“Kürt meselesi” Türklerle Kürtler arasındaki bir meseledir. Eski bir meseledir. Evrim geçirmiştir. Evriminin temeli Osmanlı-Türk kapitalizminin evrimidir. Evrimi boyunca azmıştır, sinmiştir, vs. Ama hiçbir zaman bugün olduğu kadar, “başa belâ” bir mesele olmamıştı. Türk devletini ve siyasetini gerçi her zaman korkutan bir meseleydi ama bugün, araya giren uzun yıllardan sonra Kürt sorunu Türkiye’yi, devleti ve toplumuyla kritik bir noktaya getirmiştir. Denebilir ki, Kürt meselesi, özüne uygun söylenmemiş her sözün boş söz olduğu bir durumdadır.

Buraya gelineceği belliydi veya kaçınılmazdı. Önce gelinen yere bakmak lazım. Türk devlet ve siyaseti Kürt meselesinde kendini bir açmaza sokmuştur. Bu açmaza girilmiş olmasının, Kürtlerle Türklerin tek devlet çerçevesi içinde bir araya geldikleri dönemin koşullarında saklı faktörleri vardır. Kemalist Türk devletinin kuruluşuyla sonuçlanmış o günkü Kürt-Türk müşterek iradesi, kim ne derse desin, bir “çözüm”dü ve Türklerle Kürtlerin müşterek uzun bir yolculuğunun da başlangıcını oluşturmuştu. O gün kurulan o iç denge ve içine oturduğu bölgesel denge ile bugüne kadar gelinebilmiş olmasını tesadüf görmemek gerekir, çünkü bu arada dünyanın ve sayısız ülkenin haritası birkaç defa değişti, fakat Kemalist Türk Cumhuriyeti’nden bir çakıl taşı bile kopmadı. Her iki toplumun o günkü hâkim sınıfsal güçleri yönünden “ayrılma”nın veya “birlikte olma”nın getirisi götürüsü enine boyuna tartışılmamış değildir. Erzurum ve Sivas kongrelerinin ve Ankara’da oluşan ilk Kemalist hükümetlerin ve döneme damgasını vuran politikaların bu temel yeniden kuruluş tartışması ekseninde şekillendiği bilinmektedir. Demek ki Kürtlerle Türklerin müşterek “Kemalist proje”si eften püften bir proje değildir. Nice fırtınalarda, sallanmış fakat yıkılmamıştır. Bir de yaşadığı 85 yılın “iki dünya bloğu” çimentosu vardı, kendi beşerî temeline hayli yabancı bir üniter devleti ayakta tutabiliyordu. Ama artık bu, Kemalist Türk devleti için referans olmaktan çıkmıştır.

Bugün başka bir Kürt meselesi vardır ve asıl anlaşılması gereken, budur. Bugünkü Kürt meselesi, altmışlı yetmişli yıllarda yükselen sınıf mücadelelerinin birikimi üzerinden, ama PKK ile birlikte başlamıştır. PKK başlangıçta dar ve içe kapalı sol bir örgütlenme niteliğindedir. İlk genişlemesi, Kürtlerdeki tarihsel sol-sosyalist-komünist birikimi yanına çekmesiyledir. Örgütlenmenin ve siyasî mücadelenin, şiddete ve silaha dayalı olanları dahil, bütün biçimlerini benimsemiştir. PKK’nin bu gün en çok itiraz gören özelliği böyle bir örgüt olmasıdır. Ama burada önemli bir genel vaziyet gözden kaçırılmaktadır. Çünkü o günkü dünyanın, Avrupa’dakiler de dahil, bütün sol-sosyalist-komünist örgütlenmeleri, Kenan Somer’in yerinde benzetmesiyle askerî ve yarı askerî siyasal örgütlenme biçimleridirler ve şiddeti siyasî mücadelenin ayrılmaz bir parçası olarak görmektedirler.

Hatırlayalım. Bu başlangıç ve gelişme döneminde PKK ile Kürt halkını birbirinden ayırmak bütün benzer olaylarda olduğu gibi, elbette mümkündü. PKK ayrılıkçı bir hareketti. Halbuki aynı devlet çerçevesi içinde yaşamakta uzun bir tecrübeye sahip halklar, hayat kendileri için çekilmez hâle gelinceye kadar ayrılmayı istemezler. Türkler ve Kürtler arasındaki ilişkiler seksen beş yıl boyunca böyle olmuştu. PKK’yi dar bir silahlı mücadele örgütü, Kürt toplumunu da ondan ayrı görmek mümkündü. Burada, yani Kürt meselesinin PeKeKe ile birlikte başlayan yeni aşamasında Türk devlet ve siyasetinin ve bu siyasetin ifade ettiği Türk kapitalist sınıf çıkarlarının oynadığı rol önem kazanmıştır. Türk devletinin ve tüm siyasetinin PKK ile mücadelesi Kürt halkını canından bezdirmiştir. Bu devlet tutumu “yanlış” değildir, Kemalist Türk devletinin değişmez temel tutumudur. PKK olmasa da tek bir Kürt kalkıp, “Ben ayrılmak istiyorum!” dese, Türk devleti onunla mücadeleyi, Kürt halkıyla mücadeleden ayıramaz.

İşte özü bu olan süreç yirmi yıldan fazla sürmüş, Kürt halkının zihinsel yapısında önemli değişiklikler yaratmıştır. PKK bu süreçte, yoksul Kürt köylü hareketi tarzında genişleyerek önemli bir toplumsal taban kazanmıştır. PKK’nin edindiği bu toplumsal güç siyasal alana da gelmiş, aynı politik çizgiyi savunan Kürt partileri milyonlarca Kürt oyu alarak Kürtlerin nüfus çoğunluğunu oluşturduğu illerde ve ilçelerde belediye başkanlıklarının çoğunu kazandıkları gibi parlamentoya da girerek Türkiye’deki Kürt meselesinin basit bir “terör sorunu” olmaktan öte bir şey olduğunu göstermişlerdir. Bu gelişmelerden sonra PKK’nin ayrılıkçı kalması elbette ki mümkün olmazdı, politik körlük olurdu. Türkiye’deki Kürtlerin çoğunluğunu siyaseten temsil eder duruma gelmiş olduğuna inanmanın ve somutta böyle bir desteğin görünür olmasının gerektirdiği yeni ölçüler kaçınılmaz olarak PKK’nin izlediği siyasal hattı da şekillendirecekti. Türkler ile aynı devlet çerçevesi içinde kalmakla ayrılmak gibi seçenekler daha hassas tartılacaktı. Ayrıca bunu, uluslararası konjonktür de belirliyordu. ABD’nin Irak’ı işgali ve bu işgalin Kuzey Irak’ta Kürtlerin devlet kurma yolunu genişletmesi PKK’nin çizgisini etkileyen gelişmelerdi. PKK bugün, Türkiye’li Kürtlerin çoğunluğunun da öyle istediği varsayımına dayanarak, Türklerle aynı devlet çerçevesi içinde kalmayı savunduğu bir noktaya geldi. Gelinen noktayı daha iyi seçebilmek için DTP’nin söylediklerine, parti programına yazdıklarına ve Meclis’teki grubunun açık çağrılarına bakmak yeterli olacaktır. DTP’nin programına yazdığı ve PKK’nin de aynı sonuca varmak istediğinden kuşku duyulması için hiçbir neden olmayan talep, Kürt kimliğinin tanınması temelinde Kürtlere tam bir kültürel özerklik ve yerel ekonomik kaynakların kısmî yönetimini de içeren dar bir siyasî otonomidir. DTP, Türk devletinin bunu kabul etmesi halinde “mesele”nin çözümünü garanti etmektedir. Bu talep Türk kapitalizmini sarsmadan Türklerdeki klasik uluslaşma bilincini nevrotik mecralara sürüklemeden gerçekleştirilebilir bir talep olarak kabul görmezse eğer, daha uzun vâdeli, bölgedeki tüm Kürtleri birleştiren bir federasyon için mücadele PKK’nin perspektifinde var gibi gözükmektedir. Kendini bölgedeki Kürtlerin en büyük kesimi olduğu gibi kapitalist gelişme temeli bakımından en ileri durumda olan Türkiye Kürtlerinin siyasal öncüsü olarak gördüğüne ve hatta İran Kürtlerini de büyük ölçüde örgütlemeyi başardığına göre, PKK’nin böyle bir perspektif sahibi olmasında şaşılacak bir durum yoktur. Kürt dünyasında diyelim, yerleşik geleneksel güçlerin çemberi dışına çıkan her Kürt, her üç ülkede de PKK’ya yönelmektedir.

Burada bir noktanın daha açıklık kazanması gerekir. Devlet, kendi öyle düşünmediği halde kendi toplumuna ve dünyaya PKK’nin bir “terör örgütü” olduğunu anlatmaya çalışmaktadır. Bunun düzeltilmesi gerekir. PKK’ye destek vermek veya onu meşrû saymak için asla değil, ama Kürt meselesini doğru anlamak için. Meseleye gerçeklik üzerinden bakılmalıdır. Aslında devletin bildiği bir şeydir dedik, yanlış mıdır? Türk devleti silahlı mücadeleyi de benimsemiş siyasî örgütlerin ve partilerin yabancısı olan bir devlet midir? Bir kere bu devlet kendi kuruluşunu böyle bir partiye borçlu olduğu gibi, ayrıca böyle nice siyasî partiyi veya hareketi himayesine almış, korumuş ve kullanmış bir devlettir. Ne çabuk unutuldu, uzantısı bugün dahi Meclis’te olan, 12 Eylül öncesi dönemde şiddeti ve silahlı mücadeleyi ilke olarak benimsemiş ve uygulamış, devlet ve siyaset tarafından kullanılmış, Demirel’in kurduğu koalisyonlara girmiş bir parti var mıdır, yok mudur? DTP PKK için “siyasî örgüt” dedi diye yaygara koparanlar samimi değildirler. Şiddet kullanmakla siyasî sonuca ulaşmak zor, hattâ imkânsızdır diyebilirsiniz ama, şiddet kullanıyor diye bir siyasal örgütü siyaset yapmıyor, siyasî örgüt değildir diye nitelerseniz, işin içinden çıkamazsınız. Şu akıl yürütme de kendi içinde çelişkilidir: PKK dediğiniz topu topu 3-5 bin silahlı adamdan ibarettir. İyi ama, “Devlet dağa adam çıkmasını engellemekte güçlük çekiyor” diyenler de emekli generaller değil mi? O zaman 3-5 bin adam meselesinin aynı zamanda bir mekân ve istihdam meselesi olduğunu da anlamak gerekmez mi? Hem DTP’ye PKK’nin uzantısı diyeceksiniz, hem de Kürt halkını PKK’den ayırdığınızı söyleyeceksiniz. PKK kavramıyla darlaştırdığınızı sandığınız örgütlenmenin bugün onlarca AKP’li milletvekilinin yakın aile çevresine kadar uzandığını fark ettikçe şaşırıp kalıyorsunuz. Besbelli ki böyle bir PKK literatürünü devlet oluşturuyor ve medya yaygınlaştırıyor, PKK’ye karşı şiddet politikasının sürdürülebilir olması için.

Gelinen noktaya PKK ve Kürtler açısından baktıktan sonra, Türk devlet ve siyaseti ve Türk toplumu açısından da bakalım. Ama iyi bakalım. Çünkü Türk tarafından bakılınca sorun alabildiğine vahimleşmektedir. Kürt meselesine Türklerin tarafından bakıldığında değişik bazı başlıklar altında ele alınması gereken şu hususlar dikkati çekmektedir: Kürtler durdular, durdular, şimdi de keyifleri geldi uluslaşmaya kalkıştılar! Kapsayıcı bir Türk Kimliği altında ne güzel uluslaşıyorduk. Tamam, Türk devleti yeterince demokratik olamadığı için, tatsızlıklar olmadı değil ama bunları birlikte ve karşılıklı anlayış içinde düzeltebiliriz. Silahla ve şiddet kullanarak bir yere varılamaz. Yoksulluk diyorsanız, bu sadece Güneydoğu’da değil, Türkiye’nin her yerinde var. Bırakın silahlarınızı, gelin Ankara ovasında siyaset yapın...

PKK üzerinden Kürtlere duyurulan en yaygın Türk yaklaşımı bugün budur ve devlet siyasetini besleyen görüş de budur. Günümüzün demokrasi ve insan hakları âdâbına uysa bile Kürtlerle Türkler arasındaki meseleye uymamaktadır. Böyle şey olmaz, hiç olmamıştır. PKK’nin veya DTP’nin güttüğü siyasetin “uluslaşmak”la bir ilgisi yoktur. Türkler için bu böyle olmayabilir. Onlar için “uluslaşma” denilen gelişme klasik tarihsel şemanın “yaygın istisna”sı olarak tersinden başlamış olabilir. Türkler önce devletleştikleri, ardından sınıflaştıkları bir süreçten sonra yukarıdan ve zora dayalı bir sınıf hareketiyle uluslaşmaya başlamış olabilirler. Uluslaşmaları böyle özel bir süreçtir diye Türkler, doğal uluslaşma süreç ve yasalarından bihaber, şaşkın ve bununla ilgili politikalar öğrenip geliştirmekte âciz de olabilirler. Ama ne yapalım ki tarih Kürtleri bugüne, Türkleri verdiği gibi vermiş değildir. Modern devletle kıyaslayarak “aşiret” dediğimiz bir sistem içinde koruyup geldikleri “Kürtlük”leri var. Siyaseten ve zorla bölünmesinden önce “dil” ile birbirine bağlanmış somut ekonomik sahaları var. Dinin şu veya bu varyantı içinde toplanmış ve belli bir ifade biçimi kazanmış oluşları var. Azınlıkta ve baskı altında oldukları yerde geliştirdikleri sayısız ama kendileri yönünden anlamlı ortak korunma refleksleri var. Sayılan ve sayılmayan bu ve benzeri, kimi olgun, kimi ham ortak özelliklerini yan yana koyup baktığımızda “Kürt” denilen tarihsel kategoriyi içine alıp taşıyan doğal bir millet sistemleri var. Böyle olduğu için zaten, geçtik geçmişteki huysuzluklarından, dikkafalı bir PKK’leri, DTP’leri, doğru veya yanlış sadece kendilerini ilgilendiren korkuları, özlemleri, reddiyeleri, ütopyaları, politikaları var. Bunlar VAR! Siz etnik diyebilirsiniz, bu bir ulusal kimliktir. Görünür olması da yeni değildir. Türk devletinin kuruluşuna bu kimliğin şerhi düşmesin diye Kemalist yönetici ekibin gösterdiği siyasî maharet unutulmamalıdır. Kısaca bugünkü Kürtler Türklerden, olmayan bir şeyin kendilerine atfedilmesini değil, olan bir şeyi tanımalarını talep etmektedirler. Kendini olması gerekenden fazla önemsediği için “Türk aydınlanması” diye tepinip duranlar için “Kürt aydınlanması” mı eksik, onları “ulus” saymamız bakımından? Bir bu mu eksik kalıyor? Bu da var! Türk aydını bunu nasıl görmezlikten gelebilir ki? Türk devletinin bugün bile hâlâ, öldürmekle, hapse atmakla, sürgüne göndermekle bitiremediği kadar çok Kürt aydını yetişmemiş midir? “Diyarbakır” adı, duyan herkeste özel çağrışımlar yaratıyorsa, bu niçindir? Aydınlanması olmamış olsaydı Kürt meselesi diye, koskoca Türkiye’yi ve hattâ bütün bölgeyi sarsan bir mesele olabilir miydi? Türk aydını, özellikle Türk solcu aydınları bunu bilmiyor olamaz. Yakın elli yılın İstanbul, Ankara üniversitelerini, politik sol partileri, hareketleri, dernekleri, matbuatı, darbeler ve sıkıyönetimler müktesebatını, MİT kayıtlarını, Kürtçe yazılamadığı için Türk edebiyatı sayılan ve fakat yazıldığı dilde bile iğreti duran koskoca edebiyatı gözünüzün önünden hızla geçirin. Bunlar dururken “Kürtler aydınlanmamıştır” diyen biri, en azından ar ve hayadan yoksundur.

Kürt solcuları, sosyalistleri ve komünistleri Türk solcuları, sosyalistleri ve komünistleriyle yakın elli yıl içinde aynı mücadelede etle tırnak gibi oldular. Bunu Kürt kimliklerini inkâr ederek, eriterek veya “aşarak” yapmadılar. Asimile olarak yaptıkları hiç söylenemez. Sadece Kürt ve Türk emekçilerinin sınıf mücadelesini birleştirmek için yaptılar. Kürt aydınları, “kendileri için” olanın aynı zamanda Türkler için olanla örtüştüğünü görmenin aydınlık bilinci ile hareket ediyorlardı. Kürtlerdeki bu saygıya değer birikimi özellikle bugünün Kemalist aydınlarının da hatırlaması yararlı olacaktır. “Ayrılıkçılık” önce aydının zihninde doğar ve işte o, “birlikçi” Kürt aydınlarının zihninde doğmuştur. Diyarbakır cezaevinin bugün bile hâlâ dışarıya sızmamış ve hesabı sorulmamış tüyler ürperten vahşeti biliniyorsa, iki milyona yakın Kürt köylüsü yerinden yurdundan edilmiş, tehcire tabi tutulmuşsa, Kürtlere karşı işlenmiş faili meçhul siyasî cinayetlerin sayısı binleri çok çok aşmışsa, Kürt aydınları tamamen susturulmuşsa, bölgede hayat yirmi yıldır her yönüyle çekilmez hâle getirilmişse, Türk milliyetçiliğinin en azgın ve en çirkin tezahürleri Kürtlere karşı her yerde ve her vesile ile “bayrak”laştırılmışsa, hattâ bu yoldan bu ülkede Milliyetçi-Faşist-Liberal iktidar blokları dahi kurulmuşsa, bir zamanlar Ermeniler üstüne sürülmüş Hamidiye alayları türünden yarı resmî, yarı illegal “özel kuvvetler”le Kürtlere hayat zindan edilmişse, hatta NATO’nun en büyük ikinci ordusu kendini teknik, eğitim, yetenek ve yapı bakımından Kürtler üzerinden geliştirmekle övünüyorsa, adına ilk kez Türk generallerinin “savaş” dediği en uzun savaş yaşanmış ve yirmi yıldır da yaşanıyorsa, dönüp Kürt aydınlarını milliyetçi oldular diye suçlamak, unutkanlıktan başka bir şey değildir.

Burada söz, Türk milliyetçiliği ile Kürt milliyetçiliği konusuna geliyor. Büyük yanılgı yaratan ve “mesele çözülsün” diyenleri dahi önce açmaza ve sonra da Türk milliyetçiliğine hizmete, dolayısıyla Kürtlere karşı tüm devlet muamelesini desteklemeye, hatta ırkçılık sınırında gezinen bir Türk şovenizmine mahkûm eden bu yanılgı noktasında biraz duralım. Liberalleri, solun önemli bir kesimini, bazı sosyalistleri ve hattâ komünistleri, aklı selim sahibi demokrat Türkleri, “Barış!”, “Barış!”, “Birlikte yaşamak!” diye yollara dökülen aydınları ve sanatçıları, yazarları, çizerleri vb. kapsayan yaygın bir görüş, Türk milliyetçiliği ile Kürt milliyetçiliğini aynı kefeye koymakta reddetmektedir. Milliyetçilik kötü olduğuna göre, birbirini azdıran bu iki milliyetçilik, birlikte suçlanmaktadır. Bu, solcuların, sosyalistlerin, komünistlerin elbette en önce ama aklı selim sahibi herkesin, hattâ burjuvaların ve bu sınıfın siyasetçilerinin de uzak durmaları gereken büyük bir hatadır. Elbette milliyetçiliğin iyisi olmaz, ama birine karşı çıkarken öbürüne sabır ve anlayış göstermek diye bir şey vardır. Türk de böyle bakmıyorsa yanlıştır, Kürt de. Örneğin DTP’nin eski eşbaşkanı, Diyarbakır Milletvekili Aysel Tuğluk’un görüşü (Radikal İki, 23 Aralık 2007): Tuğluk, her sosyalistin altına imza atabileceği yazısında Türk ve Kürt milliyetçiliğine “aynı yer”den bakarak karşı çıkıyor. Kürt milliyetçiliğinin de tıpkı Türk milliyetçiliği gibi kötü olduğunu, bu memlekette işlenmiş her melaneti birlikte işlediklerini söylüyor. Bu ses Kürtlerin tarafından gelen “sosyalistçe” bir ses olduğu için ilginç ve dikkat çekici. Her Kürt sosyalisti zaten böyle düşünmektedir, bunu biz biliriz. Ama bu ve benzeri sözleri alıp Türkçeye tercüme edemeyiz. Türkler bu meselede Türk oldukları, yani imtiyazlı oldukları, tarihleri boyunca Kürt halkını incitecek çok şey yaptıkları, dillerine, kültürlerine, ideoloji ve siyasetlerine yasak koydukları yerden bakarak düşünmek zorundadırlar. Kürtçe söylendiğinde doğru ve hattâ güncel durum açısından iç ferahlatıcı bile olabilen Tuğluk’un sözleri güzel, hattâ bilimsel de olabilir ama bu tarafa geçtiğinde politik yönden sakatlıkla malûldür. Kürtler, aynı devlet çerçevesi içinde Türklerle olan ilişkilerinin, bu ilişkiler “ulusal” veya “etnik” kaynaklı bir ezen-ezilen ilişkisi olduğu için değiştirilmesini istiyorlarsa eğer, o zaman Türk milliyetçiliği ile Kürt milliyetçiliği aynı şey değildir ve bunları aynı kaba koyarak “çözüm” sayılabilecek yolları açacak bir politika üretmek olanaksızdır.

Ezen-ezilen veya haklı-haksız milliyetçiliğini, yoktur birbirinden farkı ve biri ötekini üretir diyerek aynı kefeye koymanın başka bağlamdaki bir başka örneğini alalım. Bu görüşün, kişisel bir değeri bulunsa bile siyaseten hiçbir değeri yoktur ve bu sadece Türkiye’de Kürt meselesi bağlamında değil, artık tamamen başka bir düzleme geçmiş bulunan “Ermeni meselesi”nde de böyledir ve “mesele” denilen şeyin halledilmesine en küçük bir katkı sağlamamaktadır. Baskın Oran (Radikal İki, 30 Aralık 2007), “Bizim ‘milliyetçi/ulusalcı’lar ile Ermenilerin ‘milliyetçi/ulusalcı’ları birbirine memeden süt veriyor” diyerek bilinen bir şeye bir kere daha dikkat çekiyor ama bu “siyasî mesele” nasıl halledilecek, onu söyleyemiyor. Her iki milliyetçilik de yere batsın! Tamam batsın da, çözüm? O yok! Oysa bilinir ki “Ermeni meselesi”nde biri alacaklı, öteki borçlu iki milliyetçilik çatışmaktadır. Hrant Dink gibi bu “alacak-verecek” dâvasının dışında olduğu için Ermeni milliyetçisi olmayan Ermenilerin mevcudiyeti elbette çok değerlidir ama “dâva”nın dışında bir şeydir. Bu kadar güzel bir Ermeniye elbette her iki taraf da düşman olacaktır ama bunun şimdiki “dâva” ile bir ilgisi yoktur. Ermeni milliyetçiler ne kadar alacaklı olduklarını bile saptamışlar, 14,5 milyar dolar istiyorlar. Bir de Ardahan’ı istiyor olabilirler! Türk milliyetçileri de belki buna karşılık Batum’u isterler! Ama çözüm kimin kime ne verip ne alacağı noktasında değildir, böyle bir borç-alacak meselesi var mıdır, yok mudur onu bilmek ve kabullenmektir. Diğeri alacaklı-borçlu arasındaki bir meseledir, Baskın Oran’ın meselesi değil. Bu “dâva” herkese zarar veriyor, bitsin artık naifliği siyaset değildir! Oran da bilir ki, her “dâva” görülür de öyle biter.

Aysel Tuğluk’un şu yanlışını düzelterek konuyu açalım: “Marksist-Leninist literatüre dayanan teşkilatların sakız gibi kullandığı ‘ezilen ulusun milliyetçiliği olmaz’ temelsiz bir propaganda deyimidir.” Gerçekten öyle midir? O zaman onlar nasıl olmuş da Marksist olabilmişler? Marksist-Leninist literatürde yoktur böyle bir şey. Ezilen ulusların ulusalcılığından Marksist özgürleşmeci hareketlere hayır gelmez gibi bir görüşü bir ara Rosa Luxemburg savunmuştur ama kabul ve itibar gördüğü, üstelik sakız gibi çiğnendiği söylenemez. Kaldı ki Luxemburg bunu, tam da Tuğluk’un kullandığı bağlamda kullanmış, ezilen ulus milliyetçiliğinin sosyalistlerin makbul göreceği milliyetçilik olmadığını anlatmak istemiştir. Dönemin Marksist düşünürlerinden –ve özellikle de siyasetçilerinden– sert tepki görmüş bir görüştür bu. Marksist literatüre bu konuda politik yol gösterici en sağlam kavrayışı Lenin sokmuştur. Konuyla ilgili bir kafa karışıklığı varsa –bilhassa yeni kuşak sol görüşlerde var görünmektedir– Marksist-Leninist literatüre bir kere daha bakılmalıdır.

Kürtlerin bugünkü milliyetçiliği Türkiye’de, aynı devlet çatısı altında, Türklerin yararlandığı tüm imtiyazlardan eşit biçimde yararlanmayı içeriyorsa, bunun ötesine taşmıyorsa, bunda Marksist solun, desteklemek veya işbirliği yapmak için olmasa bile anlamak ve anlayış göstermek için karşı çıkacağı hiçbir şey yoktur. Kürt milliyetçiliği, Kürtlere özel bir imtiyaz talep ediyor mu, karşı çıkmak için buna bakmak gerekir. Üstelik bir Türk Marksist solcusu, Türklerle eşit olmayı talep eden Kürt milliyetçiliğini Türk milliyetçiliğinden ayrı tutup anlayışla karşılıyor, yani Kürtlerin özgürleşmesini savunuyorsa bunu, Kürt milliyetçiliğini hoş gördüğü için yapmıyor, “İrlanda’nın (Kürt) özgürleşmesi İngiliz işçi sınıfı (Türk Marksistler ve Türk emekçiler) için soyut bir adalet ve dil sorunu değil, kendi toplumsal özgürleşmesi’nin ilk koşulu olduğu için” (Marx, Lettre à Sigfrid Meyer et August Vogt, s.363) yapıyor. Bunu Türkiye’nin bugünkü durumu açıkça doğruluyor. Kürtler özgürleşemediği ve özgürleşmeleri istenmediği ve Türkler de Kürtlerin özgürleşmesini layıkıyla savunamadıkları için Türk işçi ve emekçileri üzerindeki sömürü ve bütün Türk toplumu üzerindeki baskı derinleşmektedir. Burda kalsa iyi. Türk toplumu ayrıca topyekûn olumsuz, sağlıksız bir süreç geçirmektedir. Her türden saldırı ve istismara açık bir toplumsal zaafiyet sergilemektedir. Hiçbir şeye itirazı bulunmayan bir toplum görünümü vermektedir. Siyaset alanı tümüyle çürümüştür, kokmaktadır. Okumayan, okuduğunu anlamayan, ağzından çıkanı kulağı duymayan, tarih şuuru bulunmayan, açgözlü, doymayan, kurnazlaşan, kuralsızlaşan, arsız, birbirini yemeye teşne, sınıf bilincinin yeşermediği, demokratik reflekslerini tümden yitirmiş, korkan, çaresiz, kendine pek benzemeyen bir toplum görünümü vermektedir. Böyle bir toplumda umut ışığı yakabilmesi, bir varsayımı olması gereken Türk solu ve Türk işçi ve emekçi sınıf mücadelesi hepten gerilemiş, sönmüş ve hattâ büyük oranda kendi cebine üflemekten daha fazlasına gücü ve imkânı bulunmayan Türk ulusçuluğunun kuyruğuna takılmış olmasaydı, kendi özgürleşmesi için mücadelesi diri olsaydı, Kürtlere devlet muamelesi, ilk ve en keskin itirazı Türklerden, Türk işçi ve emekçi sınıflarından görseydi, şoven Türk siyaseti meydanı bugünkü gibi boş bulabilir miydi? Yani mesele Marksist-Leninist literatüre, girmişse eğer, Tuğluk’un tartışma konusu yaptığı yerden değil, Kürt milliyetçiliğinin savunulması için hiç değil, Türklerin özgürleşmesinin koşulu olduğu için girmiştir.

Lenin’de bu yaklaşım daha da gelişir ve ezilen ulus milliyetçiliğini hoş görmeye kadar derinleşir. Lenin’in ulusal meselelerde, yani alabildiğine kaypak ve sadece burjuvalar için ilkesel olan bu zeminden “ilke” olarak çıkardığı tek şey, ayrılmayı da içeren kendi kaderini tayin hakkıdır ki, zaten o da bir burjuva sınıf ilkesi olarak doğmuştur. Lenin bu ilkeyi “tek istisnamız budur” diyerek almış ve Rusya’nın alabildiğine karmaşık belli tarihsel koşullarında işçi sınıfı siyasetine uyarlamıştır. Türk solundaki yaygın unutkanlık nedeniyle değil, Türkiye’de bugün yaşanmakta olan soruna soldan nasıl bakmak gerektiğini çözmek için Lenin’i hatırlatalım:

Lenin’in ulusal soruna ilişkin görüşü, Ekim Devrimi’nden sonraki Rusya’nın somut koşullarının somut tahlilinden çıkmıştır. Çarlık çerçevesi içindeki bütün uluslar devrimle birlikte bağımsızlıklarını ilan etmişlerdir. Lenin’in başında olduğu parti ve devlet bütün bu ulusların bağımsızlığını hemen tanımıştır. Bağımsızlaşan bu uluslar değişik yönlere sürüklenmiştir. Bazılarında burjuvalar, bazılarında işçi-köylü sovyetleri, bazılarında da burjuva sınıfla uzlaşmayı savunan Menşevik solcular iktidara gelmişlerdir ve hemen hepsinde, tarihten süzülüp gelen köklü sebeplerden dolayı milliyetçilik baş göstermiştir. İç savaşa sürüklenenleri de vardır. Bütün mesele Lenin’in başında bulunduğu Rus işçi devletinin bunlara nasıl davranacağı noktasında düğümlenmiştir. Bu noktada Lenin’le ilgili olarak sanılan veya propaganda edilenle gerçeklik birbirine taban tabana zıttır. Soğuk savaş boyunca SSCB içindeki ülkelerin Rusya’ya karşı kışkırtılmasında kullanılan milliyetçi propagandanın başlıca malzemesi olan “büyük Rus şovenizmi” çarpıtması solcuların da bir kısmının kulağına girmiştir. Lenin’in yönettiği devletin Kızıl Ordu’nun ayrılan Polonya’yı işgal ettiği, Gürcistan’a girip Bolşevik Sovyet’i iktidara getirdiği, bağımsızlığını ilan eden bütün bu ulusları, zorla bolşevikleştirip Rusya’ya bağladığı söylenir. Böyle bir şey olmamıştır. Polonya işgale uğramıştır ama ayrıldığı için değil, Ukrayna’yı işgal edip sonra da Almanya’ya teslim ettiği için. Yani Polonya burjuvazisinin Rusya’ya karşı yürüttüğü düşmanca saldırı nedeniyle. Ama Lenin, bağımsızlık ilan eden Ukrayna burjuvazisiyle de, milliyetçi-ulusalcı eğilim içine giren Gürcistan orta katmanları, ticaret ve esnaf sınıfı ve milliyetçi-sol aydınlarıyla da, bağımsızlıklarına saygı temelinde sonuna kadar uzlaşmayı savunmuştur. Bu konuda Lenin’de gördüğümüz şey radikal bir enternasyonalizmdir ve ayırdedici özelliğini, Bolşeviklere karşı en çok istismar edilmiş olan Gürcistan olayında gösterir. Gürcistan’lı Bolşevikler (Mdivani) hem bir Kafkasya federasyonuna girmekten yana değildirler, hem de Rusya ile “hemen” o gün için birleşmeye karşıdırlar. Bolşevik yönetimden Stalin ve Orjonikidze, ulusalcılıkla suçladıkları Mdivani’nin itirazlarına ve Lenin’in karşı çıkmasına rağmen Gürcistan’ı işgal ederek Bolşevik Sovyet iktidarını kurarlar.

Milliyetçiliğe herkesten çok karşı olan Lenin Gürcistan’daki, Rus düşmanı milliyetçiliğe karşı olmadığını, “Ezen ulusun ulusçuluğu ile ezilen ulusun ulusçuluğu arasında, büyük bir ulusun ulusçuluğu ile küçük bir ulusun ulusçuluğu arasında ayrım yapmak gerekir. (Lenin, La question des nationalités ou de l'«autonomie», c.3, s.891-893)” diyerek göstermiştir. Lenin bunu, Gürcistan milliyetçileri temizdir, masumdur, dürüsttür diye değil, ulusçuluğun bir kapitalist gelişme normu olduğunu, ulusların hak eşitliğinin kapitalizmde söz konusu olmadığını bildiği için yapmaktadır. “Ezilen, bağımlı, hak eşitliğinden yararlanamayan uluslar ile ezen, sömüren, hakların tümünden yararlanan ulusların birbirinden açıkça ayrılması”nı, ulusların hak eşitliğinin yolunu açmak için savunmaktadır. (Cilt 22, s.163)

Lenin bu konuda açık ve samimi olmaktan yanadır. Aynı devlet içindeki ulusal-etnik vb. toplulukların tam eşitliği için verilen savaşı destekler. “Ulusların eşitliği (ulusların) özgür karar verme hakkını içerir.” (c.20, s.448) diye bilhassa vurgular. Bunu savunmaktan kaçınmanın baskıyı savunmak demek olduğunu, öyle düşünenlere (R. Luxemburg) hatırlatır. “Sınırları halkların kendileri belirlemeli” der. Zaten tıpkı Engels gibi, (Anti-Dühring) “ulus” olgusunun halk yığınlarından bağımsız bir hadise olmadığını düşünür. Marx, her ulusun ulusal bir devlet kurma isteğine modern çağın özelliği olarak bakmıştır. Engels, Lenin öyle bakmıştır. Bugün de kendiyle tutarlı komünistler öyle bakmaktadırlar. Bu mutlak böyle olsun diye değil elbette. “Uluslar toplumların evriminde burjuva dönemin kaçınılmaz bir ürünü ve biçimidir” diye gördükleri için (Lenin, c.21, s.68) bu konuda dirençli bir konuma sahiptirler. Mademki “Ulusal devlet kapitalizmin bir kuralı ve normudur,” (Lenin. c.20, s. 442) ve “New-York Devleti ulusal ayrılıkları öğütmekte olan bir değirmene benzemektedir,” (Lenin, c.20, s.26-27) aynı devlet çerçevesi içinde kapitalist gelişmesini –ve modernleşmesini– sürdürme gayreti içinde olan iki ulus-toplum için süreç farklı yönlerde işleyecek demektir. Aynı devlet çerçevesi içinde ama aralarında eşitlik ilişkisi kurulmadığı için Türkler baskıcı, Kürtler de baskı gören olmuşlardır ve bunda şaşılacak bir şey de yoktur. Demek ki egemen milliyetçi Kürt zümresi Kemalist Türk burjuvazisi ile halvet olurken eşitsiz bile olsa bu ilişkiyi benimsemiştir veya çıkarına görmüştür. Şimdiki Kürt milliyetçiliği ise “eşitlik” istemektedir. Yani Türklerle birliğinin kuruluş modeline itiraz etmektedir. Yapılacak iş bunu anlayışla karşılamak ve yeni durumda geçerli olabilecek çözüm yollarını araştırmak ve bulmaktır. Bugünkü temel sakatlık, çözüme giden yolun açılmasında asıl engellerden biri, Türkiye’de budur, yani Kürt milliyetçiliği ile Türk milliyetçiliğini aynı kaba koymaktır. Tuğluk veya Nuray Mert’in, desteklenmesi ve hattâ alınıp büyütülmesi gereken yaklaşımlarında gözden kaçırdıkları için eksik bıraktıkları nokta burasıdır. Tamam, ulusalcılık da, yurtseverlik de yere batsın ama hangi mantık silsilesi içinde? Siyaset mantık değil midir? Önce hangi milliyetçilik batsın, arkasından hangisi, kim batırsın ve bunlar kapitalist toprağa gömülebilir şeyler midir? “Siyasî çözüm” demek yetmez, siyasî çözümün bizzat kendisini de ortaya koymak gerekir.

Gelelim “siyasî çözüm”e veya herhangi bir çözümle sonuçlanacak bir yola girilmesine. Kolay bir mesele değil bu. Sloganla olmaz. Hayal kurmakla da olmaz. Sert bir gerçekliği vardır bu türden sorunların ve çözümün üstesinden gelecek güçlerin sahneye çıkması şarttır. Kürt meselesine siyasî çözümü, Türkiye’nin, bölgenin ve dünyanın çözüm potansiyellerinden bağımsız düşünmeye olanak yoktur. Türkiye’nin bulacağı herhangi bir çıkış yolunun bir şansının olabilmesi, dünyanın temel gidişatı ile uyum hâlinde olmasıyla mümkündür. Kürt meselesinde bir çözüm yoluna girebilmek için ya şimdiki güç ilişkilerini değiştirmek ya da bu ilişkilerin değişmesini beklemekten başka çare yoktur. İkincisi, yani güç ilişkilerinin değişmesinin beklenmesi, sorunun çözümünün AB veya ABD’nin veya ikisinin birden birlikte öngörecekleri, bu arada elbette Rusya’nın razı olduğu bir Ortadoğu perspektifinden çıkacağını söylemiş olmaktır. Nitekim şimdilik “çözüm” daha çok bu yol üzerinde ihtimal dahiline girmektedir. Ancak bu perspektifte çözümün ne ve nasıl olacağı belli değildir. PKK’nin en azından örgüt politikası olarak şimdilik uzak durduğu, budur. Bu yola daha çok Kuzey Irak Kürtleri ve Barzani-Talabani hareketi baş koymuş gözükmektedir. Türk devlet siyasetinin başka çözüm yollarına koyduğu tıkaçlar nedeniyle bu yol Ortadoğu’daki bütün Kürtlerin giderek artan ölçüde ilgisini çekmeye namzettir. Kemalistlerin çok korktukları ama kaçamadıkları, hattâ kendi inisiyatifleriyle kendilerini mahkûm etmeye yöneldikleri ihtimal budur.

Bu durumda Türklerin Kürt milliyetçiliğini arttıracak ve onları ayrılmaya itecek bir tutumdan kendini sakınması gerekirken tam tersi olmakta ve devlet siyaseti savunulmaktadır. Sorsak Türk solcularına, komünistlerine, “Türkiye’yi emperyalizme böldürtmeyiz!” diyecekler, bu da politika olacak! Peki, buna gücümüz yetiyorsa niye daha kolayına yetmesin? Mademki birlik ve bütünlüğü çok seviyoruz, Türklerle Kürtler, oturalım, meseleyi birlik ve bütün içinde çözebilmenin yollarını arayalım. “Birlikte yaşamak mı?” Güzel de zaten 85 yıldır birlikte yaşamıyor muyuz? Gel şu kapitalist ilişkiler içinde birlikte yaşayalım! Hani solculuk sınıfçılıktı. Bunu böyle dedikten sonra Amerikancı veya emperyalist çözümlerin peşine takıldıkları için Kürtlere kızmaya ne hakkın var? Bu olmaz. Hattâ, sen becerdin ve Türk işçi ve emekçilerini ulusçuluktan, yurtseverlikten, Türk şovenizminin etkilerinden kurtardın da bir sınıf siyaseti yoluna soktun, fakat Kürtler gene gelmediler, onlara yine kızmayacaksın. Kürtler Lenin’i duyar da, seni duymaz. Sen, yani biz, Türkiye olarak bu sorunu nasıl çözeriz? Bilmiyoruz ama bilinen bir şey var: Kürt meselesi devlete rağmen, fakat devletle çözülecek bir meseledir. Bu da, mevcut güçlerin yanına yeni, hiç olmayan ya da potansiyel olarak olup da fiilen bulunmayan yeni bir güç konulmasını, mevcut Türk siyasetini etkisizleştirecek yeni bir Türk siyasinin üretilmesini gerektirmektedir. “Siyasî çözüm” denilen şeyden ancak o zaman söz edilebilir.

“Yeni bir güç” ve “yeni bir politika” denilince solcuların aklına kendileri gelmektedir. Hayır. Kastedilen solcular, sosyalistler, komünistler değildir. Bugün, yarın ve öbür gün, onların ortaya böyle bir güç koymalarına olanak yoktur. Önce onlar kendilerini ciddiye aldıklarını gösterecekleri bir şeyler yapmış olurlar, sonra da başkaları ve genel olarak Türkler bunun farkına varır da, yeni bir güç oluşur. Buna kim inanır? Tam yirmi yıldır Türkiye’de solun birleşmesi, bir sınıf hareketi oluşturması, siyasette yeniden görünür hâle gelmesi konuşulmaktadır da, bu yönde dişe dokunur bir ilerlemeye rastlanmış mıdır? Kastedilen, solcuların işe el koyması değildir. Solcuların bu sorunun çözümünde olsa olsa, geliştirecekleri bir tutum, politika olabilir. Bu zaten var deniyorsa, demek ki yokmuş!

Ama olabilir. Önce şunu görmemiz gerekir: Bu meselede “sınıf siyaseti” emekçilerin çıkarına olan siyasettir. Emekçilerin çıkarına bir siyasettir diye sadece emekçileri kapsamaz. Ulusalcıları da, Kemalistleri de, solcuları da, sağcıları da, illa sınıf olarak bakılacaksa, burjuvaları, işçileri, işsizleri, aklı selim sahibi herkesi kapsar. Kürt meselesini devlete rağmen çözüme doğru itecek güç buradan çıkabilir. Buraya seslenmek gerekir. Buna uygun bir politikayı yaygınlaştırmak gerekir.

Denecektir ki, çok geç kalındı. Çözüm artık hepten imkansızlaştı. Değildir. Bir tür çözüm olarak görülen Kürtlerin susup oturması, bugüne kadar yaşadıkları gibi yaşamaya razı olmaları imkânsızlaşmıştır. Diğer çözümler, hiç el atılmadığı, dile getirilmediği, siyasete güçlü biçimde dahil olamadığı için yokmuş gibidirler. Çözüm arayışına buradan başlamak gerekir.

Başlamak için, bu sorunun bir çözümü vardır düşüncesini yeniden kurabilmek için şu zannı ortadan kaldırmak gerekir. Zannedilmektedir ki, “memleketin bölünmesi” korkusu Türk milliyetçiliğini, tıpkı 1920’lerdeki gibi şaha kaldırmıştır ve bu da çözümü güçleştirmektedir. Hayır. “Memleket bölünecek!” korkusu körüklendikçe bunu yapanlar farkında olmadan toplumda bir “çözüm” potansiyeli oluşturmaktadırlar. “Bitsin artık bu mesele” bıkkınlığı yaygınlaşmıştır, bu da iki tarafı keskin bir vaziyettir. Dayanılmaz bir yere, “Bölünecekse bir an önce bölünsün de biz işimize bakalım!” çığlıklarının duyulması muhtemel bir noktaya doğru gidilmektedir. Bu toplumsal korkuyu görmek ve politikaya mal etmek, nasıl bir politika sorusuna verilecek yanıtlardan biridir. “Ulusalcı” feryatlar Kürt meselesi hakkındaki bilinmezliği ve 85 yılın örtüsünü kaldırmakta, konuyu Kemalist cumhuriyete dönüşürkenki çıplak haliyle görmemizi kolaylaştırmaktadır. Bu tür konulara hiç aklı ermeyen ırkçı milliyetçi Türklerin “Erzurum’da kongre yapalım” demeleri bile konuya vakıf hâle geldiklerine tipik bir işarettir. Evet, hattâ Samsun’a da yeniden çıkılabilir! Gerekirse oradan Erzurum’a da gidilir. Niye? Kürtlerle konuşmaya! Nasıl bir politika sorusuna burdan da bir yanıt çıkacaktır.

Kürt meselesine çözüm olacak bir politikanın bugünkü sorunu “ayrılmak” mı yoksa “birlikte kalmak” mı değildir. Ya da Kürtlerin siyasal talebi şudur budur ama Türk devletinin razı olacağı cinsten değildir vb. ince ayrıntılarla uğraşmak başka bir şeydir, ama tartışma her nedense buna yoğunlaşmaktadır. Kürtlerle Türkler arasında “sınır” olacak mı, olmayacak mı, olacaksa nereden geçecek aculluğu tam aksine, çözüme açılacak yolları tıkamakta veya geciktirmektedir. Konuyu böyle tartışmak kendini halkların yerine koymaktır. PKK kendini Kürt halkının yerine koyup öyle konuşuyor diye tartışmak veya buna itirazı olmak Kürtleri ilgilendiren bir sorun olarak anlaşılmalıdır. Marksistlerin, solcuların, sosyalistlerin, bu sorunu artık çözelim diyenlerin işi bu olmamalıdır. Burada itiraz edilmesi gereken Türk devletinin kendini Türk halkının yerine koyarak izlediği politikadır. Türk halkı konuşmadığı, sustuğu için devlet rahattır. Oysa henüz, “ulusalcı” yayılmaya rağmen bu konuda hâlâ Türk halkı başka, Türk devleti başkadır. Devlet Türk halkını kazanmaya da çalışmamaktadır. Koyu sansürler koyarak Türk halkının izlenen devlet siyasetine itirazını örtmektedir. Generaller siyasî alana tümüyle egemen olmuşlar ve hükümete yapılacakları artık “tavsiye” etmek yerine, dikte etmektedirler. Bir kısım Kürtler bu noktaya gelinir korkusuyla 22 Temmuz seçiminde AKP’ye meylettiler ama korktukları noktaya gelindi bile. Bu durumdan hiçbir Türk memnun değildir. PKK’yı bitirme siyasetinin aslında Kürt-Türk çatışmasını ülke düzeyine yaymak anlamına geldiğini sıradan Türkler bile anlamaya başlamıştır. Balkonlardan sarkıtılan bayrakların sayısının artması, olayın vahim bir istikamete gitmekte olduğunu fark eden bulanık bilince işarettir. Rahatının bozulmasından korkan bütün kesimler konuyu özüne uygun bir tartışma mecrasına götürecek yeni bir politikaya duyarlı duruma gelmektedirler. Gelmemişlerse, çalışılır, gelirler. İktisat uleması borsa üzerinde durduğunun yüzde biri kadar PKK ile savaşın ekonomik ve toplumsal maliyeti üzerinde dursa besbelli ki fukara millette şafak atacak! Bugüne kadarki maliyetin 300-500 milyar dolar mertebesinde tahmin edilmesi bile Türkiye’de işçilerin, emekçilerin, memurların, işsiz orta katmanların çektikleri dayanılmaz ekonomik sıkıntılarda Kürt meselesinin dahlini görmelerini kolaylaştır maktadır. Ekonomik çöküntü sadece dar gelirli ve yoksullukla boğuşan sınıfların çöküntüsüdür. Hâkim sınıf durumundakiler, büyük cari açıkları nasıl kapatıyorlarsa, savaş masraflarını da halkın sırtına bindiren değişmez politikayı rahatça uygulayarak kapatıyorlar. El atıldıkça çalışanları sokağa dökmüş olan Sosyal Güvenlik Reformu’nu çıkarmakta acele etmeleri, acele kaynaklara ihtiyaçları olduğu içindir. Sıra halkın alyanslarına, kurban derilerine el koymaya gelecektir. “Can ve mal vatana feda” propagandası aralıksız, bu nedenle pompalanmaktadır. Kıçı Batı’ya döner diye yüzü kıbleye varmayan “islami” sermaye kesimi, TÜSİAD’la birbirini karşılıklı kollayarak hem savaşı, hem kendi işini götürüyor. Buna bir diyecek yoktur. Ama halka söylenecek söz vardır. Solcular bu konuda, genel kabul gören soyut kavramlara, simgelere zarar gelir diye somut çalışmıyorlar. Söz konusu vatan olunca gerisi teferruat oluyor. Somut soruna geçebilmek için yakayı bu saplantılardan sıyırmak gerekir. Sosyalist, solcu, elbette gözü tok bir siyaset izler. Paranın hesabını sormaz. Ama şunun hesabını sorar: Bir sorti kaç ilkokuldur, hastanedir? Bunu sormaya, önce kendimiz için başlarsak belki arkasından Kürtler için de sormak gelir akla? Ulusal sorun dediğiniz şey ekonomiden bağımsız bir şey midir?

Öncesini bırakalım, Türk devletinin Kürtlere karşı, üstelik onların azınlık, vb. değil, düpedüz “millet” olduklarını da ekleyerek güttüğü politika, her zaman tartışmalı olmuş bir politikadır. Hakkını yememek için söyleyelim, bu müzmin meselede bugünkü Türk devletinden tek itiraz çıkmazken, bu devletin gençlik döneminde az gürültü çıkmamıştır. İsmet “Takrir-i Sükûn” diye diretirken Karabekir, özü ekonomik entegrasyon olan bir projeyi savunuyordu. Bursalı vekil Emin Bey “sıkıyönetim yerine ılımlı, yumuşak bir politika”dan yanaydı. İsmet İnönü Kürtlere Türk kimliğini kabul ettirmek ve tepkileri bastırmak siyaseti güderken itiraz, Kürtlerin kimliğine ve itibarına saygı yönündeydi. Bunlar şurda burda, sokakta değil, devletin tepesindeki tartışmalardı. Oysa bugün aynı devletten aykırı tek ses gelmiyor. Devlete rağmen ama devletle birlikte çözüleceğini bilerek konuyu yeni baştan ele almak ve tartıştırmak, bu nedenle çözümün kendisinden daha büyük önem taşıyor. Devleti başka bir çözüm arayışı içine sokmak, Türkiye’de Türkler tarafından üretilecek yeni bir Kürt politikasının ekseni olmalıdır.

Kürt milliyetçiliğini ayrı bir yere koymadan genel olarak milliyetçiliğe ve özel olarak Türk milliyetçiliğine karşı mücadele verdiğini sanarak havanda su dövüldüğünü fark etmek de gerekir. Kürt milliyetçiliğini anlamaya çalışmak ve gerekirse ödün vermek, Türk milliyetçisi açısından olanaksız bir şeydir. Bu nedenle, dikkat edin, Kürt milliyetçiliğinin her türden eleştirisi, örtülü veya açık, Türk milliyetçiliğine varmaktadır. Kemalist Türk devletinin kurgusunu ve yerleşik ideolojisini tartışmayan her şey buna varır. Demek ki Türk milliyetçiliğini etkisiz hale getirmek ve çözüm yoluna sokmak için ilk yapılması gereken şey, zorunlu olarak Kürt milliyetçiliğini ayırmak, eğer eşit hak talebindeyse, aklın sınırı içinde “haklı” bulmaktır. Aslında günümüz dünyasında ister işgale karşı direniş ya da etnisite veya mezhep veya kültür temelinde özgürlük arayışları olsun, ister sınıf mücadeleleri veya antiemperyalist mücadeleler, bunların tümü gelip sonunda haklı-haksız şablonuna oturmaktadır. Bu sorunları çözüm yoluna sokabilmek için izlenecek politikalar, kitabî formüllerden değil, somut durumdan üretilmek zorundadır. Kürtlerin talepleri bu şablona uymakta mıdır? Belirleyici kriter bu olmalıdır.

Türklerde bugün yaygın olan ve yaygınlaştığı gözlenen his, kendilerine ait bir vatanı “başkaları”yla paylaştıklarıdır. Osmanlı mülk bilincinin Kemalist cumhuriyete geçmiş bu şeklinde bu vatanda Türklerden başka milletlerin de bir hakkı bulunduğunu, ama bu hakkın “köle olmak” olduğunu Kemalist öncülerden (Mahmut Esat Bozkurt) öğrenmiş bulunuyoruz. Unutmamak lazım, Mahmut Esat Bozkurt Kemalist kadrolar içinde şaşılacak kadar “en solcu” olanlarındandır ve Türkiye’de zaman zaman yükseldiğine tanık olduğumuz “sol-Kemalist” akımın mensuplarının da Kürt meselesinde olduğu gibi Ermeni, Rum, Süryani, vb. sorunlarda izledikleri –veya devlete önerdikleri– politikaların referans noktası niteliğindedir. Buraya girilmiştir, açmaz buradadır. Bu mecradan çıkılmalıdır.

Bugünkü koşullarda yeni bir Kürt politikası üretip topluma anlatmanın araçları yok denecek kadar az olsa bile, DTP vardır ve bu noktadan çıkarak Türk liberaller, solcular, sosyalistler, aydınlar ve sanatçılar ve bilhassa hâlâ aklı başında duran sendikacılar, mesleki örgütlenmeler, gençlik ve kadın örgütleri, mevcut partiler, “bu mesele çözülsün artık” diyen herkes, işini gücünü bırakıp bu sorunla ilgilenmeli, politika oluşturmaya katkıda bulunmalı ve yaygınlaştırmalı, aklı ve vicdanı bütün kimler kalmışsa medyadakiler bu gayrete omuz vermeli, “her telden” yerine tek telden bir politik yoğunluk oluşturmanın önemi ve aciliyeti kavranmalıdır.

Gündemi gerginleştiren ve toplumu iç çatışmalara doğru sürükleme potansiyeli taşıyan olgu PKK’dır. PKK’yı Kürt toplumundan, Kürtlerin tümünü kapsayacak bir yaklaşımla ve “politik manada” ayrıştırmak, çözüme giden yolları açacak bir ilke oluşturmak bakımından elbette gerek ama bunun yolu PKK’yı devlet ve hükümet ağzıyla lânetlemek değildir, çünkü bu zaten “politika” değildir. Devlete, “Git PKK ile konuş,” denmesi de doğru değildir. Kördüğüm hâline götüren, bu noktaya sıkıştırmaktır. Buradan hızla uzaklaşmak gerekir. PKK ordadır, somuttur ama Kürt halkı da orda ve somuttur. Türkler PKK’nın değil, Kürtlerin muhatabıdır. Türkler çözüme, –bu veya bir diğeri, belki daha demokratik veya bundan daha despot, fark etmez– kendi devletleriyle ulaşacaklardır.

En etkili politika Türklerle Kürtlerin eşit haklarla aynı devlet kapsamı içinde yaşamalarını savunmakla olur elbette. Türk milliyetçiliğinin törpülenmesi bunun için gereklidir. Kürt milliyetçiliğinin ayrı ve “haklı” görülmesi de, güçlenmesi için değil, aksine onun da törpülenmesi için gereklidir. Bunu Kürtlerin bu saatte bile yapmaları, “istedikleri gibi yaşamak” hakkına kavuşmaları koşuluyla mümkündür. Bu ekseni koruyan, yani Kürtlere güven veren böyle bir politikanın oluşturulmasında PKK, olumlu veya olumsuz, faktörlerden biri değildir. Sorunun PKK ile özdeş bir sorun olarak görülmesini Türk devleti istiyor ve Türk toplumunun basireti burada bağlanıyor. DTP böyle bir politikaya muhatap olabilir mi?

Bize göre olabilir ve olmaya çalışmalıdır. Kendini Kürtlerin politik temsilcisi yerine koymakta ise, hattâ buna mecburdur. Bunu yapabilmek DTP için elbette kolay değildir, çünkü Kürtler adına ve Kürtlerin yaşadıkları yerlerde politika yapmaktadır ve Kürtlerin yaşadığı genel durumun siyasî sentezinden başka bir şey değildir. DTP’nin, çözüme dönük bir Türk politikasının muhatap olması ihtimalini zayıflatmak için devlet ve parlamentodaki bütün partiler işbirliği halinde çalışmaktadırlar. Tekelci Medya, çığırından çıkmış bir sorumsuzlukla, DTP’ye karşı izolasyon siyasetini yaymaktadır. DTP bu kuşatmayı yarabileceği strateji ve taktikleri üretebildiği ölçüde başarılı olabilecektir. Kürtlerin taleplerini esnek bir formülle siyasî programına yazmış olması, devlette elbet öfkeyi körüklemiştir ama Türk toplumuna, yarattığı kısmi öfkenin yanı sıra, konu üzerine düşünüp tartışma merakını da aşılamıştır. Merak edebilen bir toplumda hâlâ hayat işaretleri var demektir.

Ömer Bedri Canatan, Kızılcıksayı 32, s. 10-18.