Enver Paşa, daha paşa olmamışken, 1908 yılı Temmuz ayının “Hürriyet günleri”nde birdenbire kahraman oldu ve hep öyle kaldı. Gerçi o günlerde coşkulu kalabalıkların kalbinde taht kurmuş iki kahramandılar. Bir de, Abdülhamit paşalarına karşı dağda cenk verirken her gittiği yere yanında bir alageyik götüren Resne’li Niyazi Bey vardı. “Hürriyet”in işleri iki kahramanla yürümeyeceği için Niyazi Bey hiç paşa olmadı, kahramanlığı dahi tevatürde kaldı.
Kahramanlara has kılık kıyafeti, duruşu ve olağanüstü yetkileriyle Enver’i İttihat ve Terakki’nin sivil paşası Talat Bey’in yarattığı söylenir. Dağdan inen genç zabitler Hürriyet’i ilan ettikten sonra Selanik garından İstanbul’a uğurlanırlarken Enver’i vagon penceresine çıkarıp coşkulu kalabalığı göstermiş ve kulağına, “Sen artık kahraman oldun, ona göre!” diye fısıldamış...
Enver, kahraman olmaya daha o an ısınmış olsa gerek. Çoğu başka kahraman gibi Napoleone Buonaparte’yi takliden kısa boylu (küçümen) ve dik, ateşîn bakışlıydı. Kahraman kisvesini üzerine biçili kaftan gibi kısa ömrünün sonuna dek taşıdı.
Bülent Ecevit’in “Talat”ı kimdi, bilinmiyor. Birlikte yola çıktığı ya da yolunda yanına katılan bir alay ünlü, ünsüz kişiye ne olduğu da ya hiç bilinmiyor ya da bilinmeye değer görülmüyor. Bir tek o, tek başına, hâlâ ortalarda. Talat’ın iri kıyım gölgesini üzerinden hiç atamayan Enver’in tersine, hep kendi gölgesiyle başbaşa bugünlere kadar geldi.
Düşmez kalkmaz bir “kahraman”!
Cumhuriyet’in tek parti dönemi Kastamonu mebuslarından Fahri Ecevit’in oğlu. Annesi Nazlı Hanım bir İstanbul hanımefendisi, hem de ressam. Kendisi Robert Kolej mezunu. En yakın çocukluk ve gençlik arkadaşının ünlü Kılıçali’nin oğlu Altemur Kılıç olduğu anlaşılıyor. Çocukluğu ve okul çağı boyunca hiç sokakta oynamamış, İstanbul’un Bebek tepeleriyle Ankara’nın erken yıllarının Anafartalar caddesi arasında gidip gelmiş bir apartman çocuğu. Eşi Rahşan Hanım da yine Kolej’li ve devlette en üst düzey maliye bürokratlarından birinin (Namık Zeki Aral) kızı.
Bülent Ecevit halk kahramanlarında genellikle az görülür ölçüde okumuş yazmış, kültürlü bir yurttaşımızdır. Üniversite mezunu değildir ama nice Prof. Dr. sıfatlı çelebiyi cebinden çıkarmaya yeter müktesebatı vardır. Edebiyattan, sanattan anlar, klasik Batı musikisi dinlemekten sahiden zevk alır. Kadim Hint felsefesi düşkünü ve Rabindranat Tagore adında bir Hintli şairin hayranıdır. (Çok şiirini Türk-çe’ye kazandırmıştır.) Süleyman Demirel gibi değme Karagöz’ün karşısına Hacivat tavrı ve ağzı ile çıkmaya tenezzül etmeyecek kadar da görgü ve tevazu sahibidir. Terbiyeli, nazik ve çok kibardır. Paraya pula, debdebeye hiç bir zaman tamah etmemiştir. Kayıracağı, kollayacağı ne bir biraderi, eniştesi, kaynı ya da yeğeni, ne de kendi çocuğu olmuştur. Olsaydı da ne kayırır, ne de kollardı. Türkçesi iyiden de iyidir. Frenkçe lügat paralamaz; “dönüşüm” demek istediği zaman “transformasyon” demek aklına gelmez, dönüşüm der. Ilımlı ama ısrarlı öz-Türkçesi’yle konuştuğu dil halkın dili değilse de, halkın dilini konuşmamakla siyasette hiç kayba uğramamış, aksine, çok şey kazanmıştır.
CESARET NÜMUNESİ
Halk kendinden biri olmadığını gördüğü, bildiği böyle bir yurttaşı bir dönem neden ve nasıl bu kadar çok sevdi ve kahraman belledi?
Birinci ihtimal, tam da işte, kendine hiç benzetmediklerinden herdaim medet umduğu için. “Halk” indinde kendinden biri, kendinden biri olduğu için, kendi gibi âcizdir. Öyle birinden kime ne hayır gelir ki? İkincisi, kendinden olmayan birini sevsin ve kahraman bellesin diye birilerince bir yerlerde her şey yapıldığı için.
“Karaoğlan” sözünü bir mahalle kahvesinde ya da bir mitingde filan halktan bir gariban mı ilk kez telaffuz etmişti de ordan kitlelere malolmuştu? Yoksa, “medya” öncesi Babıâli’nin sigara dumanından geçilmeyen izbe odalarından birinde akşamüstü saat beş sularında ya da geceyarısına doğru mu imal edilmişti? Kim yakıştırdıysa tuttu ve kendisinin dağa taşa yamanan çıkartması halinde tarihe geçti.
O çıkartmanın başka sûretleri de var. Cesur Ecevit, Kıbrıs Fatihi Ecevit, Halkçı Ecevit, İşçi Babası Ecevit gibi.
Karaoğlanın “cesaretine” diyecek yoktu. Onun cesur olduğuna Babıâli karar verince “halk” da cesur bildi. Ne kadar cesur? 12 Mart cuntasına “meydan okuyacak” kadar!
“Muhtıra aslında bana karşı verildi” diyerek Cumhuriyet Halk Partisi genel sekreterliğinden büyük gürültüyle istifa etmemiş miydi? Etmişti de, ne zaman? Muhtıra üzerine S. Demirel’in başbakanlıktan apar topar istifa ettiği 12 Mart 1971 gününden kaç gün sonra? Nihat Erim’in başbakan olacağını öğrenince! Kendisinin doğrudan başbakan naspedilmesini beklemiş olduğu söylenemez gerçi, o kadarı insafı aşan spekülasyon olur; ayrıca, N. Erim’e biçilen rolün kendisine daha çok yakışacağını düşünmediği de muhakkaktır. Ama o “cesur karşı çıkış”ın temelde muhtırayı ve muhtıracıları değil, N. Erim’i hedef aldığı çok açıktı. Muhtıra ona karşı değil, basbayağı Demirel’e karşı verilmişti. Ecevit bundan cesaret aldı. Partideki rakiplerinin İsmet Paşa’yla birlikte ona karşı bir şeyler çevirmekte olduklarını görünce harekete geçti. Muhtıra emrivakisinin yerini Nihat Erim emrivakisi alıyordu. Demirel’i alaşağı eden muhtıra boşa gidecekti. Demirel aradan çıkarılmışken, siyaseti ve ülkenin işlerini N. Erim gibi birisine emanet etmenin ne âlemi vardı?
Demirel’i istemeyen asker iktidara doğrudan el koymayıp Nihat Erim’in ucûbe “reform” hükümetine fit olmakla Bülent Bey’in önünde beklenmedik bir yol açtı ve o yol onu önce CHP genel başkanlığına, sonra da 73 genel seçimine ve Erbakan’la koalisyona kadar götürdü.
O arada, Cumhurbaşkanı olmaya heveslenen Faruk Gürler Paşa’nın önünün kesilmesi olayı var. Ecevit ve Demirel o işte birlikte davrandılar. Ne ki, Paşa’nın ayağını kaydıran aslında askerin kendisiydi. Gürler Paşa, adı muhtıranın arka planında “karışık işler”e karışmış bir asker ocağı mensubuydu. S. Demirel Meclis’teki adamlarına Gürler’e karşı oy verdireceğini her hâliyle belli etmeseydi Bülent Bey’in neye cesaret edecek olduğu o gün meçhul kaldı. Bugün de meçhul. Süleyman Bey G. Kurmay Başkanı Semih Sancar ve arkasındakilerin ne istemediğini bilmese adamları Gürler’e karşı oy kullanırlar mıydı? 9-12 Mart cuntası ve cuntalarıyla hangi akla hizmetse iş görmeye yatkın o zamanki kimi yakınlarıyla Ecevit’in yolunun ayrılmasında bunun rolü büyüktür. Ne gibi bir devrimci/ilerici sevda ile olursa olsun cuntalarla birlikte yürüme yerine, S. Demirel’le de olsa sivil siyaseti seçti. Doğru olanı yaptı. Lâkin Demirel’in adı, ikide bir “şapkasını alıp giden” adama çıktığı hâlde Ecevit’in uzun siyasî kariyeri boyunca “Cesur adam!” payesini harcaya harcaya bitirememiş olmasına ne demeli?
73 seçimine kadar CHP içinde İsmet Paşa’yı saf dışı edip yerine geçmek de büyük cesaret isteyen bir iş değildi. Demirel’e karşı inisiyatifi askere kaptıran ihtiyar kurda askerin de, CHP’nin de ihtiyacı kalmamıştı. Partinin içi yepyeni genç ihtiraslarla kaynıyordu; onlara öncülük etmek için hangi büyük tehlikeyi göze almak gerekiyordu? Partiyle −ve askerle− birlikte yürümek yeterdi. Bunun için cesarete değil, çelişkili ve karmaşık ihtirasları birbirlerine karşı manipüle ederek hepsinin omuzları üzerinde yükselmeye elverir “politik duyarlığa” ihtiyaç vardı. Bülent Bey, o politik duyarlıkla, İsmet Paşa’nın geçmiş günahlarını ve kaldığı kadarıyla siyasi ağırlığını partinin sırtından atmanın mükemmel bir seçim yatırımı olacağını gördü. Bu, ayrıca, Parti’yi Kemal Satır türünden astarı yüzünden pahalı kâzip şöhretlerin ağırlığından kurtarmak için de fırsat olacaktı. Geriye, Demirel olgusu kalıyordu. 73 genel seçimine giden süreçte askerin Demirel’i bu defa seçimde harcamak için el altından Erbakan’la bile uzlaşmaya hazır olduğu siyaset âleminde herkesin bildiği bir sırdı. (Muhtıra dağdağasını İsviçre’de “tatil”de geçiren Erbakan’a özel davetiye çıkarıldığı biliniyor.) Bu durumda orduya güven vermek ve sivil siyasete ordu destekli güvence sağlamaktan başka yapılacak bir şey kalmıyordu. “Cesaret nümunesi” olmaya özel bir gerek yoktu. Benim diyen her politika kurmayında o kadar cesaret olur.
KIBRIS FATİHİ
Bir de Kıbrıs’ın “fethi” var, Bay Ecevit’in cesaret nümunesi işleri arasında. “Dış güçler”e nasıl meydan okuduğu ballandıra ballandıra anlatılır yıllardır. En çok da kendisi anlatır. O olayda, oysa, tam da “dış güçler” deyip durduğu ABD ve İngiltere’nin (Türkiye’nin NATO müttefiklerinin) istediği oldu. Onlar Türkiye’ye yol verdiler, “büyük fetih” gerçekleştirildi: O zamanki Bağlantısızlar hareketinde yer alan Bağımsız Kıbrıs bölündü ve Soğuk Savaş yıllarında NATO emperyalizminin küçük de olsa bir baş ağrısı olmaktan çıktı. (O arada kaç Kıbrıslı Türk ve Rum komünistin faşist Rumlar ve Türkler tarafından katledildiği biliniyor ama hiç sözü edilmiyor.)
Kıbrıs macerasının −ya da “davâ”sının− özü, özeti budur. Bülent Bey’in Türkiye’ye hediyesi! Ceremesi hâlâ çekiliyor. Birileri de −başta yine Bay Ecevit− hâlâ daha bundan ulusalcı dedikleri türden siyasetler üretmeye hevesleniyor,
Erbakan’lı koalisyonun başı olmak Kıbrıs Fatihi’ne az geldi. CHP’nin 1950’den sonra nerdeyse çeyrek yüz yıl tek başına iktidar yüzü görememiş olmasına sıradan partili, çok geçmeden milletvekili ve bakan olarak katlandıktan sonra şimdi genel başkan −ve bir de Kıbrıs Fatihi− olarak da daha ne kadar katlanacaktı? Gün o gündü. Sudan bir bahaneyle koalisyonu bozdu ve ülkeyi seçime götürmek istedi. Kendi partisinden başka kimseyi ikna edemeyince sonuç, 73 yenilgisinin acısını her ne pahasına olursa olsun çıkarmaya ahdetmiş Süleyman Bey’in başını çekip kotardığı, 77 genel seçimine kadar süren Erbakan’lı, Türkeş’li birinci Milliyetçi Cephe hükümeti oldu. Karaoğlan’ın ülkeye bir başka hediyesi!
1978 sonunda içine daldığı, nedense ona hâlâ yakıştırılamayan “Güneş Motel kabinesi” macerası neyin nesiydi peki? 12 Eylül darbesine hazırlık mahiyetinde içli dışlı derin provokasyon ortalığı hallaç pamuğu gibi atarken öylesine sallapati bir hükümetle −üstelik S. Demirel gibi bir muhalefet buldozerinin hamlelerini göğüsleme pahasına− olanları ve olacakları değil önlemenin, “idare” edip geçiştirmenin dahi mümkün olamayacağını görmeden o ağır sorumluluğun altına girmesi “koltuk aşkı”yla açıklanamaz; olsa olsa, ilerde başka örnekleri de görüleceği gibi, Bülent Bey’in tüm politik kariyerinin ana damarını besleyen devlete hizmet aşkıyla açıklanabilir.
O iktidar denemesinin 79 kısmî Senato seçiminde hezimete uğramasını izleyen bir buçuk yılı, darbeye giden süreçte Demirel’in yine Türkeş ve Erbakan destekli azınlık hükümeti sırasında Cumhurbaşkanı seçimine yönelik entrikalarının bilerek/bilmeyerek oyuncağı olarak geçirdi. Coşkulu kalabalıkların kahramanı, Kıbrıs Fatihi Karaoğlan, siyasetin can damarının attığı arenada ne yapacağını bilemeden son anda “tribünlerin sahaya inmesi”nden söz edecek kadar çaresiz kalmış sıradan bir parti genel başkanına indirgenmişti.
12 Mart olayında parti genel sekreterliğinden âlâyı vâlâ ile istifa etmişti; 12 Eylül’den az sonra genel başkanlıktan sessizce ayrıldı. Partinin bir kıymeti harbiyesi kalmayınca CHP’yi cunta generalleri resen kapatmadan o fiilen kapattı. O sıralar Süleyman Demirel hemen yeni bir parti değil, bir kaç parti birden kurdurmakla meşguldü. Meydan okumaksa, hangisi cuntaya meydan okumaktı?
Derler ki, o kadar da hakkını yememeli. O hapislere girip çıkarken partisinde araziye uymayıp arkasında duran kimse mi kalmıştı? Doğru da, onca yıl üst yöneticilerinden, sonra da genel başkanı olduğu partinin o hallere düşmüş olmasında kendisinin hiç mi sorumluluğu yoktu? Süleyman Bey’le politik mizaç farkı burada öne çıkıyor. Süleyman Bey yalnız bırakılmadı. İki siyasî hareket (ve siyaset tarzı) arasındaki fark da burada öne çıkıyor. Biri ayağı yere basan, eğilse de bükülmeden yerinde durabilen burjuva siyaseti, öbürü devlet politikasıyla “halkçı” politika arasında yalpalayıp duran küçük burjuva hevesler mecmuası.
Cuntanın ortanın solundan daha solculara, sosyalistlere, sendikacılara, aydınlara neler ettiğini biliyoruz. Bir buçuk ay asker kampında izzetü ikbal ile zorunlu ikamete memur edilen Bülent Bey serbest kalınca hangi işe cesaretle sıvandı peki? Yeri geldikçe kendini övmek için sözünü ettiği bir iki aylık hapislere mal olan, cunta yönetimini “içine sindiremediğini” beyan etme türünden bir iki mütereddit, ihtiyatkâr çıkıştan başka?
Daha başka..? Evet, kendine tanınan ilk fırsatta kimi Avrupa ülkelerinde konferans vermeye çıkıp her gittiği yerde, “Türk ordusu başka ordulara benzemez,” diyerek askerin “demokratik geleneği”ne övgüler yağdıran yine o oldu. Bu yaptığı Kenan Evren cuntasına karşı demokrasi mücadelesi mi vermekti, yoksa devletin sürekliliği zemininde geleceğe yönelik politik yatırım mı? 1967’de Yunan faşist cuntası darbe yapınca Yunanistan’ın burjuva politikacıları bile içerden ve dışardan aktif muhalefete geçtiler. 1974’de Yunan cuntası devrilinceye kadar ülke dışındakilerden hiç birinin ellerini kollarını sallaya sallaya geri dönüp muhalif dergi çıkarma ya da “yepyeni” partiler kurma hazırlığına girişme şansı yoktu. Cuntacılar ömür boyu hapse mahkûm edildiler ve hepsi birer birer ölene kadar hapiste kaldı. Bizde ise cuntacılara emekli maaşı bağlayıp başlarına devlet kuşu kondurma âdettendir. Devlet geleneğidir. Konduranların başını çoğu kez B. Ecevit çekmiştir. 73’te başbakan olunca kendi deyişiyle geçmişe −yani 12 Mart’ta işlenen ağır anayasa suçuna− çektiği süngeri 12 Eylül’den sonra da çekmeye hazır olduğunu, Avrupa’da NATO müttefiki ya da yakını uluslararası merciler nezdinde dile getiriyordu. Süleyman Demirel −neyse ne...− darbeyi izleyen aylarda eline geçen ilk fırsatta, basının karşısında, “11 Eylül’de ülkede kıyamet kopuyordu; ne oldu da 12 Eylül günü ortalık süt liman oldu, olayların ardı bıçakla kesilir gibi kesildi?” açık mesajını taşıyan sözler etmekten çekinmezken, Ecevit’in, “İçime sindiremiyorum” ya da “Milletimiz buna lâyık değildir”den başka dişe dokunur bir şey dediğini hatırlayan var mı?
Geçmişe sünger çekmeyi şaşmaz bir politika kuralı ve sanatı katına çıkarmanın üstadıdır Bay Ecevit. Hükümet deviren, parlamento kapatan, parti, sendika yasaklayan, sendikacılara zulmeden, 16 yaşında çocukları idam eden cuntacıların suçlarına sünger... birlikte çalıştığı siyasetçilerin kokusu ayyuka çıkmış yolsuzluklarına, hırsızlıklarına sünger... MHP’nin geçmişine, MHP’li kaatillerin suçlarına sünger... kendisine bile suikast düzenleyen derin mihrakların her türlü marifetine sünger... (Yalnız, CHP’de “çalışarak” dağı taşı Halkçı Ecevit! sloganlarıyla donatmayı siyaset yapma sananlara duyduğu öfkeye sünger çekmedi. Onları −kendilerine devrimci diyenleri de, komünist diyenleri de− hiç affetmedi.)
12 Eylül ertesi 83 “seçim”inde kör topal da olsa solu temsil eden siyasetlerin T. Özal’ın partisi karşısında uğradığı hezimetin hiç değilse boyutunda önemli payı var. Partisi, CHP, onu yalnız mı bırakmıştı? O, tarafını, CHP özelinde sol siyaseti −ne idiyse ve ne kadardıysa− yalnız bıraktı. Bunu yapan, herhangi bir sıradan parti genel başkanı değil, daha bir kaç yıl öncesine kadar ünü âfâka sığmayan “Halkçı” Ecevit’ti. Cuntanın seçim öncesi karakuşî emrivakilerine direnmeye kalkanların bırakın başını çekmeyi, arasında yer aldığını hatırlayan var mı? Uğradığı ilk baskı karşısında pes eden bir “muhalif” dergi macerasının ardından kabuğuna çekilip cunta-sonrasının yeni ufuklarında nereye, nasıl yol alabileceğinin hesabına dalmıştı. Pusuya yatıyordu...
28 ŞUBAT FIRSATI
TC’nin yıllarca İsmet Paşa’nın yanında yakından izlediği devlet realitesinden ve 80 öncesi ve sonrasında kendi yaşadıklarından aldığı dersleri çok iyi özümsemiş, içine sindirmiş olduğunu sonraki yıllarda siyaseti ve particiliği salt devlete hizmet anlayışına ve pratiğine indirgeyerek çok iyi gösterdi. “Ortanın solu”nun sosyal demokrasiye açılan yoluna itirazı ve “demokratik sol” dediği sözde teorik açılım, demokratikliği de, solluğu da kendinden menkul bir siyaset, giderek seçim taktiğinden başka bir şey değildi. Somutu: mevcut ekonomik, sosyal, siyasal yapılanmayı hiç zorlamaksızın −tersine, teyidine yeni gerekçeler icadederek− devlete hizmette kusur etmeyecek yeni bir “halkçı” parti anlayışı ve pratiği. Başka sosyal, siyasal koşullarda ve farklı mizaçtan ellerde nereye varacağı malûm bir model. Sapına kadar anti-komünist, milliyetçi mi milliyetçi ve Kürt düşmanı, özel teşebbüsçü bir rejim partisi: her koşulda devlete hizmete hazır ve gönüllü yedek parti. Örgütlenme ilkeleri ve pratiği burjuvaziye hizmetten başka hiç bir sınıfsal içerik ve yönelim taşımayan, üyelerinden ve −kendisiyle karısından gayri− yöneticilerinden kendisiyle karısına olandan başka hiç bir şeye sadakat bağı beklenmeyen (ve ilk fırsatta “siyasi partilere devlet yardımı” imkânıyla beslenecek) bir devşirmeler ordusu.
Böyle bir “parti”nin başında oy listelerinin en altlarında gün doldururken hayalini kurduğu iktidar fırsatına 28 Şubat sivil/asker darbesi sayesinde önce geçici azınlık hükümetleri ve koalisyonlar yolundan geçerek 99 genel seçiminde kondu.
Ne olmuştu da Bülent Bey 3. Milenyum’un eşiğinde, TBMM’deki en büyük partinin başı olarak yine başbakan olmuştu?
1. Önce 94 yerel, ardından 95 genel seçimiyle kopan Erbakan/Refah fırtınası 28 Şubat’ta dindirildikten sonra bir tür “Cumhuriyetçi restorasyon”a ihtiyaç duyulunca, isminde hem demokratik, hem de sol deyimleri geçen yedek devlet partisine, yani Bülent Bey’in tecrübeli ellerine iş düştü. Bunca yıldan sonra işin niye ona düştüğü nedense kimseyi ırgalamadı. Eşyanın doğası gibi bir şey olsa gerekti!
Restorasyon için gerekli milliyetçi/Atatürkçü dalganın, Kürt sorununun da sıcak baskısıyla, DSP’yi MHP ile birlikte o kadar öne çıkarması kamuoyunda çok da beklenilen bir şey değildi ama, rejim ve büyük sermaye açısından, evet, eşyanın doğasına uygundu.
2. “Milliyetçi (Atatürkçü)” dalga dediğimiz şey öyle kendi kendine, yok yere kabarmaz. Türkiye üçüncü sınıf bir NATO ülkesidir ve burada ABD’nin müdahil olmadığı çok az seçim yaşanmıştır. Müdahalenin nasıl örgütlenip işlediğinin, usulünün ve araçlarının ne olduğunun yeterli ayrıntı ve açıklıkla izahını ileriye ertelememiz gerekiyor. Şimdilik şu kadarı söylenmeli: Türkiye’de seçim sonuçlarının hemen hep “sürpriz”li olması, bir başka deyişle, “millî iradenin” bu kadar oynak seyretmesi, seçmenin bilinçsiz ya da bilinçli tepki oylarıyla ya da her defasında neden bir öncesine taban tabana zıt tecelli ettiği bilinemeyen o dillere destan “sağduyu”suyla açıklanamaz.
3. ABD müdahalelerinde kimi zaman rol üstlenen bir özgül faktörden daha söz etmek gerekiyor. Kimsenin tarikatçılıkla uzak yakın bir bağı olduğunu söyleyemeyeceği Bülent Bey’in Fethullah Gülen adındaki bir ilginç hocaefendinin Ortadoğu ve Asya’nın belli kritik bölgelerine yayılma eğilimleri taşıyan okullarına, Türkiye’de yürüttüğü finans ve basın ağırlıklı faaliyetlere zaman zaman duyduğu yakın ilgi nedir? Nerden gelmektedir?
Ayrıca, daha da önemlisi, 99 seçiminde onca oyun ansızın Ecevitler’in partisine akmasıyla o aynı partinin oylarının aradan üç yıl geçmeden öylesine dibe vurması birbirinden bağımsız apayrı iki olgu muydu? Şu meşhur %10 barajının politik manipülasyon aracı olarak taşıdığı potansiyellerin −öyle klişeleşmiş genellemelerle değil, karmaşık ayrıntılarıyla ve bihakkın− irdelenmesi, o potansiyellerin 28 Şubat ertesinden beri günlerini ve yıllarını Amerika Birleşik Devletleri’nde “tedavi”de geçiren hocaefendiyle buradaki adamlarına sağladığı kimi inisyatif imkanlarının yabana atılmaması gerektiğini açığa çıkaracaktır.* Fethullah Gülen ile Erbakan ve çevresi arasında sürüp giden bir tür düşman kardeşler husumetinin de hiç bir politik anlamının olmadığı sanılmamalı; 2002’de Ecevit’in partisinden esirgenen oyların Saadet Partisi’nden de esirgenmiş olduğu unutulmamalı.
Bunlar hep, para pul işlerine bulaşıp elini yakmaktan titizlikle kaçınan Bülent Bey’in “politik duyarlığı”nın göstergeleri. Saçları politikada ve ülke yönetiminde ağarmış ileri yaşta bir yurttaşımıza saygısızlık ölçüsünü kaçırmamak için bu tırnak içi ibareyle yetiniyoruz.
Bülent Bey’in muhalefette pek sesi çıkmayan, çıktığı kadarına da basında pek itibar edilmeyen −hattâ “bir bölenin partisi” diye sık sık tarizlere uğrayan− oy fukarası demokratik ve sol partisi, taşra küçük adamları ve devlet bürokrasisinin umur görmüş mensuplarından derlenip harmanlanmış “yetkin” kadrosuyla TBMM’nin en büyük partisi olarak Ankara’da arzı endam edince, oyu %10 civarına kadar inen ANAP’tan geriye kalanın gözetimi ve inisiyatifi altında liberal ekonominin bekçiliğine ve ihyasına adadı kendini âhir ömründe Bülent Bey. Erbakan politikalarının bir kaç yıl süren tasallutundan kurtulan büyük sermayenin rahat bir nefes alarak 28 Şubat ertesi koşullarda yeni birikimlere açılmasını sağlama yeni hükümetin önüne konulan görev oldu. İç ve dış konjonktüre göre devlet yönetmekten başka hiç bir programatik derdi olmayan DSP için mesele yoktu. MHP’nin gerçi kendine göre öyle dertleri hiç yok değildi ama, iktidarın politik ve ekonomik nimetleri −tesadüf bu ya, işte yine bir Ecevit yönetiminde!− önüne sürülerek “Merkez”in yedeğine demir atması sağlandı. Ecevit, bir kere daha, tam istediği iktidar kompozisyonunun merkezinde ve başındaydı. CHP’den kopuş üzerine kurduğu yeni politik kariyerinin doruğuna ulaşmıştı. “Solun birliği” denilen yâveye iltifat etmemenin mükâfatını görmüş, Deniz Baykal’ı oy sandığına gömmüştü. Her ne kadar 99 seçim başarısı kendisinin ve partisinin alın teri ürünü değil, onlara emanet edilmiş bir başarı idiyse de, işte yine geri gelmişti! Devletin işleri ondan soruluyordu.
“Kemal Derviş’i Türkiye’ye çağırmak siyasî hayatımın en büyük hatasıydı,” diyor şimdi. “Hatâ”?! Böyle hatâlar, hatâdır denilip geçilemeyecek türden vahim, âdeta suç mertebesinde hatâlardır.
“Halkçı Ecevit”in 99 Meclisi’ndeki en büyük partinin başı olarak başbakan olmasından sonra 2000 ve ardından 2001 krizlerinin patlak vermesi salt bir rastlantı mıydı? Dünya Bankası üst düzey memuruna Türkiye’de iş ve paye vermek nerden, nasıl akla gelmişti? (1980 24 Ocak kararlarının mimarı, sonradan başbakan ve giderek Cumhurbaşkanı T. Özal da bir ara Dünya Bankası’nda çalışmamış mıydı?) Ecevit 99 seçimi öncesi daha henüz azınlık hükümetinde başbakanken Abdullah Öcalan’ın Kenya’da kaldığı yerden kaçırılıp Türkiye’ye “hediye” edilmesiyle aynı Ecevit’i iktidar koltuğuna taşıyan 99 seçimi ertesinde Derviş’in Türkiye’ye intikalinin sağlanması arasında hiç bir bağlantı yok muydu? Derviş’in, geldikten sonra, politik itibar ve yetkisine toz kondurulmayan bir hükümet adına dayattığı yenilikler ve bunların tümünün emirle kalkıp emirle oturan bir Meclis’te hemen hiç itirazsız ve firesiz destek gördüğü göz önünde tutulursa, böyle bir “spekülasyon” hiç de yabana atılmayabilir.
Öyle ya da böyle, mavi gömlekli/barış güvercinli demokratik ve sol parti devletin yedek partisi işlevini tam zamanında ve zemine uygun olarak şaşmaz bir yeniçeri disipliniyle yerine getirdi. Nasıl ve niçin patladığı hâlâ “bilinemeyen” krizin çözümü ve ülkenin yeniden yapılandırılmasına açılan yolun taşları döşenmeye başladı. Yeniden yapılandıranlar Kemal Derviş’in çevresine topladığı bürokratlar çetesiyle, “Her kriz bizim için yeni bir atılımın yatağıdır,” diyen büyük sermaye çevreleriydi. Tepelerinde IMF ve Dünya Bankası azametle gözcü dururken, AB mercilerinden de bol alkış alıyorlardı. Yeniden yapılandırılanlar, açılan yolun taşları altında kalanlar oldu: pancardan tütüne ve hayvancılığa kadar bir çok alanda geçim kaynakları kurutulan küçük ve orta tarım kesimi; kitlesel işsizliğe itilenlerden arta kalanlarının gelirleri yarıya indirilen işçiler, kamu ve özel sektör çalışanları; yeni malî politika gereği iflas ettirilen bankaların ortada kalan mevduat sahipleri; dövize %100’e yakın değer kazandırılmasıyla borç faizleri %200 arttırılarak temerrüte düşürülen küçük kredi borçluları, vb... Ve o arada −yine bir Ecevit döneminde!− kimin cebine gittiği hala en derin bir devlet sırrı olarak saklı kalan 5 milyar dolar!
Bu doğrultuda politikalar Halkçı Ecevit önderliğinde büyük cesaretle yürütülmekteyken, yeni bir seçime daha yıllar varken, DSP’de malum kriz patladı. İç disiplini su sızdırmayan öyle bir partide böyle bir şey nasıl olabilirdi? Pekâlâ olabilirdi. Özellikle öyle bir partide! Baştaki adamın ayağının sürçtüğü ya da sürçtürüldüğü görüldüğü anda, süregelen sadakat bağlarından eser kalmaz. Herkes kendi çıkarı, hesabı, ihtirası, ya da içinde sakladığı kini peşinde çil yavrusu gibi dağılır. Baştaki adam bunu ancak sahiden cesursa, ardında cesur politikalar ve uygulamalarla sağlanmış bir destek birikimi varsa karşı koyabilir. Bu olayda baştaki adam ayağının sürçtürülmekte olduğunu görünce korktu. Evet, lamı cimi yok, korktu! Korkması için yeterli neden vardı. Darbenin nerden, niçin geldiğini bilecek mevkideydi ve bir o kadar da geçmiş siyasî deneyim sahibiydi. Canına bile kastedilebileceğinin işaretlerini görmemiş olamaz. 2002’de seçime gitmenin intihar olduğunu haykıra haykıra erken seçime oy verdi ve verdirtti. Sonraki küskünler hareketini politik olarak değerlendirmeye kalkmadı, işinin bittiğini görmüştü. Bir süredir Irak macerasına hazırlanmakta olan ABD’ye teslim bayrağını çekti. Devlete hizmette onun ferasetini ve takatini aşan yeni bir siyaset ufku açılıyordu TC’nin de, dünyanın da önünde. Bülent Bey yapacağını yaptıktan sonra, ABD kadar AB nezdinde de işe yarar bir işlevi kalmamıştı.
Korkmasaydı, cesareti elverseydi, üzerine gelmekte olduğunu gördüğü tekere çomak sokabilirdi. Büyük ihtimal, o çomak elinde kırılırdı ama, hiç değilse böyle bir şeye cesaret etmiş olurdu.
İŞÇİ BABASI
Bülent Bey Hint mistisizmine merak duyan heveskâr bir “şair” iken hangi dayanılmaz saikle siyasete atıldıysa, siyasî hayatı boyunca hiç bir zaman doğru dürüst bir sosyal/siyasî programa sahip olmadı. CHP’nin siyasî çizgisinin 60’lı yılların ortasında “ortanın solu” olarak takdiminde belirleyici bir rolü olmuş muydu, belli değil. Olmuş dahi olsa, ortanın solu ülke siyasetinde 1965 sonrası TİP hareketinin tahrik edebileceği tehlikeli gelişmelerin önünü kesmeye yönelik, milliyetçi içeriği İsmet Paşa tarafından ısrarla vurgulanan taktik bir manevradan başka bir şey değildi. Ecevit’in kararlı ve tavizsiz anti-komünizmi baştan beri bundan beslenmiş ve bunu beslemiştir. Bu bağlamda Mavi Gömlekli’nin en çarpıcı sloganının da –“Toprak işleyenin, su kullananın!”− kimsenin ardında durmayı ciddiye almadığı bir seçim kampanyası buluşu olmaktan öte bir anlamı hiç olmamıştır. İspatı ortadadır. Böyle bir “program”ı hayata geçirmek için siyasi kariyeri boyunca ne yaptı? “Köykent” dediği göstermelik ve komik projeyle dahi eğlencelik kabilinden de olsa ne kadar uğraştı? Tek bir programı oldu hep Ecevit’in: Ülke ve dünya ahvalinin gerektirdiği günü birlik girişimler ve uygulamalarla devletin işlerini yürütmek. Hayatının tek tutarlı ihtirası, aşkı, tutkusu. Bunu salt kişisel politik ihtirasa bağlamak doğru olmaz. “Atatürk milliyetçiliği” dediği şeye kendini hayat boyu adamış olduğundan şüphe edilemez. Her yaptığını o uğurda yapmıştır. Atatürk milliyetçiliği de, zaten, onun yaptıklarından ve fırsatını bulursa yapmak isteyip de yapamadıklarından başka bir şey değildir.
Bu bakımdan, adının zaman zaman “işçi babası”na çıkarılması yine gerçekliğe asla teyet dahi geçmeyen bir medyatik buluştur. Sırtında mavi gömlek, başında işçi kasketine hiç de benzemeyen ünlenmiş kasketiyle bir kaç dönem Zonguldak’ta derlediği oylar 2002 seçiminde nasıl oldu da nerdeyse sıfıra kadar indi? Sadece o gün değil, önceki politik kariyeri boyunca da Karaoğlan’ın seçmenden gördüğü sadakatsizlik, B. Ecevit’in seçmene sadakatsizliğinin boyutuyla izah edilebilir ancak. 1963’te bir koalisyon hükümetinde grevin yasallaşmasını sağlayan yasayı hazırlamak ona nasip olduktan sonra bunca yıl, işçi hakları deyince onun adını hatıra getirecek ne yaptı? En son iktidar döneminde kamu çalışanlarının toplu sözleşme ve grev haklarını inkâr yolunda gösterdiği gayret ve inat, ANAP’lı siyasetçileri aratmayacak türdendi. 2000 krizinin çözümü yolunda “başardığı” ne varsa hepsinin başında on binlerce çalışanın (işçisiyle, hizmetlisiyle, köylüsüyle) kıyımını sağlayacak girişimleri onaylamak ve Meclis’te yasaya bağlatmak geliyordu. Gıkı bile çıkmadan, Kemal Derviş’in bir dediğini iki etmedi. 80 sonrası siyasetinde çorak arazide geçirdiği yirmi yıldan sonra Meclis’teki en büyük partinin başı ve başbakan olarak işçi hakları için ya da işsiz güçsüz, yoksul, geleceği karanlık yurttaş çoğunluğu yararına gerçekleştirmeye baş koyup da başardığı ya da, “Çok uğraştı ama yapamadı, bırakmadılar,” denilebilecek en ufak bir girişimini hatırlayan varsa beri gelsin!
“Dün dündü, bugün bugündür” sözü Süleyman Bey’in sırtında hâlâ yüktür. Bülent Bey’in tam tersi bir şöhrete mail olması, tarihin ve talihin hayretlere değer bir azizliği değil midir? Türkiye siyasetinde, onun kadar, muhalefetteyken söylediklerinden, savunduklarından iktidar olunca dönen ve tam tersini yapan, kendi uzak/yakın geçmişine sünger çeken bir başkasını tanıyor musunuz?
“En büyük partinin başı” dedik. Partisi büyük değil, olduğu kadarıyla kalabalıktı. Her dediğine başüstüne demek üzere dizayn edilmiş, programlanmış sözde “parti”. Kemal Derviş gibi birisinin Amerika’dan cebinde getirdiği “reform”ların tezgâhlanmasına hizmet edip Tayyip Erdoğan gibi birisinin başa geçmesinin yolunu açma günü çattığında darmadağın olarak misyonunu tamamlayan devşirmeler ordusu.
Bülent Bey’in övünç kaynağı en büyük eseri!
Zamanımızın böyle kahramanları oluyor. Sûreti haktan görünüp gösterilmelerine sahiden aldananların sayısı gerçi pek bilinemez ama, tarih, acze ve çaresizliğe düşürülmüş yığınların “kahraman” ihtiyacını karşılar göründüklerine bakarak, isimlerini “müstesna” şahsiyetler listesinde bir yerlere kaydetmekten geri kalmıyor.
* Fethullah efendi kendi başına zuhur etmiş biri değil. Nurcu. Nurculuk da öyle tarikatlardan bir tarikat değil. Ülkenin dört bir yanına kök salmış, bir kaç nesil üst üste toplumun her sınıf ve katmanına nüfuz etmiş, devletle ve “devlet adamları”yla haşır neşir bir duygu, düşünce ve aksiyon yolu. Fethullah Gülen’in okullarından, vb. yıllardır her hükümet döneminde içte ve dışta esirgenmeyen imkânların başka bir izahı yoktur. CHP’liler ötedenberi, çok eskiden beri, bu yolu iyi tanırlar. Taa 950 seçimi öncesi adına “Ticanilik” denilen bir cemaat vardı. Nurculuğun bir kolu. O seçime doğru o zamanki Ticani şeyhine o zamanki CHP teşkilat sorumlularının “yakın ilgi” duymuş olduklarını bilir miydiniz? Bilmezsiniz! Nurculuğun ne olduğunu daha iyi anlamak istiyorsanız Kızılcık’ın bu sayısındaki Belge’yi okumadan geçmeyin.