İlhan Selçuk bir yazısında, “Vah zavallı Kemalistler, ya da Atatürkçüler, veya ulusalcılar...” (Cumhuriyet, 29 Mart 2006, Kristal Küre) dediği, kendisinin de dahil olduğu ve yarım yüzyıldır etkili bir öncüsü olduğu kesimi, bugünkü Türkiye ve dünya ilişkileri sistemi içinde Kemalizme düşen misyonu yerine getirmek için hâlâ daha harekete geçmemiş olmakla suçluyor ve bu misyonun ne olduğunu eski Yugoslavya devlet başkanı Tito’dan aktardığı şu alıntıyla tanımlıyordu: “..Ülkemiz kristal bir küredir. Ben Josip Broz Tito, bu küreyi, ellerimle tutarak değil, alttan nefesimle üfleyerek havada tutuyorum. Umarım benim nefesim tükendiğinde birisi bu görevi devralır. Yoksa kristal küre yere düşer ve tuz buz olur... İşte o zaman dünyanın kaderinin korunması başka ülkelere kalır. Nasır benim dostumdur, ancak ondan önce dünyanın geleceğinin korunması Anadolu’ya düşer. Anadolu’da Kemalistler tarafından kurulan devletin temeli bağımsızlıktır. Bu yüzden Anadolu, dünyanın kaderini kurtarma görevini omuzlarına alır.”
Yugoslavya’daki siyasî elitin Türkiye ve Kemalistler hakkında, abartılarak yanlışa vardırılmış bir görüşe sahip olduğunu Miloseviç’in Perinçek’e yazdığı ve Türkiye’yi “Kendini kurtarması dünyayı kurtarmasıdır” diye tanımladığı mektubundan da biliyoruz. Belki de Balkanlardan bakınca Türkiye ve Kemalistler böyle görünüyordur, bilemeyiz, ama bu durumda, yani Türkiye’nin başı belaya girmişken Kemalizmin bir misyonu olabilir mi diye, biz bize düşünmemiz lazım. Hattâ bunu Kemalistlerle –kavga için değil–birlikte yapmak yararlı dahi olabilir.
Türkiye’nin “kristal küre” gibi algılanmasında, temelinde yatan zaaflara uygun düştüğü için bir yanlışlık yoktur. Bunun söylenmesi, Kemalist Cumhuriyetin, Küçük Asya’nın (Anadolu, Misakı millî) zengin beşerî coğrafyasına “aykırı” biçimde kurulduğunun da söylenmesidir. Ancak bu küreyi bugüne kadar ayakta tutmak “Kemalizmin nefesi”ne (üflemesine) bağlanıyor ki, bu hem yanlıştır hem de “Türkiye’nin bütünlüğü” yönünden ürkütücüdür. Küre, Kemalistlerin dehası nedeniyle değil, emperyalistler arasındaki kavga “toprak meselesi” olmaktan çıktığı için bugüne kadar gelebilmiştir. Öte yandan eğer yaşaması Kemalizmin nefesine bağlı hâle gelmişse, bu tam bir felakettir, çünkü Kemalizmin nefesinin tükenmiş olduğu artık çok açık bir şekilde görülmektedir.
Kemalizmin, bugün halk sınıfları üzerinde herhangi bir etkisi kalmamıştır, fakat zaten geçmişte de bir etkisi yoktu. 85 yıl önce devlet kapitalizmi olarak başlattığı ve yolun yarısında kendi eliyle yetiştirdiği tekelci özel sermayeye devrettiği toplumsal modelin bugün artık iflas ettiğini Kemalistlerin kendileri de kabul edecektir. Bu nedenle Kemalizmin başlangıçtaki referanslarına dayanarak yapılmış güncel çağrıların toplumda yankı bulması olanaksızdır. Belki bugünkü belanın 1920’lerdeki ile “benzer” bazı noktaları mevcuttur ama bu sadece şeklî benzerliktir, işin mâhiyeti değişmiştir. Diyelim Türkiye gerçekten de bir kristal küre olarak doğmuş ve bugüne, kendini devlette, orduda, bürokraside ve aydınlarda kodlamış olan Kemalizmin üfürmesiyle gelmiş olsun, ama bugün küre ayakta kalsın diye üflemek, herkesin açıkça gördüğü gibi, Kürtlerin içinden gelmemektedir. Kürtler de üflemiyorsa eğer, küre kaçınılmaz olarak yere düşecektir. Bunu artık Kemalistlerin kendileri de fark ediyor.
Kemalizmden hâlâ medet umuluyorsa burada durup düşünmeye başlamak lazım. Türkiye’nin başını belaya sokan bir Kürt meselesi var, bir de politik İslam meselesi, öyle mi? Bunların ikisi de zaten Kemalizmi şekillendiren sorunlardır. Bu sorunlar, bu nitelikleriyle olmasalardı Türkiye’de “Kemalizm” diye bir şey zaten olmazdı. Bir üçüncüsü de, bugünkü hâliyle Kemalizmin risk algılaması dışına çıkmış bulunan emekçi sınıf soludur. Bunlara Kemalizmi Kemalizm yapan Ermeni ve Rum meselesi de eklenmelidir. Türkiye bu sorunları konuşmaya mecbur olduğu bir açmazda iken belki de ilk susması gereken Kemalizm –Kemalistler değil– olduğu halde, en çok o konuşuyor: Cumhuriyet tehlikede!
Kemalistlere göre birbirini besleyen iki bela birden gelmiştir Türkiye’nin başına. Biri “Kürt meselesi”dir, öteki de “İslamcı politik hareket". Bu hareket bugün hükümettir, işler demokrasiye bırakılacak olursa, bir dönem daha hükümet olacaktır, şimdi devleti adım adım ele geçirmeye çalışmaktadır, süreç tamamlandığında laik cumhuriyeti yıkacak ve bir şeriat devleti kuracaktır. Gelenek, kanun ve nizam Tayyip’in cumhurbaşkanı olmasına elverişli olsa bile, önü kesilmelidir. Kürt meselesi de zaten, Türkiye’nin bu İslama –ılımlı İslam– geçiş ânı zaafından ve ABD’nin Irak’ı işgaliyle oluşan ortamdan yararlanarak Cumhuriyet’in temelindeki ittifakı bozmaktadır. O halde neresinden bakılırsa bakılsın Türkiye Cumhuriyeti “kurulduğu koşulları” yaşamaktadır, bu nedenle Kemalizmi yeniden kuşanmak lâzımdır.
Burada son zamanda, Kemalistler hesabına olumlu puan sayılması gereken bir gelişme gözleniyor. Özellikle Irak’ın ABD tarafından yeniden tanzimine (bölünmesi) girişilmesinden sonraki gelişmeler içinde Kürt meselesinin genişleyen bir önem kazanması ile birlikte Kemalistlerin de bugüne kadar hep AB’nin veya ABD’nin, (solcuların bir kesiminin de emperyalizmin) marifeti saydıkları “Kürt meselesi”ne bu kez "Kürtlerin kendi marifeti" diye bakmaya başladıkları görülüyor. Bu, belki, gerçeğin geç de olsa fark edilmesi anlamında olumlu bir değişikliktir, ancak Kemalizmin değişmez anlama, algılama ve değişmez çözüm şekli bakımından daha da tehlikeli bir sonuca götürmektedir, çünkü Kemalist Cumhuriyetin temelindeki mutabakatın Kürtler tarafından “tek yanlı” olarak bozulduğu suçlamasını içermektedir. Demek ki Kürtler, herhangi bir sebep de yokken, 87 yıl önce attıkları imzayı bugün geri çekmiş olmakla devletin birliğine ihanet etmiş oluyorlar. Bu durumda Kemalistler, bugün Kürtler tarafından “geçersiz” sayılan ve tek yanlı bozulan mutabakatı “tek yanlı olarak korumak”tan başka çare kalmıyor demektedirler! Yani, Kürtlerin bozduğu mutabakatı Türkler bozmayacak, tek yanlı olarak sürdürmeye devam edecek(ler) ve iş varacağına varacak!
İş buraya doğru giderken solun, siyaset acemisi, Kemalizm hakkındaki bilgisi ve tecrübesi nakle dayanan, Kürt meselesine de mazlumdan yana olmak-olmamak diye ahlakî bir yerden bakan, “kaderini tayin hakkı” dese de hangi kader olduğunu kestiremeyen, “sınıf sesi” duyamadığı için bir kısmı Kemalistlere, bir kısmı Kürtlere kulak kabartan genç kuşakları için de birkaç söz yararlı olabilir. Çünkü sonuçta onlar, önemli bir kesimi Kemalizmden kendini bağımsızlaştırmayı başaramamış bir sol mirası –ne kalmışsa– devralmış bulunuyorlar.
Kemalizmin solu yanına almak için herhangi bir çaba göstermesine gerek yoktur. Kemalistlerin böyle bir niyeti ve gayreti de zaten hiçbir zaman olmamıştır. Buna rağmen Türk solunun önemli bir çoğunluğunu Kemalizmden ayrı (uzak) düşünmek de olanaksızdır. Türk solu ile Kemalizm arasındaki ilişkilerin değişmez tuhaf bir diyalektiği vardır. Kemalizmin solu arkasına alarak güçlenmesi ve ilk fırsatta ve esas olarak solu ezmesi Türkiye’nin 85 yıllık tarihinde en az üç beş kez yaşandığı halde bu menfur ilişkinin sürüyor olmasında Kemalistlerin hiçbir kusuru yoktur. Bütün kusur Türk solundadır. Kendi sınıf kaderini ve düşünce evrenini Kemalizmden bağımsızlaştırmayı başaramadığı için tarihini ondan koparamamış ve her zaman en büyük darbeyi de Kemalizmden yemiş olan solun Kemalizme karşı zaafı bugün de güçlenerek sürmektedir.
Türkiye solunun Kemalizme karşı koruyucu bir bağışıklık sistemi geliştirememiş olması birkaç nedenden ileri gelir. Esas neden Türkiye’de Kemalizmin ve solun yüz yıl öncesine rastgelen ortak bir sahnede oluşmalarıdır. Kemalistler bugün zemin farklı olsa bile benzer dekoru kullanarak aynı sahneyi kurmanın boş hayali içindedirler. Solun bir bölümü de kurulan bu sahnede kendine verilecek rolü ezberlemeye çalışmaktadır. 1908’de, 1918-23 arasında, 1960-70 döneminde, Ecevit’le birlikte 1974-80 arası yıllarda, dün daha “28 Şubat vakası”nda hep aynı şey oldu: solun önemli bir çoğunluğu Kemalizm ile aynı çuvalın içine girdi ve büyük hasarla yıktı. Şimdi de aynı şey olacak!
Bu durumda solun Kemalizm hakkında kendini neden böyle sürekli yanılttığıyla ilgili temel soru geliyor akla. Sol Kemalizmi bir “ulusal kurtuluş” düşüncesi olarak tanıyor. Onun “antiemperyalist” bir “millî bağımsızlık savaşı”na öncülük ettiğini düşünüyor. Bu bir saplantı hâline gelmiş ama, Kemalizm kendini böyle gösterdiği ve solu da ikna etmeyi başardığı için böyle olmamış. Kemalizm Kemalizm olduğu günden beri “antiemperyalist” olduğunu söylememiştir!
Buna karşılık oldum olası burjuva sınıf çıkarını korumuş, solu ezmiş, komünistleri katletmiş, işçi ve emekçi sınıf mücadelesini en şiddetli yöntemlerle bastırmış, ülkeyi NATO’ya sokup emperyalizme bağlamış, “sınıf rüştü”nü ispatlamış olmasına rağmen sol gene uyanmamış, bütün bu yaşayıp gördüklerini Kemalizmin kendi “devrimci” çizgisine ihaneti, kararsızlığı, “Atatürkçülük”e dönüşmesi, vb. gibi yorumlamış, solu ezmiştir diye araya husumet sokmamıştır. Hele bugün, o gün hiç değildir!
Solun genelindeki bu zaafı, kendisi zaten “antiemperyalizm”den daha ileri ve “ulus ufku”nu aşan bir “sınıf ufku” geliştiremediği için anlamak mümkündür de, aynı zaaf “sınıf ufku”na sahip Marksist solda da vardır. Bu zaafı Kemalizm kendi içinden bir “sol Kemalizm” üreterek kullandığı zengin bir tecrübeye sahiptir. 1960-70 arasında sol Türkiye’de müşterek “antiemperyalist” bir temayla Kemalizm (Yön dergisi) ile birlikte yükselmiştir. Bu antiemperyalist mücadelenin öncüsünün işçi sınıfı olduğu ve sosyalizm amacına bağlanarak verilmesi lazım geldiği söylenir söylenmez, Kemalizmin emek ve sosyalizm düşmanlığı nüksetmiştir. Ancak yükselen solun büyük kesimi (Mihri Belli-MDD) sosyalizmi yutkunarak telâffuz etmek ve Kemalizmin 1920’lerdeki “antiemperyalist” programına iştirak etmek koşuluyla Kemalizmin yanında kalmış ve onunla birlikte iktidara yürüdüğü zannı içindeyken Kemalist devletin duvarına çarparak (12 Mart) parçalanmıştır.
Bedeli çok ağır ödenmişken bile sol hâlâ Kemalizmden etkileniyorsa, bunun da geçmişte yatan sebepleri vardır. Madem Türkiye’de Kemalizm ile solun müşterek bir tarihi var, buna birlikte bakıp eksik kalmış bir şeyler varsa, yerine koyalım. Belki bugünkü “bela” olarak Kürt meselesi ve politik İslam olayı da bir açıklık kazanır.
Kemalizm nasıl “ulusal”dır?
Konuyu Kemalizmin sınıf aidiyetinden başlayarak geliştirmemiz gerekirdi ama ne Kemalistler önem veriyorlar sınıf meselesine, ne de artık solun mirası. Sanki tarihin o sayfası kapanmış gibi. Bu durumda Kemalizmin “antiemperyalist” bir “millî kurtuluş” düşüncesi ve eylemi olup olmadığına bakmakla yetinmemiz gerekiyor Bu konu söz cambazlığından uzak, gerçeğin kendisine sadık kalınarak bakılırsa anlaşılması kolay bir konudur.
Kemalistlerin kendi sunumlarından çıkarak ilerleyelim. “Yoktan bir Türk ulusu” yarattıklarını söyler ve övünürler... Bu tezi sorgularsak, yolumuz hemen “Ermeni”, “Rum” ve “Kürt”lere çıkıyor. Varsın çıksın. Bu tezi kurcalayalım ve bir yanlış anlama varsa, birlikte düzeltelim.
Tezin önce yapısı çürük. Ama tezin çürüklüğü Mustafa Kemal’in dehasına zarar vermez. İmparatorlukların (Almanya, Avusturya-Macaristan, Çarlık Rusya’sı ve Osmanlı) birlikte tarih sahnesinden çekilirken arkada bıraktıkları “boşluk”tan bir “ulus” çıkarabilmekse bu deha, acaba nasıl işlemiştir? Yani somut manada ortada bir “ulus” yoktur ama “savaşı” verilerek “yaratılmış”tır! Olmaz, çünkü “yok”tan ulus yaratılamaz. “Ulus” yoksa eğer, “ulusal kurtuluş savaşı” da yoktur. Herkes bilir ki, önce ulusun kendisi oluşmamışsa, “ulus” olmanın bilinci kökleşmemiş ve çıkarı kendini dayatmamışsa ve bu gelişmeyi engelleyen iç (feodal) ve dış (sömürgeci-emperyalist) güçlere karşı geniş toplumsal tabanlı bir mücadele başlamamışsa “ulusal kurtuluş savaşı”ndan da söz edilemez. Nitekim bugün Kemalistlerin kendileri de dolambaçlı bir yoldan bu noktaya geliyorlar. Türkiye’nin yaşadığı ve gittikçe derinleşen bir Kürt meselesi var. Ulusal kurtuluş savaşı verdikten, ulus-devletini kurduktan sonra Kürt meselesinde en küçük demokratik açılma şiddetle karşı çıkan Kemalistler, bu anlaşılmaz hassasiyetlerine gerekçe olarak “Türkiye’nin henüz uluslaşmasını tamamlamamış bir ülke olmasını”nı gösteriyorlar. Bu durumda araya bir yüzyıl girmiş ve hâlâ “ulus” olunamamışsa, nasıl ve ne zaman olunacağını da göstermeleri gerekir. Bunu gösterebilmek için bir asır önce ne kadar ve nasıl ulus olunduğunu irdelemekten ve çıkan sonucu kabul etmekten başka çare var mıdır?
Önce şunu belirtelim ki, Kemalistler haklıdırlar, “Kürt meselesi” denilen şey bir “devlet meselesi”dir. Bunu sadece Kemalistler değil bütün “Türk”ler böyle görür. Kürtlerin de bildiği bir husustur bu. Dolayısıyla Kemalist Cumhuriyet’in bu meselede söyleyebileceği herhangi bir sözü olmadığı gibi Kemalist devlete söylenecek söz de yoktur. Herkes “bir çözüm bulunsun” diye devletin ağzına bakıyor. Güzel. Demek ki meselenin “düğüm noktası” nerde ise, oraya bakılıyor. İyi ama, Kürt meselesi Kemalist Türk devleti ile konuşulamaz ki... Çünkü zaten Kemalist Cumhuriyetin kendisi Kürt meselesinin “Kemalistçe çözüm”üdür. “Ne demek üniter bir devlette Türk-Kürt birliği?” diye sorulabilir. Mümkün ki mümkün olmuş, olabilmiştir. Bu bir ulusal kimlik birliği değil, kader birliğidir. Yani Kemalist Cumhuriyet “örtülü bir Türk-Kürt federasyonu” olarak doğmuş ve bugüne kadar bu vasfıyla gelmiştir. Mustafa Kemal’in siyasî dehasından söz edilecekse bu bağlamda edildiği zaman bir anlam taşır. Bunu kaynağında açalım.
Kemalizmi ve Kemalist Cumhuriyet’in oluşmasını, hem Osmanlı devlet-toplum yapısının, hem de sömürgecilikten emperyalizme geçiş koşullarının bütünlüğü içinde doğru anlayabilmek için ona 1880’lerde başlayan ve 1940’lara kadar gelen bir tarihsel süreç olarak bakmak gerekir. Bu sadece, Kemalizmin oluştuğu “ortam”ı değil, aynı zamanda kendisini anlatır. Daha kategorik ve Kemalist hareketin süreçle doğrudan organik bütünlüğü yakalanmak isteniyorsa, o zaman en azından dikkati, 1908-23 dönemi üzerine yoğunlaştırmak gerekir. Bilhassa 1912 Balkan Harbi yenilgisinden sonra artık bildiğimiz Kemalist Hareketin saf kendisi ile karşı karşıyayız. Ermeni meselesi, Rum meselesi, Kürt meselesi “bu dönemin”, öyleyse aynı zamanda –dolaylı değil– doğrudan Kemalizmin meseleleridir.
Feodal sömürgeci bir imparatorluk olan Osmanlı devlet merkezinde ulus bilinci doğal olarak oluşmadığı gibi, çevreden gelen ve imparatorluğu yeni ulus devletler kurarak bölen ulusal hareketler nedeniyle bir “ulus düşmanlığı” söz konusudur. Son otuz kırk yılına gelinceye kadar Osmanlının merkezinde “ırk” kavramı da yoktur. Ulusal kimlik profili veren her şey ve herkes Osmanlılığın gazabına uğramaktadır. Ulusçuluk dışarıdan, çok geç, sultan bursuyla Avrupa görmüşlerden, “Türkçü” özüyle ve burjuvalaşmada İstanbul’dan ileri geçmiş Kafkas göçmenlerinden gelmiştir. Bu arada, Osmanlı “devlet sınıfı”nın Bakü petrol işletmelerinden nemalandığı, oradan sökülüp gelen Yusuf Akçura’nın, 1908 Rus devriminin en net burjuva profil veren Kadet Partisi’nin (Anayasacı Demokrat) merkez komitesi üyesi olduğu da akılda tutulmalı. Başlangıçta “ümmet”i “millet”le ikame etmeye çalışan etkisiz bir “cereyan”dır. Kimlik sarsıntısı geçiren Osmanlıya bir tarihsel kök bulup çıkarmaktan ibaret bir gayrettir. Kafalarda ve kültürde bu kadardır ama, İttihat ve Terakki içindeki farklı damarlardan biri olarak “iktidar” kullanmaya başlayınca (1913) çok dar bir zaman dilimi içinde gelişip profil verebilmiş, hattâ denebilir ki bir “ırk” duygusunu da yaratmıştır. Başka ulusların yüz yıllarını alan ve tarihlerinin içini dolduran bir süreç Küçük Asya’da 30-40 yıl içinde bir “Türklük bilinci” biçiminde, ama toplumsal sınıf geçmişi bulunmadığı için “şuursuz” bir cereyan olarak boy göstermiş, dolayısıyla duru ve net bir uluslaşma sürecinden çok farklı, eldeki devlet eliyle uluslaşma gibi, ilginç bir seyir izlemiştir. Ulusun içeriği olmak gereken halk olayın dışındadır... Dinamik nasıl işlemektedir?
Batı literatürüne yerleştiği şekliyle biri Avrupa, öteki Asyatik olmak üzere iki Osmanlı vardır. Balkan Savaşıyla birlikte Avrupa Osmanlısı emperyalizmin (Finans Kapital) yeni pazar düzenlemesi açısından bitmiştir. Geriye, üzerinde esas olarak Kürtlerin, Ermenilerin, Arapların (en büyüğü), Rumların ve “Türk”lerin, başka pek çok etnik gruplarla (profil verenleri Çerkesler, Keldaniler, vb.) birlikte yaşadığı Asyatik Osmanlı, yani Küçük Asya, Suriye, Mezopotamya ve kısmî Kafkasya toprakları kalmıştır. Finans kapital (emperyalizm) için sıra, yeni dünyaya göre düzenlenmesi gerçekten de çok zor olan burayı düzenlemeye gelmiştir. Alman emperyalizminin umudu ve çıkarı yönünden bu Asyatik Osmanlı’yı bir “Enverland” (Enver Paşa) birliği içinde koruyup topyekûn yutmak, İngiliz-Fransız-Rus emperyalist bloku (İtilaf) için de beşerî sınırlarına ayırıp yutmak hedefi geçerliyken 1. Büyük Savaş ‘a gelinmiştir.
Savaş, bu süreci kesintiye uğratmamış, daha da şiddetlendirmiştir. Arda kalan toprağın Türkleştirilmesi (Arap toprakları hariç) Osmanlı’nın savaş içinde odaklandığı asıl konu haline geçmiştir. Osmanlı için dış cephe (Çanakkale ve doğuda Ruslara karşı kısmî savunma hariç) durgundur fakat içerde İttihat ve Terakki eliyle açılan “İç cephe” Küçük Asya’yı tarihte emsali az görülmüş bir can pazarına çevirecektir. Devlet var, “devlet sınıfı” da var, fakat üstünde temelleneceği toprak ve insan yok, bu nasıl olur! Olur mu olur. Olmuştur. Bugün “tehcir” mi yoksa “soykırım” mı diye bir türlü karar veremediğimiz Ermeni meselesi bu can pazarında çözülecektir. Türkçülük diye masum akademik bir eğilimin, devlette ve siyasette planlanmış bir somut tarih yazımına dönüşmesi halinde sınıf mücadelesi alanını (somut hayatı) kıyamdan kıyama sürüklediği, yani biz “ırkçılık” demesek bile “ırk”ları da yakıp yıktığı görülecektir.
Savaştır bu, niyet-kısmet örtüşmez. Ve birdenbire Ekim Devrimi olur, Çarlık Rusya’sı çekilir, her şey tersine döner. Küçük Asya’nın ortasında ve doğusunda Ermeni neredeyse hiç kalmamış, tek tük Keldani ve “biraz” da (batısında) Rum kalmıştır. Bunların bütün sermaye varlıkları el değiştirip Türklerin ve Kürtlerin eline geçmişken İngiliz emperyalizminin patronajı altında “Mütareke” ve Mustafa Kemal dönemi (aşaması) başlar. Anadolu’nun beşerî coğrafyası değişmiştir artık. Niyetler de değişmiştir. Osmanlıyı etnik temelde bölecek kapitalist dünya pazarına bağlamak planı savaş öncesinde kalmış, emperyalist siyaset “Osmanlı birliği”ni (Arap hariç) korumaya dönmüştür. (Örneğin, Pontus’un ihyası için Bakü’de kurulu göçmen Pontus hükümetinin Trabzon referandumu talebi İngilizler tarafından reddedilir. Savaşın başında ve içinde Ermenilere verilmiş sözler reddedilir. Anadolu’daki Rum varlığı emperyalizmin gözünde bir “asayiş meselesi”ne dönüşür ve Paris Konferansı’nda zaten Yunanistan’a verilen görev, Anadolu’yu işgal etmesi değil, asayişe nezaret etmek olur.) Küçük Asya’nın bölünmesi –ya da bölünmemesi– sadece Türklerin ve Kürtlerin verecekleri karara, bu kararın Avrupa emperyalizminin niyetine ve çıkarına uygun olmasına kalmıştır.
Kemalizmin “ulus”(allık) hikâyesi de bu noktada başlıyor ya, Kemalistler de dahil hepimiz oraya, belki bugüne de bir faydası olur diye, aydınlıkta bakmalıyız. Kim, neye karar vermiştir?
Savaş içindeyken ve esas savaş içerdeyken İttihat ve Terakki’nin Talât-Enver Paşaları (“Kemalist Perinçek” doğru adamın kemiklerine yüz sürmüştür) işbaşındadır. İpler “yüksek teşkilatçı” Talât Paşa’nın eline geçmiştir. Hangi askerin nerde duracağı, ne kadar ve niçin duracağı ondan sorulmuştur. Osmanlı askerine siyaseti öğreten ve yolu gösteren o olmuştur. Şu sıra tarihin bu noktası fazlaca kurcalandığı için biz de belirtelim; burada gözden kaçmaması gereken önemli bir nokta Balkan Savaşı yenilgisi ile İttihat ve Terakki’nin asker kanadının içine düştüğü eziklik, Ermeni soykırımındaki asker rolünü zayıflatan, buna karşılık “sivil” siyasî örgütlenmenin rolünü pekiştiren özel durumdur.
Mütareke başlarken yenilgiden sorumlu kanat (sivil kanat) geri çekilir, denge ters dönmeye başlar. Askerler savaşmıştır, fakat siviller yenilmiştir. Burada Kemalistlerin es geçtikleri, “o dönemde Türkiye’de sınıf yoktu” diyerek Kemalizmin her tür tepeden inmeci baskısına mehaz gösterdikleri somut durumu da es geçmemek gerekir. Tamam, Batılı anlamında modern sınıflar yoktu ama Doğu despotik toplumunun belirleyici özelliği anlamında Osmanlı tepeden tırnağa sınıflı bir toplumdu. Sınıf devleti yoktu, evet, ama “devlet sınıfları” (Dr. Hikmet Kıvılcımlı, Kenan Somer) vardı. Bu devlet-toplum yapısı içinde sınıf hâkimiyeti, aynı zamanda bir devlet memuriyeti –ve devlet– hâkimiyeti olarak biçimleniyordu. Bu da salt bürokratik bir egemenlik anlamına gelmiyordu. Söz konusu olan burjuvalaşmış bir bürokrasiydi. Fabrika ile, atölye ile değil, sermayenin özel görünümlerinden biri olan (doğuran para, faiz) “finans” ile burjuvalaşmış bir “devlet sınıfı” –bürokrasi– idi. Osmanlı iltizam sisteminde (vergileri toplayıp payını alma) gelirin %64’ü Müslümanlarda idi ve bu yetki son Osmanlı döneminde tümüyle askerî ve sivil bürokrasinin elinde toplanmıştı. İşlettiği parası var, fabrikası yok, o halde burjuvazi değil, bürokrasi..! Öyle mi?
O devlette kişinin bürokrasideki yeri, serveti ve ekonomik etkinliği arttıkça yükseliyordu. Bu sistemde savaş devlet sınıfı açısından en kolay ve en çabuk zenginleşme yoluydu. Osmanlı devlet sınıfının, hakiki manada en burjuva Ermeni ve Rumları Küçük Asya’dan çıkarırken 3-5 yıl içinde el koyduğu zenginlik, hesabı bugün bile Koç’u, Sabancı’yı, şu veya bu şehrin kapitalist sınıfının uykularını kaçıracak kadar büyüktür. Kurtuluş savaşının “ulus”u da, “halk”ı da, önderi de, Kemalisti de işte bu sınıftır. İttihat ve Terakki bu sınıf içinde örgütlenmiş ve bu sınıfı örgütlemiştir. Sulh ile birlikte Ermeniler ve Rumlar geri dönecek midir korkusuyla ve bu yönetici devlet partisinin askerî ve sivil kanatları arasındaki gerilimle birlikte Mütareke dönemi başlar.
Bu sınıf üç-beş yılda kazandığı servet, sermaye ve yerel hâkimiyetin elinden geri alınacağı korkusuyla, Mütareke döneminin başında refleks vermeye başlar. “Vatansever”lik falan asla söz konusu değildir. Olsa ne ki, “vatan” da zaten “mülk” değil midir! İşgalci emperyalistlerle (İngiliz-Fransız) yerel planda çok sıkı bir iş birliği içindedirler. 30’a yakın vilâyette, dernekler, cemiyetler biçiminde nefsi ve mülkü müdafaa amacıyla örgütlenen bu “devlet sınıfı”dır. Osmanlı devlet partisi (İttihat ve Terakki), parti ortadan kalkmış, adını değiştirmiş olsa bile etkisinden hiçbir şey kaybetmediği için Mütareke sonrası döneme de vaziyet etmektedir. Anadolu illerindeki “kurtuluş refleksi”ni, yani “elindekini” kurtarma işini örgütleyen, İttihat ve Terakki’den başka kimdir ki?
Osmanlı devlet sınıfının, Anadolu illerinde örgütlediği reflekse Bülent Tanör “Yerel Kongre iktidarları” demiştir. Adlandırma sorun teşkil etmez ama “yerel” denmesi halkın da katıldığı gibi bir yanlışa götürür diye açmak lazım. Yerel değil, Osmanlı devlet sınıfının ve idaresinin yerel uzantıları demek lâzım. Kongre denilince akla “temsil” gibi olmadık şeyler geleceği için devlet sınıfının durumdan görev çıkarması diye belirtmek lazım. Bu yerel örgütlenmeler bir İttihad toparlanmasıdır ve örgüt zinciri üzerinden İstanbul burjuvasına ve hattâ idari açıdan Sultan’ın kendisine kadar uzanan bir merkezi karaktere sahiptir. Verili devlet iktidarının il şubeleri ve yerel zorbalığın kaleleri olan bu “cemiyet” ve “dernek”lere “halk” yakıştırması bir tahrifattır.
“Kürt meselesi” bu düzlemde, çözülür. Osmanlı devlet birliğini yeniden tesis amacı taşıyan bu “yerel” Kongrelerin ilk birlik girişimi olan Erzurum’dakine, Trabzon vilâyeti ve Canik (Samsun) sancağıyla birlikte esas olarak Doğu Vilâyetleri namıyla, Erzurum, Sivas, Diyarbekir, Elaziz, Van, Bitlis gibi Kürt vilâyetleri ve bu saha içindeki bağımsız livaları temsil eden “sivil” (İttihatçı) delegelerin yanı sıra, içlerinde yolu Talât Paşa tarafından açılan Mustafa Kemal’in de bulunduğu, İttihat ve Terakki’nin asker kanadı katılır. Kemalist “Millî birlik” kavramının ilk oluştuğu yer burasıdır, fakat asla Kemalistlerin 85 yıldır savundukları “Millî birlik”e benzemez.
Osmanlı devlet sınıfı temsilcilerinin nezaretinde “Kürtler” ve “Türkler” Erzurum’da birbirlerine, “hiçbir sebep ve bahane ile Osmanlı’dan ayrılmayacakları” sözünü vermişlerdir. Birbirlerinden ayrılmayacakları sözünü vermemişlerdir. (7 Ağustos 1919.) Sivas’ta “Osmanlı memleketleri kısımları yekdiğerinden ve Osmanlı topluluğundan ayrılmaz” demişlerdir. Bu biraz daha belirlenmiş bir söz ama “birlik”te kalmaktan “bütünleşme”ye geçmemiş bir sözdür. (11 Eylül 1919.) Söz Ankara’da vekiller heyetinde “Milletlerin kendi geleceklerini bizzat idare etmeleri hakkı bütün dünyada kabul olunmuş bir prensiptir” biçimine dahi ulaşmıştır. (Elcezire Cephe Kumandanına 27 Haziran 1921 tarihli tamim.) Ayrıca bu sözün içinde, “birinin yek diğerinin gelişmesine karışmayacağı” da vardır.
Esasen dünyanın siyasî atmosferi de, emperyalizmin kendisi için gördüğü ve kendini temellendirmede araç kullanmayı öğrendiği burjuva ulusal devletleri de Kemalizmin ufkunu tayin etmektedir. En uygun olan bir Anadolu Birliği, Kürtlerle Türklerin kendi iradeleriyle bu işi kotarmasına bağlıdır. Bu iki irade, kendi başına anlamında “bağımsız” ve emperyalist finans kapital telkinlerine açık olarak vardı. Kürtlerin bugün, bir örtülü Türk-Kürt federasyonu olarak inşa edilen Kemalist Cumhuriyetin işlemediği, Türkler tarafından işletilmediği, ırkçı ve Türkçü bir üniter devlete dönüştüğü, dolayısıyla başlangıçta verilen sözlere uyulmadığı şeklindeki iddiaları da “duygusal”dır. Bu “hassas denge” karşılıklı olarak gözetilmemiş olsaydı, dünya gidişatı birkaç kere ekseninden kırılırken, suları seksen yıldır hiç durulmayan bu bölgede, bu federasyonun “örtüsü” çoktan kalkardı. Bugüne kadar çeşitli biçimler altında bu örtülü federasyon, Kürt rızasına dayalı olarak sürdürülmüştür. Demek ki Türkler ve Kürtler, başlangıçta birbirlerine verdikleri sözü, bazı “ufak tefek” sapmalarla bugüne kadar tutmuşlardır. Bu nedenle Kemalist Türk devletini, kurulduğu dönemin koşullarında, “Kürt meselesi”nin siyasî manada çözümü olarak adlandırmak yanlış değildir. “Kürt meselesi” dendiği zaman Türkiye’de demokrasiden veya demokratlıktan, insan haklarından, vb. söz ediliyor değildir. Bir devlet biçiminden, belki en çoğu, devletin biçimi ile yurttaşlığının biçimi arasındaki tutarsızlıktan söz edilmektedir. Yani Kürt meselesi, bir “devlet meselesi”dir. Şuraya buraya çekiştirildiği halde, niçin son söz hep devlete kalmaktadır? Demek ki verili durumu ancak “devleti aşan” açılımlarla geçmek ve yeni bir yere gelmek mümkündür. Ondan ötesi siyaset yaptığını sanmaya hizmet eden çocukluklardır.
Gelelim Kürtlerin dünkü rızasından bugünkü itirazına. Kemalistler devletin kuruluşundaki mutabakata Kürtlerin uymadığını ileri sürmektedirler. Bu iddia doğrudur. Ama bugünkü dünya ahvâline baktığınızda hangi söz bozulmamış ki! Tito’nun “kristal küre”sinin yerinde yeller esiyor. Potsdam dünya nizamını elli yıl boyunca temellendirmişti, şimdi nerdedir? Demek ki Kemalistlerin “kristal küre”ye benzettikleri devletlerine üfleyecek yeni bir nefes aramadan önce bir soluk düşünmeleri gerekiyor.
Şimdiki Kürtler “ayrılmama” sözü veren Kürtlerin çocukları değilseler torunları veya toruncuklarıdırlar. Köprülerin altından akan suları bilip davranmak gerekir. Bugünkü Kemalistler ise tıpkı “ata”ları gibi davranıyorlar.
Kemalistler, oradan miras her şeyle övündükleri halde İttihat ve Terakki’nin devamı olmayı bir zillet saymaktadırlar. Kemalist hareketin İttihat ve Terakki’den kesin bir kopuş olduğu şeklindeki algılamaları Erzurum ve Sivas Kongrelerinin aslında İttihat ve Terakki’nin farklı hiziplerinin birliği olduğunu görmezlikten gelmeleri nedeniyledir. Dolayısıyla, bizim burada yaptığımız tahlile katılmazlar. Sivas Kongresi’nin tüm delegeleri “İttihat ve Terakki’yi yeniden ihya etmeyecekleri”ne yemin etmemişler midir! Burada olsa olsa Taner Timur’un “İttihat ve Terakki’nin değişim geçirerek” Kemalizme bâliğ olduğu tezine ödün verilebilir ki, bu tez de zaten Kemalist hareketin bir İttihat uzantısı olduğu gerçeğini destekler.
Türk uluslaşmasının aradan bunca yıl geçmesine, Türkiye’de ne kadar okur-yazar Kürt varsa hepsinin Türkçe öğrenmesine, milyonlarcasının iç güçle birlikte yer değiştirmesine, mayın tarlaları ve jandarma ordusuyla diğerlerinden (İran-Irak Kürtleri) izole edilmesine, her çeşit Kürt siyasetine sistem içinde bir rol verilip içselleştirilmesine rağmen hâlâ bitmemiş olması Kemalistlerce de bir vakıa olarak kabul edildiğine göre, bu konuda artık “tartışılacak” bir şey kalmamıştır; demek ki bizim bundan, Türk uluslaşmasının bu biçim altında, klasik anlamda bir ulus tanımına hiç bir zaman ulaşamayacağını anlamamız gerekir. Kemalistler ve Kemalizm için “çözüm bulamaz”lık demek olan bu halden çıkmak Kemalistlere düşmektedir. Bu aynı zamanda “Kürt meselesinin çözümü” Kemalistlerden geçer anlamına gelmektedir.
Buradan çıkıp Kemalist hareketin “ulusal” (millî) vasfının türetildiği bir başka alana, Kurtuluş Savaşı’nın antiemperyalist bir “millî burjuva devrimi” olup olmadığına bakabiliriz.
Kemalist hareketin dilinden, İttihat’tan devralıp sürdürdüğü bir “millî” vasıf hiç düşmemiştir. Duyan da sanır ki bunun gerçeği hakiki bir “millîcilik”tir.
Kemalist hareketin “siyasî bağımsızlık” veya “ekonomik bağımsızlık” gibi klasik ulusal –ve demokratik– burjuva devrimci hareketlerine mahsus bir özelliği olmadığı apaçıktır. Elbette bunlarla çelişmez ama, bu özellikleri taşımadığı ve bu hedefleri gütmediği için Kemalist devrimin “millî” niteliği daha dar bir alana sıkışmıştır. Burada ilk görülmesi gereken, “ekonomik bağımsızlık” olgusunun o günkü Osmanlı mirası temelinde imkânsız –ya da nedensiz– olduğudur. Bunun ulus olmuş veya olmamış olmakla da illiyet bağı vardır, zira ulus önce ekonomik manada oluşmaktadır. Bilinen bütün burjuva devrimleri bu anlamda, yani ulus temeli şu veya bu ölçüde oluşmuş bulunduğu için “çağrılmış” kaçınılmaz devrimler niteliğindedir. Kapitülasyonlar 1. Büyük Savaş içindeyken ve fiilen, Fransa ve İngiltere düşman kuvvet oldukları için tamamen, müttefik Almanya için kısmen kaldırılmıştır, lâkin bu tamamen askerî sebeplerledir, “ekonomik bağımsızlık” talebiyle bir ilgisi yoktur. Çünkü Osmanlı, kendi iç pazarını talep eden bir sınıf oluşturmuş değildir. Bütün pazar ekonomisi yabancı sermayenin (Finans Kapital) denetimi altındadır. Kaynaklarıyla birlikte Kemalist hareket de “finans olarak” burjuvalaşmıştır. İki yıl gibi “şok” denebilecek kısa bir zamanda Ermenilerin elinden alınan büyük çaplı işletmelerin mülkiyetinin devlete ve İttihatçı sivil eşrafın-tüccarın eline geçmesine rağmen işletme inisiyatifinin Yahudilere verilmesi, Kemalistlere geçen Osmanlı mirasının kapitalizmi devralıp bağımsız (ulusal) biçimde sürdürecek bir miras olmadığını gösterse de, “finansal yönetimi” çok iyi bildikleri görmezlikten gelinemez. Kemalistlerin dayandığı ve palazlandırdığı sınıfa, herhangi bir “sınıfsal tutum”u nedeniyle değil, milliyet (Türk) temeli nedeniyle “millî” denmiştir. Ermenilere ve Rumlara karşı “millî”! Ama Avrupa Finans Kapitalinin (emperyalizmin) işbirlikçisi ve ortağı! Yani Türkiye’de “ulusal burjuva” ya da “ulusal sermaye” dendiği zaman “Türk burjuva” ya da “Türk sermayesi” denilmiş olmaktadır. Bunların, sınıfsal bir tutum demek olan “millî” olmakla ne gibi bir ilgisi vardır?
Türk kapitalizminin inşası dönemi olan Cumhuriyetin ilk yirmi yılına sıkıştırılmış “millî sanayileşme hamlesi” de Kemalizmin “bağımsızlık”çı olduğunu göstermez. Çünkü artık bütün dünyada sermaye ihracına dayalı bir finans kapital (emperyalizm) egemenliği geçerlidir. Türkiye’de burjuva sınıfın Avrupa burjuva sınıfının desteği ile geliştirilmesi Kemalist elitin ütopyasıdır. Bu elitin en radikallerinden olan Mahmut Esat Bozkurt, “Anayasal Cumhuriyet(imiz)in varlık nedeni –raison d’etre– Avrupa’daki burjuva devrimiyle ve burjuvazinin ekonomik durumuyla açıklanabilir. Bizim durumumuzda ekonomik çıkarları ‘burjuva’ sıfatıyla tanımlanabilecek ya da halk ile soylular arasında bir sosyal sınıf olarak durduğu fark edilebilen bir sınıf mevcut değildi” (1921) derken Osmanlı devlet yapısının “sınıfsız” olduğunu da ima eder ama, asıl vurguladığı, Avrupa emperyalist sermayesi ile zorunlu kader birliği ya da kaderini ona emanettir. Bu nasıl “sınıf” olmamış, tek tek kalmış ve devlet kurmuş İttihat elitlerinin vizyonu olabilir? Bozkurt bu sınıfsal derinliği de, kendisiyle çelişse bile kaçırmamıştır: “1908 devrimi yalnızca bu ülkede sınıf egemenliği ilkesine dayanan bir devlet kurabilmişti, bu kesinlikle hayatî bir katkıydı.” İşte Kemalizm: Devlet sınıfının hem Osmanlı ekonomisindeki konumu, hem daha önceki Ermeni ve Rum sürgünlerinden edindiği, hem de 1915/1916 yıllarındaki tehcirlerde el koyduğu “işler durumda” para ve mal zenginliği (servet değil) ile bağlı dinamik burjuva kimliği.
Bugünkü Kemalistler Kemalizm ile sosyal sınıflar arasındaki ilişkiler konusunda atalarından farklı mı düşünmektedirler? Hayır. “Millî” hassasiyetlerinin sınıf özünün hiç değişmediği anlaşılmaktadır. Özelleştirmede, Ereğli Demir Çelik fabrikasının (Kuruluşuna 60’lı yıllarda “2. el, çürüktür, Türkiye’nin kazıklanmasıdır” diyerek karşı çıkmışlardı: –Morisson Süleyman edebiyatı– Devrim gazetesi...) OYAK aldı diye rahat nefes aldılar. TÜPRAŞ’ı Koç Holding aldı, mahkemede Arap sermayesine verilir diye yürekleri ağızlarına geldi (Cumhuriyet gazetesi), yargıya gözdağı verdiler. İşçi sınıfı içindeki etkileri ve uzantıları (DİSK) laik ve Kemalist, o halde doğal olarak “millî” varsaydıkları Koç Holding’e destek için sokağa dökülmeyi telâffuz edebildi.
Ya Kemalizmin “halk”çılığı?
Buraya kadar işaret edilen özellikleriyle Kemalizmin “halkçı” bir ideoloji ya da siyasal düşünce olduğunu ileri sürmek “halksız” Kemalizme en büyük haksızlıktır. Çünkü Mustafa Kemal’in öncülüğü ve dehası, asıl olarak bunca büyük işleri “halksız” başarmış olmasındadır. Kemalistler “antiemperyalist” ve “millî” “bağımsızlık” savaşı verirken “halk”ın bu işe karışmamasına oturup kalkıp dua etmelidirler. Hattâ etmişlerdir de. Gerçi Rus köylü anarşizminin Osmanlı eliti üzerinde bir dönem belli bir etkisi olduğu söylenmiştir, ama amele sınıfına, makinalara saldıran İngiliz işçilerinden (Luddite) mülhem, kötü gözle baktıkları da bilinmektedir. Üstüne titredikleri “millî” burjuva sınıf, “millet sınıfı”dır. Türkiye’de “millet”, o halde “millî” olan her şey, kavramsal alana geçmeden önceki kendi gerçek hâlinde her ne ise öyle kavrandığı zaman gerçek kavranmış olur. Kemalist sözlükte halk “necip”tir, ne yaptığını bilmez. İşte örneği: takiyyeci bir İslamî siyasal partiyi (AKP) iktidar yapacak kadar şaşkın, Kemalizmi siyaset sahnesinden silip süpürecek kadar da ahmak!
Kemalizmin dayandığı sınıfın “millî” yani “antiemperyalist” olup olmadığını son dönem Osmanlı ekonomisi içinden çıktığını düşünerek bakarsak daha iyi görürüz. Bu noktaya Kemalistlerin kör olması anlaşılır bir şeydir, çünkü onların itibar ettikleri bir “emperyalizm” teorileri bulunmamaktadır. Oysa aynı körlük, Kemalizm konusuna mahsus olmak üzere, itibar ettiği bir emperyalizm teorisi olmasına rağmen, Türkiye solu için de geçerlidir. Kemalist Cumhuriyeti ortaya çıkaran koşulları Finans kapitalden (emperyalizm) “bağımsız” çözümleme eğilimi Türkiye solunda, biraz da Stalin’in güttüğü devlet siyasetinin basıncı altında oluşmuş, baskın bir eğilimdir. Bu nedenle Kemalistler, ne zaman emperyalizmle iş birliği yapmış veya sola saldırmışlarsa, bu bir “istisnaî durum” sayılmış, kendi dâvalarına ters düştükleri söylenmiştir. Kemalizmin bundan daha ileri giden sol eleştirisi ya “sekter”dir, ya da marjinal kalmıştır.
Halbuki Kemalizmin doğduğu koşullarda bütün dünyada Finans kapital (Banka+sanayi sermayesi) egemenliği (emperyalizm), kapitalizmi yeni bir aşama istikametinde dönüştürmekte, bu nedenle “ulusal” olan her şey ile çatışmaktadır. Merkez bankası (Osmanlı Bankası) bile yabancı finans kapital olan Osmanlı’da emperyalizmin çatışacağı ne vardır ki? Tuz, Tütün, İpek, Alkol, Balıkçılık, PTT vb. belli başlı ekonomik faaliyet alanları 52 yabancı finans kapital kuruluşunun tekelinde ve yüzde yüz tahakkümündedir. Burada bir siyasal dönüşüm yaşanacak ve bir devlet kurulacak, ama bu süreçte bu mali gücün parmağı olmayacak!
Elbette finans kapitalin girip (sermaye ihracı) dönüştürdüğü bir yerde yerel sermaye birikimi de oluşacaktır, ancak bunun Osmanlı’da, örneğin aynı ilişkiler içindeki diğer İslam dünyası ülkelerinden (örneğin Mısır) farklı olarak tutmadığı, yani “görünür” bir sınıf, hattâ birkaç örnek dışında (M. Kemal birinin damadı olmuştur) finans kapitale “Defol git!” diyebilecek, çıkarı ondan farklılaştığı için cesur bir zümre bile oluşturmadığı zaten bilinmektedir. Dönemin “ulusal burjuva”sından antiemperyalizm ve bağımsızlık için ne çıkar, ne çıkmaz diye toplanan Doğu Halkları Kurultayı’nın Kemalist harekete itibar etmeyişi de (M. Kemal’in delegeleri kurultaya alınmaz) bu nedenledir. Anadolu’daki Kemalist hareketin önderleri anti-emperyalizmin kendi bindikleri dalı kesmek olduğunu bilecek kadar akıllıdırlar.
Kemalistler hiç değilse emperyalizmi (finans kapital) “yurt”larından çıkardıkları için “antiemperyalist” olmalıdırlar.! Tam aksine, onların bu “millî” hamlesi sayesinde Türkiye’deki emperyalist (finans kapital) kuruluş sayısı 116’ya çıkmış, ayrıca bunların yanına 64 adet Türk finans kapital kuruluşunu da (birleşmiş mâlî ve sınaî sermaye) Kemalistler koyarak Avrupa sermayesine entegrasyonu geliştirmişlerdir. Kemalistlerin yarattığı ve “millî burjuva” denilen örneklerden biri meşhur İş Bankasıdır. Kurulduğu yıl, kömür tekelidir. Yanan İzmir’in (bu yangın da netâmelidir ya...) yeniden imarı için çıkarılan tahvilleri eline geçirmiştir. Demiryollarının finansmanını üzerine alır. Ergani bakır madenine el koyar, vb. Delege kartını evde unutanlar, Fırka (CHP) kongrelerine İşbank hisse kağıtlarını gösterip giriyorlardı. Bütün büyük endüstriye hâkim 3’ü devletin 7 banka... (Bugün dahi bu aynı İş Bankasının toplam sermaye hisselerinin önemli bir bölümünün TC’nin devlet partisi Halk Fırkası/Halk Partisi’nin uhdesine emânet edilmiş olmasında –sembolik de olsa– bir keramet görmüyor musunuz?)
Kemalizm bu iken ve bundan başka bir şey değilken, Finans kapitalin ne demek olduğunu iyi bilen, Kautsky, Lenin, Rosa Luksemburg, Hilferding, vb. okumuş Türk komünistlerinin önemli bir kesiminin de tıpkı Kemalistler gibi seksen yıl boyunca inatla “millî” –veya ulusal– burjuva demiş olmasının ayrıca bakılması gereken dramatik bir tarihi vardır.
Türkiye solunda yaygın Kemalizm hakkındaki yanılgıların bir kaynağı da Kemalistlerle Bolşevikler arasındaki ilişkilerdir. Ankara’dan Komintern’e yazılmış bir mektup, amacından ve mahiyetinden bağımsız olarak Türk solcularını etkilemiştir. Oysa bu mektup Komünist hareketle bir iş birliği veya ittifak arayışını değil, politik bir isteği yansıtmakta, Komintern’in Avrupa işçi sınıfı üzerindeki etkisi tarikiyle emperyalist sermayenin Anadolu üstündeki ağırlığının hafifletilmesini hedeflemektedir. Ayrıca, Rusya-Osmanlı Kafkasya ilişkileri Kemalistlere de, Bolşeviklere de, çözülmeden miras kalmıştır ve gerilim nedeni olmaktadır. Bu bölgede “Sovyet” olgusu tutunmakta güçlük çekmektedir. Kemalistler bunu bir alış-veriş aracı olarak kullanmakta başarılı olmuşlardır. Hepsi bu kadardır.
Özetlersek, Kemalist hareket Kürtlere, Ermenilere ve Rumlara ve diğer Küçük Asya ulusal topluluklarına karşı, sadece, ırkçı savrulmaları da barındıran Türkçülüğü anlamında “millî”dir. İttihat ve Terakki’deki egemen ideoloji bunu bütün çıplaklığı ile yansıtmış, uygulamış ve kendi içinden çıkardığı Kemalist harekete devretmiştir. Kemalist hareket, devraldığı ırkçı-Türkçü damarı risk olarak algıladığı her şeye karşı kullanmıştır. Hitler faşizmi ile flört ederken esas itibarıyla faşist modele (Mussolini) uygun bir devlet modeli geliştirmiştir. Bu devlet kendi tarihi içindeki edinimlerine (referanslarına) her an geri dönebilmiş, bu da bize "liberalleşme" veya “faşistleşme” gibi görünegelmiştir. Hattâ bu sağlam argümana dayanarak yanlış “sürekli faşizm” tezleri bile çıkmıştır. Geleceği yere kadar gelebilmiş olan bu devlet, acaba gideceği yere kadar gidebilecek midir? Bu kuşkuludur.
Kemalizmi elbette seksen yıllık Cumhuriyet serüveni içinde bir bütün olarak görmek, Türkiye kapitalizminin gelişmesine paralel değişen siyasal rolünü ve etkisini, nedensel bağları içinde kavramak önemlidir, ancak bugünkü, kendini “sol”, “antiemperyalist”, “millî” ve “halkçı” bir görüşmüş gibi sunan ve hâlâ oltasına takılan solcu bulabilen Kemalizm, doğduğu koşullardaki Kemalizm olduğu için biz burada sadece ona bakmaya çalıştık. Kemalizmin etkisi altına girmekte olan sol görüş ve düşüncelerin Kemalizme gene bizzat kendisi tarafından yakıştırılmış kavramlarla kendini silahsızlandırması güncelde sınıf mücadelesine zarar verdiği ve “sınıf” kavramından kaçan bir eğilimi güçlendirdiği için, ayrıca güncel bir konudur ve bu yönüyle de irdelenmeli ve işlenmelidir.