Yeni bir anayasa yapımında TBMM’yi devre dışı kılmak için bir takım girişimlerin tezgâhlandığını ileri sürüp bundan yakınanlar var. “Milletin seçtiği temsilcileri dışında ‘birileri’ mi yapsın yine yeni anayasamızı?” diyorlar.
Anayasa, adı üstünde, parlamentodaki “seçilmişler”in de temel meşrûiyet kaynağı ve referansıdır. TBMM, anayasa zemininde ve çerçevesinde oluşur: ülkede genel mutabakatı −”mutabakat” ne ise ve ne kadar olabilirse− temsil ettiği varsayılan anayasa hükümlerine göre seçilir milletin temsilcisi olacak kişiler. Şimdiki Anayasa dumura uğradı, yenisi gerekiyor diyeceksiniz, sonra da dumura uğramış anayasaya göre −sözgelimi o anayasadan alınan icazetle hâlâ yürürlükte duran %10 barajlı bir seçim ve malum partiler yasası hükümlerine göre− millet tarafından seçildik geldik diyerek TBMM’yi oluşturan insanlara “genel mutabakat” adına “yeni anayasa” yaptıracaksınız!
İster tezat deyin, ister çelişki. Ne olduğu ortada.
Bu, işin bir anlamda teorik yanı. Pratiğine gelince... Ayağımızı yere basalım, somut konuşalım: son 2007 Temmuz seçimlerinde belirlenen TBMM’de görüşülüp tartışıldıktan ve şüphesiz bir çok sağlı sollu değişiklik önergelerinin oylanmasına vesile olduktan sonra çoğunluk oyuyla karara bağlanacak bir anayasa ne kadar “yeni” bir anayasa olur, hangi anlamda “yeni bir anayasa” olur? Bu TBMM, çoğunluk grubunun oylarıyla olsun, muhalefet gruplarının oylarının da katkısıyla olsun, sizin, benim, 70 milyon yurttaşın genel mutabakatına uyacak bir anayasa yapar mı? Niçin yapsın? TBMM’de hâlen temsil edilen partiler, çevreler, kesimler, toplumsal güçler, vb... sözü edilen genel mutabakatın “temsilî olarak” ne kadarına tekabül ediyor? Şimdiki TBMM’de yapılacak bir anayasaya niçin ülkenin yeni anayasası denilecektir? O anayasanın nesi, neresi yeni olacaktır? Yeni bir sözde sivil anayasa taslağı hazırlatıldı, bir yıl oluyor, Prof. Özbudun başkanlığında bir komisyona. O taslak şudur ya da budur, beğenilir ya da beğenilmez, o bir yana, onun dahi hiç değiştirilmeden çıkacağını mı (eğer çıkacak olursa) düşünüyorsunuz? Siz o taslağı çok beğeniyorsanız ve illa o olsun, başkası olmasın ya da o olmayacaksa daha iyisi olsun diyorsanız, taslak yasalaşıncaya kadar, seçilmiş Meclis’in iradesi ne olacak, nerede işin içine girecek?
Mevcut Anayasa’nın bir ya da bir kaç −ya da birçok− maddesinde TBMM’nin değişiklik yapması bir şeydir, pekâlâ olabilir; aynı TBMM’nin yepyeni bir anayasa yapmaya kalkması bambaşka bir şeydir, olacak iş değildir. Bize bir anayasa lâzım, “o da hemen bu gece lâzım” anlayışıyla anayasa yapımcılığı, sonucu kendi amacını köreltecek bir sürecin altından kalkılması neredeyse imkân-sız sorunlarıyla doludur.
Her şeyden önce, seçimle gelmiş de olsa hiç bir siyasî iradenin ülke halkına “genel mutabakat” adına şöyle ya da böyle bir anayasa “hediye etme” gibi bir hakkı olamaz. Olamaz, çünkü o “hediye”nin ne menem bir demir leblebi dayatma olacağı daha baştan bellidir.
Mevcut siyasî partiler yasası siyasî parti yönetici kliklerinin eline TBMM’yi doğrudan belirleme yetkisi veriyor. Buna, hep, genel başkan sultası deniyor ama, doğrusu klik sultasıdır. Yani her partinin tepesinde yer alan belli bir oligarşik yapının temsilcisi sınırlı sayıda birileri tarafından belirlenen aday listesi (nerden aday, niçin aday, nasıl aday..?) seçimden “milleti temsil eden TBMM” üyesi sıfatıyla donanmış olarak çıkıyor. Gerçekte bu adamlar milletin temsilcisi değil, onları kendi kafalarındaki bir takım hesaplar çerçevesinde aday gösterip seçilmiş ilân edilmelerini sağlayan parti yönetimlerinin yaratıklarıdır. Birçoğu, hâtta, %10 seçim yasası marifetiyle, kendilerine verilmemiş oylar verilmiş gibi hânelerine yazılarak TBMM’de milletin “seçilmiş” temsilcileri sıfatıyla oturup yasama faaliyetine katılmakta, çoğunluğu oluşturanlar da başlarındaki yönetici kliğin bütün ülkeye dayatmayı uygun ya da gerekli gördüğü ekonomik, sosyal, siyasi emrivâkileri meşrûiyetle donatmaktadırlar. Milletin temsilcileri değil, parti büyüklerinin yaratıkları oldukları oraya gelişlerinden de, oradaki davranışlarından da ayan beyan ortadadır. Hükümet mahfilleriyle IMF, Dünya Bankası gibi kurumlar arasında varılan mutabakatlar doğrultusunda, çalışan emekçi kitlelerin her türlü çıkarına aykırı yasa ve karar tasarılarına gözlerini kırpmadan el kaldırıp millet adına oy verenler onlardır. Uluslararası sermayenin ülkenin dört bir yanında −havada, karada, suda− göz koyduğu bütün çıkar kapılarını sonuna kadar açanlar, sözde “millet adına” kullandıkları oylarla yine onlardır. Yürütmenin (hükümetin) icraatını denetlemede, yolsuzlukları, kanunsuzlukları sorgulamada yasama erkine (Meclis’e) düşen işlevlerin yerine getirilmesinden tamamiyle imtina ettikleri gibi, muhalefet partilerinden bu yolda gelen tek tük talepleri ve girişimleri de ceffelkalem reddetmek siyaseten en önde gelen görevleri arasındadır.
1980 faşist darbesinden miras seçim yasası, siyasî partiler yasası ve −ülke insanlarının sorunlarının enine boyuna görüşülmesinde ve gerekli kararların oluşmasında belirleyici olan− Meclis İç Tüzüğü gibi düzenlemeler, 70 milyon insanın demokratik siyasi iradesinin çarpıtılarak çıkarlarının ayaklar altına alınmasını sağlamaktan başka neye yarıyor?
Böyle bir anayasadan kurtulmak gerekiyorsa ki, elbette gerekiyor, ondan ne zaman ve nasıl kurtulanacağını hangi siyasi irade belirleyecektir? Hemen yarın mı, üç ay sonra mı, iki seneye kadar mı? Niçin? Onca sakıncalı olduğu sabit bir anayasayla iki yıl daha, kelimenin her iki anlamında idare etmenin anlamı nedir? Yıllardır mutlaka değişmesi gereken bir anayasayla ülkeyi yöneten, ülke insanlarının çıkarları üzerinde en hayati kararları alan, bir çoğunu da hiç üzerinde bile durmadan bir yana atan bir siyasi irade temelden ve kökten sorgulanmaksızın, ülke insanlarının hal ve geleceğinin şaibesi ayyuka çıkmış o iradenin gölgesi altında belirlenmesi kabul edilebilir bir şey değildir.
Bu TBMM’nin güvenoyuyla son altı yılda başbakan olan kişi 2007-2008 içinde Tuzla tersanelerinde 30’dan fazla işçinin “iş kazası” sonucu ölmesi üzerine, nihayet 2008 yılı Haziran ayında, 10 bin işçinin çalıştırıldığı Tuzlada iş sahibi şirket temsilcilerine, “Niçin ruhsatsız çalışıyorsunuz? Niçin burda böyle olmaması gereken şeyler oluyor? ” diye çıkıştı. Tuzla tersanelerinde bütün diğer işyerlerinde olduğu gibi, işçilerin sağlık, güvenlik, uygun çalışma koşullarını düzenleyen, Meclis’ten çıkmış yasalara göre uygulanması gereken yönetmelikler, vb. yok mu? Elbette var. Ama bu başbakanın görev başında olduğu altı yıl boyunca niye bunların hiç biri uygulanmamış ya da eksik uygulanmış? Uygulanıp uygulanmadığı nasıl olmuş da denetlenmemiş? Denetlenmişse, denetimlerin sonucu ne olmuş? Denetim zaafının tersanelerde o kadar çok sayıda insanın “kazara” ölmesindeki payı nedir? Yükümlülüklerini yerine getirmeyenlere ne yapılmış? Hiç bir şey yapılmamışsa ya da yapılanlar yetersiz kalmışsa orada olanlardan ve olmayanlardan kim sorumlu? Kimin sorumlu olduğu niçin sorulmuyor? Soruluyorsa, gereği niçin yerine getirilmiyor? Altı yıl sonra tersanelerde ölüm haberleri ayyuka çıkınca, bu başbakan işçi babası pozlarında işverenlere, “Burda böyle ölümler istemiyorum, yoksa canınızı yakarım!” dedi. “Canınızı yakarım!” ne demek? “Sizi bugünlük affediyorum,” demek değil mi? Devletin yasalarının uygulanıp uygulanmayacağı senin takdirine, insafına, izanına, keyfine mi kalmış? Padişah mısın?
Böyle ağzından çıkan sözü kulağı işitmeyen bir başbakanın TBMM’de bir dediğini iki etmeyen emir kullarına anayasa yaptırmanın millî iradenin gereği olduğunu (millî irade denilen şeyin ne olduğu ve ne olmadığının ayrıca sorgulanması gereği bir yana) şu sıralarda, âcil bir yeni anayasa ihtiyacının gerçekten de kendini duyurduğu bir sırada kim, niçin söyleyebilir ve söyler? Yeni bir anayasaya ihtiyaç olduğu çok açık bir gerçek. Bugün için de değil, polis devleti nizamnamesi kılıklı 82 Anayasası Kenan Evren cuntası tarafından silah zoruyla halka onaylatılıp yürürlüğe girdiğinden beri, 25 şu kadar yıldır böyle bir âcil ihtiyaç kendini dayatagelmiştir. Sorun orada değil, bugünkü gibi bir Meclis’ten kabul görüp çıkacak bir anayasanın da “milletin temsilcileri”nin yaptığı değil, tam yetkili genel başkan ve onunla birlikte iş gören bir heyet tarafından millete tepeden dayatılmış bir anayasa olacağı açıktır.
Buna ihtiyacı karşılamak denmez. İhtiyacı suistimal etmek denir!
Hemen, âcilen, şimdi, bu parlamentoyla ve bu partilerle, milletin bu sözde temsilcileriyle kotarılacak bir anayasa “ihtiyacını karşılamaya niyetlenmek,” dünyayı kasıp kavuran küreselleşmeci neo-liberal sömürü ve soygunu bu ülkede millet adına yeniden daha bir meşrûiyete bağlama gayretinden başka bir şey değildir.
***
Bu memlekette yeni anayasaların hep askeri darbeler ertesinde gündeme getirilip yapılır olması elbette kabul edilebilir ya da olağan sayılabilecek bir şey değil. 82 Anayasası’nın ne olduğunu, bizden ne alıp götürdüğünü, yerine neler getirdiğini gördük, hâlâ görüyoruz. Görüyoruz da, ard arda birçok hükümetin böyle yapılmış böyle bir anayasayla ülkeyi 30 yıldır yönetiyor olması niçin ve nasıl kabul edilebilir, sineye çekilebilir bir şey olabiliyor? Bu olgu, bugün yeni bir anayasanın mevcut siyasi partiler ve seçim yasaları zemininde oluşup iş gören parlamento çoğunlukları eliyle de yapılamayacağının kesin kanıtıdır. Velev ki mevcut parlamentodaki tüm partilere mensup tüm milletvekillerinin oy birliği ile ya da nitelikli çoğunluğuyla kabul edilmiş olsa bile.
Bu arada Haziran ayı ortalarında TÜSİAD’dan yeni bir anayasa konusunda durup dururken bir acaip “konvansiyon” önerisi geldi. Konvansiyon’un ne olduğunu kim anladı? Konvansiyon, meclis demektir ama, belli bir amaç için oluşan özel bir meclistir. Büyük Fransız İhtilali’nde devrilip giden krallık rejimi yerine gelen cumhuriyete yeni bir anayasa yapmak için özel bir genel seçimle oluşturulan “Kurucu Meclis”.
Nerdeyse üçte ikisi mevcut parlamento üyelerinden, gerisi TÜSİAD’ın kendisi gibi demokratik meşrûiyeti kendilerinden menkul sözde sivil toplum kuruluşlarından ve şuradan buradan cımbızla toplanıp getirilmiş bir kaç kişiden oluşacak 150 kişilik bir heyete “konvansiyon” denilerek 70 milyon insanın bugününü ve herhalde epey bir geleceğini “mutabakata” bağlayacak bir anayasa yapılabilir mi? Yapılır, biz yaparsak olur denilince olur. Zaten istedikleri odur. Böyle bir “yöntemle” çıkarılacak anayasanın ülkenin çalışan emekçi yığınlarının, yoksulların, işsizlerin, evde fabrikada, tarlada sömürünün ve eziyetin en belalısıyla yüz yüze yaşayan kadınların ve çocuklarının devlet/sermaye işbirliğinin umarsız kıldığı bütün herkesin çıkarları açısından 30 yıllık generaller anayasasından sözü edilmeye değer hiç bir farkı olmaz. Neye, ne için zar atılmak isteniyor? Nerdeyse 30 yıl önce asker diktasıyla dayatılan ve bunca yılın sivil iktidarlarının ihtiyaçlarını karşılamış olan 82 Anayasası’nın lâfzını da, ruhunu da besleyen hep, baştan beri tekelci kapitalist çıkarların ekonomik ve sosyal dinamikler bağlamında öne çıkan sivil ihtiyaçları olmadı mı? Ve 82 Anayasası’nın asker/sivil kimi bürokratik makamlara ve kurumlara yüklediği işlevler bu bağlamda hep aynı çıkarları koruma ve kollama, güvenliğini teminat altına alma yönünde bir içerikle donatılmadı mı?
“Şimdi faşist oldu iktidara geldi, kapitalistlerle birleşerek Türk işçisini istismar ediyor propagandası yapılmaktadır. Böyle bir iftira karşısında işçi-işveren ilişkilerini düzenleyecek olan kanunlar, taraflar için adilane bir şekilde ve asgari hata ile çıkarılmalıdır. Bu düzenleme yapılırken bazı sendikaların Türk devletini ve ekonomisini yıkmak için bugüne kadar yaptıkları aşırı hareketler göz önünde bulundurulmalıdır... İşçi sınıfını ayaklandırmak amacıyla Komünist Parti’nin solcu örgütlerin, Kürtlerin, Ermenilerin, bir takım politikacıların kötü niyetli teşebbüslerini devam ettirecekleri muhakkaktır. Bunlara karşı uyanık olunmalı ve teşebbüsleri muhakkak engellenmelidir... Basının kalemine tenkit fırsatı verilmemelidir.” (Kenan Evren’e Vehbi Koç tarafından yazılıp gönderilen 3 Ekim 1981 tarihli mektuptan.)
Vehbi Koç, eli kanlı bir faşist değildi. Cumhuriyete sadakati şiar edinmiş makul bir insan, işini bilir bir iş adamıydı. Bu mektubu o yazdı. Yani 600 bin yurttaşı hapislerden, işkencelerden geçiren, 50 kişiyi asan K. Evren cuntasına 82 Anayasası’nın hazırlanıp silah zoruyla dayatılması arifesinde böylesi “nasihat”larda bulunmaktan geri durmadı. Neden? Nasıl?
Bu ülkede rejim sorununun temel kaynağı devlet (asker/sivil bürokrasi) ve onun geçmişten geldiği iddia edilip duran −şimdilerde pek moda olmuş bir deyişle− “İttihatçı geleneği” değildir. Sermayenin (sivil toplumun) bugünkü ve geleceğe yönelik somut çıkarlarıdır, bir başka deyişle, varlık koşullarıdır. “İttihatçı gelenek” denilen şeyle sermayenin çıkarlarının ve egemenliğinin teminatı çözülmez bir yumaktır. İşçi düşmanı olan da, önce sermayedir. 12 Mart generalleri zamanın kodaman sermayedarlarının ardı arkası kesilmeyen şikâyetlerine, sözlerine, irşadlarına uyarak 61 Anayasası’nda ne kadar demokratik, özgürlükçü damar varsa budadılar. Devletin işçi düşmanlığı, yapısı ve tarihî misyonu gereği, sermaye çıkarlarını koruyup kollamayı iş edinmiş olmasındandır. 61 Anayasası’nın 12 Mart’tan sonra da başına gelenler bu tespitin âdeta laboratuvar doğrulaması olmuştur. Bugün “Kopenhag Kriterleri” denilen −özü ve pratik kapsamı itibariyle− doğrudan sermaye dostu “özgürlükçü” ve “demokratik” pratiklerin dahi kabullenilip içselleşmesinin yolunu kesen yine TÜSİAD/MÜSİAD’çı sermayenin kendisidir. Devletin ne olduğu, neyin nesi olduğu artık hiç hatırlanmak istenmiyor. Gözleri küreselleşmeci neo-liberal ideolojiyle bağlanmış sivri zekâlı “tefsir” erbabı, körlüğü sıradanlaştırıp genelleştirmeyi mesleklerinin icabı sayıyorlar.
Arabayı atların önüne koştuğunuz sürece, 1 Mayıs 2008 günü İstanbul’da olanları da, Tuzla’yı da, Konya’da göçüp 20 küçük çocuğa mezar olan kuran kursunu da, giderek seçimde % 47,5 oyla TBMM’de mutlak çoğunluğu ele geçiren bir siyasi partinin tam da % 47,5 oy almış olduğu için ülkeyi yönetemez hâle gelip, son anda paçayı bürokratik müdahale mekanizmasının aracı sayılan Anayasa Mahkemesi’nin “iyi niyeti” sâyesinde kurtarabilmiş olmasının nedenini de anlayamazsınız.
***
61 Anayasası’nda Anayasa Mahkemesi’nin yetkileri şimdi olduğundan daha genişti. Sıradan yasalar gibi anayasa değişikliklerini de esastan inceleyip gerek görürse iptal edebiliyordu. Bu kural sonradan değiştirildi. 61 Anayasası’nın özelleştirme projeleri ve uygulamalarına ket vuran kimi hükümlerinden kurtulmak isteyen iç ve dış sivil çıkarların bastırmasıyla yapıldı bu değişiklik. AYM’nin yetkisi sadece şekil yönünden denetlemeyle sınırlandırıldı. Bunca yıldır 82 Anayasası’nın “değiştirilemez” sosyal devlet ilkesini yok saya saya yoğa savuran yasaların sadece son altı yılın değil, onca yılın parlamentolarından hiç bir Anayasa Mahkemesi kazasına uğramadan geçmesi bu sayede mümkün oldu. Anayasa Mahkemesi sosyal devletin suyunu çıkaracak yasama eylemlerinin yolunu açan Anayasa değişikliklerinin hiç birinde Anayasa’yı o ünlü “değiştirilmesi teklif dahi edilemez” maddelerle ilgili “şekil” yönünden zorlayıp sorunu esastan incelemeye kalkmadı. Oysa en son türbanla ilgili olayda olduğu gibi “laik”lik söz konusu olunca Anayasa’nın açık hükmüne rağmen esasa girmekten geri durmadı. Çünkü, aslına bakarsanız, esasa müteallik sorun laiklikle ilgili değil, sosyal devletin sökülüp yoğa savrulmasıyla ortaya çıkan, bunca yıllık birikimle geleceğin potansiyelinin yağmalanmasına yönelik paylaşım kavgasıdır. Yani düpedüz iktidar kavgası. AYM’nin “yetki gaspı” üzerinde süregelen tartışmalarda da bir hukukî yorum ihtilâfı değil, ekonomik/siyasî hegemonya kavgası söz konusudur.
***
Yeni bir anayasa −hele de gerçekten sivil ve her türlü vesayetten arınmış olanı− öyle denilmeye lâyık olacağı ve öyle denilmeyi hak edeceği koşullarda yapılabilir ancak. Böyle demenin ipe un sermek olduğunu söyleyenler olacaktır. Hiç de değil! O tür koşulların yeterince oluşabileceği, ya da oluşması yolunda pekâla esaslı bir gayret gösterilebileceği konusunda yeterince iyimser olmamak, ya o koşullarla araya konulan belli bir mesafeye −yani, siyasetin ana, yakıcı merkezinden emekçi halkı dışlayan tercihler konusunda en azından ikircikli kalmaya− ya da o koşulların gerçeklik ve geçerlilik kazanması yolunda, yeterli bilinç, yürek ve kararlılıkla kavga vermekten kaçınmaya delalet eder. Olsun, o kadarı da yeter anlayışının sonu ya TC tarihinin başından bugüne kadar hep olduğu gibi hüsran, ya da ortaya çıkacak kaçınılmaz sonuca, “Bundan iyisi can sağlığı!” denilerek, çağımızın vebası küreselleşmeci yeni liberal dogmaya demokratlık ve özgürlükçülük adına teslimiyettir.
Gerçekten yeni ve sivil denilebilecek bir anayasa isteyenler onu da hemen şimdi isteyenler, önce bu koşulların oluşması yönünde ne yapılması gerekiyorsa yapmaya, bunun kavgasını vermeye “hemen şimdi”den başlamalılar. Yeni anayasa için böyle bir yolu tutmanın zorlukları yok değil ama, yeni anayasadan kasıtları ve niyetleri yeni bir AKP/yeni liberalizm emrivakisini hayata geçirmek ya da o emrivakiden “demokrasi ve özgürlük ve insan hakları” adına ne koparılabilirse onunla yetinmek olmayanlar her türlü zorluğu −hiç de öyle gözde fazla büyütülecek, aşınması imkânsız zorluklar değildir hiç birisi− pekâlâ göğüslerler. Yeter ki istesinler. İstemekten korkmasınlar...
Bu tespitleri, kuru retoriktir, içi boş cafcaftır diye bir kenara atmayın! Dış dinamik/iç dinamik tartışması günümüz koşullarında eskimiş, hükmü kalmamış bir tartışma olmaktan çok uzaktır. Bu yıl 1908 Hürriyet günlerinin 100. yıldönümü. Yüz değil iki yüz yıldan bu yana dış dinamiklerle en azından “iyi geçinme” anlayışıyla salâha erme tavrının bizi bugün nereye getirmiş olduğu ortada. Bugün gelinen noktada olumlu ve gelecek için umut uyandıran ne varsa hepsinin aslında iç dinamiklerin dürtüsüyle gerçekleşmiş olduğunu da görmekte yarar var. Cumhuriyet tarihinde olumlu ya da olumsuz ne olduysa hepsini dış dinamiklerin işleyişine atfetmek, bununla açıklamak, böyle anlamaya ve anlatmaya çalışmak, bu ülke insanlarına (geniş yığınlara) varlığı kaale alınmasa da olur “hammadde” gözüyle bakan bir hayat ve siyaset anlayışının ürünüdür. Bir yanıyla da, büyük ölçüde Cumhuriyet’in başından beri sermaye çıkarlarına ve egemenliğine müzâhir uygulamaların sorumluluğundan ülke içi dinamikleri tenzih etme (suçtan arındırma) niyet ve gayretinden sâdırdır. Dışa bağımlılık dediğimiz şey, sözgelimi, doğrudan iç dinamiklerin sınıf mücadelesi bağlamında belirlediği bir olgudur. Örnekse, 12 Eylül faşist darbesi, “Beş Amerikancı generalin işiydi,” deyip geçerseniz, Amerikancılığın ne olduğunun da, beş generalin işinin nerde başlayıp nerde bittiğinin de üstünü örtersiniz. Hiç bir toplumda halk ve demokrasi güçleri sınıf mücadelesinde yenik düşmeyi sindirip içselleştirmeden kaderlerini dış dinamiklerin işleyişine terk etmez. Keza hiç bir toplum, kendi iç yapısal gelişiminde şöyle ya da böyle karşılığı olmayan hiç bir dış etkilenmenin hayrını görmez. AB standartlarına göre demokratikleşme yolunda şimdiye kadar pek matah bir yol alınamamış olması, demokrasiyle başı hoş olmayan sivil toplum dinamiklerinin ağır basmasından, buna karşılık demokrasinin ve özgürlüğün kazanılması yolunda mevcut dinamiklerin yeterince harekete geçirilememiş −tarihten gelen birikime siyasi müdahalenin öznel nedenlerle eksik kalmış−– olmasındandır.
80 şu kadar yıllık kazanımları her an uçuruma yuvarlanıp helâk olacakmış gibi algılanan ve idrak edilen bir cumhuriyet ne biçim bir cumhuriyettir? Neyin cumhuriyetidir? Kimlerin cumhuriyetidir? Bunlar cevabı geçmişte değil, bugünde aranması ve verilmesi gereken sorulardır. Her yaptığımızın geçici olmasına rıza göstermeye, her ulaştığımız uğrakla yetinmeye, elde edilen her kırıntı kazanımı bundan iyisi can sağlığı diyerek cebe atıp eskisi gibi yaşayıp gitmeye mahkûm muyuz? Ülkeyi yöneten, nasıl ve ne için yönettikleri de bizatihi kendi eylemleriyle yıllardır gözler önünde olan heyetlerin, “Alın size sivil anayasa!” diyerek önümüze attıkları/atacakları her taslak kırıntısının üzerine atlayıp onu ”değerlendirmeye ve geliştirmeye”, ya da üzerinde ahkâm kesip eleştiri üretmeye mahkûm muyuz? Demokrasiye, özgürlüğe giden yol acizlikten, çaresizlikten, ataletten, inisiyatif özürlü tıynetten geçmez. Demokrasinin de, özgürlüğün de, onları KAZANMADAN hayrını göremezsiniz.
İş niyettedir. Var mısınız, yok musunuz?
Kimsenin niyetinden şüphelenmeye mahal yok ama, sorun, ardına sınıf bilinci, yeni bir dünya vizyonu ve illâ sonuç alma iradesi yığılmayan kuru temenniden bir şey çıkmayacağının, ülkenin demokrasi ve halk güçlerinin hayatına ve geleceğine sahip çıkacak bir siyasi iradenin yerine şaibeli ağızların “sivil anayasa” yaygarasının ikame edilemeyeceğinin kavranılıp kavranılmadığındadır.
250 yıl öncesinin Fransası’ndaki Konvansiyon Meclisi ayarında dörtdörtlük bir kurucu meclis olmasa da olur. Bugün için ve bizim için, demokrasi ve halk güçleri için olabildiğince işe yarar bir kurucu meclis, (bunun dahi bize çok görüldüğünü dikkatinize sunarım!) generallerin kurucu meclisi değil, TÜSİAD’ın ve TÜSİAD’cıların “konvansiyon”u değil, halkın ve demokrasi güçlerinin temsiline olabildiğince el verecek bir kurucu meclis talebinin yükseltilmesi ve o talebi hayata geçirecek gayret ve mücadele kararlılığı ve becerisi ile pekâlâ işe koyulmak mümkündür. Neden olmasın?
2B alanları ve şehir rantı yağmasının, ülkenin ve halkın tüm birikim ve potansiyelinin uluslararası sermayeye peşkeş çekilmesinin, türban safsatasının ve paranın sultasının önünü şimdiye dek olmadığı kadar açmak için değil, ülke nüfusunun ezici çoğunluğu emekçilerin hakkını hukukunu esasa bağlayacak Anayasa (Esas Teşkilat Yasası) için bir meclis!
Halksa halk... Oysa oy!
Meclis neymiş, nasıl olurmuş o zaman görürsünüz...
1793’te Konvansiyon’da kabul edilen Cumhuriyet Anayasası hiç uygulanmadı. Termidor karşı-devrimi araya girince kadük kaldı. Üç beş yıl sonra da Fransa Napolyon ve generallerinin eline geçti... 93 anayasası, bir süredir orda burda sözü edilen, “kitle demokrasisi”, “doğrudan demokrasi” gibi kavramlara çok yakın bir özgürlük ve demokrasi anlayışını daha o günden tarihin gündemine getirmişti. 1945’te, 2. Dünya Savaşı ertesinde, Nazi işgalinden kurtulan Fransa’da yeni kurulacak 4. Cumhuriyet için Fransa Komünist Partisi’nin anayasa önerisi, 93 Anayasası’nın aynen alınıp benimsenmesi oldu... Fransız burjuvalarının dudakları uçukladı!
Tektaş Ağaoğlu, Kızılcık, sayı 34, Güz 2008, s. 24-27.