Önce AB İlerleme Raporunda, sonra Başbakanlık İnsan Hakları Danışma Kuruluna (BİHDK) bağlı Azınlıklar ve Kültürel Haklar Komisyonu raporunda yer alan “azınlık hakları” konusu üzerine kopan kıyamet devam ediyor. Türkiye’de gayrımüslimlerden başka (ulusal, etnik, dinsel, kültürel vb.) azınlıkların bulunduğunu, onların ayırımcılığa (diskriminasyona) uğradıklarını söyleyenlere küfür ve hakaret düzeysizliği ve ilkelliği sürüyor. Topa tutulanların başında komisyon başkanı Prof. Baskın Oran geliyor.
Küfür varsa fikir yoktur, küfredenle hiç bir şey tartışılmaz. Çünkü, önyargıyla ve husumetle doludur, kafasında fikir olmayanın tepkisi küfür olur. Oysa, toplumsal ve siyasal olguları, mevcut yasaları incelemek, uluslararası hukuk normlarına bakmak, çeşitli ülkelerin deneyleriyle karşılaştırmak ve evrensel demokratik kuralların ülkemiz koşullarına uygulanabilmesinin pratiğini tartışmak gerekmektedir. Soruna çözüm üretmik budur. Buna karşı çıkanlar konuya bir bölünme metafiziği dışında bakmazlar, birliğin aslında o “bölünme” dedikleri olgudan, “toplulukların hak eşitiğinden” geçtiğini anlamazlar. Öyle olduğu içindir ki, Yunanistan’daki Türk azınlık üzerine kitap yazmış olan Baskın Oran, Türkiye’de Kürtlerin, Alevilerin haklarını savununca vatan haini ilan edilir. Çok hiddetlenilmesinin nedeni ise, o görüşlerin başbakanlık bünyesindeki bir kuruldan çıkmasıdır.
Azınlık haklarını ileri sürenler yabancıysalar, ya Türkiye’yi bölmek isteyen ard niyetli çevrelerdir veya başka ülkeleri şablon alanlar, Türkiye’nin iç düşmanları tarafından kışkırtılanlardır.
Yok eğer Türkseler, mutlaka vatan hainidirler, Kürtseler, bölücü ve yeminli devlet düşmanları. Konuya bir bölünme metafiziği dışında bakmamak, birliğin aslında o “bölünme” dedikleri olgudan --toplulukların hak eşitiğinden-- geçtiğini düşünmemek, sövmekten ve önyargıdan bir an için geri durup konuyu nesnel olarak irdelememek şidetten başka bir sonuç getirmez. Konformizm zihin tembelliğidir, hazır kalıpçılıktır, ama konformizmin önyargıyla ve bilgisizlikle bütünleşmiş olanı en vahimidir.
Düşünen insan sövmeyeceği, verilerle, fikirlerle konuşacağı için karşıdan gelen küfür ve hakaretlere verecek yanıtımız yok. Ama bazı toplum gruplarının, azınlık diye nitelendirilmeyi hakaret saymaları üzerine konuşmak gerekiyor.
Sövgü ve demagojiden başka bir şey yapmayanlar kendilerini ülkenin asli sahibi saymaktadırlar. Bu ülkenin esenliği ve geleceği dar kafalılıktanm, paranoya ve şoven dayatmalardan değil, gelişkin bir demokratizmden, insan hak ve özgürlüklerinden, evrensel hukuk normlarından ve ayrı ırk, dil, din, kültür topluluklarının tamamen gönüllü birliğinden, kardeşlik bağlarından, güvene dayalı ilişkilerinden geçmektedir.
Bu öngörüler AB ile bağlı değil, evrensel insanlık bilincinin ve yurttaşlık kavramının gereği. Nitekim, Türkiye solu AB konusundan bağımsız olarak ve çok önceden beri --Kopenhag Ölçütleri diye bir belge ortada yokken-- bu görüşleri savunuyordu. Bugün kimi liberallerin yaptığı gibi AB istiyor diye değil, evrensel özgürlük anlayışıyla ve ülke insanlarının esenliği amacıyla aynı öngörüleri savunmaya devam edecektir. Kendisini liberalizmle ve burjuva kozmopolitizmiyle sınırlamadan devam edecektir.
AZINLIK VE AYIRIMCILIK
Lozan Antlaşmasınca “ekalliyet” sayılanlar Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı olan, ama Türk olmayan, ulusal-etnik kimlikleriyle değil, dinsel kimlikleriyle tanımlanan, bu nedenle “gayrımüslim azınlıklar” diye anılan Rum, Ermeni, Yahudi toplumlarıdır (Antlaşmada Rum, Ermeni, Yahudi diye adı konmuş bir belirleme geçmez, sadece gayrımüslimliğe atıf yapılır.)
Bugünkü tartışma ise Kürtler ve Aleviler üzerine. Toplumun hukuki örgütlenmesinde etnik bakımdan Kürt toplumunun, dinsel kültür olarak Alevi topluluğunun yok sayılmış olmasıdır. Kürtlükle Alevilik kimlik olarak aynı kavramlar değil. Türkün de Kürdün de Alevisi var veya Kürtler arasında sünniler Alevilerden çok fazla. Alevi konusunun da AB raporunda yer almasına tepkiler “bunlar bizi bölmek istiyorlar, Kürt bölücülüğü yetmedi, şimdi de Alevi konusunu getirdiler, artık çok ileri gidiyorlar” oldu. [Oysa, öyle bir ayırımcılığın varlığından Kenan Evren bile yakındı; 22.10.2004’te TV8’de yayınlanan Pınar Türenç’e mülakatında rapor üzerine konuşurken “mesela adam Alevi diye işe alınmıyor, olur mu böyle şey?” dedi.]
Demirel “Kürt kökenli vatandaşlarımız niçin azınlık olsunlar, onlar çoğunluk imtiyazlarından faydalanıyorlar?” derdi. Derdi ama, yönettiği bürokrasi, doğan çocukların Kürtçe adlarını nüfus kütüğüne yazmazdı. Çocuklar büyüdüklerinde, evde-mahallade ayrı, okulda ayrı isimleri olurdu: Kürt yurttaşların hangi ismi alamayacaklarına devlet karar verirdi. Buna da yurttaşlık denirdi? [Prof. Doğu Ergil, Kanal 7’deki tartışmada, bir gün önce Diyarbakır’da bir yöneticinin bir çocuğa Sidar adı konulmasına izin vermediğini bizzat söylediğini belirtti (İskele-Sancak, 22.10.2204.) Yan uygulama devim ediyormuş.]
Görüldüğü gibi, raporu hazırlayan Baskın Oran gibi, devleti bazı Avrupa platformlarında temsil eden Prof. Doğu Ergil de vatan haini çıktı. Sağlığında TÜSİAD’a benzer bir rapor yazmış olan Prof. Bülent Tanör de vatan hainiydi, ilh.
Azınlık terimindeki “az”lığa dayanan kelime oyunu nerdeyse resmiyet kesbetti. Hatta, hakları savunulan gruplara mensup olanlar da azınlık kelimesini beğenmediler, “biz azınlık değiliz” dediler, konuyu gurur meselesi yaptılar. Oysa sorun sayısal değildir, hukuksaldır: Çok etnili, çok kültürlü bir toplumda hakim topluluğun kültürü dışında kalan milliyet, etni, dil, din, kültür aidiyetleri için var olmayan bazı temel topluluk haklarının yasal güvencelerle ve demokratik uygulamalarla getirilmesi, tüm kültürlere hukuk ve devlet nezdinde “hak eşitliği” tanınmasıdır
FARKLI OLANA KISITLAMA
Burada karşı çıkılanşey ülkedeki belli topluluklara karşı uygulanan ayırımcılıktır. Azınlık hakları kavramının uluslararası literatüre girmesinin nedeni de, ülkelerde kendilerine karşı ayırımcılık (diskriminasyon) uygulanmasını önlemek için o topluluklara güvenceler getirilmesidir.
Yani, söz konusu olan siyasi ve hukuki bir kavramdır. Yasalarla, hukukla, toplumun siyasal örgütlenmesiyle (devletle) ilgilidir. Bizde siyasal üstyapı etnik olarak da, dinsel olarak da monolitiktir. Sadece Türk’tür, sadece Müslümandır, sadece sünnidir, sadece hanefidir. Bunu söylediğiniz zaman, devletin çeşitli üst kademelerine kadar yükselmiş Kürtlerin veya Alevilerin bulunduğunu söz ederler. İsmet İnönü ile Turgut Özal’ın Malatya’lı, Cemal Gürsel’in Erzurumlu, 12 Mart’ta başbakanlık yapan Ferit Melen’in Van’lı olduğunu örnek verirler. El insaf! İnönü, Özal, Gürsel ve Melen’in nesi Kürttür? Türklük, Kürtlük, Çerkeslik, Araplık genetikle ilgili değildir, ailenin hangi ilin/ilçenin yerlisi olmasıyla da. Milliyet veya etnisite bir topluluk kimliğidir, dil, din, kültür, davranış ve alışkanlıklar bütünüdür, bireyin hissettiği bir topluluk aiditiyeti bilincidir. Konu, tek tek bireylerin devlette şu veya bu mevkie gelmeleri-gelmemeleri gibi bir bireysellik sorunu değildir. [Ayrıca, hukukta yeri olmadığı halde, uygulamada devletin bazı kurumlarına eleman veya ileride o kurumun mensubu olacak öğrenci alınırken onun Kürtlüğü veya Aleviliği ya da ikisi birden söz konusu olur. [Örneğin, gayet iyi biliyorum ki, Tunceli nüfusuna kayıtlıysanız, kabul şansınız çok azdır.]
“Azınlıklar”, her şeyden önce “topluluk” meselesidir. Saydığımız adlar dışında, ana dili Kürtçe olan, hatta bir aşiretten ve şeyh ailesinden gelen (Bitlis’ten insanların Ankara’ya el öpmeye gelecekleri kadar Kürt olan) Kâmran İnan Gaydalı veya gene anadili Kürtçe olan veya kan davalı aşiretleri barıştırıp onlarla barış çubuğu içecek kadar yöre Kürtlerinden saygı gören Hikmet Çetin bakanlığa kadar gelmişlerdi, ama Kürt kimliklerini Meclis’in ve bakanlığın kapısında bırakarak gelmişlerdi. Partilerinde üst organlara seçildikleri halde, ne Meclis’te, ne de hiç değilse kendi parti gruplarında Kürtlerin hakları lehine –ya da hiç değilse Kürtlere yapılan yaygın, sistematik haksızlıklar aleyhine-- tek bir girişimlerine, konuşmalarına rastlandı.
Şu halde, hiç bir Kürt veya “Doğu doğumlu” politikacı ya da bürokrat yönetsel makama Kürt kimlikleri, Kürt kültürleri nedeniyle gelmemişlerdir.
Konu, toplumun hukuki örgütlenmesinde etnik bakımdan Kürt toplumunun, dinsel kültür olarak Alevi topluluğunun yok sayılmış olmasıdır. Örneğin, “devletin dili Türkçe’dir” sözünün “resmi dili Türkçedir” diye değiştirilmesi önerisine bile asla tahammül edilmemektedir. Oysa, birden fazla resmi dili olan devletler hiç de bölünmemektedir. İsviçre’deki dört ana topluluktan üçü, etnik bakımdan komşu dört milliyetle (Alman, Avusturyalı, Fransız, İtalyan uluslarıyla) aynı kültürden oldukları halde, Helvetia Konfederasyonu (İsviçre) 9 yüzyıldır ayaktadır ve hiç bir parça aynı ana dili konuştuğu devlete katılmayı aklından geçirmemiştir. Zürich’li bir İsviçre’liyle, Cenevre’li bir İsviçre’li konuşamazlar, çünkü birbirlerinin dillerini bilmezler. Cenevre’li her Fransızla, Zürich’li her Almanla, Avusturyalıyla ana diliyle konuşur, kendi yurttaşlarının çoğuyla konuşamaz. Ama ne birisi kendisini Fransız sayar, ne ötekisi Alman ne de üçüncüsü İtalyan. Ülkenin her yanındaki kamu görevlileri, toplu taşıma sürücülerine varıncaya dek her üç dili de bilmek zorundadırlar, her yurttaş devletteki işlerinde ana dilinden konuşur, böylece dil konusu hukuki eşitliğin bir parçası sayılmıştır. Demek ki, bir devletin çok dilli olması bölünmenin işareti değil, tersine birliğin bir güvencesidir. Kuşkusuz ki, İsviçre yaygın bir örnek sayılmaz, ama resmi dilin tek, konuşulan dilin daha fazla olduğu bir çok ülkede federe birimler kendi bölgelerindeki devlet kurumlarında (resmi dil artı ana dil olmak üzere) çift dillidirler. [Bingöl valisi dertlerini anlatmak isteyen köylü kadınların söylediklerini anlamayınca, sinirlenmiş, öğretmenlere dönüp, “kadınlara dertlerini anlatabilecekleri kadar Türkçe öğretin” demiş (Birgün, 25.10.2004.) Halbuki, çözüm vali beyin yanına tercüman almasında, devlet dairelerinde tercüman bulundurulmasındadır.]
AZINLIK KAVRAMI SAYISAL DEĞİL, HUKUKSALDIR
Azınlıklar sosyal siyaset kuramında tanımı kolay olan bir kavram değildir, zaman zaman bilimciler, politikacılar ve toplumsal konularla ilgilenenler tarafından tartışılır, görüş ayrılıkları ve pratik farklılıklar görülür. Buna rağmen, konuya mümkün olduğunca nesnel bakabilmek için şu noktaları göz önünde bulundurmak gerekiyor.
Bir azınlığın en yaygın, en fazla kabul gören tarifi olarak “içinde yaşadığı toplumda hakim olan ırk, milliyet, etnisite, dil, din, kültür bakımından farklılık gösteren, kendilerini farklı gören, aynı zamanda başkalarınca da öyle görülen insanlar topluluğu” anlaşılır. Ayrı olmak demek, o topluluğa mensup insanlar, o ülkede egemen olandan, baskın olandan farklı oldukları için dışarlanmaları, toplumsal yaşamdan tam olarak yararlanamamaları, onlara karşı ayırımcılık güdülmesi, ön yargıyla bakılması demektir, böyle tutum ve uygulamalara sadece baskın olan topluluk veya topluluklar değil, ülkedeki başka azınlıklar da katılabilirler. [Örneğin, Birleşik Krallık denilen Büyük Britanya’nın İrlanda’daki hakimiyetine sadece İngilizler değil, kendileri de bir azınlık olan İskoçlar ve Galliler de ortaktılar.]
Öte yandan, azınlık bir topluluğun mensupları güçlü bir grup aidiyeti içinde olabilirler, kendilerini toplumun diğer kesimlerinden ayrı tutmak için çaba gösterip, özgül davranış biçimleri geliştirebilirler. Toplumbilim bakımdan “azınlık” ile “azınlık grubu” terimleri kuramsal olarak ayrıdır.
Azınlık sözcüğü belirgin özellikleriyle toplumdaki çoğunluktan farklılıkları âşikâr olan bir topluluk için kullanılır, onun azınlık yapan o topluluğa mensup insanların kültürleriyle, gelenekleri, âdetleriyle kendiliğinden halleridir, yani grup olmak olmak için özel bir çabaları, uygulamaları yoktur.
Azınlık grubu ise sadece ayrı bir topluluk değildir, öyle bir grup niteliğini sürdürmek, yani kimliğini, farklılıklarını koruyup pekiştirmek için, belirli amaçlar ve tanımlanmış mensubiyet kuralları koyan, zorunlu davranış kuralları geliştiren ve o topluluğu toplumun geri kalan kesimlerinden ayırdedecek kesin bir alt kültür yaratan gruptur. Kendi farklılığını kesinkes belli edecek simgelere, kültürel davranış biçimlerine sahiptir.
Azınlık terimi bir bütün içindeki sayısal azınlığı ifade eder, ama illa ki toplumda sayıca azınlıkta olmak anlamına gelmeyebilir. Güney Afrika’da ırkçı rejim sırasında siyahlar nüfusun 5’te 1’ini oluşturdukları halde, egemen olan beyazlardı. Siyah çoğunluk ise “azınlık grubu” durumundaydı. Aynı saptamayı Doğu Afrika’daki Britanya sömürgelerinde kentlerde Hindistan’dan gelmiş tüccar, iş adamı ve zanaatkârlar hakimdiler, oysa onların nüfus içindeki oranları % 1 kadardı. Fransa sömürgesi Mağrip ülkelerinde, özellikle zengin Cezayir’de “pied noir” denilen yerleşik Fransızlar için de aynı saptamayı yapabiliriz. Egemen kült sayısal olarak azınlıkta olana –Cezayir’li Fransızlara— aitti, çoğunluk Araplar ise ezilendi. İngiltere İrlanda’yı 16. ve 17 yy.larda sömürgeleştirirken oraya giden İngilizler dışında İrlandalıların bir bölümünü asimile etti, dili İngilizce, dini Protestan –ama nüfus içindeki sayıları hayli az olan— işbirkçi egemen bir topluluk yarattı. İrlandalılar verdikleri bağımsızlık savaşı sonrasında 1921’deki Londra Antlaşması’yla bağımsız devlet oldular, ayrılıp Serbest İrlanda Cumhuriyeti’ni kurdular. Kuzeydeki 6 kontluk Birleşik Kralık bünyesinde özerk statüde kaldı. Bu karşıtlıkta Katolik ve Protestan çatışması gibi gözüken, gerçekte İrlanda-Britanya karşıtlığı (sömürge halkı ve sömürgeci efendi çatışması) olan bir mücadaleydi. Bugün 1,5 milyonluk Kuzey İrlanda’da 500.000 kadar Katolik ve 1 milyon Protestan (Britanya yanlısı) İrlanda’lı vardır. İki ayrı topluluk birbirlerine düşmandırlar ve Katolikler sayısal olarak da, topluluk olarak da azınlıktırlar. Komşumuz Irak’ta sünni Araplar, Suriye’de Aleviler sayıca azınlıktadırlar.
ABD’deki güney eyaletlerinde Afrikalı-Amerikalılar sayıca çoğunlukta oldukları halde yukarıda tarif ettiğimiz “azınlık grubu”na örnek gösterilebilirler.
Geniş bir insan topluluğunun ana dili, her gün konuştuğu dili Kürtçe olduğu halde, Milli Eğitim bakanlığının hangi müfredatında Kürt diliyle ilgili tek bir sözcük vardır? Yetişen Kürt çocukları evde Kürtçe konuşurlar, ama ne Kürtçe yazabilirler, ne de hayatları boyunca Kürtçe bir metin görürler. Yazılı olmayan dil gelişmez. Dilin ilerlemesi, kelime ailelerini bulmayı, yenilerini üretmeyi veya önermeyi, üslup geliştirmeyi, dilin üzerinde dilbilimcilerin ve edebiyatçıların çalışma yapmalarını gerektirir. Uygarlığın yazıyla başlatılması boşuna değildir. Konuşmaksa herkes konuşur, ilkel topluluklar da konuşuyorlardı, ama dil de, uygarlık da yazıyla gelişti.
Bugüne değin Kürtçe’nin gelişmesi SSCB zamanında Erivan’daki küçük Kürt Sovyetindeki edebi, etimolojik, akademik çalışmalarla ve Irak Kürdistanı’ndaki uygulamalarla mümkün olmuştu.
Mesela, Cumhuriyetle birlikte Türk Dil Kurumu gibi Kürt Dil Kurumu’da kurulsaydı veya diyelim ki, TDK, “Türkiye Dilleri ve Kültürleri Kurumu” olacak şekilde kurulsaydı, bünyesinde ülkemizdeki değişik dil ve lehçeleri bilimsel olarak inceleyen bilimsel ve çoğulcu bir kurum olarak açılsaydı, bölücülük mü olurdu, yoksa birlikçilik mi? Üniversitemizde Hititoloji, Ejiptoloji bölümleri, Sanskritçe Kürsüsü vardır (elbette olmalıdır), ama bırakınız dil uzmanı veya öğrencisi yetiştiren fakülte bölümünü, isteyen öğrencinin seçmeli ders olarak akademik programından yararlanacağı bir Kürdoloji Kürsüsü bile yoktur. Kendi ülkenizdeki bu kadar geniş bir topluluğun ana dilini yok sayarsanız, onların dillerini, kökenlerini, edebiyatlarını, tarihlerini, geçmiş kültürlerini inceleyecek, araştıracak bir akademik kürsü dahi kurmazsanız, somutta o insanları yok saymış olursunuz. Yunanistan’daki Türk azınlığın kısıtlı haklarının genişletilmesini savunuruz ama Kürtlere “dilinizi sadece evde konuşun, alfabenizi ve yazılı dilinizi öğrenmeyin, dilinizi geliştirmeyin, kültürünüzü zenginleştirmeyin” ana dilinizden radyo ve TV kurmayın demek, kendi kültürünüzü köreltin ve zamanla unutun, Türk dilinin ve kültürünün hakimiyetine girin... kısacası Kürtlüğünüzü yitirin demektir.
Bunun adı asimilasyondur. Ezelden beridir uygulanan asimilasyonun sonuç vermediği, hatta ters teptiği, büyük badirelere yol atığı, insanlara acı çektirdiği ortaya çıktığı halde egemen şoven zihniyet değişmemiştir.
GÜVENE DAYALI GÖNÜLLÜ BAĞLAR
Alevilerin Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından dikkate alınmamasına gelince, önce bilmek gerekir ki, devletin dini olmaz, laiklik budur. Diyanetin laik bir devlet bünyesinde yeri olmaz. Fakat bizde dini olmaması gereken devlet hem din, hem mezhep sahibidir, devlet etnik bakımdan olduğu gibi dinen de monolitiktir: yani Türktür, Müslümandır, Sünnidir, Hanefidir. Laiklik diye diye, Osmanlı’daki “Din-ü devlet, mülk-ü millet birdir” diyen anlayışın Cumhuriyette devam etmesidir.
Azınlık demek, ırk, milliyet, etnisite, dil, din, kültür bakımdan egemenden farklı olandır, kendisini hakim kültürden, dinden farklı hissedendir ve toplumun diğer kesimleri tarafından ona öyle bakılandır. “Azınlık hakları” bir toplumda egemen olmayan, ırk, milliyet, etni, dil, din, kültür aidiyetlerine tanınmayan bazı temel topluluk haklarının yasal güvencelerle ve demokratik uygulamalarla talep edilmesidir, hukuki çerçeve istenmesidir. Topluluklar arasında hukuki eşitliğin temeli, onlar arasındaki zora dayalı bağlara karşı çıkmaktır. Azınlık hakları sorunu işte zora karşı çıkışın ve serbest rızanın hukuki ifadesidir
Aslolan, gönüllü bağlardır, gönüllü birliğin temel şartı ise topluluk haklarıdır, azınlık kavramı egemen topluluğun ayırımcılığına karşı çıkan bir çeşit pozitif ayırımcılıktır
Azınlık hakları kavramının uluslararası literatüre girmesinin nedeni de, ülkelerde kendilerine karşı ayırımcılık uygulanmasını önlemek için o topluluklara hukuki güvenceler getirilmesidir.
Çünkü topluluklar arasında hukuki eşitliğin temeli, onlar aralasındaki zora dayalı bağlara karşı çıkmaktır. Azınlık hakları sorunu işte zora karşı çıkışın hukuki bir ifadesidir.
Yani, söz konusu olan siyasi ve hukuki bir kavramdır. Yasalarla, hukukla, toplumun siyasal örgütlenmesiyle (devletle) ilgilidir. Bizde siyasal üstyapı etnik olarak da, dinsel olarak da monolitiktir. Sadece Türk’tür, sadece Müslümandır, sadece sünnidir, sadece Hanefidir.
“Siz azınlık değilsiniz, bizim gibi çoğunluksunuz” diye azınlık kelimesini olumsuzluk vesilesi göstererek ayırımcılığı sürdürenlere karşı azınlık hakları diye dile getirilen demokrasi ve özgürlük yanlısı görüşler temel insan haklarının yasalara konulmasını, hukuki çerçeveye kavuşturulmasını öngören taleplerdir. Ama yöneteninden yönetilenine kadar çoğunluğun buna tahammülü yoktur, kolay kolay da olmayacaktır. Baş sorumlular varoluşlarını milliyetçi-şoven bir konsolidasyonda bularak, çoğunluğu o yönde şekillendiren, demokrasiden korkan, toplumsal bir paranoya yaratarak devlet tapıncını kudretlerinin idamesinin güvencesi gören yönetici elitlerdir. Çünkü isteseler, toplumu pozitif yönde ikna edecek bütün araçlara ve dünyanın sayısız ülkelerinden örneklere sahiptirler.
Son bir anımsatma: Küfürbazlar Avrupa’da Yeşillere pek söverlerdi, çünkü Kürtlerin sorunlarını, insan haklarını en fazla seslendiren gruplar arasındaydılar, şimdi ise Türkiye’nin AB’ye girmesini açıkça istedikleri için pek makbul oldular, İstanbul’da baş tacı edildiler. Dün Türkiye’nin düşmanıydılar; bugün dostu oldular, oysa ne Kürtlere dair tutumlarını değişti, ne de insan haklarına dair görüşleri. Bu anakronizmayı izah etmek tabii ki, Türk tutucularına düşüyor.