Küreselleşme ve ulus-devletin evrimi iç içe iki süreç. Küreselleşme ulus-devleti dışlayıp geriletmiyor. Onu içinde taşıdığı tarihsel potansiyel doğrultusunda evrime uğratıyor ve daha da büyütüyor.
Evet, büyütüyor. Küreselleşmeyle birlikte ilerleyen özelleştirme çığırı devleti ekonomik ve sosyal işlevlerinden soyundurmakla "egemen" halkın muhatabı olmaktan çıkarıyor, halka açık siyasetten, seçimden, oy kaygusundan, kamuoyundan, siyasal partilerden, vb. bağımsızlaştırıyor: piyasanın "nesnel" süreçlerinin ve onların ardındaki iç ve dış çıkarların doğrudan muhatabı kılıyor. Halen de pratikte durum az ya da çok böyle ama süreç bunu meşrulaştırıyor. Ulus-devlet uluslararası sermayenin küresel ölçekte birliğinin ve gücünün bir aracına dönüşüyor. Yurtdaşların karşısına bu sayede edindiği yeni bir boyut ve hüviyetle dikiliyor. Uluslararası sermayenin mali, ekonomik, siyasal, askeri gücü ve etkinliğiyle donandıkça önünde çalışanların günlerini karartan yeni ufuklar açılıyor.
Bu gidiş burjuvazinin, mal mülk, servet, sermaye sahiplerinin çıkarlarıyla çelişiyor mu? Ulus-devlet o çıkarları şimdi uluslararası sermayenin bileşenleri olarak kolluyor ve dayatıyor. Türkiye'de bu gidişle çıkarları çelişen bir "milli burjuvazi" mi var? Ya da bürokratik "kabuk" devleti sahiplendikleri söylenen birilerinin mi çıkarları bu gidişle çelişiyor? Devletle yurtdaş arasındaki ilişki, özünde, yurtdaşla yurtdaş arasındaki ilişkidir. Devletin yönetme ve yönlendirme yetkilerinde her değişme o ilişkiyi değiştirir. Devlet "yönetmekten" elini çekiyorsa, öyle yönetmek yerine böyle yöneterek yurtdaşların birbirleri karşısında konumlarını değiştiriyor demektir. Bununla ilgili karar ve uygulama süreçleri toplumdaki sınıflar arası güç dengesinden ve sınıf iktidarından bağımsız değildir.
Ulus-devlet tarihte burjuvazinin doğrudan egemenlik aracı ve işlerinin yürütücüsü olarak ortaya çıktı. Sosyal içeriğinin kavranılması ve gelişmesiyle evrim geçirdi. Bunda çalışanların, işçilerin sınıf baskısının yeri ve katkısı belirleyici oldu. Ama çalışanların her ulus-devlette inkâra uğrayarak birleşen çıkarları ve özlemleri de aynı zamanda tarihin gündemine girdi. İşçi sınıfı enternasyonalizmi, başındanberi, ulus-devlet kategorisinin inkârıdır. Emek-sermaye çelişkisi üzerinde yükselir. Boşuna, "Bütün ülkelerin işçileri, birleşin!" denilmedi. Çalışanların birliğini gündeme getiren maddi süreçleri o gün bu gündür kapitalizm kendisi harekete geçiriyor ve yaşanan hayatın gündemin de tutuyor.
ULUS-DEVLETİN TEMEL KAPİTALİST KARAKTERİ
Üretimin ve bölüşümün kapitalist koşullan sürdükçe ulus-devletin sosyal içeriği üzerinde burjuvazinin çıkar baskısı sürer ve artar. Azalmaz. Üzerine yürünüp azaltılamazsa, her an yeniden parlar. Halen bütün dünyada, en ileri, sosyal devletçi kapitalist ülkelerde de gidiş bu yönde. Başı yine ulus-devletler çekiyor.
Emek-sermaye çelişkisi "emekten yana" ya da "emek ağırlıklı" değil, doğrudan emek adına, emeğin kurtuluşu için çözülmedikçe o baskının sonu gelmez. Çubuk bu yana bükülüyorsa o yana da bükülür. Ha, çelişkinin sonu gelmese de olur diyorsanız, sömürünün azalıp hafiflemesine (ne zaman? nereye kadar?) razıysanız, o başka!
Razı değilseniz, bir, işiniz ulus-devletin sosyal içeriğinin bugün "bu kadar”ı, yarın eh işte "o kadar"ı uğruna ulus-devlete sahip çıkmak değildir. Çalışanların özgürleşmesinin yolunu izlemek ve bunu yaparken –yapabilmek için de– mevcut sosyal kazanımlara sahip çıkmak, onları savunmak ve daha da geliştirmek için uğraş vermek, mücadele etmektir: smıf mücadelesini yükseltmektir. Sosyal kazanımların korunması ve geliştirilmesi ulus-devletin kabuğuna sarılmakla olacak iş değildir. Çekirdek (burjuvazinin çıkarları) kabuğu her vakti geldiğinde çatlatır atar. Burda belirleyici olan, ulus-devletin temel kapitalist karakteridir.
Razı değilseniz, iki, küreselleşmeden medet ummanın da boşuna olduğunu görmeniz gerekir. Küreselleşmenin cazibesine kapılarak bir yerlere, söz gelimi AB'ye katılmakta yarar gören kimi emekten yana ya da emek ağırlıklı çözüm yanlıları küreselleşmenin ulus-devletin "devlet"liğini azaltmadığını, arttırdığını göremiyorlar. Uluslararası sermaye sömürü ilişkisini geliştireceği, sömürüyü azamileştireceği her yerde buna uygun koşullar, sözgelimi ucuz emek, düşük maliyetli çalışma koşulları, sendikal atalet, disiplin ve istikrar, vb., sözün kısası, "devlet garantisi" arıyor. Küreselleşmeyle birlikte artan, daha da yaygınlaşan, çeşitlenen sömürü, sermayenin sosyal işlevlerinden soyunmuş güçlü devlete duyduğu ihtiyacı her gün biraz daha arttırıyor. Küreselleşme koşullarında ulus-devletleri kendi halklarının karşısına yeni bir boyutta büyüterek diken budur. Uluslararası sermayenin elinde işlerini görmekte, amaçlarına ulaşmakta yararlanacağı ulus-devletten başka bir yaptırım gücü mü var? Liberaller, 2. Cumhuriyetçiler, Refah/Fazilet'çiler, vb., varlıkları ve gelecekleri sermaye çıkarlarıyla kaim herkes neden basbar bağırıyor savunma, yargı, iç güvenlik güçleri dışında tüm işlevlerinden soyunmuş devlet "daha da güçlü" olacaktır diye?
SERMAYENİN AVRUPASI
Küreselleşme, iletişimde ve üretimde teknolojik ilerlemenin bir ürünü değil. Teknoloji, kapitalist rekabete, sömürünün yenilenmesine ve çeşitlenmesine yeni açılımlar sağlasın diye, sağladığı için ve sağladığı ölçüde "ilerliyor". (Teknolojinin kendisine de, ilerlemesine de karşı olmanın en azından ahmaklık olduğu çok kesin. Ama karşı olmamak bir şeydir, ona yüklenen işlevi ve o işlevin ardındaki dinamikleri görmezlikten gelmek bambaşka bir şeydir.) Küreselleşme gelişkin ve güçlü kapitalist devletlerin dünya halklarına karşı düzenledikleri bir "komplo" da değil. Kapitalist sömürünün bir ürünü. Kapitalizmin, kâr hadlerinde düşüş eğilimi gibi olgulardan doğan, rekabet ve operasyon alanını olabildiğince yayma ihtiyacının dayattığı bir sömürü tezgahı. Kapitalist sömürünün çağımız koşullarındaki nesnel zemini deyin isterseniz. Sömürüye karşı mıyız, değil miyiz? Açıkça ondan yana olanlar var, güçlüler, çoğunluğu ideolojik koşullandırma ve baskıyla, olmazsa silah zoruyla peşlerinden sürükleyebiliyorlar. Sömürüyle başa çıkılamaz mı? Çıkılabileceğini düşünenler var. Bugün için azınlıktalar. Emekçileri emrivakiyi daha vaki olmadan kabullenerek "ehveni şer"re gönül rızasıyla boyun eğmeye çağırmaktan. başka onlara sunacakları bir seçenek yok mu? Sunulmuş olanın arkasında durulamaz mı? (Sosyalizm "ütopya"sı öldüyse niçin hala ölüsüne kurşun sıkıyorlar?) Durulabilirse nasıl durulur? Çalışanlara kurtuluşlarının bir başka âlemde yine sömürülmekten geçmesi gerektiği anlatılarak mı? Ya da, nasıl olsa hiç kurtulamayacakları için, önlerine atılan "uygarlık" sadakasıyla yetinmekten başka çarelerinin olmadığı telkin edilerek mi?
AB, hâkim eğilimleri, tercihleri ve yönelimleriyle, hâkim realitesiyle "sermayenin Avrupası"dır. Her ne kadar sermayenin Avrupası’nda olmak tipik göçmen işçi bakışıyla sermayenin Türkiye’sine çakılı kalmaktan iyi ise de, oraya katılmak somut durumda sermayenin Türkiye’sini tahkime yarar. "Emeğin Türkiyesi"ne ne getirir? (Somut koşullarda ne getireceğini, neyin ne olduğunu ve olacağını ileriki sayılarımızda ayrıntılarıyla işleyeceğiz.) Bugüne kadar ulus-devletin ve 82 Anayasasının kanatları altında gününü gün eden bütün "özel girişim erbabı" –otomotiv üreticisinden enerji dağıtımcısına, her türlü tekelciliği meslek edinmiş medyacısına kadar– AB kapısının aralanmasıyla neden o kadar sevindirik oldular? Sermayenin Türkiyesinde, "Özel girişim ve serbest piyasa ekonomisi demokrasinin ön koşuludur!" söylemi –biraz kazıyınca altından şantaj ve tedhiş kokusu çıkan bu söylem– en yaygın, en etkili ve etkin slogan olmayı sürdürmeyecek mi? Tanımı böyle konulmuş bir demokrasiyi "savunmak" ve "korumak" için güçlü devlete ihtiyaç duyulmayacak mı? Kime karşı?
İkinci Cumhuriyetçilerin "ikinci sınıf ülke" olmaktan çıkarıp "birinci sınıfa duhul ettirmek istedikleri "Türkiye" nedir? Kimdir? Bu "Türkiye"de sınıflar, sınıf çelişkisi, sınıf sömürüsü ve tahakkümü, sınıf egemenliği yok mu? Kalmadı mı? Sarı çizmeli Memet Ağayı kim nereye götürmek istiyor?
Türkiye AB'ye en sonunda girecek mi, girmeyecek mi? Hiç belli değil. Girme kararını ulus-devlet alıyor, süreci o götürüyor. Arada acayip bir alış veriştir gidiyor. Daha şimdiden AB'li olma, ona uyum sağlama uğruna emekçilerin sırtına bir sürü yük bindirilirken ve işçi hakları, çalışma koşulları ILO standartlan, ücretler, vb., vb. alanında hiçbir şey yapılmazken, özelleştirme Anayasaya sokuluyor, geriye yürüyen tahkim yasaları çıkarılıyor, tarım kesimi üzerinde baskı azdırılıyor, IMF bir gecede cümle çok bilmişin sevgilisi olup çıkıyor, büyük AB şirketleriyle birleşme pazarlığına oturan kapitalist girişimciler bütün bunların üzerinde tepinerekten düğün bayram ediyorlar. Ulus-devleti ulus-devlet yapan kapitalist dinamikler Yirminci Yüzyıl sonu koşullarda o sosyal içeriğe karşı gelişiyor. Sosyal devletçi Avrupa toplumlarında öyle olmadığını düşünenler gerçeklere yalın gözle bakmayanlar, trendlerin yönünü göremeyenler, gördüklerini görmezlikten gelenler ya da önemsemeyenlerdir. Darbe Kuzeyin gelişkin ülkelerinde vuruluyor, acının büyüğü Güneyde, "gelişmekte olan ülkeler"de çıkıyor. Küreselleşmenin "harika kaplanlar diyarı" Uzak Doğu ülkelerinde demokrasinin de, özgürlüğün de esamesi okunmuyor. Sosyal içeriğe saldırı siyasal özgürlüklere, demokrasiye saldırıyı içinde taşır.
EVRENSEL DEĞERLER VB.
Sosyal içeriğin asli sahibi çalışanlar, emekçiler, proletaryadır. Çağdaş burjuva demokrasisinin demokrasisi de büyük ağırlıkla onların eseridir. Ne ki burjuvazi o demokrasiyi baştan beri hiç içine sindiremediği için emek- sermaye çelişkisi ulus-devlet koşullarında baştan beri sermaye adına, sömürenler lehine "çözüle"geldi. Bundan kurtulmanın yolu o "çözüm"ü değişken boyutlarıyla gündemde tutan küreselleşmenin "imkânları"na sığınmak değildir. Küreselleşme bugünün Birleşmiş Milletleriyle, Dünya Ticaret Örgütü'yle, AGİT'iyle, ABD'nin NAFTA'sıyla ve onun sırada bekleyen başka örnekleriyle, vb. ve tabii NATO'yla, ulus-devletin yıpranan ve çökmekte olan sosyal içeriğinin yerine yeni bir uluslar üstü, sınırlar ötesi sosyal içerik ikame etmez, etmiyor da. Böyle bir şey uluslar üstü, sınırlar ötesi sermayenin çıkarlarına, eğilimlerine ve kapitalizmin doğasına aykırı olduğu için etmiyor. Çalışanların o yöndeki gayretlerini, uğraşlarını, mücadelelerini boşa çıkarmak için de küreselleşmeci ulus-devletler ellerinden geleni geri koymuyorlar. AB'nin "evrensel değerler", "Kopenhag kriterleri", "insan hakları" vb. ile cilalanmış uygar¬lık yaldızına kanmamak gerekiyor.*
AB mi, yoksa ulus-devlet mi ikilemi sahte ikilemdir. Emekten yana ya da emek ağırlıklı siyaset değil, doğrudan emek siyaseti için sorun bir kimlik sorunudur ve ilkeseldir. İlkesel bakış en gerçekçi bakıştır, dünyanın yaşayan tarihsel gerçekliğiyle yüklüdür. Sosyal içeriğin, özgürlüğün, demokrasinin asli dinamiği çalışanların birliğidir. Çalışanların birliği ve aktif dayanışması, "işçi sınıfı enternasyonalizmi" ulus-devleti de, AB'yi de aşar. Gereğinin yerine getirilmesini mutasavver imkânlar, kolaylıklar, vb. uğruna geleceğin bilinmeyen bir vaktine ve koşullarına ertelemeye hiç gerek yoktur.
Önce burada anlaşmamız gerekiyor, Anlaşabiliyorsak, anlaşalım ve işimize bakalım. Ondan sonra, emir vaki olursa işimizin o günün somut koşullarında nasıl görüleceği, yöntemleri, araçları üzerinde tartışalım.
* "Uygarlık yaldızı" ve "evrensel değerler", vb. üzerinde söyleyecek daha çok şey var. Bir kaçı dışında hemen hiç bir “evrensel” değerin yabana atılacak bir değer olmadığını düşünüyorum.
Tektaş Ağaoğlu, Kızılcık, Sayı 2, Nisan 2000, s. 19-21.