AB’ye girelim, girmeyelim tartışması ciddiyetten uzaklaştırıldı. Olayın ilgilendirdiği somut insan hayatlarını görmezlikten gelen bir tavır derinleştirildi. Konu tarihsel bağlamından kopuk, fantezilerle yüklü, adeta tele-vole türü bir tartışmaya dönüştürüldü, öyle sürdürülüyor. Zaten kendisi yalan-dolan ve kırk tür entrika üzerine kurulu siyaset platformunun da ana teması haline geldiği için, tartışmalar daha da yozlaşacak, halkın anlaması ve tutum geliştirmesi daha da güçleşecek. Halkın kaderi demek olan bir konu “seçim sakızı” haline gelecek.
Ağustos ayı başında çıkarılan AB Uyum Yasası, işin demokrasi ile ilgili “fasa-fiso” yönünü törpüleyerek tartışmayı gerçek sınıf çıkarları temeline yönlendirecek. Herkes AB’nin kendi cebine ne koyup ordan ne çıkaracağı ile ilgilenecek. Bu hesapta başı TÜSİAD çektiği için uyum karşılığı Türkiye’ye ödenecek komisyonları da o cebe indirecek. Uyum için Türkiye’nin ödemesi gereken ağır faturayı ise emekçiler ve artık nerdeyse tümüyle emekçi haline gelmiş orta sınıflar ödeyecek.
Dolayısıyla AB tartışması Türkiye’de bundan böyle, aynı zamanda küreselleşme karşıtı hareketin argümanlarını da içine alarak gelişecek gerçek bir tartışma olacaktır. Bu tartışma için güçlü çözümlemeleri ancak AB karşıtı Marksist, sosyalist sol yapabilir. Konuşma sırası AB karşıtı sosyalist sola gelmektedir.
AB karşıtı sosyalist solun sözünün ve çözümlemesinin kitlelerle buluşması bir süreç sorunudur. Kitlelerin esas olarak kendi deneylerinden öğrendikleri toplum bilimlerinin alfabesidir. Ama bugün halk kitleleri AB’nin ne olup olmadığını, üyeliğin kendilerine ne getirip kendilerinden ne götüreceğini somut deneylerden değil, yazılıp çizilenlerden öğrenmektedir. Demek ki AB konusunda edilmiş ve edilecek ileri geri lafların gelecekle ilgili bir sorumluluğu da vardır. Bu bakımdan önce, bugüne kadar sermaye sınıfından bile azgın AB’cilik yapan kimi sosyalist solcuların söylediklerinin hakkından gelmek gerekir. Çünkü, AB ile ilgili tartışmayı sulandıranlar, tartışmada ipin ucunu kaçıranlar genellikle AB’ci Marksistler, sosyalistler, solcular oldu. Bunlar medyada boy göstermede, konuyla somut sınıf çıkarları nedeniyle ilgili olan kesimlerden de öne geçip AB tellallığını gönüllü olarak üstlendiler. Ne olur ne olmaz, ulus-devlet vazgeçer, sermaye cayar, tıkanmalar olur, vb. diye kendi yarattıkları yersiz korku ve telaşla, AB şakşakçılığını, bazen utanılacak örneklerine, tanık olduğumuz bir kampanya haline getirdiler.
Bunu abartarak sürdüreceklerdir. Çünkü bugüne kadar AB’ye uyum doğrultusunda atılmış adımlar sermaye sınıfından çok onları heyecanlandırmıştır. Olup biteni tarihimizin en büyük bilmem kaçıncı büyük çığırı olarak algılamaya bugünden başlamışlardır. Ulus-devletin kendisi bunu habire tekrar edip duruyor. Onlar devralıp bundan demokrasi, siyaset ve toplumsal ilerleme felsefeleri üreteceklerdir. Düzenin bütün düşüncelerini birleştiren AB’cilik bir kefede, somut emekçi sınıf çıkarları öbür kefede bir sınıf mücadelesi şimdi başlamaktadır; “AB’ci solcu”luğun ayıp sayılacağı bir yöne doğru gelişecektir.
Nedir AB’ci Marksistlerin, sosyalistlerin, solcuların AB savunmasını üstünde temellendirdikleri tezleri ve perspektifleri?
Bin bir türü var. Hepsinin çözümlemesi, fantezisi, hayali farklı. İçlerinde Ahmet İnsel, Oya Baydar, Ufuk Uras gibi görüşünü tarihsel analizlerle temellendirmeye çalışanlar olduğu gibi, Mehmet Altan, Çetin Altan, Aziz Çelik gibi herkesi –bu arada işçileri ve emekçileri– AB hisselerine oynamaya çağıran borsa brokerleri de var. Bilimsel ve siyasal terbiyeden nasibini almamışlar da (Mesut Yeğen, vb,) cabası. Yani işi olmayan işi yapan, yanlış iş yapan, utanılacak iş yapan, vb…
AB’ci sosyalistler, solcular AB karşıtı sosyalistleri “statükocu” olmakla, herkesle birlikte emekçilerin de kârlı çıkacakları bir alış-verişten uzak durmakla itham etmektedirler. Türkiye’deki entelektüel bilinç ve politika ortamı ise “statükocu” sosyalistlerin şevkini kıracak niteliktedir. AB’ye karşı olmanın Marksist olmanın, sosyalist (komünist) olmanın gereği olduğunu bilenler arasında, herkes AB taraftarı, halkın %80’i istiyor, “gücümüz yetmez” diye düşünenler de var.
“Gücüm yetmez”, yetmeyen bir “güç” bulunduğuna işarettir. Yetmeyen gücü kullanmayacaksan –kullanıp güce güç kalmaya çalışmayacaksan– ne yapacaksın? Bükülemeyen bilek öpülmeli mi? Güç yetirmeye çalışmanın türlü yolları var. Dene! Gücümüz yetmez demek, vazgeçmektir. Her şeyden, en başta da kendinden!
Gelelim AB’ciliğin solcu, sosyalist versiyonlarının fantezilerine.
Ortada iki ayrı toplum, topluluk, vb. varsa iki ayrı gerçeklik vardır. Bu iki ayrı gerçekliği birleştirmek iki satır makale ile halledilecek işlerden değildir. “Birleştirmek” olarak giriştiğiniz şey, farklı gerçekliklerin temelinde yatan tarihsel birikimleri kaçınılmaz olarak harekete geçirecektir. O zaman “düz laf” edemezsiniz. Toplumun engramı çıkar ortaya. Sınıflar görünür olurlar, unutmuş olanlar için dirilirler, bin bir türlü farklı çıkar sesini yükseltmeye başlar. Oraya doğru gidiyoruz.
Bir örnek verelim: Ekim Devrimi Rus imparatorluğunda burjuva merkez-kaç eğilimleri kışkırttığında, ülke henüz yerel emekçi sovyetlerin denetimine geçmemişken, Azerbaycan’da iktidarı elinde tutan Milli Müsavat Partisi, bu ülke burjuva sınıfının millî önderleri arasında gördüğü, o sıra Türkiye’de yaşayan, İttihat ve Terakki Partisi’nin önde gelen düşünürlerinden Ahmet Agayef/Ağaoğlu’na üst düzey bir heyet gönderip, Türkiye’ye iltihak etmek istediklerini iletir. Tarih nedir, toplum nedir, birlik nedir, gelecek nedir iyi bilen ve siyasi çözümlemeyi bunlar üzerine kurabilen Ahmet Bey bu öneriyi, “Siz gidin, istikbalinizi Sovyetlerin Birliği içinde arayın,” diye geri çevirir. Bir burjuva önder, kendi toplumunun istikbalini bir proleter enternasyonalist birlikte, ancak konuyu tarihsel bağlamda çözümlemişse isteyebilir. Demek ki AB’ci sosyalistlerimizin içinde aklı erenlerin –çoğunun aklının erdiği zaten malum– bu tarihsel bağlam vurgusunu atlamamaları gerekir. Tarihsel bağlam gibi şeylerden haberi olmayan “özgürlükçü” sosyalistlerimiz de bunun ne demek olduğunu kavrama külfetine katlanmalıdırlar. Fantezi bu işlerde sökmez.
Bu gibi işlerde birkaç demokratik düzenlemeye indirgenmiş bilançolarla da hareket edilmez. AB’ye giren bir Türkiye AB’nin yaşadığı ve yaşayacağı tüm çelişkilere de ortak olacak demektir. Hesabını kitabını bunlara göre yapan TÜSİAD, kendisi açısından en isabetli olanı seçmektedir. Ama kendisi için en isabetli olanı. TÜSİAD’ı Türkiye ya da Türkiye’yi herkes yerine koymaz, yani Türkiye’yi TÜSİAD’la aynı dalga boyu üzerinden algılamazsanız, işler değişir.
Kaldı ki TÜSİAD da bu konuda kendi engellerini aşabilmiş olmaktan uzaktır. Çünkü, bu türden, tarihi gidişatla ilgili bir konuda sermaye sınıfı içinde de derin yarılmalar olmaktadır. Bir kısım burjuvanın “ulusalcı”lığının depreşmesi ve bunun siyasete yansıması başka nedir ki? “Bağımsızlıkçı” söylemin burada yığınak yaptığını göreceğiz. Bu da bilinçleri bulandırıyor.
Burjuvanın “bağımsızlık” dediği şeye de bakalım. TÜSİAD ulusal burjuvacılarımızdan bile bin kat daha “bağımsız” olmak istiyor. AB uyum yasaları için kıçını yırtan TÜSİAD ve siyasetteki kollarından ANAP, aynı uyumun bir parçası olan İş Güvencesi Yasasına sıra geldiğinde –bu yasanın işçilere karşı vahşi tuzaklarla dolu göstermelik bir yasa olduğuna bakmaksızın– nasıl da kıyameti koparıyorlar! Demek ki TÜSİAD, yani Türkiye’nin AB’ye girişine sınıfsal olarak önderlik eden kurum, bizim AB’ci sosyalistlerimiz gibi fantezisi bu olduğu için böyle yapmıyor. Kılı kırk yarıyor. Sermaye sınıfı, bu aşamada sermaye birikim sürecinin geleceğine AB’den daha güçlü bir garanti bulsa, yani çaresiz olmasa veya başka çaresi olsa, AB’ci sosyalistlerimizin gözünün yaşına hiç bakmaz, ona sarılırdı. Ama bugünkü dünya gerçekliğinde Türk sermaye sınıfının sermaye birikimini garanti altına alacak AB’den başka bir yer ve mekân yok. TÜSİAD’ın mecbur olduğu şey ile ütopyası olan şey bugünkü dünya gerçekliği içinde AB’de kesiştiği için oraya gidiyor. Oraya “kendi haliyle” gidiyor. İş güvenliği istenir olunca “kendi haliyle” karşı çıkıyor. Burjuva sınıfın bağımsızlıkçılığı da, enternasyonalizmi de, sermaye birikimi denilen şeyin tarihsel olarak karakterine uygun olarak gerçekleşiyor. Bu tarakta bez dokumaya kalkışan sosyalistin veya solcunun “kendi hali” diye bir şeyi olamaz.
Türk sermaye sınıfının da bir sınıf ütopyası bulunmaktadır. Bu ütopya sözgelimi ya Japonya’dır, ya Avrupa’dır, ya da Kuzey Amerika’dır. O da güçlü olmak istemektedir. Kim demiş Türk sermaye sınıfı demokrasi istemez, yüksek işçi ücreti istemez, hukuk devleti istemez diye? Onun da ütopyasında bunlar vardır. Ama kendi sınıf hegemonyasının temelini bunlarla kuracak tarihi koşullardan yoksun olduğunu çok iyi fark ettiği için bunlara düşmandır. Sömürüyü en vahşi çerçeve içinde tutmasının nedeni budur. AB’ye giderken “demokrasi”ye evet, işçi hak ve özgürlüklerine hayır demesi budur. Hukuk devleti mi? Evet, tabii, hem de nasıl! derken Bergama köylüsünün yabancı altın madencilerine karşı kazandığı, nihai hükme bağlamış hukuk davasını hükümete gizli kararnameyle hasıraltı ettirmesi budur. Bu devlet o nedenle, bu toplum o nedenle böyle bir devlet ve toplumdur. Böyle olmalarının, Türk sermaye sınıfının ütopyasında vazgeçilemez, merkezi bir yeri bulunmaktadır.
Sosyalistlerin, Marksistlerin böyle bir ütopyası olamaz. Onların ütopyası bambaşkadır ve varlıklarına duyulan güncel gereksinme de buradan kaynaklanmaktadır. Bizim AB’ci Marksistlerimiz, sosyalistlerimiz, kendi bağımsız ütopyalarını –eğer yıkılmışsa–yeniden kurmak varken bunu yapmayıp AB’ye girmeyi savunmakla, kendilerini burjuva sınıfın tarihsel ütopyasına dâhil ve o ütopyanın her türlü konjonktürel sınırlamalarına mahkûm etmiş olmaktadırlar.
Bir sendikanın sosyalist eğitim müdürü (Aziz Çelik, Keramik-İş) TÜSİAD’a, İş Güvencesi Yasası diye ünlenen yasaya niçin karşı çıktığını soruyor. Çünkü bu sendikacıya göre, TÜSİAD’ın, AB sosyal normlarına sahip çıktığı halde işçi haklarına ilişkin normlara karşı çıkması bir çelişki imiş! Sorusuyla, çelişkisini TÜSİAD’ın gözüne sokacak ve ola ki doğru yola gelmesini sağlayacak!
Kendi bağımsız konsepti ya da ütopyası bulunmayan, AB’nin sosyal şartları hatırına TÜSİAD’ın ütopyasına ortak olan bir sosyalistin sıra işçi haklarına geldiğinde “kendi sözü” olamaz. TÜSİAD işçi haklarında mek parmak bir ilerlemeye bile karşı çıkarken hiç de tutarsız değildir. O, kendi ütopyasına götüren yolu da işçilerden veya işçileri TÜSİAD’ın çelişkilerine göre eğiten sosyalist sendikacıdan ögrenecek değildir. AB sosyal şartlarını sermaye birikimi için elverişliyse benimser, işçi haklarını da gene sermaye birikimine engel gördüğü için reddeder.
Sendikacının derdi ne? Tutarsızlık ve çelişki kimde? Emek ile sermayenin, şu veya bu nedenle, birlikte gidebilecekleri bir yolları bulunduğu varsayımında. Hem sosyalist olmakta, hem de kendine son 150 yıldır dünyada olup bitenlerden sonra bugün hâlâ sermayenin “olumlu eğilimleri”nden bir gelecek devşirmeyi akıl edebilmekte. TÜSİAD’la birlikte AB’cilik yaptıktan sonra, oyunu bozduğu yerde ona sitem etmekte. Bir kez onunla olunduktan sonra artık “kendi hali”nden söz edilemez.
İşçi sınıfının kendi ütopyasını –ki bu sınıf çıkarıdır– burjuva sınıfın ütopyasıyla bütünleştirmekte güçlük çekmesi, eşyanın tabiatından gelir. Burjuva sınıfın eşit ve özgür bir geleceği görüp tasarladığı Fransız Devrimi’nin en devrimci günlerinde işçiler bu sınıfla sokakta boğuşmaktaydılar. Özgürlük için koşa koşa can vermekten çekinmeyen burjuva devrimcilerin ilk yaptıkları iş, işçilerin mesleki örgütlenmelerini yasaklamak olmuştu. İşçilerin kendi yollarını ayırmaları, kendi çıkarları yalnız orda değil, her alanda ve her yerde güme gittiği ve burjuvazinin yolunda hep güme gideceğini bildikleri içindi.
Burjuva sınıfın ütopyasına dâhil olunduktan sonra da kendine Marksist demek, Marksizmi “hissiyat” olarak algılamaktan ileriye hiç gitmeden kendini “Marksist hissetmek” gene mümkündür. Dolayısıyla AB’ci Marksistlerimizin Marksistliğinden, sosyalistliğinden kuşku duymamız için bir neden yoktur. Ama bu gidişatta akıbet nedir? Bunu da örnekleyelim.
Marksist 2. Enternasyonal, kendi bağımsız ütopyasından fiilen vazgeçip burjuva sınıfın demokratik gelişme konseptine dâhil olduktan uzun bir süre sonrasına, 1958 Bad Godesberg Kongresi’ne kadar kendini “Marksist hissetmeyi” sürdürmüştür. Ama 2. Enternasyonal Marksistleri kendi amaçlarına giden yolu kapitalizmin ilerleme kulvarından ayırmadıkları her yerde ve zamanda akıbetleri, kendilerini ne kadar Marksist hissederlerse hissetsinler, Avrupa sermaye sınıfına “sosyal kapitalizmi” armağan etmek olmuştur. Oysa hiç de böyle olmaması beklenirdi. Bu Marksistler –iddia demokrasiden ibaretse– iddia edildiği gibi “demokrasi”de komünistlerden daha başarılı olmuşlardı. Demek ki sorunlar siyasal üstyapıda belirlenmiyor, siyasal üstyapıyı da belirleyen sınıflar arasındaki mücadelede belirleniyor. AB sorunu da bir sınıf mücadelesi sorunudur, AB’nin siyasal üstyapısına katılmak veya katılmamak sorunu değil.
AB’ci Marksistlerimiz kendi sınıf dinamikleriyle demokratikleşemeyen bir toplum için AB üyeliğini, hiç değilse demokratikleşme için fırsat olarak görmektedirler. Kopenhag Kriterleri’ne kendini uyduran bir Türkiye ister istemez demokratikleşecektir; bu da, başta emekçiler, herkesin yararına olacaktır demektedirler.
Nerede, ne zaman, taş atıp kolunu ağrıtmadan, dâhil olduğu birlik demokratik olduğu için kendi de demokratikleşmiş toplum örneği olmuştur bilmiyoruz ama bizim AB’ci sosyalistlerimiz İspanya’yı, Portekiz`i, Yunanistan’ı AB’ye girdiği için demokratikleşmiş ülkelerden sayıp kendilerini yanıltırken, o ülkelerin anti-faşist direniş örgütlerine, komünistlerine, solcularına, gerçek demokratlarına saygısızlık etmektedirler. Demokrasiye bu ülkelerde kim geçmiş, nasıl geçmiş, ne zaman geçmiş?... Dünya ortamı, o ülkeyi kuşatan çevre koşulları, yani diş dinamikler tarafından harekete geçirilmiş iç dinamikler eliyle sağlanmış dönüşüm örnekleri hiç yok değildir. Örneğin, Avrupa’nın faşizmden arındırılması döneminde Türkiye’de de bunun kısmen olumlu etkileri yaşanmıştır, ancak dönüşümü sağlayan iç dinamikler vardır da, onun için öyle olabilmiştir. İç dinamikler yok, dışardan basınçla demokratikleşme olacak!
Bir de yüzsüz ve arsız AB’ci özgürlükçülerimiz var. Bunlar her işi Avrupa’ya havale ederek içerdeki milliyetçi veya İslami tehlikelerden Avrupa’nın koruması altında kurtulmayı umuyorlar.
İşte örneklerinden biri: “Eşitlik ve özgürlük idealine sunduğu açıklık bakımından AB mi ya da AB üyesi bir Türkiye mi, yoksa AB dışındaki bir Türkiye mi daha müsait bir siyasi mekândır? AB üyesi olmayan bir Türkiye’de artık askerî mi olur, İslami mi ya da Milliyetçi mi bilmem ama en azından kısa vadede memleketi bir tür otoriteryenliğin beklemekte olduğu ihtimalini… küçümsememek gerekir.” (Mesut Yeğen, Radikal İki, 28 Temmuz 2002.)
Gördünüz mü? Avrupa’ya girmezsek bizi milliyetçi, şeriatçı karanlıklar yutacak! Bunlardan bizi Avrupa kurtaracak. Ve bu senin kendin için yaptığın projen olacak. Sana da solcu, hatta bırak solcuyu, demokrat denilecek!
Bu kişi “özgürlükçü soldan” olduğunu söylüyor. Ve bunları ÖDP açıkça AB şakşakçılığına soyunmadığı için, eleştiri olarak söylüyor. Bu kafa özgürlükçü bir kafa olabilir mi? Tarihsel içeriği ve gerçek anlamı itibariyle özgürlük kavramının kendi öznesinde mündemiç yapısı bundan daha güzel iğdiş edilebilir mi? Kim kendini ortaya koymadan, başkasının özgürlük ütopyasına sığınarak özgürleşmiş?
Akıl yürütmeye bakın: Türkiye solu, sonuçta bir sanayi burjuvazisi projesi olan 1961 Anayasası’nın özgürlükçü ruhunu sırtına alıp taşıyarak o bilinen özgürlükçü toplumsal atmosferi yarattı ve kitleselleşti, sonuçta yenilmiş olsa bile... Şimdi de AB Projesini bir özgürlük projesi olarak sırtlanıp, niçin taşımasın ki?... (Aynı yer.)
Demek ki Türkiye solunun kendi kendisi için, sermaye sınıfından her yönüyle bağımsız bir proje oluşturması ve onu sırtlayıp götürmeyi üstlenmesi imkânsızdır. Ne imkânsızı, doğru da değildir. Türkiye solu burjuva sınıfın oluşturduğu özgürlükçü projeleri sırtlayıp taşımalı, bunları burjuvaziye bırakmamalıdır. Sonuçta yine yenilirse, ne gam!
Ya tarih nedir bilinmemektir bu, ya da tarihten öğrenmeyi bilmemek. Hem de hiç bilmemek. Söyleyip duruyoruz, bizim hikmetimiz değil söylediklerimiz, sadece olup bitmiş gerçekleri hatırlatıyoruz. Galiba boşuna nefes tüketiyoruz ama bunu da örnekleyelim:
Şubat 1917, yer Rusya. Burjuva, demokratik devrim yapmış; demokrasinin D’sini rüyasında bile görmemiş bir ülke bir gecede dünyanın en demokratik ülkesi oluvermiş. Çünkü hareket aşağıdan yukarı kendini dayatmış, yukardan “akıl edilip” yasaya bağlanmamış. Bundan daha göz kamaştırıcı bir burjuva sınıf projesi olabilir mi? Ne olmuş? Sosyalistlerin gözü kamaşmamış. Niçin kamaşsın ki, onların kendi projeleri var. Devam etmişler...
Türkiye solu niçin sermaye sınıfının projelerine, ya da onları taşımaya mahkûm?
AB’ci sosyalistlere göre Türkiye AB’ye girmekle devlet ve siyaset düzenini pisliklerden, rüşvet ve yolsuzluklardan, Susurluk gibi kasaplıklardan da kurtarmış olacak ve hukuk devleti alanına geçecektir. Çünkü Avrupa’nın devlet ve siyaset düzeninin zemzemle yıkandığına kendilerini inandırmışlardır. Toz kondurmamaktadırlar. Hatta Yunanistan’daki ünlü terör örgütü “17 Kasım”ın arkasından devlet bağlantıları sökün ettikçe şaşırıp, “Yunanistan ne kadar Avrupalı?” diye sormaya başlamışlardır. Nasıl olur da Susurluk benzeri şeyler Avrupa ülkelerinden birinde olabilir?! Hukuk dışılığı Avrupa’ya, yani “adam gibi” kapitalizme yakıştırmakta algı güçlükleri var AB’cilerin.
Bize bu tür örgütlenme modellerini NATO aracılığıyla aktaran bizzat Avrupa’nın kendisi. Gladio hâlâ var orada ve gerektiğinde işini görüyor. Meşruiyetini Avrupa burjuva sınıfı hiç tartışmadı, sessiz kaldı ve 11 Eylül’den sonra da bu tür terör araçlarına sahip olduğu için kendi kendini kutlayıp akladı. Yani biz kendimizi Kopenhag Kriterleri’ne uydurunca derin devlet örgütlerinden kurtulmuş olmayacağız; Avrupa’da âlâsı var, bizde olmayacak mı? Hukuk devleti her ne demekse, ona da acaba ne kadar geçmiş olacağız? Avrupa’da o da işte olduğu kadar var.
AB sermayesi rüşvetsiz var olabilir mi? Kapitalizm rüşvet ve yolsuzluk olmadan nerde, nasıl olmuş? AB sermayesi dünyanın dört bir yerinde aldığı ihaleleri rüşvetsiz mi almaktadır? AB demokrasilerinde siyaset rüşvetten ne zaman ve kim tarafından arındırıldı? En iyilerinden biri olan Alman demokrasisinden örnek verelim. Almanya’yı en uzun süre yöneten Helmut Kohl’ün, başbakan olmadan önce kendi partisinde şanssız bir başkan adayı iken rakibinin ABD tarafından büyük miktarda bir rüşvetle satın alınıp adaylıktan çekilmesi suretiyle yolunun açılması, Avrupa siyaset tarihine “Flick Skandalı” adıyla geçmiştir. Bizim AB’cilerimiz bunu duymamış olabilirler ama aynıyla vakidir. Bizde hiç değilse bu kadarı olmamış, bugüne kadar parti başkanlığı parayla satılmamıştır!
AB’ci sosyalistlerimizin bir tuhaf ve onları her konuda yanıltan şu algılama biçimine de bir bakmak gerekir. AB kriterleri dayatıldı diye Türkiye’de Kürtler ana dillerini öğrenebilir, konuşabilir oldular ve biz bu sorunu AB dayattı diye çözdük, öyle mi? Bu sorun Türkiye’nin gündemine nasıl girdi ve nasıl çözüldü, gidip Kürtlere sormalı… Sonra, ne çözüldü ki? Kürtçeden başka dil bilmeyenlerin izleyecek Kürtçe TV bulmakta bir güçlükleri yok, ama sorun “çözülmüş”!
Bu “çözülen” şeyle herhangi bir Kürdün Kürtlük sorununun çözüldüğünü sanan sosyalistin kendisiyle etik bir problemi var demektir, çünkü o, kapitalizmin, “İşte çözdüm ya!” dediği sorunlardan daha büyük sorunu olmayan bir sosyalisttir.
* Sonradan yasaklanan partinin 1936’da Berlin’de yaptığı Kongre tutanaklarından.
Paraların üstünde ünlü imzası vardı: Che
9 Ekim 1967 günü hücresine giren eli silahlı astsubayı görünce, yaralı yattığı peykeden doğrulup, celladının gözünün içine bakarak, “Ateş etsene, korkak!” dedikten sonra eklemişti: “Bir insanı öldüreceksin!”
Uzun CIA operasyonu böyle sona eriyordu.
Haziran 1928’de doğmuştu, babası mimardı, iş adamıydı, liberaldi; annesi soyluydu ve Marksistti. 3000 kitapla dolu bir evde büyüdü. Bir aile dostu 13 yaşındaki çocuğun Freud okuduğunu yazar. Delikanlılık çağında annesi onu Arjantin’in aydın ve Marksist çevreleriyle tanıştırdı. Tıbbı seçmesinin nedeni astımı ve alerjileriydi. İlk dış gezisinde arkadaşıyla birbirlerini “Che” diye çağırmaya başladılar. Che, Arjantin argosunda yakın arkadaşların birbirlerine hitap sözcüğüydü.
Doktor çıktıktan sonra Guatemala’ya, solcu Jacobo Arbenz rejimi saflarında çalışmaya gitti. Guatemala Latin Amerikalı sayısız devrimcinin enternasyonal ülkesi olmuştu. Sağlık Bakanlığı’nda çalışma talebi Komünist Partisi’ne üye olmadığı gerekçesiyle kabul edilmedi. İlk eşi Perulu Hilda Gadea ile tanıştı. Arbenz’e karşı CIA darbesi günlerinde hükümet birliklerine insan ve silah taşıdılar. Ağustos 1954’te Mexico City’ye geçti, Guatemalalı genç devrimci Roberto Cacares'le arkadaş oldu. Küba devriminde “el Patojo” adıyla ünlenecek Cacares, Che’yi Raul Castro’yla, o da, aftan sonra hapisten çıkıp gelen ağabeyi Fidel’le tanıştırdı.
82 gerillayla ve Granma teknesiyle Küba’ya gerilla çıkartması yaptılar. O günlerde çocuğu olacaktı; Che ise dağlarda, Sierra Maestra'daydı. Hilda daha sonra, “Kocamı Küba Devrimine kaybettim,” diyecekti.
1 Ocak 1959'da Havana düştü.
Ve sosyalist inşa başladı. Che’ye önce askeri bir görev, sonra Ulusal Banka Başkanlığı, derken Sanayi Bakanlığı verildi. İkinci evliliğini, gerilla savaşından tanıdığı Aleida’yla yaptı.
1965’te, “Küba devrimindeki görevim bitti,” diyerek ortadan kayboldu. CIA onun Bolivya’da gerilla eylemi başlattığını saptadı, iki yıl süren operasyondan sonra, 7 Ekim 67’de esir düştü; yargılanması gerekirken, “Efsane bitsin” diye öldürüldü, ama efsane daha da büyüdü, Che bir idol haline geldi.
Kendisine en aykırı gelen olay, Merkez Bankası Başkanı olarak paralara imzasını koymak zorunda kalmasıydı. Çünkü bürokrasi de, banka da, para da onun değerlerine ve harikulade romantizmine çok uzaktı. Kim bilir belki de böyle olduğu için, imzasını taşıyan paralar o yıllarda çok ünlendilerdi.
Ölümünde Havana’da milyonu aşkın topluluğa konuşan Fidel, “Cesareti Aşil’in topuğuydu, onu oradan vurdular,” demişti.
Doğruydu, ama cesareti Che’nin topuğuysa, aklı ve gövdesi sahip olduğu daha büyük zenginliklerdi. Cesaret bir haslettir, fakat ancak daha büyük değerlerle anlam kazanır. Aksi halde, cesarete övgü cesur olmayanın hayranlığından ibaret kalır.
Bugün yüz milyonlarca gencin odasını Che süslüyorsa, bunun cesaretten öte bir anlamı olduğundandır.
Che, insanlığın Spartaküs’le başlayan seçkin semboller zincirinin bir halkasıdır. Che isyandır. Tarih boyunca yok edilemeyen adalet ve eşitlik duygusudur. İnsan olmanın erdemidir. Che, kişinin başkaları için özveride bulunma haysiyetidir. O özveriyi aptallık sayanlara inat, güçlü kötüye başkaldırmayı Don Kişot’luk diye küçümseyenlere, o yaşlı şövalyenin temsil ettiği değerleri alaya alan çirkinlere, bencillere, zorbalara inat, Che, çağdaş Don Quijote’dir. Che onurdur.
Ve tüm yaşamı, yaptıkları, hiç yapmadıkları, Bolivya günlüğüne yazdıkları gösterir ki, Che kuru sıkı bir devrimci, katı bir savaşçı değildir. Astım krizleri içinde kıvrandığı, ilaçsız kaldığı, kaçanlarla, hain çıkanlarla, panikleyenlerle uğraştığı o aylarda yazdıkları gösterir ki, Che gelişkin bir insan örneğidir, insan sıcaklığının kendisidir. Ve entellektüeldir. Klasik müzik tutkunu, Beethoven tiryakisi “Komandante”, o zamanlar walkman veya discman olmadığından müziğini yanında götürememiştir, ama −Türkçe deyişle− bir dirhem yükün bir okka çektiği dağ yürüyüşünden, sırtındaki gerilla çantasından, ilaçlarının yanından kitaplarını eksik etmemiştir.
Ve para + pazar = küreselleşme dünyasında, her şeyin bilgi + iletişim ve akıl + teknoloji sanıldığı bu “bilgi çağı”nda Che ve onun çizdiği İNSAN profili, 40 yıl öncesinde olduğundan daha da önemlidir, daha da değerlidir.
Kızılcık, sayı 13 (Eylül/Ekim 2002).
Sevgili Ece... Ölünce, ne çok seveni, takdir edeni, hayranı olduğu bir kez daha görüldü. Bir kez daha, evet, çünkü seveni, hayranı, takdir edeni hiç eksik olmamıştı. Ama o, yine de, yıllar sonra bir “sultanî” yalnızlık içinde öldü... Bunun sırrı nerededir?
Ece Ayhan şiirinin çağdaş Türk şiirini (50’li yılların sonundan bu yana) çok etkilemiş olduğu hep söylenir durur ama ondan gerçekten etkilenmiş –onu tekrarlamakla kalmayıp ondan aldığını şiire verebilmiş– birini gösterin, gösterebilirseniz... Türk şiirinde sözü edilmeye değer bir “Ece Ayhan” ekolü, akımı ya da damarı var mı?
O şiire direnip başka mevzilerde direnenler şair olarak kalabildiler. İş etkilenmeye geldiğinde, etkilenme kaynakları başkalarıydı: Nazım, Attila İlhan, Oktay Rifat, Cemal Süreya, Turgut Uyar, Edip Cansever...
Ece Ayhan şiiri, değil etkilenmeye, taklide bile açık olmayacak kertede orijinal bir şiirdir. Etkilenme kültür temelli bir olgudur. İç kabullenmeler ve asgari müşterekler üzerine bina olur. Kimi şairlerse tümüyle dışarda devinen bir duyarlıktan ses getirirler. Hudayınabit ve nevi şahsına münhasırdırlar.
Ece Ayhan’ın şiiri ortak tınılara tıkalı, iç kabullenmelere kapalıydı. İştirakleri hep, sözün iyi anlamında kendinden menkuldü. Sırrını dilinde aradılar, şiirin sırrı zaten hep dildedir diyerek çıktılar işin içinden. (İlhan Berk, “Ne dersem şiir olur,” diyerek tüketti konuyu.) Oysa sır, Ece Ayhan’ın sözünde ve o sözü söyleyen Ece Ayhan’daydı. Sözü kendine, kendisi sözüne uyumlu yaşadı Ece Ayhan. Hayatı şiirinin eylem alanıydı. Cebinde tabanca taşırken zihninde şiir kurduğu çok olmuştur.
Hep dışarda kalmayı seçti, dışarda kalmakta diretti. Onun kadar sevimli ve dost canlısı bir adam nasıl o kadar kavgacı ve bazen “nalet” biri olabilirdi? Onca sözü edilen “sıkı”lığının anahtarı buradadır. Şiir yazmayı kendini kanıtlama aracı kılmaya hiç kalkmadı; bir estetik (“poetika”) uğraşı olarak da görmedi. Sağır taklidi yapmayı severdi.
Böyle şairlerin şiiri gökten zembille inmiş gibidir. Zembilin içini karıştırırsanız orada rüyanızda görmeden anlamını kestiremeyeceğiniz sayısız “çer çöp” bulur çıkarırsınız: her biri bir dünya ve tarih değerindedir. Bunu en çok ve en iyi örnekleriyle Ece Ayhan’ın en popüler olmuş –bir kuşağın günahtan arınma amentüsü niyetine çok sevilmiş– “Yort Savul” şiirlerinde değil, sözgelimi Kınar Hanımın Denizleri ve bakışsız bir kedi kara’dakiler gibi daha başka şiirlerinde görebilirsiniz. (Yeri gelmişken söyleyeyim: Çağdaş Türk şiirinin iki önemli, gizemli “abla”sı var. Biri Ece’nin ablası, öbürü Dağlarca’nın. Bu ablalar edebiyat tarihimizin nisyanına terkedilmemeli diye düşünüyorum.) Ama zembilin içini karıştırmayı bilmek gerekir.
***
EPİTAFİO
Boğulmuş geldiler denizden ikindi üzeri,
yeşil çuhalı kahveler rıhtımında gizlenmiş
çivit rengi evlerine. Falı İspanyol—.
Başlarını eğiyorlar yine ablalarının önünde,
sabahleyin olduğu gibi. Saçlarını tarasınlar
ve ayırsınlar diye ortadan. Kör düğüm—.
Onları çağırıyor çığlık çığlığa, bir iskambil kağıdı
sokağından, malta taşları üzerinde, çocuk oyunu
binlerle. Şeytan çizilmiş—.
Görüyorlar, ne de güzel gülüyorlar öyle uzun
uzun. Ama gelemeyecekler işte. Bohçaları
derleniyor. Aceleleri var. Çürük—.
Acaba çıkar mı yine önüne, kopçalarını ilikletmek
istiyen o şişko kadın, Afrikaya giden yosunlu ve
çetin yollarının da, ablaları.
Ece Ayhan
Kızılcık, sayı 13, Eylül/Ekim 2002, s. 58.
Egemen şirketlerin sponsorluğunda ve emperyalist devletlerin güvencesi altında yapılan bir dizi toplantı, onbinlerce eylemcinin katılımıyla günler süren protestolara rağmen devam etti. Sponsorlar arasında bulunan, hatta zirvenin üst yönetim kurulu üyeliğini de üstlenen Dow Chemical – Union Carbide isimli dev kimya şirketi, 1984 yılında Hindistan’ın Bhopal kentinde yaşanan, etkileri bugün bile devam eden endüstriyel atık faciasının sorumlusu. Bhopal faciasının ilk üç gününde 8000 kişi yaşamını kaybetmişti, bugün ise bu sayı 20.000’i aşmış durumda. Kazadan etkilendiği halde hayatta kalma şansına sahip 300 bin Bhopal’li ise kronik ve yaşamlarını kısaltan hastalıklarla boğuşmakta. Aradan geçen 18 yıllık süreçte binlerce bebek çeşitli anomalilikler taşıyarak dünyaya geldi ve pek çoğu çocukluklarını bile yaşayamadan öldü. Yine bugünkü istatistiki verilere göre Bhopal’de her ay 30’u aşkın insan kazanın neden olduğu hastalıklar nedeniyle ölüyor. Ve Bhopal canavarı, Dow Chemical-Union Carbide isimli şirket, dünyanın bir başka kentinde “kalkınma” konferansları düzenliyor2. Bu durumda, toplantının “Dünya Serbest Piyasa Zirvesi”ne dönüştürülmesine de şaşmamak gerekiyor.
Kapitalizm karşıtlarının zirve sırasında kent caddelerinde düzenlediği tepkisel eylemler, her zaman olduğu gibi yine polis şiddetine maruz kaldı. Onlarca eylemci tutuklanırken bazılarının da ciddi şekilde yaralandığı çatışmalarda, kente biber gazı ve göz yaşartıcı bombalar yağarken3, zirvenin yapıldığı toplantı salonlarında yoksul ülkelerin borçlarının -tamamı bile değil, sadece bir kısmının- silinmesi karşılığında ne gibi tavizlerin verileceği tartışılıyor, yoksulluğun gerekçesinin yeterince liberalleşememek olduğu yönündeki tezler akademik gerekçelerle cilalanmaya çalışılıyordu.
Aslında zirvenin başlığı (kalkınma) ile içeriği (daha fazla, daha hızlı liberalleşme) arasında ciddi bir çelişki olduğu son derece açık, fakat bunun bir ilk olduğunu düşünmek oldukça yanıltıcı. Örneğin, Avrupa Birliği zirvelerine de genellikle toplumun tepkilerini azaltacak “istihdam ve büyüme”, “Ekonomik Reform, Buluşçuluk ve Rekabetçilik” ya da “sosyal bütünleşme” ,“AB’nde sürdürülebilir emeklilik”gibi başlıklar ya da ara-başlıklar veriliyor. Peki daha sonra bu başlıkların altı nasıl dolduruluyor? İstihdam ile kast edilen, emek piyasalarının daha yüksek düzeyde kuralsızlaştırılması, şirketleri yatırım yapmaya teşvik edecek, sermaye vergilerinin azaltılması ya da şirketlerin sosyal güvenlik sistemine istihdam ettikleri işçiler için ödedikleri katkıların azaltılması gibi girişimlerde bulunulması, işletmelerin verimliliğinin arttırılması ve işsizlik parası aldığı için emek piyasası dışında kalan kesimin de üretim süreçlerine dahil edilmelerinin hızlandırılması amacıyla bu sosyal yardımın süresinin kısaltılması, koşullarının ağırlaştırılması ve miktarının da caydırıcı düzeylere düşürülmesi. Birlik kurmayları, istihdam ile büyüme kavramlarını bir arada kullandığında ise anlaşılması gereken şu: “İstihdam, ancak büyümeyi teşvik edecek bir temelde ele alınabilir. Bunun için de serbest rekabet işleyişi önündeki engeller kaldırılmalıdır.4 AB şirketlerinin ABD şirketlerinden daha geri bir performans göstermelerinin en önemli nedeni, AB’deki koruma düzeyleri ve sosyal standartların yüksek oluşudur5. Bu durum, Avrupa şirketlerinin rekabet gücünü azaltmanın yanı sıra, istihdama da zarar vermekte ve işsizliğe neden olmaktadır.” Zirve başlığı “Ekonomik Reform, Buluşçuluk ve Rekabetçilik” olarak belirlendiğinde “AB devletlerinde hala kamunun kontrolünde olan temel hizmetlerin daha fazla gecikmeden serbest piyasa ekonomisine açılması ve kalan son kamusal engellerin de belli bir takvim için de kaldırılması6” kast edilmektedir.
Yukarıdaki başlık-içerik çelişkisine verilecek daha pek çok örnek vardır. Fakat, sermaye, günümüzde bu tip illüzyonları ve kavramların içini önce boşaltıp, ardından da kapitalist ideolojiye uygun bir şekilde yeniden doldurma işini öylesine profesyonelleştirmiştir ki artık diller bile kapitalist jargona yetişemez hale gelmiştir.
Bugün neredeyse bir dünya dili olmaya aday gösterilebilecek tek dil olan İngilizce, aynı zamanda kapitalist terminoloji için de bir fidanlık işlevini görmektedir. Günümüzde sosyo ekonomik ve politik çalışmalarda kullanılan bazı terimler vardır ki, bunların Türkçe karşılığını on veya onbeş yaşında bir sözlükte bulabilmek oldukça güçleşmiştir. Ve bu kelimeleri, ancak ana dili İngilizce olan ve sosyal konularla yakından ilgilenenler bilebilmekte, yani sıradan bir İngiliz ve Amerikalı bile bu yeni kelimelerin ne anlama geldiğini bilmemektedir. Örneklemek gerekirse, tek bir “işten atılma” fiilinin İngilizcedeki karşılığı tam 4 tanedir: Lay-off; dismiss; fire; redundance . Bu kelimelerin Türkçe karşılıklarını sözlükte bulmayı başaranlar, farklı başka anlamların yanında ortaklaşmış bir tümceyi, ama hep aynı açıklamayla “işten çıkarma” biçiminde buluyor ve ana dilimizin son derece fakir, İngilizcenin ise bir o kadar zengin bir dil olduğuna hükmediyorlar. Olayı işin erbabına, yani İngiliz ve Amerika’lılara sorduğumuzda ise bu kelimelerin her birinin farklı anlamlarla, değişik konumlarda kullanıldığına dikkat çekiyor ve şöyle diyorlar: “İşveren işçiyi/leri özelleştirme, yeniden yapılanma, teknoloji yenileme ya da küçülme gibi “ekonomik gerekçelerle” işten çıkardığında lay-off ya da redundance kelimelerini kullanıyoruz. Ama, işten çıkarma sebebi, işçinin sendikal faaliyetleri ya da politik görüşleri ise veya geçerli bir ekonomik gerekçe bulunmuyorsa, böyle durumlarda fire veya dismiss kelimelerini kullanıyoruz.” Akla gelen ilk soru elbette şu oluyor : Peki ama, işten çıkarılan işçi için değişen bir şey var mı?, her iki halde de bu insanlar işinden ve dolayısıyla ekmeğinden olmuyor mu? Bu sorunun yanıtını vermeye gerek yok. Çünkü, kapitalist sistemde özne “sermaye”dir. Ve işçinin konumu ne olursa olsun sermaye, meseleye kendi sınıfsal konumundan yaklaşır ve terminolojiyi de bu konumun gerektirdiği biçimde çeşitlendirir.
Fakat, bu girişimin bir başka önemli hedefi daha vardır: işçi sınıfının ve işçi örgütlerinin sermaye politikaları ile hemfikir olmasını, hatta bu politikaları savunmasını sağlamak. Batı ülkelerindeki sendikalar bu terminoloji ile öylesine bütünleşmiş durumdadırlar ki, onlara göre, özelleştirme veya şirketin öne sürdüğü ekonomik gerekçeler yüzünden işini kaybedenler “işsiz” sayılmamalıdırlar. Çünkü onlar “redundant”dırlar (ne demekse). Bu insanlar sürekli eğitim, mesleki eğitim verilerek ya da geçici (ama kesinlikle geçici olmak zorunda)kamu işlerinde esnek bir statüde istihdam edilmek suretiyle rehabilite edilebilir, birer esnaf ya da KOBİ7 sahibi olarak iş piyasalarına kazandırılabilirler. Bu kamu işleri “geçici” olmak zorundadır, çünkü önünde sonunda özel sektöre devredilmesi gerekecektir. Bu “redundant”lar için, bizzat onların kendi ceplerinden de katkıda bulunacağı bir “istihdam fonu” kurulabilirse, rehabilitasyona katkısı olabilir8... Avrupa’da ekonomik yeniden yapılanmanın açtığı yaraları sarma konusunda, daha çok bilgilendirme ve görüşlerini aktarma sisteminin geliştirilmesine ve işletmelerin yeniden yapılanma faaliyetlerini daha önceden ve daha etkin bir şekilde planlaması konularına yoğunlaşılmıştır. Bu yönlendirmede de aynı anlayışın egemen olduğu hemen fark edilmektedir. “Bilgilendirilme ve görüşlerini aktarma” ile kast edilen şudur: “şirketler, ekonomik çıkarları gerektirdiğinde her türlü ayarlamayı yapabilirler, bu, yani daha fazla kar etmek, onların en tabii haklarıdır. Fakat, ne yapacaklarını, genel hatlarıyla da olsa çalışanlarına da söylemeli ve görüşlerini almalıdırlar. Bu işlemi yaptıktan sonra, yine kendi bildiklerini yapma konusunda özgür olmalıdırlar” . Bu açıklamadan da anlaşılacağı gibi, “çözüm önerisi” yine sermayeden gelmekte ve şirketler, sonuçta istediklerini yapabilme özgürlüğüne sahip olacakları için aslında bir monologtan öteye geçmeyen o meşhur “sosyal diyalog” böylece tesis edilmektedir.
Tekrar kaldığımız yere, yani ekonomik gerekçelerle işten çıkarılan işçilere farklı bir statü atfedilmesinin detaylı stratejilerine gelecek olursak, bu stratejiler, işyerinde, uzun kıdeme sahip, eski işçilerin korunması amacıyla “ilk giren, son çıkar” ilkesini de kapsamaktadır. Şirketlerin maliyet muhasebesi kavramlarından biri olan bu strateji aslında, mal stoğunun şirketin üretim tarzına göre en verimli stok devir işlemine tabi tutulmasını hedefler. İlk giren son çıkar usulünün kıdemli işçileri korumayı amaçladığı belirtilirken, “koruma” için öngörülen şey erken emeklilik olmakta ve en üst düzeyde istihdam korumasına sahip olan bu, kıdemli işgücünün yeniden yapılanma sırasında da ilk giden grup olması durumu, işgücü uyarlamalarının paradoxal bir özelliği görüntüsünü vermektedir. Bu paradox, kapitalist ideologlar tarafından “kıdemli işçilerin erken emeklilik gibi en iyi sosyal korumadan yararlanabilmeleri9” biçiminde açıklanmaktadır.
Peki bu erken emeklilik döngüsü nasıl işler? İlk adım, Birlik ülkelerinde geçerli emeklilik yaşının aşamalı olarak 5 yıl daha arttırılmasıdır10. Örneklemek gerekirse,emeklilik yaşının bugün 65 olduğunu varsayalım, bu sınır diyelim ilk 3-4 yıl içersinde 70’e çıkarılacaktır. İkinci adım, Birlik düzeyinde yapılan eğitim, konferans ve çeşitli yayın faaliyetleriyle erken emekliliğin özendirilmesi, gençler arasında yaşanan işsizlik olgusunun aşılması için başka bir çıkar yol olmadığının toplumun geniş kesimlerine anlatılması ve erken emekliliğin vaz geçilmez bir olgu gibi kabul edilmesinin sağlanmasıdır. Fakat bu iki adım birbiriyle çelişik bir görünüm arz etmektedir: bir yandan emeklilik yaşı yükseltilecek, diğer yandan çalışanlar, erken emekli olmaya özendirilecek. Buradaki mantık özetle şöyle işler: Bugün geçerli sistem üzerinden erken emekli olan (örneğin 50 yaşında) bir işçinin emeklilik ücretine baz alınacak hesaplamalardaki kaybı, 65 ile 50 yaş arasındaki yıl fark , yani 15 yıl kadar olacaktır. Yasal emeklilik yaşı 70’e yükseltildiğinde aynı işçinin ücret kaybı bu kez 20 yıla yükselecektir. Başka bir deyişle, bu örnekleme, işçilerin kazanılmış haklarını gasp etmenin yollarından birinin de emeklilik sistemleri üzerinde kurgulanan oyunlar olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Oyunun üçüncü adımında devreye bu kez bireysel (özel) emeklilik sistemleri girer. Şili modeli örnek alınarak dizayn edilen bu sistem, tamamen işçilerin kendilerince ödenen katkılara dayanan bir çeşit zorunlu tasarruf hesabı gibi çalışır. Başlangıçta yasal sistemle bir arada ve seçenekli olarak uygulanan bireysel emeklilik sisteminde nihai hedef, kamusal emeklilik sisteminin adım adım ortadan kaldırılmasıdır. Bu nihai hedef ilk aşamada pek açığa vurulmasa da, sistem teorisyenlerinin “Kamusal emeklilik istihdamı öldürür11” tarzı konuşmalarının satır aralarından gerçek amacı çıkarmak zor değildir. Erken emeklilik döngüsünün birinci adımında gerçekleştirilen emeklilik yaşının yükseltilmesi girişimi sonucunda, isteği dışında erken emekliye sevk edilen işçilerin gelir düzeyi düşeceği için bu gruptaki işçiler bireysel emeklilik sistemine dahil olmamanın pişmanlığını yaşayarak genç nesillere örnek teşkil etmede kullanılacaktır. Böylece çalışma yaşamındaki işçiler, ileride kamusal emekliliğin kendilerine yeterli olmayacağını görecek ve gelecek güvencelerini biraz daha güçlendirmek için bireysel emeklilik sistemine giriş yapmaya başlayacaklardır. Bu aşamaya kısaca “alıştırma süreci” denilebilir. Ve giderek kamusal emeklilik terk edilecek, çalışanların kamusal sistemde biriken sosyal fonları, yeni bir kar amacı olarak sermayeye teslim edilecektir.
Emeklilik sistemi oyunlarının sermaye açısından bir diğer faydası da, gerçek işsizlik rakamlarının olduğundan farklı imiş gibi gösterilebilmesini kolaylaştırmasıdır. Şöyle düşünelim, erken emeklilik sistemi olmasaydı, emeklilik yaşının 65 olduğu bir ülkede, 50 yaşındayken şirketin yeniden yapılanması dolayısıyla işten çıkarılan bir işçi, ulusal istatistik çalışmalarında işsizler grubuna dahil edilecekti. Oysa şimdi bu insanlar, kazanılmış haklarını kaybetmelerine ve erken emeklilik, kendi tercihleri olmamasına rağmen işsizler arasında görünmemektedirler. Yani, gerçek durumda işsizleşen sayısı arttığı halde, basit bir oyunla durum farklı gösterilmektedir. Ve istatistiki veriler özellikle gelişmiş batı ülkelerinin toplumları açısından son derece önemli, dikkate alınmak zorunda olan verilerdir. Bu durum, az gelişmiş toplumlar için de geçerlidir, bu ülkelerde de medya ve basın aracılığıyla bu veriler sıkça kullanılır ve batı toplumlarında atılan kapitalist adımların toplumsal kabul görmesinde yoğun olarak kullanılır.
Yukarıda daha çok Avrupa Birliği temelinde örneklendirilen illuzyon girişimlerinin ülkemizdeki en son versiyonu meşhur “iş güvencesi” tartışmasıdır. Eski Çalışma Bakanı Yaşar Okuyan’ı bir anda sendikalar cephesinde “işçi dostu, kahraman adam”, işverenler cephesinde ise “sermaye düşmanı” mertebesine taşıyan tasarının Meclisten geçmesi aşamasında koparılan fırtına aslında kuru gürültüden başka bir şey değildir. Bu yasa, Türkiye’deki işverenlere, işçileri işten atarken başvurduğu gerekçeleri değiştirme zorunluğu getirmenin ötesinde herhangi bir yeni yük getirmemekte, işçiler açısından da gerçek bir iş güvencesi anlamına gelmemektedir. Zaten kapitalist düzende, özellikle de kapitalizmin günümüzde ulaştığı konumda böylesi bir güvence elde edilmesi mümkün de değildir. Bu yasa Türkiye’de işten çıkarmayı zorlaştırmayacak, yalnızca işverenlerin makul bir gerekçe kullanmasını zorunlu hale getirecektir ki bu da Avrupa’da yaşandığı, yasada da belirtildiği üzere son derece kolaydır.
1. Doha: WTO-Dünya Ticaret Örgütü’nün Kasım-2001’de 4. Bakanlar Konferansını yaptığı ve yeni bir liberalizm raundunu başlattığı yer
2. Corporate Watch, Amit Srivastava, Johannesburg 27 August
3. News Flash, CADI News and Features, 28 August 2002
4. Presidency Conclusions Barcelona European Council, March 2002
5. Alıntı :“MAI Nedir, Neden Karşıyız?” DİSK-Genel-İş Sendikası, Hazırlayan T.MAI ve Küreselleşme Karşıtı Çalışma Grubu
6. Presidency Conclusions Seville European Council, 21 and 22 June 2002
7. KOBİ: Küçük ve Orta Büyüklükteki İşletmeler
8. “Yeniden Yapılanan Türkiye’de emek piyasaları” başlıklı ILO raporu, Temmuz 2002
9. “Yeniden Yapılanan Türkiye’de emek piyasaları” başlıklı ILO raporu, Temmuz 2002
10. Presidency Conclusions Barcelona, March 2002
11. Alıntı: Pension Funds in Europe: Arthitecture, Management and Investment Policies/ETUI
Savaşa yerimizden bakalım
KIZILCIK
Salazar pazarlama
Sosyalistler
Maskaralık
Hayat ağacı
Ecevit/AKP/HADEP / Ama... / El/kol meselesi / Bileşik kaplar / Bir küçük not / Batasuna / Ayıp! / Yorum yok! / Bağımsız yargı! / Yol davası / AB/NATO / Solda birlik / Yalın soru / İllet
ABD ekonomisi
İzzettin Önder
Avrupa niçin sağa kayıyor?
Oğuz Oyan
Eleştirisiz toplum
Güray Öz
"Pembe Avrupa"nın kırık aynası
Lotta Comunista
Sürdürülebilir kalkın-ma! Sosyal kazanımları yok et!
Gaye Yılmaz
Silahların küreselleşmesi
Yavuz Alogan
Abuk bir seçim ve sosyalist sol
Tektaş Ağaoğlu
AB paketindeki "demokrasi"
Mehmet Özgen
AB karşıtlığı Marksist, sosyalist, solcu vb. olmanın gereğidir
Hüseyin Hasançebi
Doğa, insan, toplumsal adalet
Yalçın Yusufoğlu
Paşabahçe'de işçi mücadelesi
"Que se vayan todos!"
Zeki Yavuz
Sanat-Kültür-Kitap
Ece Ayhan'ın okuru ve şiiri
Konur Ertop
Ece Ayhan. Hayatı şiirinin eylem alanıydı
Tektaş Ağaoğlu
Şiddet ve çirkinlik için bilim-kurgu
Refik Zerengil
İnternette Kızılcık turu
Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB) / Cumhuriyetçi Türk Partisi (CTP) / Hindistan Komünist Partisi-Marksist (CPI-M)
Belge
Türkiye ve dünya kamuoyuna
Kaya Güvenç, TMMOB v.d. örgüt yöneticileri
Paraların üstünde ünlü imzası vardı: Che
Ernesto Guevara de la Serna
Sayı 13'ün tamamına buradan (PDF - 10,6 MB) erişebilirsiniz.