Sırtından kazanılacak bir şeyler vardır, bu nedenle halk uyusun diye söylenir: Dış siyaset “ustalık” işidir. Saçma. İç siyasetin uzantısı ve özetidir. Ustalık ne, önemli olan, yürütülen dış siyasetin ideolojik ve ilkesel yapısıdır. Bu da, gerçekçi bir dünya tahliline ve çıkar tanımına dayanır. Kısaca hesap-kitaptır.
Dış politika basittir, fakat asla basite alınacak bir iş değildir. Çünkü hem sabit (değiştirilemez) bir tarihsel zemin üzerinde, hem de değişkenlerle dolu bir dünyada yürütülmektedir. Sınıfsaldır ve başarısı, yürüten sınıfın çapıyla orantılıdır.
Cumhuriyet dönemi Türk dış politikası “bağımsız”lık gibi bir durum gelip kendini dayattığında sürekli çuvallamıştır. Çünkü niteliği Türk sermaye sınıfının çapı kadardır. Bu sınıf, ilkesiz, nizamsız, kapkaççı, fırsatçı, korkak, kelepirci bir sınıf olduğu için kapağı atıp kendini kurtardığını varsaydığı Batı’nın politikasında bir soğuk savaş piyonu olarak risk aldı ve “iki kutuplu” dünya sayesinde bugüne gelebildi. Türk burjuva sınıfında kendinde cevher yoktu. Olmadığı için iki kutuptan biri (sosyalist sistem) yıkılınca, bu iki kutup niye vardı diye hiç sorulmadan “Tek kutup” kaldı diye düşünüldü ve sevinildi. Artık Boğazlardan sıcak denizlere inme hedefindeki “Rus ayısı” olmayacak, Türk komünistlerini Moskova’ya kovmaya gerek kalmayacaktı.
Kızılcık’ta yıllardır yazıyoruz, “Tek kutuplu dünya olamaz” diye. Olursa başa beladır diye. Duyulmadı. Demokrasici, çoğulcu, bilimci ve bilgi devrimci ve yeni dünyacı falcılar, “Tek kutuplu dünya pekişiyor” diye bellemişlerdi. Felsefede, düşüncede, siyasette ve sanatta ve tüm hayatta, her yerden, Batı’ya, solun da apar topar dengini toplayıp katıldığı büyük bir tehcir başlamıştı. Bu durumda artık “dış politika” diye bir şeye de gerek kalmıyordu.
“İki kutuplu” dünya Türkiye’de genel olarak ABD-Rusya kutuplaşması şeklinde algılanıyordu. Bu algılama sağ ve sol siyaset alanında aynı derecede etkindi ve büyük bir yanılgıya yol açmaktaydı. Bu nedenle, Rusya “kutup” olma gücünü kaybedince, “Tek kutup” bir tercih sorunu olmaktan çıkıyor, istenmese de boyun eğilmesi gereken bir “nesnel”lik kazanıyordu.
Oysa 20. yüzyılın “İki kutuplu dünya”sı, dünyanın kendi gerçekliği içinden çıkardığı bir “dünya” idi. Dünya çapındaki sınıflar mücadelesinin gene dünya çapında ortaya koyduğu bir sonuçtu. Sınıflar mücadelesinin özel bir görünümüydü. Hatta sınıf mücadelesinin teorik düzleminden bakıldığında, hemen herkese tarihin bir sürprizi gibi görünmüştü. Böyle bile olsa, eğer tarih tarihse, her zaman başka sürprizler de olabilirdi ve olacaktı. Bu “ihtimal” de reddediliyordu.
Türk devlet ve siyaseti “İki kutuplu” dünyanın yıkılışına, “yıkılan kutup Rusya” olduğu için hem şaştı, hem de sevindi. Bu sevinç derin bir korkuyu da içeriyordu. Solun pek bildiği bir konu değildi, bilse bile zaten ilgilenmezdi, Türkiye Cumhuriyeti Devleti bu iki kutuplu dünyanın doğrudan ürünü olan bir devletti ve nasıl ve ne kadar ayaktaysa, bunu dünyanın iki kutuplu olmasına borçluydu. Türk devletinin “derin”liklerinde bu gerçeklik bilgi ve belge olarak da vardı. Soğuk Savaş yıllarında Rusya’da iktidarda ne zaman doğal bir isim değişikliği olsa, Türkiye’de en az bir kaç gün “karartma” uygulanır, Stalin Kars Ardahan’ı istedi gibi mizansen korkular tekrarlanır, durumun açıklık kazanması beklenir ve Batı’nın âcil koruması istenirdi. Bundan ibaret bir dış politika vardı. Batı’nın Marshall ve NATO’nun silah hibeleri kaç kuruşsa, “Bağımsız” Türkiye’nin bağımlı dış politikasının değeri de bu kadardı.
Türkiye “Tek kutuplu” dünyaya da aynı yanılgıyla baktı. Oysa Rusya “kutup” olmaktan çıkmıştı ama, Rusya olmaktan çıkmamıştı. Çin de öyle. Latin Amerika da öyle. Hindistan ve bloksuzlar da öyle. Ülkeler ve halklar yerli yerinde problemleriyle birlikte duruyordu. Bu gerçekliği görmeyene, süregiden sınıf mücadeleleri, gerçeğin ne olduğunu er geç gösterecekti.
“Sınıf mücadelesi” kavramını da iğdiş edilmiş haliyle anlayanlar, onun artık bittiği saplantısıyla “Tek kutuplu yeni dünya”nın insanlığı demokrasiye, barışa, refaha taşıyacağına herkesi inandırmaya kalkıştılar. Oysa “sınıf mücadelesi” bir tarih ve toplumsal evrim açıklamasıydı. Devletin, siyasetin, ideolojilerin somut temelinin gösterilmesiydi. “Emek-sermaye” ya da “işçi-patron” savaşları sınıf mücadelesinin sadece belli bir parçasıydı. Bu mücadelenin belli bir biçimi bastırıldığı veya maddi ya da sosyolojik veya toplumsal temeli değişerek ortadan kalktığı için ortadan kalkabilir, ama yerini bir başka biçim alırdı. Bu unutulmuştu. Bir daha da hatırlanmak istenmiyordu.
Tek kutuplu dünya 1990’lardan itibaren Dünyanın önemli bir kesiminde ve Türkiye’de genel kabul gördü. ABD’nin yeni hegemonya siyaseti bu kabul üzerinden gelişti. Bu kabulle birlikte hemen bütün ülkelerde dış politika ABD’nin dünya siyasetine katılıp katılmadığını açıklamaktan ibaret basit bir cevap hâline geldi. Katılanların elbette siyaseti yoktu, ancak “itiraz” söz konusu olmadığı için, katılmayanların da dış siyaseti yoktu. Irak’a ilk ABD müdahalesinin Rusya ve Çin dahil, genel kabule dayanması artık dünyanın gerçekten tek kutuplu dünya olması şeklinde algılandı. Bu aynı zamanda bir dış dünya algılaması biçimini aldığı için ülkelerin iç siyasetini de hegemonya altına almakta gecikmedi. Bu durum, dünyanın tek kutbunun uzun bir süre engel görmeden ilerlemesini sağladığı gibi, engel tanımaz olmasını da getirdi.
Ülkelerin içindeki sınıf mücadelesi ve hemen bütün sınıfsal gerilimler dünyanın tek kutuplu algılandığı bir ortamda sönümlendi. Sınıf mücadelesinin yerini “demokrasi”, “barış”, “refah”, “daha az devlet” ve nihayet herkeste kendi çıkarı dışındaymış gibi kurulan “çevre” gibi içi boşaltılmış kavramlardan mürekkep uyuşturucu bir ideoloji aldı. Yirmi yıl dünya ve Türkiye böyle bir palavrayla oyalandı.
Bunları taşıyan iktisadi ilişkiler yoksa, bu kavramların hiçbir işe yaramadığı gözden kaçırıldı. Hemen hatırlanmalıdır, çünkü siyasette en büyük zaaf unutkanlıktır: Türkiye, kapitalizme dönüştürülen Doğu Avrupa için çizilmiş özelleştirme programına dahil edildi, Dünya Ticaret Örgütü’ne sokuldu, devletin icabında yine sermayenin dolaylı menfaati gereği başvurmak zorunda kalacağı araçlardan sosyal refleks gösterme kapasitesi sıfırlandı. Bir çırpıda her şey özelleştirildi, adı “serbest” fakat somutta neresinin serbest olduğu belli olmayan “piyasa”ya bağışlandı. “Daha az devlet” gürültüsü altında şapşallaştırılan “sol”, “solcu”, “emekten yana”, vb. çevrelerden özelleştirmelere karşı kararlı bir mücadele doğmadı. Türkiye’yi, hiçbir yerde olmadığı kadar uluslararası mali sermaye egemenliğine bağlayan bu süreçte toplumun gündeminde iç politika olmadığı için dış politika da olamazdı. Artık “kutup”lar olmadığı için bu konuda konuşulacak ve yapılacak bir şey de yoktu!
Böyle büyük yanılgılar, vaktinde fark edilmezlerse çöker kalırlar. Tek kutup yanılgısını da yanılgının sonuçları ortadan kaldıracaktı. Şimdi kaldırıyor.
Tek kutuplu dünyanın (kapitalizm) gelişme dinamiği, aradan yirmi yıldan fazla zaman geçmedi, kendini ortaya koydu. Sanılıyordu ki kapitalizmde, yüz yıldır hiçbir yerde izine rastlanmamış bir “demokratik gelişme” dinamiği vardı ve gelişmekte olan da kapitalizmin bu demokratik varyantıydı. Oysa görüldü ki kapitalizmin bu “yeni” gelişme dinamiği dünyanın beşte dördünü cehenneme çevirmekle beşte biri olan bir cennet kurulmasını ima ediyordu. Bu "çağ dönümü" falan değil, önceki dünyanın da gelişme dinamiğiydi. Yani kapitalizmin, toplansa da, çıkarılsa da aynı sonucu veren tek bir dinamiği olabiliyordu.
……
Demek ki, kapitalizm kutuplar yaratan bir dünya sistemiydi, kapitalizm-sosyalizm karşıtlığı şeklindeki 20. yüzyılın dünyasını, tek kutuplu bir dünya ile ikame etmesi olanaksızdı. Bir yerde ne kadar zenginlik, demokrasi, refah vb. toplanıyorsa, o kadar öfke ve yaşamı savunma iradesi de öteki kutupta toplanıyordu. Rusya, Çin ve bütün bir Doğu Avrupa derin bir kapitalist restorasyon geçirdikleri ve bu arada dünya ekonomisine de entegre oldukları halde, bu kez başka bir bölünmenin nedeni oldular. Batı Avrupa’ya giren Avrupa’nın Doğusu Avrupa’yı böldü. Buraya her yatırım, buraya giden her kuruş sermaye Fransa’da, Hollanda’da, İtalya’da Birleşik Avrupa modeline karşı halkı kuşkulandırdı. Avrupa Birliği modelinin temeli parçalandı. Diğer yandan Rusya ve Çin, sosyalizmi kapitalizme dönüştürdüler. Burada da beklenmedik gelişmeler oldu. Kapitalist Rusya’nın gelişmesi Batı’nın enerji politikasıyla örtüştü ve Rusya hızla en zengin 7 Batılı ülkenin düzeyine geldi. Bu olurken Batı’nın soluk borusu (enerji) Rusya’nın eline geçti. (Bu niye “beklenmedik”ti, meraka değer. Çünkü bugünkü Rus enerji politikası –planlanması, yatırımları, ticari bağlantıları, vb.– daha S. Birliği zamanında, 70’lerin sonu ile 80’lerin başlarında gündeme gelmiş ve uygulamasına geçilmişti.) Batı kapitalizmi ya da işte o “Tek kutup”, şah damarından Rusya’ya bağlandı. Oysa bu, denildiği gibi, hiç beklenmiyordu. Leontiyev 20 yıl önce tek kutup meselesi mezhepleşirken, Rusya’nın dünya pazarına ancak Sibiryası’yla entegre olabileceğini yazıyordu.
Çin’deki gelişme de aynı yönde fakat başka bir içerikle gerçekleşti. Dünyanın neredeyse bütün sermayesi Çin’e aktı. Çin emperyalist bir ülke haline geldi. Batı’nın iç pazarlarını yavaş yavaş ele geçirdi ve Batı’ya sermaye ihracına başladı. Afrika’yı ele geçirme konusunda tüm Batı ile boy ölçüşüyor şimdi. Bunlar asla kendiliğinden olan veya boşluktan akan şeyler değildir. Bunları kapitalizm yaratıyor. Kapitalizmin diyalektiği böyle işliyor. Bir yandan yaşamak için bu yaptıklarını yapmaya, diğer yandan yaptıklarının sonuçlarına katlanmaya mecbur olan bir kapitalizm vardır.
Sonuçlarına katlanması ne demek? Şu demek: Çin’e yatırım yapmak zorunda, ama Çin’den gelişmesini frenlemesini de istemek zorunda. Çin’i kendi çıkarı için satın alma gücü yüksek bir pazar hâline getirmesi ne kadar şartsa, bunu yaparken Çin’e pazar kaptırması da o kadar şart.
Tek kutuplu dünya coşkusunu yaşamak için atılması gereken adımların kararlıca atıldığı inkâr edilemez. Dünya tek kutuplu olsun diye Yugoslavya dokuza, Irak üçe bölündü. Kendi halkının bile işgal etmekten korktuğu Afganistan’ı gene bu tek kutup işgal etmeye kalktı. Afganistan’ın neresini işgal ettiği, aradan bu kadar yıl geçtikten sonra bile belli değil.
Böyle başıbozuk gidilince Ukrayna’ya, Gürcistan’a kadar gidildi. Gerçekten de ancak tek kutuptan beklenebilecek, hayran olunası bir delilik! Türkiye bütün bu gelişmeleri tek kutuplu dünyanın yaradılış süreci olduğunu düşünerek destekledi, o arada da habire, “Bana da bir rol verin,” diye yalvardı durdu.
Tek kutuplu bir dünyanın inşa edilmesinin ne demek olduğuna hiç kafa yorulmadı. Bu sürecin Yugoslavya, Afganistan, Irak, vb. gibi pürüzlerinin silahla, başka bazılarının parayla, şaşkın ve arayıştaki iskeletsiz orta katman kitlelerin sokak danslarıyla aşılabileceği zannedildi. Bunlara “devrim” denildi, turuncu, bordo, vs. mevsimlik renklerden seçilip isimler verildi. Tek kutuplu dünya, öteki kutup ortadan kalktığı için, oyun zannedildi. Az çok bir tarihi olan, şuuru olması gereken devletler bütün bu akıntıya kapıldılar, hiçbir alternatif seçenek konuşmadılar. Bu o kadar alışkanlık yarattı ki, Avrupa bile, tarihsel birikimi ile birlikte silinip gitti. Vaktiyle zararsız bir palyaçodan yüzde on oyu esirgeyen Fransız halkı, Fransa’yı ipsiz sapsız dalkavuk bir şaklabana teslim etti.
Bu başıboş, halkların kaderiyle zerrece ilgilenmeyen gidişat bir yere çarpacaktı. Rusya’ya çarptı. Herkes gibi bizimkiler de şaşırdı. Böyle durumlarda ne yapılır, nereye kaçılır diye çevresine şaşkın bakan bir Türk devleti ve politikası çıktı ortaya. Tek kutuplu dünyanın inşasına o devlet de Bosna’ya, Afganistan’a asker göndererek harç taşıyordu. Bir zamanlar Türkiye’ye katılmak istemiş ama Ahmet Ağaoğlu tarafından bu delice saçmalıktan vazgeçirilmiş Azerbaycan’da devlet dolapları çevirmeye kalkışıyordu. ABD’nin Gürcistan’daki tezgâhlarına kuryelik yapıyor, Çeçenistan eşkıyasına kol kanat geriyor, Irak kolay işgal edilsin diye topraklarını ABD askeri üssü hâline getiriyordu. Bu devlet şimdi oturup “bağımsız” bir Rusya ve Kafkaslar politikası üretecek!
Bu nasıl olacak?
“Enerji koridoru olduk” boş böbürlenmesi şimdi hiçbir işe yaramıyor. Rusya koridorun ucunu kapattı. Ucu kapatılamayacak koridorun tek güvencesi tek kutuplu dünyanın efendisine biattır. O kutbun yerinde yeller esmeye başlayınca..? Türkiye’nin kendisi dışa enerji bağımlısı ve bu da Rusya’ya. Enerji ithalatının yüzde 55’i doğalgaz ve bunun da yüzde sekseni Rusya’dan. İran ile denge sağlanmak istendi buna İran da nazlandı, ABD de engel koydu. Aldığımız doğalgazın yarıdan fazlasını elektriğe çevirip kullanıyoruz. Bu yapıyı değiştirmek nükleer enerji santralleri ile mümkün değil, yerli ve yabancı başka seçeneklerle 2023’ten önce mümkün hiç değil.
Sonuç:
Rusya’ya bağımlılık!
Bütün bunlar böyle iken, “örnek bir bağımsızlık” savaşı verdiği masalıyla avunup durmuş bir devletin yüzüncü yılına yaklaşırken içine düştüğü durumun “karşılıklı bağımlılık” bile olamadığı açıkça anlaşılmışken, yeni bir dış politika için harekete geçme imkân ve şansı da bulunmuyor. Rusya’ya bağımlılık elbette ABD’ye ve AB’ye bağımlılıktan daha şerefli değildir. Ama dikkat edilirse Türkiye’de bugün herhangi bir dış politika paniği de yok. Niye olsun? ABD’nin bir Karadeniz ve Kafkas politikası yok mu? Bu yetmez mi! Bütün bunlar bu devletin “bağımlılık” gibi doğuştan edindiği özelliğinin sorgulanması yönünde içerden bir basınç altında olmadığını gösteriyor. Belki bu basınç, dünya yeni bir soğuk savaşa girmese bile ılık bir savaşa girer de, Türk halkı evini ısıtamaz, etini soğutamaz, yaz sıcağında kıçını serinletemez olur, o zaman filizlenir.
Bugünkü “tek kutuplu dünya”nın baş edilmez çelişkisi, ikinci ve hattâ belki daha fazla kutup yaratacak olmasıdır. ABD/Brezilya/Avrupa/Rusya/Hindistan/Çin ile beş kutuplu dünya şimdiden ufukta görünüyor denilebilir.
Ömer Bedri Canatan, Kızılcık, sayı 34, s. 62-64.