Dünyanın bugünkü somut gerçekliği üzerine ütopya kurulamaz.
Marksizmin güncel kuramsal problemi, bu dünya gerçekliğini ne yapıp edip değiştirmektir.
Marksizme dönüş, insana dönüş anlamını taşır: insan için kavgaya dönüş.

Kızılcık dergisi, ilk sayısın­da, şu görkemli bilgisayar çağına başka bir dünyadan düşmüşçesine taş baskı dü­zeyinde bir teknik amatörlükle karşı­mıza çıkması yetmiyormuş gibi, bir de bizi, “Bitmemiş Yüzyıl” diyerek hesa­bı görülmüş bitmiş bir 19. Yüzyıl düşüncesine, “Marksizme dönmeye” ça­ğırmaz mı?

Gerçi Kızılcık dergisi “Marksizme dönmeliyiz” önerisini, belki birçok Marksistin gözünden kaçar da okurla­rımız azalmaz diye satır aralarına giz­lemeye çalışmış, hatta adını bile “kızıl”dan yumuşatıp üretmiş ama biz, herkesin “ortak gözlükle” baktığı ko­nulara bir de “kendi gözüyle” bakmayı denemesinden, bu derginin ne malın gözü bir dergi olduğunu anlamakta ge­cikmedik. “Önce teknik amatörlükleri­ni düzelt de gel” dedik. Bu sayısına o açıdan da bakacağız.

Kemalistler, “Biz de Müslümanız ama bu şeriatçıların yaptığı da fazla” diye girerler konuşmaya. Arkasından ne dinleri kalır şeriatçıların ne de imanları. Bazı Marksistler de epeydir bu yola başvurmaktadırlar. “Aslında ben de Marksistim ama işçi sınıfı yok oldu, sosyalizm çöktü, bilgi çağına geçtik, dünya küreselleşti, insanlık önüne başka hedefler koydu, demokra­si olmadan hiç bir şey olmuyor, bu de­ğişimi görmek lazım...” demektedirler.

Böyle diyenler aslında haklıdırlar. “Ben hala Marksistim” veya “Marksizme dönelim” demekle iş hallolmuyor. Marksistlerin de, herkesin başını döndüren yeni konular ve olgular hak­kında düşünüp düşünce üretmeleri la­zım. “Kendi gözlükleri”nin dünyayı bugün nasıl gösterdiğini ortaya koy­malıdırlar ki, çağın neresinde kaldıkla­rını anlayabilelim. Eğer gerçekten dünya hala onların kavrayış sınırları içinde deviniyorsa, “Marksizme dönme”nin ne sakıncası olabilir ki?

Doğduğu yerden düşünmeye başla­yabiliriz Marksizm hakkında. Fransız Devrimi’nin beşiğinde, dünyada her­kes “eşit ve özgür” ilan edilmişken doğdu. Kapitalizm canhıraş büyürken ve zenginlikleri görülmedik ölçülere taşırken doğdu. Amansız bir sınıf mü­cadelesine doğdu. İşçilerin sokakta gerçekleştirdiği, ama sonuçları siyaset­te ellerinden alınan iki büyük burjuva devrimine (1789 ve 1848) tanık oldu. Sömürünün, “özgür” denilen insanı nasıl kölelikte tuttuğunu kavrayarak bütün tarihe restini çekti. İşçilerin o gün, bilinçten yoksun, canına tak edil­mişlerin havliyle ayaklanmalarına her­kes uzaktan bakarken o yakından bak­tı. Onların, görünürde ekmek ve iş, ama gerçekte ellerinden alınmış insan­lıklarını geri istediklerini ve bunun da yepyeni bir dünyanın kurulması anla­mına geldiğini gördü. O haliyle işçile­rin boşa uğraştıklarını, düzeltilemez bir dünya ile savaştıklarını, kendilerini kurtarmak için o dünyanın kendisin­den kurtulmak zorunda olduklarını keşfetti. O zamanlar herkes düşünür ve söylerdi, o düşünmenin yetmeyeceği­ni, değiştirmenin şart olduğunu söyle­di.

Aradan 150 yıl geçti. Bu 150 yılın dünyayı tanınmayacak ölçüde değiştir­diği görüldü. Marksizmin söylediği yerden kılıç sallayıp kendini kurtarma­ya kalkışan ülkeler, toplumlar oldu. Açıkça kabul edelim, başarılı olamadı­lar.

Başarılı olamadılar ama biz onların yenilgisini Marksizme mal ettik. Bunu niye yaptık, bilmiyoruz. Sanki Mark­sizm onlara, sizi ben kurtaracağım mı demişti? Hayır, öyle söylememişti. Aksine, siz kendinizi kurtaracaksınız, hatta kurtarmak zorunda kalacaksınız, demişti.

Marksizm dünyadaki gelişmenin, değişmenin, ilerlemenin de mutlak ol­duğunun farkındaydı. İşçi sınıfı kendi­ni kurtaramıyor diye dünyanın durdu­ğu yerde kalacağını hiç söylemedi. Bu nedenle “işçi sınıfı kendini kurtarama­dı ama dünya bambaşka bir dünya ol­du” diyerek Marksizme dil çıkarmamı­zın bir anlamı yok. Marksizm ayrıca, kendini kandırmadığı gibi, kimseyi de kandırmamıştı. Kölelikten kurtulmak için mücadelenin her defasında yeni bir kölelikle karşılandığı, bu yeni köle­lik durumunun “kurtuluş” gibi algılan­dığı bir tarihsel devinim mantığından söz etmişti. Sonuçta, insandan yana abartılmış bir tavır sergilemişti. Bugün onun işçi sınıfının ve özgürlükçü güç­lerin, hatta bizzat insanın kendisinin tarihsel performansı konusunda aşırı iyimser olduğu söylenebilir ama kapi­talizmden yana yanıldığı söylenebilir mi?

Marksizmin, temel varsayımlarını değiştirmeden değişen dünyada eşitlik ve özgürlük amaçlı harekete yol göste­rip göstermediği önemlidir. Marksistlerin kendi sistemlerini, o sistemin ta­şıdığı derin potansiyeli bu konuda ye­terince sınamış oldukları söylenemez. “Marksizme dönüş” önerisinin günümüz koşullarında bir anlamı budur.

Bir anlamı da, Marksizmin ancak pratikle birlikte tüketilmesidir. Mark­sizm kendini toplumsal pratiğe öylesi­ne bağlamıştır ki, ancak toplumsal ye­nilgilerle tüketilebilir. Değişimi de ke­za toplumsal pratik aracılığıyla ger­çekleşir. Bu söylediklerimiz, masa ba­şında, akademilerde veya kişilerin gel­gitlerle dolu dünyalarında gerçekleş­mez. Çünkü komünistler, “öteki”lerden, ortaya koydukları parlak hedefle­riyle değil, her gün her an gerçekleştir­dikleri eylemleriyle ayrılırlar. Bu ne­denle “Marksizme dönüş” denildiğin­de, sınıfların pozisyonlarına geçiş ve devinimin sorunlarına oralardan bakış anlaşılmalıdır.

Sınıfların pozisyonlarına geçilmesi, hayatın illüzyonlardan arınmış gerçe­ğine dönülmesi, anlamına gelir. Bu ay­nı zamanda “Gerçek çıkar” kavramına dönülmesidir. “Gerçek çıkar” kavramı­nı bulmak için sınıf pozisyonlarına git­mek zorunluluğu, şu veya bu keyfiyet­ten değil, hayatın üretilmesinin değiştirilemez mantığından kaynaklanır. Tersi de doğrudur. “Gerçek çıkarların” üstünü örtmek için sınıf pozisyonların­dan çıkıp gitmek, sınıf gerçeğini red­detmek zorunluluğu gibi.

Bu “sınıfsal çıkar” kavramını, “ge­nel çıkar”, “toplum çıkarı”, “insanlık çıkarı” gibi kavramların karşısına koy­mak için değil ama, bu soyut genel çı­kar tanımlarının, somut sınıfsal çıkar tanımının bilinçte ters yüz edilip çar­pıtılması yoluyla elde edilebildiğini göstermek için irdelemek gerekir.

Aslolan “birey”dir. Bütün kavramla­rın somut içeriği, bireyle ilişki kurdu­ğu zaman ortaya çıkar. Çıkar kavramı da gerçek somut görünümüne, ona eğer bireyin kendisi doğrudan dokuna­biliyor ise bürünür. Özgürlük kavramı da öyledir, eşitlik kavramı da, mutlu­luk kavramı da ve ilh.

Bireyde görünen bu gerçek çıkar kavramını somutluğuna halel getirme­den, onu çarpıtmadan ne ölçüde geniş­letebiliriz? Sadece sınıf ölçeğinde ge­nişletebiliriz. İdeolojilerin içeriği de bu sınırdan ötürü sınıfsaldır. Çıkar kavramını sınıf sınırlarının ötesine, an­cak çarpıtmalar yoluyla taşıyabiliriz. Normal bir soyutlama bireysel, en çok da sınıfsal genişlikte olabilen gerçek çıkardan genel çıkar, toplumsal çıkar, insanlık çıkarı gibi çıkarların üretilme­sine izin vermez. Çarpıtma (ideoloji) yoluyla sınıf çerçevesinin ötesine ta­şınmış çıkar tanımlarını kovalayan insan bilinci bu nedenle aynı zamanda kendine yabancılaşmanın bilinci olur.

Bütün bunlar, bugün “Marksizme dönüş” önerisini neden gerçeğin ken­disine dönüş önerisi olarak anlamamız gerektiğini açıklar. Ve bizi, bugün ge­liştirmek durumunda bulunduğumuz şu stratejik polemiğe götürür:

Geleceği, −sömürünün (istismarın) ortadan kalktığı, eşit ve özgür kılınmış insan bireyinin hem kendini, hem ken­disi dışındaki insanı, hem toplumunu ve hem de doğayı insanca temellük edeceği bir geleceği− bugün biz, “doğru” olan üzerinden düşünerek mi, “haklı” olan üzerinden düşünerek mi bulabiliriz?

Dünyanın gerçekliğine döndüğü­müzde, evrensel ölçekte amansız dere­cede “haksız” bir düzenle yüz yüze ge­liyoruz. İşin kötüsü, bunu “doğru”lar yaratıyor. Çünkü “doğru”, hala, “kime göre?” sorusunun yanıtı olarak var olabiliyor. Oysa “haklı”, insana dair en saf ölçüleri, aşırı ince denklemlere başvurmadan kullandığımızda bulabil­diğimiz bir yerdedir. Dünyanın bugün­kü gerçekliği söylediklerimizin ayna­sıdır. Hangi gözlüğü takarak bakarsa­nız bakın, şöyle görünüyor.

Şu fotoğraf önünde, bütün istatistikler susar: 2 milyar aç insan var. Bunlar tek tük Batı'da, ama yüz milyonlar halinde Batı’nın dışında kalan dünyada yaşıyor­lar. Ortalama yaşama süresi son yirmi yıl içinde, Kazakistan’da 67’den 65’e, Zimbabve’de 55'den 52’ye, Zambi­ya'da 50’den 43’e, Uganda’da 48’den 42’ye, Ruanda’da 46’dan 40'a gerile­miştir. Dikkat edilsin, kapitalist dünya­nın adaletsizliğini kanıtlayan derin külli­yata hiç girmiyoruz. Başka şeylerden değil, insanın hayatından söz ediyoruz, uygarlık edebiyatından değil.

Bu gerçekliği değiştirmeden ütopya kurulamaz ve bu gerçeklik üzerinde ütopyasını insana göre kurmuş bulu­nan Marksizmden başka dönülecek bir yer var mıdır? Bu yere dönerken −veya giderken− “doğru” mu yoksa “yanlış” mı denebilir mi? Önce bu haksız ve yerinden hiç oynamayacak izlenimi veren denklemi bozmak gerekiyor. Bu nedenle Marksizmi, hatta belki ona haksızlık etmek pahasına, kim haklı, kim haksız sorusu üzerinde kurmak gerekiyor. Ancak ondan sonra, yani Marksizmin tarif ettiği, her şeyi insan­ca temellük edebilmeye aday olduğumuzu bilfiil kanıtladıktan sonra sınıf mücadelesini, haklı-haksız kutuplaş­masından, doğru-yanlış kutuplaşması­na doğru çekmek mümkün olacaktır.

Nerede, ne yapmış olurlarsa olsun­lar, Marksistlere ve ait oldukları top­lumsal hareketlere, “yanlış yaptı” de­nebiliyor ama “haksızdı” denemiyor. Bu anlamda bugün Marksizme dönüş önerisi, Dünyaya doğru-yanlış merce­ğinden değil, haklı-haksız gerçeğinden bakmaya dönüş anlamı taşır. Önce şu adaletsizliğin hakkından gelelim! Ge­risi kolay!

Hüseyin Hasançebi, Kızılcık, sayı 2, s. 22-23.