Kenan Somer’in 1. sayımızdaki yazısı eksik yayınlandı. Yazardan ve okurlardan özür dileyerek yeniden yayınlıyoruz.
İçinde miyiz, dışında mı? Yanında mıyız, karşısında mı? Bu ve benzeri soruları yanıtlamak, küreselleşmeden ne anladığımıza bağlı. Peki, küreselleşme denince ne anlamamız gerekiyor? Marksizm ve Gelecek dergisinde Prof. Sadun AREN’in küreselleşme üzerine üç makalesi yayınlandı. 1) Uluslararası bütünleşme-küreselleşme üzerine (Ocak 1994, no. 7); 2) Gene küreselleşme üzerine (Yaz 1998, no. 14) ve 3) Küreselleşme ve Avrupa Birliği (Bahar 1999, no. 15). Ben burada Prof. Sadun AREN’in son iki makalesini harmanlayıp özetleyerek, küreselleşmenin neresinde olduğumuzu irdelemek istiyorum.
KÜRESELLEŞME VE BÜTÜNLEŞME
İnsanlar arası ilişkilerde devletlerin asli ve belirleyici öğe olmaktan çıkmaları, uluslararası ilişkilerde niteliksel bir değişim olduğu anlamına geliyor. İşte bu niteliksel değişmeyi anlatmak ve ön plana çıkarmak için “uluslararası birleşme ya da uluslararası bütünleşme” terimleri yerine “küreselleşme” terimi kullanılıyor. (Marksizm ve Gelecek, no 15, s. 5) Gerçi küreselleşme olayının temelinde uluslararası ekonomik bütünleşme, yani karşılıklı bağımlılık ya da işbölümü yatıyor. Gerçekten de küreselleşme, ancak ülkeler arasında yüksek bir karşılıklı bağımlılık düzeyine erişildikten sonra söz konusu olabiliyor. Ancak küreselleşmeyi çok eskilerden beri süregelen bu karşılıklı bağımlılıkla eşanlamlı bir olay olarak görmek, olayın özünü gözden kaçırmak anlamına geliyor. Çünkü küreselleşmenin özünde ve mantığında her şeyden önce devletlerarası bağımlılık ya da işbirliği değil, ama devletlerin aşılması olgusu yatıyor (no. 14, s. 6). Küreselleşme ulus-devletin, yurttaşları üzerindeki yönetme ve yönlendirme yetkilerinin sürekli olarak azalması ile bir arada yürüyor (no. 15, s. 6).
Bir ülke için küreselleşme, yalnızca bir dış olay niteliği değil, ama bir iç olay niteliği de taşıyor. Küreselleşme sürecinin başlayıp gelişmesi için tüm bireylerin, bağlı oldukları devletin kendilerine dayattığı kural ve denetimlerden özgürleşmeleri gerekiyor. Örneğin 24 Ocak 1980 kararlarıyla ülkemiz, bir yandan tümüyle dışa açılırken öte yandan içerde para, sermaye ve döviz piyasalarının serbestleştirilmesi, bu olayın yakın geçmişimizde yaşadığımız somut bir örneğini oluşturuyor. Bu olaya kurallardan kurtulma ya da kuralsızlaştırma (dérégulation) gibi bir de ad yakıştırılıyor (no. 15, s. 6).
Öyleyse Avrupa Birliği ile küreselleşmeyi, örneğin AB ülkelerinin Euro’da simgelenen birlik ve bütünleşmelerini küreselleşme olayı ile karıştırmamak gerekiyor. Çünkü küreselleşme, devlet kavramına ve olgusuna karşı, onu giderek ortadan kaldırmaya yönelik bir oluşum niteliği taşıyor. Oysa Avrupa Birliği, üyesi olan devletleri ortadan kaldırarak, onların yerine çok daha güçlü tek bir devlet kurmayı amaçlıyor. Küreselleşme ise, ister küçük ister büyük olsun, devlet olgusuyla bağdaşmıyor. Ama öte yandan, küreselleşmeden güçleriyle orantılı bir kazançları olmayacağı için büyük devletlerin bu konuda pek hevesli olmamaları gerektiğini de biliyoruz. Bu çok büyük azman devletler, kendiliğinden gelişegelmekte olan küreselleşme yerine, küçük devletleri egemenlik ya da hegemonyaları altına alıp onlara kendi çıkarlarının bekçiliği ve taşeronluğunu yaptırmayı her halde tercih edeceklerdir. Bu nedenle çeşitli değerlendirmeler yapılırken, Avrupa Birliği'nin tek bir devlete dönüşmesinin gerçeklikte küreselleşmeye ters düşen bir gelişme olacağının da gözden kaçırılmaması gerekiyor (no. 15, s. 6-7; no. 14, s. 6).
Küreselleşmenin iki temel koşulunu 1) tek tek ülkelerde devletin ekonomik etkinliklere hiçbir biçimde karışmaması, bu etkinliklerin yalnızca kişiler ya da şirketler tarafından serbest piyasa kurallarına göre yürütülmesi; 2) girişimci kişi ya da şirketlerin hiçbir engel ve kısıtlamaya uğramadan istedikleri her hangi bir ülkeye serbestçe girerek ve buralarda ticaret ve yatırım yapabilmeleri oluşturduğuna göre küreselleşme, en tam biçimde, dünyadaki tüm ülkelerin serbest piyasa ekonomisi temelinde kayıtsız koşulsuz dışa açılması olarak da tanımlanabiliyor. Ancak küreselleşme birimini ülkeler değil, etkinlik alanları oluşturuyor. Örneğin ülkemizde telekomünikasyon, petrol, bilgisayar, havayolları gibi bazı alanlar küreselleşirken, öteki bazı alanlar henüz bu sürece girmemiş bulunuyor. Özelleştirmelerin asıl gerekçesini de bütçe açıklarını kapatmak, verimsizlik ve yolsuzlukları önlemekten çok, küreselleşmeye hazırlık yapmak, ona zemin hazırlamak oluşturuyor (no. 14, s. 7-8).
Zengin ülkeler ile yoksul ülkeler arasındaki fark, eskiden niceliksel bir nitelik taşıyordu. Yani aşağı yukarı aynı çeşit ve kalitedeki mal ve hizmetleri yoksul ülkeler az, zengin ülkeler çok üretiyorlardı. Oysa bugün zengin ülkelerin ürettikleri mal ve hizmetlerin pek çoğunu yoksul ülkeler hiç üretememektedirler. Bilgisayarlar, süpersonik uçaklar, uydu haberleşme sistemleri, sağlık hizmetleri bunun yalnızca bir kaç örneğini oluşturuyor. Öyleyse zengin-yoksul farkı artık yalnızca niceliksel olmaktan çıkmış, niteliksel bir özellik kazanmış bulunuyor.
Bu demektir ki gelişmiş zengin ülkelerin üstünlüğü daha çok diş sıkılarak ya da savaş söz konusuysa daha çok cesaret gösterilerek giderilebilecek bir nitelik taşımıyor. Arayı kapatmanın tek yolu, bilim ve teknolojide onlarla aynı düzeye çıkmaktan geçiyor.
Bu durumda yeterince gelişmemiş bir ülke olarak Türkiye’nin izlemesi gereken siyaset, dünyadaki değişme ve gelişmelere ters düşmemek, bunun için de bir yandan küreselleşmeye uyum sağlamaya, öte yandan Avrupa Birliği 'ne girmeye çalışmak oluyor. Dünyanın bugün ulaşmış olduğu bilim ve teknoloji birikiminden pay almanın da, giderek bu birikime katkıda bulunabilecek bir düzeye çıkabilmenin de tek yolunu işte bu siyaset oluşturuyor (no. 15, s. 7-8).
KÜRESELLEŞME, ENTERNASYONALİZM VE SINIF SAVAŞIMI
Kuramsal açıdan küreselleşme, insan toplumlarına özgü doğal, yani kendiliğinden durması ya da önlenmesi olanaksız bir olay niteliği taşıyor. Gerçek anlamda küreselleşmiş bir dünyada, egemen ve işveren durumundaki sermaye karşısında, ulusal aidiyetler ister Amerikalı, ister Türk, ister Mısırlı olsun, tüm çalışan insanlar aynı konumda bulunuyor. Bu durum da tüm çalışan sınıfların birliğinin, bir başka deyişle çalışan sınıflar enternasyonalizminin temelini oluşturuyor. Eskiden çeşitli ülkelerdeki çalışanların sermaye karşısındaki konumları, özellikle ücretleri ve öteki çalışma koşulları bakımından farklı farklı olduğu için, çok vurgulanmasına rağmen, “proleter enternasyonalizmi”nin yaşama geçirilemediği biliniyor.
Tam küreselleşmeye öngelen bir dünyada, yani tüm ülke pazarlarının birbirlerine açıldığı ve tüm ekonomik etkinlikleri büyük şirketlerin yürüttüğü, bunun yanı sıra henüz tek tek devletlerin, yetkileri son derece daralmış olmakla birlikte, varlıklarını sürdürdükleri bir dünyada, artık ülkeler arası sömürü ortadan kalkmış ve yalnız ulusal aidiyetlerden soyutlanmıştekbirsermayenin sömürüsü söz konusu olacağına göre, ülkeler arası savaşların da ortadan kalkması beklenebiliyor. Buna karşılık dünya, sınıf savaşımının en katıksız en su katılmamışına sahne olacaktır. Bu sınıf savaşımının amacının üretim araçlarını kamulaştırmak değil, ama ilgililerin üretim araçlarının yönetimine olduğu kadar toplumsal yaşamın öteki alanlarındaki yönetimlere de (devlet, belediye, okul, hastane, vb.) doğrudan katılmaları olacağı açıktır. [Söz konusu ilgilileri, yeni kafa emekçileri ya da “bilgi işçileri”nin oluşturacağını ekleyebilirim.] Nitekim sosyalist sınıf savaşımının da şimdiden bu biçimi almakta olduğunu görüyoruz. [Ekleyelim: Küreselleşme döneminin Marksizmi de işte bu çizgiler altında ortaya çıkacakmış gibi görünüyor.]
Ne var ki küreselleşmenin, böyle değil de bir ya da birkaç büyük devletin (adaylar ABD, AB ve Rusya'dır) siyasal egemenliği altında yürütülmesi olasılığı da vardır ve bu olasılık oldukça da büyük görünüyor. [Belki bu durumda terimin gerçek anlamında küreselleşmeden çok, ileri götürülmüş bir bütünleşmeden söz etmek daha doğru olacaktır.] Yeni tür bir emperyalizm [Kautsky’nin ultra emperyalizmini anımsatan bir emperyalizm] demek olan böyle bir küreselleşmenin hiçbir olumlu yanı yoktur. Bu nedenle doğal ya da gerçek küreselleşme dediğimiz süreci bu yeni tür emperyalist öğelerden dikkatle ayırmak, sınıf savaşımını doğru yönlendirebilmenin temel koşulunu oluşturuyor [no. 14, s. 8-9]. [Ve bu temel koşul, anti-emperyalist savaşımın küreselleşme döneminde bürünebileceği yeni biçimi de dışavuruyor.]
Kenan Somer, Kızılcık, sayı 2, s. 14-15.
Dünyanın bugünkü somut gerçekliği üzerine ütopya kurulamaz.
Marksizmin güncel kuramsal problemi, bu dünya gerçekliğini ne yapıp edip değiştirmektir.
Marksizme dönüş, insana dönüş anlamını taşır: insan için kavgaya dönüş.
Kızılcık dergisi, ilk sayısında, şu görkemli bilgisayar çağına başka bir dünyadan düşmüşçesine taş baskı düzeyinde bir teknik amatörlükle karşımıza çıkması yetmiyormuş gibi, bir de bizi, “Bitmemiş Yüzyıl” diyerek hesabı görülmüş bitmiş bir 19. Yüzyıl düşüncesine, “Marksizme dönmeye” çağırmaz mı?
Gerçi Kızılcık dergisi “Marksizme dönmeliyiz” önerisini, belki birçok Marksistin gözünden kaçar da okurlarımız azalmaz diye satır aralarına gizlemeye çalışmış, hatta adını bile “kızıl”dan yumuşatıp üretmiş ama biz, herkesin “ortak gözlükle” baktığı konulara bir de “kendi gözüyle” bakmayı denemesinden, bu derginin ne malın gözü bir dergi olduğunu anlamakta gecikmedik. “Önce teknik amatörlüklerini düzelt de gel” dedik. Bu sayısına o açıdan da bakacağız.
Kemalistler, “Biz de Müslümanız ama bu şeriatçıların yaptığı da fazla” diye girerler konuşmaya. Arkasından ne dinleri kalır şeriatçıların ne de imanları. Bazı Marksistler de epeydir bu yola başvurmaktadırlar. “Aslında ben de Marksistim ama işçi sınıfı yok oldu, sosyalizm çöktü, bilgi çağına geçtik, dünya küreselleşti, insanlık önüne başka hedefler koydu, demokrasi olmadan hiç bir şey olmuyor, bu değişimi görmek lazım...” demektedirler.
Böyle diyenler aslında haklıdırlar. “Ben hala Marksistim” veya “Marksizme dönelim” demekle iş hallolmuyor. Marksistlerin de, herkesin başını döndüren yeni konular ve olgular hakkında düşünüp düşünce üretmeleri lazım. “Kendi gözlükleri”nin dünyayı bugün nasıl gösterdiğini ortaya koymalıdırlar ki, çağın neresinde kaldıklarını anlayabilelim. Eğer gerçekten dünya hala onların kavrayış sınırları içinde deviniyorsa, “Marksizme dönme”nin ne sakıncası olabilir ki?
Doğduğu yerden düşünmeye başlayabiliriz Marksizm hakkında. Fransız Devrimi’nin beşiğinde, dünyada herkes “eşit ve özgür” ilan edilmişken doğdu. Kapitalizm canhıraş büyürken ve zenginlikleri görülmedik ölçülere taşırken doğdu. Amansız bir sınıf mücadelesine doğdu. İşçilerin sokakta gerçekleştirdiği, ama sonuçları siyasette ellerinden alınan iki büyük burjuva devrimine (1789 ve 1848) tanık oldu. Sömürünün, “özgür” denilen insanı nasıl kölelikte tuttuğunu kavrayarak bütün tarihe restini çekti. İşçilerin o gün, bilinçten yoksun, canına tak edilmişlerin havliyle ayaklanmalarına herkes uzaktan bakarken o yakından baktı. Onların, görünürde ekmek ve iş, ama gerçekte ellerinden alınmış insanlıklarını geri istediklerini ve bunun da yepyeni bir dünyanın kurulması anlamına geldiğini gördü. O haliyle işçilerin boşa uğraştıklarını, düzeltilemez bir dünya ile savaştıklarını, kendilerini kurtarmak için o dünyanın kendisinden kurtulmak zorunda olduklarını keşfetti. O zamanlar herkes düşünür ve söylerdi, o düşünmenin yetmeyeceğini, değiştirmenin şart olduğunu söyledi.
Aradan 150 yıl geçti. Bu 150 yılın dünyayı tanınmayacak ölçüde değiştirdiği görüldü. Marksizmin söylediği yerden kılıç sallayıp kendini kurtarmaya kalkışan ülkeler, toplumlar oldu. Açıkça kabul edelim, başarılı olamadılar.
Başarılı olamadılar ama biz onların yenilgisini Marksizme mal ettik. Bunu niye yaptık, bilmiyoruz. Sanki Marksizm onlara, sizi ben kurtaracağım mı demişti? Hayır, öyle söylememişti. Aksine, siz kendinizi kurtaracaksınız, hatta kurtarmak zorunda kalacaksınız, demişti.
Marksizm dünyadaki gelişmenin, değişmenin, ilerlemenin de mutlak olduğunun farkındaydı. İşçi sınıfı kendini kurtaramıyor diye dünyanın durduğu yerde kalacağını hiç söylemedi. Bu nedenle “işçi sınıfı kendini kurtaramadı ama dünya bambaşka bir dünya oldu” diyerek Marksizme dil çıkarmamızın bir anlamı yok. Marksizm ayrıca, kendini kandırmadığı gibi, kimseyi de kandırmamıştı. Kölelikten kurtulmak için mücadelenin her defasında yeni bir kölelikle karşılandığı, bu yeni kölelik durumunun “kurtuluş” gibi algılandığı bir tarihsel devinim mantığından söz etmişti. Sonuçta, insandan yana abartılmış bir tavır sergilemişti. Bugün onun işçi sınıfının ve özgürlükçü güçlerin, hatta bizzat insanın kendisinin tarihsel performansı konusunda aşırı iyimser olduğu söylenebilir ama kapitalizmden yana yanıldığı söylenebilir mi?
Marksizmin, temel varsayımlarını değiştirmeden değişen dünyada eşitlik ve özgürlük amaçlı harekete yol gösterip göstermediği önemlidir. Marksistlerin kendi sistemlerini, o sistemin taşıdığı derin potansiyeli bu konuda yeterince sınamış oldukları söylenemez. “Marksizme dönüş” önerisinin günümüz koşullarında bir anlamı budur.
Bir anlamı da, Marksizmin ancak pratikle birlikte tüketilmesidir. Marksizm kendini toplumsal pratiğe öylesine bağlamıştır ki, ancak toplumsal yenilgilerle tüketilebilir. Değişimi de keza toplumsal pratik aracılığıyla gerçekleşir. Bu söylediklerimiz, masa başında, akademilerde veya kişilerin gelgitlerle dolu dünyalarında gerçekleşmez. Çünkü komünistler, “öteki”lerden, ortaya koydukları parlak hedefleriyle değil, her gün her an gerçekleştirdikleri eylemleriyle ayrılırlar. Bu nedenle “Marksizme dönüş” denildiğinde, sınıfların pozisyonlarına geçiş ve devinimin sorunlarına oralardan bakış anlaşılmalıdır.
Sınıfların pozisyonlarına geçilmesi, hayatın illüzyonlardan arınmış gerçeğine dönülmesi, anlamına gelir. Bu aynı zamanda “Gerçek çıkar” kavramına dönülmesidir. “Gerçek çıkar” kavramını bulmak için sınıf pozisyonlarına gitmek zorunluluğu, şu veya bu keyfiyetten değil, hayatın üretilmesinin değiştirilemez mantığından kaynaklanır. Tersi de doğrudur. “Gerçek çıkarların” üstünü örtmek için sınıf pozisyonlarından çıkıp gitmek, sınıf gerçeğini reddetmek zorunluluğu gibi.
Bu “sınıfsal çıkar” kavramını, “genel çıkar”, “toplum çıkarı”, “insanlık çıkarı” gibi kavramların karşısına koymak için değil ama, bu soyut genel çıkar tanımlarının, somut sınıfsal çıkar tanımının bilinçte ters yüz edilip çarpıtılması yoluyla elde edilebildiğini göstermek için irdelemek gerekir.
Aslolan “birey”dir. Bütün kavramların somut içeriği, bireyle ilişki kurduğu zaman ortaya çıkar. Çıkar kavramı da gerçek somut görünümüne, ona eğer bireyin kendisi doğrudan dokunabiliyor ise bürünür. Özgürlük kavramı da öyledir, eşitlik kavramı da, mutluluk kavramı da ve ilh.
Bireyde görünen bu gerçek çıkar kavramını somutluğuna halel getirmeden, onu çarpıtmadan ne ölçüde genişletebiliriz? Sadece sınıf ölçeğinde genişletebiliriz. İdeolojilerin içeriği de bu sınırdan ötürü sınıfsaldır. Çıkar kavramını sınıf sınırlarının ötesine, ancak çarpıtmalar yoluyla taşıyabiliriz. Normal bir soyutlama bireysel, en çok da sınıfsal genişlikte olabilen gerçek çıkardan genel çıkar, toplumsal çıkar, insanlık çıkarı gibi çıkarların üretilmesine izin vermez. Çarpıtma (ideoloji) yoluyla sınıf çerçevesinin ötesine taşınmış çıkar tanımlarını kovalayan insan bilinci bu nedenle aynı zamanda kendine yabancılaşmanın bilinci olur.
Bütün bunlar, bugün “Marksizme dönüş” önerisini neden gerçeğin kendisine dönüş önerisi olarak anlamamız gerektiğini açıklar. Ve bizi, bugün geliştirmek durumunda bulunduğumuz şu stratejik polemiğe götürür:
Geleceği, −sömürünün (istismarın) ortadan kalktığı, eşit ve özgür kılınmış insan bireyinin hem kendini, hem kendisi dışındaki insanı, hem toplumunu ve hem de doğayı insanca temellük edeceği bir geleceği− bugün biz, “doğru” olan üzerinden düşünerek mi, “haklı” olan üzerinden düşünerek mi bulabiliriz?
Dünyanın gerçekliğine döndüğümüzde, evrensel ölçekte amansız derecede “haksız” bir düzenle yüz yüze geliyoruz. İşin kötüsü, bunu “doğru”lar yaratıyor. Çünkü “doğru”, hala, “kime göre?” sorusunun yanıtı olarak var olabiliyor. Oysa “haklı”, insana dair en saf ölçüleri, aşırı ince denklemlere başvurmadan kullandığımızda bulabildiğimiz bir yerdedir. Dünyanın bugünkü gerçekliği söylediklerimizin aynasıdır. Hangi gözlüğü takarak bakarsanız bakın, şöyle görünüyor.
Şu fotoğraf önünde, bütün istatistikler susar: 2 milyar aç insan var. Bunlar tek tük Batı'da, ama yüz milyonlar halinde Batı’nın dışında kalan dünyada yaşıyorlar. Ortalama yaşama süresi son yirmi yıl içinde, Kazakistan’da 67’den 65’e, Zimbabve’de 55'den 52’ye, Zambiya'da 50’den 43’e, Uganda’da 48’den 42’ye, Ruanda’da 46’dan 40'a gerilemiştir. Dikkat edilsin, kapitalist dünyanın adaletsizliğini kanıtlayan derin külliyata hiç girmiyoruz. Başka şeylerden değil, insanın hayatından söz ediyoruz, uygarlık edebiyatından değil.
Bu gerçekliği değiştirmeden ütopya kurulamaz ve bu gerçeklik üzerinde ütopyasını insana göre kurmuş bulunan Marksizmden başka dönülecek bir yer var mıdır? Bu yere dönerken −veya giderken− “doğru” mu yoksa “yanlış” mı denebilir mi? Önce bu haksız ve yerinden hiç oynamayacak izlenimi veren denklemi bozmak gerekiyor. Bu nedenle Marksizmi, hatta belki ona haksızlık etmek pahasına, kim haklı, kim haksız sorusu üzerinde kurmak gerekiyor. Ancak ondan sonra, yani Marksizmin tarif ettiği, her şeyi insanca temellük edebilmeye aday olduğumuzu bilfiil kanıtladıktan sonra sınıf mücadelesini, haklı-haksız kutuplaşmasından, doğru-yanlış kutuplaşmasına doğru çekmek mümkün olacaktır.
Nerede, ne yapmış olurlarsa olsunlar, Marksistlere ve ait oldukları toplumsal hareketlere, “yanlış yaptı” denebiliyor ama “haksızdı” denemiyor. Bu anlamda bugün Marksizme dönüş önerisi, Dünyaya doğru-yanlış merceğinden değil, haklı-haksız gerçeğinden bakmaya dönüş anlamı taşır. Önce şu adaletsizliğin hakkından gelelim! Gerisi kolay!
Hüseyin Hasançebi, Kızılcık, sayı 2, s. 22-23.
Anadolu'nun önemli bir deprem kuşağında olduğu ve tarihinde yıkıcı depremler yaşadığı bilinen bir gerçekti. Deprem kuşağında yaşadığımıza göre, geçmişte olduğu gibi gelecekte de depremi yaşamamız kaçınılmazdı. Yerin kilometrelerce derinliğinde hareket halinde bulunan ve depreme neden olan fay hatlarına engel olmak, bu doğa olayını yok etmek mümkün değildi. Yapılması gereken, insana düşen görev, bu doğa olayını yok saymak değil, uygarlık birikimiyle buluşarak, aklın ve bilimin yol göstericiliğinde bir toplumsal yaşamı kurmaktı. Türkiye, bunu gerçekleştiremedi. Yüzyıllık bir sürece baktığımızda, bir deprem bölgesi olan Türkiye'de, daha önce de 130 kadar yıkıcı deprem yaşanmıştı.
Uzun yıllar geriye gitmeye gerek kalmadan, 92 Erzincan, 95 Dinar, 98 Adana-Ceyhan gibi yakın tarihte yaşanan depremleri hatırladığımızda, bunların binlerce insanımızın canına, on binlercesinin barınaksız, işsiz kalmasına yol açtığı görülmüştü. İnsanlar çaresizlik içinde yaşamını sürdürmeye çalışıyor, kaderleriyle baş başa bırakılıyordu. Bu tablo, farklı bölge ve yerleşim alanlarında meydana gelen depremlerin ortak yanıydı. Türkiye'yi yönetenler her deprem sonrası aynı şeyleri söylüyor, basın aynı başlıkları atıyordu. Yöneticiler, "Devletimiz büyüktür, yıkılanın yerine yenisi yapılır, sorumlular cezalandırılacak" şeklinde kalıplaşmış demeçler veriyordu. "Bundan sonra fay hatları üzerine bina yapılmaması için gerekli tedbirlerin alınacağı" söyleniyordu. Klasik hale gelmiş ve inandırıcılığını yitirmiş demeçlerdi bunlar.
17 Ağustos 99 depremin yol açtığı felaket yalnız Türkiye'yi değil bütün dünyayı ayağa kaldırdı. Türkiye, son yüzyılın en yıkıcı depremlerinden birini yaşadı. Doğal bir olay, büyük bir felakete dönüştü.
Türkiye'de yaşadığımız olay neydi? Büyüklüğü yüksek olan bir depremdi, Marmara depremi; büyüklüğü 7,4 ve şiddeti 10 ile 11 arasında telaffuz edilen, uzunluğu 130 km. olan bir deprem. Çok geniş bir bölgeyi vuran bir deprem yaşandı. Yıkılan bina sayısı, tahrip olan altyapı ve sanayi yapıları bakımından geçmiş depremlere göre sonuçları çok ağır bir tablo var önümüzde.
Yıkılan ve hasarlar nedeniyle kullanılmaz hale gelen toplam 300 bin konut ve işyeri, depremden etkilenen bir milyonu aşkın insan ve yüz binlerce işsiz ve evsiz insan ortada. Can kayıpları, resmi çevrelerin açıkladığının çok üstünde. Kayıpların 40 bin civarında olduğu konusunda genel bir kanaat söz konusu, bölge halkının dilinde bu rakam var.
Deprem bölgesinin durumu neydi? Deprem bölgesi, Türkiye'nin gelişmişlik açısından en zengin bölgesidir. Türkiye GSMH'nın %40'nın üretildiği, nüfusunun üçte birinin yaşadığı deprem bölgesinin, sanayi katma değeri içindeki payı % 46,7 seviyesindedir. Yaşanan felaketin boyutları çok büyüktür ve ülkenin makro ekonomik dengelerini alt üst edecektir. Çalışma Bakanlığı verilerine göre, deprem bölgesinde sigortalı çalışanların 150 bini işsiz kalmış durumda. Sigortasız işçi çalıştırma oranının yüksek olduğu bir ülkede, işsiz kalanların gerçek sayısının bu rakamın birkaç katına ulaştığı ortaya çıkmaktadır.
Böylesi bir felakete rağmen görülüyor ki, Türkiye'de değişen bir şey yok. Sistem, parçacı göstermelik çözümlerle halkı oyalıyor, felaketin üstünü örtmeye, 17 Ağustos ve 12 Kasım depremleri olmamış gibi davranmaya çalışıyor.
Ülkenin en önemli sanayi tesislerini yüzyıllardan beri depremlerin olduğu bilinen bölge üzerine kuran, sanayinin ucuz emek depoları için insanların bölgeye akmasını teşvik eden, elverişsiz zeminleri iskâna açarak insanların hayatı ve parasıyla ödedikleri ve altında kaldığı beton blokların dikilmesine seyirci kalan, kaçak yapılaşmayı teşvik eden sistem, bu felaketin sorumlularını yine ortaya çıkarmıyor, bağrında saklıyor. Siyaset ve sermaye medyası, her deprem sonrasında olduğu gibi, felaketin sorumluları olarak birkaç müteahhidi keşfedip, süreci yine bunlarla sınırladı ve bütün sorumlulukları örtbas etti. Bilinen görevler yerine getirildi. Hırsızlık koalisyonunun ve suç zincirinin halkaları yine ortaya çıkarılmadı.
Milyonlarca insan, çaresizlik içinde yaşamını sürdürmeye çalışıyor. Bu insanların içine düştükleri işsizlik, yoksulluk, maddi kayıplar ve yakınlarının, dostlarının kaybedilmesi ile büyüyen moral çöküntüyü giderecek çözümler ortada görünmüyor. Ciddi psikolojik sorunlar yaşayan bu insanlar, gelecek umutlarını ve beklentilerini her geçen gün daha fazla kaybediyor.
Tarım alanları, sahiller ve dolgu alanları yine yapılaşmaya açılıyor, bu alanlar üzerine kurulmaya çalışılan 25 bin prefabrik konutun yapımı bilinen ihale yöntemleriyle rant aracı olarak kullanılıyor, halk her zaman olduğu gibi yine sürecin dışına itiliyor. Bilim adamları, meslek örgütleri ve duyarlı toplum kuruluşları yine yok sayılıyor, Türkiye'nin birikim ve potansiyeli yine devre dışı bırakılıyor. Rantçılar, vurguncular yine sahnedeki yerlerini alıyor, kaynakların bir avuç insana, sermaye çevrelerine aktarılması devam ediyor.
Hasarlı binaların onarılması tam bir rant sürecine dönüştü. Meslek Odalarının bütün karşı çıkmalarına rağmen binaların zemin etüdleri, onarım projeleri, onarımları ve denetimleri piyasa koşullarının insafına terk edildi. Bu konuda 500-600 kadar özel büro yetkilendirildi. İçlerinde yetkinlikleri tartışılır mühendislere belgeler verildi. Bilim adamlığı kisvesi altında faaliyet yürüten insanlar ortalığa dökülerek, rant pastasını paylaşmaya başladı.
Sistem, her şeyiyle felaketi unutturmaya çalışıyor! Ama toplumsal yaşamın derinliklerinde, felaketin boyutları, deprem dalgalarının yıkıcılığı, nerelerin yapılması gerektiği konuşuluyor. İnsanlar çözümler arıyor, korku ve endişe ortamında bazı yerleşim alandan terk ediliyor. Çünkü deprem riski artarak devam ediyor, deprem güncelliğini koruyor.
Marmara Depremi, küreselleşme politikalarına teslim olmuş bir sistemin, toplumsal ve insani sorunlar karşısında ne kadar körleştiğini, kamu örgütlenmesinin ne kadar aciz bir yapıya dönüştüğünü ve kamu yönetiminin ne kadar etkisizleştiğini açıkça ortaya koyuyor, anlaşılır kılıyor.
Aslında Türkiye'nin çokuluslu tekellere endeksli kalkınma süreci, bize böylesi acılı sonu yaşattı. Türkiye, kamusal alanda giderek küçülen; görevleri, yetkileri tırpanlanan, yok edilen bir ülke durumuna getirildi. Özelleştirmeler, kamu kaynaklarının bir avuç vurguncuya aktarılmasıyla gelişen süreç, deprem sırasında yaşadığımız, devletin yokluğu, kamusal alanın ve kurumlarının yokluğu olayı, aslında doğal olarak böylesi bir sürecin sonucunda karşımıza çıktı. Planlama kavramı, liberal ekonomik modelin gereği olarak rafa kaldırıldı. Türkiye'nin ulusal, bölgesel, metropoliten, kentsel planlaması ve kurumları fiziki, ekonomik, sosyal ve kültürel alanların tümünde ortadan kaldırıldı. Bu plansızlık ortamında sermayenin kârını maksimize eden kararlar tek belirleyici olgu haline geldi.
K üreselleşme sürecinde devletin işlevinin, sosyal, siyasal, ekonomik ve siyasal eksenlerinin değişimi, yerel yönetimlerin güçlendirilmesi, demokratikleştirilmesi gibi kavramlarla gündeme sokuldu. Yerelleştirme, küreselleşme döneminde özelleştirme gibi bir araç olarak ortaya çıkarıldı. Sosyal devletin sonunun başlaması ile küreselleşmenin başlaması arasındaki bağlantı da böylece kurulmuştu.
Rant ekonomisi gelişiyor, sanayileşme ve üretim geriliyor. Örgütsüzlüğü, taşeronlaşmayı, ücret düşüklüğünü, işsizliği, açlığı getiren, zengini daha zengin, fakiri daha fakir yapan bu sürecin demokrasiye ve toplumsal planlamaya tahammülü yok. Bilimin, planlamanın devre dışı kaldığı, olmadığı yerde demokrasi de olmuyor.
Türkiye'nin egemenleri, gerçeğin üstünü örtmek zorunda kalan her sömürücü sınıf gibi kaçınılmaz olarak, bilime ve özgürlüğe de karşılar. Gerçek korkusu, bilim ve özgürlük karşıtlığı, sömürünün devam ettirilmesinden doğmakta, baskı ve zulüm ile hayata yansımaktadır.
Bölge halkının oylarıyla işbaşına gelen Diyarbakır, Siirt, Bingöl belediye başkanlarının apar topar gözaltına alınarak tutuklanmaları, sosyal bir deprem etkisi yaratıyor, sarsıntı, yerin derinliklerinden değil, devletin tepelerinden geliyor. Yerel yönetimler, toplumsal yaşamın sosyal mevzileridir. Sarsıntıların durmasından değil devam etmesinden yana olan savaş ağaları, rantçılar, kendi varlıklarını ortadan kaldıracak bir ortamın gelişmesini, barışı istemiyorlar. Bu sosyal mevziler dağıtılmak, bölge halkının iradesi aşağılanmak isteniyor.
Türkiye coğrafyasının en zengin bir bölgesi depremle yıkılırken, en yoksul bir diğer bölgesi de yıllarca süren baskı ve şiddet politikaları sonucu yıkılmıştır.
Türkiye toplumu, kapitalizmin ayıbını örten incir yaprağı gibi işlev gören, çetelerin, hırsızların, rantçıların, din istismarcılarının, milliyetçilerin partilerinden umudunu kesmiştir. Siyasetin çıkar elde etmek, rant sağlamak ve bu rantı dağıtmak, paylaşmak üstüne kurulduğu ve işlediği bir ülkede aklın, bilimin, tekniğin, demokratik karar süreçlerinin devre dışı kaldığı gerçeği ile karşı karşıyayız.
Türkiye'de insan onuruna yaraşır bir yaşamın önündeki engeller çok boyutludur. Bu engellerin önemli kısmı toplumsal yaşamın derinliklerine kadar girmiş olan düşünsel ve pratik düzeyde ortaya çıkan uygulamalarda ifadesini bulmaktadır. Sınıflar ve bölgelerarası adaletsizliği, dengesizliği üreten, şiddeti ve çete devletini demokratik hukuk devletine tercih eden bir avuç sermaye sınıfının iktidarı devam ediyor.
Bu noktada Türkiye'nin demokrasi güçleri tarihi bir sorumlulukla karşı karşıyadırlar.
Üretkenliği, eşitliği, özgürlüğü, dayanışmayı, paylaşmayı, doğaya saygıyı, kültürel gelişmeyi ve zenginliği temel kriter alan bir yaklaşımla yoksulluk ve yoksunluğun üzerine yürümek gerçek bir toplumsal yaşamın, uygarlıkların beşiği Anadolu'nun önünü açabilir.
Anadolu coğrafi tanımının ötesinde bir anlatım gücüne sahiptir. Anadolu tarihsel anlamda sonsuz bir zenginliğin dışa vurumudur.
İnsanlığın ilk ortaya çıktığı ve ilk uygarlıkların başladığı belli başlı birkaç alandan biridir. Mezopotamya ve Mısır'ı kapsayacak tarzda uygarlığın doğuşuna ve gelişmesine beşiklik etmiş ve bilinen tarihin içinde serpilip geliştiği bir ana eksen konumuna ulaşmıştır. Tarihe derin izler bırakan ya da bırakmayan birçok topluluk Anadolu toprakları üzerinde uygarlık yaratmışlar ve yaratılanların zenginleşmesine katkıda bulunmuşlardır.
Anadolu toprakları binlerce yıldır insanların üzerinde yaşadıkları, ürettikleri ve mücadele ettikleri bir yaşama alanıdır. Yaratılan uygarlıkta, bu topraklarda yaşayan ırkların, kavimlerin, milliyetlerin, ulusların ve halkların geliştirici katkıları vardır. Bu sentez dünya tarihi açısından önemli roller oynamıştır.
Anadolu insanı, bugün tarihi bir kavşağa gelmiştir. Bu, her düzeyde önemli bir dönemeçtir. Bu dönemeçte, Türkiye kendisini 21. yüzyıla taşıyacak demokratik bir değişimi yaşayacak mı? Yoksa geleneksel politikasında ısrar mı edecek? Bu noktada eşitlik, özgürlük, barış ve demokrasi isteyenlerin, Türkiye'nin 21. yüzyılda insanlığın evrensel değerleriyle buluşmasına katkısı ne olacak? Türkiye nasıl değişecek ve kim değiştirecek?
Dünyanın en tartışılmaz doğrularından birini Galile söyledi. Galile, "dünya yuvarlıktır" dedi, ama dünyanın yuvarlak olduğu gerçeğinin hayatın ve bilimin bir parçası olabilmesi için Galile'nin bunu söylemesi yeterli olmadı. Yüzyıllar süren bir aydınlanma mücadelesinin sonucunda, kiliseye haddi bildirilmiş ve dinin bilimin önünde bir engel oluşturması önlenebilmiştir.
Deprem kuşağında yaşadığımıza göre, depremi de yaşamamız kaçınılmaz bir şeydir. Fay hatlarının hareketleri çok derindedir. Bu doğa olayını, hiçbir yönetimin, otoritenin iradesi yok edemez. Yapısal bir sarsıntı ve kırılma mutlaka yaşanır. Önlem alabiliriz, ama izlenen sosyal, ekonomik ve siyasal politikaların kendileri bir deprem ya da fay hattı oluşturuyorsa, bunları değiştirmek de bizim elimizdedir. Galile örneğinde olduğu gibi, hiçbir şeyin kendiliğinden hayata geçmediğini, bunu gerçekleştirecek güce gereksinim olduğunu görmeliyiz. Türkiye'nin birikim ve potansiyellerini çözüm gücüne kavuşturmak ellerimizdedir.
Celal Beşiktepe, Kızılcık, Sayı 2, Nisan 2000, s. 28-30.
bu yazıyı verdiğim kızılcıktan erkek arkadaş, “karma örgüt ne demek?” diye sordu, o yüzden önce bu kavrama açıklık getirmek istiyorum. karma sözünü kadın erkek karışık anlamında kullanıyorum. kadın örgütlenmesi kavramının aksi olarak.
karma örgütlerde, yani siyasi partiler, sendikalar, dernekler vb.’de kadınların örgütlenmesi ve mücadelesi meselesini ele alırken göz önünde tutulması gereken bir kaç nokta var bence.
bunlardan birincisi, bu örgütlerin içindeki erkeklerin sayıca ezici bir üstünlüğe sahip olmaları, bu, kadınların o örgütler içindeki siyasi gündemini belirliyor, bugün bir çok örgütte tartışılan ve hayata geçen kota ve benzeri pozitif ayırımcılık önlemleri kadınların temel politikası haline geliyor.
kota
kadınlara yönelik kota genellikle yüzde 25-30 civarında oluyor ve her zaman da olmuyor, yetmiş erkeğe karşı otuz kadının yer aldığı ödp parti meclisi ile ilgili kişisel tecrübem, kızların sonradan ve az sayıda alındığı galatasaray, haydarpaşa, kabataş benzeri liselerin sınıflarına benzer bir hal; bir grup haylaz öğrenci, hiç durmadan sözlüdeki pardon kürsüdeki kıza laf atıyor, kendi aralarında ise daha dikkatliler, çünkü erkek erkeğe bir sataşmada kavga çıkabileceğini hissediyorlar.
yönetici organlarda erkek sayısının yarısından az kadın, kadınların temsili meselesini halledebilir mi? buna evet demek mümkün değil, öte yandan kadınlar bir kurulun çoğunluğunu oluştursa bile bunu kadınlardan yana politikaların hayata geçmesi açısından bir garanti olarak görmek mümkün değil, çünkü nasıl ki rıdvan budak meclise girince işçiler temsil edilmişolmuyorsa, aynı şekilde kadın yanlısı kadınlar olmadan kadınların siyasi temsili mümkün değil, bu politikaların nasıl ve ne olabileceği konusuna birazdan değineceğim, ancak şunu ifade etmek istiyorum, kota, belirli bir siyasi seviyeye gelmiş kadınların önünü açmak için faydalı bir kurum, erkek egemen yargılarla o kadınlara oy vermeyen seçmenlere karşı, yani toplumsal bir adaletsizliğin çözülmesine yönelik iyi bir araç, ancak kota, kadınları siyasetten uzak tutan maddi sorunlara, en önemlisi ev işleri yüküne çare olmuyor, ayrıca, o kadınların girdikleri kurumlarla çalışmalarını zorlaştıran erkeklere karşı da bir önlem değil, ayrıca şimdilerde çoğulcu tabir edilen, yani bir çok siyasi grubun birlikte yer aldıkları örgütlerde kadın kotası sıklıkla gruplar arası çekişmede bir araç olarak kullanılıyor, bunun bir sonucu siyasi olarak niyeti ya da yeterliliği olmayan kadınların oylamada havaya kaldırılacak eller olarak listelere alınması.
kadınlar, politika
kadın politikasının feminizmden “kadın duyarlılığı”na indirgendiği, ehlileştirildiği bir dönemden geçiyoruz, bu, karma örgütlerde kadın politikalarına da yansıyor, bir çok örgütte, komisyonlar, birimler, koordinasyonlar halinde bir araya gelen kadınlar, uğruna mücadele edecek kotadan başka tek bir talep buluyor oluyorlar: cinsel tacize karşı mücadele.
cinsel taciz gerçekten de herhangi bir yapı içindeki kadınların hayatını karartan, hareket serbestilerini kısıtlayan bir şey. bütün bunların dışında hiç olmazsa solcular arasında yaşanmaması gereken bir rezillik, ama bu konuda alınacak önlemler, yaptırımlar, soruşturma yöntemleri ancak bir örgüt içinde belirli bir değişikliği sağlayabilir.
örgüt içi hayatı düzenleyen kota da dahil bu tür uygulamaları kadın politikası için yeterli saymak mümkün değil.
kadınların karma örgütlerin politik programları ve talepleriyle ilgili söyleyecek sözleri var bana sorarsanız, kadın kurtuluşunun taleplerinin karma örgütlerin talepleri arasında yerlerini almaları gerek, bence esas mücadele bu noktada verilmeli, bu talepleri belirlerken de kadın kurtuluşunun karma örgütlerce de kolayca kabul görebilecek, yoksulluğa karşı mücadele, barış benzeri talepleriyle yetinmemek gerektiğini düşünüyorum, çünkü karma örgütler, genellikle bütün insanlığın kurtuluşunu hedeflediklerini iddia edenler tarafından oluşturuluyor, bu iddia mantık gereği kadınların taleplerini de programlarına almayı gerektiriyor, şimdi ise durum tam tersine, kadın kurtuluş hareketine meşruiyet tanımak için başka ezilenlerin taleplerini de savunması bekleniyor, bu tür bir meşruiyet lütfedilmesine ne ihtiyacımız var, ne de müdanamız. bizim meşruiyetimiz kendi haklılığımızdan kaynaklanıyor.
ayşe düzkan, Kızılcık, sayı 2, s. 26.
Açık söyleyelim, dünya eski canlı dünya değil, pörsüdü. Tek tük ülkelerdeki yoksul köylü isyanları da olmasa, hiç tadı tuzu kalmayacak. Dünyaya can ve kan veren güçler açısından her şey yerli yerinde, ama dünya can suyu kurumuş gibi hareketsiz.
Sınıf durumunu kanıksadığı zaman, umut bağlanmış modeller çöktüğü zaman, sanatın dili tutulduğu zaman, bizzat zamanın kendisi de yorulur; zaman geçmez olur. Dünya bugün öyle bir dünya.
Sorgulanmayan hayat yaşanmaya değmez. Bugün hayat sorgulanmıyor, demek ki yaşanmaya değmez bir hayattır gidiyor. Çek kuyruğunu gitsin.
Böyle tatsız dönemler geçmişte de yaşandı. Uğruna ölünen geleceklerden vazgeçildi. Sanki bu dünyada insandan daha büyük, daha güçlü başka bir şey varmış gibi insanlar küçülüp kabuğuna çekildi.
Evet ama, böylesi karanlık dönemlerde dahi insanın pusuda bir yanı vardı; gençlik yanı. Toplumların bu yanı, tarihin devinimini yeniden ateşlemeye yetiyordu. Bugün böyle bir politik gençlik hareketi ne dünyada var, ne Türkiye’de. Var mı? Varsa göstersin kendisini.
Nedir bu insandaki gençlik yanı; ya da gençlik nedir?
İnsanın hayvandan çok farkı içinden bir farkı da “kaçarken bile hayır diyebilmesidir” denir. İnsanın gençliği de, gençlik yanı da budur. “Hayır!” diyebilmek. Dünyanın bugünkü eksiği, işte bu “Hayırrrr!”dır.
Dünya üstünde −ve içinde− “hayır” denecek mezbele o kadar çok var ki. Bunlarla tek tek uğraşanlar da o kadar çok ki. Ancak, baş edilir gibi değil. Biri gidiyor, bini geliyor bu pisliklerin. Kendini yeniden ürettiği zannıyla dünya pislik üretiyor; eğer bunu fark eden insan da varsa, işte o zaman bu dünya kendi sonunu üretiyor. Ama bu insan yok henüz.
Yok, ama çıkacak elbet. İnsanın “reddeden gençlik” yanına çok saldırıldı. Bunun somutu, genç insanlara ve genç fikirlere çok saldırıldı. Onbinlerce yıl eşitlik ve özgürlük tutkusunun peşinde koşan insan hiç yaşlanmadı, fakat 20. yüzyıl sonundaki üç beş onyılda ihtiyarladı. Burada bir çarpıklık var.
Aslında çarpıklık her yerde ve derinde. Dünyanın kendisinde. Bu dünyayı toptan reddetmedikçe retçi olunamaz. Genç olunamaz. Dünya bizim genç yanımıza, gençliğimize küfrediyor; genç yanımızla ona haddini bildirmeyi akıl etmedikçe kurtuluş yok.
Bu hali kapitalizmdir dünyanın. Dünyanın bu hali sömürmektir. Adabı sömürmek olan bir dünyaya razı olan, bu dünya ve onun çirkin görkemi önünde secdeye varan insan, insan olabilir mi?
Ara ki bulasın. Nerde gençliğimiz? 15 yaşımız, 20 yaşımız nerde şimdi? İzbe, karanlık, ıslak ve soğuk atölyelerde tiner sarhoşudur, arayıp sorduğumuz yok. El pençe divan, bir sonradan görme züppe burjuvanın kapısında boynu bükük iş dilenmektedir, umursadığımız yok. 20 yaşımızın dinamitleri, üniversitelerde, kolejlerde, kendilerine sorulmadan hazırlanmış geleceklerine kelepçeli, fitilsizdirler. Gördüğümüz yok.
Oysa bu gençler böyle olduğu için onlar dünyayı götürmektedirler. Dünyayı tatsız-tuzsuz, aşkların dahi cetvelle ölçülüp yaşanacağı bir yere götürmektedirler. Dünyayı büsbütün adaletsiz hale getirdiler. Altı milyar insan aç, onlar dünyanın çatışma çıkmış göbek atıyorlar. Oturup seyredeceğiz, öyle mi? Bu bir insanlık hali midir? Bu gençlik hali midir?
Eleğini duvara asmışlara sözümüz yok. Sözümüz yaşayacak gücü ve yaşamaya zamanı olan gençleredir. Ne güne duruyorsunuz? Kimden korkuyorsunuz? Kapitalizmden mi? O, siz sokakların özgür şenliğini kumladığınız için pervasız. O size öngelen kuşakları öldürüp yok ettiğini ya da kısırlaştırdığını ve onlardan size bir şey geçmediğini sandığı için rahat.
Sahi siz, bir zamanlar bu ülkede Angola’da bir garip zenci çocuk kauçuk ağaçlarının gölgesinde uygar dünyanın kurşunlarını yemiş, bir yumruğu sıkılı yatarken Nurhak’ta irkilerek uykusundan uyanan gençler yaşadığını bilir misiniz? Siz Ohio’da millî muhafızların biçtiği gençlerin en son türkülerini Vietnam’da napalm ateşinde kavrulan çocuklar için söylediklerini işittiniz mi? Siz hiç faşistlerin, kendi gitarının teliyle boğdukları Viktor Jara’yla ağladınız mı? Tek, bu sömürü dünyası sürsün diye dünyanın bütün güllerini yolmaya hazır sermaye düzenine karşı söyleyecek bir sözünüz yok mudur?
Bize bakma sen. Biz incelikleriyle uğraşıyoruz işin. Seni siyasetimizin veya hareketimizin neresine koyacağımızı bin bir kavramın süzgecinden geçirerek tartışıyoruz. Biz yaptığımız bunca hatalardan sonra hata yapmaktan korkuyoruz. Bize aldırma sen. Dünya senin. Senin bu dünyan adil olsun, biraz daha güzel olsun, sen özgür olasın, kardeşlerinle eşit olasın diye sen doğmadan önce hayaller kurduk. Bu hayallere canlar ve ömürler adadık. Çok istedik bizim çektiklerimiz son olsun, en son olsun diye. Başaramadık. Ne var yani? Gençlik yanımız gitti. Başaramadık. Senden özür dileriz.
Ama sen başaracaksın... Biri kolay olacağını söylerse sana, sakın inanma. Kolay olmayacak. Hatta senin işin bizimkinden de zor olacak. Bizim yenilgimizi hep senin yüzüne vuracaklar, moralini bozacaklar. Zayıf yanını bulduklarında sana, çeliğinde işçi kanı bir hayatın lüksünü sunacaklar. Bu dünyanın, onları en üste çıkaran bir yasası bulunduğunu, bu yasayı ne Marx’ın, ne Komüncülerin, ne Ekim devrimcilerinin ve ne de başkasının… hiç kimsenin değiştiremediğini sana kendi talihin diye yutturmaya kalkışacaklar. Söyledikleri gibi olmamıştır. Prometeus hiç yenilmemiştir. Kuşkun varsa eğer kendin dene. Bu yenilgi nasıl şeymiş diye üstlerine yürü. Bak nasıl kaçacaklar... Bizim ayağımız bir kere kaydı. Sen sağlam bas, kaymayacak.
Ö. Bedri Canatan, Kızılcık, Sayı 2, Nisan 2000, s.33.
Avrupa işçi hareketinin ve feminizmin tarihsel öncülerinden
Flora Tristan, Fransız. 7 Nisan 18O3’te Paris’te doğdu, 14 Kasım 1844’te, yani 1848 Devriminden dört yıl önce yine Fransa’nın Bordeaux şehrinde öldü.
Yaşarken daha çok gezi anıları, bir roman ve çeşitli toplumsal sorunlar üzerine makaleler yazmış biri olarak tanınırdı. Oysa savunduğu radikal sol fikirler ve işçilerin sosyal adalet için yürüttükleri mücadelelerde aktif yer alması, 1840’larda Orleansçı krallık rejimine karşı gelişen sol toplumsal muhalefet üzerinde etkili oldu. Marx ve Engels, Kutsal Aile'deki polemiklerinde ona sahip çıkarlar. Bugün de, ütopik sosyalizmi bilimsel sosyalizme bağlayan düşünürlerin önde gelenleri arasında sayılıyor.
Flora Tristan ütopik sosyalizmin babalarından bir hayli etkilenmekle birlikte, işçilerle sermaye sahipleri arasında sınıf çelişkisinin uzlaşmaz karakterini vurgulamış, aydınlanmacı bir orta sınıfın himmetiyle toplumda sınıflar arası uyum sağlanabileceği düşüncesine ısrarla karşı çıkmıştı. İşçilerin çıkarlarını en iyi kendilerinin temsil edebileceğini savunuyordu.
Çağdaş feminist teorinin belirlenmesine de öncü katkısı oldu. Feminist görüşleriyle sosyalizmi benimsemesi arasında derin bağlar vardı. Kadınların ezilmesini işçi sınıfı üzerindeki ekonomik ve ideolojik baskıyla doğrudan bağlantılı görüyordu. Bu yanıyla, zamanının cinsler arası eşitsizliği toplumsal koşullardan soyutlayan ilk Fransız feministlerinden ayrılıyordu.
1843’te Paris’teki evini terkedip L’Union Ouvrière (İşçilerin Birliği) adlı kitabındaki düşünceleri yaymak için Fransa içinde büyük bir geziye çıktı. Gittiği her yerde işçi aktivistlerle toplantılar düzenledi, örgütlenmeleri gereğini vurguladı, ulusal ölçekte bir “İşçi Birliği” oluşturulmasıyla ilgilenmelerini sağlamaya çalıştı. Onları, çalışanlar arasına ayrılıklar sokan mesleki, bölgesel ve dini barikatları yıkarak, kadın-erkek demeden, ulusal ve uluslararası işçi dayanışmasında güç devşirmeye çağırdı.
1844’te erken ölümü 1848 Devrimine varan sosyal reform hareketinde yer almasını engelledi ama eserleri ve taşra emekçileriyle kurduğu yakın kişisel bağlar Devrim öncesi gelişmelerde ve olaylarda etkili oldu. Devrime giden yolda bir köşe taşı olan 1845 Toulon Tersane Grevinin örgütlenmesine onun takipçileri öncülük ettiler. 1848 Ekim ayında binlerce Parisli işçi mezarı başına çoşkuyla yürüyerek onu unutmadıklarını gösterdiler.
***
Daha fazla bilgi için: Socialist Women: European Socialist Feminism in the Nineteenth and Early Twentieth Centuries, Marilyn J. Boxer ve Jean H. Quataert, New York: Elsevier, 1978.
Kızılcık, Sayı 2 (Nisan 2000).
Küreselleşme ve ulus-devletin evrimi iç içe iki süreç. Küreselleşme ulus-devleti dışlayıp geriletmiyor. Onu içinde taşıdığı tarihsel potansiyel doğrultusunda evrime uğratıyor ve daha da büyütüyor.
Evet, büyütüyor. Küreselleşmeyle birlikte ilerleyen özelleştirme çığırı devleti ekonomik ve sosyal işlevlerinden soyundurmakla "egemen" halkın muhatabı olmaktan çıkarıyor, halka açık siyasetten, seçimden, oy kaygusundan, kamuoyundan, siyasal partilerden, vb. bağımsızlaştırıyor: piyasanın "nesnel" süreçlerinin ve onların ardındaki iç ve dış çıkarların doğrudan muhatabı kılıyor. Halen de pratikte durum az ya da çok böyle ama süreç bunu meşrulaştırıyor. Ulus-devlet uluslararası sermayenin küresel ölçekte birliğinin ve gücünün bir aracına dönüşüyor. Yurtdaşların karşısına bu sayede edindiği yeni bir boyut ve hüviyetle dikiliyor. Uluslararası sermayenin mali, ekonomik, siyasal, askeri gücü ve etkinliğiyle donandıkça önünde çalışanların günlerini karartan yeni ufuklar açılıyor.
Bu gidiş burjuvazinin, mal mülk, servet, sermaye sahiplerinin çıkarlarıyla çelişiyor mu? Ulus-devlet o çıkarları şimdi uluslararası sermayenin bileşenleri olarak kolluyor ve dayatıyor. Türkiye'de bu gidişle çıkarları çelişen bir "milli burjuvazi" mi var? Ya da bürokratik "kabuk" devleti sahiplendikleri söylenen birilerinin mi çıkarları bu gidişle çelişiyor? Devletle yurtdaş arasındaki ilişki, özünde, yurtdaşla yurtdaş arasındaki ilişkidir. Devletin yönetme ve yönlendirme yetkilerinde her değişme o ilişkiyi değiştirir. Devlet "yönetmekten" elini çekiyorsa, öyle yönetmek yerine böyle yöneterek yurtdaşların birbirleri karşısında konumlarını değiştiriyor demektir. Bununla ilgili karar ve uygulama süreçleri toplumdaki sınıflar arası güç dengesinden ve sınıf iktidarından bağımsız değildir.
Ulus-devlet tarihte burjuvazinin doğrudan egemenlik aracı ve işlerinin yürütücüsü olarak ortaya çıktı. Sosyal içeriğinin kavranılması ve gelişmesiyle evrim geçirdi. Bunda çalışanların, işçilerin sınıf baskısının yeri ve katkısı belirleyici oldu. Ama çalışanların her ulus-devlette inkâra uğrayarak birleşen çıkarları ve özlemleri de aynı zamanda tarihin gündemine girdi. İşçi sınıfı enternasyonalizmi, başındanberi, ulus-devlet kategorisinin inkârıdır. Emek-sermaye çelişkisi üzerinde yükselir. Boşuna, "Bütün ülkelerin işçileri, birleşin!" denilmedi. Çalışanların birliğini gündeme getiren maddi süreçleri o gün bu gündür kapitalizm kendisi harekete geçiriyor ve yaşanan hayatın gündemin de tutuyor.
ULUS-DEVLETİN TEMEL KAPİTALİST KARAKTERİ
Üretimin ve bölüşümün kapitalist koşullan sürdükçe ulus-devletin sosyal içeriği üzerinde burjuvazinin çıkar baskısı sürer ve artar. Azalmaz. Üzerine yürünüp azaltılamazsa, her an yeniden parlar. Halen bütün dünyada, en ileri, sosyal devletçi kapitalist ülkelerde de gidiş bu yönde. Başı yine ulus-devletler çekiyor.
Emek-sermaye çelişkisi "emekten yana" ya da "emek ağırlıklı" değil, doğrudan emek adına, emeğin kurtuluşu için çözülmedikçe o baskının sonu gelmez. Çubuk bu yana bükülüyorsa o yana da bükülür. Ha, çelişkinin sonu gelmese de olur diyorsanız, sömürünün azalıp hafiflemesine (ne zaman? nereye kadar?) razıysanız, o başka!
Razı değilseniz, bir, işiniz ulus-devletin sosyal içeriğinin bugün "bu kadar”ı, yarın eh işte "o kadar"ı uğruna ulus-devlete sahip çıkmak değildir. Çalışanların özgürleşmesinin yolunu izlemek ve bunu yaparken –yapabilmek için de– mevcut sosyal kazanımlara sahip çıkmak, onları savunmak ve daha da geliştirmek için uğraş vermek, mücadele etmektir: smıf mücadelesini yükseltmektir. Sosyal kazanımların korunması ve geliştirilmesi ulus-devletin kabuğuna sarılmakla olacak iş değildir. Çekirdek (burjuvazinin çıkarları) kabuğu her vakti geldiğinde çatlatır atar. Burda belirleyici olan, ulus-devletin temel kapitalist karakteridir.
Razı değilseniz, iki, küreselleşmeden medet ummanın da boşuna olduğunu görmeniz gerekir. Küreselleşmenin cazibesine kapılarak bir yerlere, söz gelimi AB'ye katılmakta yarar gören kimi emekten yana ya da emek ağırlıklı çözüm yanlıları küreselleşmenin ulus-devletin "devlet"liğini azaltmadığını, arttırdığını göremiyorlar. Uluslararası sermaye sömürü ilişkisini geliştireceği, sömürüyü azamileştireceği her yerde buna uygun koşullar, sözgelimi ucuz emek, düşük maliyetli çalışma koşulları, sendikal atalet, disiplin ve istikrar, vb., sözün kısası, "devlet garantisi" arıyor. Küreselleşmeyle birlikte artan, daha da yaygınlaşan, çeşitlenen sömürü, sermayenin sosyal işlevlerinden soyunmuş güçlü devlete duyduğu ihtiyacı her gün biraz daha arttırıyor. Küreselleşme koşullarında ulus-devletleri kendi halklarının karşısına yeni bir boyutta büyüterek diken budur. Uluslararası sermayenin elinde işlerini görmekte, amaçlarına ulaşmakta yararlanacağı ulus-devletten başka bir yaptırım gücü mü var? Liberaller, 2. Cumhuriyetçiler, Refah/Fazilet'çiler, vb., varlıkları ve gelecekleri sermaye çıkarlarıyla kaim herkes neden basbar bağırıyor savunma, yargı, iç güvenlik güçleri dışında tüm işlevlerinden soyunmuş devlet "daha da güçlü" olacaktır diye?
SERMAYENİN AVRUPASI
Küreselleşme, iletişimde ve üretimde teknolojik ilerlemenin bir ürünü değil. Teknoloji, kapitalist rekabete, sömürünün yenilenmesine ve çeşitlenmesine yeni açılımlar sağlasın diye, sağladığı için ve sağladığı ölçüde "ilerliyor". (Teknolojinin kendisine de, ilerlemesine de karşı olmanın en azından ahmaklık olduğu çok kesin. Ama karşı olmamak bir şeydir, ona yüklenen işlevi ve o işlevin ardındaki dinamikleri görmezlikten gelmek bambaşka bir şeydir.) Küreselleşme gelişkin ve güçlü kapitalist devletlerin dünya halklarına karşı düzenledikleri bir "komplo" da değil. Kapitalist sömürünün bir ürünü. Kapitalizmin, kâr hadlerinde düşüş eğilimi gibi olgulardan doğan, rekabet ve operasyon alanını olabildiğince yayma ihtiyacının dayattığı bir sömürü tezgahı. Kapitalist sömürünün çağımız koşullarındaki nesnel zemini deyin isterseniz. Sömürüye karşı mıyız, değil miyiz? Açıkça ondan yana olanlar var, güçlüler, çoğunluğu ideolojik koşullandırma ve baskıyla, olmazsa silah zoruyla peşlerinden sürükleyebiliyorlar. Sömürüyle başa çıkılamaz mı? Çıkılabileceğini düşünenler var. Bugün için azınlıktalar. Emekçileri emrivakiyi daha vaki olmadan kabullenerek "ehveni şer"re gönül rızasıyla boyun eğmeye çağırmaktan. başka onlara sunacakları bir seçenek yok mu? Sunulmuş olanın arkasında durulamaz mı? (Sosyalizm "ütopya"sı öldüyse niçin hala ölüsüne kurşun sıkıyorlar?) Durulabilirse nasıl durulur? Çalışanlara kurtuluşlarının bir başka âlemde yine sömürülmekten geçmesi gerektiği anlatılarak mı? Ya da, nasıl olsa hiç kurtulamayacakları için, önlerine atılan "uygarlık" sadakasıyla yetinmekten başka çarelerinin olmadığı telkin edilerek mi?
AB, hâkim eğilimleri, tercihleri ve yönelimleriyle, hâkim realitesiyle "sermayenin Avrupası"dır. Her ne kadar sermayenin Avrupası’nda olmak tipik göçmen işçi bakışıyla sermayenin Türkiye’sine çakılı kalmaktan iyi ise de, oraya katılmak somut durumda sermayenin Türkiye’sini tahkime yarar. "Emeğin Türkiyesi"ne ne getirir? (Somut koşullarda ne getireceğini, neyin ne olduğunu ve olacağını ileriki sayılarımızda ayrıntılarıyla işleyeceğiz.) Bugüne kadar ulus-devletin ve 82 Anayasasının kanatları altında gününü gün eden bütün "özel girişim erbabı" –otomotiv üreticisinden enerji dağıtımcısına, her türlü tekelciliği meslek edinmiş medyacısına kadar– AB kapısının aralanmasıyla neden o kadar sevindirik oldular? Sermayenin Türkiyesinde, "Özel girişim ve serbest piyasa ekonomisi demokrasinin ön koşuludur!" söylemi –biraz kazıyınca altından şantaj ve tedhiş kokusu çıkan bu söylem– en yaygın, en etkili ve etkin slogan olmayı sürdürmeyecek mi? Tanımı böyle konulmuş bir demokrasiyi "savunmak" ve "korumak" için güçlü devlete ihtiyaç duyulmayacak mı? Kime karşı?
İkinci Cumhuriyetçilerin "ikinci sınıf ülke" olmaktan çıkarıp "birinci sınıfa duhul ettirmek istedikleri "Türkiye" nedir? Kimdir? Bu "Türkiye"de sınıflar, sınıf çelişkisi, sınıf sömürüsü ve tahakkümü, sınıf egemenliği yok mu? Kalmadı mı? Sarı çizmeli Memet Ağayı kim nereye götürmek istiyor?
Türkiye AB'ye en sonunda girecek mi, girmeyecek mi? Hiç belli değil. Girme kararını ulus-devlet alıyor, süreci o götürüyor. Arada acayip bir alış veriştir gidiyor. Daha şimdiden AB'li olma, ona uyum sağlama uğruna emekçilerin sırtına bir sürü yük bindirilirken ve işçi hakları, çalışma koşulları ILO standartlan, ücretler, vb., vb. alanında hiçbir şey yapılmazken, özelleştirme Anayasaya sokuluyor, geriye yürüyen tahkim yasaları çıkarılıyor, tarım kesimi üzerinde baskı azdırılıyor, IMF bir gecede cümle çok bilmişin sevgilisi olup çıkıyor, büyük AB şirketleriyle birleşme pazarlığına oturan kapitalist girişimciler bütün bunların üzerinde tepinerekten düğün bayram ediyorlar. Ulus-devleti ulus-devlet yapan kapitalist dinamikler Yirminci Yüzyıl sonu koşullarda o sosyal içeriğe karşı gelişiyor. Sosyal devletçi Avrupa toplumlarında öyle olmadığını düşünenler gerçeklere yalın gözle bakmayanlar, trendlerin yönünü göremeyenler, gördüklerini görmezlikten gelenler ya da önemsemeyenlerdir. Darbe Kuzeyin gelişkin ülkelerinde vuruluyor, acının büyüğü Güneyde, "gelişmekte olan ülkeler"de çıkıyor. Küreselleşmenin "harika kaplanlar diyarı" Uzak Doğu ülkelerinde demokrasinin de, özgürlüğün de esamesi okunmuyor. Sosyal içeriğe saldırı siyasal özgürlüklere, demokrasiye saldırıyı içinde taşır.
EVRENSEL DEĞERLER VB.
Sosyal içeriğin asli sahibi çalışanlar, emekçiler, proletaryadır. Çağdaş burjuva demokrasisinin demokrasisi de büyük ağırlıkla onların eseridir. Ne ki burjuvazi o demokrasiyi baştan beri hiç içine sindiremediği için emek- sermaye çelişkisi ulus-devlet koşullarında baştan beri sermaye adına, sömürenler lehine "çözüle"geldi. Bundan kurtulmanın yolu o "çözüm"ü değişken boyutlarıyla gündemde tutan küreselleşmenin "imkânları"na sığınmak değildir. Küreselleşme bugünün Birleşmiş Milletleriyle, Dünya Ticaret Örgütü'yle, AGİT'iyle, ABD'nin NAFTA'sıyla ve onun sırada bekleyen başka örnekleriyle, vb. ve tabii NATO'yla, ulus-devletin yıpranan ve çökmekte olan sosyal içeriğinin yerine yeni bir uluslar üstü, sınırlar ötesi sosyal içerik ikame etmez, etmiyor da. Böyle bir şey uluslar üstü, sınırlar ötesi sermayenin çıkarlarına, eğilimlerine ve kapitalizmin doğasına aykırı olduğu için etmiyor. Çalışanların o yöndeki gayretlerini, uğraşlarını, mücadelelerini boşa çıkarmak için de küreselleşmeci ulus-devletler ellerinden geleni geri koymuyorlar. AB'nin "evrensel değerler", "Kopenhag kriterleri", "insan hakları" vb. ile cilalanmış uygar¬lık yaldızına kanmamak gerekiyor.*
AB mi, yoksa ulus-devlet mi ikilemi sahte ikilemdir. Emekten yana ya da emek ağırlıklı siyaset değil, doğrudan emek siyaseti için sorun bir kimlik sorunudur ve ilkeseldir. İlkesel bakış en gerçekçi bakıştır, dünyanın yaşayan tarihsel gerçekliğiyle yüklüdür. Sosyal içeriğin, özgürlüğün, demokrasinin asli dinamiği çalışanların birliğidir. Çalışanların birliği ve aktif dayanışması, "işçi sınıfı enternasyonalizmi" ulus-devleti de, AB'yi de aşar. Gereğinin yerine getirilmesini mutasavver imkânlar, kolaylıklar, vb. uğruna geleceğin bilinmeyen bir vaktine ve koşullarına ertelemeye hiç gerek yoktur.
Önce burada anlaşmamız gerekiyor, Anlaşabiliyorsak, anlaşalım ve işimize bakalım. Ondan sonra, emir vaki olursa işimizin o günün somut koşullarında nasıl görüleceği, yöntemleri, araçları üzerinde tartışalım.
* "Uygarlık yaldızı" ve "evrensel değerler", vb. üzerinde söyleyecek daha çok şey var. Bir kaçı dışında hemen hiç bir “evrensel” değerin yabana atılacak bir değer olmadığını düşünüyorum.
Tektaş Ağaoğlu, Kızılcık, Sayı 2, Nisan 2000, s. 19-21.
Hizbullah dehşeti
KIZILCIK
Fazilet'ten ne isteniyor?
Hakiki 'demokratik cumhuriyet'
Kim bay başkan istiyor?
Hayat ağacı
İnsan utanır / Asgari ücret yoksulluğu meşrulaştırıyor / Çocukları da öldürürler / "İnsan hakları!" / Hücre tipi cezaevleri ve insan hakları / Borsanın kaymağını kim yiyor? / Hastalar örgütleniyor / İlaç firmaları araştırma sonuçlarını çarpıtıyor
Türkiye'nin programlanması
İzzettin Önder
Küreselleşmenin neresindeyiz?
Kenan Somer
Türkiye solu Avrupa Birliği'ni nasıl tartışıyor?
Küreselleşme mi, çalışanların birliği mi?
T. Ağaoğlu
İnsan "hayvan" değilse işçiler haklıdır
Hüseyin Hasançebi
2000 yılı Dünya Kadın Yürüyüşü
Handan Koç
Konca'ya açık mektup
Kadın örgütleri ve dergileri
karma örgütlerde kadın politikası
ayşe düzkan
Sosyalistlerin ortak kültürü
Yavuz Alogan
Biri doğa olayı, diğeri insanlık olayı, iki kavram:
Deprem ve demokrasi
Celal Beşiktepe
Kimin sözü geçecek? Sosyal güvenlik ve sınıf mücadelesi
Dr. Cumhur Kaya
Gençlik işte, bir dünya hali!
Ö. Bedri Canatan
Çalışan gençler konuşuyor
Serkan Dereci (Görüşen: Mehtap İskender)
Emekçi muhtar işbaşında
"Daha çok Alemdağ"
İskender Yurttutan
Yüzyılın son büyük protestosu - 2
Seattle olaylarının tarihsel ve toplumsal arka planı
Hindistan'da grev dalgası
Japonya'da ömür boyu işe son mu?
ABD'de sendikalara ilgi artıyor
Coca-Cola'da işten çıkarmalar
Tıp öğrencilerine sendika hakkı
Avusturya'da gerici-faşist koalisyon nasıl işbaşına geldi?
Avusturya Komünist Partisi
Almanya Demokratik Sosyalizm Partisi'nin (PDS) açıklaması
Aşırı sağcıların iktidarına hayır!
Berlin'de Liebknecht-Luxemburg gösterisi
Çeçenistan'da Putin terörü
"Pinochet davası" mı, "Pandora'nın kutusu" mu?
"Türk-Yunan dostluğu"nun "yenisi"ne güvenilmez
Ekvador'da halk ayaklanması
Bir günlük devrim
ÖDP 2. Olağan Kongresi
Çoğulculuk ne kadar anlaşılabilmiş?
Belge
Bir toplumsal sözleşmeye gidecek süreci açmak ve kendi anayasasını yapmış bir toplum olmak için: Çağrı
Sivil Anayasa Girişimi
Avrupa işçi hareketinin ve feminizminin tarihsel öncülerinden
Flora Tristan
Sayı 2'nin tamamına buradan (PDF - 33,7 MB) erişebilirsiniz.