KIZILCIK
  • Anasayfa
  • Siyaset
  • Dünya
  • Ekonomi
  • Kültür-Anma
  • Dergiler
  • Yazarlar
  1. Anasayfa
  2. Dergiler
  3. 2000-2014
  4. Sayı 11 (Şubat/Mart 2002)

Aleksandra Kollontay

Sosyalizme ve kadın özgürlüğüne adanmış yaşam

20. yy. başında yükselen sosyalizm dalgasının ünlü kişileri arasında Rosa Luksemburg, Clara Zetkin, Inessa Armand, Aleksandra Kollontay gibi ünlü kadın devrimciler vardı. Onlar kadının özgürleşmesi mücadelesiyle sosyalizm mücadelesi arasında organik bağlar kuran, işçi sınıfı hareketi içindeki erkek hâkimiyetinin kırılması için uğraş veren ve sosyalist öğretinin kadına, aileye, cinselliğe dair görüşlerini Engels ve Bebel’den ileri götüren, hem kuramcı, hem örgütçü militanlardı.

kollontay-scAleksandra Mihailovna, Çarlık generali Domontoviç’in kızı, Çarlık subayı Kollontay’ın eşiydi. 22’sinde anne oldu. O yaşta sınıfının dışına yöneldi, akşam kurslarında işçilere ders verdi, siyasi mahkûmlarla dayanışma amaçlı, Siyasi Kızılhaç adlı gizli örgütte çalıştı. Bir tekstil grevine para topladı, bildiri dağıttı. 26’sında Rus Sosyal Demokrat İşçi Partisi’ne katıldı (1898), Zürich’e gidip Marksist iktisatçı Herkner’in derslerini izledi. 1905’te Bolşevik’lere katıldı. Burjuva feminizmine, sosyalist saflardaki erkek şovenizmine ve tutuculuğa karşı savaştı. Tutuklanmamak için yurtdışına çıktı, Gorki’nin İtalya’daki sosyalist okulunda ders verdi (1911). New York’ta Buharin’le Novii Mir’i yayınladı (1916). Şubat Devrimi’nde Norveç’teydi. Dönüp, Petrograd Sovyeti yönetimine seçildi. Ekim Devrimi’ne katıldı. Rabotnitsa adlı bir kadın gazetesi çıkardı.

Sovyet Hükümeti’nde Toplumsal Refah Halk Komiseri (Bakanı) oldu. Brest Litovsk antlaşmasına karşı çıkarak, hükümetten çekildi. Tüm Rusya İşçi ve Köylü Kadınları Kongresi’ni örgütledi. III. Enternasyonal’de delegeydi. Inessa Armand ve Krupskaya ile birlikte KP Kadın Seksiyonu’'nu (Zhenotdel) kurdu. Bürokrasiye karşı İşçi Muhalefeti’ne katıldı. 1922'de Norveç’e diplomatik görevle atandı ve 1946’ya kadar İskandinavya’da kaldı. Yaşamının son 6 yılında Bakanlık danışmanıydı.

Kollontay'ın özgül görüşleri kadının özgürleşmesi üzerineydi. Önkoşulları: Özel mülkiyetin ilgası, kadının üretime katılması, ev işinin toplumsallaştırılması, “yeni cinsel etik”in oluşması, kadının üretici işleviyle, bağımsızlık özlemlerinin bağdaştırılması, ev işinin annelikten, anneliğin de cinsel ilişkiden ayrılması idi. Genel toplumsal sorundan bağımsız bir kadın sorunu kavramını yadsıdı, kadının özgürlük mücadelesini sosyalizm mücadelesinin bütünsel bir parçası kabul etti; burjuva feminizmi için düşmanın erkekler olduğunu, kadın işçilerin ise erkek yoldaşlarıyla birlikte proletarya mücadelesi içinde bulunmalarını, sınıflar üstü (bütün sınıflardan kadınları içerecek) birleşik bir kadın hareketinin olamayacağını savundu.

Kollontay, kapitalizmde kadının yükünün a) ücretli iş, b) ev işi c) çocuk bakımı olduğunu, evlilik kurumunun, maddi ve mali mülahazalara ve kadının erkeğe bağımlılığına dayandığını söylüyor ve orada aileyi bir ekonomik birim olarak niteliyordu. Kadının ev işi kocasına artı değer bırakmıyordu, ama kocasına bakarak, onun kapitaliste artı değer üretmesine dolaylı yoldan hizmet ediyordu. Sosyalist devrim sonrasında ise geçmişin aile hukuku sürecek, ama kadının boyunduruğu kırılacaktı. Kadın sorunu ihtisas işiydi ve Parti’de kadın seksiyonu kurulmalıydı. Sosyalizmde, annelik bireysel değil, sosyal olarak algılanmalı ve himaye edilmeliydi. Kamu lokantaları, mutfakları, çamaşırhaneleri, temizlik kurumları, tamirci dükkanları, kreşler, dadılık kuruluşları, yuvalar açılmalıydı. Anneliğin yükünü azaltmak için ebeveynlik toplumsallaşmalı, mevcut aile −zorlamaya başvurmadan− çözülmeli, Engels’in öngördüğü “bireysel cinsel aşk”a dayalı olmalıydı. Burjuva toplumdaki, yasal evlilik, fuhuş veya serbest beraberliğin her üçü de insan ruhunda sapmaydı: Burjuva evlilikte erkek kadını mülk edinmişti, çifte ahlak vardı; evlilik fuhuşun ve evlilik dışı aşk ilişkilerinin gölgesi altındaydı, üstelik bu serbestiyet erkeğe aitti, kadının cinsel hakları yoktu. Sosyalist toplumda kadın-erkek ilişkilerinin alacağı şeklin asıl amacı sağlıklı insan ve sağlıklı çocuk yetiştirmek, insan psikolojisini geliştirmekti. Yepyeni bir kadın-erkek ilişkileri türü, yani tümüyle eşit insanların birlikteliği kurulmalıydı.

“Madam Kollontay” diye ünlenmiş bu devrimci doğru bildiğini söyleyen ve yapan, başı dimdik ve dikbaşlı birisiydi. Rusya Devrimi, her şeye rağmen, erkeklerin yönettiği bir hareketti. O erkekler teoride Engels’in cinsel özgürlük konusundaki fikirlerini bilseler de onlar için o özgürlükler muhayyel bir sosyalist toplumda, bilinmeyen bir gelecekte var olacaktı. Bu nedenle, hayatı boyunca kendi bedeninin tek hâkiminin kendisi olduğunu bilen, onu dilediği gibi kullanan ve hiç bir erkeğin mülkiyeti altına girmeyen Kollontay’a tepki göstermişlerdir. Bolşevik yöneticilerin tepkisini göğüsleyerek Kollontay’ı savunan kişi ise Vladimir İliç olmuştur.

Kızılcık, sayı 11 (Şubat/Mart 2002).

Nazım’la gölgesi

nazım-necipfazilMecbur muyuz Nazım’ı sevebilmek ya da büyük şair olduğunda karar kılabilmek için illa Necip Fazıl’ı da sevmeye ya da ona da “Büyük şair!” demeye?

“Nerden çıktı şimdi bu?” demeyin. Yetmiş şu kadar yıldır hep böyle olmuştur. Nazım’ın şiirleri yasaklıyken de o şiirin sesine vurulup onu takdire cesaret eden kimi sağcılar, o cesareti solcuların Necip Fazıl’a duydukları hayranlıktan almışlardır. Biri olmadan öbürü olamazmış gibi.

Nerde Nazım, orda Necip Fazıl... Nazım’ı sevenlerin boynunun borcu olmuştur âdeta Necip Fazıl’ın “hakkı”nı vermek. Cumhuriyet dönemi solcu edebiyat duyarlığının onulmaz meşruiyet takıntısının tipik örneklerinden biridir bu. Bugünlere kadar geliyor. Necip Fazıl severler böyle bir borcun altına hiç girmediler.

Nazım’ın hakkı yeniyor bu alışverişte. Nazım büyük ama Necip Fazıl da aynı ayarda büyük şair demek ne demektir? Necip Fazıl’a selam çakmadan Nazım’a geçit yok demektir. Nazım’ı seven, anlayan, tutan ve baştacı eden solcular bu tuzağa düştüler. Nazımı sevmenin, şiirinin hakkını vermenin onca bahasına bir de bu eklendi.

Nazım olsa olsa Yahya Kemal ayarında bir şairle kıyaslanabilir. Necip Fazıl ise, sözgelimi, Dağlarca ya da Dranas’la... ve o kıyaslamadan Dağlarca da, Dranas da haydi haydi üstün çıkarlar. Necip Fazıl’da hece vezni, nakarattan menkul biteviye sesin dışına bir türlü taşamaz. Taşamaz, çünkü çalkantılı ruhuyla aklı “Bodleryen” imgelere takılı Necip Fazıl’da bunu başaracak şiir duyusu ve şair sabrı yoktur. Duyarlığı “şairane”, şiiri esnaf işidir. Dranas, Selam’da, Kar’da, Fahriye Abla’da heceden has şiir çıkarmıştır; Necip Fazıl, en ünlü şiiri Kaldırım Taşları’nda, heceyi marazi muhayyelesinin içinde hapsolduğu bir kuru kalıptan öteye götürememiştir.

Şiir onun umuru değildi çünkü. Kendini ifade biçimlerinden biriydi sadece. Şiirden “ideoloji”ye kaçmakta hiç tereddüt etmedi. O ideoloji, kendi iç dünyasında yankılanan “mavera” referansıyla ona sığınak oldu. “Hidayete erip aydıktan” sonra yazdığı manzumelerin şiir sanılması ve sayılması da bundandır. (Onun umursamayıp hiç el atmadığı işi daha sonra İsmet Özel başardı.) O manzumeler mutantan parlak laflarla, mistisizmin evrensel klişeleriyle tıkış tıkıştır. Şiiri arayın ki bulasınız.

Çok yönlü, karmaşık bir ruh/kafa yapısı vardı Necip Fazıl’ın. Hayatı da öyleydi. “Şeyh”liğin ne olduğunu, ne olmadığını bilecek kadar zekiydi, bilgiliydi. Gençliğinde, orta yaşlarda hiç o taraklarda bezi yokken, sonraları “Şeyh” olmak onu rahatlattı. Rahatlamaya ihtiyacı vardı. Şiiri çoktan boşlamış olduğunu da yine en iyi o bilirdi. Bilmezmiş gibi yapmak işine gelmiştir. “Şair” rantını tepmemiştir.

Nazım onun tam zıttıydı. Sade, yalın. İçi, dışı, hayatı bir. Coşkusunda, öfkesinde olduğu kadar hüznünde ve aşkında da sağlıklı. İdeolojiye hiç sığınmadı. Buna ihtiyacı yoktu. Sonuna kadar hem şair, hem komünist ve yurtsever olabilirdi. Oldu.

Nerden çıkıyor o “Hem o, hem o” tavrı? Ya da, adeta, “O değilse, o da değil”?

Nazım’ı gölgesinden kurtarmak gerekir. T.A

TKP adının dayanılmaz cazibesi

Sanırım önce Türkiye Komunist Partisi neyi simgelerdi ya da gerçekliği neydi onu konuşmak gerekecektir. Sonra da bir isim üzerinde hak iddia etmek için neler gerekecektir, onları tartışacağız.

Bu satırların yazarı için Türkiye Komünist Partisi bir dönemler bir şekilde ilişkilendiği, TBKP oluşumuyla birlikte bu ilişkilenmenin son bulduğu, uluslararası işçi sınıfı hareketinin Türkiye’deki parçasını simgeler. Yani Marx’ın Manifesto’sundan bu yana işçi sınıfının sınıf savaşımındaki ana aracının bu topraklar üzerindeki adıdır.

Türkiye Komünist Partisi’nin uluslararası işçi sınıfı hareketinin bu topraklar üzerindeki iktidar mücadelesinin bir aracı olduğu bir varsayım tabii ki. Bu satırların sahibi bu varsayımın savunucularından biri. Ancak bu varsayımın herkes tarafından benimsenmediğini de biliyoruz. Ayrıca bu varsayımı savunmak ne Türkiye dahilinde aynı doğrultuda başka araçların olmadığını söylemek anlamına geliyor, ne de bu aracın tüm eylemiyle bu doğrultuda yeterli ve doğru bir perspektif ortaya koyduğu anlamına. Bu araç tarihsel süreç içerisinde doğrusuyla yanlışıyla belirli bir grup tarafından sahiplenilmiş ve yine aynı doğrultuda mücadele eden başka gruplar bu aracın dışında başka isimlerle başka araçlarda yer almışlardır.

İsimler farklı da olsa her yapı bu ülkenin sınıf partisi olma iddiasını taşımış ve bir şekilde diğerlerine eleştirel bir bakışla yaklaşmıştır. Bu eleştirinin sınırı hep değişik olmuştur. TKP ile uzlaşabilirlikten, onu karşı-devrim saflarında görmeye kadar gidebilmiştir. Mesela 1920’de kurulan TKP’nin sonraları Marksist olmaktan çıktığını iddia eden yapılar, adlarına Türkiye Komünist Partisi dedikten sonra Marksist Leninist eki getirme ihtiyacını da duymuşlardır.

NEDEN BU İSİM?

Birincisi, teorinin kendisi "komünist" adıyla daha doğrudan bir ifade buluyor kendisine. İkincisi, ismin başına "Türkiye" gelmesi yine teorinin bizatihi ifade ettiği temsiliyeti simgeliyor. Yani sınıfın bir partisi olur ve o ülkedeki partide o ülkenin adıyla anılır. (Bunun illa böyle olması gerekmediğini gösteren önemli örnekler yok değil, ama genellikle böyle.) Dolayısıyla Türkiye Komünist Partisi adını almak bu ülkedeki sınıf hareketinin temsilcisinin kendiniz olduğunu söylemek anlamına geliyor. Bu, propaganda için önemli bir avantaj sağlıyor. Komünistlere yakınlık duyan kişi ve çevrelerle iletişim kurmakta kolaylık sağlıyor. Komünistler bu konuda ne düşünüyor, ne diyor diye merak edenler için referans olmak kolaylaşıyor.

Madalyonun bir de öbür yüzü var: Türkiye’nin siyasi tarihiyle ilgili. Bu tarihte, TKP adının çağrıştırdıkları arasında bir sürü olumsuzluk da var. Bunların doğruluğunu ya da yanlışlığını tartışmak bu yazının kapsamı içerisinde değil ama, bu olumsuz çağrışımlar nedeniyle TKP adına mesafeli duranları ciddiye almamak olmaz. Kaldı ki, bu çağrışımların, "uluslararası işçi sınıfı hareketinin bu topraklar üzerindeki iktidar mücadelesinin bir aracı" olma iddiasına –80 sonrası yılların teorik, ideolojik, siyasal pratiği bağlamında– oldukça koyu bir gölge düşürdüğünü kendi adıma da belirtmeden geçemeyeceğim. Bu durumda, TKP adını az önce belirttiğim nedenlerin de katkısıyla üstlenmenin, bağcı olmayı üzüm yemeye yeğ tutmaya denk düştüğünü düşünmekten ve sınıf adına hangi davaya daha iyi hizmet edileceğini merak etmekten kendimi alamıyorum.

İSİM HAKKI KİMDEDİR?

Bu soru nerden çıktı demeyin, en fazla gürültü koparan yer burası. Bu isim hakkı bir tüzel kişilik olarak TBKP’ye ait olmakla birlikte, TBKP’nin kendini feshetmesiyle birlikte bu aidiyet de son bulmuştur. Bu süreç içerisinde “K. Birlik” imzalı bildiriyi çıkartan grup, yani TBKP sürecinde TKP içerisindeki muhalif azınlık grubu, bu kimliğe sahip çıktıklarını ifade etmişlerdir. Tabii ki kimliğe sahip çıkma ile isim hakkına sahip olma aynı anlamı taşımıyor. O dönem ya da hiç bir dönem TKP içerisinde yer almayıp da o kimliğe sahip çıktığını söyleyen pek çok yapı var. Bunların bir kısmı da, pekala, ortada TKP ismini kullanan bir yapı olmasaydı bu ismi kullanmak isteyebilirlerdi. Bu iddiada olmalarına karşın, mevcut TKP’nin komünist iddiaya hizmet etmediğini düşündükleri için orda yer almamışlardı. Tıpkı K. Birlik imzasının sahipleri gibi. Tek fark, birileri bir süre içinde yer aldıktan sonra TKP’nin, ismindeki iddiadan uzak olduğunu söylemişlerdir. Yani eleştiri zamanları farklıdır aslında. Birilerine öncelik tanınacaksa, önce eleştirene daha çok öncelik tanınabilir.

TKP’nin feshiyle birlikte eski TKP’lilerden SBP, BSP, ÖDP sürecini yaşayanlar isim hakkının kendilerinde olduğunu iddia edebilirler. Ancak, zannımca, TKP’nin bağlı olmuş olduğu teorinin kendisi SBP ile uzlaşsa bile ve hatta kısmen de olsa BSP ile de uzlaşsa bile, ÖDP ile uzlaşmaz bir karşıtlık içerir, ÖDP kendi kuruluş bildirgeleri, programı, kongre kararları ve tüzükleriyle birlikte bir "ezber bozma", yani bir çeşit reddiye partisi olarak TKP’nin kesinkes reddidir. ÖDP içinde yer alıp –ya da almış olup– TKP üzerinde hak iddia etmek tuhaf bir çelişkidir. Bu yer alış TKP’nin tüm geçmişinin reddi anlamını taşımaktadır. Artık biz öyle değiliz demektir. O halde biz hala –ya da bundan böyle– öyleyiz diyenlere bunu diyemezsiniz deme hakkı, bana sorarsanız, ÖDP içerisinde yer alanlarda yoktur.

Nereden bakılacak olursa olsun, TKP’nin isim hakkı bugün için hiç kimsededir. Bir tarihsel dönem kapanmıştır. Doğrularıyla ve yanlışlarıyla kapanmıştır. Ve aslına bakarsanız, o tarihsel dönem kendini sonradan TBKP olarak da fesheden TKP’nin üzerine kapanmıştır. "Araç" pusulasını şaşırınca, likidasyon kaçınılmaz olmuştur. Dolayısıyla, ismin de içi boşalmıştır. Meseleyle ilgili pek çok spekülasyon yapılabilir. Hareketin merkezinde yer alanlar artık bu süreci bitirmek istemiştir denebilir bir yanıyla: merkezdekiler iddialarından vazgeçtiler diye iddia sahipsiz kalma durumunda değildi. Farklı yerlerde birileri bu iddiayı sürdürdüklerini ifade ettiler. Aslında kimse bir diğerine bu iddiayı sürdüremezsiniz de demedi. Demedi ama, ne zaman iş ismi de kullanmaya geldi, o noktada kıyamet koptu. Kıyamet koparmak, geçmişte yaşamak anlamına da geliyor hala. Oysa uzak geçmişin hayaletleriyle siyaset yapılamaz.

KİMSENİN TEKELİNDE DEĞİL

Bugün dünyada ve Türkiye’de yeni bir süreç vardır. Bu yeni süreçte tabii ki her şey yeni değildir. Tabii ki her şeyi silbaştan etmeye kalkmak da doğru değildir. Bu süreç yine tabii ki kesintisiz bir hayatın geçmişten bugüne taşıdığı her şey üzerine kuruludur. Bunlardan birinin Türkiye Komünist Partisi’nin adı olduğunu düşünen ve yeni süreci o adla örme idiasını taşımak isteyenler olabilir. Ben şahsen, vaktiyle TKP ile ilişkilenmiş biri olarak, bu adı ve bu iddiayı başkalarının taşımalarında kendi adıma bir kıskançlık duymamakla birlikte, duyabilecek kişilerin ruh hallerini de anlayabiliyorum. Aynı iddiayı şu anda, bu adı almış olanlar dışında taşıyor olanlar olabilir, ya da TKP hiç yasal olmadı biz onu öyle sürdürerek var etmeye çalışıyoruz diyenler de. Böyleleri öfkelenebilirler başkalarının "kendi" adlarına sahip çıkmasına. Ben burda öfkeye yer olmadığını düşünüyorum. TKP adı sahipleri tarafından terkedilmiştir. Hiç kimsenin tekelinde değildir. Kimse de, o günden bugüne, gerçek sahip biziz demenin hakkını vermiş değildir. Birileri gelir ve kullanır o adı. Sorun onu kimin, hangi hakla almış olduğunda değildir. Hayatın kendisi gösterecektir kimin hangi ismi hak edip etmediğini. Sorun bu ülkenin bir komünist partiye ihtiyacı olup olmadığı sorunudur. Böyle bir ihtiyaç varsa bu ihtiyacın nasıl karşılanacağını tartışmak gerekir. Bu ülkede sınıf mücadelesi deneyimini toparlayacak bir yapılanmayı yaratmak nasıl mümkün olacaktır ve kimler buraya güç verecektir? Herkes kendi adına bu soruların cevaplarını bulmak durumundadır. Evet, birileri de bu soruya, biz yapacağız diye yanıt veriyor, biz karşılayacağız bu ihtiyacı diyorlarsa, bence kızmaya ya da üzülmeye hiç gerek yok. Bu iddiadan dolayı sevinmek gerek ilk önce. Sonra yine sormak gerek, biz de benzer iddiayı taşıyorsak bir arada olmak için bir engel var mı diye.

Ne ki böyle bir engelin, bizatihi, TKP adının sahiplenilmesi olabileceğini de düşünmeden geçmemek gerekir. Bu, daha çok, bu adı sahiplenenlerin kendi kendilerine yarattıkları bir sorundur. Zira onlar, yukarıda değindiğim ve bu yazının sınırları içinde ayrıntısına girmediğim nedenler dolayısıyla, o adın çağrıştırdığı olumsuzlukları da yüklenme durumundadırlar.

Mesele

Türkiye’de kapitalizm gelişti gelişti, bu noktaya geldi. Hangi noktaya geldiği besbelli. Bırakalım, kapitalizmden zaten hoşnut olması onda tuttuğu yer bakımından her zaman imkânsız olan çalışan sınıfların “müzmin hoşnutsuzluğu”nu, gelinen yerden kapitalistlerin kendileri de memnun değiller. Emekçilere hayatı ve cumhuriyeti zindan etme pahasına kendilerini “yok”tan varedip bugünlere getiren kendi devlet ve siyaset düzenlerini “yenilemek” isteği en başta onlardan geliyor.

Kapitalizm için en büyük yıkım yerinde saymaktır. Sözgelimi, çalışanların yaşam düzeylerini korudukları bir denge, gelir dağılımının emek aleyhine ve sermaye lehine gelişmesindeki istikrarın, yani bir yanda zenginlik, öbür yanda sefalet biriktiren temel kapitalist yasanın aksaması gibi arızalar, sermaye düzenleri için tahammül edilebilir değildir.

Burjuvanın sermaye biriktirmesinin durmaksızın ve belli bir katsayının altına düşmeksizin yürümesi ve genişleyerek sürmesi kapitalizmin bekası için şarttır. Önce bu olacak ki, demokrasi, hukuk, özgürlük ve benzeri “teferruat” da onları talep edenlerin gücü ölçüsünde olabilsin. Ama aslolan (birikim) olamadığı, Türkiye kapitalizmi bu olmazsa olmaz şartı yerine getiremediği içindir ki, demokrasi, hukuk, özgürlük, vb. kapitalizm için “teferruat”, emekçi halk yığınları için hayat-memat konusu birer çatışma alanı haline geliyor. Sonuçta sermaye düzeni ikna kapasitesini hepten yitireceği, “havuç” bulamadığı için “sopa”ya sığınacağı kırılma noktasına doğru hızla ilerliyor.

“Gal Horozu” böyle dönemlerde ötmeye başlar. Toplumun başı üstünde kara bulutlar böyle durumlarda dolaşmaya başlar. Bu durum kaçınılmaz olarak siyaseti de belirler. Siyaset böyle durumlarda cebir olmaktan çıkar, inceliğini yitirir, “kelle hesabı”na dönüşür. Türkiye’de dönüşmektedir, dünyada dönüşmektedir. Dünyada Usame Bin Ladin’in, Türkiye’de Öcalan’ın kellesinden başka konuşulan ne kalmıştır?

Siyasetteki bu kabalaşma demokrasiyle ilgili tarihsel tartışmayı, tüm dokümanlarıyla birlikte gündeme taşır. Üstü yutturmacayla örtülmüş her şeyin “özü” burda açığa çıkar. Kapitalistler ve onların siyasi düzeni demokrasi alanından hızla kaçmaya başlar. Demokrasi denilen şey emekçilerin, aydınların, solun üstüne kalır. Dünya, ona egemen kapitalist güç (emperyalizm) tarafından, bütün ülkeleri içine katarak hızla bu noktaya itilmektedir. Türkiye şimdi böyle bir durumda olduğu için herkes ayakta kalma savaşı içinde, patlayacağı açıkça belli kavgada nerde olursa kârlı çıkabileceğinin hesabı peşindedir.

GERÇEK SOLUN BULUNDUĞU YERE BAKALIM

Bu durumdaki bir ülke –ve her ülke– kapitalizmi merkez kapitalist güçler için operasyon alanıdır. Kadavra gibidir. Kesilip biçilmesinin, yeniden şekil verilmesinin tam zamanıdır. Türkiye kapitalizmi, tam zamanı olduğu için, dünya kapitalizmini yönetenlerce kesilip biçilmektedir. Ama sanılmaktadır ki, uluslararası sermayenin tırpanı toplumun sadece siyasal üstyapısını (Anayasasını, yasalarını, yönetim geleneklerini, hasılı ulus-devletini) kesip biçmektedir. Öyle değil. Türkiye, içindeki insanlarla birlikte kesilip biçilmektedir. Bazılarına “yenileşmek” diye görünen, işte bu, gerçek yüzü yıkım olan “yenilik”tir!

Yıkım herkesi boşluğa itiyor. Refleks gösterebilen hala sadece sermaye sınıfı. Sermaye sınıfı canını kurtarmak için elindeki kaç para ederse o kadar bir umutla emperyalist sermayeyi yardıma, ortaklığa çağırıyor. “Yetmiş yılda benden bu kadar, herkes başının çaresine baksın!” diyor, yetmiş yılın 35 yılını işgal etmiş olan S. Demirel’in –atına “atım” der gibi Fransa’nın insanlarına “halkım” diyen haşmetli kralın ağzıyla– “benim halkım” dediği insanlara.

Halk ne yapsın? Çare hala siyasette göründüğü için sağa bakıyor, bela ordan geldi.

Sola bakıyor, cılız. Sola bakmışken, artık, “gerçek sol”un bulunduğu yere bakmak lazım.

Sağdan ve ortadan bakınca Türkiye’de gerçek (Marksist) sol yok görünüyor. Peki soldan bakınca görünen bir şey var mı?

Var. ÖDP, SİP (TKP), EMEP gibi toplumsal –ve elbette sınıfsal– etkinliği bulunmayan küçük sol partiler var. Şurda burda birikmemiş, dağınık kalmış, sivil toplumda mevzilenmiş bir sol var. Sola çok yakın bir kulvarda ama cılız bir çevreci hareket ve bir de özgürleşme peşinde kör topal devinen bir kadın hareketi var. Üniversiteler boş. Kırsal alan boş. Varoşlar boş. Sendikal zemin hiç ölçüsünde boş.

Gerçek sola dair bu fotoğrafın içinde umut verir gibi olan bir ÖDP vardı Türkiye’nin bu alandaki sol birikimini temsilen; bu solun sürdürdüğü iddiayı ayağa kaldırmak üzere yola çıkmıştı. Ancak gerçekle yüz yüze gelme ve kendini buna göre şekillendirme zarureti hasıl olunca o da pes etti. İlerlemek için geçmişten kopmak gibi bir saplantı geliştirdi. Geçmişten koptukça, kendini var eden enerjiden de koptuğunu fark etmedi. Kusuru, geçmişi reddetmekle geçmişi eleştirip kendini geliştirmek arasındaki “ince” farkı gözden kaçırmasıydı. Reddettiğiniz şeyin eleştirisini yapamazsınız. ÖDP bunu yapamadığı için yürüyemedi, geriye düştü, üstlendiği mirasın parçalarından birine dönüştü.

Şimdi solun aklına (teorilerine), gücüne (örgütlülüğüne), görevine (programına) bir bütün olarak yeniden bakmak gereken bir noktaya gelindi.

Sol, elindeki teorik araçlarla dünyayı kavramakta ve açıklamakta güçlük çekmiyor. Dünyada ve Türkiye’de ne olup bittiğinin pekâlâ farkında. Gördüğünü söylüyor da. Söylediklerinde yalan yok, abartma yok. Kapitalizmin kıyamet kadar zengin ideolojik aygıt ve araçlarla bile gözlerden saklamayı başaramadığı hayat gerçeğini sol mu saklayacak? Saklayamaz. Saklamaz. İşi değil.

Her şey gerçeklik olarak ortada iken ne yapılması lazım geldiği de açık oluyor. Sol bunu da görüyor ve söylüyor. Bu gerçeği değiştirmek, değiştirmek için mücadele etmek, kapitalist sömürüden bir an önce kurtulmak gerekir.

Solun burda da bir eksiği ve kendi içinde ihtilafı yok. Solun sönük kaldığı nokta, yapılacak olanı yapmaktır. Tamam, sömürüden kurtulalım ama nasıl? Gücümüzü artıralım, ama kimlerle? Teşhiste yetersiz kaldığımız yeni olguları öğrenelim, öğrenelim ama kimden? Ne zaman? Nasıl?

ÇOK SIK SORULAN SORU

Şunun aksini hiç kimseye kabul ettiremezsiniz: Sömürüden kurtulma mücadelesi “Parti” ile verilir. Sosyalistler partisiz mücadeleyi de bilirler; fakat zorunlu hallerde razı oldukları bu durumu aşmadan başarıyı hayal bile etmenin saçmalığını ezberlemişlerdir. Tarihce onaylanmış bu muhkem kaziyeyi bir ucundan tartışmak veya çekiştirmek abesle iştigaldir. Parti olmadan olmaz ama solun tarihsel iddiasını siyaset sahnesinde sürdürmeye muktedir bir partisi yok.

Parti, evet, ama nasıl bir parti? Bu soru bir önceki paragraftaki tartışılmaz kaideyi tartışmak maksadıyla sorulmuyorsa, şu nedenle sorulabilir: Sınıf partisi mi? Yoksa başka –örneğin kitle partisi gibi– bir parti mi?

Sol bu soruyu kendine tuhaf ve anlaşılmaz nedenlerle, çok sık sorar oldu. Oysa gerçeğin farkındadır. Sola, şu siyasi partilerin hangisi hangi sınıf veya zümrenin partisidir diye sorsanız yaklaşık doğru cevabı alırsınız. Sol, partilerin hepsinin sınıf tıynetini bilir ve söyler. Evet, bazı durumlarda bazı partiler “ulus” ve benzeri “sınıf üstü” ortak bir iradeyi temsil eden hüviyetlerle ortaya çıkmışlardır. Mustafa Kemal’in CHP’si, Nehru’nun Kongre Partisi, hatta salt formel benzerliğiyle HADEP bu örneklerden sayılabilir. Ama bu “sınıf üstü” hüviyet orda o an, sınıflardan birinin temel problemi açısından çözümleyici olabildiği için vardır. Problem çözülür çözülmez bu tür partiler gerçek sınıf hüviyetlerine bürünürler.

Sınıf Partisi olmayan parti kavramı sol literatürde yoktur, çünkü bu bilimsel gerçek siyasi kültüre soldan yapılmış bir katkıdır. Tıpkı sınıf devleti olmayan devlet, sınıf demokrasisi olmayan demokrasi olamayacağı gibi.

Sınıf partisinden kaçış solda “sınıftan kaçış” nedeniyledir. Kaçması düşünce ve ideoloji planında gerçekleşmektedir. Soldaki hemen tüm düşünceler, “her şey ve herkes yenileşti, bizim de yenileşmemiz lazım” diye bir sancı içindedir. Buradan hızla uzaklaşmak gerekir. Sol düşüncenin elbette kendi üretkenliği açısından bir iç sancı içinde olması faydalıdır ama bunu ele alış tarzı da bir o kadar önemlidir. Sınıfla ve bu kavramın çağın gerçekleri bağlamında genişletilmiş yorumuyla hemhal olunmadıkça işin içinden çıkılamaz. Böyle bakıldığında Türkiye’de solun, belli bazı dönemlerdeki yükselişleri hariç, sınıfla ve sınıfın kendiliğinden hareketiyle yeterince hemhal olamadığı, olsaydı bu halde olmayacağı görülür. Şimdi bir de “güvensizlik” çıktı. Solda işçi sınıfına güvenmemek, inanmamak gibi bir eğilim özellikle 90’lı yılları takiben gelişti. Sosyalistler de yer yer bu eğiliminin içine girdiler.

Sınıftan kaçacaksan kaç, tamam da, sol önce bilimsel olur. Solun bilimselliği, gerçekçiliğinden başka ne olabilir ki? Sınıf partisi mi, kitle partisi mi diye sormaz. Çünkü soru yanlıştır. Örneğin, iç yapısı “demokratik” olsun diye “kitle partisi” rağbette. İlgisi yoktur, hatta tam tersidir. Kitle partileri, belirleyici dar bir çekirdek (merkez) kadro etrafında yığılmış gevşek kitle ilişkilerinin varlığına dayalıdır. Burjuva sınıf bu tür partilere prim verir. Mesele biçimle ilgilidir. Kitle partilerinin sınıf partisi olmadığını söyleyenlere işi bilenler gülerler. Sınıf partilerinin sosyalizmin kitleselleşmesini engellediğini düşünmek ise saçmalıktır.

İşin özüne gelebiliriz artık. Sosyalist mücadele “sınıf partisi”nin işidir. Ama dayandığı sınıf “işçi sınıfı” olmasın deniyor. Kim olsun? Kapitalizme karşı geniş bir toplumsal muhalefet cephesi var. Hızla yoksullaşan köylüler, kentlerin varoşlarında yaşayan işsizler ve yoksullar, durumu sarsılan orta sınıflar, esnaf ve zanaatkarlar, memurlar, öğrenciler, kadınlar, çevreciler, aydınlar, pasifistler, barışçılar... Bunlar olsun!

Olsun. Olmasın diyen yok. Kapitalizm bu sayılan sınıfları, zümreleri ve hareketleri işçi sınıfını kendisine ikna ettiğinden daha fazla ikna etmiş değildir. Kapitalizmin muhalifleri, kapitalizm geliştikçe çoğalmaktadır. Kapitalizmin doğası nedeniyle bu süreç hep böyle işledi, bundan sonra da böyle işleyecektir. Ancak kapitalizmin muhaliflerinin kimler olduğunu tesbit etmek bir şeydir, kapitalizme alternatif bir toplumu, sosyalizmi kuracak sınıfın tesbiti başka bir şeydir.

TOPLUMSAL MUHALEFET VE SINIF SİYASETİ

Kapitalizme muhalif olan sınıf ve katmanlar içinde, hareketini siyasi parti olarak da örgütleyen, işçi sınıfından başka sınıf, zümre ve katmanlar da vardır. Yoksul köylü hareketleri bunların başında gelir. Çevreci hareketlerin de bilhassa gelişmiş kapitalist ülkelerde önemli bir siyasal güç olarak ortaya çıktıkları sır değildir. Bu iki siyaset kategorisi ve bunları yaratan sınıf ve katmanlarla işçi sınıfı siyasal hareketinin ilişkileri ayrıca ele alınıp derinleştirilmesi gereken önemli bir konudur. Ne ki kapitalizme muhalif diğer toplumsal hareketler “sentetik” hareketlerdir; bunlardan birini veya toplamını esas alıp işçi sınıfının siyasal hareketi yerine ikame etmek sadece fantezidir. Bu hareketlerin talepleri olsa olsa burjuva demokratik çerçeveyi genişletir ve bu arada işçi sınıfı siyasetinin programını zenginleştirir. Sentetik nitelikteki toplumsal hareketlerin en radikal talepleri bile kapitalizme karşı “bağımsız” bir seçenek sunmadığı için demokratik muhalefet anlamında da belirleyici olamaz. Bu talepler ancak işçi sınıfının kapitalizme karşı mücadele konsepti içine girdikleri zaman “bağımsız” bir hüviyet edinirler. Alman Yeşiller Partisi’nin geçmişi, hali, geleceği bunun tipik örneğidir.

Bu tür “bağımsız” hareketlerin talepleri kapitalizm tarafından ya çözülürler, ya da çözülemezler. Bu nedenle bu hareketlere dayalı siyasetin kapitalizmi aşan, dolayısıyla ileri sürdüğü talepler açısından çözümleyici olabilen bir konseptleri yoktur. Ancak bu taleplerin işçi sınıfı siyasetini ve programını genişleten, zenginleştiren, işçi sınıfı ile kader birliğine girebilen potansiyel dinamiği vardır ve bunu hayata geçirmek işçi sınıfı siyasi hareketinin görevidir.

Bu söylenenler, kapitalizme karşı mücadeleyi “toplumsal muhalefet” denilen bir zemin üzerine temellendirme çabasının yanlışlığını göstermez. İşçi sınıfının kendini sermaye sınıfından ve kapitalist devletten, hem siyasi, hem ideolojik ve hem de örgütsel açıdan bağımsızlaştırmış bir siyasi partisi olmaksızın “toplumsal muhalefet” denilen şeyi sosyalizm için mücadeleye dönüştürmek imkansızdır. Buna işaret eder.

Sosyalizm mücadelesinin olmazsa olmazı olan sosyalist partiyi bugünkü Türkiye koşullarında oluşturmak kolay mıdır? Kolay olmadığı açıktır. Seçmeyle ya da yakıştırmayla böyle bir parti oluşamaz. Böyle bir parti yapılacak işlerle –yalnız onlarla da değil, yapılmış olan ve yapılmakta olan işlerle de– oluşur. Önce sol düşüncede bu yönde bir netlik oluşması için gayret göstermek gerekir.

Sosyalist bir işçi sınıfı partisi denilince kafalar otomatik olarak klasik Marksist partiler yönünde çalışmaktadır. Bu çıkış noktasından böyle bir partiye gidilemez. Sosyalist bir sınıf partisine, gerçeğin çözümlenmesi ile gidilir. Dünya gerçeğini ve Türkiye gerçeğini “doğru” çözümlemek, böyle bir partinin oluşmasını kolaylaştırır.

Herkese kendi herhangi bir çözümlemesi “doğru” görünürken gerçeğin “doğru” olarak çözümlenmesi nedir?

Gerçeklik, iyi tarif edilmiş “sınıf çıkarları” yönünden çözümlenebilir ve bu “doğru” olur. Burjuva sınıf dünya ve Türkiye gerçeğini kendi sınıf çıkarı yönünden “doğru” yorumlamaya ve kendi “sınıf doğrusu”nu bulmaya çalışmaktadır. Demek ki gerçekliği “doğru” çözümlemek sınıfsallıkla ilgili bir şeydir. Sol, gerçekliği, sınıfın özgürleşmesi esası üzerinden topyekûn toplumsal özgürleşmeye götürecek tarihsel mekanizmanın (bir çeşit, hep öyle olageldiği için yasallığın) işleyişi açısından arayıp bulmak ister.

Kendi başına gerçeklik gerçektir ama aynı zamanda da hiç bir şeydir. Böyle bakılmazsa dünyanın bugünkü gerçekliğinden eşitlik ve özgürlük adına hiç bir umut çıkarılamaz. Hatta karamsarlık bile çıkarılabilir. Gördüğümüz, kapitalizmin gerçekliğidir. Buna bakıp bunu görmekle sol kendi çıkar tanımını asla değiştiremez. Bu bakımdan, sınıfsız ve sınıf bilinçsiz bakılınca gerçekliğin görülmesinde ve kavranmasında sol ile burjuva sınıfın gördükleri çoğu zaman örtüşür. Ancak biraz üstüne gidince, bu “ortak gerçekliğimiz” gibi görünen şeyin “sınıfsal çıkar”lar tarafından paramparça edilmekte olduğu aşikardır.

Bu nedenle, solun kendine özgü yolunu oluşturan fark, gerçeklikle kurulan ilişkide ortaya çıkar. Burjuva sınıf gerçeğin içindeki hareketi kendi sınıf çıkarına göre yönlendirmek ister. Süreçlerde “özgür emek”in ortaya çıkışını kendi çıkarına yontarak belirlemek ister. Sol ise bu hareketin, emekçilerin sınıf olarak özgürleşmesi doğrultusunda ilerlemesini ister, çünkü sadece bunun için vardır. Çıkar çatışması bu noktada kendini gösterir.

Burjuva sınıfın çıkarlarıyla emekçi sınıfın çıkarları hiçbir koşulda aynı yönde gelişmez. Bu nesnel olarak böyledir. Solun varlık nedenlerinden biri de budur. Böyle olduğunun bilincidir sol. Burjuva sınıfın bütün hüneri gerçeğin bu özünü saklamakta kendini gösterir. Ortak çıkar, toplumsal çıkar, genel çıkar gibi, ancak gerçeklikle bağı koptuğu zaman oluşup sadece muhayyilede “anlam” kazanabilen bu soyutlamalarla burjuva sınıf hegemonyası tesis edilebilmektedir. Bu olamazsa zora başvurulmaktadır. Burjuva sınıfın bu tarzı bugün kendini dünya çapında da çırılçıplak göstermektedir. Hepimiz aynı toplumun üyeleriyiz, o halde toplumun yararı neyi gerektiriyorsa onu... Hepimiz aynı dünyanın içindeyiz, aynı kayıktayız, o halde insanlığın çıkarı neyi gerektiriyorsa öyle... Hepimiz ekonomik güçlükler içindeyiz, şimdi adil (eşit) paylaşım talebi yıkıcı olur. Hepimiz insanız, farklılıklarımızı fazla kurcalamayalım... Dimyata gidelim derken...

Bu kulvar, bu kulvara giren solu sol olmaktan çıkarmış, öyle “sol” düşünceyi emekçiler nezdinde ikna edici olmaktan uzaklaştırmıştır. Demek ki solun önce kendisine eylem içinde bir tarihsel zemin tarif etmesi gerekmektedir. Her şeyin değişmekte olduğunun söylendiği bu dönemde değişmeden kalan şey, işte bu tarihsel zemindir.

Solun henüz ortaklaşmamış bir iç dili vardır ve bu dil hala işlevli olarak canlıdır. Bir yandan bu dilin kendi işlevini gerçekleştirmesi ve birleşik bir sosyalist hareketin yükseltilmesi için çaba göstermek, ama öbür yandan aynı sürecin öteki yüzü olarak topluma dönük bir “dış dil”in gelişmesi için de emek harcamak gerekir. Bu süreç salt siyasal alanla ilgili bir süreç değildir, Türkiye solunun yeniden yapılanması ile ilgili bir süreçtir.

SOSYALİZM İÇİN MÜCADELENİN İKİ AYRI YOLU YOKTUR

Solun “İç dil”inin hâkim olduğu platformda birleşik bir sosyalist siyasi hareketin yaratılmasını engelleyen dikenli teller var mıdır? Var olduğu görülmektedir de, bunların mahiyeti üzerinde durulmamaktadır. Bu nedenle de her biri spekülatif birer tartışmanın konusudur. Bu dikenli tellerin hemen tamamı, birer “tez” niteliğindedir ve hepsi de Rus sosyalizminin –reel olan sosyalizmin– sonuçları üzerinden kurulmuş tezlerdir. Sol, kendi içinde bu tezlerle boğuşmaktan yorulmaktadır. Bu tezlerden bir kaçını burada ele alalım.

Bu tezlerden, teori alanında açılıp saçılmaya, ipin ucunu yitirmeye en müsait olanı, “iktidar” olgusu ile sosyalist siyasi hareketin ilişkisi üzerine olanıdır. Tez, “Hükümet veya iktidar olmakla sosyalizm kurulmaz,” demektedir. Yeni gibi görünse de yeni bir tez değildir. Sosyal demokrasinin (2. Enternasyonalcilerin) hem tezi, hem de hayat hikayesidir. Eğer sosyalist hareket dediğiniz şey “toplumsal hareket” değil de, “siyasi” bir “sınıf hareketi” ise elbette politik üstünlüğü ele geçirmeye dönük bir harekettir, başka ne olabilir ki? Politik üstünlüğün tecellisi hükümettir, iktidardır, başka nedir ki? Böyledir ama tecellinin “biçimi” değişebilir. Tarihte bu tecelli ezber bozan devlet biçimleri şeklinde de olabilmiştir (Komün, Sovyet, vb.). Emekçi sınıfların taleplerinin politik üstünlüğünün “biçimi”ni tartışmak abestir, ama bu taleplerin politik üstünlük tesis edip etmemesi gerektiğini tartışmak da abestir.

Fakat elbette hükümet ya da iktidar olmak başkadır, sosyalizmin gerçekleşme yoluna girmesi başkadır. Toplumun sözü olan bütün kuvvetlerinin sahneye çıkacağı, son sözlerin söyleneceği günlerin her tür gelişmeye açık yapısını bugünden çözmeye ve bugünü bu çözümlemeye göre kurmaya imkân olmadığı için gerek de yoktur, hatta bunda ısrar, bugün bir şey yapmaya istekli olmamakla eşdeğerdir.

Emekçi sınıf taleplerinin politik üstünlüğü ele geçirmesinin biri siyasetten (iktidardan), öbürü toplum hayatı ndan (hegemonyadan) geçen iki ayrı yolu vardır; bunlardan biri tercih edilmişse öteki dışlanmıştır, zamanlama olarak bunlardan biri “aceleci”, öbürü “ertelemeci”dir gibi bir tartışma, tarihin belli bir döneminde, dönemin koşulları tarafından kışkırtılmış bir tartışmadır. Tartışmanın tarihsel dayanakları vardır. Toplumda, topluma hala istikbal vadeden kapitalizmden daha baskın sosyalizm güçleri var mıdır, eğer yoksa ne yapılacaktır tartışmasıdır bu. 20. Yüzyıldaki dünya pratiği bu tartışmanın üzerinden geçmiştir. Şimdiki dünya gerçekliği böyle bir tartışmayı ve solun bu tartışma üzerinden bölünmesini geçersizleştirmiştir. İster sivil toplumda, ister siyaset alanında, kapitalizmin üzerine giden bir sosyalist hareket her iki durumda da kapitalist iktidarın üstüne gitmektedir. Siz, sosyalizm için mücadelenin mecazi anlamda iki ayrı yolu varmış gibi görseniz bile kapitalizm sizi böyle görmez. Değiştirmeye çalıştığınız toplum gerçekliği bir bütündür.

Solun teorik dünyasını bölen bir başka tez “meşruiyet” le ilgilidir. Solu çok yakından ilgilendiren ve onu yer yer yanlışa düşüren bir kavramdır bu. Unutmamak gerekir, kavram burjuva (sınıfsal) bir kavramdır, fakat belli bir tarihsel platform için (sosyalist dünyanın kuruluşuna kadarki dünya için) tümden geçerli bir kavramdır. Sol bu kavrama “karşıt” kavramlar üretmeye kalkıştığında “yanlışlar” alanına geçmektedir. Sol için doğru olan, “burjuva meşruiyet” alanında burjuva sınıfın meşruiyetine karşı “kendi meşruiyeti”ni egemen kılmaktır. Çünkü sol düşünce ve eylemin meşruiyetinin temeli, burjuva sınıfın meşruiyetini kazandığı ve yitirdiği aynı tarihsel platformdur.

Sol kendi tarihsel durumunu ve işlevini böyle kavramadığı sürece burjuva sınıfın işini kolaylaştırmakta, ona “meşruiyet tartışması yapma” imkânı vermektedir. Bu halde burjuva sınıf tarihsel dayanakların tümünü ele geçirmekte, sol kendini bu dayanaklardan yoksun kılmaktadır. Burjuva sınıf böylece dünya çapında, kendi meşruiyet tanımını dilediği gibi genişletmekte veya daraltmakta, solun ütopyasını “soylu” fakat “hayal” kabul etmekte, ancak o hayalin güncel hayattaki her türlü tecellisini meşruiyet dışı ilan edebilmektedir. Oysa sınıf çatışması ve sonuçları denilen şey, tek bir tarih platformunda gerçekleşmektedir.

Bu durumda sol, burjuva meşruiyet alanına karşıt olan kendi meşruiyet alanındaki, Ekim Devrimi (*) de dahil tüm birikimini ve tarihsel iddiasını bu “tek alan” üzerinde yeniden ve bu kez dünya çapında kurmakla yükümlüdür. Buna başlanmıştır ve emekçi sınıf eylemi bu tek meşruiyet alanında devrimcileşmektedir. Burjuva sınıfın dünya çapındaki hakimiyeti, solun dünya çapındaki meşruiyetine doğru gelişen mücadeleler içinde alt edilecektir.

* Ekim Devrimi’nin bu tarih platformunu ikiye böldüğü, biri ötekini reddeden iki farklı meşruiyet alanı yarattığı, solun dünyadaki bütün renkleriyle bu ikinci meşruiyet alanına yerleştiği bilinmektedir. Bu ikinci meşruiyet alanı 1990’dan itibaren ortadan kalkmıştır. 70 yıl ayakta duran bu alandaki birikime, “Gel burjuva meşruiyet alanına gir!” çağrıları da bu gelişmeyle birlikte yükselmiş ve solu etkilemiştir.

Ömer Bedri Canatan, Kızılcık, sayı 11, s. 48-51.

Küreselleşmenin öznesi

Sosyalist sistemin dağılmasından sonra Francis Fukuyama diye ABD’den bir öğretim üyesi çıkıp, kapitalizmi tarihin sonu ilan ettiğinde, insanlığın geleceğini sonuna dek kapitalizmin belirleyeceğini, başkaca bir sosyo-ekonomik ve politik sistem aramanın artık anlamsız olduğunu savlıyordu. O gün, bu kadar çok sözü edilmeyen, bugünse bir tapınç haline getirilen, adeta toplumun iradesinin üstünde kendiliğinden bir devinimmiş gibi tanıtılan ya da toplum iradesinin bizzat kendisi gibi gösterilen küreselleşme de tarihin sonundan başka bir anlama gelmiyor. Fukuyama türü birilerinin gözünde.

Toplumsal evrimi esas olarak teknolojik determinizmle açıklayan, onu da küreselleşme gibi gören kimseler de –teknoloji artık sadece kapitalizmin elinde olduğuna göre– kapitalizmi ebedileştirerek, “tarihin sonu” iddiasını paylaşmış oluyorlar; kendilerini kapitalizmin savunucusu saymasalar bile, küreselleşme adıyla nitelenen süreci, “sanayi toplumundan bilgi toplumuna geçildi” diye algılamak suretiyle, ekonomik ve sosyal sisteme aldırmadıkları, kapitalizme karşı bir alternatifi öngörmedikleri için, insanlık nehrinin artık hep kapitalizmin yatağından akacağını ileri süren perspektifin içinde yer alıyorlar. Hatta, kapitalizm teknolojiyi geliştirdikçe, hem insan emeğine gereksinme azalacak, hem de o teknoloji sayesinde üretim öyle artacak, öyle artacak ki, yeryüzünde herkese yetecek kadar ürün bollaşacak, böylece sınıf farklılıkları sona erecek, burjuvaziye de, kapitalizme de gerek kalmayacak diye düşünen, kapitalizmin evriminin, burjuvazinin kendi kendisine son verme noktasına dek varacağını düşleyen, bunu da Marksizmin tarihsel olarak haklı çıkması gibi görenler bile var.

Yani, Marksizmin toplumsal öğretisinin "işçi sınıfının tarihsel misyonu"diye nitelediği işlevi, artık burjuvazinin kendisi üstlenmiştir, böylelerine göre; burjuvazinin mezar kazıcısı gene kendisi olacaktır, insanlığı esenliğe o götürecektir.

Peki, bütün bunlar nasıl gerçekleşecek? İnsanlığın “en büyük buluşu” olan pazar ekonomisi sayesinde mi? Asıl üzerinde durulması gereken soru budur. Yerküre üzerinde pazar ekonomisi öyle gelişecek, öyle gelişecek ki, pazar kendi kendisini yok edecek, bunu da pazarın tek hakimi olan sosyal sınıf yapacak. Ve hangi anlayışın hakimiyetindeki bir dünyada bu gerçekleşecek? Üretimde artı değerin, ticarette kârın, finansta faiz ve spekülasyonun esas olduğu, paranın en büyük değer, servetin ise asıl kudret sayıldığı bir mantalitenin sadece olağan ve meşru değil, aynı zamanda "insan tabiatı"ndan kaynaklanan gereklilik ve toplumun en büyük dinamiği kabul edildiği, dahası da, çalışan insanlar arasında da kıyasıya bir rekabetin, didişmenin, hodgamlığın olağan ve hatta başarı için gerekli sayıldığı bir dünyada gerçekleşecek.

Kuşkusuz ki, kapitalizmin ve burjuvazinin ileride kendisini yok edeceği savı Fukuyama’ya veya kapitalizmin efendileriyle kuramcılarına, savunucularına ait değil; onlar pazarın ilanihaye süreceğini, her şeyi belirleyeceğini, çünkü insan karakterine en yatkın sistemin kapitalizm olduğunu söylüyorlar.

Basit bir dilbilgisi kuralıdır: Emir kipi dışında, eğer cümlede fiil varsa, onun bir de öznesi vardır. Bu kuralı anımsamak için, “küreselleşmek” fiilini “küreselleştirmek” diye yinelemekte yarar var; zira “küreselleşme” şeklinde fiilden türemiş bir isim (fiilsi isim) kullanılınca, o kendisi bir özne oluyor ve –bazılarımızda bilerek, bazılarımız için bilmeyerek– bir bilinç kayması oluşturuyor. Örneğin, “Küreselleşme uluslararası mal ve hizmet dolaşımını arttırıyor, küreselleşme uluslararası sermaye hareketini hızlandırıyor, küreselleşme teknolojinin etki alanını genişletiyor, küreselleşme Kuzey-Güney farkını çoğaltıyor,” vb., vb. diyoruz. Konuyla ilgili sayısız tesbiti “küreselleşme” öznesiyle başlatıyoruz; öyle yapınca da, sözcüğün kendisi anlık ve tekil bir eylem olmayıp, süreklilik ifade ettiğinden, küreselleşme bir fiil, bir etkinlik değil de, kendiliğinden bir devinimmiş gibi algılanabiliyor.

Oysa, küreselleşme bir özne değil. İnsan toplumuna değgin her olayın öznesi gene o topluluklar içindedir. Doğa olaylarının özneleri ise doğanın içindeki öğelerdir –ya da gene doğanın öğelerinden olan insanın doğaya müdahalesi sonucunda oluşmuşsalar– onların da öznesi insan topluluklarıdır.

Küreselleşme denilen olayın bir süreç olması, onu kendiliğinden kılmaz. Esasen kendiliğinden bir devinim de yoktur; ister doğada, ister toplumda olsun, her sürecin öznesi/özneleri vardır.

Toplumda, kapitalistleşme, sermaye birikimi veya kolonizasyon dediğimizde, bunların hepsi nasıl ki süreç iseler, ama özneleri varsa, küreselleşme’nin, Batı dillerinde globalizasyon’un da öznesi vardır ve bu saydığımız süreçlerin hepsinin öznesi aynı sosyal sınıf ya da o sınıfın içinden sivrilerek en üste çıkmış, o sınıfın da eliti olmuş bir zümredir.

Şu halde, “Küreselleşme! Küreselleşme!” diye tesbih çekercesine tekrarlanan fiilin failinin kim olduğu mutlaka sorulmalıdır. O soruyu sormamak, küreselleşmeyi savunmakla kapitalizmi ve pazarı savunmanın aynı olduğunu düşünmeyenlere özgüdür. Oysa, küreselleşmenin sahipleri, sürecin de, küresel pazarın da öznesinin kendileri olduğunu açıkça ve övüne övüne söylüyorlar. Kimisi kendisine çok uluslu (mülti-nasyonal) şirket diyor, kimisi daha fiyakalı olsun diye uluslar ötesi (transnasyonal) korporasyon diye tanımlıyor, diğerleriyse o lokomotifin çektiği katarın vagonları içinde yol alıyor. Kendi içlerinde de hiyerarşileri var kuşkusuz, ama bir bütün olarak. Kendilerini sadece küreselleşmenin öznesi olarak görmüyorlar, o Küre’nin hakimi olduklarını, onun geleceğini kendilerinin belirleyeceğini de belirtiyorlar.

Gelgelelim, o kesimlerden çıkarı olmayanlardan küreselleşmeyi savunanlar, “teknolojik gelişme”, “ulus-devletin göçmesi”, “küresel demokrasi” gibi gerekçelendirmelerle, “küreselleşme”yi özne kılıp, öznenin kendisini görmek istemiyorlar, Ya da görüyorlar, ama sözünü etmek istemiyorlar.

Küreselleşmenin sahipleri ile onun savunucuları sonuçta aynı süreçte buluşsalar da, özdeş değiller. Burada “savunucuları” sözcüğünden kasıt, ondan çıkarı olmayanlardır. Bu kişiler, liberal düşünceli olabilirler, ya da sol eğilimli olabilir, hatta kendilerini Marksist olarak da niteleyebilirler, ama konumlarında neo-liberalizmden, sermaye piyasasının, mal ve hizmetler pazarının uluslararası mali oligarşi hakimiyetinde küreselleşmesinden kişisel menfaat beklememektedirler, akıl yürütme tarzları nedeniyle o konumu almışlardır. Birinciler, yani küresel sermaye-malhizmetler pazarından derece derece menfaati olanlar neyin ne olduğu konusunda hayli pervasızdırlar. Temel yaklaşımları sosyal-Darwinizm’dir: Doğadaki kural, toplumlar için de geçerlidir onlara göre; kendileri güçlü, yetenekli oldukları için, topluma en iyi intibak edebildikleri için en tepededirler ve güçlerini sürdüreceklerdir; bu hem sosyal sınıflar için geçerledir, hem o sınıflar içindeki tek tek bireyler için öyledir, hem de uluslar ya da ülkeler için geçerlidir. Böyle düşünen ve bu düşünceyi açıkça savunanlar için o kural bizzat burjuvazinin kendisi içinde de geçerlidir: tutunamayan, düşer, yok olur; ayakta kalan yaşar ve güçlülük derecelerine göre hiyerarşiler oluşur.

Burjuvalar böyle bakmakta kendi çıkarları bakımından haklıdırlar, çünkü burjuvazi denilen kavramı da soyut bir özne olmaktan çıkarıp, irdelediğimizde, ekonomik faaliyet alanında, onun firmalardan, holdinglerden, banka ya da konsorsiyumlardan, çeşitli uluslarararası birlik ya da örgütlerden ibaret olduğunu görürüz. Daha da somuta indiğimizde, burjuvazi tek tek firmalara ve orada asıl karar merciindeki büyük hissedarlara indirgenmiş olur. İşte, o alan bir kurtlar sofrası’dır. Kimse kimsenin gözünün yaşına bakmaz. Orası cehennemi bir yarış alanıdır ve asıl Orman Kanunları orada işler. Bizim siyasal literatürümüzdeki eski bir söz, kapitalizmin kendi iç dünyası için çok daha geçerlidir: İsmet İnönü, 1950 seçimlerinde ağır bir yenilgiyle Milli Şef’liği yitirdiğinde ve partisi 27 yıldan sonra iktidarı terk ederken, parti ileri gelenlerine, “Durmayalım düşeriz!” demiş, çok az sayıdaki milletvekiliyle çok aktif bir muhalefet yapmağa geçmişti.

Siyasetteki böyle bir öngörü, burjuvazinin ekonomik faaliyet alanında çok daha geçerlidir. Orası öyle bir alandır ki, durmak, yerinde saymak bile gerilemek demektir, çünkü siz yerinizde sayarken, başkası ilerliyorsa, geride kalan siz, o geri kalmayı hiç bir zaman telafi edemeyebilirsiniz ve hatta günün birinde yok olabilirsiniz. Buna karşılık, sürekli büyümek ve genişlemek zorunluluğu, diğerlerine mutlaka galebe çalacağınız anlamına gelmez; onun da pek çok riski –ve kumar yönü– vardır, yani ne pahasına olursa olsun büyümek çaredir denilemez; hesapsız bir büyüme de felaket getirir ya da bir firma için her şey iyi giderken hiç beklenmedik faktörler ortaya çıkabilir. Kapitalizmin tarihi, en güçlü, en sarsılmaz sanılan şirketlerin, bankaların batıp yok olduğuna tanık olmuştur. O cehennemde, hiç bir firmanın ilanihaye garantisi yoktur, hepsi daima diken üstündedir; kılı kırk yarmak, mevcut durumu çok iyi irdelemek, muhtemel her türlü etkeni göz önüne almak gibi azami uyanıklığı hep sürdürmek zorundadır, ilh. Sistem budur, o sistemin içinde olacaksanız, oyunu kurallarına göre oynamak zorundası nızdır. Burjuvaların emekçi sınıflar karşısındaki tutumundaki gaddarlıkta, birbirlerine karşı acımasızlıklarının rolü büyüktür. Burjuvazi niçin emekçilere karşı vicdanlı olacakmış ki? Tarihte hangi sömürücü sınıf vicdanlı olmuş ki, burjuvazi olsun? Sorun bir vicdan, merhamet sorunu değildir. Bu tür kavramlar insana özgü olsalar bile, bir nesnellikleri yoktur. Toplumsal olayları, sınıf ve zümreler arasındaki ilişkileri vicdan’la, namus’la, ahlak’la açıklamak idealizmdir. Gerçekliği yansıtmaz. Kapitalizmin beşiği olan kıtadaki sermaye birikimi, çocuk emeği dahil, günde 16-18 saat süren ağır çalışma koşulları pahasına gerçekleşmiştir, sömürgelerdeki “vahşi”lerin vahşice sömürülmesiyle ve köle emeğiyle gerçekleşmiştir. Bugün kapitalizmin ve dolayısıyla globalizmin zirvesinde duran ABD’nin yürümüş olduğu –ve çok da eskiye dayanmayan– kapitalizm yolunda 17,5 milyon yerlinin ve on milyonlarca Afrika’lının kanı ve başka başka on milyonlarca kölenin ızdırabı vardır. Ya da ABD’den önceki yıldız, Britanya İmparatorluğu’nun görkemi, küresel olmasından, ünlü tabirle, “üzerinde günesin batmaması”ndan geliyordu. Onlar için hala övünç vesilesi olan bu tanımlama, Britanya’nın beş kıtaya ve üç okyanusa yayılmış –hiç değilse bugün– utanç duyulması gereken sömürgeciliğiydi ve bu sömürgelere, silahlı bağımsızlık savaşıyla kurulmuş ABD öncesi Yankee ülkesi de dahildi.

Nasıl ki, kapitalizmin şafağında, merkantilizmin sömürgeciliği kapitalizmin kendi mallarına pazar ve kendi tüketimi için yok pahası na ürün araması idiyse, nasıl ki, 19.yy. sanayi devriminin genişletilmiş yeniden üretim kapitalizmi ve 20 yy.’ın emperyalizmi pazar, ham madde, ucuz mal ve işgücü gereksinmesinin sürmesi ve genişlemesi idiyse, 20.yy. sonrası nın küreselleşme denilen fenomeni de, sosyalizm sonrası dünyanın ekonomisinin tamamını kontrol etme atağıdır. Yani sistemin hem yukarıda andığımız karakterinin bir gereğidir, hem de bu karakterin yerküreye yaygınlaştırılmasıdır.

BURJUVAZİ HOMOJEN Mİ?

Küreselleşmenin savunucuları, mal, hizmet ve sermaye dolaşımının durmadan küreselleşmesi sonucunda yerkürenin varacağı yeri bir barış ve kardeşlik iklimi olarak görüyorlar, ya da öyle görmek istiyorlar. Sık sık yinelemek zorunda kaldığım gibi, onun da motorunu teknoloji diye görerek, durup durup “sanayi toplumundan, bilgi toplumuna geçtik” deyip, Yerküre’ye birden bire “çağ” atlatıyorlar. Bu “bilgi toplumu, bilişim toplumu” tekerlemesini bağımsız bir başlık altında irdelemek gerekiyor, ama buradaki bağlamda anımsamamı z gereken şudur: Bırakınız burjuvazinin küreselleşme ile insanlığın esenliğini ve güvenliğini gözettiğ i savını, küreselleşme denilen süreç, kapitalizmin kendi içindeki kavganın bir sonucudur ve gereğidir.

Yani, küreselleşme, küreselleşme derken ne yerküre üzerindeki burjuva sınıfını, ne de emperyalist burjuvaziyi mütecanis sayabiliriz. Tersine kavga kıyasıya devam etmektedir ve tüm o küreselleşme söylemi altında daha da kızışmaktadır. Küreselleşme, dünya burjuvalarının kendi sorunlarına buldukları ortak bir çözüm değil, dünya burjuvazisi içindeki bir elit içinde olanların, daha fazla güçlenmek, diğerlerine daha fazla üstünlük kurmak, yani küreselleşmek değil, konileşmek –daha çok konileşmek– koninin tepesini yükseltip, inceltip, tabanını genişletmek için başvurdukları ultra liberalizmin daha çok uluslararasılaşmasıdır.

İşte küreselleşme tapınıcılarının önüne konulan son örnek: Epeyce zamandır dünyada bir “Çelik Savaşı” sürüp gidiyordu. Bu savaş esas olarak ABD ile AB arasındaydı, ama devrede Japonya. Rusya, Ukrayna ve Brezilya da vardı. 1980’lerin sonlarına doğru Federal Almanya’daki büyük çelik endüstrisi için tehlike çanları çalmağa başlamıştı, Krups ve Thysen gibi iki büyük dev sarsıntı geçiriyordu. Sovyetler Birliği’nin dağılması ve oradaki stokların dünya pazarlarına girmesiyle, bu tehlike daha da arttı. Almanya ve AB, teknolojisini hızla yenileyerek maliyetini düşürdü ve ABD ile AB arasındaki antlaşmalar gereği en büyük müşteri olan ABD pazarındaki konumunu onardı. Aynı yenilemeyi ABD çelik devleri (örneğin Bethlehem Letco, U.S. Steel, vb.) yapamadılar. Bu nedenle, son zamanlarda ABD’nin çeliğe karşı gümrük duvarlarını yükselteceği söyleniyordu; ABD’nin adeta AB içindeki eli gibi davranan Birleşik Krallık bile gümrük duvarına karşıydı ve Başkan Bush’a son uyarı bizzat Tony Blair’den geldi.

Buna rağmen, bu yazı hazırlanırken, ABD türe ve kaliteye göre belli çelik tasnifleri yaparak, gümrük duvarını %30’a dek varacak oranlarda yükseltti. Bush yönetimi bunu yapmak zorundaydı, aksi halde, krize girecek çelik endüstrisindeki 250.000 işçi işini kaybedecek, özellikle Pennsilvania, Ohio ve West Virigina eyaletleri darbe yiyecek, dahası da, dünyanın en büyük sanayi devi olan ABD’deki ekonomik dengelerde tahribata yol açılacaktı. Ertesi gün (6.3.2002) çıkan gazetelerden, International Herald Tribune’da haber Afganistan manşetinin yanında duyurulurken, ekonomik nitelikli Financial Times, olayı başlıkta vermişti.

Bu denli önemli bir olayı, bizim küreselleşme savunucularımız suskunlukla geçiştirdiler. Oysa, ABD yönetiminin kararı küreselleşme ve bilişim tapıncı açısından önemliydi.

ABD EN GÜÇLÜ ULUS-DEVLETTİR

Birincisi, neo-liberalizmin ve ultra-liberalizmin küreselci şampiyonları, himayeci bir karar almışlardı; bizzat öncülüğünü yaptıkları Dünya Ticaret Örgütü’nün kurallarını da, AB ile imzaladıkları gümrük ve ticaret antlaşmalarını da çiğnemişlerdi. ABD yöneticileri olsun, mali oligarşi olsun, liberalizmin ideologları olsun, işlerine geldiği müddetçe, her şeyi pazara bağlarlar, her türlü ekonomik sorunun piyasa içinde ve onun sihirli değneğiyle çözüleceğini iddia ederler. Öyleyse, niçin himayecilik ve müdahalecilik yapıyorlar, piyasayı kendi haline bırakmıyorlar? Esasen, o ülke, bütün iddialarının aksine, “düzenlenen” bir ekonomiye sahiptir; düzenleme işini devlet yürütür. Dünya jandarmalığı yapan, olağanüstü silah deposuna, en sofistike silah ve uzay teknolojisine sahip olan, petrol başta olmak üzere yer yüzünün tüm önemli yeraltı kaynaklarına müdahale eden, kendisini dünyanın hakimi ve geleceğinin sorumlusu sayan, sayısız ülkenin ekonomisini düzenleyen bir –megasüper-ultra– devletin kendi ülkesindeki ekonomiye karışmayacağını sanmak fazla safdillik olmaz mı?

İkincisi, küreselleşmeye paralel bütün o ulus-devlet reddiyelerinin koca bir içtensizlik olduğu bir kez daha ortaya çıkmıştır. ABD için “küresel ulusdevlet” nitelemesini kullanmıştım. ABD dünyanın en güçlü ulus-devletidir ve küreselleşmenin patronu olduğu için de kendisini tüm Yerküre’nin egemeni görmektedir, bu nedenle Yerküre’de meydana gelen her önemli ekonomik veya politik olayla ilgilenmektedir. Uzaydan dünyanın herhangi bir noktasında, açık havadaki bir otomobilin plakasını okuyacak ya da herhangi bir ülkenin yıllık tahıl rekoltesini uzay fotoğraflarından hesaplayacak kadar gelişkin gözetleme sistemleriyle yer yüzünü izlemektedir (örneğin, Özal’ın Başbakanken IMF’e şişirerek verdiği yıllık tahıl rekoltesinin rakamlarının doğru olmadığını bu kuruluş gerçek rakamları belirterek o zamanın yönetimine bildirdiğinde, bunları uzay fotoğraflarından hesapladığını da belirtmişti.) Gene ABD, her türlü telekomünikasyon haberleşmesini izleyebilecek kadar gelişkin bir elektronik casusluk şebekesine sahiptir. İşte, bütün bunlardan dolayı küresel bir ulus-devlettir.

Örneğin, IMF, Dünya Bankası ve Dünya Ticaret Örgütü küreselleşmenin üç tapınağıdır. Peki, onların hem yeryüzündeki, hem de tek tek ülkeler hakkındaki politikalarına kim karar vermektedir? Pazar mı? Sermaye piyasası mı? Türkiye’nin 2001 krizinde Türkiye’ye kredi verilmesi için kim talimat verdi? Chase Manhattan Bank mı, Bank of America, First National Union Bank, ya da başka bir finans kuruluşu mu? Yoksa Amerika Birleşik Devletleri mi?

Olayın üçüncü mesajı, “sanayi toplumu sona erdi, şimdi bilişim çağındayız” sözünü tekrarlamayı çok seven yerli küreselcilerimizedir. Böyle yapaylıklarla, sanal bir dünya yaratıp, ona göre kendilerinin gene pek sevdikleri sözcük olan—“paradigma”lar ileri sürenler için, sözünü ettiğimiz çelik savaşı önemsiz olabilir. Artık bitti dedikleri sanayi toplumunun çeliğine ABD gümrük koymasa, 250 bin Amerikan işçisi işsiz kalacak, koysa Avrupa’da başka bir işçi kitlesi işsiz kalacak. Ama sanayinin ana maddesi çelik olayı, petrol yüzünden çıkan ve çıkacak olan savaşlar, gıda üretimindeki kavgalar (ABD’nin gen teknolojisi ve hormonlu besinleri bir başka uluslararası sorundur ve Dünya Ticaret Örgütü’nün ABD’yi kolladığı yolunda AB’nin güçlü şikayetleri vardır, ilh...); sanayi toplumuna özgü bütün bu ve daha pek çok olay, küreselleşme tapınmacıları için olağan zigzaglardır, çünkü insanlık bir kez bilişim toplumuna adımını atmış olduğuna göre, sanayi toplumumun modası geçmiş meseleleriyle uğraşmak abesle iştigaldir.

Oysa, toplumsal yaşam zihin sporu değildir, toplumsal yaşam tek tek insanların gerçek hayatlarıdır. Yeryüzünde on milyonlarca değil, yüz milyonlarca insanın çektiği somut acıya bigane kalarak, sanal bir alemde geleceğin pembe dünyası için fikir ve düş yürütmek çağın sorumluluğu olamaz. Zira, Afrika’nın, Asya’nın, Latin Amerika’nın yoksullarının çektikleri de, Pittsburg’daki ya da Duisburg’daki çelik işçisinin işsizliği de çağdaş sorumluluğun içindedir; bu sorumluluk “bilişim toplumu” tekerlemesiyle, küreselleşme tapıncıyla yerine getirilemeyecek kadar ciddidir, günceldir. Sanayi toplumu aşıldı, şimdi bilişim çağındayız, diyenler kendilerini Silicon Vadisi’nde sanmaktadırlar. Oradaki herkes için teknolojik perspektifin hemen hemen her şey olması çok olağandır, ama teknoloji ve yazılım üretmeyen birileri kendilerini Silicon’da sanırlarsa, reel dünyadan çıkıp, sanal dünyaya taşınmış olurlar, ne çelik savaşına aldırırlar, ne Körfez Savaşı’na, ne tarımsal üretimin seyrine veya Ozon deliğine, ne Afganistan’da Orta Çağ’da, Ruanda’da ise onun da gerisinde kalan yaşama, ne iki milyar insanın yoksulluk sınırının altı nda yaşamasına, ya da Avrupa’da sosyal devletin zayıflamasına önem verirler.

Burjuvazinin tüm uluslararası süreci dünyanın ekonomik pastasından pay alma kavgasıdır. Bu kavgaya iki adet dünya savaşı da dahildir. Küreselleşmeyi insanlık için ebedi saadet gibi gösterenler nasıl olur da kolonyalizmin ve emperyalizmin tarihini yok sayabilirler, burjuvaziyi soyut bir sınıfmış gibi görebilirler? Yukarıdaki noktayı bir kez daha vurgulamak gerekiyor: siyasal araçlarını ve görevlilerini bir yana bırakırsak, burjuvazi firmalardan ve tek tek burjuvalardan oluşur. Onlar arasındaki ilişkileri ise menfaatleri belirler. Burjuvaların şirketler, holdingler, bankalar ve benzeri birimleriyle birbirleri arasındaki ilişkileri, pazarlıklarını, uzlaşma ve zıtlaşmalarını, birbirlerini yutmalarını veya ekonomik yaşamdan silmelerini ya da birleşmelerini, yani tüm o menfaat çekişme ve çatışmalarını, tek ülkenin ekonomik alanından çıkarın ve tüm dünyanın ekonomik alanına aktararak büyütün, çok daha fazla sayıda etmenin veya değişkenin rol oynadığı çok daha karmaşık ilişkiler ağına varacaksınızdır. Tüm sermaye hareketleri, pazar ilişkileri, sektörler arası paylaşma ve paylaşamamalar, aynı sektördekiler arasındaki bağıntılar yada karşıtlıklar, kılı kırk yaran maliyet hesapları, yerkürenin içindeki ve üstündeki doğal kaynakların dağılımı, rezervleri, rantabilite değerlendirmeleri, onca ülkenin döviz kurlarındaki istikrar veya istikrarsızlıklar, doğrudan (reklamla) ya da dolaylı (medya enformasyon manipülasyonuyla) yapılan tanıtımlar, temsilci firmalara bırakılacak kâr payları, aracılara verilecek komisyon rayiçleri, sayısız devletin politikacısına veya bürokratı na yedirilecek rüşvet tutarları... daha daha her ülkenin aynı olmayan özgül koşulları, satın alma güçleri, işçi ücretleri (fiyat ve ücret hareketleri), her ulus-devletin kendi yasaları, mevzuatı ve daha pek cok irili ufaklı etmen küresel ekonomik alanın karmaşıklığının öğeleri arasındadır. Küresel platforma çıkan her firma, tüm o faktörleri mutlaka irdelemek zorundadır.

Ulus devletin ortaya çıkmasından bu yana, burjuvazi kendi sınıfsal çıkarlarını tüm ulusun çıkarları gibi gösteregelmiştir. Oysa, bırakınız burjuvazinin sınıf çıkarlarının emekçilerle özdeş olmasını, burjuvazinin çeşitli zümrelerinin, sektörlerinin, ya da şirketlerinin ve bireylerinin çıkarları bile özdeş değildir. Sınıf olarak söz konusu olan çıkar birliği, çalışanlar üzerindeki sınıf egemenliğinin sürmesi ve güçlendirilmesidir ve “ulusal çıkar” diye tanıtılan da aslında budur.

Şimdi ise aynı iddiayı küresel alanda görmekteyiz. Uluslararası burjuvazi, kendi çıkarlarını, tüm insanlığın çıkarları gibi tanıtmaktadır.

Öte yandan, burjuvazi homojen olmadığı gibi, kapitalizm de hem tek tek ülkelerde, hem de uluslararası düzeyde—homojen değildir. Değerin oluşmasına etkiyen faktörler (işçi ücretleri başta olmak üzere) çeşitli alanlarda değişiktir; cins ayırımcılığı, veya çok ırklı toplumlarda ırk ayırımcılığı bile ücretlere ve ürünlerin mübadele değerine etkimektedir. Hizmet sektörünün bu denli kabarması bir başka heterojen’lik unsurudur. Borsa spekülasyonları ve finans sektörünün uluslararası plandaki uygulamaları, son yıllarda sıcak para denilen son derece esnek ve seyyal paranın, çeşitli ülkelere hızla girip çıkmasının sonuçları, liberallerin iddialarının aksine devletlerin ekonomi üzerindeki rolleri, özellikle silah sanayii ve ticaretinin, savunma bütçelerinin paylarının önemi, yani tam liberalleşmiş sektörlerle, bütünüyle devletin elinde veya gözetiminde olan sektörler arasındaki farklılıklar, alt yapı yatırımlarının devlete ait olması, vergi matrahlarının ve mevzuatının ülkeden ülkeye, sektörden sektöre önemli değişiklikler göstermesinin ulusal ve uluslararası ekonomilerdeki rolü, kayıt dışı ekonominin hacmi, başta uyuşturucu ve yasa dışı silah ticaretiyle, diğer illegal ekonomik faaliyetin tüm yerküre çapında işgal ettiği büyük hacim ve Mafyanın iş adamlarıyla, politikacılarla, bürokratlarla girift ilişkileri... daha daha ailenin toplumda temel sosyal kurum ve en küçük ekonomik birim olarak önem taşıması ve adeta tek yaşam tarzı olarak sürmesi nedeniyle, hemen hemen tüm dünyada ev işlerini yapmakla yükümlü tutulan kadının evdeki çalışmasıyla iş gücünün yeniden üretilmesine yaptığı katkının ücret (ve tabii ki, değer) olarak ifadesinin ne olduğunun saptanamaması ve daha çok sayıda önemli faktör sistemin heterojenliğ ini oluşturmaktadır. Bunca karmaşık ilişkiler ağında ve heterojenlik içinde, çözümü pazarda bulan ve teknolojik gelişme ile pazarın insanlığı aydınlık bir geleceğe götüreceğini savlayan yaklaşım küreselciliğin yalınkatlığıdır.

Tarihsel akış konusunda, genellikle şöyle bir yargı vardır: Gerçekleşmiş olandan başkasının mümkün olmadığı, onun dışında başka hiç bir seyrin zaten olamayacağı ve olması gerekenin gerçekleştiği var sayılır. Üstelik, bir çok tarihçinin de tarihsel olaylara böyle yaklaştığına rastlanır. Bu tarz özellikle bir takım olumlamalara dayanak yapıldığında daha bir önem kazanır. Bu yaklaşımın günümüzdeki en cisimleşmiş ifadesini Avrupa-merkezci (Öro-santrik) anlayı şta görmekteyiz. Bugünkü durumdan yola çıkarak, terimi “Batı-merkezci” diye ifade etmek, içerdiği kapsamı daha doğru ifade edecektir. Ama bu sözcüğü coğrafi olarak değil, hepsi bir arada, “ekonomik-siyasalkültürel bir terim” olarak anlamak gerekir. Çünkü “Batı” denilince, Avrupa’nın yanısıra, Avrupa’nın da Batısındaki Kuzey Amerika anlaşılır, Orta ve Güney Amerika Latin sıfatına, Avrupa kökenli ve Hristiyan kültürüne rağmen terimin ekonomik ve siyasal içeriğ ine girmez; buna karşılık, Avrupa’ya göre Doğuda kalan 5’ci kıta Avustralya (ve tabii, Yeni Zelanda) Batı kapsamındadır.

Avrupa merkezciliğin tarihe yaklaşımı insanlığın bugün gelmiş olduğu ekonomik, sosyal ve kültürel noktanın haklı gösterilmesidir. Sanki dünya tarihi bir başka seyir gösteremezdi ve insanlık –kaçınılmaz olarak– bugünkü noktaya gelmeye yazgılıydı.

Batı’nın bugüne nasıl geldiği bu yazının konusu değil, ama kapitalizmin bugüne nasıl vardığı, küreselleşme bağlamında, elbette önem taşıyor. Eğer sömürgeleştirme olmasaydı şimdiki konumuna ulaşamazdı. Dahası da, Batı’lılar ve Batı’cılar sömürgeciliğin vahşi ve barbar ülkelere ekonomik gelişme ve uygarlık götürdüğünü ileri sürerler. Onlara bakılırsa, o toplumlar eğer vahşetten kurtulup bugünkü düzeylerine gelmişlerse, bu Batı sayesinde olmuştur. Bu nedenle, onların yeraltı kaynaklarını çıkartıp işleten, ürünlerini —baharattan, muza, yüne, ipeğe değin değerlendiren (pazarlayan), oralara yatırım yaparak belli bir sanayii başlatan, uzak diyarlara, tropik ormanlara ilaç ve doktor götüren gene Avrupa’nı n kolonyalist geçmişiydi.

Çocukluğuma rastlayan yıllarda, “keşifler” hakkındaki kitapları pek severdik. “Egzotik ülke”lere yapılan ilk kara ve deniz yolculukları, içerdikleri serüven karakterleriyle de çok ilgimizi çekerdi. Kendi harçlığımla birçok böyle yayın satın aldığım ya da kiraladığım hala aklımda. (Şimdiki kuşakların bilmelerinde yarar var, diye ekliyorum: O yıllarda, kitap kiralanabiliyordu, çok da iyi oluyordu. Hiç bir kapora bırakmadan cüzi tutarlarla kitap kiralardık. Nüfusun çok kalabalık olduğu, kütüphanelerin çok yetersiz kaldığı, ama kitapseverlerin istediği her kitabı satın alamadıkları günümüzde, bu yöntem illa gerekiyorsa kapora da alınarak niçin uygulanmasın? Kültürel kuruluşların, “sivil toplum örgütü” denilen bir çok yurttaş örgütünün, ticari kitabevlerinin, hatta Anadolu kentleri dahil, üniversitelilerin devam ettikleri cafe’lerin bu yöntemi başlatmaları pekala mümkündür kanısındayım.)

Çocukluğumuzda bizlere “keşif” diye tanıtılmış olayların keşif olmadığını yıllar sonra öğrendik. Çünkü keşif, daha önce üzerinde hiç insan yaşamamış topraklara ilk kez insanın varması demekti. Kutuplar’a ilk olarak gidilmesi keşifti, ama üzerinde insanların binlerce yıl yaşadıkları, medeniyetler kurmuş oldukları topraklara varılması niçin keşif oluyordu? Oralara Avrupa’lı insan ilk kez gidiyor diye orasını “keşfedilmiş” saymak, insanlığa değil, Avrupalı’ya göre bir adlandırmaydı, yani Avrupa merkezciydi. Bize “keşif” diye öğretilen o geziler aslında kolonyal amaçlarla yapılıyordu..

Sömürgeleştirme, kapitalist gelişme için zorunluydu. Sömürgecilik olmasaydı, kapitalizm gelişemezdi. Kapitalizmin sömürgeleştirdiği ülkelere zorla dayattığı sistem de, tümüyle, o ülkelerin metropollerin ihtiyaçlarına hizmet etmelerine göreydi. “Zorla dayatılan” terimi abartma değildir, çünkü sömürgeciler oraları, general Cortez’in yerlileri toplu halde katleden, Aztek uygarlığının eserlerini bile yakıp yıkan İspanya orduları misali, üstün silah gücüyle ele geçirmiş ve gaddarca yöntemler kullanarak elde tutmuşlardı r. Dünyanın son beş yüz yıllık tarihi bunun sayısız örnekleriyle doludur.

İddia edilenin aksine, Avrupa’lı olmayan çeşitli ülkeler, sömürgecilik öncesinde gelişme içindeydiler; bu gelişme Avrupalı kolonyalistler tarafından durdurulmuş veya saptırılmıştır. Örneğin, 18. yy. Hindistan’ında gemi yapımı, dokuma sanayii son derece gelişkindi, Hint çeliği en iyi çelikler arasındaydı. Geleneksel ilişkilerle yeni ekonomik ilişkiler birlikteydi, ekonominin örgütlenmesi daha önce sömürgeciliğ in empoze ettiğinden farklıydı. Örneğin devlet çiftçiye belli ürünlerin ekimi için kredi veriyordu. Nüfus çokluğu nedeniyle, işyerlerinde çok işçinin çalışmasının getirdiği işçi yoğunluğu, Batı merkezlerindeki patron-işçi ilişkilerinden farklı ilişkileri öngörüyordu; işçiler üretimlerinin nimetlerinden daha çok yararlanıyorlardı. Sömürgecilik olmasaydı, belki kapitalizmden başka türlü bir gelişim seyri ortaya çıkabilirdi. (Gene sömürgecilik olmasaydı Asya Tipi Üretim Tarzı’ndan kapitalizme mi geçileceği ya da başka bir sosyo-ekonomik formasyonun mümkün olup olamayacağı şu anda yanıtı verilemeyecek bir başka sorudur. Burada hiç bir spekülasyona girmemek gerekir; sadece, yaşanmış olan akışı, başka türlüsü olamazmış gibi gören ve tarihi bu anlamda habire aklayan anlayışı kabul etmediğimi söylemek istiyorum.)

Erken kapitalizmin uluslararasılaşması, sık sık belirttiğimiz gibi, merkantilizmdi ve ticaret etrafında şekilleniyordu. Avrupa’nın yayılması, coğrafyaya göre değil, azami derece sömürmeye göreydi ve uzandığı yerlerdeki geleneksel, yerel ticaret usullerini yıkıp, Batı’ nınkileri dayatıyordu. Merkantilizm geçilip, manifaktür dönemine girilince, metropollerdeki hisse senetli şirketler uluslararasılaştı. Böylece sömürgecilik oralara ürün pazarlamak ve oralardan ucuz ürün almaktan çıktı, üretime yöneldi, yani üretim küreselleşti.

Merkantilist sömürgecilikte, metropol sanayi ürünlerinin pazarlanabilmesi için, sömürgelerin sanayileşmesine izin verilmiyordu. Bu engellemeye Kuzey Amerika da dahildi.

Ama sömürgecilikte ırkçılık da söz konusu olduğundan, Kuzey Amerika’daki koloniler Beyazlardan oluşuyordu. Bağımsızlıktan sonra ABD nin beyazları, bir yanda o topraklarının tamamını yerlilerden alma savaşı verirken, öte yandan sanayileşti, büyük ekonomik ve teknolojik sıçramalar yaparak 200 yıl içinde zirveye çıktı.

ABD’nin başlangıçtan itibaren hızlı gelişmesi, Avrupa’da ortaya çıkmış ulus-devletlerde zihniyet değişikliklerine yol açarken, periferi ülkelerde artık sanayileşmeyi önlemekten, teşvik etmeye geçildi.

Ulus-devlet öncesi uzun Avrupa savaşları da küreselleşerek sömürgeler için savaşları kapsar oldu.

Kapitalizmin gelişmesindeki bir başka önemli faktör, köle ticareti ve köle emeğinin kapitalist toplumda kullanılması olmuştur. Kolonyal geçmişi olmayan ABD’denin yanısıra bazı Avrupa metropollerinde de köle emeği kapitalizme entegre edilmiştir.

O coğrafyanın doğasında yapılan ekolojik tahrip, kapitalizmin bu birinci küreselleşmesinin Güney’e verdiği bir başka zarardır.

Kapitalizmin yayılmasının en önemli özelliklerden birisi, yerel ve geleneksel yapılara (hem sosyo-ekonomik hem de kültürel) saldırması ve onları yıkabildiğ i kadar yıkması, buna karşılık, işine yarayanları kendi hizmetine uyarlamasıdır.

Kapitalizmde merkez ve periferi ülke arasındaki ikilem, sömürgecilik sona erdikten sonra da devam etmiştir. Bugünkü Kuzey-Güney arasındaki uçurum, Birinci Küreselleşme’den kalmadır.

Birinci Küreselleşme çağında da, şimdi de Güney’in özellikleri:
- Ekonominin genelinden koparılmış ve metropollerin çıkarlarına göre düzenlenmiş bir duragan tarım ekonomisi.
- Yetersiz sanayileşme düzeyi (daha çok pazara dönük ve uluslararası alanda rekabeti istenmeyen ya da rekabet edemeyecek olan sanayi).
- Elverişsiz bir ticaret dengesi ve şartları.
- Daha çok tarıma dayalı ürünlerin ihracatına karşılık, metropollerden sanayi ürünleri ithalatı.
- Ulusal ekonomide kaynak yetersizliği ve sermaye birikiminin bir türlü gerçekleşememesi.
- Küresel para hareketleriyle ülkelerin yüksek faizlerle borçlandırılması, borç ve faiz sarmalında bocalayan o ülkenin mevcut büyük üretim araçlarının özelleştirilmeye zorlanması, en verimli işletmelerin kısmen ya da tamamen doğrudan ya da dolaylı olarak çok uluslu şirketlerin eline geçmesi.

Bütün bunlara, o ülkelerdeki yolsuzluklar, eş-dost kapitalizmi veya ahbap-çavuş kapitalizmi dediğimiz yoldan iç kaynakların ya da alınan kredilerin çarçur edilmesi eklendiğinde, o ülkeler sürekli borç ödeyeceklerdir, yatırımlar için fon bulamayacaklardır, ürettiklerini hep faizler ve elverişsiz ticaret yoluyla uluslararası mali sermayeye kaptıracaklar, teknolojik gelişmelerini ise ancak bu imkanlar dahilinde yapabilecekler, eskiyen teknolojilerini kolay yenileyemeyeceklerdir. Sonuç olarak da uluslararası iş bölümünde hep kendilerine biçilen yerde kalacaklardır.

İşte, sosyalizm-sonrası dünyanın ekonomik ilişkilerinin adlandırılması olan İkinci Küreselleşme’ye Güney bu koşullarda girmektedir. O ülkelerin ekonomik ve sosyal akışını yüzyıllar öncesinden kontrolü altına alarak kendine ram etmiş, çarpıtmış ve belki başka mecralardan akacakken engellemiş olan uluslararası kapitalizmin, bugün niçin ve nasıl o ülkeleri esenliğe götüreceği küreselleşme savunucuları tarafı ndan bir türlü izah edilemeyen bir sorudur. Küreselleşme furyası o hale gelmiştir ki, Bill Gates bile uyarıda bulunmakta, dünya finans piyasalarında 29 milyar dolarının dolaştığı söylenen Macaristan Yahudisi kökenli George Soros ise küreselleşmenin “uluslararası piyasayı genişlettiğini, ticarete yeni ufuklar açtığını, firmaların inisiyatiflerini arttırdığını, ama vergi almanın zorlaşması nedeniyle sosyal devleti öldürdüğünü, zengin-yoksul ülkeler uçurumunu büyüttüğünü” söyleyip, bir çare olarak zengin ülkelerin IMF’deki paylarını, oluşturulacak uluslararası bir sosyal kalkınma fonuna bağışlamalarını öneriyor. (3.3.2002’de CNN Türk’de yayınlanan Şahin Alpay’la söyleşi.) Bu öneri, küreselleşme karşıtlarının da önerileri arasında yer almaktadır. Küreselleşmenin en önemli verisi olarak, bazı uluslararası ekonomik ve siyasay bütünleşmeler gösteriliyor. Bunların en gelişkin örneğini de Avrupa Birliği’nin teşkil ettiği belirtiliyor.

AB OLGUSU KÜRESELLEŞMENİN ÖZÜNE AYKIRIDIR

Oysa, AB denilen kuruluşun başlangıcı olan Ortak Pazar kurulduğunda (1957) ne küreselleşme vardı, ne de “tek kutuplu” bir dünya. Hatta o yıllardaki büyüme hızları karşılaştırıldığında, mevcut trendler devam ederse, SSCB’nin azami 30 yıl içinde ABD’yi geçeceği söyleniyordu. Ortak Pazar, sırasıyla Avrupa Ekonomik Topluluğu, Avrupa Topluluğu ve Avrupa Birliği adlarını aldı. Savaş öncesinin büyük devletlerinin yerini ABD ve SSCB almıştı. Uluslararası kapitalizmin mutlak patronajı ABD’ye geçmişti. Savaşta tahrip olan Batı Avrupa, kendisini yeniden onarıp toparladı ktan sonra, yeni dünya dengelerinde ve kapitalizmin içinde yerini sağlamlaştırmak ihtiyacındaydı. Bu girişim önce sosyalist sisteme karşı bir savunma güdüsünden kaynaklanıyordu. (Kurucu altı ülkenin yıllık üretimi SSCB’ninki kadardı, ABD’ninki ise 2.5 katıydı) Sonra Amerikan kapitalizmine ve Doların egemenliğine karşı Avrupa devlerinin ekonomik güçlerini birleştirmesi, Sovyet-Amerikan karşıtlığından da istifade ederek, sosyalist ekonomilerin yanısıra anti-Amerikan Üçüncü Dünya ülkeleriyle de ekonomik ilişkilere girerek avantaj sağlama çabasıydı. ABD kadar bir süper ekonomik güç olunamadı, belki de o bütünleşme çabalarının böyle bir şansı yoktu; sadece Avrupa’nın güçleri birleştirme yoluyla varlığını güçlü tutma çabasıydı. Bu konuda sosyalist sistemin yıkılmasıyla Doğu Avrupa ülkelerinin bir bölümü şemsiye altına alındı ve bütünleşme sürecine dahil edildi. Buna rağmen bir çok Avrupa şirketi, Amerikan şirketleri tarafından evlenmeler yoluyla yutulmuştur. Ayrıca, ABD’nin moneter politikaları yla, büyük hacimde para Amerikan bankalarına akmıştır.

AB Avrupa’nın kendi içinde birleşmesi olmakla birlikte, küreselleşmede bölünmeye –ya da mevcut bir bölünmenin derinleşmesine– tekabül eder.

Daha önemlisi, küreselleşmeyi yanlış tanıtmamak gerekir. Küreselleşme devletlerin değil, şirketlerin, bankaların, sair ekonomik birimlerin birleşerek devleşmeleridir. AB’nin temel felsefesi küreselleşmenin özüne aykırıdır. Küreselleşme denilen neo-liberalizm karşısında tek tek zayıflayan ulus-devletlerin var olan ekonomik güçlerini birleştirerek daha güçlü bir konfederal, vb. devlet oluşturmalarını öngörür. İzlenen model, burjuva ulus devletin aynısıdır. Küreselleşme ise her şeyden önce liberalizmin daha ileri boyutlara taşınmasıdır, devletlerin para birimlerini birleştirip, paralarını güçlendirmeleri, birbirlerinin iç ekonomilerine, tarım politikalarına karışıp, düzenleyici (regülatör) bir rol oynamaları ve hem ekonomik bakımdan, hem de siyasal, hatta askeri bakımdan daha güçlü bir Avrupa yaratma çabaları, bunun da, sosyalizm sonrası dünyada tek dünya lideri ABD’ye karşı bir korunma içgüdüsüyle yapılması küreselliğin ruhuna uymaz. Küreselleşme, adı üzerinde "Yerküresel"dir, Avrupa’sal değildir. Küresellik devletin rolünü küçültecek uluslararası özel sektör bütünleşmesi iken, devletlerin birleşme yoluyla daha büyük güç olmaları küresellik midir? Brüksel’deki parlamento ve sayısız yetkili organ siyasi irade tarafından şekillenmiyor mu? Oysa küreselleşmenin özü, IMF görevlisi Kahkonen’in sık sık gelip ekonomiyi ve ilgili yasama/yürütme kararlarını teftiş etmesi ve talimat vermesidir. Bugün aynen olduğu gibi, siyasal iradenin (parlamento ile yürütmenin) ekonomi üzerinde hemen hiçbir söz hakkı bulunmamasıdır. Küreselleşmenin ruhuna en uygun olanı, bugün Türkiye’nin ekonomisi ile siyaseti arasındaki ilişkidir. Çünkü bu ilişki gerçekten de Küresel’dir. Avrupa kapitalizminin, Brüksel’deki organları kendi (bürokrat) temsilcileri aracılığıyla yönlendirmesi, kendi çıkarlarını o alanlarda vuruşturması ise zaten o sınıfın öteden beri siyasal yöntemidir.

Devletler arası her ekonomik yakınlaşma ve bütünleşme sürecini küreselleşme olarak tanıtmak ya içtensizliktir veya bilgisizlik. Örneğin, Shanghay Beşlisi’ne (6’ncısı gözlemci) ne diyeceğiz? Bu birleşme, Küresel Ekonomi’de bölünmeye tekabül etmez mi?

Benzer şekilde, Afrika’nın ekonomik topoğrafyasını inceleyenler, devletler arasında bir çok ekonomik yakınlaşma ve işbirliği göreceklerdir. Eğer AB oluşmamış ve ortaya belli bir güç çıkmamış olsaydı, zaten Avrupa şirketlerini üçer beşer yutan Amerikan kapitalizmi, bir Fransa, bir Almanya, bir İtalya ulus-devletine çok daha kolay dayatmalarda bulunmayacak mıydı?

Bretton Woods anlaşmasıyla uluslararası kapitalist entegrasyon 1944’te başlatılmıştı. II. Dünya Savaşı sonrasında sosyalist sistem oluşmuş, Karşılıklı Ekonomik Yardımlaşma Konseyi’nin kurulmasıyla, sosyalist ülkelerin çoğu ekonomik yakınlaşmaya ve bütünleşmeye yönelmişlerdi. Bu iki dünya dışında, Bandung Konferansı’nda (1955) ifadesini bulan "Bağlantısız Ülkeler" dünyadaki üçüncü kümeleşme idi. Demek ki, ekonomik işbirliğinden yola çıkan bütünleşme süreçleri, siyasal yakınlaşma girişimleri, küreselleşmeden çok önce ve çok kutuplu dünyada başlamıştı.

Geçen Yüzyılın ikinci yarısındaki bu gelişmeler ayrı bir başlık altında incelenecek kadar önem taşıyor.

Gecekonduda yaşayan kadınlar

Nalan Türkeli’nin “Varoşta Kadın Olmak” adlı günlüğünden:

“8 Mart 1994

Bu sabah çekiç, keser sesleriyle uyandım yatağımdan. Tansu Çiller’in “gecekondulara tapu vereceğim” vaadi, zenginini, yoksulunu, fırsatçısını atağa geçirdi. 27 Mart seçimlerine kadar kim ne kondurursa kâr sayıyor. Emlakçılar hızla yaygınlaşıyor..... Bizim Kazım Karabekir’de şimdilik otuzun üzerinde (muhtar) aday var...Buraların kurucusu bilinen rahmetli Kürt Şakir yattığı yerde rahat mı acaba?

Benim onu tanıdığım yıl 1989. Elli yaşında, esmer, orta boylu, normal kilolu, bozuk şivesi ve alalı bulalı giyimiyle doğuluydu o. Hırslı ve azimli bir kişiliğe sahipti. Oldukça zengin olduğu söyleniyordu. Kaç arabası olduğunu bilmiyorum. Evlerinin sayısı yirminin üzerindeydi. Kimilerine arsa ve para karşılığı yaptırdığı işlerin çoğu, ormanları koca koca dozerlerle yok ettirip, açılan arazilere bir gecede birkaç tane birden gecekondu yaptırmaktı. Bir taraftan da bedava arsa bağışlarını sürdürüyordu. Bedavacılar arasında biz yoksullar kadar, polis, bekçi, komiser ve zenginler de vardı.

.......belediyeden gelen baskılardan sonra o anlı şanlı Kürt Şakir büyüklüğü bir yana bırakıp, mahalleliden tek tek medet umar olmuştu. Ezberlememiz gereken dersi hepimiz öğrenmiştik. Bize soran oldu mu hemen duygu sömürüsüne başvuracak, “Kürt Şakir olmasaydı halimiz ne olurdu?” diyecektik. Kürt Şakir’in bizlere söyletmek istediği sözler yalan da değildi hani. Devlet mi acıyıp bedava ya da ucuza yer verirdi bize...?”1

Ümraniye’nin gecekondu mahallesinde yaşamaya çabalayan Nalan Türkeli’nin o gün güncesini yazarken, 8 Mart’ın kadınlar için anlamıyla pek ilgilenmediği anlaşılıyor, ama etrafında olan bitenlerden haberdar olduğu açık.

Garip bir tesadüf, Nalan Türkeli’nin günlük tuttuğu mahallede biz de, o tarihten bir iki yıl önce, bir alan araştırması için dolanıp durmuştuk. Bizim araştırma yaptığımız tarihlerde oralarda mıydı, bilmiyorum. Günlüğü yayınlanana kadar kendisinden haberimiz olmadı.

Bizim araştırmamız, gecekondulaşmanın dinamiklerini, toplumsal tabakalaşmaya etkilerini, gecekondu hareketinin toplumsal hareket olarak anlamını, daha çok "akademik" bir kaygıyla, anlamaya dönüktü. Bunun için, Ümraniye’de çok sayıda eve girip çıktık. Sokaklardan, kahvelerden ve evlerden derlediğimiz bilgileri, sosyal bilimin kısıtlayıcı, genelleyici ve soğuk diliyle aktarmaya çalıştık.2 Bu aktarmanın Nalan Türkeli’nin güncesindeki kadar doğrudan ve içerden bir ses olduğunu söylemek mümkün değil, ancak ne yazık ki bizim elimizden gelen de bu!.

Bu araştırmada daha çok, kadın, erkek ve hatta çocukların çeşitli biçimlerde katıldığı gecekondu hareketinin genel niteliklerini anlamaya çalıştık. Araştırma sırasında, gecekondu hareketi içinde kadınların aktif eylemciler olarak önemli yerlerinin olduğunu biz de gözlemlemiştik. Bu hareketin kadınları da kapsadığı ve hatta yıkım söz konusu olduğunda, kadınların, polis ya da zabıtayla yapılan mücadelelerin doğrudan muhatapları oldukları, gazete ve televizyona yansıyan görüntülerden de izlenebiliyor. Ancak, araştırmanın hayhuyu arasında, kadınların bu eylemlerinin bağımsız bir “kadın hareketi” olarak kabul edilip edilemeyeceği konusunu, doğrusu, çok da düşünmedik. Gecekondulaşmanın, çoğunluğu ev kadını olan kadınların toplumsallaşmasına ne tür etkileri olduğu, kadın araştırmacılarını bekleyen ilginç bir konu.

Bu yazıda, gecekondu hareketlerinin nitelikleriyle ilgili tespitlere kısaca değinerek, gecekondularda yaşayan kadınlarla ilgili yapılmış olan bazı alan araştırmalarının sonuçlarını aktarmaya çalışacağım. Açık ve gizli mücadelelerle dolu gecekondu hareketinin, özellikle büyük kentlerdeki toplumsal tabakalaşma sistemini etkilediği, ancak, sınıf hareketlerinden çok farklı dinamikleri ve sonuçları olduğu bilinmektedir. Bu hareket, sadece yoksulları değil, birbirinden çok farklı nitelikteki toplumsal katmanları aynı anda içinde barındırmaktadır.

Gecekondulaşmanın, konut edinme ve yaşama alanlarının gündelik gereksinmeleri karşılamaya dönük dayanışmacı örgütlenmelere çok uygun bir vasat oluşturması bir başka önemli özelliğidir. Bu yönüyle gecekondulaşmayla ilgili toplumsal hareketler, örgütlü siyasal hareketlerden de farklıdır. Bu örgütlenmeler yerel, dayanışmacı, sorun çıktıkça beliren, katılımcıları, hızı, şiddeti ve süresi değişken örgütlenmelerdir.

Çatışmalarla dolu olmasına karşın, bu hareketin nihai hedefinin kentsel sistemle eklemlenme olması "uzlaşmacı" niteliğini öne çıkarmaktadır. Hemen bütün siyasal partilerin somut bir gerçeklik olarak gündeminde olan gecekondulaşma, siyasal partiler ve devletle olan ilişkilerde popülist siyasetin yerleşikleşmesi ve yaygınlaşmasına da önemli katkılar yapmıştır.3

Sonuçta, Türkiye’de yaygın olan muhafazakar-cemaatçi gündelik ilişkilerin, küçük mülkiyetin ve küçük girişimciliğin devamcısı ve yerleşikleştiricisi olan gecekondulaşma süreci, kentlerde kendine özgü yaşama alanlarının oluşmasına neden olmuştur. Buralardaki gündelik yaşam, başka bir kurum olmaması nedeniyle, aile, akrabalık, komşuluk ve hemşehrilik gibi dayanışmacı ilişiklere dayanmaktadır. Bu durumun kadınlar için özel önem taşıdığı açıktır.

Gecekonduda yaşayan kadınlarla ilgili araştırmalar, ev kadınlığının en yaygın konum olduğunu göstermektedir. Özellikle köyden göçeden kadınların tarımsal üretimden koparak "ev kadını" olmaları çok önemli bir değişikliktir. Eğitimle ilgili istatistikler, bu alanlarda yaşayan çocukların ilkokuldan hemen sonra eğitimden koptuklarını göstermektedir. Eğitimden kopan erkek çocukları hemen her türlü işe yönlendirilirken, kız çocukları evlenecekleri güne kadar eve kapatılmaktadır.

Bütün bunlar kadınların, gece gündüz gecekonduda yaşadıklarını ve uzun çalışma saatleri boyunca orada yaşamayan erkeklere göre, belki de çok daha fazla gecekondulu olmaları anlamına gelmektedir. Bu noktada, gecekondu kadınlarının ev kadını olmaları ile kentli orta sınıf kadınların ev kadını olmaları arasında çok önemli farklılıklar bulunduğunu belirtmek gerekir. Gecekonduda yaşayan kadınlar sadece, kendi ailelerine dönük "ev kadınlığı" görevlerini değil, aynı zamanda, gecekondu yaşamının her alanı ve her aşaması için gerekli mücadele verme görevini de üstlenmektedir. Somutlaştırmak gerekirse, kadınlar için, burada yaşamak, evin yapımından, yıkım mücadelesine, su, elektrik, okul, otobüs, minibüs, pazar yeri gibi tüm hizmetlerin sağlanmasıyla ilgili çaba gösterme anlamına gelmektedir.

Bütün bunların gerçekleştirilmesi, kadınların sürekli olarak farklı yerel cemaat ilişkileri içinde bulunmalarını gerektirmektedir. Kadınlar için, burada yaşama, aile, akrabalık, komşuluk, hemşehrilik ve diğer cemaat ilişkilerinin çeşitli biçimlerinin doğrudan içinde bulunma anlamına gelmektedir. Dolayısıyla, bu alanlarda yaşayan kadınlar "birey" ve hatta kentli orta sınıflarda yaygın olduğu biçimiyle "çekirdek aile" olarak yaşama olanağına sahip değillerdir.

Bu noktada, Heidi Wedel’in gecekondu kadınları nın yerel cemaat ilişkileri ve yerel siyaset ilişkileri içindeki çaba ve konumlarını ve bunların kadınların siyasallaşma sürecine etkilerini tartışan alan araştırmasından söz etmek gerekir.4 Wedel bu çalı şmasında gecekondu kadınlarının bu alanlardaki yoğun çabalarına karşın, kendi içine kapalı yerel cemaat örgütlenmelerinin içinde kaldıklarını, yerel siyasetin daha çok erkeklere açık olan kanallarına ulaşamadıklarını belirtmektedir. Ancak Wedel, bütün bu dışlanmaya rağmen kadınların gecekondu hareketi içindeki aktif tutumlarını, mevcut iktidar ilişkilerinin ve eşitsizliklerin farkına varmalarını sağlayan olumlu bir gelişme olarak görmektedir.

Gecekondu alanlarında yaşayan ailelerin, bir taraftan ücretlerin düşüklüğü ve diğer taraftan kentte yaşamanın parasal gelire acil ihtiyaç duyurması nedeniyle, öncelikle erkek çocuklarını çok erken yaşta çalışmaya yönlendirdikleri bilinmektedir. Ancak bunun yanısıra, bazı geleneksel hünerlerinin kentlerde parasal karşılığını bulması, kadınların da çalışma hayatına katılmalarına neden olmaktadır. Bu bağlamda, gecekonduda yaşayan kadınlara açık olan iki çalışma alanından söz etmek mümkündür. Bunlardan birincisi, gecekondularda yaygınlaşan küçük ölçekli atölyelerde çalışma, ya da bu atölyeler için evde parça başı üretim yapma; ikincisi ise, kentli orta sınıf ailelerin evlerinde gündelikçi olarak çalışmadır.

Burada son dönemlerde kitap olarak yayınlanan iki alan araştırmasından söz ederek konuyu kısıtlayacağım. Bunlardan birincisi, İstanbul’da gecekondu bölgelerindeki küçük ölçekli atölyelerdeki ilişkileri araştıran Jenny White’ın araştırmasıdır.5 White, gecekondu kadınlarının çalıştıkları küçük ölçekli üretimin yapısının bir taraftan dünya pazarıyla bağlantılı kapitalist girişim olduğunu, diğer taraftan kültürel olarak grup dayanışmasını yaratmanın ve sürdürmenin bir aracı olduğunu belirtmektedir. White’a göre, bu atölyelerdeki ilişkiler, kadınlar tarafından gerçek kan bağına dayanmasa bile, aile, akrabalık ve dayanışma ilişkileri olarak algılanmaktadır. Buna göre, atölye içindeki sömürü ilişkileri, grup dayanışması ve güvenliğini inşa eden karşılıklılık ve minnettarlık ilkelerine dayanır. White’a göre, hem grup dayanışması, hem de bireysel kâr, grubun üyelerinin kaynakları üzerindeki kullanım hakkından kaynaklanır ve egemenlik ilişkileri de aynı zamanda grup dayanışması ilişkileridir. White’a göre, Türkiye kentlerinde küçük ölçekli üretimin özgül kültürel mantığında üretim ilişkileri, akrabalık ilişkileridir.

Burada sözünü edeceğim ikinci araştırma ise Ankara’da gündelikçi kadınlar üzerine, Kalaycıoğlu ve Rittesberger-Tılıç’ın tarafından yapılmış olan araştırmadır.6 Türkiye’de kentli orta sınıf kadınların, cinsiyete dayalı işbölümü içinde "görev" olarak tanımlanan eviçi yüklerini, ev halkının diğer üyeleri ve özellikle erkeklerle paylaşma yerine, para karşılığı diğer kadınları çalıştırarak azaltmalarının çok yaygın bir uygulama olduğu bilinmektedir. Bu araştırma, gündelikçi kadınların, ev hizmetlerinde çalışmayı düşük konumlu bir iş olarak kabul ettiklerini, bu tür işlerde ancak çok zor durumda kaldıklarında çalıştı klarını ve bu işleri geçici iş olarak gördüklerini ortaya çıkarmaktadır. Bu bağlamda, bu araştırma, bu tür işlerde çalışmayı kabul etme ve sürdürebilmenin, ancak, kültürel olarak bu çalışma ilişkisinin yapay bir aile ilişkisi gibi algı lanması yoluyla "paternalist (hayali akrabalık) cömert patron, sadık kul" kavramları çerçevesinde gerçekleştiğini belirtmektedir.

Ancak, yine de bütün bu araştırmaların bulgularına ve genelleme çabalarına bakarak, tek tip bir gecekondu kadını modeli olduğundan söz etmek mümkün değil. Bu alanlarda, birbirinden çok farklı kültür gruplarının varolduğu ve her birinin birbirinden çok farklı aile, akrabalık ilişkileri olduğu düşünüldüğünde, bu kültürel heterojenliğin boyutlarını da algılamak mümkün olabilir.

Diğer taraftan, aile ve akrabalık ilişkilerinin kırılganlığını, bu ilişkilerin ve dayanışmanın olmadığı ya da azaldığı durumda kadınların yaşadığı çaresizliği Nalan Türkeli’nin güncesinden izlemek mümkün. Onun yazdıklarından, “aile” dışında hiç bir kurumun ulaşmadığı gecekondu alanlarında, cemaat ilişkilerinin dışında “birey” olarak yaşamanın somut zorluklarını da anlayabiliriz. Bu nedenle, bu yazıyı yine Nalan Türkeli’nin ilk alıntıdan bir yıl sonra, 9 Mart 1995’te güncesine yazdıklarıyla bitirmek istiyorum:

“Bu gece rüyamda komşum Nafiye, “Kadın Haklarından Sorumlu Devlet Bakanı Önay Alpago’yu ara,” dedi bana. Dün Dünya Kadınlar Günü olduğundan görmüş olmalıyım bu rüyayı. Sabah uyandığımda bu fikir bayağı hoşuma gitti, gitti de nasıl ulaşırım, komşum bunu söylemedi rüyamda... Umarım bir yolu vardır.”7

*Marmara Üniversitesi İBF Çalışma Ekonomisi Bölümü (Prof.Dr.)

1 Nalan Türkeli: Varoşta Kadın Olmak. -Günlük. Gökkuşağı Yayınları. İstanbul. S: 14-16.
2 Sema Erder: İstanbul’a Bir Kent Kondu. İletişim Yayınları. İstanbul. 2002.
3 Sema Erder: Kentsel Gelişim. Um:ag Vakfı Yayını. 1997 Ankara. Sema Erder. “Kentsel Gelişme, Kentsel Hareketler: Gecekondu Hareketleri”. Sivil Toplum İçin Kent, Yerel Siyaset ve Demokrasi Seminerleri. WALD Yayını. İstanbul. 1998. s:293-311.
4 Heidi Wedel: Siyaset ve Cinsiyet. İstanbul Gecekondularında Kadınların Siyasal Katılımı (Çev: Can Kutay), Metis Yayınları. 2001 İstanbul.
5 Jenny B. White: Para ile Akraba: Kentsel Türkiye’de Kadın Emeği. İletişim Yayınları. 1999. İstanbul.
6 Sibel Kalaycıoğlu ve Helge Rittersberger-Tılıç: Evlerimizdeki Gündelikçi Kadınlar, Su Yayınları. 2001. İstanbul.
7 Nalan Türkeli: Age. s: 122

Ebruli hanımelleri mi, militanlık mı?

Nazım Hikmet’in Minnacık Kadın’ı –şiirde anlatıldığına göre– ebruli hanımellerini seçmiş... Kendisi militan olmak şöyle dursun, bir militanın yanında yürümekten bile yorulmuş, zengin bir cücenin kolunda "bahçesinde ebruli hanımelleri açan ev"e girmiş...

Kuşkusuz, bu tür kadınlar var. Ama, bırakın bir militanın yanında yürümeyi, kendisi militan olan kadınlar da var.

Yine Nazım Hikmet’in Tanya’sı, örneğin: on sekizindeyken faşistlerce asılan partizan Rus kızı... İkinci Dünya Savaşı’nın onca direnişçi kadını... Ekim Devrimi’nin kadınları... Rosa Luxemburg, örneğin... Hepsi, inandıkları bir dava uğruna ölümü göze almadılar mı?

Ya da Kurtuluş Savaşı’nın mermi taşıyan köylü kadınları... Fazla uzağa gitmeye gerek yok, daha yirmi yıl önce 12 Eylül hapishanelerinde işkence gören kadınlar yok muydu? Bugün yok mu?

İster sosyalist-komünist, ister faşist, ister dinsel, ister etnik bir hareket olsun, her davanın militan kadını var, oluyor. Kısaca, hareketler militanlık istiyor; kadınlar da, herhalde, gitgide artan sayılarda militan oluyor. Parti kararıyla çocuğunu bir başka ülkede bırakıp giden, ömür boyu bir daha izini bulamayan, yine de ölüm döşeğine kadar partisine bağlılığını yitirmeyen kadınlar da cabası...

Ancak, bütün bunlar besbelli yeterli görünmüyor ki şairlerimiz şiirlerinde kadınların statükoculuğunu ya da rahata, süse düşkünlüğünü, bireyciliğini dile getirme ihtiyacı hissediyor. Orhan Veli’nin ünlü şiiri sözgelimi:

Ne atom bombası
Ne Londra konferansı;
Bir elinde cımbız,
Bir elinde ayna;
Umurunda mı dünya!

Burada, militanlık bir yana, kadınların toplumsal sorunlara en ufak bir ilgi bile duymadığı dile getiriliyor.

Can Yücel’e bakarsak, kadınların çoğunluğu süsüyle uğraşıyor, erkeklerin çoğunluğunun da polisle başı dertte:

Metropolislerimizde kadınların haylisi
Aynayla yatar kalkar
Erkeklerin epiysi de
Aynasız ve de aynasızların zorundan
Zarzor yaşar

Bir başka şairimiz, Attila İlhan, 1954’te, soğuk savaşın tam ortasında, ikinci şiir kitabı Sisler Bulvarı’nı yayımladığında bir kadına şöyle sesleniyor:

yolumdan çekil yavrum
bağlasalar duramam
demir asa demir çarık dedim
neyleyim!
yolculuk dedim
...
anamdan yolcu doğmuşum...

Erkeğin özgürlük tutkusu, kadının satır arasında dile getirilen tutuculuğu, erkeğe ayak bağı oluşu... Ve aynı Attila İlhan’dan sevgilisine bir öğüt:

sevgilim beni değil hatırla insanları
insan ancak o vakit tam insan olabilir

"Tam insan" olmak... Toplumsal sorunlara ilgi göstermek... Kendini –aynaları, aşkı, belki çocuğunu da, hanımellerini– unutmak, bir yana atmak. Kısaca: fedakarlık, özgecilik...

Kadınların aynalarla ilişkisini kimse reddetmiyor. Kadınlar, adı üstünde hanımellerini de çok seviyorlar. Kadınlar aşık oldukları erkekten ayrılmak istemiyorlar. Kısaca, hayatı güzelleştiren her şeyi seviyorlar. Hele çocuklarına çok bağlılar...

Nazım Hikmet yurtdışına çıktığında geride bir kadın ve bir bebek bıraktı. O kadın, Münevver, o bebeğe tek başına baktı, büyüttü onu. Nazım, mavi gözlü dev, büyük işlerin adamı, geride o bebeğin sorumluluğunu üstlenen birisi olmasaydı ne yapardı?

Kadınları toplumsal sorunlarla ilgilenmemekle, militan olamamakla suçlamak kolay. Zor olan, kadınları anlamak, hayatı, mücadeleyi, militanlığı kadınlara göre biçimlendirebilmek.

Yukarıdaki şiirleri, şairlerin kişisel tavırlarına duyduğum tepkiden ötürü anmadım. Onlar birer örnek. Dilimizde daha niceleri ve neler var. Toplumsal kültürün “at/avrat/pusat” duyarlığının yansımaları göze sokulmadan, o duyarlıktan beslenen hayranlıkların da ezberi bozulmadan, ne kadınlar anlaşılabilir, ne de “kadın sorunu.”

Başlığa dönelim: Ebruli hanımelleri mi, militanlık mı? Ne acı ki insanlar böyle bir ikilemle karşı karşıya kalmışlar... Ne acı ki bir militan Türk kadını çocuğunu ömür boyu tanımamış... Ne acı ki Nazım şiirlerini yazarken ebruli hanımellerinin baygın, iç açıcı kokusunu içine çekememiş. Ne acı ki çocuğuna geceleri süt ısıtma hazzından mahrum kalmış!

Sorun kadınlarda değil. Kadınlar belki "mikro" sorumlulukları "makro"ların önüne geçiriyorlar. Ama o "mikro" sorumlulukları birilerinin yüklenmesi gerek. Kadınlar, Münevver misali, işte onu yapıyorlar.

Sorun, bence, özellikle de sosyalist hareketin, genel olarak, kadınlardan "mikro" sorumluluklarını unutmalarını beklemesinde. Toplumu kurtaralım, evet! Ama kendi çocuklarımızı feda mı edelim?

Hayır. Marifet, düzen bizi ne kadar zorlarsa zorlasın, insancıl –belki de kadıncıl– bir mücadele biçimi geliştirebilmekte. "Mikro"larla "makro"ları bağdaştırabilmekte. Ebruli hanımellerini kınayan değil, kapsayan bir militanlık tarif edebilmekte...

Ben bir kadın olarak buna varım.

MAVİ GÖZLÜ DEV, MİNNACIK KADIN VE HANIMELLERİ

O mavi gözlü bir devdi.
Minnacık bir kadın sevdi.
Kadının hayali minnacık bir evdi,
       bahçesinde ebruliii
     hanımeli
       açan bir ev.
Bir dev gibi seviyordu dev,
Ve elleri öyle büyük işler için
       hazırlanmıştı ki devin,
yapamazdı yapısını,
       çalamazdı kapısını
bahçesinde ebruliii
       hanımeli
     açan evin.

O mavi gözlü bir devdi,
Minnacık bir kadın sevdi.
Mini minnacıktı kadın.
Rahata acıktı kadın
     yoruldu devin büyük yolunda
Ve elveda! deyip mavi gözlü deve,
girdi zengin bir cücenin kolunda
bahçesinde ebruliii
       hanımeli
     açan eve.

Şimdi anlıyor ki mavi gözlü dev,
dev gibi sevgilere mezar bile olamaz:
bahçesinde ebruliii
       hanımeli
     açan ev...

Piyasa topluma karşı

Küreselleşme derinleşip yaygınlaştıkça dünyanın bütün uluslarında toplum piyasayla karşı karşıya geliyor. Küreselleşen piyasanın gerekleri ile kendi seçmenlerinin talepleri arasında kalan siyasal kurumlar modern zamanların bütün anayasalarında tanımlanan klasik işlevlerini giderek kaybediyorlar. Piyasanı n insafına terk edilen insanlar siyasal kurumlara artık güvenmiyorlar ve evrensel bir yönetim krizi dünyanın gündemine yerleşiyor.

Geniş "iletişim oto yolları" insan beyninin içinden geçiyor ve ardında büyük bir bilgi çöplüğü bırakarak sıradan insanın düşüncelerini, özlemlerini, umutlarını belirliyor ve bütün bunları paketleyip piyasaya yönlendiriyor. Bütün dünya dillerinde itirazlar yükseliyor, ancak bu dillerin devrimci enternasyoneller dönemindeki kadar birbirini anladığı kuşkulu. Geçen Yüzyılın mücadele yöntemlerinde oluşturduğu o muazzam birikim, tamamen yok olmamışsa da bilinmez bir geleceğe ertelenmiş gibi. Artık işçinin grevden, öğrencinin boykottan, halkların ayaklanmadan, gerillanın silahlı mücadeleden, ordunun darbeden, ulusların kurtuluş savaşından beklentisi yok. Bütün bunlar, yeni bir dünya, yeni bir hayat tarzı, insanlığın kurtuluşu, "vatanın ve milletin selameti" için değil, mecbur kalındığı zaman, kısa süreli ve benzerlerinden kopuk tepkiler olarak gerçekleşiyor.

Bütün kurumlar ulusal ya da uluslararası piyasanın içinde mafyalaşarak ve kendi tabanlarından/toplumlarından koparak tutunmaya çalışıyorlar. Bunların program ve tüzüklerine, çoğulculuk ve katılımcılıklarına, kutsiyet atfederek kâğıda döktükleri fikriyata kim inanır? İddialar ve bahaneler anlamsızlaştıkça asıl bölünmenin siyasal alanda değil kafaların içinde olduğu anlaşılıyor.

Roller değişiyor. Sosyalist partiler sendikaların işlevini yüklenirken (çünkü oradan güç ve oy toplayacaklar!), sendikalar siyasal parti kurmayı "düşünüyorlar" (böylelikle küçük iktidarlarının devamı için siyasilere şantaj yapabilecekler!) Dünyayı değiştirmenin ve ezilenlerin davasını savunmanın insani maliyeti arttıkça, uzlaşmanın erdemleri keşfediliyor. Küreselleşen dünyada sıradan insanın kimlik krizi derinleştikçe, ne pahasına olursa olsun mensubiyet, bir etiket altında huzura ermek ve insanın en büyük değeri olan düşünme yetisini başkasına devretmek neredeyse bir tutku haline geliyor.

Kapitalizmin şafağında entelektüel emeğin faaliyeti yükselen sınıfın ideallerini evrenselleştirdi. Devrimler çağında işçi sınıfı ve ezilen halklar kendi organik aydınlarını yarattı. Bütün bu tarihsel dönemlerde "entelektüel emek" hangi sınıfın, devletin ya da örgütün uzantısı olursa olsun kendi özgürlüğünü maddi bakımdan bağımlı olduğu güce bütünüyle teslim etmedi. Oysa günümüzdeki mali sermaye, yani 19. ve 20. Yüzyılın başlarındaki mali sermaye değil de bugünün denetimsiz ya da bazen büyük güçlerin denetiminde bütün dünyayı fırdönen, bankaların, borsaların, vakışarın hesaplarına hızla girip çıkan ve mali olmaya devam etmekle birlikte sermaye olmaktan çıkmış olan o şey, yani çıplak Para, dışarıdan gelen Para, entelektüel emeğin bütün faaliyet alanlarını, üniversiteleri, görsel ve yazılı basını hızla istila etmektedir. Toplumları ezen küresel piyasa entelektüel emeği satın almaktadır.

Karl Marx, Das Kapital’in çeşitli bölümlerinde okurlarına "De te fabula narratur," yani "Senin öykündür anlatılan" diye seslenir. Aslında bu sözlerle, İngiliz endüstrisine ve tarım emekçisinin durumuna bigane kalan Alman okuru uyarmak ister. Küreselleşme ve Avrupa Birliği öyküsü de, "söylem"leri ne kadar "muhalif" olursa olsun çemberin içinde kalanları anlatmaktadı r.

Olay bir bakıma besteci Igor Stravinskiy ve romancı Ferdinand Ramuz’nün Birinci Dünya Savaşı sırasında yazdıkları "Askerin Öyküsü" adlı senfonik şiiri andırmaktadır. Savaştan dönen asker, torbasını sırtına vurmuş özgürce köyüne doğru yürürken şeytanla karşılaşır. Şeytan, "İşte küçük bir keman, belli ki külüstür bir keman, akordu bozulur durmadan," diyerek cebinden bir keman çıkarır ve çalmaya başlar. Daha sonra askeri evine davet eder. "Peki nerede eviniz?" diye sorar asker. "Neresi hoşuma giderse orada. Bazen şurada bazen burada, yemek içmek yatmak çamaşır, arabam seni götürmeye hazır," der şeytan. Asker sorar: "Peki ne yiyeceğiz sizde?" "Çeşitli et, üç öğün günde." "Ya içki?" "Şarap, kapalı şişe?" "Ne tellendireceğiz?" "Kağıdı yaldızlı havana puroları." Şeytana kanan asker onun peşine takılır. Böylece kendisine, ailesine ve köyüne ihanet eder. Sonunda kemanın nameleriyle büyülenerek cehenneme sürüklenir.

George Soros’un Quantum Fund’u ve bağlı kuruluşlarının azgelişmiş bir ülkede sadece üç kuruluşu destekleme kararını durup dururken, tek başına alması mümkün mü? Ya da Madam Fogg’un MEDA projesi bağlamında göç yollarını Avrupa’ya varmadan ileri karakollarda kesmek için esas olarak kitlesel bağları olan ya da olabilecek solcularla ilgilenmesi rastlantı mı? Yoksa bunlar gerçekten komünizmin öldüğüne, "Marx’ın köstebeği"nin bir daha yeryüzüne çıkamayacağına, dolayısıyla solcuların sosyal becerilerinden başka bir niteliğe artık sahip olmadıklarına mı inanıyorlar?

Günümüzde emperyalizm bazı ülkelere akıllı füzeler, bazı ülkelere para yağdırmaktadır. Birincisi mazlumun tepesine yağarken, ikincisi azgelişmiş ülke aydınının torbasına dolmaktadır. Tabii füzelerle paralar yer değiştirebilir ya da birbirini izleyebilir. Küreselleşmek kolay değil. Bütün bunlar Doğu Avrupa’da, özellikle Polonya ve Macaristan’da da yaşandı. Buralardaki muhalif ya da muhalefet potansiyeli taşıyan sesler parayla susturulmuştur; bütün kitle iletişim araçları o geniş "iletişim oto yolları"na bağlanmış, üniversiteler birer ticari kurum haline getirilmiştir. Buna gelişme ve Mehmet Altan’ın deyişiyle "zenginleşme" diyorlar. Bir ükenin "entelektüel emeği" yabancı finans kuruluşlarının proje taşeronu haline getirilirse, küreselleşmeyi kim açıklayacak, yoksulun ve işsizin hakkını piyasanın ve burjuvazinin karşısında kim savunacak? Karl Marx’ın "bütün insani ve doğal nitelikleri altüst ettiği ve bozduğu" için eleştirdiği Para’nın bugünün dünyasında siyaset dahil her şeye hükmettiğini söylemek çok mu aşırı olur? Üstelik belirli kanallara girildiğinde böylesine bol miktarda ve böylesine zahmetsiz biçimde ediniliyorsa... Yaygınlaşan yoksulluğun ve sefaletin içinde yabancının parası elem çiçekleri gibi sırıtıyor. "Parayı görünce coştular," diyor Madam Fogg, çalınan e-postalarının birinde.

Nasyonal sosyalistlerin ve faşistlerin eleştirisine terk edilemeyecek, görmezden gelinemeyecek kadar ağır ve uzun vadeli sonuçları çok vahim olabilecek bir vakanın etkileri hissediliyor.

Walter Benjamin, Illuminations’ın bir yerinde, "Tüm yakın ilişkilerin göz kamaştıran aydınlığı insanı esir alır," demektedir. "Bir yanıyla, her hayati ihtiyacın odağında bütün tahripkarlığıyla para durur; diğer yanıyla, her ilişkinin önünde çakılıp kaldığı engel yine paradır; bu yüzden de günbegün, hem doğal alanda hem ahlaki alanda güven, huzur ve sağlık hızla yok olmaktadır."

Yozlaşıyoruz, niçin?

Türkiye’de yaşanmakta olan kültürel yozlaşmanın düne kadar farkındaydık. Direnemiyorduk ama kültürel çöküntüyü algılıyor ve nedenlerini tartışabiliyorduk. Artık yozlaşma hayatımızın bütün alanlarını sardığı ve herkesi teslim aldığı için, yaşadığımız şeyin yozlaşma olduğunu da fark edemez olduk. Toplum boydan boya hastalandı, büyük bir yalan yaşıyor. Dişe dokunur hiçbir şey düşünmüyor, okumuyor, görmüyor, yaratmıyor. Estetik artık bir değer ifade etmiyor. Giderek, bunlar da neymiş dercesine her şeyi boşlayan, kelbi bir tavır genelleşiyor, olağanlaşıyor.

Ne kadın kadındır Türkiye’de, ne de erkek erkek. Çocuk çocuk olmaktan çıkmıştır. Genç kalmamıştır, herkes ihtiyardır. Gidişata direnmek, itiraz etmek, kıyaslamak, gelecek için varsayımlar oluşturmak kalmadı. Dün yok, yarın da bugünden bitti!

“Ahlak bozuldu” deniyor. Bozulan hangi ahlaktır? Ne zamandan beri bozuktur? Turgut Özal’ın ve Özalizmin ahlakımızı bozduğu iddiaları suça mazeret aramaktır. Herkes onu söylemekte, o iddiaya sığınmaktadır. Bozulmaya bunca yatkınlık nedir, peki, nerdendir?

Kültürel yozlaşma karşımıza insan bireyi aracılığıyla çıktığı için, “insanlık öldü” de diyoruz. Oysa ölen bir şey yok; tüm yaşam süreçleri, yönü çöküntüye doğru olarak capcanlı.

Kamu çürümüş, yeni bir kamusal alan gerekliymiş. Siyaset çürümüş, yeni bir siyaset; insan çürümüş, yeni bir insan lazımmış. Sanki her şey “kendinde” çürümekteymiş gibi, ötesi de yok, arkası da.

O zaman sormak gerekir: Kurumlar ve insanlar ve bir bütün olarak toplum, durduk yerde çürüyorsa, niçin çürüyor?

Kimse, hiçbir analiz işin özüne, bu öze toz kondurmak istemediğinden olsa gerek, yönelmiyor. Yozlaşma çarpıcı ve somut, fakat bu yüzden açıklamasız kalıyor. Oysa Türkiye’de her şey, her zaman ve her yerde zaten öyle olduğu için, kapitalist sermaye birikim sürecinin gereksinmesi doğrultusunda gerçekleşmekte ve kültürel yozlaşma da buna denk düşmektedir. Başka yerlerde, başka tarihsel koşullarda sermaye birikim sürecinin kendi yarattığı sonuçları kısmen denetleyebildiğine bakarak Türkiye’de kültürel yozlaşmanın nedenleri “başka”dır ya da “kendine özgüdür” diye düşünmek, başkalarıyla birlikte kendini de kandırmaktır. Kültürel, siyasi, ahlaki, sanatsal, vb. bu yozlaşma olmasa sermaye birikim süreci tıkanır. Bunun Türkiye’nin kendisiyle ilgili bir yanı yok. En azından, olduğu kadarı, belirleyici değil; dünyanın haliyle ve o haldeki dünyada Türkiye’nin yeriyle ilgili yanı var.

Bunu kavramak için allame olmak gerekmiyor. Türkiye’nin son yirmi yılında açıklaması açıkça var. Ne zamandır Türkiye’de yerinden oynamayan tek bir insan bireyi dahi kalmadığı için çivisi oynamayan bir değer de kalmamıştır. Sermaye sınıfı kendi yol açtığı sonuçları denetleyecek güçte ve çapta olmadığı için Türkiye bunca yıl kırlardan kente doğru, ortada ne kent ne kır bırakan bir göç süreci yaşamıştır. Bu süreç, önü baştan tıkalı kapitalist birikimin çapsızlığına çatmış, ne ona ne de göçenlere yaramıştır. Bu yüzden milyonlar uygarlıkla bağı bulunmayan bir boşlukta “tutunamadan” yüzmektedirler. İnsan için bu ortamda birinci mesele ne yapıp edip “tutunmak”tır. İnsanlar yoz olanı seçip ona tutunmamaktadırlar; bulduklarına tutunmaktadırlar. Buldukları, kapitalizmin onlara verdiğidir. Daha iyisini de, fazlasını da vermeye gücü yetmiyor; yetseydi verirdi ve kendini de ateşe atmazdı zaten. “Bu kapitalizm değildir, çarpık çurpuk başka bir şeydir,” demenin de bir anlamı yok. Türkiye’de kapitalizm budur işte!

Örnekse, İstanbul’a bakın ve görün. “İstanbul'umuz”u ve onun gibi bütün büyük şehirlerimizi bildiğimiz hallere sokan ne oralara doluşan köylüler, ne de onların beraberlerinde getirdikleri “köylü kültürü”dür. Sittin senedir şehirli yerleşik burjuvazinin kör tamah ve neme lazımcılıkla, meymenetsiz taklitçi kültürü, onulmaz zevksizliğiyle yarattığı kendi eseridir. İstanbul’u Beyoğlu entelektüellerinin dillerine pelesenk “megaköy” diye nitelemek, bu ülkenin hayatta kalma derdine düşmüş bütün insanlarına bühtandır.

UMUT NEREDEN DOĞACAK?

Söz işte tam da burada, tarihin sık sık toplumların önüne çıkardığı can alıcı soruya geliyor: Bu kültürel, estetik, etik, siyasi çürüme ve çöküntünün arkasından bir umut doğar mı?

Bu çöküntünün arkasından yükselen bir sınıf kendi değerler sistemini de yükselterek gelecekse umut neden doğmasın ki? Ama Türkiye’de böyle bir burjuva sınıf yok. Olanı da zaten, her türlü değeri kendisiyle birlikte alçaltarak “yükseliyor”. Yükseldikçe kendi zaaflarının, aczinin idrakine varıyor ve o idrak karşısında çaresizliğine “çare” bulmak için çırpınıyor. Ölmeden çürümeye başlamış bedenin çırpınışı... Yarınlardan endişe edenler öyle bir burjuva sınıfın oluşmasını beklemeye ne kadar tahammül edebilirler?

Yükselen emekçi sınıflar mı kendi değerler sistemini yükselterek gelecek ve çöküntünün arkasından umut dönemi başlayacak? Böyle bir emekçi sınıf da yok. O yok, bu yok, o halde bu ülkede “yarın” da yok! Tarihin sık sık önümüze çıkardığı can alıcı soru ortada, ama yanıt yok.

Böyle bir durum olmaz, olamaz. Yanıt bir yerden zorunlu olarak fışkıracaktır. Toplumsal evrimin “zorunlu” bir gelecek durumu yoktur, “amaç”ı yoktur diyenlere en keskin yanıt bu dönemeçlerde verilir. Varsa da böyle, yoksa da böyle!

Nerden fışkıracaktır “zorunlu yanıt”?

Mantıken ya da tarihen “zorunlu” olduğu için değil, zorunlu olduğu yerden, maddi realiteden, “hayat” diye yaşanan süreçlerden fışkıracaktır.

Marksistler, sosyalistler yarınlar için koydukları çıtayı bugüne kadar genellikle yüksek tuttular. O kadar yüksek tuttular ki, hedefleri kendileri için bile ütopya haline geldi. Bu çıtayı, gerçekliği hesaba katarak, ama ona uyarak ve teslim olarak değil, karşı çıkarak düşürmek gerekir.

Yanıt, başka bir seçenek zaten bulunmadığı için, karşımıza yozlaşmanın bin bir türü ile çıkan milyonlarca insandan gelecektir. Bu yanıt çok kaba saba olacaktır diye ona kulak vermemek, onu beğenmemek, onunla elit ve soyut burjuva değerler sistemi adına alay etmek, daha da vahim sonuçlara götürür. Elde bu insan var. Bu insan ne yapar ve bu insanla ne yapılabilir?

Çözüm bu soruda.

Eldeki bu insanın kendi varlık koşullarındaki çarpıklığa itirazı doğal olarak “yıkmak”tan ileri giden bir vizyondan yoksundur. Toplumun her bakımdan tıkanmış, vizyonsuz kalmış oluşu aslında “halk” denilen toplamın içindeki sınıfların vizyonsuz olmasından başka bir şey değildir. İşte bu nedenle “yıkmak” ender de olsa bazen olumlu tarihsel işlev görmeye adaydır; Türkiye’nin durumunun özgünlüğü budur. Bugünkü insandan “yarın” kaygusu ve dört başı mamur bir gelecek düşüncesi beklemek doğru değildir, çünkü bu insan yarınsız bırakılmıştır. Eldeki insan kurmayı bilmeyen, ama kurulu olana da artık tahammülü kalmamış insandır. O insana biz, Marksistler sahip çıkmazsak, “sahip” çıkacak olanlar kapıda alesta beklemektedirler.

Marksistler kurmayı bilirler; bilmedikleri ya da vaktiyle bildikleri ama unuttukları şey, “yıkmak” tır. Kurmanın tek başına bir şey ifade etmeyeceğini, kurdukları pek çok varsayımın yıkılmasından öğrenmiş olmalıdırlar. Demek ki yıkmayı yeniden öğrenmedikçe Marksizmin de, insanlığın da önü açılmayacaktır.

Marksistlerin unuttukları “yıkıcı”lık, “tarih yapıcı” bir yıkıcılıktır.

Nedir yıkarken “yapmak”?

Kandırmaca mı? Hayır, en büyük ve en uzun kandırmacanın yıkılmasıdır. Marksizm en büyük yanlış anlamalara ve haksızlıklara bu noktanın esası üzerinden uğratılmıştır.

İşçiler ne yaptılar, ne yapmaktadırlar? Bir ara, çok önceleri, makinalara saldırdılar. Daha sonra uzun süre, grev yapıp işyerlerini zarara uğrattılar. Bazen bir ülkede (1920-İtalya) ülkenin bütün fabrikalarını işgal ettiler. Nedir bu? Yıkıcılık.

İşçiler aslında insanlar arası ilişkilerin belli bir türüne, işçiyi insan olarak değil, salt işçi –makine yerine konulan salt emek gücü– olarak yeniden üreten türüne saldırmaktadırlar. Kölelerin, köleyi yaratan ilişkilere saldırması gibi. Yoksul köylülerin kendilerini yaratan Avrupa’yı bütün bir çağ boyu yakıp yıkmaları gibi.. Maddi zenginliklerin tahribi gibi görünen bu yıkıcılık gerçeklikte, bu zenginliklerin haksız, insan israfına dayalı ilişkiler temelini yıkmak içindir. Marksizm, “yıkıcı” eylemin bu “öz”ünden tutmaktır ve tutmaktadır.

Bu yıkıcı eylemin desteklenmesi haksızlığa uğratıldığı için “haklı” görünenlerin desteklenmesi değildir. Yani Marksizm, insanlığın vicdanı değildir. Vicdan sınıflı toplumda hep marjinaldir, Marksizmin marjinallikle ilgili hiç bir yanı yoktur. Sömürü ilişkilerinin yıkılması için yıkıcı eylem insan toplumunun eşitlik ve özgürlük yönündeki evriminin, dolayısıyla doğrudan bekasının kurucu eylemidir. Bu eylem, plan, zaman, olanak, aşama vb. akıl ve tasarımla sıraya konulmuş bir projenin işçiliği yapılarak yapılmaz. İşin bu tarafı, yönetme işidir, devlet işidir. Tarih yapıcı eylem, işçi (emekçi) ortadan kalkıncaya kadar onun bulunduğu yerdedir. Evrimin dinamiği orada işler. İşçinin dönüp kendi yaptığını yıkması da budur. Reel sosyalizmin yıkılmasından sosyalizm için çıkarılacak derslerden biri de budur.

Marksizmin kendini “yıkıcı” işçi emekçi-eylemiyle bütünleştirip tarih yapıcılığını üstlenmesinde bir kurgu hatası görenler ve bu hatayı düzelterek Marksizmi de düzeltmeye kalkışanlar günümüzde çoğalmıştır. Bunlar Marksizmi, yıkmadan yapmaya, zaten hep “yapıcı” ve “ilerletici” olduğunu varsaydıkları kendiliğinden evrimin kendisine katılmaya çağırmaktadırlar. Marksizmden, burjuvazinin kendi muhkem alanında burjuva projelerle yarışmasını ve baskın gelmesini istemektedirler. Marksizmi yıkıcı özünden arındırmak bunların bugünkü vurgularıdır. Yani Marksizm, taş üstüne taş koysun, kendi ezberini bozsun ama, toplumun ezberini bozmasın demektedirler. Bu yanından da bakalım:

Yaptığı her şey her somut insan için ve somut insanlık için açık bir “yıkıcılık” demek olan kapitalist ilişkiler sistemini yıkmaya dönük bir kurgudaki “yıkıcılığın” insanı kuşatan kültüründen, yaratıcılığından, estetiğinden yoksun olmak insanlığından olmaktır. Bunları kapitalist ilişkilerin öyle değil de böyle gelişmesinde aramak, kendi dışında aramaktan başka bir şey değildir.

Yabancılaşmanın bundan kötüsü olamaz.

Marksistler dikkati bu noktaya toplayabildikleri oranda, çökmekte olan toplumun sağlıklı gelişmesini garanti altına alan yeni bir seçeneği yalnız bu ülkenin insanlarına değil, bütün dünyaya gösterebileceklerdir. Bura insanının sorunu bütün insanlığın sorunudur çünkü.

Teorik bir çağrı değildir günümüzün Marksistlerden, solculardan beklediği. Toplumun bugünkü haline bakarak, bu toplumdan şu çıkar, bu çıkmaz diyerek işin içinden çıkılamaz. Kaçıp sığınmak için hala yozlaşmamış, çökmemiş yer var mı diye kapitalizmin şurasında burasında eşelenmek de çare değildir. Yenisini üretmeye mecalleri yoksa ve illa geçerli kalmış bir değer lazımsa Marksistlere, bunu kendi geçmişlerinde arayıp bulmak onlara düşmektedir.

Kapitalizm topyekûn yıkıma, çürümeye dönüşmüştür. Ayakta durabildiği yerlere dikkatlice bakılınca bunu tarihsel birikimi aracılığıyla değil, insan denilen varlığı her bakımdan ezip köleleştirerek başarabilmekte olduğu görülür. Kapitalizmin tarihsel birikiminde korunmaya değer, geleceğe kalacak ne değer varsa –çok da vardır, çünkü hepsi insan aklının ve emeğinin ürünüdür– onu mahkûm etmektedir. Kapitalist egemenlik bugün o değerler sayesinde ve onlarla değil, onlara rağmen, onların her birini fütursuzca ayaklar altına alarak ayakta durabilmektedir. 11 Eylül 2001’i izleyen olaylar, gelişmeler, durumlar kapitalist “demokrasi ve özgürlük”ün “meşru müdafaa” refleksinin ne ölçüde kendi tarihsel değerlerini yok sayma ve yok etme yönünde işlediğini göstermediyse başka hiçbir şeyi göstermedi. Kapitalizmin tarihsel birikimi, kapitalizm yıkılıp tarihin çöp sepetine atılmadıkça insanlığın kazanç hanesine yazılmayacaktır.

İNSANLIKTAN NE KALDIYSA

Nedeni çok basit. Somut tanımlanmış insanı ve insan için tanımlanmış somut çıkarı kapitalizm kendi gelişmesinin engeli olarak görmektedir. Son derece doğru, isabetli bir tespit! Somut insanın, bulunduğu yerde kendi öz savunmasına her eylemli girişimi kapitalizmi yıkımla yüz yüze getirir.

Bundan şu çıkar ki, kendilerini siyasette, kültürde, ekonomide, vb. temellendirmek durumunda olan solcular, sosyalistler, Marksistler kendi üsluplarına yönelmeden bu işi başaramazlar. Ölçüyü burjuva standartlardan aldığınızda kültürel yozlaşmaya en çok uğrayanların –eğer gözünüz aydınlardaki yozlaşmayı görmek istemiyorsa– işçiler, emekçiler olduğunu şaşkınlıkla görürsünüz. Beis yoktur, çünkü onlar kapitalizmin her tasarrufunun mağduru oldukları gibi kültürel yozlaşmasının ve yozlaştırmasının da mağdurlarıdırlar. Ötesini istemeden, kapitalizmin elinden insandan ne kaldıysa kurtarmak için bile sol yığınak bu mağdurların direndikleri yere yapılmalıdır.

Hüseyin Hasançebi, Kızılcık, sayı 11, s. 13-15.

Ne Yapmalı?

 

1990’lı yıllar Sovyet sisteminin çöktüğü, sosyalizm mücadelesinin bütün olarak gerilediği ve Marksizmin büyük ölçüde gözden düştüğü yıllar oldu. Yeni Dünya Düzeni ve “küreselleşme” ile birlikte liberalizm ekonomik strateji olmanın ötesinde dünya çapında ideolojik bir hegemonya kurdu. Bu ise, solun tahayyüllerinde kırılmalara yol açtı. Post-modernizmin Marksizme saldırısı etkili oldu. Sınıftan kaçış eğilimleriyle birlikte devrim ve sosyalizmin gerçekleşebilirliğine inanç köreldi. Böyle bir ortamda, yeni toplumsal hareketler de sınıf mücadelesi perspektifinden bağımsız rollere soyundular ve öyle algılandılar. Sonuçta, 90’lı yıllar, sınıf mücadelesinin ideolojik açıdan gerilediği bir dönem oldu.

Bu eğilimlerin tümü şu veya bu ölçüde genel olarak solda siyasal, sendikal, mesleki örgütlenmelerde izdüşümlerini yaratmıştır. Ancak bu koşullar şimdi hızla değişiyor. Yeni bir dönemi yaşıyoruz. Küreselleşmenin ideolojik yaldızları döküldükçe gerçekler ortaya çıkıyor. Dünya kapitalist sisteminin krizi derinleşiyor. Artı-değer sömürüsü nerdeyse bütün topluma doğrudan şamil hale geldi. Kapitalizm, 20.yy. boyunca boyun eğdiği tüm sınıfsal uzlaşmaları süratle yırtıp attıyor; yaşadığı yenilgilerin yarattığı nefretle insan bireyinin tüm sıfatlarına saldırarak ve onu köleleştirerek yol almayı planlıyor. Siyasal gericilik, solun kimi kesimlerine hala çıkar yol olarak gözüken Avrupa demokrasisini de kapsayarak tüm dünyada dalga dalga yayılıyor. Ancak bunları sistemin kendini yeniden üretme potansiyellerini tükettiğinin işareti olarak da görmek gerekir.

Araştırmaların gösterdiği gibi dünyada ve Türkiye’de, kapitalist sistem tarihinin en büyük gerilemesini yaşamaktadır. Bu, işçilerle, emekçilerle, tüm ezilenlerle sermaye arasında, yönetilenlerle yönetenler arasında çelişkiyi derinleştirmekte ve örgütlenmeyi zorunlu kılmaktadır. Bu olgunun gündelik faaliyetle bağı kurulmalıdır. Kapitalizmin onarılması değil, yıkılması gereğinin sosyalizmin nesnel bir imkan olarak kendini gösterdiği bu süreçte kitlelerin bilincine çıkarılması bütün politik faaliyetin ana ekseni olmalıdır. Emekçi sınıf karakterli yeni bir iradenin devreye girmesi gerekiyor.

İlk iş 90’lı yılların ideolojik atmosferinden kopuşu gerçekleştirmektir. Bu işin görülmesi, post-modern akımların sol uzantılarına, liberalizme, milliyetçiliğin yeni tezahürlerine ve Türkiye’de Kemalizme karşı ideolojik ve teorik mücadeleyi gerekli kılar. Aynı zamanda, yaşanılan süreçlere politik müdahalenin koşullarını yerine getirmek için kollektif bir iradenin inşa edilmesini gerektirir. Bu irade doğrudan bir siyasal örgüt yaratmak olarak değil, ideolojik-politik, teorik bir bütünlük, kapitalizme karşı topyekün bir alternatif olarak düşünülmelidir. İzlenecek strateji ise, geçmişte olduğu gibi, işçi sınıfı dışındaki toplumsal hareketleri kendine tabi kılarak değil, hegemonya yoluyla sınıf mücadelesine aktif bir tarzda eklemlenmelerini sağlama yönünde olmalıdır.

Söz konusu olan, doğrudan bir sınıf partisi değildir. Sınıf partisi ideolojik mücadele ile kazanılacak bir şeydir, baştan vaazedilen değil. Sınıf mücadelesinin bugünkü tarihsel koşulları, geçmişten farklı olarak –kapitalizmin tarihsel olarak aşılmasının gecikmişliğini de içeren– evrensel düzeyde “geçiş” özelliği taşımaktadır. Bu özellik mücadelenin örgütlenme biçimlerini de farklılaştırmaktadır. Ancak, farklılıklar ne denli zengin olursa olsun, sınıf perspektifi vazgeçilemez temel düsturdur.

Ne tartışırsak, ne yaparsak emekçilerin bilincinde sıçrama yaratır? Sendikal bilincin ürediği –ya da onun dahi üremekte zorlandığı– bir yerde, siyasal bilincin üreme şartları, dinamikleri neler olabilir? Emek örgütlerinin krizini tespit edip çözüm doğrultusunda tartışma açmak; sorunları demokrasiye indirgeme hatasına düşmeden somut çıkarlarla siyasetin ilişkisini ve iktidar perspektifi arasındaki bağı yeniden kurmak; işçi hareketine sızan faşist hareketle ve siyasal İslamla yüzleşmek, bunu ideolojik ve politik açıdan gündemimize almak ilk işlerdendir. “Emekçileri, işçileri devletten, sermayeden, onun partilerinden bağımsızlaştırmanın”, her türlü sosyal-demokrasiden ayrımı gerçekleştirmenin yolu buradan geçecektir.

Her krizde biraz daha gündeme gelen ve zaten gelmesi gereken sorun sistem sorunudur. “Sokaktaki insan”da artık, “Sistemi sorgulamak gerekir,” demektedir. Krizlerin ardından gelen her “istikrar paketi“nin yığınları daha da yoksunlaştırıp mülksüzleştirdiğini herkes görebiliyor. Sorun, ortada tutarlı bir seçeneğin olmamasında. O nedenle bugün sermayenin mal ve hizmet üretimi üzerindeki mülkiyet ve denetimini temelden sorgulamayan bir siyasal hareket, Türkiye koşullarında, bir yanda kaba bir “antiemperyalizm”le “milletin bölünmez bütünlüğü” edebiyatına yaklaşmaktan, öte yanda sol liberalizmle AB muhipliğinden öteye geçemez, geçemiyor. Önceki sayılarımızda söylediğimiz gibi, sınıf mücadelesinin sonuçsuz kalarak sürdüğü her yerde toplumsal çöküş kaçınılmazdır. Bunu önlemenin yolu, sınıf mücadelesini kapitalist sistemin bütününü hedef alan bir doğrultuda yükseltmekten geçiyor.

 

  1. Herkes kendi bacağından
  2. Halkın gündemi ve siyasal irade
  3. Rejim ve siyasal güçler
  4. İmparatorluğun karşı-atağı (James Petras)
  5. 'Hegel'in Hukuk Felsefesinin Eleştirisine Katkı'ya önsöz'den (Karl Marx)

© KIZILCIK 2000–2026. Tüm hakları saklıdır. · Hakkımızda