahlanması yatıyor. Irak’ta PO (Petrol Ofis-Doğan Holding) var! Irak Kürdistanı şantiyeye dönmüş, nakliyecimiz, kabzımalımız, müteahhidimiz oraya doluşmuşlar, Amerikan işgâli altında harıl harıl iş yapıyorlar. Türkiye’ye para giriyor. Yenilir, içilir, elle tutulur, parmakla sayılır bir yurtseverlik varsa, budur. Gerçek yurtsever onlardır. Solun bu anti-emperyalizm ile ilgisi nedir?

YÖK ‘e saldırıyor AKP. Van’a, “Aşkın dâvası”na karşı milliyetçi-Kemalist-yurtsever anti-emperyalist dâva güdülüyor. AKP YÖK’e niye saldırır? Bilim ve teknoloji düşmanı olduğu için mi? İslamî ideoloji bilime düşmanmış! Kim söylemiş? Farabî, İbni Sina, Birunî, Hayyam, Haldun, Rüşd... bunlar islamdan ve bilimden değil mi? Kim kimi kandırıyor? YÖK kendini, bilimi çok sevdiği için mi savunuyor? Hükümet TÜBİTAK’a bilim yapmasın diye mi müdahale etti? Belki de bütçesi 70 milyar Euro olan “AB 7. Çerçeve Programı”ndan akabilecek musluğun başında kendisi olmak, şimdiki YÖK kaynaklarını kontrol etmek içindir. YÖK’çüler de hani, parayı hiç sevmez değiller. Şunun şurasında, birkaç yüz trilyonluk futbol bütçesi için koparılan kıyamet niye ki? Bunu Kemalistlik-ulusalcılık-yurtseverlik mi engelleyecek? Mesele bu mu? AKP sendikalara niye saldırmıyor? Böyle bir şey yok da ondan. DİSK’e, TÜRK-İŞ’e, HAK-İŞ’e bir sözü mü var? Emekten bir muhalefet yükselmeyince istikrar pekâlâ yürüyor. AKP’nin ZİHNİNE çelme takmakla emekçiler için işler düzelmez. Yoksulların duası alınamaz. AYAĞINA çelme takmak lazım. Bütün bunları ancak emek solu, sınıf solu görebilir, duyabilir, anlayabilir. Bu ince çizgide öteki bütün ölçüler yanıltıcıdır. Kapitalizme karşı gerçek bir sınıf muhalefeti geliştirmeden, emek sermaye savaşının yüreğine girmeden hiç bir şey olmaz. Yanlış yapacaksan da orda yap!

Sorumuza dönelim: Sol-sosyalist-komünistlerin ve bunların yönetebildiği toplumsal güçlerin mücadelesi bakımından liberalleşme mi daha tehlikelidir, yoksa Kemalistleşme, milliyetçileşme mi? Bu soruya bir de, aydınlar planında tek tük görülen ve İslamî anti-emperyalist direnişe yakınlık olarak tezahür eden ve en azından hattâ anti-kapitalist bir söylem de geliştirmekte olan “Doğucu” bir tür sol düşünce ve tavrı da ekleyerek sormak gerekir: Hangisi daha tehlikeli? Solu kendi gerçek hedefinden saptırdığı için hepsi aynı ölçüde tehlikelidir. Emekçi mücadelesi bakımından milliyetçilik- yurtseverlik-ulusalcılık ve hepsi birden demek olan Kemalistleşme, solun liberalleşmesinden çok daha tehlikelidir. Unutulmaması için tekrar etmek yararlıdır: Liberaller en azından “özgürleşme” sorunuyla, ister burjuva sınıf üzerinden olsun, ister demokrasi veya AB üzerinden, belli bir ilişki kuruyorlar. Hayal görüyorlar. Özgürlük kavramının somut sınıf içeriğini boşaltıp atıyorlar. Sorunu çürütüyorlar, yozlaştırıyorlar. Solculuğu, sosyalistliği sınıf temelinden koparıp etkisizleştiriyorlar. Bütün bunlar doğru ve liberaller beş atıyorsa dördü boşa gidiyor. Ama milliyetçiler, ulusalcılar, yurtseverler attığını vuran cinsindendirler. Yoksa solun hoşuna giden de bu mu?

O zaman solculuk ne ki?

BM’de temel insan hakları belgeleri

BM-logo-scBundan 60 yıl önce kurulan Birleşmiş Milletler’in kuruluş belgesi olan BM Kuruluş Bildirgesi, İkinci Dünya Savaşı’nda yaşanan insansızlıkları olduğu kadar iki dünya savaşı arasında çeşitli Avrupa ülkelerinde ve Japonya’da iktidara gelen faşizmi de dikkate alarak İnsan Hakları’na özel bir vurgu yapıyordu. Beş kurucu devlet tarafından yayınlanan BM Kuruluş Bildirgesi’nin 1. maddesinde sayılan dört amaçtan birisi “insan haklarına ve temel özgürlüklere saygının geliştirilmesi ve desteklenmesi için uluslararası işbirliği” olarak belirlenmişti.

56. maddede üye devletlerin BM Örgütüyle işbirliği içinde veya tek tek gerçekleştirmeyi vaat ettikleri kazanımlar arasında “ırk, cinsiyet, dil veya din farkı gözetmeksizin herkese insan haklarının ve temel özgürlüklerin evrensel olarak sağlanması ve saygı gösterilmesi” yer alıyordu.

Daha sonra İnsan Hakları Komisyonu kuruldu ve bir taslak metin üzerinde çalışmaya başladı. Çalışmalar sonucunda 30 maddelik “İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi” 10 Aralık 1948’de Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda kabul edildi. Sonraki yıllarda kurulan ayrı komiteler söz konusu insan haklarını detaylandıracak iki belge hazırlıklarına girişti.

Böylece son haline getirilen iki taslak 16 Aralık 1966’da Genel Kurul’da gene oy birliğiyle kabul edilerek imzaya açıldı. 1976’da yürürlüğe giren bu iki belge, “Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi” ile “Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi” idi.

Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi: Belgeye imza koyan her devlet o belgede ifade edilen hakların yerine getirilmesi ve geliştirilmesini taahhüt ve bu amaçla gerekli uluslararası işbirliklerine girmeyi kabul etmektedir. Herkes serbestçe seçtiği işte çalışma (md. 6); ayırım yapılmaksızın herkese adil ve istenilir çalışma koşullarına sahip olma (md.7); sendika kurma ve sendikalara üye olma (md. 8); sosyal sigorta dâhil sosyal güvenlik olanaklarına sahip olma (md. 9); ailenin, anne, çocuk ve gençlerin himaye edilme ve yardım görme ve herkesin evlenmede özgürce seçme (md.10); herkesin yeterli yaşam standardına sahip bulunma (md. 11); en yüksek bedensel ve zihinsel sağlık koşullarına (md. 12); eğitim görme (md.13) ve kültürel yaşama katılma ve bilimsel ilerlemeden yararlanma (md. 15) hakkına sahiptir.

Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi: Yaşama hakkı en temel haktır (6); işkence yapmak, zor kullanmak, insanlık dışı ve aşağılayıcı muamele ve cezalandırma uygulamak suçtur (7); kölelik, köle ticareti ve angarya yasaktır (8). Belgede ayrıca, keyfi tutuklama ve cezalandırmanın yapılamayacağı (9), gözaltı ve tutuklama tarzında özgürlüklerden yoksun kalan tüm kişilere insanca muamele yapılacağı (10); hiç kimsenin salt bir akit hükümlerini yerine getirmediği için tutuklanamayacağı (11); herkesin serbestçe seyahat edebileceği, bir ülkeyi serbestçe terk edebileceği, hiç kimsenin kendi ülkesine girmekten alıkonulamayacağı (12); kişinin mahkemelerde ve duruşmalarda eşitlik hakkına ve medeni ya da cezai işlemlerde teminata sahip olacağı (14); ceza yasaları yürürlüğünün geriye doğru işletilemeyeceği (15); herkesin yasalar önünde şahıs olarak tanınacağı (16); özel hayata, aile ve eve ya da haberleşmeye keyfi ve yasa dışı müdahalelerin, şeref ve itibara yasa dışı saldırıların yapılamayacağı belirtilmektedir.

Keza adı geçen sözleşmede, düşünce, vicdan ve din özgürlüğü (18); fikir ve ifade özgürlüğü (19) tanınırken her türlü savaş propagandası ile ayırıma, düşmanlığa veya şiddete yol açacak her türlü milliyet, ırk veya din düşmanlığı savunuculuğu yasaklanmakta (20); toplanma, birleşme ve örgütlenme özgürlükleri (21 ve 22) teminat altına alınmaktadır.

Sözleşme, tüm yurttaşların kamu işlerinde görev alma hak ve fırsatlarına sahip olmalarını, gizli oyla belirli zamanlarda seçme ve seçilme hakkına sahip bulunmalarını da (25) korumaktadır.

Sözleşme içerdiği maddelerin bazılarının yasalarla özel olarak belirtilmedikçe ve ulusal güvenlik, kamu sağlığı, kamu düzeni veya başkalarının hak ve özgürlüklerini koruma amacıyla gerekli olmadıkça kısıtlamaya uğratılamayacağını kabul etmektedir.

Kısıtlanamayacak Haklar: Ne var ki, haklardan bazıları her ne suretle olursa olsun hiç bir kısıtlamaya tâbi tutulamayacak haklar olarak tasrih edilmektedir. Bunlar: Yaşama hakkı (6), kişinin işkence veya kaba muameleye ya da cezalandırmaya uğratılamayacağı, kölelik ve angaryaya, zorunlu hizmetkarlığa müsaade edilemeyeceği (7), bir akit gereğinin yerine getirilmemesi nedeniyle kişinin hapsedilemeyeceği (8/1-2); ceza yasasına ex post facto (makabline şâmil) uygulamaların yapılamayacağı (15), herkesin yasa önünde şahıs olarak tanınması (18), düşünce, vicdan ve din özgürlüğü (18) haklarıdır.

Bu iki sözleşme daha sonra başka BM belgeleriyle genişletilmiş ve daha da ayrıntılandırılmışsa da, insan haklarına ilişkin asıl üç temel belge yukarıda saydıklarımızdır.

Kızılcık, sayı 26 (Şubat/Mart 2006).

Avrupa kapitalizmi: Sosyal diyaloğun da mı sonu geldi?

Refah devleti, sosyal diyalog, sosyal ortaklık ve benzer diğer bazı kavramlar oldukça uzun bir süreden beri sosyal bilimler alanının geniş literatürüne dahil olmuş durumdadır. Bu kavramlar aynı ekonomik, sosyal ve politik koşullar içinde doğdukları için ve birbirlerine güçlü bağlarla bağlı olmaları dolayısıyla bu değerlendirmede yer alan referanslar yalnızca sosyal diyalog konsepti ile sınırlı olmayacaktır.

Çalışmada savunulan iki temel tez vardır. Öncelikle sosyal diyalog, Avrupa’da belirli bir tarihsel, sosyal, ekonomik ve politik süreçte esas olarak sermaye sınıfının çıkarlarına hizmet etmiştir. İkinci olarak, bu pratik, sermaye ve işçi sınıfı arasındaki bir alış veriş gibi yaşanmıştır. Burada “alış veriş” şu manada anlaşılmalıdır: kapitalist sınıf, yukarıda belirtilen süreç içinde elde etmeyi umduğu kazanımlara karşılık olarak işçi sınıfına belli tavizler vermeyi gönül rızası ile kabul etmiştir. Başka bir deyişle, sosyal diyalog, sermaye sınıfının hiçbir tavizde bulunmadan kazançlı çıktığı bir süreç değildir, çünkü bunun sermaye sınıfına da bir maliyeti vardır. Bugün gelinen noktada ise, sermaye sınıfının, aynı kazançları, hiçbir bedel ödemeksizin ya da sosyal diyaloğun maliyetini en alt düzeye çekerek elde etmeye çalıştığına dair oldukça güçlü ipuçları bulunmaktadır. İşçi sınıfının ve örgütlerinin giderek güç kaybetmesi “sosyal diyaloğa bu denli iltifat edilmesinin gerisindeki neden nedir?”(1) sorusunda da anlatılmak istendiği gibi sermaye sınıfının sosyal diyalog konseptine olan gereksinimini belirli bir zaman diliminde her zamankinden daha yakıcı hale getirmiştir. Bu çalışmada amaç, işçi sınıfının halihazırdaki güçsüz konumu da dahil olmak üzere bu süreci etkileyen ana parametreleri analiz etmektir.

Sosyal ortaklık ya da ILO’nun deyimiyle “sosyal diyalog”, ICFTU ve ILO gibi yapıların tanımıyla, demokratik ilkelerle piyasa prensipleri arasındaki potansiyel çatışmayı harmanlamanın en iyi yoludur(2). Sosyal ortaklık, genellikle ekonomi ve sosyal politikalara ilişkin karar süreçlerinde kilit aktörler arasında yaşanan duruma verilen addır. Buna göre, işçi ve işveren örgütleri ile hükümetler belirtilen bu kilit aktörler arasındadır ve sosyal taraflar olarak tanımlanırlar. Sosyal Diyalog da sıklıkla aynı kilit aktörler arasında cereyan eder(3).

Bu alanda süregelen tartışmaların, korporatizm tartışmasına yol açması adeta kaçınılmazdır.

Korporatizm ise, politikaların formüle edildiği süreçlerde özellikle emek ve sermaye sınıflarının çıkarlarını örgütleyen ve böylece alınan kararların uygulanmasını garanti etmek için sorumluluk alan yapıların mevcudiyeti anlamına gelmektedir (4).

KONSEPTIN TARIHSEL GELIŞIMI

Her ne kadar, ikinci paylaşım savaşı sonrasında kapitalist birikim sürecinde muazzam bir genişleme yaşanmış olsa ve kavramın kurumsal köklernin ilk ortaya çıkışı 50’lerin başlarına kadar uzanıyor olsa da, Avrupa’da işçi ve işveren örgütleri arasındaki sosyal diyalog ancak 80’li yıllardan bu yana görünür hale gelebilmiştir. Bazı yazarlar, kapitalizmin güvenli bir biçimde genişlediği bu sürece “ideolojilerin sonu” ve “sosyal bilimlerde aynı noktada birleşmenin başarıldığı süreç”adını vermişlerdir(5). Öte yandan en gelişmiş OECD ülkeleri üzerinde yoğunlaşan diğer bazı analistler ise bu grup ülkelerde sendika ve işverenlerin çıkarlarının aynı noktada buluşturulmasında 3 faktörün etkili olduğu tespitini yapmaktadır: ekonomi politikası, siyasi parti yapısının olgunluğu ve vergilendirmenin görünürlüğü (6).

Marxist ekonomi-politikten etkilenen yaklaşımlar, sınıf mücadelesini, kapitalist refah devleti modelinin geri planındaki ana dinamik olarak tanımlamaktadır. Bu yaklaşımlara göre, işçi sınıfı, kapitalist bir düzen içinde kendi çıkarlarına hizmet edecek düzenlemelere gücüyle orantılı bir şekilde az veya çok oranda ulaşabilir. Aynı zamanda, kapitalist sınıf, eşitsizlikleri meşrulaştırmak ve dünyayı, emek gücünü daha kolay daha güvenceli bir şekilde sömürebilmesine olanak verecek bir ortama dönüştürmek için sosyal refah hizmetlerinin verilmesi konusunda kendisini baskı altında hisseder(7). Stephens, örgütlü emek ve sermaye arasındaki uzlaşmanın koşullarının işçi sınıfı ile sosyalist partilerin gücüyle orantılı olarak farklılaştığını, bunun da ekonomi politiğin karakterinde bir ayrışmaya yol açtığını belirtmektedir. Bu ayrışma sonucunda bazı ülkeler kollektivist işletmeler modeline doğru yönelirken, diğer bazıları da demokratik sosyalizme geçmektedirler Stephens’e göre (8).

Bu tezlere alternatif olarak geliştirilen çalışmalar, sosyal diyalog kurumlarını da kapsayan sosyal kurumların önemine işaret eder. Bu çalışmalardan bazıları, sosyal taraflarca yönetilen işsizlik, emeklilik, sağlık ve aile yardımlarını amaçlayan fonların bir çeşit tembellik sistemi ürettiğini ortaya koymuştur. Fransa ve İsveç gibi bazı ülkelerde bu durum “kalkınmanın pozitif sonucu” olarak yorumlanmıştır(9).

Tam da bu noktada, 80’li yıllara kadar Avrupa’daki Marxist yazına damgasını vuran yazarlardan Aglietta’nın Fordist üretim ve tüketim modelinin sosyal ücretler ya da yan ödemeler üzerindeki etkileri konusundaki tezini hatırlamakta yarar var. Aglietta bu tezinde işsizlik, emeklilik, sağlık vb sosyal yardımların, toplumsal tüketim normlarıyla birlikte emek süreci ile yakın ilişki içinde olan bütünlüklü bir toplumsal ilişkiler seti geliştirilerek artı değer oranını arttırma amacıyla kullanıldığını savunmuştur(10). Bu teze göre, söz konusu gelişme, “sosyal taraflarca” yönetilen fonların yapısından tamamen bağımsızdır.

Fordist üretim modelinin krize girişi, “endüstri ilişkileri”, “sosyal ortaklık” ve “sosyal diyalog” gibi kavramların ortaya çıkışı ile aynı tarihlere rastlamıştır. Sınıflar arası çatışmalardaki artışın, Fordizmin krize girmesinin (grevler nedeniyle iş kayıplarının artması ve verimliliğin düşmesi) tek nedeni değilse bile başlıca nedenleri arasında olduğunu inkar etmekte mümkün görünmemektedir. Buradan hareketle, sosyal diyalog kavramının gerisindeki ana düşüncenin uzlaşmayı, sınıf mücadelesinin yerine geçirmek ve böylece sınıf mücadelesinin kapitalistlere maliyetini en aza indirmek olduğu düşünülebilir.

Öte yandan, sosyal diyalog modelini idealize eden anlayışlarda bu kavram, bir dizi paylaşılan değerler bütünü olarak tanımlanmaktadır. Buna göre sosyal diyalog; demokrasi, bireysel hak ve özgürlükler, toplu pazarlık özgürlüğü, piyasa ekonomisi, fırsat eşitliği, sosyal refah ve dayanışma gibi pek çok ulvi amaca hizmet edebilen bir araçtır(11). Fakat, bu “paylaşılan değerlerin” kendi içinde bile çatışma halinde olduğu hemen göze çarpmaktadır. Örneğin, tamamen mal ve hizmet maliyetlerinin minimize edilmesine odaklanmış olan piyasa ekonomisi kavramını, sosyal refah ve dayanışma gibi kavramlarla barıştırmak, uzlaştırmak mümkün olabilir mi?

SOSYAL DIYALOG VE AVRUPA SENDIKALAR KONFEDERASYONU ETUC

ETUC, 1973 yılında farklı politik, dini, ülkesel ve ideolojik yapılardaki üye sendikaların bir araya gelmesiyle kurulan bir şemsiye örgüttür. Üyeleri yalnızca AB üye devletlerinde faaliyet gösteren konfederasyonlarla sınırlı değildir ve EFTA ülkelerinin yanı sıra Avrupa Konseyine üye ülkelerin konfederasyonları da ülkelerinin AB üyesi olup olmadığından bağımsız olarak ETUC’e katılabilmektedir (12). Halihazırda Avrupa’daki 34 ülkeden 76 ulusal sendika konfederasyonu ETUC’e üye durumdadır(13). AB ülkelerindeki tüm sendika üyelerinin %90’ını örgütlemiş olmasına rağmen, AB genelinde örgütlülük oranının %30 olduğu hatırlandığında ETUC’nin güçlü bir işçi örgütlenmesi olduğunu iddia etmek oldukça zordur(14). Dolvik, ETUC’nin taban desteğinin oldukça zayıf olduğunun, bunun da çeşitli ulusal federasyonların Brüksel’de lobi ofisleri açmasından kaynaklandığının altını çizmekte ve ETUC’nin mali açıdan AB kurumlarına bağımlı olmasını da, bu, taban desteğinin zayıflığına bağlamaktadır(15). Söz konusu mali bağımlılık ilişkisinin hangi nedenlerden kaynaklandığından bağımsız olarak gerçekten de Avrupa Komisyonu başta araştırma enstitüsü ETUI ile eğitim enstitüsü ETUCO olmak üzere ETUC’nin çeşitli kurumlarını fonlamanın yanı sıra örgütün sosyal diyalog süreçlerine katılımı için gerekli seyahat ve çeviri harcamalarını da finanse etmekte, bu da ETUC’nin AB kurumlarına olan mali bağımlılığını her geçen gün daha da arttırmaktadır(16).

ETUC VE SOSYAL DIYALOG

Maastricht Anlaşması (1993) ve ekli sosyal protokolüne kadar Avrupa’daki sosyal tarafların sosyopolitik karar mekanizmalarında yasal anlamda bağımsız bir statüleri bulunmuyordu. İşçi ve işveren temsilcilerinin yegane ortak kurulu olan Ekonomik ve Sosyal Komitenin (ESC) idari fonksiyonları ise son derece alt düzeydeydi. AB Konseyi, sosyo politik meselelerde oy birliği ile karar almakta, ancak, sosyal konular AB düzeyinden ziyade ulusal ölçekte ele alınmaktaydı(17). Oysa, işçi ve işveren örgütlerinin sosyal diyalog süreçlerine daha fazla dahil edilmesiyle ilgili öneriler daha 1970’lerin başlarında getirilmiş, fakat, işveren örgütlerinin isteksiz davranışları dolayısıyla bu öneri hayata geçirilememişti(18). Tam da bu noktada “bir ülkedeki üretici güçler arasında sosyal ve ekonomik kararların alınmasında konsensus inşa etmek suretiyle ekonomik performansın arttırılabileceği”ne dair tezler(19) ile işverenlerin 70’lerin başında sosyal diyaloğa gösterdiği olumsuz yaklaşım arasındaki tezat gerçekten dikkat çekicidir. İşverenler, ekonomik performansın artmasından en fazla nemalanacak olan çıkar gurubunu temsil ettiklerine göre, eğer sosyal diyalog gerçekten de koşulsuz olarak ekonomik performansı arttırıyor olsaydı, Avrupa sermayesi, örneğin 70’li yıllarda böylesi bir sürece asla karşı çıkmayacaktı.

1980’lerin ortalarına gelindiğinde, ilk kez Delor’un başkanlığı altında Avrupa düzeyinde göstermelik de olsa kurumsallaşmış bir işçi ve işveren örgütleri forumu kuruldu ve bu foruma “Val Düşes Sosyal Diyaloğu” (Social Dialogue of Val Duchesse” adı verildi(20). 1985’deki ilk Val Düşes toplantısı, sosyal diyaloğa profesyonel anlamda atılan ilk adımı oluşturuyordu ve Maastricht Anlaşmasıyla birlikte onaylanan Sosyal Diyalog Protokolüne (1991) de hız kazandırdı (21).

Bu süreci yakından analiz ettiğimizde iki husus belirgin hale gelmektedir: Birincisi, eğer sosyal diyalog, sermaye sınıfının hiçbir taviz vermeden yararlandığı bir süreç olsaydı, Avrupa işverenleri hiçbir tarihsel süreçte ve hiçbir koşul altında böylesi bir girişime karşı çıkmayacakları gibi, üstüne üstlük bir de öncelik ederlerdi. İkinci olarak ta şu sorunun yanıtlanması gerekmektedir: Avrupa sermayesi, sendikaları müzakere masasına kabul etmek için neden 1980’lerin ortasına kadar beklemiştir? Ya da, sermayenin sosyal diyalog konseptine daha önceki yıllarda destek vermesinin önündeki engel ne olabilir? Bu soruya farklı yanıtlar verilebilir kuşkusuz. Fakat seçilmiş 4 gelişmiş ülkede 80’lerin ortasına gelene kadar işverenler açısından muazzam maliyetler anlamına gelen grevlere ilişkin istatistikler bu dönemdeki ekonomik ve politik koşulları anlamamıza yardımcı olmaktadır.

Ülke

Grev ve Lokavtların sayısı

1985 1995

Kat

ılan işçi sayısı

1985 1995

Çal

ışılmayan gün sayısı

1985 1995

Belçika

65 46

34309 12800

129800 100200

Danimarka

820 424

581297 124496

2332700 197300

İtalya

1341 545

4842821 445000

3830820 909300

Norveç

11 11

6557 10174

66473 50669

Yukarıdaki tabloda da görüldüğü gibi, işverenler 1985-1995 döneminde sosyal diyaloğun da yardımı ile grevlerden kaynaklanan üretim kayıplarını azaltmayı başarmışlardır. Aynı tablo, işverenlerin sosyal diyaloğu başlatmak için neden 80’lerin ortalarına kadar bekledikleri sorusunun da yanıtını vermektedir. Her ne kadar, sermayenin bu davranışını başka şekillerde yorumlamak mümkün olsa da, işverenlerin diyalog için yüksek bir bedel ödeyecekleri endişesiyle bu tarihe kadar sosyal diyaloğa yanaşmadıkları tespitini yapmak ta olasıdır. Zira, 70’li yıllar ve gerisine gidildiğinde sendikalar içersinde militan eğilimlerin egemen olduğu ve sendikal temsil düzeylerinin de oldukça yüksek olduğu bilinmektedir. De Vroey, işçi ve işveren örgütleri arasındaki “samimiyet”in artmasının sendikalar içindeki korporatist eğilimleri güçlendirdiğine işaret etmektedir(22).

Bir diğer fenomen de 1978-1985 yılları arasında Avrupa’da işsizliğin giderek artmış olmasıdır. Sanayiden hizmetlere doğru geçişin bu işsizleşme sürecinde önemli bir etken olduğu, bazı yeni iş olanaklarının ortaya çıkmasına karşın bu işsizleşme sürecinin esnek ve güvencesiz istihdamın bu dönemde büyük bir hızla artmasına yol açtığı belirtilmektedir. Örneğin İspanya’da güvencesiz, esnek, geçici işlerde çalışanların 1985 yılındaki oranı %14 iken, muhtemelen yüksek işsizliğin de yardımı ile bu oran 1994 yılında %35’e yükselmiştir(23). Burada bir başka soru karşımıza çıkmaktadır: Avrupa’daki bu denli güçlü ve militan bir sendikal hareket nasıl olmuş ta güvencesiz çalışmanın Avrupa’da egemen hale gelmesine izin vermiştir? Bu soruya yanıt aranırken pek çok farklı etmenin yanı sıra, sosyal diyalog müessesesinin de hatırlanması gerekir. Boy Lutjhe’ye göre, örneğin, Avrupa’nın temsil gücü en yüksek işçi örgütü IG Metal, işverenlerle girdiği diyaloğun da bir neticesi olarak, Avrupa’da güvencesiz ve istikrarsız çalışma ortamının yolunu açan esnek çalışma koşullarını kabul etmiştir. Sendika bu uzlaşma karşılığında Alman işverenlerden çalışma sürelerinde çok sınırlı da olsa bir azalma güvencesini alabilmiş, böylece haftalık çalışma süresi 38.5 saate inmiştir(24). Değişen çalışma koşulları, işçilerin iş güvencesini zayıflatırken, işverenlere de sosyal diyalog için daha düşük maliyetli, çok daha elverişli bir ortamı hazırlamıştır.

Tekrar tarihsel gelişim sürecine geri dönecek olursak, Avrupa düzeyinde her tür sosyo-politik düzenlemeye ilkesel olarak muhalefet eden Avrupa İşverenler Örgütü UNICE’nin, ekim 1991’de kurulan sosyal pakt ile noktalanan, Maastricht’e giden yolun önemli yapı taşlarından biri olan şirket istişarelerinde yer almaya güçlükle de olsa ikna edildiğini görüyoruz(25). Öte yandan, Maastricht Anlaşması aynı zamanda, AB15’in yanı sıra Ekonomik ve Sosyal Komite (ESC) için de bağlayıcılığı olan ilk kapsamlı liberalizasyon paketini de içermekteydi. Yani, Avrupa sermayesi sendikalarla sosyal diyaloğa girmeyi kabul edecek, karşılığında da AB coğrafyasının belirli bir zaman dilimi içinde tam olarak serbest piyasa ekonomisine geçişi yalnızca güvence altına alınmakla kalmayacak üstüne üstlük bir de yaşanacak hak kayıplarına toplumsal destek sağlanmış olacaktı.

Bu süreçte, sendikaların liberalizasyona destek vermelerini sağlamak için bir çeşit “havuç ve sopa” taktiği uygulandı. 1997’deki AB-Amsterdam zirvesinde, kamu harcamalarının daha da kısılması, kuralsızlaştırma, özelleştirme ve altyapı faaliyetlerini özel sektör üzerinden genişletme gibi taleplerden oluşan sermaye menüsü anlaşmaya dahil edildi(26). AB zirvelerinde, işveren örgütlerinin sosyal diyalog konusunda istekli hale gelmelerine yardım eden tüm bu düzenlemeler sosyal diyalog kavramının geri planındaki alış-veriş mantığını da doğrular niteliktedir.

Sosyal taraflar arasındaki istişarelere ilk kez 1993 yılında, Avrupa İş Konseyleri direktifinin dizaynı sırasında başvuruldu. UNICE bu direktifi esastan reddederken, ETUC aynı direktifi “üst düzeyde bir sosyal boyut” olarak isimlendirdi(27).

Bağlayıcı nitelikteki sosyal taraf müzakerelerinin ikinci girişimi, doğum izni ile ilgili olarak çıkarılan AB direktifi oldu. Komisyon, sosyal taraflar arasında varılan mutabakata dayanarak, Haziran 1996’da Konsey tarafından onaylanacak AB direktifinin ilk taslağını hazırladı. Bir sonraki girişim genelde “başarılı” olarak kabul edildi, çünkü, “taraflar, Maastricht’in sosyal anlaşması altında bağlayıcı anlaşmalara varabileceklerini kanıtlama arzusu göstermişlerdi” (28). Ardından, part-time çalışma(1997), sabit süreli sözleşmeler (1998) ve evde çalışma (tele-work)(2002) ile ilgili direktifler çıkarıldı. Bu direktiflerin bütün hazırlıkları kelimesi kelimesine sosyal taraflar arasında varılan mutabakatlar üzerinden yapıldı ve böylece pratikte AB Konseyi, aslında sosyal tarafların kararlarını onaylamış oldu (29).

Çıkarılan bu direktiflere ETUC ve Avrupa işçi sınıfı açısından bakıldığında, örneğin part-time çalışma direktifinde UNICE’in çıkarına zarar veren çok az sayıda düzenleme bulunmasına karşın ETUC muazzam tavizler vermeye mecbur edildi. Başka bir deyişle gerek part-time çalışma gerekse sabit süreli sözleşmelerle ilgili olsun her iki olayda da emek hareketi, standartlarının geriletilmesini kabul etmesi karşılığında Avrupa düzeyinde sosyal taraflara daha fazla dahil edilmiş oldu(30). Yalnızca doğum izni direktifi karşılığında, ETUC, part-time çalışma, sabit süreli sözleşmeler ve evde çalışma direktiflerinde daha fazla taviz vermek zorunda kaldı. Avrupa işçi sınıfı açısından “daha az alış, daha çok veriş” biçiminde yaşanan bu süreç, “sosyal diyalog” yerine “patronlar monoloğu”na geçişin de ilk adımı olarak yorumlanabilir.

Bazı analistler Avrupa sosyal diyaloğunun politik önemi ile ilgili olarak, bu sürecin son derece sınırlı sonuçlarından ziyade, sendikaları, en azından sembolik düzeyde de olsa AB karar mekanizmalarına dahil etme olarak özetlenebilecek politik fonksiyonu ile değerlendirilmesi gerektiğini belirtmektedirler(31).

Zaman içersinde, böylesi bir entegrasyonun doğal sonucu olarak, gerek devlet kurumları gerekse grev hakkından yoksun iş konseylerine bireysel ve kurumsal çıkarların temsilinde daha geniş bir hareket alanı tanınırken, çıkarları bu kurumlarca temsil edilmesi gerekenlerin politik mücadeleye katılma olanakları sınırlanmış, geriletilmiştir(32).

Cohen ve Hurd, sendikalar, işverenlerle işbirliğine girme arzusu gösterdiği sürece sendikal hareketin çatışma ve militanlıktan kaynaklanan negatif imajını değiştirebileceğini, bunun da hem işçilerin hem de işverenlerin sendikalara duyduğu düşmanca hisleri ortadan kaldırabileceğini belirtmektedir (32). Bu alıntı, özellikle Marx’ın, emek ve sermaye arasında üretim sürecinde yaşanan antagonizme atfettiği önem hatırlandığında sermaye teorsiyenlerinin silahı tam da hedefe doğrulttuğunu düşündürmektedir: işçi-işveren arasındaki antagonizme sosyal diyalog süreçleriyle son verilecek, bu da sendikaların işçilerin gözündeki cazibesinin artmasına yardım edecektir. Oysa, emek ve sermaye arasındaki ilişki, kapitalist artı değer üretimi mantığından hareketle, doğası itibarıyla antagonistik olarak yapılanmıştır. Öyleyse bu iki sınıfın sürekli bir işbirliği ilişkisi tesis etmesi mümkün olabilir mi?(33)

GÜÇLÜ BIR SOSYAL DIYALOG KURUMU OLARAK AVRUPA İŞ KONSEYLERI

Genel olarak bilinenin aksine Avrupa İş Konseyleri (AİK) bir işçi konseyi değil, örgütlü olup olmadıklarından tamamen bağımsız olarak işçilerle işverenleri buluşturan bir müessesedir. Bu yapısına rağmen, bazı analistler AİK’leri önemli birer fırsat olarak görmekte ve sendikaların hiyerarşik oluşumlarını terk ederek network tarzı örgütlenmelere doğru yönelmeleri için vaz geçilmez bir araç olarak tanımlamaktadır. Bu görüşü savunan yaklaşımların bir diğer argümanı da AİK’lerin samimi bir sınır ötesi dayanışmaya zemin hazırlayan bir potansiyeli bünyelerinde barındırıyor olduklarıdır(34). Taylor ve Mathers ise AİK’lerin esas olarak şirket yönetimleri tarafından ve mikro-korporatizm ile sermaye sendikacılığı modelleri üzerinden ulusal ve sektörel düzeydeki toplu sözleşme düzenini yıkma amacıyla kullanıldığının altını çizmektedir (35).

Öte yandan, işçi temsilcilerinin AİK’teki gelişmelere ciddi düzeyde müdahale edebildiğine dair ipucu neredeyse yok denecek kadar azdır. Bunun en temel nedeni ise ulusötesi şirketlerdeki yönetim kadrolarının, AİK’leri, sendikaları işyeri temsilcilik sisteminden dışlamak amacıyla kullanıyor olmalardır(36).

Kim Moody, işçi ve işverenler arasında oluşturulan bu tarz ortak yapıların giderek şirket organizasyonun kopyasına dönüştüğü ve sendikal yapılarışirkete daha bağımlı hale getirmede son derece etkin olduğunu kaydetmektedir. Moody’e göre bu pratik, sendikal politika ve kararların bu ortak kurullarda alınması dolayısıyla da sendika demokrasisine veda etme gibi bir sonuca yol açmaktadır. Bu durum ister istemez sendikanın sermayeden ne kadar bağımsız olduğu sorusunu akıllara getirmektedir. Fakat daha da tehlikelisi, bu pratiğin ideolojik olarak işçileri ve örgütlerini işletmenin hedeflerine sıkı sıkıya bağlı hale getirmesi ve rekabetçilik karşısında sosyal ortaklık adı verilen ideolojinin çalışanlar arasında bir nakarat gibi tekrar edilmesine yol açmasıdır(37).

Bir başka cepheden bakıldığında ise özellikle büyük şirketlerde sosyal diyalogdan kaçma eğilimlerinin AİK’ler içinde de artık görünür hale geldiği dikkat çekmektedir. Bu anlamda Almanya/Eisenach’daki GM-Opel ortaklığına ait montaj fabrikasında son birkaç yıldan beri yaşanmakta olanlar büyük şirketlerin sosyal diyalog konusundaki isteksiz yaklaşımlarını doğrular niteliktedir. Söz konusu fabrikada 700 işçi, ya da toplam işgücünün üçte biri 28 ayrı taşeron tarafından istihdam edilmektedir. Bu işçiler, GM-Opel çalışanı olarak görünmedikleri için iş konseyinde ya da örgütlü sendikada da temsil edilmemektedir(38).

Taşeronlaşma pratiğinin ne denli yaygın olduğu göz önüne alındığında sosyal diyalog sürecinin kapsamı da daha net hale gelmektedir. Ama yine de özellikle bu çalışmanın amacı açısından asıl dikkat edilmesi gereken husus, işverenlerin neden işçilerin önemli bir çoğunluğunu sosyal diyalog süreci dışında tutmaya çabaladığının anlaşılmasıdır. Bu sorudan hareketle şu tespiti yapmak mümkündür: eğer sosyal diyaloğun sermayeye hiçbir maliyeti olmasaydı ve kapitalistler bu süreçten taviz vermeksizin nemalanıyor olsalardı, işçilerin büyük bir bölümünü dışlamak yerine, bütün işçileri dahil etmek için ellerinden gelenin en iyisini yaparlardı. Almanya’daki “ortak karar alma” (Co-determination) sisteminin Alman sermayesi tarafından kaldırılmak istenmesi üzerine son dönemde kopan fırtına da sosyal diyalog sürecinin kurumsal olarak tasfiye edilmeye başlandığını gösteren güçlü eğilimler arasında sayılabilir.

Luthje de benzer bir yaklaşımı savunmakta ve Alman kapitalistlerinin uzun erimli hedefleri arasında sosyal diyaloğu geriletmenin ve işçilerle yönetim arasında işbirliğine dayalı toplu sözleşme düzeni yerine yönetim ve iş konseyi arasındaki ilişkilere dayalı bir sistemi ikame etmenin bulunduğuna dikkat çekmektedir(39).

Son döneme damgasını vuran bu eğilim, ETUC ve onun sendika enstitüsü ETUI tarafından yapılan çeşitli basın duyuruları ile iyiden iyiye gün ışığına çıkmış bulunmaktadır: “AB’nin, bilgilenme, görüşlerini aktarma ve katılım haklarını geleceğe dönük olarak tesis etme ve güvenceye alma konusunda herhangi bir garantisi bulunmamaktadır. Şirket birleşmeleriyle ilgili kısa süre önce çıkarılan AB direktifi üzerinde çıkan tartışma da Almanya’da işçi katılım sisteminin sona ermekte olduğu gibi bir izlenim yaratmıştır(40).

SONUÇ YERINE

Bugün, sermaye sınıfının sosyal diyalogdan kaçma eğilimi gösterdiği konusunda pek çok veri bulunmaktadır. Her ne kadar sosyal diyaloğun pek çok kurumu devletler ve şirketler tarafından, gelecekte çıkabilecek olası tehlikelere karşı yedek güç olarak hala korunmaktaysa da bu kurumların ana fonksiyonları giderek artan bir oranda sınırlanmakta ya da tümüyle ortadan kaldırılmaktadır. ETUC’dan son dönemde, gerek AB anayasasının hazırlanması gerekse kamu hizmetlerinde liberalizasyon süreçlerinde yeterince sosyal diyaloğun gerçekleşmemesi dolayısıyla yükselen feryatlar da bu tespitleri destekler niteliktedir.

Tüm bu sayılan eğilimler, sosyal diyaloğun esas olarak bir ekonomik kriz halinde parlatıldığı, kriz son bulunca da unutulmaya başlandığı tespitini haklı çıkarmaktadır(41). Bu tespit, Marxist sosyal teori alanında tartışılan bir başka tezle de örtüşmektedir. Esping Andersen’e göre “sermaye sınıfı, işçi sınıfının siyasal faaliyetini, kendi politik hegemonyası ve nesnel çıkarlarını tehdit etmeyecek bir şekilde yönlendirebilme amacıyla devlet yapıları oluşturur”(42). Andersen’in bakış açısından hareketle, işçi sınıfı, kapitalist çıkarları ve hegemonyayı tehdit etmediği sürece sermaye sınıfının bu tip yapıları tesis etmek, korumak ya da işletmek için zaman ve enerji harcamayacağı herhangi bir bedel ödemeyeceği tespitini yapmak da olasıdır. İronik olarak, işçi sınıfının kapitalist sınıfı tehdit edecek kadar güçlü olduğu dönemler, aynı zamanda sınıfın, uzlaşmacı kapitalist politikalara angaje olmaya ihtiyaç duymayacağı zamanlardır. Buna göre, emek örgütleri, özellikle de işveren örgütlerinin sosyal diyalog konusunda çok istekli oldukları dönemlerde meseleye daha kuşkulu yaklaşmak ve bu telaşın nedenlerini anlamaya çalışmak zorundadırlar. Çünkü, sermaye sınıfının böylesi bir davranış içine girmesi ya işçi sınıfının gücünde görece bir artışın söz konusu olması ya da emekçilerin ekonomik ve sosyal koşullarını kötüleştirecek yeni planların gündemde olduğu biçiminde yorumlanabilir. Tersine, eğer sermaye sınıfı her tür diyalogtan bucak bucak kaçıyor ise bu durum da iki şekilde yorumlanabilir: ya 60’lı ve 70’li yıllarda olduğu gibi işçi sınıfı güçlüdür ve sosyal diyaloğun sermaye sınıfına olan bedeli yüksek olacaktır; ya da sınıf hareketi bugün olduğu gibi zayıftır ve bu nedenle işverenler sınıfsal çıkarlarına hiçbir bedel ödemeksizin de ulaşabilme şansına sahip oldukları için diyaloğa yanaşmıyordur.

Fakat, sosyal diyaloğun sınıf bilinci, kolektif değerler ve sınıflar arası ilişkinin antagonistik doğası üzerindeki yıkıcı etkisi göz önüne alındığında sosyal diyaloğu işçi sınıfı yararına bir araç gibi tanımlamak hiçbir koşulda mümkün değildir. Bu nedenle işçi örgütleri, üyelerinin üretimden gelen gücünü asla hafife almamalıdır.

***

KAYNAKÇA:

(1) Ozaki and Catry 2000/3 Trade unions and social dialogue: Current situation and outlook Labour Education 2000/3, No. 120 Editorial V Social Dialogue: An international overview, by Muneto Ozaki and Marleen Rueda-Catry 1 Trade Unions’ Approach

(2) Ashwin, S. 2004 Social Partnership or a “Complete Sellout”? Russian Trade Unions’ Responses to Conflict British Journal of Industrail Relations 42:1 March 2004 0007-1080 pp.23-46

(3) Casey and Gold, 2000 Social Partnership and Economic Performance: The Case of Europe By Bernard Casey and Michael Gold MPG Books Limited, Bodmin, Cornwall ISBN 1 84064 200 9

(4) Grant, 1996, içinde: Social Partnership and Economic Performance: The Case of Europe By Bernard Casey and Michael Gold MPG Books Limited, Bodmin, Cornwall ISBN 1 84064 200 9

(5)Bonoly, George and Taylor-Gobby, 2000 European Welfare Futures Towards a Theory of Retrenchment Guiliano Bonoly, Vic George and Peter Taylor-Gooby, Published in 2000 by Polity Press in association with Blackwell Publishers Ltd. ISBN 0-7456-1810-3

(6)Wilensky, 1975, pp. 43-5 içinde: European Welfare Futures Towards a Theory of Retrenchment Guiliano Bonoly, Vic George and Peter Taylor-Gooby, Published in 2000 by Polity Press in association with Blackwell Publishers Ltd. ISBN 0-7456-1810-3

(7)O’Connor, 1973; Gough, 1979 içinde: European Welfare Futures Towards a Theory of Retrenchment Guiliano Bonoly, Vic George and Peter Taylor-Gooby, Published in 2000 by Polity Press in association with Blackwell Publishers Ltd. ISBN 0-7456-1810-3

(8)Stephens, 1980 içinde: European Welfare Futures Towards a Theory of Retrenchment Guiliano Bonoly, Vic George and Peter Taylor-Gooby, Published in 2000 by Polity Press in association with Blackwell Publishers Ltd. ISBN 0-7456-1810-3

(9)Headey, 1978 içinde: European Welfare Futures Towards a Theory of Retrenchment Guiliano Bonoly, Vic George and Peter Taylor-Gooby, Published in 2000 by Polity Press in association with Blackwell Publishers Ltd. ISBN 0-7456-1810-3

(10)Aglietta, 1979 The Transformation of the Wage Earners’ Conditions, A Theory of Capitalist Regulation: The U.S. Experience, Michael Aglietta, 1979, pp.151- 169 Release Date of New Version Jan 3, 2001, Publisher: VERSO, , ISBN 1859842682

(11)EU Commission, 1994a içinde: Social Partnership and Economic Performance: The Case of Europe By Bernard Casey and Michael Gold MPG Books Limited, Bodmin, Cornwall ISBN 1 84064 200 9

(12) Dolvik, 1999:242 içinde: The Role of Regional Trade Union Federations in Social Dialogue: A Comparison of the European Union and SADC Myriam Nauerz November 2002 Occasional Paper No 18, Published By Friedrich Ebert Stiftung South Africa Office ISBN 1-919706-25-9

(13)ETUC, Ocak 2005 ETUC web site, http://www.etuc.org

(14)Ebbinghaus&Viser,2000:785 içinde: The Role of Regional Trade Union Federations in Social Dialogue: A Comparison of the European Union and SADC Myriam Nauerz November 2002 Occasional Paper No 18, Published By Friedrich Ebert Stiftung South Africa Office ISBN 1-919706-25-9

(15)Dolvik, 1997 içinde: The Role of Regional Trade Union Federations in Social Dialogue: A Comparison of the European Union and SADC Myriam Nauerz November 2002 Occasional Paper No 18, Published By Friedrich Ebert Stiftung South Africa Office ISBN 1-919706-25-9

(16)Bieling&Schulten, 2001:26 içinde: The Role of Regional Trade Union Federations in Social Dialogue: A Comparison of the European Union and SADC

18, Published By Friedrich Ebert Stiftung South Africa Office ISBN 1-919706-25-9 Myriam Nauerz November 2002 Occasional Paper No

(17)Falkner, 1999:84 içinde: The Role of Regional Trade Union Federations in Social Dialogue: A Comparison of the European Union and SADC Myriam Nauerz November 2002 Occasional Paper No 18, Published By Friedrich Ebert Stiftung South Africa Office ISBN 1-919706-25-9

(18)Ozaki and Rueda-Catry 1. 2000/3 Trade unions and social dialogue: Current situation and outlook Labour Education 2000/3, No. 120 Editorial V Social Dialogue: An international overview, by Muneto Ozaki and Marleen Rueda-Catry 1 Trade Unions’ Approach

(19) Ozaki and Rueda-Catry 1. 2000/3 Trade unions and social dialogue: Current situation and outlook Labour Education 2000/3, No. 120 Editorial V Social Dialogue: An international overview, by Muneto Ozaki and Marleen Rueda-Catry 1 Trade Unions’ Approach

(20) Ebbinghaus & Visser, 2000:772-882 içinde: The Role of Regional Trade Union Federations in Social Dialogue: A Comparison of the European Union and SADC Myriam Nauerz November 2002 Occasional Paper No 18, Published By Friedrich Ebert Stiftung South Africa Office ISBN 1-919706-25-9

(21) Ozaki and Rueda-Catry 1. 2000/3 Trade unions and social dialogue: Current situation and outlook Labour Education 2000/3, No. 120 Editorial V Social Dialogue: An international overview, by Muneto Ozaki and Marleen Rueda-Catry 1 Trade Unions’ Approach

(22) De Vroey, 1984 içinde: The Role of Regional Trade Union Federations in Social Dialogue: A Comparison of the European Union and SADC Myriam Nauerz November 2002 Occasional Paper No 18, Published By Friedrich Ebert Stiftung South Africa Office ISBN 1-919706-25-9

(23) Miguelez F. Transfer 1/95 Revitalization of Trade Unions in Spain, Transfer 1/95 ,Trade Unions içinde: Avrupa, Dünya Sendikal Hareket Dosyası 4, Petrol-Is Sendikası Yayını Türkiye Mayıs, 2002

(24) Lutjhe Boy 2004 Co-Determination and Collective Bargaining in Germany A Model Under Stress Dr. Boy Lutjhe, Presentation at International Labor Law Forum: Reform and Development Peking University, People’s Republic of China, February 26-28, 2004

(25) Falkner, 1999:87-89 içinde: The Role of Regional Trade Union Federations in Social Dialogue: A Comparison of the European Union and SADC Myriam Nauerz November 2002 Occasional Paper No 18, Published By Friedrich Ebert Stiftung South Africa Office ISBN 1-919706-25-9

(26) Balanya , Doherty , Hoedeman , Ma’anit , Wesselius 2000: 59 Europe Inc. Regional & Global Restructuring and the Rise of Corporate Power By Belen Balanya, Ann Doherty, Olivier Hoedeman, Adam Ma’anit and Erik Wesselius, Pluto Press London-Sterling, Virginia in associated with Corporate Europe Observatory 2000, ISBN 0-7453-1496-1

(27) Dolvik, 1997:320 içinde: The Role of Regional Trade Union Federations in Social Dialogue: A Comparison of the European Union and SADC Myriam Nauerz November 2002 Occasional Paper No 18, Published By Friedrich Ebert Stiftung South Africa Office ISBN 1-919706-25-9

(28) Ebbinghaus & Visser, 2000:770 içinde: The Role of Regional Trade Union Federations in Social Dialogue: A Comparison of the European Union and SADC Myriam Nauerz November 2002 Occasional Paper No 18, Published By Friedrich Ebert Stiftung South Africa Office ISBN 1-919706-25-9

(29) Falkner, 2002:13-15 içinde: The Role of Regional Trade Union Federations in Social Dialogue: A Comparison of the European Union and SADC Myriam Nauerz November 2002 Occasional Paper No 18, Published By Friedrich Ebert Stiftung South Africa Office ISBN 1-919706-25-9

(30)Falkner, 2000:715 içinde: The Role of Regional Trade Union Federations in Social Dialogue: A Comparison of the European Union and SADC Myriam Nauerz November 2002 Occasional Paper No 18, Published By Friedrich Ebert Stiftung South Africa Office ISBN 1-919706-25-9

(31) Bieling & Schulten, 2001:25 içinde: The Role of Regional Trade Union Federations in Social Dialogue: A Comparison of the European Union and SADC Myriam Nauerz November 2002 Occasional Paper No 18, Published By Friedrich Ebert Stiftung South Africa Office ISBN 1-919706-25-9

(32) Offe and Wiesenthal, 1980:102 Political Power and Social Theory, Two Logics of Collective Action: Theoretical Notes on Social Class and Organizational Form Claus Offe, University of Bielefeld;

(33) Erd R and Scherrer C. 1985 Unions-Caught Between Structural Competition and Temporary Solidarity: A Critique of Contemporary Marxist Analysis of Trade Unions in Germany British Journal Of Industrial Relations, Volume XXIII, Number 1

(34) Hyman, 2001b‘After EU Enlargement, içinde: A Rough Guide to the Trade Union Movement in the European Union’ By Steve Davies Working Paper Series Paper 49 June, 2004, ISBN: 1-904815-09-X

(35) Taylor and Mathers, 2002‘After EU Enlargement içinde: A Rough Guide to the Trade Union Movement in the European Union’ By Steve Davies Working Paper Series Paper 49 June, 2004, ISBN: 1-904815-09-X

(36) Waterman P. & Wills J. 2001‘ Space, Place and New Labour Internationalisms: Beyond the fragments’ By Peter Waterman and Jane Wills, published in 2001 Blackwell

(37) Moody, 1997‘Workers In A Lean World: Unions in the International Economy’ By Kim Moody London, 1997

(38) Moody, 1997‘Workers In A Lean World: Unions in the International Economy’ By Kim Moody London, 1997

(39) Lutjhe B. 2004 Co-Determination and Collective Bargaining in Germany A Model Under Stress Dr. Boy Lutjhe, Presentation at International Labor Law Forum: Reform and Development Peking University, People’s Republic of China, February 26-28, 2004

(40) Grillo, 2004“Co-Determination is not an allien concept in Europe’ By Patricia Grillo Bruselles, 22 Nov. 2004, ETUI

(41) Ozaki and Rueda-Catry 1. 2000/3 ILO Trade unions and social dialogue: Current situation and outlook Labour Education 2000/3, No. 120 Editorial V Social Dialogue: An international overview, by Muneto Ozaki and Marleen Rueda-Catry 1 Trade Unions’ Approach

(42) Andersen E, 1976 içinde: Political Power and Social Theory Two Logics of Collective Action: Theoretical Notes on Social Class and Organizational Form By Claus Offe and Helmut Wiesenthal, University of Bielefeld Volume 1, pages 67-115 , 1980 JAI Press Inc. ISBN: 0-89232-115-6

S26 kapakRejimin sırrı
KIZILCIK

Suistimal

Irak

TÜSİAD

Hayat ağacı
Tekerleme / Grev / Sattım..! Aldım..! / Mazeret perdesi / Takiyye / Efsane / Medya faresi / Tavşana kaç... / Nerden icabediyor? / Mahkeme duvarı / Katmerli / Standart / Hangisi haklı? / Öykünme / Şemdinli / Tesadüf bu ya... / Hareket / Hamas

Ekonomide iyileşme mi, ne pahasına..?
İzzettin Önder

"Çılgın Türkler", "Lloyd George'un Çocukları" ve anti-emperyalizm
Taner Timur

Nobel konuşması
Harold Pinter (Çeviri: Yalçın Yusufoğlu)

Maliyeden "Vur abalı'ya" hamlesi
Arslan Başer Kafaoğlu

Avrupa kapitalizmi: Sosyal diyaloğun da mı sonu geldi?Gaye Yılmaz

Şeytan'ın en şeytanları
Günah keçileri
Eduardo Galeano (Çeviren: Mete Taşkıran)

Paris yanarken
Halim Togan

Almanya'da Sol Parti-Avrupa'da Sol Parti
Benzer olguların farklı anlamları
Güray Öz

Latin Amerika'daki gelişme
Ömer Bedri Canatan

"Welcome laik müslüman Türkiye!"

Avrupa Birliği uyum sürecinde Türkiye'nin enerji ve çevre politikaları nasıl olmalıdır?
Tanay Sıdkı Uyar

Şemdinli'nin gösterdiği

Üst kimlik - alt kimlik

Yeni bir halka

DİSK'in parti kurma arayışı
Yalçın Yusufoğlu

"Ulusalcılık"
Hüseyin Hasançebi

1905 Devrimi ve SovyetlerMehmet Özgen

Kadına yönelik şiddet

Sanat-Kültür-Kitap
Vermeer'in kapalı dünyası
Ayfer Coşkun

Sıradan insanların iç dünyasını, kara alaydan da yararlanarak yansıtan
Vüs'at O. Bener
Konur Ertop

Vüs'at O. Bener
Cemil Eren

Aziz Bey
T. Ağaoğlu

Millî futbol/millî hezeyan
Refik Zerengil

İnternette Kızılcık turu
Tüketiciyi Koruma Derneği (TükoDer) / Türkiye Sosyal Forumu

Belge
Yoksullukla yaşamayı öğrenmek
Türkel Minibaş (Cumhuriyet)

BM'de temel insan hakları belgeleri

Sayı 26'nın tamamına buradan (PDF - 10,1 MB) erişebilirsiniz.

1905 Devrimi ve Sovyetler

Eğer 1905 Devrimi 1917'nin "genel provası" ise, onu anlamak, Ekim devriminin yenilgisini nihai olarak kavramak için de bir anahtar olmalıdır. Çünkü 1917 Şubat ve Ekim devrimlerinin dayandığı temel örgütlenme, proletaryanın iktidar aygıtları, onun sınıf egemenliğinin politik araçları olarak Sovyetler, 1905'in ürünüdür. Yani Sovyetler, kapitalizmden komünizme geçiş sürecinin zorunlu kıldığı proletarya diktatörlüğünün Rusya özgülünde ortaya çıkan biçimidir.

Lenin, 1917'de, Nisan Tezleri'nde, yeni bir devlet tipini temsil ettiklerinin anlaşılmadığından yakınırken, Sovyetleri böyle tanımlıyordu. Bu yakınma, yalnızca Plehanov, Axselrod ve Martov gibi Menşevik önderlere değil, Rusya'daki Bolşevik örgütün yöneticilerine de yönelikti. Dolayısıyla "anlaşılmazlığın" Sovyet devletinin kaderinde nasıl bir rol oynamış olabileceği önemli bir sorudur. Şimdilik bunu not düşerek devam edelim. Lenin, tarihin "demokratik devletin üstün tipini", "Engels'in deyimine göre, bir çok bakımdan bir devlet olmaktan çıkan, 'artık terimin gerçek anlamında bir devlet olmayan' devleti" ortaya çıkardığını ve bu devletin "halktan ayrı ordunun ve polisin yerine, halkın kendisinin doğrudan ve dolaysız silahlanmasını geçiren Paris Komünü tipi bir devlet" olduğunu kaydeder. "Rus devriminin 1905'te ve 1917'de kurmaya başladığı devlet, işte bu tipte bir devlettir." "Kendi tarzlarında bir demokrasiyi kendiliğinden yaratan halk yığınlarının girişkenliği üzerine" kurulan bir devlet.

Öyleyse, 1905 devrimi, "genel bir prova" olmanın yanısıra daha özel bir anlama sahiptir. Proleteryanın, pratik mücadele içinde nasıl kendi iktidar organlarını yaratma potansiyeline sahip olduğunun ve böyle bir girişkenlik içinde nasıl hızla politikleştiğinin, Paris komününden sonraki ilk önemli örneğidir bu devrim. Yalnızca Komün tarzında bir devlet tipini, proleter devlet tipini ortaya çıkarmış olmakla değil, başlangıçta geri bir ideolojik donanım ve önderlikle mücadeleye girişen proletaryanın, sonuçta böylesine devrimci bir devlet tipine erişmiş olmasıyla da ilginç ve öğreticidir.

OTOKRASİ VE İŞÇİ HAREKETİ

1905 Rus Devrimi, 20. Yüzyılın başında ülke içinde birbiriyle çatışan güçlerin ilk büyük kapışmasıdır. Bir yanda hükümdarlık ve onun istibdat rejimi etrafında bir araya gelmiş güçler (soylular, büyük toprak sahipleri,askeri kast, ruhban zümresi), öte yanda halkın hoşnutsuzluğunu ve başkaldırısını dile getirenler, yani işçiler, aydınlar ve köylüler. İlk çatışma 9 Ocak günü oldu. Soğuk bir kış sabahı imparatorluğun başkenti Petersburg'un işçi mahallerindeki insanlar Çar II. Nikola'nın kışlık sarayı önündeki büyük alana aktılar. Tamamen barışçı bir niyetle bir araya gelmişlerdi. Kimi işçiler çoluk çocuklarıyla katılmışlardı alaylara. Birçoğu ikonolar ve Çarın resimlerini taşıyordu. Devrim şarkıları değil, ilahiler söylüyorlardı. Başlarındaki Papaz Gapon, polisin onayıyla, hızla gelişen sanayi proletaryasının duygularını kontrol altına almak amacıyla Rus Fabrika İşçileri Birliği'ni örgütleyen adamdı.

Bu adam nereden çıkmıştı?

1900'den itibaren devrimci propagandanın gittikçe artan başarısı Çar'ın hükümetini oldukça tedirgin etmişti. İllegalitenin zorluklarına karşın, sosyalist partiler, bütün büyük şehirlerde propaganda ve işçi komitelerine, yer altı matbaalarına sahiptiler. Bu durumda hükümet, savunma araçlarının (hapishane, provokasyon, Yahudi kıyımları-pogromlar) yetersiz olduğu kanısına vardı. İşçi yığınlarını devrimci faaliyetin ve sosyalist partilerin etkisinden kurtarmak ve hareketin denetimini ele geçirmek üzere yeni bir strateji geliştirdi. Bunun için iki Okrana (gizli polis) ajanı görevlendirildi. Bunlardan ilki Okhrana'nın Moskova şubesi şefi Zubatov, ardılı da St. Petersburg cezaevlerinin birinde din adamı olarak görev yapan papaz Gapon'du. Zubatov, 1901'de, Moskova'da metal işçileri yardımlaşma derneklerini kurdu ve bunlar kısa sürede 50 bin üyeye ulaştılar. Ancak RSİDP militanları bu derneklerin asıl niyetini teşhir ederlerken örgütlenme aracı olarak kullanmaktan da geri durmuyorlardı. Böylece giderek politikleşen bu dernekler hükümet ve işverenler için tehlike arzetmeye başlayınca 1903'te tasfiye edildiler. İşçilerin sevgi ve güvenini kazanmayı başaran Gapon ise, "işçi seksiyonları" ile işe başladı. 1904'ün sonuna doğru bu seksiyonlar, başkentin mahallerinde her biri birkaç bin üye ile onbire ulaştı. Hükümetin bu seksiyonlara empoze ettiği tez şuydu: "siyaseti bir kenara bırakın ve sadece iktisadi çıkarlarınızla ilgilenin." Sonuçta devrimciler seksiyon lokallerine sokulmuyordu ama bir taraftan da işçiler talepleri için hızlı bir hazırlığa da giriştiler. Hareket hızla yoğunluk kazandı ve kısa bir sürede Gapon'u aşan ve onu da beraberinde sürükleyen bir fırtınaya dönüştü. 1904 Aralık ayında, Petersburg'taki Putilov fabrikası işçileri hazırladıkları talepler listesini fabrika müdürüne kabul ettiremeyince umutsuzluğa uğradılar. Gapon ise, prestijini korumak için onları tepki göstermeye teşvik ediyordu. Sonunda işçiler, davalarını grevle sürdürmeye karar verdiler. Böylece Rusya da ilk önemli grev başlamış oldu. Bütün işçi seksiyonları 40 bin Putilov işçisini desteklemek için eyleme geçtiler. Gapon'un da katıldığı olağanüstü bir ajitasyon faaliyeti, başkentin işçi yığınlarını sarsıyor, atölyeler kendiliğinden kapanıyor, Putilov grevi Petersburg genel grevine dönüşüyordu. Bu atmosfer içinde tüm Rusya'da mutsuz işçiler ve köylüler adına Çara hitaben bir dilekçe hazırlanacağı söylentisi grevin amacı haline geldi. Devrimci partilerin de baskısıyla bu dilekçe samimiyetle yazılmış köklü bir reform talebini dillendiriyordu. Bundan sonrası Kışlık saraya yürüyüştü.

KANLI PAZAR

Yürüyüşçülerin ağırlık merkezi grevdeki Putilov işçileriydi. İşçiler için için kaynayan ülkenin hoşnutsuzluğunu dile getirmekteydiler: hızla gelişen ve büyüyen sanayi dallarında düşük ücretler, kötü çalışma şartları, durmadan artan vergiler, Japon savaşının gidişi, siyasi hak ve özgürlüklerin kısıtlı oluşu önde gelen nedenlerdi ve hepsi de Çar'a hitaben yazılmış 135 bin imzalı dilekçede dile getirilmişti. Gapon'un yazdığı ve önde taşıdığı dilekçe şöyle diyordu:

"Efendimiz, bizler, Petersburg işçileri ve sakinleri, karılarımız ve çocuklarımız ve biçare yaşlılarımızla, hakikati, adaleti ve yüksek himayenizi talep etmeye geldik huzurunuza.. O hale geldik ki, böyle gidecekse ölelim daha iyi. Çalışamaz olduk ve efendilerimize bildirdik ki, isteklerimizi yerine getirmedikleri taktirde yeniden işbaşı yapmayacağız. Zaten istediğimiz de azıcık bir şey: İşgünü sekiz saate insin, günde bir ruble asgari ücret alalım ve mesai kalksın.. İşte bunlar, Efendimiz, sarayınızın duvarı dibine getirdi bizleri. En son umut durağımız burası bizim. Halkımızla aranızdaki duvarı yıkın. Emredin, genel, eşit ve gizli oy esası üzerinde Kurucu Meclis Seçimleri yapılsın. Eğer siz bu emirleri vermez ve bu yakarışımızı dinlemezseniz, bizde burada, sarayınızın önünde, bu alanda ölürüz."

Yaklaşık 200 bin yürüyüşçü, Çarın, bakan ve bürokratlarının yalanına dolanına kanmayıp halkın sözüne kulak vereceğinden emindiler. Bu, Rus halkının, emekçilerinin paradoksuydu. Rusya'daki işçiler, kırsal kesimle sınırlı da olsa varolan bağlarını koparmamışlardı; "küçük baba" çardan yardım ve himaye istemeye gitmek yabancısı olmadıkları bir gelenekti. Ama Nikola, halkın dert babası olmaya hiç de niyetli değildi. Ailesini yanına alıp sarayı terk etmiş, güvenliği sağlama işini bakanlarına, generallerine ve polis müdürlerine bırakmıştı.

Petersburg'da ve bütün ülkede hava gergindi; her yerde grevler oluyordu. Son iki gündür matbaalar durmuş, gazeteler çıkmamıştı. Şimdi de Putilov işçileri grevdeydi. Bu koşullarda barışçı bir gösteri, bir kıvılcımla bir patlamaya yol açabilirdi. Bürokratların kafası böyle işliyordu. Yürüyüşçülerin dağıtılması emri verildi. Halk dağılmadı. Bunun üzerine kadın, çocuk demeden üzerlerine ateş açıldı. O gün orada, başkentin sokaklarında, binlerce kadın, erkek ve çocuk katledildi. Gece boyunca, polis tarafından şehir dışına taşınan vagonlar dolusu ceset, toplu halde tarlalara gömülmüştü.

ÇAR EFSANESİNİN YIKILIŞI VE DEVRİMİN GELİŞMESİ

Çarlık ile Rus halkı arasındaki bu ilk büyük kapışma ülkedeki siyasi havayı baştan aşağı değiştirdi. Kanlı Pazar'da asıl önemli olan şey halkın Çar askerleri tarafından öldürülmesinden çok, Çarlığa karşı beslediği umutların yıkılmış olmasıydı. 1881'de narodnik devrimciler çar efsanesini yıkmak için çarı öldürmüşlerdi, ama efsane yaşamaya devam etmişti. Ne var ki şimdi paradoks başka bir biçimde bitmişti, efsaneyi bizzat çarın kendisi öldürdü. 9 Ocak 1905'te çarlık moral açıdan devrilmişti. Daha sonra Ekim genel greviyle de proletarya, bir avuç entelektüel ile Çarlık arasındaki teke tek mücadelenin romantizmine son vermişti. Lenin şöyle yazacaktı: "İşçi sınıfı iç savaşta kocaman bir ders almıştır; proletaryanın devrimci eğitimi bir günde aylarca ve yıllarca süren kasvetli, durgun ve sefil varlığıyla edinebileceğinden daha fazla ilerleme kaydetmiştir." Troçki de benzer duygu ve düşünceleri dile getiriyordu: "Devrim geldi! Barış günlerinde binbir güçlük ve yorgunlukla ancak tırmanabildiğimiz basamakları şimdi halk, devrim sayesinde, onar yirmişer basamak atılıyor." Çara hitaben yazılan dilekçenin bilinç düzeyini ölçü alacak olursak, bu saptamalar son derece isabetliydi, süreç böyle akıyordu. Bu arada papaz Gapon, önce yurtdışına kaçmış, daha sonra tekrar hükümetten özür dilemek ve hizmetlerini yeniden sunmak kaydıyla ülkeye dönmüştü. Ama foyası ortaya çıktığında işçiler tarafından asıldı.

Köylüler olup bitenleri tam manasıyla öğrenebilmek için seçtikleri delegeleri Petersburg'a göndermişlerdi. Böylece Kanlı Pazar'ın haberi imparatorluğun dört bir yanına hızla yayıldı. Hükümet büsbütün idareyi elinden kaçırdı. Grevler büyük şehirlere yayıldı. 10 Ocak sabahı başkentin ne bir tek fabrikası ne de bir tek atölyesi çalışmadı. Sadece sanayi işçileri değil, büro işçileri, öğrenciler, hatta hizmetçiler greve katılıyorlardı. Ocak sonunda grevde 400 bini aşkın işçi vardı. İşçiler, "şimdi ne yapmalı" sorusuna, tartışmalarına katılan devrimcilerin görüşlerini alarak bizzat kendileri yanıt arıyordu artık.

Öte yandan köylüler, yoksul, yarı-toprak kölesi milyonlar, efendilerinin malını mülkünü yakıp yıkmaya, yağmaya koyulmuştu. Ağustos'ta kurulan Köylü Birliği, Rus köylüsünün ilk siyasi örgütü oldu. Bu arada Sosyalist Devrimciler Partisi üyeleri Çar'ın amcasını ve Moskova valisini öldürdüler. Kitlelerin ruh hali en çarpıcı ifadesini isyanlarla ortaya koyuyordu: Haziran ayında (büyük sinemacı Ayzenştayn'ın 1924'te ölümsüzleştirdiği) Karadeniz donanmasına bağlı Potemkin Zırhlısı'nda ayaklanma patlak vermiş, Eylül’de ise Sivastopol isyanı çıkmıştı.

Tedirginlik ve huzursuzluk ortamında üretim düştü, fiyatlar ve vergiler arttı; böylece Rusya'nın sanayi ve şehirleşmesinin hızlı gelişmesinin yol açtığı bir çok sosyal ve ekonomik sorun da çapraştı. 1904'ten beri süregelen Japon savaşı da ekonominin yükünü artırmaktaydı. 27 Mayıs 1905'te Cuşima'da Rus donanması neredeyse yokedildi. Büyük bir kibir içinde başlayan, ulusal ve monarşist duyguları hortlatan savaş kaybedilmişti. Bu da hükümetin durumunu iyice zorlaştırmış ve onu ihtiyatlı olmaya zorlamıştı. Devrimci ve liberal çevreler, bu durumdan güçlü bir rejim karşıtı kampanya başlatmak için yararlandılar. Siyasi özgürlüklerin kazanılması doğrultusunda muazzam adımlar atıldı, basın ve ifade özgürlüğü fiilen işler hale geldi. Her eğilimden devrimci gazete sansürsüz yayınlanıp satılabiliyordu. Meslek mensupları birlikler kurup liberallerin öncülüğünde birleştiler. Liberallerin sağında ise, mahalli yönetimi temsil eden Zemstvo'lar vardı. Bütün liberaller anayasal temsili bir hükümeti savunuyordu. Eylül'de özerklik kazanan üniversitelerin amfileri devrimin derslikleri haline gelmişti. İşçiler işten çıkar çıkmaz soluğu üniversitede alıyorlardı.

Devrimde köylülüğü esas alan Sosyalist Devrimciler Partisi, liberalleri destekliyor, siyasal tedhiş ve suikast yöntemini savunuyordu. 1898'de kurulan Rus Sosyal Demokrat İşçi Partisi (RSDİP) ise, 1903'teki ikinci kongresinden sonra Menşevikler ve Bolşevikler arasında ikiye bölünmüştü. Parti bu nedenle devrimi güçsüz karşılamıştı. Lenin ve Troçki yurtdışındaydılar. Troçki döndü ve sonbahardaki olaylarda önemli bir rol oynadı.

Örgütlü muhalefet gelişiyordu ama aşağıdan yükselen hareket örgütlerin kapsayamayacağı kadar şiddetliydi. Kısmi reformlarla yetinmiyordu. Halkın asgari istekleri, tek dereceli, eşit ve gizli oyla seçilen bir Kurucu Meclis'te odaklanıyordu. Ama Çar ayak diriyordu. İşçilerin cevabı Ekim'de gerçekleşti. Devrim kendiliğinden bir genel grevle patlak verdi. İmparatorluk Balesi dahi dans etmekten vazgeçmişti. Devrimci partiler de, liberaller de hükümet kadar şaşırmışlardı. Petersburg çevresindeki sanayi kentlerinde greve katılan işçi sayısı 2.5 milyonu bulmuştu ve artık siyasal talepler öndeydi.

Ekim grevi, Ocak grevine nazaran daha az kendiliğindendi, çok sayıda grev komitesi tarafından hazırlanmış ve örgütlenmişti. 10 Ekim'de Petersburg İşçi Delegeleri Sovyeti, çeşitli grevci gruplarla siyasi önderleri arasında bir bağ kurmak amacıyla aceleyle toplanmıştı. Az çok temsil esasına dayanan proleter demokrasinin dolaysız bir biçimi olan Sovyet, başkan yardımcılığına seçilen Troçki gibi devrimcilerin elinde çok etkili bir devrim silahı oldu; ülkenin dört bucağına yayıldı. Yayın organı İzvestia, işçi hareketinin nabzının tutulmasında ve yönlendirilmesinde önemli rol oynadı.Ekim grevi proletaryanın genelini sarıp, üniversitelere, serbest mesleklere, hatta devlet memurlarına sıçradı. Grevler, akabinde barikatların yükselmesini ve çatışmaları beraberinde getirdi. Ülkenin her yanında çatışmalar genel bir hal alınca, Sovyet'in toplanmasından iki gün sonra, Çar bir Bildirge yayınlayarak anayasa, politik haklar ve meclis için seçim vaad etmek zorunda kaldı. Ama bu Bildirge devrimin yükselişini durduramayacaktı. Çünkü onun önerdiği danışma meclisi karakterli Duma yerine Sovyet, politik hakların yanı sıra, bütün tutuklular için af, 8 saatlik çalışma günü ve en önemlisi bir Kurucu Meclis talep ediyordu.

Kasım sonunda Petersburg Sovyetinin 560 delegesi vardı ve her biri beş yüz işçiyi temsil ediyordu. Sovyet istibdat rejimine karşı saldırının öncüsü olmuştu. Hem devrimin genel kurmayı rolünü üstleniyor, hem de gıdadan ulaşıma kadar birçok alanda bütünüyle felce uğramış ekonomik hayatı halkın ihtiyaçlarına uygun tarzda yeniden düzenliyordu. Sovyetler, kitleler üzerinde genişleyen etkisiyle tüm emekçilerin temsilcisi ve onların tek hükümeti olmuştu. Elektrik santralleri, demiryolları, telgraf, posta hizmetleri gibi can alıcı sektörlerde, Sovyetlerin emri olmadan, işçiler hizmet vermiyordu. Bu hizmetlerden yararlanmak isteyen burjuvalar Sovyetlere başvuruyordu. Toplumun tüm kesimleri sorunların çözüm kaynağı olarak yüzlerini Sovyetlere çevirmişti. Sovyet, kendi iradesiyle 8 saatlik iş gününü de kabul etmiş ve işçiler 8 saat çalışmaya başlamıştı. Bu bir iç savaş ilanıydı ve Çarlık, Sovyetlerin savaş ilanı karşısında geri çekilmedi. Çünkü bu, onun sonu olurdu.

1905 Devrimi buydu aslında, 1917 Şubat'ında da tekrarlanacak işçi sınıfının fiilen iktidar oluşu. İşçi sınıfı henüz fabrikaları, genel olarak üretimi yönetme bilincine sahip değildi ama Sovyetler aracılığı ile politik bir güç olduğunun bilincindeydi ve bunu kullanıyordu. Üstelik, işçiler sadece demokrasi ve sınıf sorunlarıyla ilgilenmiyordu. Rusya'nın hakimiyetinde ezilmekte olan Polonya'da da bir ayaklanma başlamıştı. Bir Polonya delegasyonu Petersburg Sovyeti'ni ziyaret ettiğinde, Sovyet, Polonya'nın kendi kaderini tayin hakkını tanıdığını açıklıyordu!

YENİLGİ VE SONRASI

Sonuçta Çarın "Ekim Manifestosu" Rusya'yı meşruti bir monarşi yapıyordu. Kanlı Pazar'dan sonraki kararsız beyanlardan çok daha ileri giderek, bundan böyle Duma'nın onayı olmadan hiçbir kanunun çıkarılamayacağı ilkesini getiriyordu. Liberal burjuvazi açısından devrim başarıya ulaşmıştı. Ancak Çarın başyardımcısı olan ve ona manifestoyu kabul ettiren Kont Witte, manifestoyu Çar'la nazırlarının yetkilerini sınırlayan bir adım değil, Çarlığı ve istibdadı korumak için bir araç olarak görüyordu. "Kafamda bir anayasa var, var ama" diyordu, "kalbime sorarsanız, tükürürüm ben o anayasanın içine!"

Manifesto gözettiği başlıca amacı yerine getirmişti. Devrimin ayağını yerden kesmiş, Petersburg Sovyetinin manevi gücünü çökertmişti. Yeni Duma ile halk işinin başına dönerken Sovyet, genel greve son vermek zorunda kalmıştı. Ama önderleri hala bir silahlı ayaklanmanın ve demokratik cumhuriyetin sözünü ediyorlardı. Kasım ortasında yeni bir genel grev çağrısı yaptıysa da kulak veren olmadı. Ardından Witte, önce Sovyet başkanı Nossar'ı tutuklattı, daha sona onun görevini devralan Troçki ve diğer üyelerini tutuklattığında da halktan ciddi bir tepki gelmedi. 23 Aralık'ta Moskova Sovyeti, Bolşeviklerin rol oynadığı silahlı ayaklanmada 9gün direnebildi, Çar'ın demiryollarını denetleyebilmesi ve Petersburg ile bağ kurulamaması, hükümetin bu ayaklanmayı bastırmasını kolaylaştırdı. Devrim sona ermiş, istibdat şimdilik ayakta kalmıştı.

1905 devriminin ortaya çıkardığı Sovyet olgusu, 1917 Devrimine kadar süren bir tartışma konusu oldu. Pek çok kişi, beklenmedik bir şekilde ortaya çıkan bu olguyu, işçi sınıfının devrimci iktidar organları olmaktan ziyade, ayaklanma komiteleri veya sendikal tipte yapılar olarak değerlendirdi. Fakat bütün bu tartışmalarda Paris Komünü deneyimi gözden kaçırılıyordu. Komün, işçi sınıfının devrimci iktidarıydı ve bir iktidar organı olarak Sovyetlerin öncülüydü. 1905'te sovyetler, tüm yığınları bir araya toplayarak, onlara yön vererek, Çarlık devletini felç eden politik grevleri örgütleyerek, kendine bağlı milis kuvvetleri oluşturarak, siyasal iktidarı hedef alarak ve bu yönde kararlı davranarak ikili bir iktidarın temellerini atmıştı.

Alınan kararlar, sovyetlerin Yürütme Kurulu tarafından sovyet delegelerine sunuluyor ve onlar tarafından onaylanıyordu. Yürütme Kurulunda bulunan temsilciler, her ne kadar resmi bir temsilcisi olarak bulunmasalar da sonuçta çeşitli devrimci partilerin üyesiydiler. Ayrıca Yürütme Kurulunda Bolşevik, Menşevik ve Sosyal Devrimciler olmak üzere üç partinin birer temsilcisi bulunuyordu. Sovyetler, burjuva parlamentarizmin, bürokrasinin, düzenli ordunun, mahkemelerin karşısına, çoğunluğun diktatörlüğü olan ve doğrudan sömürülenlerin aşağıdan örgütlenerek yönetimine dayanan işçi demokrasisini çıkarmıştı.

***

"1905 Devrimi yalnızca 1917'nin 'genel provası' olmakla kalmadı, aynı zamanda içinden Rus siyasal düşüncesinin bütün belli başlı gruplarının çıktığı ve Rus Marksizmi içindeki bütün eğilim ve ayrışmaların biçimlendiği ya da belirdiği bir laboratuar oldu."(Troçki, Sonuçlar ve Olasılıklar, s.115, Kardelen y. 1990)

1905 devrimi niteliği itibariyle bir burjuva devrimiydi. Gerçekleştirdikleri, bir anayasanın ve Duma'nın kabul edilmesi, siyasi partilerin kurulması ve ifade özgürlükleriydi. Ancak 1908'de Duma feshedilip Stolipin gericiliği dönemi açıldığında devrimin kazanımlarından geriye bir şey kalmamıştı. Marksistlerin ortak yargısı, Rus burjuvazisinin, devrimi gerçekleştirmek bir yana, işçi sınıfının onun için yaptığı devrimin meyvelerini toplamakta da yetersiz kaldığı idi. Ancak bu ortak yargıdan çıkarılacak sonuçlar konusundaki görüşler Menşevikleri ve Bolşevikleri derin bir şekilde birbirinden ayırıyordu. Marksist analizin Rus devrimine uygulanması ve devrimin geleceğine dair ayrılıklar, Bolşevikler, Menşevikler ve Troçki tarafından önerilen yorumlar etrafında şekilleniyordu. Yalnızca Ekim Devriminin kaderinde değil, genel olarak dünya proletaryasının devrimci mücadelesinde de rol oynayacaklardı.

SOVYETLER, BOLŞEVİKLER VE LENİN

Bolşevikler, Ne Yapmalı'daki düşünceler ışığında, partinin denetleyemediği kendiliğinden işçi hareketlerine aşırı bir güvensizlik duyuyorlardı. 1905'in hemen bütün grevleri de bu nitelikteydi. Sovyetleri de bu yapıda gören ve sağlam bir parti önderliği olmadan devrimin başarı şansının olmayacağına inanan Bolşevikler, direktiflere uymayan bu yeni kuruma sempati duymuyorlardı.

Menşeviklerin tutumu ise tam tersineydi. Sovyetlerin oluşumunu doğuran hareketlerin kendiliğinden doğası onlara cazip geliyordu. 1903 Konferansından sonra, Lenin'in merkeziyetçi ve hiyerarşik bir örgütü savunmasına ağır eleştiriler yöneltmişlerdi. Plehanov, Martov, Akselrod vd. kendiliğindenliğe tam bir hareket serbestliği tanıyan bir partiden yanaydılar. Şimdi 1905 baharındaki olaylar, proletaryanın disiplinli, otoriter bir partiye ihtiyaç duymadan da devrimci politik bir hareket geliştirebileceğini gösteriyordu. Martov, daha önce proleter demokrasinin eğitim yeri işlevini görecek "devrimci özyönetim örgütleri"nin oluşturulmasını önermişti. Sovyetlerin çıkışı da bunu karşılıyordu. Ancak Menşevikler, bu "özyönetim örgütlerini" ne proletaryanın iktidar aygıtları olarak görme eğilimindeydiler, ne de bunlar aracılığı ile iktidarı almasını istiyorlardı.

Bolşevik örgütün Rusya sorumlusu Bogdanov, anti-sosyalist partinin çekirdeğine dönüşebileceğini öne sürerek, Sovyetin, Bolşevik parti programının ve merkez komitesinin otoritesini tanımaya zorlanmasını savunuyordu. Bu çizgi, Partinin Sovyetleri boykot etmesi gibi bir uç noktaya kadar gidiyordu. Buna karşın farklı düşünenler de vardı ve Bolşeviklerin bir kısmı Moskova Sovyetinde denetim sağlayabilmişlerdi. Ne var ki, sonuçta Bolşeviklerin Sovyetlerde oynadıkları rol, genel olarak silikti. Lenin'in Petersburg'a varışının öngününde, Rusya'daki Bolşevik örgütün yayın organı Novaya Jizn'de, Bolşeviklerin genel tutumu şu satırlarla dile getirilmişti: "Sosyal-Demokrasi, İşçi Sovyeti'ni proleter eylemleri yürütme organı olarak kuvvetle desteklese bile, Sovyet'in işçi sınıfının politik liderliğini alma denemeleriyle aynı kuvvetle savaşmayı sürdürmelidir." (Lenin Döneminde Leninizm-1, Marcel Liebman, s.103, Belge Yayınları 1990)

Lenin'e gelince.. O zaten Partinin kitlelerle yeni bağlar kurması, bu çerçevede partinin bileşiminin dönüştürülmesi, eski şemalara bağlı kalınmaması yönünde Bolşeviklere sürekli telkinde bulunuyordu. Bolşevikler arasında beliren Sovyet mi parti mi? şeklindeki ikilemi yanlış buluyor, Görevlerimiz ve İşçi Vekilleri Sovyeti başlıklı makalesinde "hem işçi vekilleri Sovyeti, hem de parti" diye yanıtlıyor ve böylece kendini diğer Bolşeviklerden ayırıyordu. Bir yandan Sovyetlerin Menşeviklerde uyandırdığı fetişizmi eleştirirken, öte yandan parti ve kitleler arasındaki diyalektik çelişkiyi çözmeye çalışan Lenin, Sovyetin geçici devrimci hükümetin embriyonu sayılması gerektiğini savunuyordu. Birçok konuda ayrı düşündüğü Troçki ile bu noktada birleşiyordu. Lenin'in tutumunu değiştiren Sovyetlerin başarısıydı. Sovyetleri izliyor, yeni ve beklenmedik bir olguyu anlamaya çalışıyordu. Önceleri grev savaşım organları olarak doğan Sovyetler, zamanla ayaklanma organlarına dönüştü. Bu özgünlüğü dikkate alan Lenin, Sovyetlerin işçi-köylü ittifakına kapı aralamasını savunuyordu. Yani Sovyetleri, proletarya ve köylülüğün "devrimci demokratik diktatörlüğü" düşüncesiyle birleştirmeye çalışıyordu.

Lenin'in bu dönemdeki düşünceleri, anlaşılacağı gibi, henüz Sovyetlerin, proletaryanın politik egemenlik araçları olduğu şeklinde bir kavrayışı içermez. O bu düşünceye, Şubat Devrimi’nde yeniden ortaya çıkan Sovyetlerin ikili iktidar durumuna yol açtığı devrimci koşullarda ulaşır.

DEVRİM ÜZERİNE TARTIŞMALAR

Kautsky, Amerikan ve Rus İşçileri adlı çalışmasında, proletaryanın ve burjuvazinin politik güçleriyle kapitalist gelişmenin düzeyi arasında dolaysız bir ilişkinin bulunmadığına dikkat çekmiştir. Birbirine zıt bu iki ülke arasında şöyle bir kıyaslama yapar: "bunlardan birinde, sınıflardan biri haddinden çok, yani kapitalist üretim tarzının gelişmesiyle orantılı olmayacak kadar gelişmiştir, öteki ülkedeyse öbür sınıf böyle gelişmiştir. Bu devletlerden birinde -Amerika'da- kapitalist sınıftır bu, ötekinde -Rusya'da- ise proletarya. Amerikanın dışında hiçbir ülkede, sermayenin diktatörlüğünden bu kadar kesinlikle söz edilemez, buna karşılık militan proletarya Rusya'nın dışında hiçbir ülkede bu kadar büyük bir önem kazanmamıştır.".."Rusya'nın kapitalist dünyadaki büyük devletlerin en gerisi olması, ekonomik gelişmenin politik gelişmeye temel teşkil ettiğini öne süren maddeci tarih anlayışıyla çelişkili gibi görünür; ama gerçekte maddeci tarih anlayışını bir araştırma yöntemi olarak değil yalnızca hazır bir kalıp olarak gören hasımlarımız ve eleştiricilerimizin tanımladığı maddeci tarih anlayışıyla çelişkilidir, o kadar."(aktaran, Troçki, Sonuçlar ve Olasılıklar, s.51)

Buna karşın Menşevikler, klasik Marksist şemaya bağlı kalarak, yani üretici güçlerin gelişme düzeyini esas alarak, sosyalist devrimin ancak güçlü bir proletaryanın eseri olabileceğini, doalayısıyla, Rus poletaryasının kapitalizmin gelişmesi içinde güçlenebileceğini, Rus kapitalizminin ise ancak burjuva devriminin zaferiyle gelişebileceğini savunuyorlardı. Bu ise, iki devrim arasında bir zaman aralığını, -aşamalı devrim anlayışını- öngörüyürdu. Yani Menşevikler, 1905 devrimi sürecinde, proletaryaya burjuvazinin yardımcı bir müttefiki rolünü biçiyordu. Köylülükle ittifak yaparak sürdürülecek bir devrim strtejisinin ise narodnik sapmaya dönüşeceğine ve burjuvaziyi ürküterek devrimi gerçekleştirmekten vazgeçireceğine inanıyorlardı. Mayıs 1905'teki konferanslarında resmi görüşlerini şöyle ifade ediyorlardı: "Sadece bir tek durumda; sosyalizmin gerçekleşmesi için gerekli şartların belirli bir olgunluğa eriştiği ileri Batı Avrupa ülkelerinde devrim zafere ulaştığı taktirde, sosyal demokrasi kendi inisiyatifiyle bütün gücünü iktidarı ele geçirmeye ve mümkün olduğu sürece onu elinde tutmaya yöneltmelidir. Bu durumda, Rus devriminin sınırlı tarihi çerçevesi son derece genişleyebilecek ve sosyalist dönüşümler yolunda ilerlemek mümkün olacaktır." (Bolşevik Devrimi-1, E. H. Carr, s.60, Metis y. 1989). Menşevikler, Rusya'da burjuvazinin zayıflığından, mekanik bir determinizmle, işçi sınıfının da politik egemenliğini kuramayacak kadar "zorunlu olarak" zayıf olduğu sonucunu çıkarıyorlardı.

Lenin ise, tam tersine, Rus burjuvazisinin, burjuva devrimini tamamlayacak kapasitede ve bilinçte olmadığı gerçeğinden proletaryanın devrime önderlik etmesi gerektiği sonucuna varıyordu. Bu yüzden, ona göre, Menşeviklerin politikası devrimin perspektiflerini geliştirmek bir yana, burjuvazinin direncini artırmaktan başka bir sonuç vermeyecekti; devrimi sonuna kadar götürecek tek devrimci sınıf proletarya olabilirdi. Lenin, bu görüşlerini Demokratik Devrimde Sosyal Demokrasinin İki Taktiği adlı kitabında, formüle etti.

Narodnik anlayıştaki gibi anti-kapitalist değilseler de, köylüler, mülkiyetin temellerinden birini oluşturan toprakları, toprak sahiplerinden alma eğilimindeydi. Dolayısıyla, proletarya, otokrasiyi devirmek ve burjuva demokratik devrimini tamamlamak için köylülükten müttefik olarak yararlanabilirdi. Şöyle diyordu Lenin: "Proletarya, kuvvet yoluyla otokrasiyi ezmek ve burjuvazinin tutarsızlığını etkisiz hale getirmek için köylü yığınlarıyla ittifak kurarak, demokratik devrimi sonuna kadar götürmelidir. Proletarya, kuvvet yoluyla burjuvazinin direncini kırabilmek için, köylülüğün ve küçük-burjuvazinin kararsızlığını etkisiz hale getirmek için, halkın yarı-proleter unsurlarıyla ittifak kurarak sosyalist devrimi başarmalıdır." (Sol yayınları,1977, s. 119)

Lenin, Proletaryanın ve köylülüğün devrimci demokratik diktatörlüğünün, "kalımlı olmayan, geçici bir sosyalist amaç" olduğunu özellikle belirtiyordu. "Dünyadaki her şey gibi, proletaryanın ve köylülüğün devrimci demokratik diktatörlüğünün de bir geçmişi, ve bir de geleceği vardır. Bunun geçmişi otokrasidir, serfliktir, monarşidir ve ayrıcalıklardır. Bu geçmişe karşı savaşımda, karşı-devrimle savaşta proletaryanın ve köylülüğün "irade birliği" olanağı vardır, çünkü burada çıkarların birliği vardır. Geleceği ise özel mülkiyete karşı savaşımdır, ücretli işçilerin işverene karşı savaşımıdır, sosyalizm için savaşımdır. Burada iradenin birliği olanaksızdır. Burada önümüzdeki yol, otokrasiden cumhuriyete değil de, küçük-burjuva demokratik cumhuriyetten sosyalizme doğru uzanır. (a.ge. s. 98)

"Elbette, bugünkü tarihsel koşullarda, geçmişin unsurları, geleceğin unsurları ile içiçe girmişlerdir; iki yol kesişmektedir. Ücretli emeğin özel mülkiyete karşı savaşımı, otokrasi koşullarında da vardır; serflikte bile vardır. Ama bu, hiç de bizi gelişmenin bellibaşlı aşamaları arasındaki mantıksal ve tarihsel ayrımı yapmaktan alıkoyamaz… (T) arihin akışı içersinde, bu iki devrimin tek tek özgün unsurlarının içiçe geçmiş oldukları yadsınabilir mi? ..Ve Avrupa'daki geleceğin sosyalist devrimi, demokrasi alanında geride bırakılmış olan bir sürü tamamlanmamış şeyi tamamlamak zorunda kalmayacak mıdır?" (age, s.99)

Burada görüleceği gibi, Lenin, özü itibariyle, kesintisiz bir devrimden yanadır. Lenin bunu Eylül 1905'teki bir makalesinde daha açık olarak şöyle dile getirmiştir: "Demokratik devrimden hemen ve kesinlikle kuvvetimizin, sınıf bilinçli ve örgütlü proletaryanın kuvvetinin ölçüsüyle uyum içinde, sosyalist devrime geçeceğiz. Kesintisiz devrimden yanayız. Yarı yolda durmayacağız." (Aktaran Marcel Liebman, s.96). Peki bunun Troçki'nin sürekli devrim formülasyonundan farkı nedir? Bilindiği gibi, (bu satırların yazarı dahil olmak üzere) tarihi Stalin'nin gölgesinde okuyanlar, anlam olarak aynı olan iki terime farklı içerikler atfetmişlerdir. Soruya nesnel bir yanıt vermek için şimdi de Troçki'ye bakalım.

LENİN-TROÇKİ VE SÜREKLİ DEVRİM

Kuşkusuz Troçki, 1905 devriminde Şubat'tan itibaren aktif rol oynayan tek siyasi önderdir. 1903'te örgüt sorunu konusunda Lenin'le arası bozulmuş, ama Menşeviklerle işbirliği de kısa sürmüştü; şimdi onları proletaryanın devrimdeki önderliği konusunda liberal olmakla suçluyordu. Kautsky'nin analizinden hareketle Lenin'le aynı sonuca ulaşıyordu: "Bütün bunlar Rus "uşağının", "efendisinden" daha önce iktidarı ele geçireceği sonucuna varmamızı gerektirmiyor mu?"diye soruyordu Menşevikleri eleştirirken. (Sonuçlar ve Olasılıklar, s.52) Troçki'nin Kautsky'den aktardığı (üretici güçlerin gelişme düzeyiyle ters orantılı, yani burjuvazinin zayıf, proletaryanın ise güçlü olduğu şeklindeki) tespit şu vargıyla biter: Bunun sonucunda "tüm Rusya'nın çıkarları için mücadele, şu anda ülkede varolan tek güçlü sınıfın, sanayi proletaryasının sırtına yüklenmektedir." Dolayısıyla, "mücadele, mutlakiyetle sanayi proletaryası arasındaki tek bir mücadeleye, köylülerin hatırı sayılır bir destek sağlayabilecekleri ama önderlik yapamayacakları tek bir mücadeleye dönüşmüştür."(vurgular Troçki'nin)

Troçki'nin sürekli devrim terimini Marx'tan aldığı bilinmektedir. Marx, Fransa'da Sınıf Mücadeleleri'nde ve ardından 1850'de Komünistler Birliği'ne Çağrı'sında sürekli devrim kavramını ortaya koymuştur. Troçki'nin formülasyonu Marx'ın mantığına uygun olmakla birlikte, tarihsel olarak esas itibariyle Kautsky'nin Rus proletaryası analizine dayanmaktadır. Elbette ki bunu Troçki'nin tezini küçümsemek anlamında değil, bir tespit olarak söylüyoruz. Hem, o dönem tüm Marksist hareketin saygın bir önderi olan Kautsky'nin analizi, şaşırtıcı bir şekilde, tarihsel materyalizmin tutarlı bir uygulamasıdır. Egemen sınıf-devlet arasındaki ilişkide ve devrimin neden süreklilik/kesintisizlik özelliği taşıdığı konusunda Troçki'nin daha ileri bir diyalektik kavrayış gösterdiğini ise bize şu satırlar gösteriyor:

"Proletaryanın politik egemenliği, iktisadi köleliği ile yan yana yaşayamaz. Proletarya, hangi politik bayrak altında iktidara gelmiş olursa olsun, sosyalist politika yolunu izlemek zorundadır. Bir burjuva devriminin iç işleyişi ile politik egemenliğe itilmiş proletaryanın, kendisi bunu istese bile, görevlerini burjuvazinin toplumsal egemenliğinin cumhuriyetçi-demokratik şartlarının yaratılması ile sınırlayabileceğini düşünmek hayalcilik olur. Proletaryanın politik egemenliği, geçici bile olsa, her zaman devlet yardımına gerek duyan sermayenin direncini son derece zayıflatacak ve proletaryanın ekonomik mücadelesine dev boyutlar kazandıracaktır. (..) Proletarya diktatörlüğünün kaçınılmaz sosyo-ekonomik sonuçları kendilerini hızla, politik sistemin demokratikleştirilmesinin tamamlanmasından çok daha önce, ortaya koyacaklardır. "Asgari" ve "azami" programlar arasındaki duvar, proletarya iktidara gelir gelmez yıkılır."(age, s.89)

Sözkonusu olan Geçici Devrimci Hükümet'ti ve bu hükümeti kuracak olan da İşçi Delegeleri Sovyeti'ydi. Dolayısıyla, Troçki, Geçici Devrimci Hükümetin sosyalist önlemler almaktan geri duramayacağını, köylülerin ihtiyaçlarını karşılamak için azami çaba harcasa bile, bir işçi devleti gibi hareket etmeye zorlanacağını söylemiş oluyordu. Bu nedenle, devrimin karakteri burjuva olsa bile, "devrimin kesin bir zafere ulaşması halinde, iktidar, mücadelede önderlik yapan sınıfın eline", yani proletaryanın eline geçeceğinden, "hükümetin politikasının içeriğini" de o belirleyecektir. Bu hükümete köylülüğün devrimci temsilcileri katılmış olsalar bile. Ki, zaten "doğru ve sağlıklı bir politika, kent küçük burjuvazisinin, aydınların ve köylülüğün nüfuzlu önderlerini iktidara çağırmaya iteleyecektir proletaryayı." (age, s.55)

Açıktır ki, Troçki, sorunu iktidarın sınıf karakteri açısından ele almaktadır. Tarihsel deneylerin ışığında köylülüğün bağımsız bir rol oynayamayacağı olgusu iktidarın proletarya tarafından yönlendirilmesine imkan verecektir. "Her geçen gün, iktidardaki proletaryanın politikasını derinleştirecek ve onun sınıf karakterini gittikçe daha çok belli edecektir."

Troçki'nin söyledikleriye Lenin'kileri kıyasladığımızda, ikisi arasında bir yöntemsel yaklaşım farklılığı olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Kapitalizmin geriliği nedeniyle proletaryanın henüz iktidarı alabilecek kadar olgunlaşmadığını düşünüyordu Lenin. Bu nedenle, otokrasinin yıkılmasıyla birlikte kurulacak Geçici Devrimci Hükümet'in iki devrimci sınıfın ittifakına dayanmasını öneriyordu. Lenin'in tasarladığı demokratik devrimde, öncülük proletaryaya verilmişse de, proletaryayla köylülüğün devrimci demokratik diktatörlüğü formülasyonu oldukça bulanıktır. Proletarya ile köylülük arasında, yukarda aktardığımız gibi, "irade birliği" oluşacağına dair önsel bir inanç vardır. Peki köylülüğün ve genel olarak küçük-burjuvazinin, proletaryadan ve burjuvaziden bağımsız bir iradesi, onlardan bağımsız olarak izleyebileceği ideolojik ve politik bir çizgisi var mıydı? Tüm bu açılardan bağımsız bir rol oynayabilir miydi? İşte sorun gelip burada düğümlenmektedir.

Troçki köylülüğün devrimi sonuna kadar götürme yeteneğinde olan bir sınıf olmadığını, ya burjuvazinin ya da proletaryanın arkasına takılmak dışında üçüncü bir yol izleyemeyeceğini savunuyordu.. Lenin ise, yıllar sonra 27 Mart 1921'de Nakliyat İşçileri Tüm-Rusya Birlik Kongresi konuşmasında şöyle diyecekti:

"Siyasi ruh hali bakımından değerlendirildiğinde onun [köylülüğün] nasıl bir güç olduğunu biliyorsunuz. O yalpalayan bir güçtür. ... Bu güç proletaryanın önderliğiyle burjuvazinin önderliği arasında yalpalıyordu. Dev çoğunluğa sahip olan bu gücün kendi önderliği neden yoktu? Bu kitlenin ekonomik yaşam ilişkileri, kendilerinin birleşemediği, biraraya gelemediği türden olduğu için.. Kendi deneyimlerimizden biliyoruz -ve bunun onayını, en son çağı, diyelim ki, tüm dünyada son yüzelli yılı alacak olursak, tüm devrimlerin gelişiminde görüyoruz- ki, sonuç her zaman ve her yerde aynıdır: ... Ya proletaryanın önderliği altında, ya kapitalistlerin önderliği altında- orta bir yol yok." (Lenin, Burjuva Demokrasisi ve Proletarya Diktatörlüğü, Sol Yay., Haziran 1977, s.86-87)

İktidarın sınıf karakteri meselesine gelince.. Tartışma, 1917 Şubatında Çarlığın devrilmesinden sonra, bu kez Bolşevikler arasında, devrimin tam göbeğinde şiddetlenerek yeniden gündeme gelmişti. Bir tarafta Lenin ve karşısında onun "eski Bolşevikler" dediği Zinovyev, Kamanev ve diğerleri. Onların savunduğu, eski İki Taktik formülüydü. Lenin bunu "yeni ve canlı gerçeğin özgünlüğünü incelemek yerine, ezberlenmiş bir formülü ahmakça yinelemek" olarak değerlendirmekte ve Paris Komünü tipinde bir iktidar, yani işçi sınıfının devrimci deneyiminden çıkan Sovyet iktidarını önermekteydi. Nisan Tezleri partiyi bölünme aşamasına getirmiş ve Lenin "eski Bolşevikler" tarafından şiddetle eleştirilmişti. Bu itiraz, adeta 1905'te Sovyetlere takındıkları tutumu anımsatmaktaydı, Yine Sovyetlerin önemini kavramakta zorlanıyorlardı. Ne var ki Lenin'in otoritesi, partinin büyük bir hata yapmasının önünü almış ve Ekim 1917'ye gelindiğinde doğru bir tutum alabilmesini sağlamıştı. 1917'de Taktik Üzerine Mektuplarda bu "eski Bolşevikler"e karşı şöyle yazar: "proletaryayla köylülüğün devrimci demokratik iktidarı', Rus Devriminde daha önceden gerçekleşmiş bulunuyor (belli bir biçimde ve belli bir noktaya kadar), çünkü bu formül, yalnızca sınıflar arasında ilişkiyi öngörüyordu, bu ilişkiyi, bu işbirliğini gerçekleştiren somut siyasal bir kurumu değil." Yani formülü, iktidarın karakterini değil, dayandığı ittifakı ifade etmek için kullandığını yazıyordu. Ve ekliyordu "bu formül artık eskimiştir." (Nisan Tezleri ve Ekim Devrimi, s.24, Sol y.1979) Aynı yerde, çok daha önemli ve kesin bir belirlemede bulunuyordu Lenin: "İktidarın bir sınıftan ötekine geçişi, sözcüğün salt bilimsel anlamıyla olduğu kadar, politik ve pratik anlamıyla da bir devrimin birinci, başlıca ve esas belirtisidir." (abç)

Bu, salt 1917'nin devrim sürecine özgü bir saptama olarak düşünülemez, yalnızca 1905 devrimi için değil, genel olarak geçerli olması gereken "bilimsel" bir belirlemedir. Böyle düşündüğümüzde, Troçki'nin sürekli devrim teorisinin Marksist bir teori olduğu sonucuna varmamız gerekir. Başka türlü düşünmek, yalnızca Stalinizmin, 1924'lerden sonra iktidarı elde tutma mücadelesinin bir aracı olarak tarihi geriye doğru ideolojik yapılandırma girişiminin tutsağı olmak anlamına gelmez, Marksist devlet teorisiyle de çelişmek anlamına gelir.

Devrim perspektifleri ve iktidarın sınıf karakteri konusu, önemini bugün de koruyor. Zira 1905 Rusya'sında yaşanan saflaşma günümüzde de devam ediyor. Şu farkla ki, bizim gibi geri kapitalist ülkelerde, bir zamanlar burjuva demokratik görevlerin ağırlığını toprak sorunu, yani feodalizmin tasfiyesi oluştururken, bugün kapitalizmin gelişmesiyle birlikte bu sorun giderek ağırlığını kaybetti. Ağırlık "demokrasi" ve "bağımsızlık" sorununa indirgendi. Bu yüzden de Stalinist literatürde, kapitalizmin sınırlarını aşmayan "anti-emperyalist demokratik devrim" ve "cephe"çeşitlemelerinden geçilmiyor.

SON SÖZ

1905 devrimi, 20. yüzyılın ilk büyük devrimi.. Çeyrek yüzyılı aşkın bir süredir, dünya bir "devrim tutulması" yaşıyor. Tek bir muzaffer devrimin bile yaşanmamış olması bir yana, uluslararası burjuvazi, proleter devrimlerin yaşandığı coğrafyada, Rusya'da, Doğu Avrupa'da, Çin'de kapitalizmin yeniden kurulmasının verdiği güvenle, artık devrimler çağının kapandığı fikrini kitlelere aşılıyor. Hatta, Kırgızistan'da, Ukrayna'da olduğu gibi, "pembe devrimler"le devrim fikrini yozlaştırma çabasında. Solda da azımsanmayacak bir kesim, devrim umudunu yitirmiş, tıpkı Menşevikler gibi, "aşırı muhalefet çizgisine" yatmış durumda. Ama emperyalist-kapitalist sistemin yarattığı devasa çelişkiler her geçen yıl daha fazla birikiyor ve büyük işsiz kitlelerin yapısal bir durum haline gelmesi gibi, sorunlar daha da kronikleşiyor. Devrimin köstebeği şimdilik derinden derine ilerliyor. Yüzünü Latin Amerika'da göstermeye başladı bile.

Öyle görünüyor ki, 21. yüzyılın 1905'i, yalnızca yüzyılın geleceğine damgasını vurmayacak, burjuva uygarlık çağına son verecek proleter devrimin ilk büyük depremi olacaktır.

© KIZILCIK 2000–2026. Tüm hakları saklıdır. · Hakkımızda