KIZILCIK
  • Anasayfa
  • Siyaset
  • Dünya
  • Ekonomi
  • Kültür-Anma
  • Dergiler
  • Yazarlar
  1. Anasayfa
  2. Dergiler
  3. 2000-2014
  4. Sayı 12 (Mayıs/Haziran 2002)

Beyaz perdede kara derililer

Bu yılki Oscar Ödüllerinin dağılımı bizde ilgili çevrelerde memnunlukla karşılandı. Yaklaşım daha çok politik açıdandı: Başrol ödülleri ve yaşam boyu onur ödülü siyahî (Afrikalı-Amerikalı) oyunculara verilmiş, üstelik ödül törenini de bir siyah sunmuştu. Asıl önemlisi, kadın başrol ödülü ilk kez bir siyaha veriliyordu, “Geceye Siyahlar Damgasını Vurmuş”tu. Üstelik tüm bunlar, ABD’nin büyük bir değişim içinde olduğuna bir gösterge sayılmalıydı.

Sinemacılardan böyle değerlendirmelerin gelmesi, Oscar ödüllerinin niteliğini ortaya koyuyor. Sanatsal ölçütlerin her zaman belirleyici olmadığını, zaman zaman, belki çoğu zaman siyasal ya da başka etmenlerin asal rol oynayabildiğini gösteriyor. Bense, sanat ödüllerinde başka kriterlere karşıyım. Altın Palmiye’nin 1982’de The Missing (Kayıp) ve Yol arasında paylaştırılması aklıma gelen ilk örnek: Fransa’da uzun bir aradan sonra sol iktidara gelmiştir (1981), Mitterrand yönetiminin ilk yılında Şili ve Türk cuntalarına karşı bu ödüller verilmiştir. Costa Gavras’ın Kayıp filminin ödülünün politik ağırlıklı olduğu içerikten belli. Yol’a gelince, o ödül filme bile değil, Yılmaz Güney’e verilmiştir. Cezaevinden film yönetilmez. Bin bir tane ayrıntının büyük önem taşıdığı bu sanatta, sette tek bir sahnesini, pelikülde tek bir karesini görmediğiniz, montaj odasına giremediğiniz bir filmi, eskiz çizmekle, talimat vermekle, yönetmiş olmazsınız. Eğer film Yılmaz Güney’in imzasını değil, gerçek yönetmeni Şerif Gören’in adını taşısaydı, o ödülü alabilir miydi?

Yalnızca sinemada mı, Nobel Edebiyat Ödülleri’nde de siyasal etmenlerin gözetildiğini çocuk denilecek yaşlarda öğrenmiştik. Ya da, Pablo Neruda’ya daha önce layık görülmeyen ödül, şair 1973 Şili darbesinin ilk günlerinde terk-i hayat ettikten bir ay sonra ölüsüne layık görülmüştü. Böyle bir olay olmasaydı, Neruda’nın yapıtları Nobel’le ödüllendirilmezdi. Öyle hangi ünlü komünist edebiyatçıya (Aragon’a, Nazım’a, Gilyen’e) Nobel verdiler ki, Neruda’ya versinlerdi?

Sidney Poitier, başrol ödülünü almış ilk siyahî Amerikalı. Ondan sonraki en iyi erkek ödülünü alan kara derili 39 yıl sonra Denzel Washington olurken, Poitier onur ödülünü Robert Redford’la paylaştı.

HalleBerry-scAma birçok kimse için asıl şaşırtıcı olan, en iyi kadın oyuncu Oscar’ının Halle Berry’ye gitmesiydi. Daha önce aynı ödüle aday gösterilen Afrikalı-Amerikalı kadın oyuncu Angela Besset ödülü kazanamamıştı, bu yıl Halle Berry kazandı ve “Oscar tarihinde en iyi kadın oyuncu ödülünü alan ilk siyahî aktris” oldu. Berry’nin annesi beyaz, babası siyah. “Melez” sözcüğü Batı dillerinde artık kaba sayıldığından, anne ve babası ayrı ırktan olanlara “iki ırklı” diyorlar. Bununla birlikte, Berry, törendeki konuşmasında, “Artık tenimizin rengine göre değil, yeteneğimize göre değerlendirileceğimizi umut ediyorum” diyerek, kendisini siyah derili saydığı için, ödül siyah bir aktrise gitmiştir.

Berry’nin Monster’s Ball (Türkçe’ye Kesişen Yollar diye çevrildi) filmindeki yorumuyla ödülü hak etmediğini söylemek istemiyorum. Ne onun, ne diğer finalistlerin oyunlarını seyrettim. Ama, kimileri Nicole Kidman’ı, kimileri Sissy Spacek’i şanslı görürken, ödülün Berry’ye verileceğinin haftalar öncesinden vurguyla telaffuz edildiğine İnternet’te tanık olmaktaydım. Nedeni de teninin rengiydi ve bunu 11 Eylül 2001 sonrasında ABD’nin artan saldırganlığında dünyaya hoş gösterilmesi amacına bağlayanlar vardı.

Bugüne değin, 74 yılda, 148 başrol Oscar’ından sadece 2’si kara deriliye gitmiş, bir tanesi de iki ırklıya. Oran, 50’de 1. Siyahların nüfus içindeki oranları ise yaklaşık 5’te 1. Ya da 105 yıllık sinema tarihinde kaç siyahî oyuncu tanıyorsunuz? Sidney Poitier, Eddie Murphy ve Denzel Washington. Yönetmen-oyuncu Spike Lee. Akşam yemeği saatlerinde yayınlanan aile komedileri çok tuttu diye, bir de siyahî aile dizisi yapılınca, televizyonda da Cosby ünlendi. Böyle bir olguyu, kabataslak bir ırkçılıkla açıklamak zor. Çünkü, ABD’de pahalı spor olan tenis hariç, tüm spor ilahları siyahidir. Müzikte büyük Jazz usta-ları, Spirituals solistleri de öyle. Ölümlerinden yıllarca sonra, hala resimleri gençlerin odalarına asılı Bob Marley’ler, Jimmy Hendrix’ler, gençliğin idolleri, hatta −derisinin renginden utanan− Michael Jackson da Afrikalı-Amerikalı’dır.

Ama sinemada durum farklı. Hollywood’da ırkçılık ve beyaz insan önyargısı iki türlü: Biri, senaryolara, ötekisi ise rol dağıtımına (casting) yansıyor. İç Savaş’a ait Ku Klux Klan övgüsü olan The Clansmen romanından Griffith’in filmleştirdiği ünlü Birth of a Nation başta olmak üzere Hollywood filmografisi, toplumdaki kodlanmış ırkçılığın çeşitli türleriyle doludur. Bugün, filmlerde o eski kaba ırkçılığı tabii göremezsiniz, hatta ırkçılık karşıtı birçok mesaja rastlarsınız. Ama bu, sinemadan ırkçı önyargıların kalktığı anlamına gelmez. Örneğin, kaç filmde bir siyahla bir beyazın evliliğine, aşkına ya da hatta öpüştüğüne tanık oldunuz? Yani, metropol sineması (Avrupa dahil) yumuşamış haliyle bile bu denli ırkçıdır. Çünkü o sinemanın seyircilerinin −velinimet müşterinin− büyük çoğunluğu beyazdır ve ırkçı önyargılarla doludur.

Sinemada, ırkçı kodların yansıdığı ikinci boyut, casting’dir. Rol dağılımında aslan payı beyazlarındır. Siyah oyuncuların başrole tırmanana değin uğradığı ayıklanmada onların yetenek düzeyleri değil, endüstri ileri gelenlerinin casting anlayışı rol oynar. Ve Halle, artık o günlerin sona ereceğini ummakla biraz fazla iyimserdir. Bu bir başlangıç oldu, bile diyemeyiz. Örnekse, Poitier ile Washington arasında tam 39 yıl var.

Hollywood’a liberallerle Yahudiler hâkimdirler ve onları zenci düşmanı saymak doğru değildir. Öyleyse, niçin siyahî oyuncuları başrollere uygun görmezler?

Çünkü yaptıkları iş’tir (business), asıl amaç para kazanmaktır, her yapımcı, “Ne kadar yatırılacak, ne kadar kredi kullanılacak ve hangi vadelerde, yüzde kaç faizlerle geri ödenecek, para ne kadar zamanda geri dönecek, ne kadar kâr bırakacak” gibi hesapları yapmak zorundadır. Yani box office (gişe) getirisi hem para, hem süre olarak gözetilmelidir. Böyle olunca da, ortalama sinema seyircisinin tercihleri gündeme gelir. Pazar, başta ABD’dir, Avrupa’dır. Afrika’nın, ya da nüfusu kısmen siyahî olan Brezilya’nın, Küba’nın getirisi azdır. Yani seyirci kitlesi beyazdır.

Beyaz insan ise, beyaz perdede beyaz kahraman görmek ister. Bu yaklaşım, özellikle baş kadın oyuncu için söz konusudur. Beyaz dünyada, dolayısıyla beyaz perdede hâkim olan kadın kavramı beyaz kadındır. Bütün film türlerini ve onların kadın yıldızlarını gözünüzün önüne getirin. Melodramları, serüven filmlerini, Western’leri, müzikalleri, komedileri, polisiyeleri, film noir’ları, ilh. Baskın olan kadın tipolojisi beyazdır, narindir, erkeğin himayesine, yardımına, fiziki gücüne, hatta parasına ve toplumsal kudretine muhtaçtır, vb. Başroldeki kadın güzel kadın olmak zorundadır ve “güzel kadın” ise beyaz kadındır, tercihen sarışındır. Irkçı kod böyledir.

Argoda “maçoluk” dediğimize, uluslararası feminist literatürde “erkek şovenizmi” deniliyor. Ve erkek şovenizmi ile ırkçı şovenizm arasında bir bağıntı olduğu, işte bu “güzel kadın eşittir güzel beyaz kadın” zihniyetinde daha çok açığa çıkıyor. Bu tespit, siyahlarda erkek egemen zihniyetin olmadığı anlamına gelmiyor, onlarda belki beyaz erkeklerinkinden de fazla maço’luk ve fallokrat’lık vardır, ama ırkçılık denilince, ister istemez hâkim olan ırkın şovenizmi ve onun ayırımcılığı anlaşılır. Bunun somutu da dünyaya beyaz erkek zihniyetinin hâkim olmasıdır.

Beyaz kadındaki “güzel kadın yüzü” kavramı da farklı değildir. Siyah erkek de “güzel kadın” konusunda beyazlar gibi koşullanmıştır. Ve nihayet, en acıklısı, siyah kadının da, dişil yüz güzelliğine ve ten rengine genellikle öyle bakmasıdır. Afrika’da genç kızların, hatta orta yaşlı kadınların her gün evlerde, bambu kulübelerde toplanıp vücutlarını birtakım beyazlaştırıcı pomatlarla veya bitkisel bileşimlerle saatlerce ovduklarını gösteren, istatistikler veren, röportajlar içeren belgeseller var. Yani ten renginden utanan ne yazık ki sadece Michael Jackson değil.

Dünyada, her konuda Avrupa-merkezci (Öro-santrik) kültür egemen olacak da, bu konuda koşullandırma olmayacak mı? Ve tabii ki, Avrupa-merkezci (ya da Batı-merkezci) kültür beyaz ırkın kültüdür.

Yukarıda yazılanlar Hollywood kadar, Avrupa sinemasında da geçerlidir. Avrupa kapitalizmi sömürgecilik sayesinde yükselmişti. Metropollerden Britanya, Fransa ve kısmen Hollanda’nın tarihinde ayrıca kölecilik vardır. Sömürgeci olmayan ABD’ninse dünü kölecilikle ve Kızılderili soykırımıyla ayıplıdır.

O toplumlar, içlerindeki siyahları kolay kolay beyazlara eşit sayabilirler mi?

Refik Zerengil, Kızılcık, sayı 12 (Mayıs/Haziran 2002), s. 61-62.

Julius Fucik

Nazi Mahkemesine “Sizi ben mahkûm ediyorum!” demişti

1903’te Prag’da doğdu. 10 yaşındayken ailesi Plzen’e (Pilsen) taşındı. Ortaokuldayken Slovan adlı bir gazeteyi tek başına çıkardı. Gazetede başkent Viyana’dan gelen resmi duyurulardan dış haberlere, savaş koşullarındaki sosyal ilişkilerden ekmek karnelerinin nasıl alınacağına, edebi tefrika ya da tiyatro söyleşilerinden spor röportajlarına kadar okunacak pek çok şey vardı.

1918’de Çekoslovakya’nın bağımsızlığını ilan etmesini coşkuyla karşıladı.

1920’de öğrenimi için Prag’a gitti, orada Sosyal Demokrat Parti’ye girerek, sol kanadında yer aldı; ertesi yıl ayrılarak, Komünist Partisi’ni kuranları izledi. Kültürel ve siyasal yazılar, edebi röportajlar, tiyatro eleştirileri yayınladı. Öğreniminden sonra, bir edebiyat dergisinde çalışırken, Parti'nin kültür faaliyetinde, özellikle Rude Pravo’da aktif görevler aldı.

JuliusFucik-scEdebi, siyasal ve kültürel yazılarının yanı sıra siyasal faaliyeti, grevci işçiler arasındaki çalışmaları nedeniyle Çek gizli polisince fişlendi, gözaltına alındı, tutuklandı ve hayatı her devrimci aktivistinki gibi baskı altında geçmeye başladı.

1930 ilkbaharında, dört aylığına Sovyetler Birliği’ne gitti. Orada röportajlar yaptı, sosyalist kuruluşun sorunlarını izledi. Dönüşünde Sovyet yanlısı yazılar yazdı, konuşmalar yaptı. 1934’te yeniden gittiği Sovyetler Birliği’nde iki yıl kaldı. Bu kez, sadece merkezde kazanılan başarılar ve yaratılan eserlerle yetinmedi, merkeze uzak insanların yaşantılarını izledi, sosyalizmin amacına ulaşıp ulaşmadığını inceledi. Ülkesine dönünce Çekoslovakya’da 1936-37 Moskova Duruşmalan ve Sovyetler’deki diğer gelişmeler tartışılıyordu. Fucik kendi deneyimlerini aktarırken, Jan Slavik ya da Jiri Weil gibi tanınmış yazarlarla polemikler yaptı, bu tartışmalara edebiyat konuları da dâhildi. Fucik, temel noktalarda Sovyetler Birliği’ni savunuyor ve özellikle, Alman faşizminin büyük bir tehlike oluşturduğunu, savaş çıkaracağını, Sovyetler Birliği'nin büyük tehdit altında olduğunu vurguluyor, bu koşullarda Sovyetler’e yönelik eleştirileri doğru bulmuyordu. Bu arada Nazilerden kaçıp Çekoslovakya'ya sığınmış Alman anti-faşistleriyle söyleşiler yayınlıyor, uyarılar yapıyordu. 1937’de Reich Südet'i istedi. 1938’de Avusturya’yı ilhak edince, arkadan gelecek adımın Çekoslovakya olacağı belliydi. Aynı yıl Eylül’de Münih Konferansı’nda toplanan Hitler, Mussolini, Chamberlain ve Daladier Südet Bölgesi'ni Hitler'e verdiler.

Münih Emirnamesinden sonra Prag hükümeti komünist faaliyeti ve basını yasakladı. Fucik için yarı legal bir mücadele dönemi açılıyordu. Çeşitli burjuva gazetelerinde takma adlarla yazılar yayınlamağa başladı. Çek halkının tarihinin ve geleneklerinin önemli olayları, şair, bilimci ya da politikacıları üzerine yazılar yazdı. Cizvit Papazı ve Tarihçi Bohuslav Balbin'i “Çek dilinin ve halkının savunucusu” olarak tanıttı, Nazizmin anti-semitizmine inat “Çek edebiyatında Yahudi yazarlar”ı kaleme aldı. (Bu yazılar 1956’da Halkımızı Seviyoruz başlığı altında kitaplaştırılmıştır.)

1939 Martında Alman orduları Çekoslovakya’yı işgal edince, Fucik da tümüyle yeraltı faaliyetine geçti. Sol üzerindeki şiddet görevi artık Çekoslovak gizli polisinden, işgalcilerin Gizli Devlet Polisi Gestapo’ya geçmişti.

Yeraltı çalışmasında, Fucik, daha çok, illegal bildirilerin ve Rude Pravo’nun yayınlanmasında çalışıyordu. Özellikle, gazetenin yayını hayli zordu, matbaalar Gestapo tarafından sık sık ele geçiriliyordu. Ama bu illegal yayınların büyük etkisi vardı. Bütün işgal boyunca Komünist Partisi’nin öncülük ettiği anti-faşist mücadelede yayın faaliyeti önemli bir rol oynamıştır. Fucik’in kaleme aldığı “Bakan Dr. Göbbels’e Açık Mektup” ve “Evet, Hepimiz Hitler’e Karşı Savaş Halindeyiz” başlıklı illegal bildiriler o yılların unutulmaz metinleri arasındadır.

Parti'nin birinci illegal Merkez Komitesi 1941’de tutuklanınca, oluşturulan ikinci illegal komiteye Fucik de dâhil oldu. 24 Nisan 1942’de bir ev baskınında ele geçti, 10 Haziran 1943’e kadar Prag’da Pankrac hapishanesinde kaldı. Gardiyanının kendisine getirdiği kalemle kağıtlara anılarını, fikirlerini, izlenimlerini yazdı ve onlara “İpin Altında Yazılan Röportajlar” adını verdi. Fucik ertesi gün Berlin’e nakledilip, orada yargılandı. Eşinin sonradan yazdığı Julius Fucik’le Yaşamım kitabından öğrendiğimiz 13 sayfalık iddianamede, “III. Reich topraklarında tehlikeli ve bölücü faaliyet gösterme, devlete karşı örgütlenme ve yazı yoluyla halkı isyana teşvik suretiyle vatana birinci derece ihanet etme” ve “Devlet’in düşmanlarıyla işbirliği yapma, Bolşevik Rusya’ya yardım etme” iddiasıyla yargılanan Fucik, beş dakika süren duruşmada savunmasını sahte avukata bırakmadı, “Mahkemenizin hakkımda hüküm verme yetkisini tanımıyorum,” diyerek kendisi yaptı. Son sözü sorulduğunda şunları söyledi: “Hükmünüzü biliyorum. İnsanlığa Ölüm! diyorsunuz. Bense sizin hakkınızdaki kararımı çoktan vermiş bulunuyorum. Bu hükmü dünyanın tüm gerçek insanları kanlarıyla yazmışlardır: Faşizme Ölüm! Kapitalist Esarete Ölüm! Yaşasın insanlık! Gelecek Komünizm’indir!”

Julius Fucik 8 Eylül 1943’te Plötzensee’de asılarak idam edildi. O sırada Ravensbrück Toplama Kampı’nda bulunan eşi Gusta Fucikova kocasının idam kararını duymuştu; infazı ancak, savaş bittikten sonra ülkesine dönünce öğrenecekti.

Kızılcık, sayı 12 (Mayıs/Haziran 2002).

Kriz bitti mi?

12 buyuk-bunalim-corba-sirasi2-brHoldingler yönetimindeki medya hemen her alanda toplumu istediği biçimde yoğurmaktadır. Sermayenin yeniden yapılanma dönemlerinde kriz çığırtkanlığı yaparak, işten atılmaları toplumsal açıdan normalleştirmekte, operasyon bitince de krizin bittiği ya da hafiflediği aldatmacaları ile toplumun kafasını karıştırmakta, sinirleri soğurtmakta ve sistemi kurtarmaktadır. Son günlerde topluma enjekte edilen krizin bittiği aldatmacaları da, kapitalist manevraların en alışılagelmiş olanlarından biridir. Hiç bir oluşumun maddi temellerine inilmeden, organik yapısı irdelenmeden, salt yüzeysel görüntülerle, biraz da toplumu istenen yöne çekebilmek için kurulan tezgâhlar, halkı doğru yönde bilgilendirmeden sadece sermayenin işine yaramaktadır.

Kriz nedir; Türkiye son iki yılda ne krizi yaşadı; kriz olarak yansıtılan durum kimin işine yaradı; bu süreçte alınan (daha doğrusu, dayatılan) önlemlerin niteliği ne idi; ve en son olarak da, yaşanan acılar bitti mi? Hayır, çekilen acılar bitmedi ve bu gidişle bitmeyecek de. Ama, yazının son cümlesi niteliğindeki bu yanıta nasıl ulaştığımı gösterebilmek açısından, bütün bir süreci şöyle bir gözden geçirmek zorundayız.

Önce şu kriz sözcüğüne bir göz atalım. Kriz sözcüğünün iki farklı anlamı vardır. Birinci anlamı ile kriz, bir sistemin belirsiz bir zamanda, belirsiz bir dış etkenle şok yemesi ve yara almasıdır. Bu tanımlamaya göre, bir ekonomik sistem kendi olağan koşulları içinde devinirken, bir dış etmenle sarsılır ve işleyiş dengeleri bozularak, geçici bir süre için kendi dinamikleri dışındaki güçlerin etkisi ile savrulur. Böyle durumlarda ekonomi dışı müdahale ajanı olarak kamu kesimi devreye girer ve para veya maliye politikalarını iradi olarak kullanarak sistemi yeniden dengeli biçimde rayına oturtur, ekonomiyi düzlüğe çıkarır. Söz konusu politikalar genellikle geçici ve arızi olarak görülür; ekonominin düzelmesi halinde kamu ajanının rolü de tamamlanmış olur. Klasik ekonomi teorisi alanında bu görüş hâkimdir.

Oysa, kapitalist iktisat tarihi krizlerle dolu olarak bu görüşü doğrulamamaktadır. Krizlerle dolu bu serüven, belirgin olarak, 1929 Krizi ile tarih sahnesine çıkmıştır. 1929 Krizi’nin politik sonucu olarak yaşanmış olan İkinci Paylaşım Savaşı’nı izleyen dönemde uygulanan politikaların teorik olarak kısa-dönemli olması düşünülmüş, belki de hedeflenmiş olabilir. Ancak, uygulama böyle gerçekleşmedi; açıkça ifade edilmemekle beraber, uygulamada ekonominin çok temel işleyiş dinamiklerine müdahale edildi. Başka bir ifade ile, İkinci Paylaşım Savaşı’na dek tabu gibi algılanan serbest piyasa mekanizmasının kitaplarda anlatıldığı biçimde işlemediği ve kamu ajanının elinin daima ekonomi üzerinde olması gerektiği görüşü açık veya gizli olarak kabul gördü ve uygulamaya koyuldu. Üstelik de kamu ajanları tarafından bu anlamda piyasa işleyişine müdahale edilmesi, sermaye kesimi de dahil olarak, toplumun tüm kesimleri tarafından benimsendi. Çünkü bu politikalar, bir yandan sermaye teşvikleri oluşturduğundan, diğer yandan da geliştirilen sosyal politika uygulamaları ile piyasaları canlandı rdığından sermayenin önünü açıcı nitelikte idi. Söz konusu politikaları, piyasaları rahatlattığı için sermaye memnuniyetle desteklerken, sermaye-dışı kesimler de bu dönemde geliştirilen uygulamaları mücadeleler sonucunda kazanılmış demokratik haklar ya da alanlar olarak algıladı ve kazanımları hanesine kaydetti. Tüm bu gelişmelerde ve yaşam koşullarının iyileştirilmesinde emekçilerin yadsınamaz mücadelesinin de etkisi olmakla beraber, bir yandan sol dünyanın kapitalizmi tehdidi, diğer yandan da sermayenin piyasa gereksinimi sonucunda oluşturulan, fakat sermayenin mülkiyet biçiminde ve hakimiyet hakları açısından emek lehine hiç bir kısıtlayıcı değişiklik getirmeyen bu politikaları emekçilerin kendi lehlerine olarak algılamasını, sermayenin büyük aldatmacası, emekçiler açısından da tarihsel yanılgı olarak görmek gerekir.

12 buyuk-bunalim-corba-sirasi3-crİkinci Paylaşım Savaşı’nı izleyen dönemde kapitalizmin kendi iç dinamikleri ile krizlere sürükleneceği örtülü bir biçimde kabul edilmiş bir gerçek idi. Giderek teknolojik boyutu büyüyen, bileşiminde ölü emek oranı arttıkça diri emeği üretim dışına iten sermayenin, birikimi süreci içinde daha yüksek birikim oranına gereksinim duymasına karşın, emeğe dayalı birikim havzaları daralıyordu. Bir yandan, yoğun teknolojinin aşırı üretimi ile doyma noktasına gelen ileri ekonomilerde piyasa sıkışıklıkları yaşanıyor, diğer yandan da sömürü alanları daralıyordu. Gelişmiş ekonomilerde oluşturulmuş sosyal güvenlik şemsiyesi de sermaye üzerinde ilave yük yaratmaya başlıyordu. Kısacası, merkez kapitalizm için artık kriz, iç dinamiklerden kaynaklanan ve devamlılık gösteren bir olgu olarak kabul edilerek, bu krizi çevreye yayma yolları geliştirilmeye çalışıldı.

Merkez kapitalizm, eski sömürgecilik dönemini kapattıktan sonra, merkezde yaşanan krizleri çevreye yayma yolları arasında bu kez de ekonomik ilişkiler görüntüsü altında modern sömürgecilik politikaları geliştirdi ve bu politikaları çevresel konumlu ekonomiler üzerine uygulamaya başladı. 1950-1958 arasında Türkiye’ye dayatılan ticari emperyalizm, Türkiye’yi Ağustos 1958 Moratoryum kararlarına taşırken, Batılı gelişmiş merkezler Türkiye üzerinden ciddi kaynak aktarımı yaptı. Ticari emperyalizm çevresel konumlu ekonomilerin ticari ilişkiler ortamında sömürgeleştirilmesi sürecidir. Doğal olarak, bu süreci sadece Türkiye yaşamadı, fakat tüm gelişmekte olan ekonomiler merkez kapitalizmin bu manevrasından kendi payına düşen hisseyi almış oldu.

İkinci Paylaşım Savaşı sonuna doğru, 1944 yılında kurulan Dünya Bankası, gelişmekte olan ekonomilerin sol politikalara yönelmemelerini engellemek ve sanayileşmelerini denetimli olarak gerçekleştirmeleri için bu ülkelere proje kredisi vermekle yükümlü kılındı. Ticarî ilişkilerle soyulan çevresel konumlu kalkınmakta olan ekonomiler bu kez de ithal ikameci ve korumacı politikalara itildi. İlk bakışta ülkelerin kendi sanayi atılımını yapmaya yönelik ulusal politikalar gibi algılanabilen korumacı politikalar, yine merkez kapitalizmin güdülemesi doğrultusunda ve onların çıkarlarına uygun olarak çevresel konumlu ekonomilere dayatıldı ve uygulatıldı. Bu süreç içinde, çevresel konumlu ekonomiler gelişmiş merkezler tarafından üretim alanları olarak aralarında paylaştırılarak, büyük merkezler hem kendi aralarındaki rekabete son vermiş, hem de girdikleri ülke rantlarına el koymuş oluyorlardı. Çevresel konumlu ekonomilere ikinci sınıf sanayi alt-yapısını taşıyan merkez kapitalizm, montaj üretimin temel girdilerinin olağanüstü yüksek fiyatlarla merkezden karşılanması, buna karşılık üretimin sadece iç piyasaya yönelik olarak düzenlenmesi ve gerçekleştirilmesi biçimindeki planlama ve uygulama sonucunda, kalkınma halindeki çevresel konumlu ülkeleri döviz sorunu yanında ağır borç yüküyle de karşı karşıya getirdiler. Türkiye’nin 1960-1979 dönemi böyle bir acı hikayeyi yansıtır.

1980’lere geldiğimizde ise kapitalist merkezler finansal alana geçmiş, çevresel konumlu ekonomiler ise borçlu durumda idi. İkinci Paylaşım Savaşı sonrası dönemde, özellikle de 1960’ların ikinci yarısından sonra merkez kapitalizm yaşadığı sıkışıklığını, gelişmekte olan ekonomileri denetimli sanayileşme ve sözde kalkındırma politikalarına yönelik olarak, Dünya Bankası ve IMF marifetiyle borçlandırarak, yani bir anlamda uluslararası Keynesgil politika izleyerek aşmaya çalıştı. Ama sonuçta çevre ekonomileri kalkınamadılar, aşırı biçimde borçlu konuma itilmiş oldular.

İşte bu tablo, tüm çevresel konumlu gelişmekte olan ekonomilerin genel kader çizgisi olduğu gibi, aynı dönemlerde Türkiye’nin de yaşamış olduğu gerçeklikleri yansıtmaktadır. Yani, tüm dönemlerinde merkez kapitalizmin sorunlarına çare olacak biçimde şekillendirilen Türkiye, geri teknoloji kullanan ikinci sınıf bir ekonomik alt-yapı ve ağır borçlu durumda 1900’lü yılların sonuna ulaşmış oldu.

12 buyuk-bunalim-corba-sirasi-crBu durumda, gelişmekte olan ekonomilerin krizi iki katmandan oluşmakta ve bu iki katman da devamlılık gösterdiğinden, kriz de kaçı nılmaz olarak devamlı olmak niteliğindedir. Krizin birinci katmanı, gelişmiş merkezlerin gelişmekte olan ekonomilere kendi çıkarları doğrultusunda yaptıkları dayatmaların bu ekonomilerde oluşturduğu ikinci sınıf ve verimsiz ekonomik alt-yapının sorunlarından oluşmaktadı r. Krizin ikinci katmanı ise, uzun dönemli kriz yaşayan merkez kapitalizmin bu krizini aşabilmek için çevresel konumlu ekonomileri kendi yönünde ve çıkarı doğrultusunda kullanması sonucunda oluşmaktadır. Binaenaleyh, krizin her iki katmanı da çok ciddi yapısal nedenlere dayandığından ve gelişmekte olan ekonomiler merkeze bağımlı ve merkez-güdümlü olduğundan dolayı, krizin bittiği söylemi temelden ve mantıktan yoksundur. Doğal olarak, kriz derinleşirken, geçici bazı önlemler ya da merkezden sağlanan ufak destekler ekonominin bir miktar nefes almasına yarıyor olabilir. Benzer biçimde, toplumun krizi içselleştirmesi ve sosyolojik yapısına bağlı olarak geleneksel dokularda yoğunlaşması veya cemaat tipi yaşantı lara yönelerek sorunlarını cemaatler içinde yayması, krizin görüntüsünü grileştirebilir. Ancak, sorun bu durumda da varlığını koruduğ u gibi, bunun da ötesinde zaman içinde derinleşmektedir de!

2000 yılı başlarına ikinci sınıf bir sanayi ve ekonomik alt-yapı ve borç yükü ile ulaşmış olan ekonomide IMF denetiminde, adı "istikrar programı" olan, üç yıllık bir uygulama başlatıldı. Bu programın borç yönetimini raya oturtmak ve enflâsyonu denetlemek biçiminde iki temel hedefi olduğu ifade edildi. İki yılı geride bıraktıktan ve üçüncü yılın neredeyse yarısına gelmiş olmamıza rağmen, ne borç miktarımızda ciddi bir değişim, ne de bu denli baskılar karşısında enflasyonda hatırı sayılır bir gerileme söz konusudur. Buna rağmen, kamu kesimi nerede ise tümü ile işlevsizleştirilmiş, tarım kesimi ölmek üzere, iki milyona yakın emekçi ilâve işsiz olarak işsizler ordusuna katılmış, binlerce işyeri kapanmış bir tablo ile karşı karşıya bulunuyoruz. Borç ödeme programı, faiz karşılığında IMF’den gelecek kredilere, bütçenin olağanüstü baskılanması sonucunda yaratılacak faiz dışı fazlaya ve özelleştirme aldatmacası altında değerli kuruluşların yabancılara devri ile elde edilecek döviz girdisine dayandırılmış bulunmaktadır. Bir arada ele alındığında, ekonominin ve ulusun değerli birikimleri satışa çıkarılmakta, baskılanabilen kesimler ölümüne bastırılmakta ve gelecek nesiller ilave yükümlülük altına sokularak yeni borçlanmalara gidilmekte, böylece borç ve enflasyon sorununa çare bulunmaya çalışılmaktadır.

Açıkça belli ki, bu programın asıl ve temel amacı, ifade edildiği gibi, Türkiye’nin borç yönetimini olumlu bir raya oturtmak ve enflasyonu denetlemek olmayıp, Türkiye’nin aleyhine ve merkez kapitalizmin yararına, Türkiye’yi borç cenderesine sokarak, (1) alacaklıların alacaklarını garanti altına almak ve ileride de borç verme durumunda olanlara elverişli alanlar açarak, finansal spekülatörlere kârlı oyun alanı yaratmak; (2) Türkiye’yi bu cendere içine sokarak, Petkim ya da THY gibi değerli varlıklarına yabancılarca el koyulması ortamını hazırlamak; (3) yapısal reform aldatmacası altında, ekonominin serbestleştirilmesi ve kuralsızlaştırılması sonucunda dış üreticilere elverişli piyasa koşulları oluşturmaktır. Oysa, giderek çökertilen bir ekonominin hem sağlıklı gelişmesini gerçekleştirebilmesi, hem de yükümlülüklerini yerine getirebilmesi olası değildir. Şu halde, dayatılan programla amaç ve hedef çok açıktır.

Bu programdan sadece merkez kapitalizmi ve onun ajanı olan IMF’yi sorumlu tutmak tabloyu eksik bırakır. İthal ikameci ve korumacı dönemden itibaren cılız gelişmesini yapan ikinci sınıf işbirlikçi burjuvazi de bu krizin yaratılmasında ve sürdürülmesinde merkez kapitalizmle aynı derecede suçludur. Bir kez, inanılmaz boyutlara varan kamusal desteğe, vergi avantajlarına ve dış kaynaklara sahip olmuş olan burjuvazi, kârını yükseltebilmek için daima rekabetten kaçmış ve geri teknoloji ile gününü kurtarmaya yönelmiştir. Böyle bir sanayi yapısı ülkenin büyüyen istihdam ve tüketim ihtiyaçlarına yanıt vermekten uzaktır. Koruyucu dönemin piyasa yapıları ile çalışan sanayi rekabetten uzak bir koşulda fiyat belirleyici hakimiyetini sürdürme alışkanlığına sahiptir.

Bu kriz, büyük sermayenin bir yandan küçük sermaye ile, diğer yandan da emek cephesi ile hesaplaşma alanı olma işlevi de görmüştür. TÜSİAD sermayesi KOBİ cephesine hakimiyet savaşı açmıştır. Sermayenin iç çatışması olarak karşımıza çıkan bu çatışmada, bir ara koalisyon biçiminde de olsa iktidara ortak olan KOBİ’lerin askeri müdahale ile siyasetten uzaklaştırıldıktan sonra, ekonomik alanda da kesin yenilgiye uğratılması, enflasyonla mücadele görüntüsü altında, bu kuruluşların yeşerdiği alanları kurutmakla olası idi. Diğer taraftan, istihdam politikalarını değiştirme peşindeki büyük sermaye yeni politikalarını da devreye sokmada büyük bir başarı elde etti. Doğal olarak, bu arada siyasi erkle de pazarlığını ihmal etmeyen burjuvazi kıdem tazminatı, emek üzerindeki yükler vb konularda pazarlığını sürdürmekten de geri durmamaktadır. Şu halde, merkez kapitalizm ve işbirlikçi yerli burjuvazi, kapitalist krizini aşabilmek için, Türkiye’yi sarmalayarak küreselleşme politikalarına teslim olmaya zorlamaktadır. Bu teslimiyet, açıktır ki, Türkiye’nin değerli varlıklarının el değiştirmesine, iç üretiminin baltalanmasına, madenlerinin elden çıkmasına –yani halkının/insanlarının varlık koşullarının çökertilmesine– hatta siyasal ve askeri güçlerinin teslim alınmasına kadar gidebilir.

12 buyuk-bunalim-goc-crBu durumda, kriz bitmedi, zaten bitemezdi de. Biten aşama, kriz olarak yapılan dayatmanın ilk teslim alma aşamasıdır. Bu aşamada ana işlev, toplumda derin bir şok yaratıp, olası karşı dinamikleri paralize edip, bazı güçleri devre dışı bırakıp, ileriye yönelik temel hatları döşemek idi. Bu yapıldı. Kemal Derviş’in, Türkiye’de gerçekleştirilen yapısal reformlar sonucunda, bundan böyle olası siyasal değişimlerden ekonominin etkilenmeyeceğini açıkça ifade etmesi, hem bir gerçeği, hem de pervasızlaşan bir gücü simgelemektedir.

Kriz sözcüğünün ikinci anlamı işte budur: sermayenin sıkışık ortamı kendi lehine bir fırsat olarak değerlendirerek, bir yandan kendi iç düzenlemesini yapmasına, diğer yandan da rakiplerini ortadan kaldırarak, yeni döneme daha diri ve güçlü başlamasına olanak sağlayacak olan iradi politikaları devreye koyduğu bir ortamdır. Bu kural dünya kapitalizmi açısından olduğu kadar, bir ekonomi içinde de geçerlidir. Nitekim, dünyanın birçok yerinde izlenen yerel çatışmalar kadar, küreselleşme olgusu da dünya kapitalizminin kendi sorununu aşmaya yönelik politikaların sonucudur. Aynı şekilde, Türkiye’de de verimsiz ve yetersiz ekonomik alt-yapının oluşturduğu kriz de bizzat sermayenin çabaları ile abartılarak, yeniden yapılanmalar için fırsat olarak değerlendirilmiştir. Bu ortamda istihdam politikalarında ve emek-sermaye ilişkilerinde köklü değişimler yapılmakta, sermaye-hükümet ilişkileri sermaye lehine dönüştürülmekte, hatta sermaye-toplum ilişkileri de yine sermaye lehine köklü değişime uğratılmaktadır. Topluma “ekonominin yeniden yapılandırılması” ya da “yapısal reform” olarak yutturulan tüm bu değişimlerde sermaye avantaj sağlamakta ve kendi krizini aşmaya çalışmaktadır. Kriz sözcüğünün ikinci anlamı bu dönüşümleri ifade etmektedir.

Kapitalist sistem içinde, sermayenin organik yapısında yaşanan değişim sonucunda, sermayenin teknik boyutu yükselip, yarattığı istihdam olanakları küçülürken, hem sermayenin birikim havzaları daralmakta, hem de ekonomilerde gelir dağılımı bozulmakta ve artan üretim karşısında piyasa olanakları kısıtlanmaktadır. Böylece oluşan kapitalist krizler, dış şoklardan değil, sistemin iç dinamiklerinden kaynaklanmaktadır. Bu nedenle kapitalizmin krizleri devamlıdır ve içsel faktörlere bağlıdır. Her kriz, sistemi daha da daraltırken, göreceli olarak merkezi rahatlatmaktadır. Sistemin maddi baskı araçları ve maddi olmayan ideolojik aygı tları merkezin emir ve komutasında olduğu için, çevre merkez tarafından çeşitli biçimlerde baskı altına alınarak sisteme ve merkeze toplu kalkışma olasılığı zayıflatılmaktadır. Kapitalist sistemlerde devamlı kriz yaşandığından dolayı, kriz dönemlerinin şiddetinde değişimler olabileceği halde, krizin başlaması söz konusu olamayacağı gibi, krizin bitmesi de kesinlikle olası değildir. Hele de, Türkiye gibi gelişmekte olan çevresel konumlu ekonomiler, kendi sıkışıklıkları üzerine bir de merkezin olumsuz yansıtmalarını yaşadıklarından dolayı, krizlerden başlarını kurtarmaları söz konusu olamaz.

Kriz bitmedi, giderek derinleşiyor!

Venezuela’da sınıf savaşları

Venezuela’da 12 Nisan darbesi ve 48 saat içinde Başkan Chavez’in "yeniden doğuşun yeniden doğuşu" dediği dönüşü ya da kimine göre oğul Bush’un ilk "domuzlar körfezi," tüm dünyada ve Türkiye’de yankı buldu. Darbe ve öncesi, tarihin bir tekerrürü, geride kalan Yüzyılın bir gölgesiydi sanki. Şili’de 1973 faşist askeri darbe öncesini yaşayan James Petras’a göre, "Kullanılan taktikler Şili’dekine çok benziyor... Bir kargaşa hissi uyandırmak için siviller kullanıldı, Chavez ‘diktatör’ gibi gösterildi, sonra da ordu ülkenin bekası için darbeye kışkırtıldı."

Aslında darbe kimse için sürpriz olmadı. Venezuela dünyanın dördüncü büyük petrol ihracatçısı, Batı yarımkürenin en büyük petrol rezervine sahip ve 24,5 milyonluk nüfusunun %80’i yoksulluk içinde yaşayan bir Latin Amerika ülkesi. Nüfusun %1’i ekilebilir toprakların %60’ını elinde tutuyor. İhracat gelirlerinin %80’i, devlet gelirlerinin %40’ı petrolden. Petrol üretimi devlet şirketi PDVSA’nın elinde. Ülke kaynakları 1920’lerden beri açık dikta (Gomez, Perez Jimenez) ya da (özellikle 1970’lerin yüksek petrol fiyatları sırasında) yolsuzluklara gömülmüş demokrasi dönemlerinde Chavez’in "yoz oligarşi" dediği bir elitçe paylaşılıyor. Bolluk içinde yokluk çeken halkın 1958’den beri süren iki partili (AD ve COPEI) düzene tepkisi, 1989’da IMF’nin dayattığı tasarruf önlemlerine karşı yüzlerce insanın öldüğü ayaklanma, 1992’de başını yarbay Chavez’in çektiği genç subayların darbe teşebbüsü ve geleneksel partilerin oy kaybıyla su yüzüne çıkıyordu. Hele 1998’de Chavez’in sistem karşıtı ve halkçı bir söylemle, geniş kesimlerin desteğini alarak Başkan seçilmesi petrol gereksiniminin %15’ini buradan karşılayan ABD yönetimiyle ülkedeki hakim sınıfların huzurunu iyice kaçırdı.

Chavez hızla kırk yıllık köhnemiş siyasi yapıyı dağıtmaya girişip bağımsızlık kahramanı Simon Bolivar’a atfen "Bolivar Devrimi" dediği süreci başlattı: İçeride, hepsi seçimler ve referandumlarla tescilli bir kurucu meclis, PDVSA’nın özelleşmesini yasaklayan, grev hakkını güvence altına alan ilerici bir anayasa, ardından bileşiminde kendine çoğunluk sağladığı yeni Ulusal Meclis, 2006’ya kadar yeni başkanlık dönemi, asgari ücret ve memur maaşlarında istikrarlı artış, gecekondulara tapu, okullara bir milyon ek öğrenci, daha fazla sağlık harcaması... Dışarıda, Küba’ya uygun fiyatla petrol verip Castro’yla yakın ilişki kuran, Kolombiya’daki gerillalara karşı operasyonlara izin vermeyen, Amerikan serbest ticaret bölgesine katılmayan, Irak ve Libya’yı ziyaret ederek OPEC’in bağımsızlığını savunan, ABD’nin "terörle savaş"ını eleştiren bir politika...

Ülkede dönüm noktası denilecek gelişmeler geçen yılın sonunda hız kazandı, Chavez hükümeti Kasımda büyük arazileri kamulaştırmayı ve devletin petrol gelirlerini arttırmayı öngören, sermaye ve toprak sahiplerini doğrudan hedef alan kırktan fazla yasa çıkardı. İşveren örgütü Fedecamaras’ın başkanı Pedro Carmona yasaları "modern Venezuela tarihindeki en kapsamlı özel mülkiyete el koyma" eylemi olarak adlandırdı ve 10 Aralıkta genel iş bırakma eylemi yaptı. PDVSA ile iyi ücretli işyerlerinde örgütlü, eski AD iktidarlarıyla özdeşleşmiş CTV sendikası da kırk yıldır ilk defa işverenlerin eylemini destekledi (CTV, Küba’ya petrol ihracatına ilk karşı çıkanlardandı; Aralık 2000’de referandumda sendika liderlerinin doğrudan seçilmesi sağlanmış, ancak CTV liderleri yeni seçimleri şaibeyle kazanmıştı). Chavez ise gerilemedi, bankaları kredilerinin en az %15’ini küçük çiftçilere vermelerini şart koşan yeni yasalara uymaya çağırarak, karşı çıkan bankayı kamulaştıracağını, sahibini de hapse atacağını söyledi. Şubat ayında hükümet, düşen petrol fiyatları ve dış kaynak ihtiyacı sonucu ülke parası bolivarı dolar karşısında dalgalanmaya bıraktı ve Chavez "spekülatörlere karşı savaş" ilan etse de üçte bir oranında değer kaybı ile enflasyon artışını sineye çekmek zorunda kaldı.

Başka önemli gelişmeler Venezuela’nın petrol sağlayanlar arasında birincilikten üçüncülüğe düştüğü ABD cephesindeydi: Eski donanma istihbaratçısı Wayne Madsen’in dediğine göre ABD geçen yıl Chavez’i düşürmeyi gündemine aldı (Guardian, 29 Nisan). Başkent Karakas’taki ABD elçiliğinde şimdi askeri ataşe yardımcısı olan James Roger Haziranda gelmiş, bazı narkotik büro ajanlarıyla ortamı hazırlamaya başlamıştı. ABD Kongre’sinin Reagan döneminde kurulan bağış kurumu (National Endowment for Democracy; Nikaragua’da Sandinist devrime karşı da kampanya düzenlemişti) Chavez karşıtlarına yüz binlerce dolar gönderdi. AFL-CIO soğuk savaş dönemi misyonerliğini anımsatarak Şubat ayında NED ile CTV liderlerini Washington’da ağırlarken bir katılımcı darbenin görüşüldüğünü söyleyecekti. Darbeye karışacak ordu komutanı Vazquez ve General Ramirez zaten kötü şöhretli School of Americas’tan mezundu. Geçen Kasım’da Ulusal Güvenlik Kurumu, Pentagon ve Dışişleri iki gün boyunca Venezuela politikasını görüştüler. İran, Şili gibi operasyonlarda da böyle oturumlar yapılmıştı.

Chavez’in Şubat ayında PDVSA’nın başına solcu bir iktisatçıyı geçirip, beş yeni yönetim kurulu üyesi ataması ipleri iyice gerdi. Sokaklar artık gösteri yapan, çatışan Fedecamaras-CTV ittifakı ve Chavez yanlılarıyla doldu. Nisan başında CTV, eski PDVSA yöneticilerinin geri getirilmesi için iş yavaşlatmaya başladı. CTV lideri Carlos Ortega ve Carmona, katolik kilisesi, devlet kanalı dışında sermayenin elindeki medya ve ayrıntısı halen karanlık dış destekle düğmeye bastı ve 9 Nisanda genel grev ilan etti. Petrol üretimi yarıya düştü. Ancak İngiliz Independent’a göre, "Karakas’ın merkezinde ve genelde Doğudan daha fakir olan Batı bölgelerinde işler normaldi, grev etkili olmadı.. trafik yoğun, çoğu dükkan açıktı." İşgücünün %40’ını barındıran kamu ve kayıt dışı sektörler iş başındaydı. Bunun üzerine karşı-devrimci ittifak 11 Nisan’da bir gösteri düzenledi ve güzergahta olmamasına karşın Miraflores’e, yani Başkanlık Sarayı’na ve orada toplanmış Chavez yanlılarının üzerine yürüdü. Kargaşada, sonradan kesinlik kazandığı gibi, keskin nişancılar çatılardan ateş açtı, çoğu Chavez yanlısı onlarca gösterici öldü, yüzlercesi yaralandı. Muhalif Karakas valisi Pena’ya bağlı polis biri Amerikalı, diğeri El Salvador’lu iki silahlı yabancı yakaladı, ancak bir daha bunlardan haber alınamadı. Gerisi malum: olayları bahane eden bazı subaylar 12 Nisan sabahı Chavez’i tutuklayarak işveren lideri Carmona’yı başkan ilan ettiler. (Halbuki CTV lideri Ortega da ne hayaller kurmuştu!) Ulusal Meclis feshedildi, anayasa ile son ekonomik yasalar iptal edildi, yüksek mahkeme üyeleri görevden alındı, Chavez yanlıları için Şili’deki gibi bir sürek avı başladı. Bir PDVSA yöneticisi aynı gün "Küba’ya tek bir varil petrol yok" diyordu. Kör parmağım gözüne ABD dışişleri bakan yardımcısı Otto Reich darbe günü Carmona’ya taktik veriyor, ABD Karakas elçisi Shapiro, Miraflores’te Carmona’yla kucaklaşıyor (Chavez yanlısı askerler muhafızlardan bilgi alıyordu), askeri ataşeler Roger ve McCammon gece Tiuna kışlasında (Chavez’in ilk durağı) subaylarla görüşüyor, o sırada Karibik’te manevra yapan ABD donanması Küba gibi dost elçiliklerin haberleşmesini bozmaya yardım ediyordu.

Darbe ABD dışında pek sempatiyle karşılanmadı. Rio grubu (19 Latin ülkesi) anayasal düzenin kesintiye uğramasını istemezken, Meksika, Kosta Rika, Arjantin ve Paraguay darbeyi kınadı. Karakas’ta ise başta Chavez’in mahalle örgütlenmesi olarak başlattığı "Bolivar çemberleri" (circulos bolivarianos), yoksul halk ve sol örgütler sokaklara döküldü, Miraflores’e yürüdü. Orduda da bölünme ortaya çıkmıştı. Genç subay ve askerler arasında Chavez yanlılarının ağır basmasıyla iktidar döndü. Darbe öncesi gösterilerde sürekli yayın yapan, hükümetin açıklamalarına yer vermeyen, Chavez’’den bir türlü alınamayan “istifa”sı hakkında askerlerin isteğiyle yayın yapan medya, Başkanlık Sarayı’nın düşmesinden itibaren haberleri kesti, Amerikan filmleriyle doğa belgeselleri göstermeye başladı. 13 Nisan sabahı Chavez tutulduğu adadan döndükten sonra bir gün hiç yayın yapmadı, hatta CNN şubesi Globovision’un patronu Atlanta’yı arayarak CNN İspanyolca yayınını etkilemeye kalktı. Uydulardan akan haberler halk arasında yayılmıştı bile. Chavezcilere "medya darbesi" dedirten bu tutumun arkasında Carmona’yı darbe sırasında ofisinde ağırlayan, sonra topluca Miraflores’de darbecilerle görüşen baba Bush’un balık avı arkadaşı Cisneros gibi medya patronları vardı.

Darbenin yoksul halkın ve yurtsever askerlerin zaferiyle sona ermesinin ardından Carmona ve bir çok subay göz altına alındıysa da, Chavez intikamcı olmayacağını açıkladı. Kabinesinde değişiklikler yaptı, PDVSA’nın başına OPEC genel sekreteri Ali Rodriguez’i getirdi, ulusal birliği sağlamak için bir diyalog komitesi oluşturdu. Öte yandan 1 Mayıs’ta asgari ücreti %20 arttırdı, işten çıkarmaları 60 gün durdurdu. Öte yandan CTV lideri Ortega bir hafta saklandıktan sonra ortaya çıktı, muhalefetle birlikte eleştirilerini sürdürüyor, AD Chavez’i tanımıyor.

Şimdi tüm sol güçler bir noktada birleşiyor: iktidar mücadelesi noktalanmadı, karşı-devrim toparlanıyor, devrimci güçlerin örgütlü olması gerekiyor. Bolivar çemberleri, CTV’ye alternatif kurulan sendikalar gibi atılmış adımlar var. Aslında sol köklü geleneklere sahip. Ülkenin en eski partisi olan Venezuela Komünist Partisi 1960’lara kadar hatırı sayılır bir güçtü (kimi ABD kaynakları Chavez’i VKP’nin ordu içindeki etkinliğine bağlıyor); 1960’larda silahlı mücadeleye girişti, 1968’de Çekoslovakya olaylarının ardından bölündü. Ayrılan MAS hareketi sonraları belli bir güce ulaşırken Komünistler seçimlerde %5 barajının altında kaldı. Ancak Venezuela halkının tarihi, diktatörlüklere karşı genel grev ve yurtsever askerlerin direnişleriyle dolu (Perez diktasına karşı uçaklar 1958’de Karakas’ı bombalamıştı). VKP, olaylar sonrası açıklaması nda devrimci güçlerin koordinasyonuyla politik komutanın, yurtsever askerlerle sivillerin birliğinin güçlendirilmesini, demokratik ve halkçı devrimin derinleştirilmesi için anayasaya, toprak reformuna sahip çıkılmasını, halkı harekete geçirerek Mecliste baskı oluşturulması nı, petrol şirketinin ülkenin egemen gelişiminin hizmetine sokulmasını, darbecilerin ve halka karşı cinayet işleyenlerin cezalandırılmasını, ABD elçisinin istenmeyen adam ilan edilmesini, devlet kurumlarının yolsuzluktan arındırılmasını, halk katılımının, yerel iktidar oluşumlarının güçlendirilmesi ve Bolivar çemberlerinin konsolide edilmesini, vb. önerdi.

Venezuela’nın bu tarihi dönemecinde, geçen Aralık ayında Ulusal Mecliste yasalarla ilgili Chavez’in söyledikleri hatırlanmaya değer: "Buradan dönüş yok. Anayasaya uymamaları için cesedimi çiğnemeleri gerekir. Bu devrim barışçıdır, öyle de kalmasını isterim. Ama silahsız da değildir. Biz askeriz, birileri muhakeme hatası yaparsa diye silahlı geldik."

Futbol: sokaktan borsaya

Seyirlik gösteri sektörünün, büyük finansal kaynakları cezbedebilen asalak işkollarından biri olarak geç-kapitalist toplumda popüler ilgi konusu olduğu biliniyor. Gösteri sanatlarını sıradanlaştırılmış bir fabrikasyon ve bayağı bir sunum ile pazarlayarak kapitalist sanayinin kitlesel üretim çemberlerini toplumsal hayatın bütününe yaygınlaştıran bu sektör, son yıllarda futbol gibi spor dallarını da gündelik ve özel hayatlar gibi iş alanları arasına kattı. Bu işkollarının rant üretimi, geç-kapitalizmin asalaklaşmasının ve çürümesinin yeni halkalarını oluşturuyor. Geç kapitalist toplumda, futbol bu nedenle artık bir "spor dalı" değil, bir "endüstri" olarak anılıyor.

Bedensel etkinlik olarak sporun evrimi, toplumsal ilerlemeye karşılık gelen bir dizi aşamada izlenebilir. Üretici güçlerin gelişmesinin kalıcı ve toplumsal olarak mülk edinilebilir bir artı-ürün oluşmasını mümkün kıldığı neolitik devrimden başlayarak, çeşitli savaş ve üretim beceri ve hünerlerinin bir soyutlaması biçiminde gelişen spor etkinlikleri, zamanla kurallı ve yarışmalı, düzenli bir boş-zaman faaliyeti olarak belirdi. Spor öncelikle, emeğin ürettiklerini mülk edinen köle sahipliğinin ve erkek-egemenliğinin bir etkinliği idi. İlk çağlarda, kölelerin, esirlerin ve kadınların Olimpiyat oyunlarına seyirci olarak bile alınmadığını biliyoruz. İnsanlık tarihinde devletin ortaya çıkışının spor ile yaşıt olması, her ikisinin köklerinin toplumsal sınıflaşmanın başlangıcında bulunmasıyla ilişkili gözükmektedir.1

Takım sporlarının gelişmesi, üretici güçlerin ilerlemesinin ve daha ileri bir toplumsal işbölümünün belirtisidir. Henüz büyük ölçüde mülk sahibi azınlığın tekelinde olan boş zamanlar, emeğin üretkenliğindeki artış ve gelişen sınıf mücadeleleri sonucunda daha fazla boş zamana sahip olabilen emekçi sınıfların seyirci olarak kitlesel biçimde spor etkinliklerine yönelmesine elvermiştir. Takım sporları nın sistemli ve ağırlıklı olarak öne çıkması, öte yandan sporcu ve seyirci ayrışmasıyla birlikte sporun kitlesel seyirlik niteliğinin belirginleşmesi, kapitalist kitlesel üretim koşullarında mümkün olmuş, kitleleri seyirci olarak toplayan kapitalist üretim biçimini kendi bünyesinde yeniden üreten büyük spor tesisleri ve kapitalist işletme modeline göre örgütlenmiş spor kulüpleri oluşmaya başlamıştır. İlk futbol kulüplerinin ve taraftar seyirci gruplarının kapitalist gelişmenin doruğunu temsil eden İngiltere’de maden ve fabrika işletmelerinde ortaya çıkması hiç şaşırtıcı değildir.1

Şu halde spor toplumsal sınıflar arası bir mücadele alanıdır. Spor alanlarında bireysellik ile kollektivizm, amatörlük ile profesyonellik, katılımcılık ile seyircilik, seçkinlik ile popülerlik, erkek egemenliği ile kadın özgürlüğü, savaşçılık ile barışçılık çarpışmaktadır. "Sportif pratikler alanı... sportif pratiklerin meşru tanımını ve sportif etkinliğin meşru işlevini –amatörlüğe karşı profesyonellik, katılımcı spora karşı seyirlik spor, seçkinler sporuna karşı popüler kitle sporu– tekelci bir tarzda tanımlamanın söz konusu olduğu bir mücadele alanıdır; bu alanın kendisi, daha geniş bir mücadele alanının, bedenin meşruluğunu ve bedenin meşru kullanımını tanımlama mücadelesinin bir parçasıdır."2 Spor böylelikle toplumsallaşmayı ilerletir.

Futbol, kapitalizmin bağrındaki üretim ilişkilerinin bir yansıması olarak doğdu ve kurallarının düzenlendiği, şiddet ve yıkıcılık unsurlarının denetlendiği bir ehlileşme süreci boyunca, sokaklarda yaşayan ve kapitalizm için yıkıcı bir potansiyel taşıyan işçi kitlelerin dinamizmini yansıtan özelliklerini yitirdi. Yarışmalı sporların ağır bastığı spor dünyası, yarışmalı bir toplumsal hayata karşılık geliyordu. Geç kapitalist toplumda az sayıda sporcunun diğerleri arasından sivrilmesi, şöhret edinmesi, toplumun alt katlarından yukarlara tırmanması ve dönme dolabın çarklarına kapılıp aynı hızla yeniden aşağılara yuvarlanması, kapitalizmin bağrındaki üretim ilişkilerinin evrimini yansıtmayı sürdürdü.

Futbol ve çevresinde oluşan kültür, oyunun kendisine özgü tiyatro benzeri ve kutsallık ritüellerini taşıyan nitelikleriyle, insani varoluşun evrensel çelişkilerini oynayan ve seyredenlere yaşatan bir dünyayı temsil etti. "Umut ve korku, sevinç ve hayal kırıklığı, haz ve acı, savunma ve saldırı, galibiyet ve yenilgi, fizik güç ve şiddetin denetimi gibi kutupsallıkların dolayımıyla, insani varoluşun evrensel çelişkilerini cisimleştirmekte, ve böylece mimetik ve kathartik bir anlam" kazanmaktaydı. 3

20.Yüzyıl boyunca gerçekleşmiş sosyalist sistemde farklı bir spor anlayışı egemen oldu. Spor bedensel ve ruhsal olarak sağlıklı büyümenin, yaşamanın ve toplumsallaşmanı n bir gereği, gündelik toplumsal hayatın bir parçasıydı. Yaygın ve kitlesel spor olanağı, sosyalist ülkelerin uluslararası yarışmalardaki başarısının temeliydi. Öte yandan, sporla içiçe yaşayan halkın çoğunluğu yarışmalı sporlar kadar yarışmasız spor etkinliklerine de katılıyordu. Doğa yürüyüşleri, dağcılık, bisiklet gezileri, jimnastik gibi spor dallarına ilgi fazlaydı.4

POLİTİKA VE FUTBOL

Clausewitz’in savaşa dair iyi bilinen tarifi uyarınca, savaş, politikanın başka araçlarla devamıdır. Bugün spor için bu tarifin genelleştirilebileceğini anlıyoruz. Yarışma ve karşılaşma biçimindeki spor etkinliklerinin düzenlendiği organizasyonların tarih boyunca politik ve toplumsal bir özü bulunuyordu. Antik çağ olimpiyatları, eski Helenik kent devletlerinin birliğini sağlama çabasıyla yakından ilgiliydi. 1936 Berlin olimpiyatlarının Nazizm propagandası na vesile yapılmak istenmesi, İkinci Dünya Savaşı sonrası Olimpiyat ve uluslararası spor yarışmalarının kapitalist ve sosyalist sistemler arası mücadelenin arenasına dönüşmesi, 1972 Münih Olimpiyatlarının Filistin sorunu, 1980 Moskova Olimpiyatlarının Afganistan sorunu etrafında dönmesi, uluslararası futbol karşılaşmalarının uluslar arasında yaşanan savaşların simülasyonu gibi gerçekleşmesi gözlerden kaçmıyor. Türk takımlarının Avrupa maçları, ülke kamuoyunda neredeyse küffar üzerine Osmanlı seferlerinin tekrarı gibi algılanıyor. Albaylar cuntasını işbaşına getiren darbe sonrasında Yunan futbol takımlarının UEFA maçlarından dışlanması üzerine Yunanistan’da yer yerinden oynadığı hatırlardadır. Almanya Demokratik Cumhuriyetinin soğuk savaş yıllarında NATO tarafından uygulanan ambargo ve abluka politikasını spor aracılığıyla kırdığı biliniyor.

Salazar’ın Portekiz’i on yıllarca yönetme formülü olarak tarif ettiği "üç F", futbolu, katolik inanç sistemi (Fatima), ve pagan-hristiyan festival geleneği (fiesta) yanısıra bir popüler kitlesel tüketim konusu ve dolayısıyla kitleleri yönetme tekniği olarak nitelendirmektedir. Ülkelerinin futbolda gösterdiği başarılarla yakından ve bizzat ilgilenen, hatta bu başarıları "yöneten" politik liderler nedense en çok faşist diktatörler arasından çıkmaktadır (Mussolini, Videla). Çöküş yıllarında Roma İmparatorluğu’nu ayakta tutan gladyatör dövüşlerinin de yoz ve seyirlik şov yanıyla bundan geri kalır yanı olmadığı bilinir.

Çağımızda sporun kurumlaşma ve evriminin kapitalizmin ekonomik-toplumsal- politik evrimine denk düştüğünün örnekleri çoktur: İlk çokuluslu spor örgütü Uluslararası Olimpiyat Komitesi, Milletler Cemiyeti ile yaşıt, Birleşmiş Milletler’den yarım yüzyıl daha eskidir. Türkiye’de atletizm federasyonunun Cumhuriyet’in kuruluşunu öncelediği unutulmamalı dır.1 1920’lerde futbolda bir "Dünya Kupası Projesi" hazırlandığında, bu fikre Avrupa’da en fazla direnç gösteren ülkenin, sonradan Avrupa Birliği’ne de aynı direnci gösteren İngiltere olması ilginçtir. Birinci Dünya Savaşı sonrasında savaş ittifakları futbolda devam etti. Galipler ve mağluplar kendi aralarında yarışıyordu. İngiltere, kıta Avrupası takımlarıyla maç yapmaya uzun süre tenezzül etmedi.3 Sporda yarışma, lig ve kupa organizasyonlarının kapitalizmin ulusal devletlerinin oluşumu aşamasında ulusal düzeylerde gerçekleşmesi, emperyalizm ve küreselleşme sürecinde ise kıta ve dünya ölçeğinde yapı lması, sporun tarihsel kökenleri, devlet ve sınıflar mücadelesiyle yakın ilişkisi bakımından dikkat çekicidir.

Öte yandan futbolun halkı yönetmeye izin veren sıradan bir politik manivela ve toplumdaki sınıf egemenliği biçimini gündelik hayatta yeniden üreterek meşrulaştıran basit bir araç olarak görülmesine itiraz eden kimi yazarlar, futbolun bir popüler kültür biçimi olarak sergilediği daha derin mitik, dinsel, simgesel, sınıfsal, ataerkil, milli, vs. anlamlara işaret etmektedir. Buna göre futbol, "toplumsal ilişkilerin ve bunların dönüşümünün popüler bilinçlerdeki hayali kuruluşuna işaret eder ve boyun eğme/direniş diyalektiğine dayanan bir kültürel mücadele alanı oluşturur".3

FUTBOLDA ŞEYTAN ÜÇGENİ: ŞİRKETLEŞME, ŞİDDET, ŞİKE

Futbol kulüplerinin ilk kuruldukları yıllardan başlayarak maden ocaklarındaki ya da fabrikalardaki kapitalist işletme modelini örnek aldıkları bilinmektedir: Zengin bir patronun kulüp başkanlığı, fabrika ya da ocakta çalışan işçileri temsil eden ve onların kendileriyle özdeşim kurabileceği yetenekli futbolculardan oluşan bir takım, oyunu seyrederek daha iyi bir hayata ilişkin beklentilerini, öfkelerini, tepkilerini, birikmiş enerji ve gerilimlerini "tüketecek" bir seyirci kitlesi...

Futbolun bağrında geliştiği kapitalizmin geç ve çürümüş aşamasına özgü bir evrim göstermesi, bir spor dalından geniş halk yığınlarının umut ve beklentilerini sömüren bir endüstriye dönüşmesi bu nedenle anlaşılmaz değildir.

Futbolda geç kapitalizme özgü özelleştirme süreci ilerledikçe, spor kulüplerinin kâr amaçlı şirketlere dönüşmesi, savaş ve üretim hünerlerinin barışçıl soyutlanması niteliğindeki sportif etkinliğin şiddet ve yıkıcılık içeren aslına rücu etmesi, bedeni eğitme ve geliştirme özelliklerinin ölçüsü olarak yarışma ve başarmanın yerini parayla satın alınabilen zafer ve maddi kazanç getirilerinin alması kaçınılmazdı. 1980’lerin özelleştirme dalgası, tıkanan meta ekonomisi için yeni soluk boruları açmaya iki ayrı koldan girişti: Spor kulüpleri (başlı ca futbol) ve kamu hizmetleri (su, enerji, temizlik, sağlık, ulaşım gibi). Futbol kulüpleri, tıpkı kamu hizmeti veren kuruluşlar gibi, hisseleri borsada alınıp satılabilen anonim şirketlere dönüştürüldü. Her iki alanda da, metalaşmaya sınırsız açılımın yol açtığı öncelikler değişimi, zedeleyici ve yıkıcı etkileriyle toplumu sarstı.5

Son yıllarda medya ve seyirlik şov endüstrisinin büyük sermayedarları, kara para ve mafya bağlantılarıyla birlikte futbol kulüplerini fethetmeye girişti. İngiltere’de Manchester United kulübü medya baronu Murdoch tarafından ele geçirilmek istendi. İtalya’da Berlusconi-Milan örneği biliniyor. Medyamafya koalisyonunun bu huruç harekatı, büyük takı mlarla sınırlı değil. Türkiye’de Mehmet Ağar-Korkut Eken ikilisinin Galatasaray üzerine düşen gölgesinin bir dudağı yerdeki sıradan faşizme, bir dudağı gökteki paramiliter Susurluk çetesine uzanıyor.

Bugün çoğu spor kulübünde amatör dallar yük ve masraf kapısı olarak görülüyor, bu dallara para ayrılmıyor, bu dallarda spor etkinlikleri teşvik edilmiyor. Futbol dışı spor dallarının medya, reklam ve seyirci desteğini sağlayamaması nedeniyle gerilemesine göz yumuluyor. Kulüpleri şirket gibi gören anlayış, spor dalları arasında eşitsiz gelişmeyi derinleştiriyor. Futbol kulüpleri artık yerel taraftar topluluğu tarafından eskisi kadar sadık biçiminde desteklenmiyor. İnsanların daha kolay yer değiştirebildiği ve iletişim kurabildiği günümüz dünyasında futbol takımları ne top koşturan oyuncuları, ne de taraftarları bakımından eskisi kadar yerel kimliklerin taşıyıcısı değil.

Günümüzün profesyonel futbolu, yırtıcı ve yıpratıcı bir oyun tarzına dayanmaktadır. Fabrikalardaki çalışma süreçlerinin aynaya vurduğu bu oyun tarzı, sporcuyu sık sık sakatlanma riskine maruz bırakabilen, doping ile zorlayan, bedensel deformasyonlara uğratan bir yabancılaşmayı temsil etmektedir.6

Hem dünyada, hem de Türkiye’de, futbolun ve şiddetin içiçeliğinin örnekleri, saha içinden tribünlere ve sokaklara kadar yayılıyor. Bir zamanlar "İngiliz Hastalığı" olarak anılan ve sosyalist ülkelerde örneklerine rastlanmayan hooliganizm, bugün Avrupa’nın bir çok ülkesinde önü alınamayan bir problem mertebesine erişmiş durumdadır. Galatasaray ve Roma futbolcuları arasında Roma’da saha içinde başlayan tekmeli yumruklu kavga, İstanbul Taksim meydanında Leeds taraftarı iki İngilizin öldüğü kavga, bu yılki Galatasaray-Fenerbahçe maçı nda Şükrü Saraçoğlu stadyumunda yaşanan tribün şiddeti, yakın tarihte yaşanmış çarpıcı örnekler... Yıllar önce Kayseri ve Sivas gibi illerin halkını birbirine topluca düşmanlaştıran ve onlarca cana malolan futbol maçları da hala unutulmuş değil. 2002 Dünya Kupası finalleri için Japonya’dan istenen hooligan raporuna, "Bizde hooligan yok", yanıtı veren TC İçişleri Bakanlığı da Türkiye’deki futbola bulaşan şiddetin inkarcısı olarak aslında bu şiddeti akladığını ve gözettiğini resmen itiraf etmiş oluyor.

Futbol çevresinde gelişen şiddet kültürü, özelleşen, dar kafalı şovenizmin ve faşizmin güdümüne giren futbol endüstrisinin bir uzantısı olarak anlaşılabilir. Futbol kulüplerine egemen çevrelerin kendi taraftar çetelerini örgütleyip destekleyerek mafyatikfaşist bağlantılarını besledikleri, eğittikleri ve kullandı kları bilinmektedir. Futbol hooliganizmi, kulüp (ve medya) merkezlerinden yayılan ve taraftar kitlesindeki müsait toplumsal ruh halinden yararlanan bir şiddet salgını biçiminde örgütlenmektedir.7

Şikenin futbol endüstrisinde ulaştığı yaygınlık, geç-kapitalist toplumdaki çürümenin göstergelerinden bir başkası olarak dikkat çekiyor. Futbol alanını düzenleyen ulusal ve uluslararası kurum ve organizasyonlar, mafya ve kara para ilişkilerine boğazlarına kadar batmış durumdadır. Spor kulüpleri, hakem komiteleri, federasyonlar, kupa ve lig organizasyonları bir gangsterler şebekesinin yönetimindedir. Futbol endüstrisi, bu özellikleriyle, büyük medya, kumarhane, fuhuş ve narkotik sektörlerine benzer ve içiçe şekillenmiş, maç sonuçlarının satın alındığı, bol bol şiddetin kullanıldığı ve halk yığınlarının sömürüldüğü bir aşamaya varmıştır.

Şirketleşen futbol kulüplerinin geri alınmasına yönelik bir taraftar hareketinin bazı ülkelerde oluşmaya başlaması, kulüpleri ele geçirmek isteyen Murdoch gibi medya patronlarının Manchester United’da olduğu gibi geri püskürtülebilmesi, sınıf mücadelesinin buralara da sirayet etme temayülüne işaret ediyor. Futbol kulüplerinin şirketleşmesine karşı, dernek ve kooperatif gibi taraftar ve futbolcu ağırlıklı seçeneklerin savunulmasının önemi artıyor.

KRİZ VE FUTBOL

Futbol gibi kitlesel ilgi konusu spor dallarının derin ekonomik kriz yıllarında çok gelişmesi, futbol oynayanların ve seyircilerin ilgi ve katılımının artması, o karanlık çöküntü zamanlarında insanların morallerini yüksek tutabilmek için artan ölçüde futbola yönelmeleriyle yakından ilgili gözükmektedir. İşsizliğin gölgesindeki maden ocakları ve fabrikalarda sahada top koşturan futbolcularla özdeşleşen seyirci yığınları bunun ilk göstergesi olmuştur.1 Şirketlere "akıl veren" Jonas Ridderstrale isimli bir "yönetim gurusu", ilginçtir, Türkiye’nin mevcut ekonomik krizden çıkışı için Dünya Kupası’nı kazanma vizyonuna sahip olmasını önermektedir.8 Öte yandan, büyük paraların döndüğü (1999 yılında 92 profesyonel İngiliz futbol kulübünün geliri 1 milyar sterlini, yani yaklaşık 3 katrilyon TL’yi aşıyordu) bir iş kolu olarak futbol endüstrisi bizzat krizin içindedir. Şirketleşmiş futbol kulüplerinin kâr oranları bütün dünyada düşmekte ve hisse değerleri azalmaktadır.

Kapitalist krizin pençesinde bunalan topluma sosyalizm, bugünkünden daha iyi bir hayatın vazgeçilmez bir unsuru olarak, spor ile içiçe bir yaşam tarzı önermektedir. Sporun ilkokuldan başlayarak örgün eğitim içinde beden eğitimi öğretmenleri tarafından yaptırılması, eğitim sisteminde spor derslerine ayrılan saatlerin çoğaltılması, beden eğitimi öğretmenlerinin sayısının çoğaltılıp yaygınlaştırılması, çocukların süt ihtiyacının devlet tarafından bedelsiz karşılanması, spor hekimliğinin yaygınlaştırılması, hükümetin spor, gençlik ve eğitim hizmetlerine ayırdığı bütçe payının artırılması, amatör spor etkinliklerinin ve yarışmasız sporların desteklenmesi, sosyalist bir programın anahatları arasındadır.9

Kapitalizmin boyunduruğundan kurtulma mücadelesinde, işçilerin zamanın özgürleştirilmesine yönelik talep ve politikalarının ağırlığının, 19. Yüzyıl sonlarında 8 saatlik iş günü için verilen mücadelelerden 20. Yüzyıl sonlarında 35 saatlik iş haftası için verilen mücadelelere kadar toplumsal gündemde kendisini her zaman güçlü biçimde hissettirdiği iyi bilinir. Bugün daha iyi bir hayat için verilen mücadelede, işçilerin iş sırasında tüketilen işgücünün yeniden üretimi için toplumsal bakımdan gerekli çalışma zamanını azaltmaya elveren emek üretkenliği artışının sonuçlarından yararlanma yönünde "çalışma saatlerinin azaltılması" talebini yükseltmelerinin yanısıra, çalışma saatlerinden artakalan boş zamanlarını spor, sanat ve eğitim gibi insani niteliklerin geliştirilmesine ayırmalarının önemi artmaktadır. Günümüzde sınıf mücadelesi, çalışma saatlerinin ve sömürü oranının belirlenmesi üzerinden yürütülen bir mücadele olmakla kalmıyor, aynı zamanda çalışma saatlerinden artakalan boş zamanlara hangi sınıfın ne ölçüde hükmedeceğinin kararlaştırılması da önem kazanıyor. İşgücünün yeniden üretildiği artı-zamanın metalaşmış seyirlik spor gösterileri ve ilişkili başka meta ve hizmetlerin satışıyla kazanç sağlaması, sadece yeni bir sömürü kapısını açmakla kalmıyor, böylelikle ve aynı zamanda "üretimin hükümranları, çalışma ve tüketimi kendi tutucu çıkarlarıyla uyumlu değerlerle doldurmaya" fırsat bulabiliyorlar.10 Boş zamanın toplumsal anlamı, böylelikle topluma hangi sınıfın egemen olduğu sorusunun yanıtıyla ilişkilenmekte, boş zamana hükmeden sınıfın kültür ve değerleri kapitalist toplumun karşıt sınıfları arasındaki mücadelenin gerçekleştiği ortamı yaratmaktadır. Bir boş zaman etkinliği olarak bugünkü futbol endüstrisi, çok yakın ilişkide olduğu medya ve diğer seyirlik şov endüstrisi dalları ile birlikte, bu ortamın yaratılmasına yaptığı katkı nedeniyle, nasıl dolaysız olarak burjuvazinin egemenliğini yeniden üretmeye dönük politik bir anlam taşıyorsa, sosyalist bir siyasal programın daha iyi bir hayat için işçilerin ve toplumun önüne koyduğu hedefler arasında spor dahil insani niteliklerin geliştirilmesinin toplumsal bakımdan talep edilmesi, desteklenmesi ve güvenceye alınmasının yer alması da, işçi sınıfının egemenliğini sağlamaya yönelik politik bir içerik taşımaktadır.

(1) Fişek, K., Devlet, Boş Zaman, Spor, Bilim Sanat, 18: 4-7, 1982.
(2) Bourdieu, P., Sport and Social ClasS, Social Science Information, (17) 6, 1978.
(3) Erdoğan, N., Popüler Futbol Kültürü ve Milliyetçilik, Birikim, 49: 26-33, 1993.
(4) Lök, V., Halk Koşuları, Bilim Sanat, 18: 20-21, 1982.
(5) Michie, J., Football for the Fans, Red Pepper, No:80: 22, 2001.
(6) Çupi, İ., Çehov’un Vişne Bahçesinden Futbol Stadlarına, Bilim Sanat, 18: 13, 1982.
(7) Marsh, P., Fox, K., Carnibella, G., McCann, J. and Marsh, J. Football Violence and Hooliganism in Europe, Report of the Amsterdam Group, 1996.
(8) Hürriyet, 14.05.2002, 12.
(9) Acun, E., Çocuk ve Spor, Bilim Sanat, 18: 17, 1982.
(10) Argın, Ş., Boş Zamanın Toplumsal Anlamı Üzerine Notlar, Birikim, 43:29-41, 1992.

Türbansızlar kim?

Bir türban kavgası var, sürüp gidiyor. Devletin adamları, inadım inat, genç kız çocuklarını, başlarını açmaya yanaşmadıkları için okullarına sokmuyor. Kızlar da, inadım inat, hem başlarını açmıyorlar, hem de okumak için direniyorlar. Bedeli, polis copu! Kızlar kışkırtılıyormuş... Her direnişin üzerine copla yürümeden önce, insanları kimlerin değil de neyin kışkırttığına bakmak gerekmez mi? Hiç kimse hiç bir direnişe kalkışmasın, insanlar herşeye kuzu kuzu uysun, razı gelsin! İstenen bu. Yarın size de gerekebilir “kışkırtılmak”. Hayır, bize gerekmez; biz Atatürkçüyüz! Ha işte, kavganın özü burası.

Kavgayı "barış"a tahvil etmek siyasetin işi olduğundan konu her saat siyasetin dilinde. Siyasetin dediği ne ki? Kızlar inandıkları için örtünmektedirler, onları anlamalı. Ama devletin kurallarını da anlamak gerekir... Bu denklemin çözümsüzlüğü sayesinde Ecevit itimada mazhar olup seçim kazanmış, MHP’lisi başını açıp Mecliste kalırken, Faziletlisi türbanını milletvekilliğine tercih ettiği için lanetlenmişti. Değer miydi?

Demek ki değerdi. Başını açıp milletvekilliğini kurtarmanın da, milletvekilliğini bir bez parçasından daha değersiz bulup atmanın da, TBMM’yi sakallı seçilmişlere açık tutup başörtülü seçilmişlere yasaklayarak Başbakan olmanın da “değer” bir yanı ve yeri vardı ki bütün bunlar olabiliyordu.

Toplumsal hayatta uzayıp giden hiç bir kavga yersiz ve gereksiz olamaz. Türban kavgası da anlamlı bir kavgadır. Sürmelidir. Gerçek özünü açığa vuruncaya, örtünün örtüsü kalkıncaya kadar sürmelidir. Sürmesin, bitsin dense de bitmeyeceği için sürmelidir. Bu kavga nedeniyle toplumun analitik dikkatleri din üzerinde yoğunlaştığı için kavganın sürmesinde hayır vardır. Bulanık din/devlet perdesinde laiklik-şeriat çatışması gibi görünen şeyin gerçekte ne dehşetli ve derin bir maddi çıkar kavgası olduğu anlaşıldığında ne “aydınlanma” safsatası iş görecektir, ne de şeriat yaygarası... iş o zaman oluruna çıkacaktır.

Din anlayışındaki farklılıkların kavgasıymış. Yani dinin doğrusu, yanlışı varmış... Dinsiz siyaset mi olurmuş diyene karşı çıkıp, “Dini siyasete karıştırma!” diyen de dini mehaz gösteriyor. “Doğru”yla “yanlış” birbirini götürüyor, geriye din kalıyor. Kavga dine sahip çıkma, onu kullanmada tekel hakkı kavgasıdır. Yani türban dalaşmasının kökü dindedir. Peki dinin özü nedir?

Dinin özü dünyadır. Din kavgası da, dünya kavgası. Lafı hiç dolandırmadan söylemeli: dünya kavgası, bir yanıyla, dünyalık kavgasıdır. Bu kavga çirkin bir kavgadır. Varoluş kavgasıyla karıştırılmamalıdır. Dünyalık için kavgayı –ne olur ne olmaz– çağrıştırır diye sosyalist sol düşüncenin salt parasal haklar için işçi mücadelesini dışladığı bilinmektedir.

Bu nedenle, kavgaya katılanların çoğu emekçi bile olsa, türban kavgası örtüsü altındaki dünyalık kavgası emekçilerin kavgası değildir. Ama onların kavgası değildir diye de emekçiler ve emek siyaseti o kavgaya seyirci kalacak değillerdir.

Türban kavgasını başlatıp sürdürenler sermaye sahipleridir. Burjuva sınıfın, burjuva sınıf siyasetinin kendi iç kavgasıdır bu. Demokrasiyle, insan haklarıyla, aydınlanma ile bir ilgisi yoktur. Türbanı siyaseten savunanlar emekçilerin sırtından edinilmiş dünyalıklarını büyütmenin siyasetini yapmaktadırlar. Türbanı siyaseten yasaklayanlar bunu onlara yedirmezler. Sermaye birikim iddiasını “laiklik” üzerinden ileri sürmüş, Cumhuriyeti kendine bend etmiş ve hayli yol almış büyükler var (TÜSİAD ve çevresi), bunların devlet ve siyaset düzlemindeki güçleri var. Emekçilerin sırtından edinilmiş dünyalıklarını kimseyle paylaşmazlar. Paylaşacak olsalar da paylaşacak halleri yoktur. Dinci parti ve akımların sermaye alanında etkisiz kılınmaları için siyaset alanında da etkisiz kılınmaları gerektiğinden, medyadaki, sivil toplumdaki, devletteki yandaşları “Cumhuriyet”in her türlü hassasiyetini öne çıkarıp, memlekette şuncacık özgürlüğün de başına çorap örülmesine çanak tutmaktadırlar.

Kavganın görünen yüzünde hiç küçümsenmeyecek bir hinlik de var. Her iki taraf da “kadın” üzerinden yürütüyorlar kavgalarını. Biri Cumhuriyetçi kadın tipini sürüyor ileri, öteki geleneksel kadın tipinin “bozulmadan” militanlaşmış olanını. İki tip vuruşturuluyor. Arada güme giden, “tip”lerin sözde temsil ettiği gerçek insanlar. Söz gelimi, üniversite çağına erişmiş başı örtülü genç kadınların eğitim hakkı. Bunun da altında, sapına kadar Cumhuriyetçi hükümetlerin “aydınlanma” uğruna “inkılapçı vaizler” üretererek dini sahiplenme uğruna İmam Hatip okullarını icad etmiş, sonra da kız öğrencilere açarak çoğalıp gitmelerine yol vermiş olmaları yatıyor.

Hasılı, sorun, “aydınlanmacı Cumhuriyet”in sermayeci Cumhuriyet olmasından kaynaklanıyor. Onun için de, kavgada taraf olmayan –taraf olmakla kendilerine hiç bir yarar sağlamayacak olan– emekçilerin ve sol siyasetin bu kavgaya seyirci kalmaması gerekiyor.

Karadelik

Temsili demokrasinin “çoğunluk” pratiğinin problemli olduğu öteden beri bilinir. “Çoğunluk” hiç bir zaman çoğunluk değildir. Söz gelimi %51 oranında daha çok seçmenin, oy oranı % 51 olandan yana olduğunu göstermez. Aykırı ve karşıt tercihlerin, belli bir momentte şu ya da bu nedenle bir araya geldiklerini, her birinin kendi açısından “ehveni şer”i seçtiğini gösterir. Ehveni şer’in ise, şerlerin en kötüsü olduğu boşuna söylenmemiştir. Bazı durumlarda, bazen, böyle bir “çözüm”e başvurmak gerekli olabilir; siyasette, hiç olmaz diye bir kural yoktur, ama işin gerçeği yine de budur.

Fransa’da her renkten ve nefesten seçmenin, Başkan seçiminin 2. turunda Mösyö Chirac’a oy vermiş olması bunun tipik bir örneği. Chirac’ın ardına yığılan çoğunluk aslında azınlık bir tercihin ve çıkarın kendini çoğunluk kılığında topluma dayatması oldu. Sağ politikaların kırk yıllık temsilcisine solcular akın akın oy vermeye koştular. Aralarında, fırsatını bulsalar onu siyaseten bir bardak suda boğacak olanlar vardı. Mösyö Chirac ve arkasındakiler, birinci turda sosyalist başbakan Jospin’i elediği için Le Pen’e ne kadar müteşekkir olsalar yeridir. (Nitekim, Le Pen’in bu macerada “ılımlı sağ”dan seçim öncesinde örtülü destek aldığına dair söylentiler de çıkmadı değil...) Jospin’in 1. turda alacağı %1 daha çok oy Le Pen’i eleyecek ve kendi oyu %20’nin altında kalan Mösyo Chirac şimdi %82 oy almış ikinci bir “de Gaulle” pozlarında dünyanın karşısına çıkamayacaktı.

Haziranda yapılacak parlamento seçimi sonucunun, sol oyların “rövanş’ı olacağını düşünenler, söyleyenler var. “Rövanş” tutmazsa... Pekala tutmayabilir. Tutmaması için, başkanlığı garantilemiş olan Mösyö Chirac, adamları ve müttefikleri her şeyi yapacaklardır. Neler yapacakları Chirac’ın şimdiden, sanki parlamento seçimini de kendi partisi kazanmış gibi atadığı –resmen bir buçuk aylık geçici– hükümetin yapısından ve üstlendiği misyondan anlaşılıyor. Ayrıca, aşırı sağın %20’ye yakın oyunun seçime kadar buhar olup uçmayacağına göre, iki turlu seçimin her iki turunda da –ama özellikle ikincisinde– “derin Fransa” ile öteden beri içli dışlı ilişkileri olduğu çok iyi bilinen Chirac klanının Le Pen’cilerle “yerel” uzlaşmalara gitmeyeceğinin hiç bir garantisi yok. Geçmişte örnekleri olmadı değil. “Cumhuriyet’in değerleri”ne sol oylara el koyarak sahip çıkılabiliyorsa, neden aşırı sağın oylarına el konularak da sahip çıkılmasın diye düşünmek, Chirac’ın temsil ettiği siyaset ve çıkar çevrelerine hiç yabancı değildir.

Evet, “sol”un rövanşı tutmayabilir. O zaman sağcı başkanın yanısıra onunla tam uyum içinde Fransa’nın işlerini bildiği gibi yürütecek bir de sağ hükümet başa geçer. Fransa’da kapitalist demokrasi katmerli kurtarılmış olur!

Peki, rövanş tutarsa ne olur?

Fransızlar “cohabitation” diyorlar: birlikte yaşama, bir tür sol-sağ koalisyon... yani eski hamam eski tas!

Başkanlık seçiminin 1. turunda yaşanan “felaket”in nedeni tam da böyle bir sol-sağ koalisyonunun yıllar boyu “Fransa”nın çıkarı ve hayrına diyerek, “Fransızlar adına” uyguladığı, uluslararası tekelci kapitalist çıkarların suyuna politikalara Fransız toplumunun solduyu sahibi kesimlerinde biriken tepkinin patlama noktasına gelmiş olmasıydı. “Çoğulcu sol” –SP, KP, Yeşiller’den oluşan– hükümetin başı Jospin, aşırı sağcı Le Pen’e giden oylar yüzünden değil, kendisine gelmeyen sol oylar yüzünden seçimi kaybetti. Seçime katılma oranı çok düşüktü, oylar çok sayıda sol aday arasında dağıldı filan diye pişmanlık duyanlar, hezimete mazeret arayanlar oldu ama, öyle olmuş olması dahi sınıf insiyakının, pusulası şaşmış bilinçten daha sağlıklı olduğunun göstergesi...

Haziran seçiminde çoğunluk sağlayarak hükümet olacak yine bir sol içi koalisyon, haketmediği bir çoğunlukla başkan seçilen ve Fransız anayasasına göre hatırı sayılır icra yetkileri olan Mösyö Chirac’la “birlikte yaşama” halinde ne yapar? Son beş yılda ne yaptıysa onu yapar. Yapmaz da işler sıkışırsa, Chirac’ın elinde istediği zaman parlamentoyu feshedip yeni seçime gitme yetkisi de var.

Üstelik, “sol” bu rövanşı alırsa, bu defa, bütün sağın kasten öne çıkardığı, nedeni ve sorumluluğu yabancılara yıkılan güvenlik/asayiş sorununu büsbütün büyümüş ve büyüyecek boyutlarıyla çözme yükünü de sırtında taşıyacak. “Güvenlik” sorunu, şimdiye kadar başka alternatifi yok denilerek izlenen neo-liberal Yeni Ekonomi politikalarının sonuçlarıyla –habire özelleştirme, kitlesel işsizlik, sosyal güvenliğin tırpanlanması, kamu eğitimine ve sosyal konut yapımına yeterli fon “ayrılamaması”, vb., vb... – ile doğrudan bağlantılı. “Küresel” sermaye sömürüsü altında çıkmaza sürülen 3. Dünya insanlarının Avrupa’ya göç etmeleri, denildiği gibi sorun yaratmıyor, mevcut sorunların altını çiziyor. Temel felsefesi “her koyun kendi bacağından asılır,” “gemisini kurtaran kaptan” olan bir ekonomi anlayışı ve uygulamalarıyla nasıl çözülecek; özellikle kişisel özgürlükler, yabancılarla uyum ve sosyal dayanışma alanlarında nelerin feda edilmesi bahasına çözülecek?

Tellakların bile değişmediği eski hamamda eski tas..! Bu mu rövanş?

Sosyal demokrasi Fransa’da ektiğini biçti. Kendi etti, kendi buldu. Bu kesin. Ama asıl sorun başka. Fransaya “bir şeyler oluyor”! İki tur arasında yükselen anti-faşist dalgaya rağmen Le Pen’in oyu 2. turda 1 milyon civarında arttı. Altı milyona yakın insan Le Pen gibi birisine oy veriyor. Yakın kökleri 2. Dünya Savaşı öncesine ve Savaş içinde Nazi işbirlikçisi Vichy (General Petain) macerasına kadar giden “derin Fransa” kıpırdanmaya başlıyor. Bundan tedirgin olup Le Pen gibi birisinden kurtulmak isteyenler de Chirac gibi bir adamın arkasına sığınmaktan başka çare bulamıyorlar. Bunun sorumluluğu Fransız “sol”unun –Komünist Partisi dahil– omuzlarındadır.

Beş yıl önce parlayan “Sol bütün Avrupa’da iktidara geliyor!” sevinci kursaklarda kaldıysa, neden kaldı? Bugünkü sonucu doğuran süreçler o zaman işlemiyor muydu? O süreçlere müdahale gerekmiyor muydu? Burda sola iş düşmüyor muydu? Sol o işi şimdiye kadar gördüğü gibi mi görmeliydi? Şimdi yalnız Fransa’da değil, bütün Avrupa’da kıyamet kopuyor, “Aşırı sağ, faşizm yükseliyor!” diye. Yükselmez mi? Hep böyle yükselir. Nisan seçiminde yabancı düşmanı, ırkçı adaylara verilen %20 civarında oyun en az yarısının sahiplerini (aralarında on yıllardır FKP’ye başkoymuş ve oy vermiş olanlar var!) bu kara deliğe sürükleyen, “sol” iktidarın kendisidir. Dünya sermayesinin yeni liberalizm ve “küreselleşme” dayatmalarına alternatif politikaları siyasetin havsalası dışına süren; kitlesel işsizliği, yoksunluğu, yoksullaşmayı hayatın olağan tecellisiymiş gibi ekonomiye, sosyal politikalara, vb. içselleştirmekten başka çıkar yol göremeyen o “sol” değil miydi? Bu gidişe seçim sandığında itirazdan başka çaresi kalmayanların bir bölümü “beşer şaşar” misali, en çılgın itirazda karar kıldılar. “Sağ ve sol temelli ideolojik bölünmeler, üstelik bunların doğum yeri olan Fransa’da anlamını yitirdi” de böyle oldu deniliyor. Anlam yittiyse nerede yitti? İnsanların yaşadıkları hayatta, o hayatı belirleyen ekonomik/toplumsal/politik süreçlerde yitmedi; büsbütün öne çıktı; sınıf mücadelesi gözlerimizin önünde olanca şiddetiyle sürüyor. Anlamın yittiği yer, uluslararası sermayenin saldırısı karşısında “solcu”ların teslim bayrağını çekmiş olmalarıdır. Anlam, solculuğu fiilen ve resmen Üçüncü Yolculuğa, yani sağın hep “yeni” ve “yepyeni” koşullara uyarlanmış bir türevine indirgeyen; dünyaya, topluma ve insanlara, insanların yaşadığı hayata gözlerini kapayıp kulaklarını tıkayarak ısrarla o yolda yürüyen ve o yolda sürekli sağa kaçan “sol”cuların dimağında yitti, yüreğinde tükendi. “Çaresizlikten” sağa kaçışın sonu karadeliğe varır. Önce sahipsiz kalmış “halktan” insanlar cazibesine kapılır, sonra sıra daha yukardakilere gelir. Solun tarihinde hiç görülmemiş bir fenomen değildir.

Yeni Roma, eski ihanet ve Filistin

Sadece Ortadoğu’nun değil, dünyanın en önemli sorunlarından biri haline gelen Filistin’in geleceği üzerindeki tehditin bir "sorun olarak" devam etmesini isteyen asıl güç nedir? İlk bakışta saçma gibi görünen ve yine ilk ağızda "İsrail" diye yanıtlanacak bu soru önemlidir. Önemlidir, çünkü soru değil ama verilen yanıt eksiktir ve eksik olduğu için de yanlıştır. Belki, "İsrail" diye verilecek yanıtın yanına bir de "ABD" eklenecektir ama, bu yanıt bin yıllık bir klişeden ibarettir. Bu klişeye sol itibar etmeyi sürdürmekte, İslami çevreler ise sıkı sıkıya bağlılığını korumaktadır. İslamcıları anlamak mümkündür, ama solu anlamakta güçlük çekiyorum.

Oysa ne bu soru, ne de sorun bu kadar basit. İşgalci ve siyonist İsrail’in bölgedeki konumunu, dünyada oynadığı rolü ve tarihe karşı işlediği suçları tespit etmek için fazla bir çaba gerekmiyor. Amerika Birleşik Devletleri için de aynı şeyi söyleyebiliriz. Bu nedenle, Filistin sorunu hakkında yazılan bütün yazılar –güncel gelişmelere/olaylara ilişkin yorumlar bir yana bırakılırsa– aynıdır. Başka bir anlatımla, solun Filistin konusunda yıllardır tek yazısı vardır!

Filistin sorununa yaklaşımda ıskalanan en önemli faktör Arap gericiliğidir. Çubuğu biraz bükerek belirtmek gerekirse, dün olduğu gibi bugün de Filistin sorununun çözümünün önündeki en önemli engellerden biri Ortaçağ artığı Arap rejimleridir. Faşizan Ariel Şaron yönetimi Filistin özerk bölgelerini yeniden işgal ettiğinde bu durum bir kez daha ve açıkça ortaya çıkmıştır. Bütün hamasete karşın, bu işgale hiç bir Arap devleti anlamlı denebilecek (eylemli) bir karşı çıkış içine girmemiştir. Nedeni açıktır: Arap gericiliği bağımsız bir Filistin devleti istememektedir. Körfez emirlikleri, Suudi Arabistan, Ürdün ve diğerleri İsrail’in Filistin projesini aslında içten içe desteklemektedir. Değilse, Cenin kampında katliam düzenlenirken hiç bir Arap devletinin kılını bile kıpırdatmamasını açıklamak güçtür. Öyle ki, birçok Arap ülkesinde yaygın protesto eylemlerinin düzenlenmesi bile önlenmiştir. Çünkü, sokağa çıkan petrol şeyhleri değil, yoksul Araplardır.

Filistin kurtuluş hareketi, toplumsal ve kültürel dokusu, siyasal gelenekleri ve tarihi özellikleriyle Arap dünyasındaki yegane laik güçtür. Ve bu hareket başından beri dünya soluyla bir akrabalık ve dayanışma ilişkisi içindedir. Canlı ve dinamik bir entelektüel hayata sahiptir. Bu nedenle, bölgede kurulacak ve zaman içinde güçlenecek laik, sola açık ve demokratik bir Filistin devleti, İsrail’den çok, gerici Arap rejimlerini tehdit edecektir.

Gerici Arap rejimleri varlıklarını korumak için on yıllardır Filistin davasını acımasızca kullanıyorlar. Bunu iki nedenle yapıyorlar: Birincisi, bölgenin aşiret devletleri –ki çoğu en az İsrail kadar suni oluşumlardır– Filistin sorunu nedeniyle adeta bütün dünyayı rehin aldılar. ABD ve İsrail’e karşı zaman zaman Avrupa kartını kullanan ya da tersini yapan bu ülkeler, Filistin davasını sürekli olarak paraya çevirdiler. Kendilerini, Batı’nın bölgedeki çıkarlarını koruyacak yegane güç olarak takdim eden bu rejimler, iktidarlarının geleceğini de bu sorunun devamını sağlamakta buldular. Bu bakımdan "maceracı" bir Filistin devleti onların en büyük korkusu oldu. Bu konuda, ABD, İsrail ve gerici Arap rejimleri arasında tam bir zımni mutabakat olduğu söylenebilir.

Öyle ki, aslında Filistin davasının "satılması" anlamına gelen Oslo antlaşması bile bu rejimleri korkutmuştur. Bu nedenle, 2000 yılında 1993 Antlaşması paralelinde bir "çözümün" eşiğine gelinmişken, daha önce MOSSAD’ın yardımlarıyla kurulan HAMAS gibi örgütler harekete geçirilerek bu girişim sabote edilmiştir. Bugün Suudi Arabistan gibi bazı Arap ülkeleri, intihar eylemi düzenleyen HAMAS gerillalarının ailelerine binlerce dolar (kişi başına 25 bin Amerikan Doları olduğu belirtiliyor) göndermektedir. Herhalde kimse bizden Suudilerin antiemperyalist mücadeleye destek verdiğine inanmamızı istemeyecektir. Gerici Arap rejimlerini, birbirinden kopuk, aralarında İsrail koridorlarının bulunduğu, askeri gücü olmayan, sınırlı bir polis örgütüne dayalı otonom toprak parçalarından oluşan bir Filistin "devleti" bile korkutmaya yetmiştir.

ÇÖZÜM NEREDE?

Solun, etkili bir siyasal ve tarihsel güç olarak devreden çıktığı bir evrede Ortadoğu’da adil bir barışın da olanakları daralmıştır. Barış adına sunulan her seçenek bölge halklarının aleyhinedir. Masaya sürülen hiçbir proje bir barış ortamını kurma yeteneğine sahip değildir. Sovyetler Birliği 12 yıldır tarih sahnesinden çekildiği halde, Batı, ne Araplar ne de Yahudiler için bir güvenlik ve huzur iklimi tesis edememektedir. Bölgede 12 yıldır kan akmaktadır.

Gelinen yerden, gerici Arap rejimleri kadar, giderek daha çok İslami bir renk kazanan Filistin önderliği de sorumludur. Filistin önderliği, barışın kurulmasını, adil, demokratik ve kardeşçe bir bölge düzeninin inşa edilmesini sağlayacak yetenekten ve politik ufuktan yoksun olduğunu göstermiştir. İslami hareket bir barış projesine sahip değildir. İşbirlikçi ve iki yüzlüdür. Ortadoğu İslamcılığı, ırkçılığa varan bir Arap milliyetçiliğiyle maluldür.

Filistin davasını yürütenler, tarih içinde İsrail solu ile ilişkiyi akıllarına bile getirmemişlerdir. Oysa İsrail’de güçlü bir barış hareketi ve nitelikli bir sol vardır. Bölgede siyonist işgali kınayan en büyük protesto mitingleri İsrail’de gerçekleştirilmiştir. Filistinlilerle savaşmayı reddeden 400 İsrail askeri savaş mahkemelerinde yargılanmış ve mahkum edilmiştir. Arafat’ın karargahı önünde İsrail saldırılarına karşı canlı kalkan oluşturan insanların arasında Yahudiler de vardı. Ancak, bu Yahudiler aynı zamanda bölgede bir İsrail devletinin de varlığından yanadır. Bu durum yadsınamaz bir olgudur ve kalıcı çözüm için atılacak ilk adım bu olguyu kabul etmekten geçmektedir.

Doğrudur: İsrail, Batı’nın bölgeye bir hançer gibi soktuğu suni bir devlettir. İşgal edilmiş Arap toprakları üzerinde kurulmuş, milyonlarca Filistinlinin sürgün edilmesiyle açılan topraklar üzerine yerleşmiştir. İsrail, hem Batı’nın ödediği bir diyet, hem de emperyalizmin bölgedeki kırbacıdır. Ödenen diyet 20. Yüzyılın en barbar soykırım eyleminin bir karşılığıdır.

Ancak, yine olgular göstermektedir ki, İsrail devleti bir kararlılık kazanmıştır. Bir toplumsal ve kültürel temeli vardır. İsrail, 1967’den sonra işgal ettiği topraklardan çekildiği ve adil bir yerleşim planını kabul ettiği takdirde bölgede bir barış için şans var demektir. Oysa bugün Şaron yönetimi Filistinlileri bir kez daha topraklarından sürmeye çalışıyor. Tıpkı İslamcılar gibi! Çünkü onlar da Yahudileri denize dökmeden barışın kurulamayacağına inanıyorlar.

İşte dünya solu, hiç sorgulamadan, Arapların bu geleneksel milliyetçi/İslamcı tezlerini kabul etmiş görünüyor. Sorun burada. Bu tezlerin bölgede çözüm üretme potansiyeli yok. Oysa, başta Filistin ve Arap solu olmak üzere, dünya sosyalist hareketi Ortadoğu barış sürecine Yahudi solunun katkılarını ve katılımını sağlamaksızın sonuç alamaz. Bölgesel ölçekli bir toplumsal kurtuluş projesiyle ilişkilendirilmemiş hiç bir girişim sol adına Ortadoğu’da başarı şansına sahip değildir.

YENİ ROMA

Afganistan savaşından sonra Hazar havzası enerji yatakları üzerinde kurulu Orta Asya ve Kafkas ülkelerine askeri olarak yerleşmeye başlayan ABD, Roma İmparatorluğu’ndan sonra tarihin en etkili güçlerinden biri haline geldi. Bir “imparatorluk” karakteri kazanan ABD, önce Kırgızistan ve Özbekistan’a girdi, ardından da Gürcistan‘a yerleşti. Türkiye’nin bu ülkelerle sahip olduğu küçümsenemeyecek ikili ilişkiler bu bağın kurulmasına yardımcı oldu. Hazar havzasını Ortadoğu’yla birlikte “ulusal çıkar alanı” ilan eden ABD gücünün doruğuna ulaştı. Ancak, imparatorlukların en güçlü oldukları an, aynı zamanda onların en zayıf oldukları andır. Bu durum ABD için de geçerlidir.

İsrail, Irak’a karşı bir operasyon hazırlığı içinde olan ve bu nedenle bölgedeki diğer Arap ülkelerini ikna etmeye çalışan ABD’nin bütün itirazlarına karşın Filistin topraklarını işgal etmekten kaçınmamıştır. ABD ise bu oldu bittiyi kabul etmek zorunda kalmıştır. Uluslararası Yahudi sermayesinin gücü bu durumda kuşkusuz bir etkendir. Ancak, ortaya çıkan sonucu sadece bu güce bağlamak doğru olmayacaktır. İsrail ciddi bir bölge gücüdür ve her geçen gün küresel kapitalist sistem içindeki özerklik alanını genişletmektedir.

Küreselleşmenin teorisyenlerinden ve ABD dış politikasının önde gelen yapıcılarından stratejist Zbigniew Brzezinski The New York Times gazetesindeki 7 Nisan 2002 tarihli yazısında, ABD’nin İsrail "tarafgirliği" politikasının bölgedeki dost Arap rejimlerini riske sokacağı uyarısını yapıyor. Brzezinski şöyle devam ediyor:

“Bu şartlarda ABD uluslararası kamuoyunun tavrı nı göz ardı edemez. Amerikan politikalarının tek taraflı ve riyakar olduğu konusunda neredeyse küresel bir fikir birliği var. ABD’nin İsrailli kurbanlara sempati ifade ederken , Filistinlilerin kayıplarına (sayıca çok daha fazla olmalarına karşın) nispeten kayıtsız bir tutum takınması eleştiriliyor. Böylece ABD’nin terörle savaşında ve bilhassa Saddam Hüseyin’le ilgili planlarında gördüğü uluslararası desteği sürdürme yeteneği riske giriyor.” Bu sözler “İmparatorluğun” gücünün de sınırlarına işaret ediyor. Eski Roma’yı “barbarlar”ın değil, Ortadoğu’dan çıkan bir fikrin, inanışın ve nihayet politik bir akımın yıktığı söylenebilir. Bu akımın ismi Hıristiyanlıktı. Zamanının durdurulamaz, kuşatıcı, baştan çıkarıcı ve yıkıcı bir akımıydı bu. Çıkışında yoksulların dini olarak gelişen Hıristiyanlığın, bu kalpsiz dünyada insanların acılarını dindireceği sanıldı.

Yeni Roma’yı ise yine Ortadoğu kökenli başka bir akımın, İslamiyet’in yıkacağı çok kuşkuludur. Bin Ladin’e, Hamas’a, İslami Cihad’a rağmen böyledir bu. Otantik Hıristiyanlık antik Roma’ya bir itirazdı. Siyasal İslamcılık ise itirazın değil, işbirliğinin ve teslimiyetin alanıdır. Bu nedenle, Cemil Meriç’in o çok parlak, çarpıcı sözlerinin aksine, “Yobazlık Şarkın Garba karşı nefsi müdafası” değildir artık.

HADEP aynadır

Hükümet ekonomik krizden IMF patentli bir programla çıkmaya çalışıyor. Bütün IMF programları gibi bu da Türkiye’de fukaralığı arttırıyor, işsizliği dayatıp yaygınlaştırıyor, geçimini çalışmazsa kazanamaz durumdaki herkesi kırıp geçiriyor.

Kolay mıdır on milyonlarca insanın boğazından kesip emperyalizme diyet ödemek? Hükümet bu nedenle demokrasiyi mümkün olduğunca daraltan, emekçiler üzerindeki baskıyı koyulaştıran bir siyasal strateji izliyor.

Toplum patlamadı ama az öfke biriktirmedi. Hükümet partileri bu nedenle bir erken veya yakın, hatta zamanında bir seçimden ölümden korkar gibi korkuyorlar. Sermaye çevreleri, dibini görmeden bu yağmadan, dolayısıyla yağmanın şu andaki siyasi garantisinden, yani hükümetten vazgeçmek istemiyorlar.

İpler bu kadar gerildikten sonra artık kopuncaya kadar gerilmeye devam edileceği ve seçimin de bu minval üzre gidişatın bir yerinde gündeme geleceği besbelli. Bu nedenle ilk seçimin, seçime saklanmış bir hesaplaşmaya dönüşeceği de belli.

Seçim, yaşanmış şu kadar kriz yılını bu hükümet partilerinin yanına kâr komayan bir hesaplaşma olacaksa, aynı zamanda bir tür “demokrasi” hesaplaşması olacak. Demokrasi bağlamlı konuşanlar da, işin özünü ve çözümü konuşmasalar bile, Kürt meselesinin üzerinden nasıl “atlanır”ı da konuşmak zorunda kalacaklar.

Başbakan konuşmaya, zaten kendisi kapatılma tehdidi altındaki HADEP ile işbirliği hesabı kuran bazı düzen partilerini jurnallemekle başladı bile.

HADEP’in bu konuda bir yerden bir yere geldiği açık. Bütün teklifleri konuşmaya açık olduğunu söylemesi de zaten bu demek. HADEP aslında bu demek. Stratejik ve taktik hesaplarıyla da, kitlesel refleksleriyle de doğrusunu yapıyor. Bu aşamada ve bu sorunla ilgili bir varlık gerekçesi olduğunu herkesten önce kendisi biliyor. HADEP bir “kongre” olduğunu sadece “ima” etmiyor, söylüyor da.

HADEP’in kendi gelecek perspektifini Türkiye- AB ilişkileri üzerinden temellendirmesinin de yanlı ş bir yönü yok. AB Türkiye ile ilişkilerine HADEP’i de monte ediyor diye HADEP’in HADEP olmadığını varsayıp daha ileri beklentiler adına HADEP’in o ilişkileri değerlendirmek istemesini sorgulamak, giderek olumsuzlamak ne kadar doğrudur? HADEP niçin ve hangi konumundan dolayı bu ilişkilerin bir parçası haline geliyor, asıl onu sormak gerekir. Onu sorarken de, ülkede sınıf mücadelesinin bugünkü halini ve o mücadelede sosyalistlerin halini gözönünde tutmak gerekir.

Anlaşılması gereken, HADEP’in nerden nereye geldiği değil, önceden nerede varsayıldığıdır. Bu yanılgı daha çok, kendini sosyalist sayanlar kadar, çoğu sosyalist olanın da yanılgısıdır.

Önümüzde, seçime kadarki siyasal süreçte tüm solun yeni bir ortak açılım üretmek için seferber olması gerekmektedir. IMF destekli bu hükümetin Türkiye’yi “krizden çıkarması” sosyalistlerin temsiline soyunduğu çalışan halk kitlelerinin felaketi demektir. Ayrıca Türkiye’nin krizden bu hükümet tarafından çıkarılması, krizin tarihsel bağlamı nedeniyle de olanaksızdır. Bu açıdan önümüzdeki siyasal süreçlerde, eğer hakkıyla konuşan olursa en çok konuşulacak olan, siyasal sistemin krizi olacaktır. Bu dünya, bu Türkiye ve bu sistem... Hayır, kapitalizm asla yürümez, yürütülemez. Yürümez, yürütülemez olduğ u halde işte yürütülüyor ve maliyetinin ne olduğ unu herkes görüyor ve biliyor.

Krizi gerçek boyutlarıyla konuştuğu için herkese de konuşturacak olan kimdir, peki? Sosyalist soldur; ama öyle durduğu yerde duran sosyalist sol değil, kendi ortak programını oluşturup sahneye sürebilen sosyalist soldur. Bu programın genel hedeşeriyle uyumlu demokratik boyutu HADEP’in bugün durduğu yeri aşarsa bu hem programın kendisi için, hem HADEP için, hem de Kürtler için iyi olur. Ama bu, programın HADEP’i doğrudan içermesini gerektirmez.

HADEP niçin AB-Türkiye ilişkilerinin bir parçası oluyor, HADEP niye seçimde düzen partilerinden biri ile ortaklık kurabileceğini ima ediyor, HADEP niye daha çoğunu istemek varken azını istiyor diye vakit harcamak ve ona akıldaneliğe soyunmak yerine, “Ben kimle, neyi, ne kadar yaparım”a kafa yormak daha doğrudur. Bu da, aslına bakarsanız, “Ben neyim, kimim?” diye sormak demektir.

Siyasette benim gücüm ne diye sorulmaz, gücünün yettiği yapılır ve güç, asıl, kimlikten devşirilir. Gücünün yettiği kadarını gerektiği zamanda yapabilenlerin, daha büyük imkanlar yarattıkları ve hayal bile edemedikleri yolların kapısını açtıkları çok görülmüştür... HADEP aynadır. Ona bakan herkes onda kendini görür.

Non pasaran! ..

Bir bütün olarak kapitalist demokrasi denilen şeyin emekçilerin bilincini nasıl çarpıttığını kırk kere söylesek anlatması zordur da, Fransa’da yapılan son başkanlık seçiminin 1. ve 2. turu arasında söylenip yaşananlar ve ulaşılan sonuçlar bu şaşmaz gerçeği bir çırpıda bir kere daha gösterdi. Burjuva sınıf, “demokrasi” aracılığıyla emekçi sınıfların başına her zaman iyi çoraplar örmüştür, örmeye devam ediyor.

Buna emekçilerin, demokrasi ile ilgili olarak belirli bir anda ortaya çıkan özgün bir durumu kendi siyasallaşmış sınıf bilinci süzgeçlerinden geçirip çözümlemeden kabullenmeleri neden oluyor.

Fransa’da, bilinen oy desteği pek yükselmediğ i halde seçim tekniği nedeniyle Le Pen gibi azılı bir gericinin ikinci turda iki adaydan biri olarak yarışma hakkını elde etmesini Fransız kapitalist demokrasisi bir tehlike olarak algıladığını belirtti ve tüm Fransa’yı “demokrasiyi savunmaya” çağırdı.

Ülkenin geniş gençlik kesimi ile tüm sendika örgütleri, aydınlar ve muteber “sol”un hemen tamamı (SP, KP, Yeşiller vb.) bu genel çağrıya uymakta tereddüt etmedi. Fransa’nın her bir yanında anti-Le Pen gösteriler, yürüyüşler, yabancı düşmanlığına, ırkçılığa, faşizme karşı duyarlığın sergilendiği eylemler olarak öne çıktı. Temel vurgu “Le Pen’e geçit yok!” üzerindeydi ama oy verilecek aday Chirac olduğuna göre, ülkenin tarihsel ve güncel hemen tüm sol yığınağı yine de neydüğünü herkesin çok iyi bildiği sağ bir seçeneğin arkasına taşınmış oldu.

Emekçiler ve solcular açısından sorun teşkil eden şey demokrasiyi savunmalarında değil, bunu kendi çıkarlarını feda ederek yapmak zorunda kalmalarında yatıyor. Böyle olunca, tehdit altındaki demokrasinin savunulmasından her zaman burjuva sınıf kazançlı çıkıyor. Demokrasi için “tehlike” tanımına hemen orada bir de “çıkar tanımı”nın eşlik etmesi gereği bu nedenle büyük önem taşıyor.

Çünkü sermaye sınıfının “demokrasi için tehdit” tanımı bugün Le Pen’dir... yarın bir genel grev olabilir. Bir gün barış, bir başka gün savaş kapitalist demokrasi için tehdit olabilir. İşçiler, emekçiler ve sol açısından, demokrasiyle ilgili herhangi bir özgün durum, öyle yekten sunulduğu gibi soyut biçimiyle değil, somut durumun somut tahlilinden çıkarılacak gerçek duruma bakılarak anlaşıldığı zaman, demokrasi kılıfı altında oynanan oyun anlaşılabilir.

Sürekli kendini tekrar eden bu demokrasi sahtekarlığı karşısında emekçiler kapitalist demokrasinin, kendi sınıfsal ağırlıklarını gösteren kefesine sonuna kadar sahip çıkarken, bir bütün olarak demokrasiye karşı uyanık olmalıdırlar. Demokrasiye karşı uyanık olmak, onu yöneten sınıfın tuzaklarına karşı uyanık olmak demektir.

Nitekim 5 Mayıs’ta Chirac oyların %82’sini alarak Le Pen’i hezimete uğrattı ve Fransa’da “demokrasi” kurtuldu!

Kurtulan nedir, buna bakalım:

Son seçimden önce Fransa’yı burjuva sağı (C. Başkanı Chirac) ile burjuva solu, (Sosyalist Başbakan Jospin) Komünist Partisi’nin de katıldığı bir hükümetle yönettiler. Bu hükümetin programı sermaye sınıfının bütün ülkelerin ve dünyanın insanlarına çağın ruhu diye yutturmaya çalıştığı, esası özelleştirme ve sosyal hakların budanması olan ve emekçilerle yoksullardan yana her tür siyaseti günah ilan eden, ekonomik liberalleşme ya da “Yeni Ekonomi” adlı sermaye programıydı. Seçimin birinci turunda Fransız halkı uygulanan bu ekonomik programı reddetttiğini açık bir dille söylemişti. Üstelik bunu Le Pen’e destek vererek değil, hükümetin başı ve ana gücü olan Jospin’e (Sosyalist Parti’ye) haddini bildirerek yapmıştı.

Fransa sermaye sınıfı açısından asıl tehlike olan, ama “demokrasi için tehlike” diye sunulup sağlı sollu tüm Fransa’yı ayağa kaldıran, işte bu reddiye idi. Yalan yine tuttu; herkes, en başta da Fransız emekçileri, geçmiş beş yılda olup biteni hiç de unutmadıkları halde, “Ya Le Pen, ya Chirac!” diye zora ve dara düşürüldükleri için, demokrasiyi kurtarma uğruna Chirac’ı desteklediler: burjuvazinin özelleştirme ve yoksullaştırma programı kurtuldu.

Fransa’nın bu tecrübesi demokrasiyle ilgili değişmez bir gerçeği ortaya koyduğu için Türkiye solu, özellikle de Türkiye sosyalist solu için uyarıcı olmalıdır. Çünkü Türkiye’de bugünkü gerici siyasi sistem, "demokrasi için tehditler" sıralayarak, kendinden başka seçenek yokmuş gibi ayakta durmaktadır. Hatta Türkiye’de oyun daha dobraca, demokratikleşme anlamına gelecek her açılım demokrasi için tehlike sayılıp üzerine yürünerek oynanmaktadır.

Türkiye’de demokrasi için tehlike çoktur. Şeriat tehlikesi vardır, Kürtlerin ülkeyi bölebilecekleri tehlikesi vardır, yoksullaştırılan emekçi kitlelerin isyan etmesi tehlikesi vardır... Diğerleri ve bu üç "tehlike", sol bilinci değişik düzeylerde yarıp etkisizleştirmekte, emekçileri bulundukları yere çivilemektedir. Sol için doğrusu, kendi dimağını kullanarak bu tehdit örtüsünü kaldırıp burda ve bütün dünyada “demokrasi” denilen şeyi gerçek içeriğine indirgemek, ortaya çıkacak çıkar çatışmaları tablosunda kendi mücadele planını ve bu planı hayata geçirecek siyasi araçları oluşturmaktır.

  1. Nasıl yapmalı..?
  2. Sıcak yaz
  3. Biz, bu filmi daha önceleri de defalarca görmemiş miydik?
  4. Sayı 12 - İçindekiler
  5. Sosyalist sol açmazda ne demek?

© KIZILCIK 2000–2026. Tüm hakları saklıdır. · Hakkımızda